Ahmet | Ahmet ne demek? | Ahmet anlamı nedir?

Ahmet | Anlamı Nedir?


Aradığınız kelime: ahmet

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Erkek İsmi) - Vedud’un kulu.- Allah’ın isimlerinden. Vedud; iyi amel sahibi kullarını seven, onlara rahmet ve rızasını yönelten, sevilmeye ve sayılmaya, dostluğu kazanılmaya yegane layık olan yüce Allah anlamındadır.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Erkek İsmi) - Çok lütuf, şevkat ve rahmet eden. Onları belli nimetlerle dengeli yaşatan, seviyelendiren Allah’ın kulu. (bkz.Rauf).

Türkçe Sözlük

(f.) («ak» dan). 1. Beyazlatmak. 2. Temizlemek, tathir ve tasfiye etmek. 3. Soldurmak, rengini attırmak. Saç, sakalı ağartmak = İhtiyarlamak, çok yaşamak. 2. Gaile ve zahmetle ömür geçirmek. Sakalı değirmende ağartmak = Tecrübe ve malûmat edinmeksizin ihtiyarlamak. Yüz ağartmak = Arkadaşların ve herkesin beğeneceği ve hisse alacakları bir yararlık göstermek.

Türkçe Sözlük

(i.). Ölçüde çok gelen ve yerinden zor kalkıp oynatılan: Ağır yük, ağır taş. mec. 1. Güç, zor, zahmetli: Ağır iş. 2. Pek ehemmiyetli ve mesuliyetli: Ağır mesele. 3. Pahalı, kıymetli: Ağır mal. 4. Yavaş, müteennî, hareketi çabuk olmayan: Ağır yürüyüş, ağır adam. 5. Vakur, haysiyetini fazla muhafaza eder, saygıya değer: Ağır adam. 6. Vahîm, tehlikeli: Ağır hastalık, ağır hava. 7. Tahammül olunmaz, kerih: Ağır koku. 8. Sıkıntılı, sıkıntı veren: Ağır adam. 9. Dokunaklı, güce giden: Ağır söz. 10. Şişman, yağlı, etli: Ağır vücut. 11. Kolay hareket etmez, zor kımıldanır: Ağır taş. 12. Az işitir, sağırca: Kulağı ağırdır. 13. Yavaş, tenbelce: Ağır yürümek. Tekrarla ağır ağır dahi denilir. Yavaş yavaş demektir. 14. Tahammül olunamayacak surette kötü: Çok ağır bir şey kokuyor. 15. Sıklet, ağırlık: _ Ağırınca = Sıkletince, veznince. 16. Vakar, temkin: Ağrını takınmak. 17. Güç, gücenme, infial: Ağırıma gitti. Ağırbaşlı = Pek ciddî, ehemmiyet ve vakar sahibi. Eline ağır = Elinden çabuk iş çıkmaz, işi yavaş Ağır gelmek — Zor görünmek: Bu iş bana pek ağır geldi.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Gülmenin zıddı olan fiili icra etmek, göz yaşı dökerek sesli veya sessiz olabilir. 2. Yeis ve matem etmek, ölüye ağlamak. 3. Yakınmak, şikâyet etmek. 4. Yalvararak istemek ve niyaz etmek. Ana ağlamak = Çok zahmet ve eziyet çekmek, pek mustarip olmak.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Erkek İsmi) 1.Ayaklan çarpık ve eğri büğrü olan. Daha çok lakap olarak kullanılır. Ahmet b. Kays, as-habdan.

Türkçe Sözlük

(i.). Beyaz. Ak akça kara gün içindir. Temiz, pâk, lekesiz. Ak aş = Tavuk göğsü. Akağa = Zenci olmıyan hadım. Ak akça = Gümüş sikke.. Akpâk = Temiz. Akciğer = Teneffüse yarayan ciğer. Karaciğer mukabili. Aksakal = İhtiyar, köyün veya kabilenin başı. Aksu = Göze Arız bir hastalık. Akyüz = Namus, iffet: Yüzüm ak alnım açıktır. 1. Aklık, beyazlık: Akı ak, karası kara. 2. Beyaz leke: Göze ak düşmek. Sakal akı = İhtiyarlık. Ak ile karayı seçmek = Çok zahmet çekmek. Göz akı = Gözün beyaz kısmı. Yumurta akı = Yumurtanın beyaz kısmı. Yüz akı = Namus, başarı.

Türkçe Sözlük

Arapça’da zamir olup 1. Onun üzerine, ona mânâsiyle kullanılır: Aleyhisselâm = Ona selâm olsun. Rahmetullahı aleyh = Ona Allah’ın rahmeti olsun. Aleyhürrahme = Ona rahmet olsun. 2. Yine onun üzerine mânâsiyle bazı fiillere katılarak birlikte birleşik bir kelime teşkil eder: Mebnî-i aleyh = Üzerine bina olunan şey. 3. Onun zıddına ve ona karşı mânâsiyle yine böyle terkiplerde kullanılır. Müddei aleyh = Kendisine karşı dava olunan. (Mü. Aleyhâ. Tes. Aleyhimâ).

Türkçe Sözlük

(i. A.) (Al = harf-i tarif ilâh = mabûd). Kâinatı yaratan vücûd-ı mutlak, Tanrı, Rab, Mevlâ, Hudâ, Allahu a’lem = Allah daha iyi bilir, galiba, zannederim. Allahu ekber = Allah büyüktür (hayır temennisi). Allah Allah = Hayret ve hiddet ifade eder. Allah ıslâh etsin = Islaha muhtaç bir kimse hakkında denilir. Allah encâmını hayreyleye = Neticesi tehlikeli görünen bir iş hakkında. Allah için, Allah hakkı için = Yemindir; doğrusu: Hakkâ. Allah etmesin = Maazallah. Allah inandırsın = Hilâfım yoktur. Allah iyilik versin = Allah belâ vermesin beddua niyetiyle acıyarak dua. Allah bir = Yemin makamında. Söz bir Allah bir = Sözden dönülmiyeceğini temin makamında. Allah belâ versin = Beddua. Allah bilir = Allahu Alem, Hudâ Alem. Allah’tan bul, bulsun = Beddua. Allah’tan kork = Yapma, günahtır. Allah’tan korkmaz = ZAlim, insafsız. Allah selâmet versin = Yola çıkanlara dua. Allah sabır versin; Allah sabır ecir ihsan eyleye = Bir acı ve Afet halinde söylenilir teselli duası. Allah aşkına = Allah hakkı için; Allahı seversen = Yemin. Allah akıllar versin = Yolsuz bir harekette bulunanlar hakkında. Allah ömürler versin = Dua ve teşekkür makamında. Allah kavuştursun = Sevdiğinden ayrılana olunan dua. Allah kerim = Bir mahrumiyet ve ihtiyaç halinde söylenilir teselli ve ümit duasıdır. Allahım, rabbim, ilâhî; Allah versin = Bir nimete nail olanlar hakkında sevinç ifadesi ve olmıyanlar hakkında duadır. Allahı seversen = Allah aşkına; yemin. Aman Allah, aman Allahım = Aman ya rabbî. El-hükmullah = Emir Allah indir, rızâ ve tevekkül tâbiri. El-hamdüllllah = Şükür Allaha, itmam duasıdır. El-iyazübillah = Allaha sığındık. İnşallah — Allah isterse. Billahi; tallahi; vallahi = Allah hakkı için, yemin. Bismillah Allah’ın emriyle. Tecâvüzullah-i anhü, ann-seyyiate = Allah kusurunu affetsin. Taalallah = Makam-ı hayrette denilir. Hasbin-allah = Allah bize kâfidir. Rahmallah (müz.) rahmeallah (mü.) rahmehümallah (tes.), rahmehimallah (c.) ve rahmetullahı aleyhe, aleyhâ, aleyhimâ, aleyhim = Allah rahmet eyleye; ölüler hakkında dua. Radiallahü-anhü, anhâ, anhümâ, anhüm — Allah râzı olsun; sahabe ve tabiîn vesair millet büyükleri hakkında dua. Subhânallah = Takdis ve hayret makamında müstameldir. Şehdullah = Allah şahidimdir. Afaallah-ı anhu, anhâ, anhümâ, anhüm = Allah affetsin. Ilmullah = Allah bilir, yemin. Gufrullahu lehO, lehâ, lehümâ, lehüm = Allah affetsin. Kudusullah-ı sırre = Allah sırrını takdis etsin, evliyâ ve sofular hakkında dua. Kef-i billahi şehiden = Allahın şehadeti kâfidir. Maşallah = Makam-ı tahsin ve takdirde ve nazardan koruma duası. Meded-ullah = Ya rabbi meded. Maazallah, neüzu-billah = Allaha sığındık. («AlIahî» ve «Allahiyân» dememeli; «ilâhî» ve «ilâhiyûn» denir. Halk dilinde «elâlem» kelimesi Allah-u Alem terkibinden galattır).

Türkçe Sözlük

(i. A.). Yorgunluk, zahmet, meşakkat.

Türkçe Sözlük

(i.). Zahmetsiz ve usulsüz kazanç arkasında koşan.

Türkçe Sözlük

(f.). Zahmetsiz ve usulsüz.olarak elde etmek.

İsimler ve Anlamları

(Fars.) (Erkek İsmi) 1.Hasret, özleme. 2.Zahmet, sıkıntı. 3.Teessüf. 4.Pişmanlık.

Türkçe Sözlük

(i.). Biraz kalender davranıştı, cana yakın, güvenilir erkek: Ahmet Bey çok babacan adamdır.

Türkçe Sözlük

(i.) (y. k.). 1. Bir saygı ifadesi olarak erkeklerin öz veya soyadlarının başına getirilir: Bay Ahmet, Bay Celâl. Adı bilinmeyen bir erkekten bahsederken isim yerine kullanılır: Bir bay beni aramış.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Erkek İsmi) - II. yy. Arap tarihçilerinin en büyüklerinden. (Ahmet b. Yahya) Belazur usaresi içmiş ve şuurunu kaybederek öldüğü için kendisine bu ad verilmiştir.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. takdis, kilise ayinlerinin sonunda okunan takdis duasıı; takdis sonunda hasıl olan bereket, rahmet.

Ülke

Başkent: Portonova.

Nüfus: 5.342.000.

Yüzölçümü: 43.500 km2.

Komşuları: Batı’da Togo, Kuzey’de Burkina Faso ve Nijer, Doğu’da Nijerya.

Din: %70 yerel inançlar, %15 Müslüman, %15 Hristiyan.

Dil: Fransızca, Fon, Yomba dilleri.

Yönetim Biçimi: Demokrasi.

Tarih: Abomey Krallığı, 17 yy. da komşu krallıklarla yaptığı savaşlarda güç kazandı; 19. yy.ın son dönemlerinde Fransız hakimiyetine girdi ve 1904’te Fransız Batı Afrikasına dahil edildi. 1 Ağustos 1960’da Dahomey adı altında bağımsızlık kazandı, Benin ismini ise 1975’te aldı. Bağımsızlıktan bu yana yapılan beşinci dairede, general Ahmet Kerekov iktidara geçti. Bundan 2 yıl sonra, 1974’de Benin’in Marksist-Leninizt felsefe güden sosyalist bir devlet olduğunu ilan etti. Aralık 1989’da Kerekov bundan böyle Marksizm ve Leninizm’in devlet ideolojisi olmayacağını açıkladı. Krekov, 30 yıl içinde ilk defa yapılan başkanlık seçimlerinde yerini Nicephore Sogho’ya bıraktı. Ekonomi, tarımsal kaynaklı endüstrilerin gelişimine bağlıdır.

Türkçe - İngilizce Sözlük

a title of respect for a man in Turkey or Egypt; 'he introduced me to Ahmet Bey'. the governor of a district or province in the Ottoman Empire.

Türkçe Sözlük

(E.A.) Allah'ın adı ile. Bir işe başlarken ve hayret veya endişe duyulduğu zaman söylenir. Bismillah demek = Bir işe başlamak. Nihayet bismillâh dedi.

Euzü ve Besmele’nin manası nedir?

Euzübillahimineşşeytanirracim demek, Allah’ın rahmetinden uzak olan ve gazabına uğrayarak dünyada ve ahirette helak olan şeytandan, Allahü teâlâya sığınırım, korunurum, yardım beklerim. Ona haykırır, feryat ederim demektir.

Bismillahirrahmanirrahim demek ise, her var olana, onu yaratmakla ve varlıkta durdurmakla, yok olmaktan korumakla iyilik etmiş olan Allahü teâlânın yardımı ile, bu işimi yapabiliyorum demektir.

SÖZLER

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

وَ بِهِ نَسْتَعِينُ

اَلْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ وَ الصَّلاَةُ وَ السَّلاَمُ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَ عَلَى

اَلِهِ وَ صَحْبِهِ اَجْمَعِينَ

Ey kardeş! Benden birkaç nasihat istedin.Sen bir asker olduğun için askerlik temsilâtiyle, sekiz hikâyecikler ile birkaç hakikatı nefsimle beraber dinle.Çünki ben nefsimi herkesten ziyade nasihâta muhtaç görüyorum.Vaktiyle sekiz âyetten istifade ettiğim sekiz sözü biraz uzunca nefsime demiştim.Şimdi kısaca ve Avâm lisanıyla nefsime diyeceğim.Kim isterse beraber dinlesin.

Birinci Söz

Bismillah her hayrın başıdır.Biz dahi başta ona başlarız.Bil ey nefsim, şu mübarek kelime İslâm nişanı olduğu gibi, bütün mevcudatın Lisan-ı hâliyle vird-i zebânıdır.Bismillah ne büyük tükenmez bir kuvvet, ne çok bitmez bir bereket olduğunu anlamak istersen, şu temsilî hikâyeciğe bak dinle!.Şöyle ki:

Bedevî Arab çöllerinde seyahat eden adama gerektir ki, bir kabile reisinin ismini alsın ve himeyesine girsin.Tâ şakîlerin şerrinden kurtulup hâcâtını tedârik edebilsin.Yoksa tek başıyle hadsiz düşman ve ihtiyacâtına karşı perişan olacaktır.İşte böyle bir seyahat için iki adam, sahraya çıkıp gidiyorlar.Onlardan birisi mütevazi idi.Diğeri mağrur...Mütevazii, bir reisin ismini aldı.Mağrur, almadı...Alanı, her yerde selâmetle gezdi.Bir kâtıü’t-tarîka rast gelse, der: “Ben, filân reisin ismiyle gezerim.” Şakî defolur, ilişemez.Bir çadıra girse, o nam ile hürmet görür.Öteki mağrur, bütün seyahatinde öyle belalar çeker ki, târif edilmez.Daima titrer, daima dilencilik ederdi.Hem zelîl, hem rezil oldu.

İşte ey mağrur nefsim! Sen o seyyahsın.Şu dünya ise, bir çöldür.Aczin ve fakrın hadsizdir.Düşmanın,hâcâtın nihayetsizdir.Mâdem öyledir; şu sahranın Mâlik-i Ebedî’si ve Hâkim-i Ezelî’sinin ismini al.Tâ, bütün kâinatın dilenciliğinden ve her hâdisatın karşısında titremeden kurtulasın.

Evet, bu kelime öyle mübarek bir definedir ki: Senin nihayetsiz Aczin ve fakrın , seni nihayetsiz kudrete, rahmete raptedip Kadîr-i Rahîm’in dergâhında aczi, fakrı en makbul bir şefaatçı yapar.Evet, bu kelime ile hareket eden, o adama benzer ki: Askere kaydolur.Devlet namına hareket eder.Hiçbir kimseden pervâsı kalmaz.Kanun namına, devlet namına der, her işi yapar, her şeye karşı dayanır.

Başta demiştik: Bütün mevcudat, Lisan-ı hâl ile Bismillah der.Öyle mi?

Evet, nasılki görsen: Bir tek adam geldi.Bütün şehir ahalisini cebren bir yere sevketti ve cebren işlerde çalıştırdı.Yakînen bilirsin; o adam kendi namıyla, kendi kuvvetiyle hareket “etmiyor.Belki o bir askerdir.Devlet namına hareket eder.Bir padişah kuvvetine istinad eder.Öyle de her şey, Cenâb-ı Hakk’ın namına hareket eder ki; zerrecikler gibi tohumlar, çekirdekler başlarında koca ağaçları taşıyor, dağ gibi yükleri kaldırıyorlar.Demek herbir ağaç, Bismillah der.Hazine-i Rahmet meyvelerinden ellerini dolduruyor, bizlere tablacılık ediyor.Her bir bostan, Bismillah der.Matbaha-i kudretten bir kazan olur ki: Çeşit çeşit pekçok muhtelif leziz taamlar, içinde beraber pişiriliyor.Herbir inek, deve, koyun, keçi gibi mübarek hayvanlar Bismillah der.Rahmet feyzinden bir süt çeşmesi olur.Bizlere, Rezzak namına en lâtif, en nazif, âb-ı hayat gibi “bir gıdayı takdim ediyorlar.Herbir nebat ve ağaç ve otların ipek gibi yumuşak kök ve damarları, Bismillah der.Sert olan taş ve toprağı deler geçer.Allah namına, Rahman namına der, her şey ona musahhar olur.Evet havada dalların intişarı ve meyve vermesi gibi, o sert taş ve topraktaki köklerin kemâl-i sühûletle intişar etmesi ve yer altında yemiş vermesi; hem şiddet-i hararete karşı aylarca nâzik, yeşil yaprakların yaş kalması; tabiiyyûnun ağzına şiddetle tokat vuruyor.Kör olası gözüne parmağını sokuyor ve diyor ki: En güvendiğin salâbet ve hararet dahi, emir tahtında hareket ediyorlar ki; o ipek gibi yumuşak damarlar, birer asâ-yi Mûsâ (A.S.) gibi فَقُلْنَااضْرِبْْبِعَصَاكَالْحَجَرَ emrine imtisâl ederek taşları şakk eder.Ve o sigara kâğıdı gibi ince nazenin yapraklar, birer a’zâ-yi İbrahim (A.S.) gibi ateş saçan hararete karşı يَانَارُكُونِىبَرْدًاوَسَلاَمًا âyetini okuyorlar.

Mâdem her şey mânen Bismillah der.Allah namına Allah’ın ni’etlerini getirip bizlere veriyorlar.Biz dahi Bismillah demeliyiz.Allah nâmına vermeliyiz.Allah nâmına almalıyız.Öyle ise, Allah nâmına vermeyen gafil insanlardan almamalıyız...

Sual: Tablacı hükmünde olan insanlara bir fiat veriyoruz.Acaba asıl mal sahibi olan Allah, ne fiat istiyor?

Elcevab: Evet o Mün’im-i Hakiki, bizden o kıymettar ni’metlere, mallara bedel istediği fiat ise; üç şeydir.Biri: Zikir.Biri: Şükür.Biri: Fikir’dir.Başta “Bismillah” zikirdir.Âhirde “Elhamdülillah” şükürdür.Ortada, ‘’bu kıymettar hârika-yi san’at olan nimetler Ehad-ü Samed’in mu’cize-i kudreti ve Hediye-i rahmeti olduğunu düşünmek ve derk etmek’’ fikirdir.Bir pâdişahın kıymettar bir hediyesini sana getiren bir miskin adamın ayağını öpüp, hediye sahibini tanımamak ne derece belâhet ise, öyle de; zâhirî mün’imlere medih ve muhabbet edip, Mün’im-i Hakiki’yi unutmak; ondan bin derece daha belâhettir.

Ey nefis! böyle ebleh olmamak istersen; Allah nâmına ver, Allah nâmına al, Allah namına başla, Allah nâmına işle.Vesselâm.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. sıkıntı, sıkıcı bir iş veya durum, zahmet, üzüntü veren bir şey. It's no bother Bir şey değil Zahmet olmaz. bothersome s. sıkıcı, üzücü.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Yüzün ortasında, iki kaşın arasından ağzın üstüne kadar ve iki yanak ve gözün arasında uzanan ve solunuma ve koklamaya yarar iki deliği olan çıkıntılı organ. 2. Uç: Kalemin burnu, mumun burnunu kesmek. 3. Denizin içine girmiş ve dağlık taşlık kara ucu. Ar. Re’s: Boz burun (alçağına dil derler). 4. mec. Kibir, gurur, nahvet: Burnu büyük = Kibirli, gururlu. İtburnu = Yabanî gül, Burunotu = Enfiye. Burnu ucunda = Pek yakın, ta karşısında, yanıbaşında. Burun buruna = Başbaşa, yakından karşı karşıya. Burunperdesi = Burnun iki deliği arasındaki zar. Burundan düşmek = Çok benzemek. Kıh (hık) elemiş burnundan düşmüş = Ana, babaya çok benzeyen hakkında kullanılır. Burun sürtmek = Alçakçasına sokulmak, dalkavuklukta bulunmak, çanak yalamak. Burun şişirmek = Tekebbür etmek, kibirlenmek. Burun kabarmak = Kibir taslamak. Kibirli olmak. Burun kanadı = Burun deliklerinin kapakları. Burundan gelmek = Huzurdan sonra aksine bir hal görüp zahmet çekmek: Anamdan emdiğim süt burnumdan geldi. Çiçeği burnunda = Pek tâze (meyve). İnsanlar hakkında da biraz alaylı olarak kullanılır: Çiçeği burnunda genç kız. Danaburnu = Yer altında bitkilerin köklerini kesen muzır bir böcek. Karga burnu = Bir çeşit pens.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Emretmek, hükmeylemek: Burada kim buyuruyor? 2. Amir ve hâkim olmak, emri ve hükmü altında tutmak, idare etmek: Vaktiyle Basra ve Musul’a da Bağdad valisi buyururdu. 3. Söylemek, demek (saygı ve zara fet tâbiri) Ne buyurdunuz? 4. Gitmek, gelmek, teşrif etmek: (Keza saygı ve zarafet tâbiri) Buyrun gidelim. Ne vakit teşrif buyurdunuz? 5. Yemek, tenâvüi etmek: Buyrun. Buyurmuyorsunuz. 6. Almak, alıp kabûl etmek: (Bir şey takdim ederek) Buyrun. 7. Etmek, yapmak, eylemek: (Saygı ifadesi olarak yardımcı fiil şeklinde kullanılır): Tahrir buyurmak. İrsal buyurmak. Zahmet buyurmayın.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Sürüklenmek, taşınmak: Bu araba bir atla çekilebilir. 2. Tahammül olunmak, başa gelmek: Çok zahmet çekildi, bunun da tavrı çekilmez. 3. Bir kenara gitmek, inzivâda olmak, bir şeye karışmamak: Kendisi çekilmiş, bir tarafa çekilmiş, çiftliğe, evine çekildi. 4. Toplanmak, büzülmek. Osm. tekabbuz etmek: Bu kumaş ıslanınca çekilir. S. Gerilmek, Osm. tevettür etmek: Ispazmozdan damarları çekildi. 6. Gerilemek, geriye doğru gitmek, dönüp gelinen tarafa doğru gitmek: Düşman askeri çekildi, deniz çekildi, sular çekildi. 7. Ortadan kalkmak, defolmak, mündefî olmak, yok olmak: Çekirge çekildi, hastalık çekildi. 8. Dağılmak, her biri bir tarafa gitmek. Osm. inhirâf etmek: Kalabalık çekildi, dâvetliler çekildiler, herkes çekildikten sonra.

Türkçe Sözlük

(f.). t. Bir ucundan tutup uzatmak: Şu ipi çek, her biri bir ucundan çekiyordu. 2. Kendine doğru celp ve cezbetmek: Sarraflar ufaklığı çekerler. 3. Sürükleyip götürmek, Osm. cerretmek: Araba çekmek. 4. Nefesle çekip yutmak, Osm. bel’ etmek: Suyu, tütünü çekti. 5. Bir şeyi sokulmuş olduğu yerden çıkarmak: Kılıcı kınından çekmek, bıçak çekmek, diş çekmek. 6. Kuyudan su çıkarmak: Su çekiyor. 7. Ayaktan giyilen bir şeyi giymek: Çizmeyi, potini, pantolonu çekti. 8. Önüne çıkarmak, takdim etmek: Kendisine güzel bir at çektiler, birçok hediyeler çekti. 9. Gönül almak, cezbetmek: Bu yerler adamı çeker. 10. Menetmek, önlemek, kurtarmak: Şu çocuğu kumardan, içkiden çekmeli. 11. Tahammül etmek, uğramak. Osm. musâb olmak: Zahmet çekmek, hastalık çekmek, ziyanını ben çekiyorum. 12. Boyuna veya çepçevre yapılan bir şeyi yapmak, kurmak, bina etmek, uzatmak: Duvar, set çekmek, etrafına hendek çekmek. 13. Germek, yaymak, asmak: Perde çekmek. 14. Çizmek, çizerek uzatmak: Çizgi, hat çekmek. 15. Yazmak, resmetmek. 16. Sürmek, komak. yapıştırmak: Boya, astar, düzgün, rastık çekmek. 17. (hayvanı) Dişiye aşırmak: Arap aygırını Macar kısrağına çekmeli. 18. Terazi ve kantarla tartmak: Şu çuvalı çek bakalım, kaç okkadır. 19. Sevketmek, yürütmek: Asker çekti. 20. Ziyafet vermek, ziyafete davet etmek: Filâna bir ziyafet çekti. 21. Telgraf çektirmek, göndermek, keşide etmek: Bir telgraf çekmiş. 22. Daralmak, büzülmek, çekilmek: Fanila yıkanınca çeker. 23. Zahmet ve meşakkate, derd ve kedere uğramak: Çok çektiml Benim çektiğimi dünyada kimse çekmemiştir. 24. Benzemek, andırmak: Soyuna çekmiş, babasına çekiyor. Omuz çekmek = Bilmezliğe gelmek, Osm. tecâhül etmek. İç çekmek = Ah etmek. İç çekmek = Gönül istemek, arzu etmek: Filân şeyi içim çekiyor. El çekmek = Vazgeçmek, Osm. sarfınazar etmek, artık karışmamak: Ben, o işten el çektim, elimi çektim. Kulak çekmek = Terbiye etmek. Çekememek = Kıskanmak, birinin iyi taraflarına tahammül edememek. Kürek çekmek = Kayığı yürütmek üzere kürek kullanmak. Akıntıya kürek çekmek = Beyhude yorulmak, neticesiz bir işle uğraşmak. Sah çekmek = Matbaacılıkta, müsveddeye konulan bir tashih işaretini iptal etmek.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Erkek İsmi) - Yüz güzelliği, zahiri ve batıni güzellik. Allah’ın rahmetle tecellisi. Allah’ın lütuf, ihsan, rıza sıfatlarının karşılığı.

Türkçe Sözlük

(i.). Cennete kavuşan, rahmetli.

Ülke

Başkent: Cezayir.

Nüfus: 27.895.000.

Yüzölçümü: 919.595 km2.

Komşuları: Batıda Fas, Güneyde Moritanya, Mali ve Nijerya; Doğuda Libya ve Tunus.

Önemli Şehirleri: Cezayir, Wahran, Qacentina.

Din: %99 Sunni Müslüman.

Dil: Arapça ve Berberi Fransızcası.

Yönetim Biçimi: Cumhuriyet.

Siyasi Partiler.

Ulusal Kurtuluş Cephesi, İslami Kurtuluş Cephesi, Sosyalist Güçler Cephesi, Cezayir’de Demokrasi Hareketi.

Tarih: Ülkenin bilinen ilk yerlileri, Berberilerin, Romalıların, Vandalların ve son olarak da Arapların atalarıdır. 1518’den Fransa’nın yönetimi devraldığını 1830 yılına kadar, ülkeyi Türkler yönetti. Geniş ölçekli Avrupa göçleri ve Fransızların kendi kültürlerini yerleştirmeye çalışmaları, Arap milliyetçiliğinin bir gerilla savaşına atılmasını önleyemedi. Barış ve Fransızların geri çekilmeleri Fransa Cumhurbaşkanı Charles de Gaulle ile müzakere edildi. Bağımsızlık 5 Haziran 1962’de geldi. 1965’te askeri bir darbe olup da Albay Hovari Boumedienne liderliğe gelinceye kadar, bu iç savaşın galibi ve ülkeyi yöneten Ahmet Ben Beila idi. 1967’de Cezayir İsrail’e savaş ilan etti. ABD ile bağlarını kopardı ve SSCB ile askeri siyasi bağlar kurdu. 1988’deekonomik sıkıntıları protesto eden ayaklanmalarda 500 kişi öldü. 1989’da ise seçmenler, çok partili sisteme geçişi düzenleyen yeni bir anayasayı onayladılar. Hükümet islam kökten dincilerinin kazanacağı tahmin edilen 1992 Ocak seçimlerini iptal etti ve cezayiri 10.000 camisinde yürütülen tüm din dışı faaliyetleri yasakladı. 29 Haziran 1992’de devlet başkanı Muhammed Boudiaf uğradığı suikast sonucu öldü. Gruplar arası çatışmalar halen devam etmektedir.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Erkek İsmi) - Deve kasabı. -Daha çok lakab olarak kullanılır. Cezzar Ahmet Pasa (?-Akka 1804). Osmanlı vezirlerindendir.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s). ucuz, ehven; az zahmetle elde edilebilen; ucuzca; faizi ehven (borç para), satın alma gücü düşmüş olan (para); bayağı, adi. dirt cheap çok ucuz. cheapskate (i)., (ABD)., (argo). cimri kimse.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. içerden dışarıya varmak, çıkmak: Evden çıktı. At ahırdan çıkacaktır. 2. Yükselmek, yukarı kalkmak, Osm. suûd etmek: Evin üst katına çıktı. Merdivenden çıkıyordu. 3. Meydana gelmek, zuhur etmek, görünmek: Bize çıkmadı. 4. Doğmak, Osm. tulü etmek: Güneş, ay çıktı. S. Verilmek, ödenmek: Maaş, ihsan, ikramiye çıktı. 6. Son bulmak, geçmek, Osm. mürûr etmek: Mart çıkıp, nisan girdi. Çıkan ay. 7. Şâyî olmak, duyulmak, intişâr etmek: Bir lâkırdı, bir havadis çıktı. 8. Neşrolunmak, intişar etmek: Bir kitap, bir gazete çıktı. Falan gazete sabahları çıkar. 9. İcad ve ihtirâ olunmak: Yeni bir usul çıktı. Pek işe yarar bir makine çıktı. 10. Birinin veya bir heyetin huzuruna varmak: Makama çıktım. Mahkemeye çıktı. 11. Kaldırılmak, Osm. raf’ ve nez’ olunmak, selb olunmak: Fes baştan, çizme ayaktan çıkar. Bu esvap kolay çıkmaz. Bu yüzük parmağımdan çıkar. 12. Elde edilmek, özü alınmak: Çiçekten su, sütten yağ çıkar. 13. Netice alınmak, Osm. istintâc, istinbât olunmak: Bundan ne çıkar? Böyle sözlerden bir şey çıkmaz. 14. Artmak, yükselmek, pahalılaşmak: Zahirenin fiyatı çıktı. 15. Pahalanmak, pahası artmak: Savaş sebebiyle İngiliz malları çıktı. Pamuk çok çıktı. 16. Mal olmak; şu kadar para ile vücuda gelmek: Bu ev kaça çıktı? Şu kumaştan bir kat esvap kaça çıkar? 17. Gerçekleşmek, tahakkuk etmek, doğru olduğu anlaşılmak, açığa çıkmak: Benim sözüm çıktı. O adamın dediği çıkacaktır. 18. Ortaya çıkmak, zuhûr etmek, görünmek, ne olduğu anlaşılmak: Aldıkları gelin nasıl çıktı? Gelen atlar iyi çıkmadı. O iş umduğumuz gibi çıkmadı. 19. Başa çıkmak: Sendikaların tuttukları yol çıkmaz. O, çıkar iş değildir. 20. Kifayet etmek, yetişmek, kâfi olmak: Bir elbise iki metre kumaştan çıkar mı? Bu kumaştan bir pantolon çıkmaz. 21. Sonuna gelmek, sona ermek, varmak, nihayet bulmak: Bu yol nereye çıkar? 22. Kör olmak, patlamak, akmak, sakatlanmak: Gözü çıktı. Gözlerim çıksın (yemin). 23. (uzuv) Yerinden oynamak, (kemik) mafsaldan ayrılmak: Kolu çıkmış. 24. Sâdır olmak: Emir çıktı. 25. Bitmek: Ekinler yeni çıkıyor. 26. (renk, boya) ZAil olmak, solmak: Bu boya çıkar mı? Bu kumaşın rengi çıkar. Ad çıkmak = Fenalıkta şöhret bulmak, kötü tanınmak. Aradan çıkmak = Mündefî ve zâil olmak. Aslı çıkmak = Doğruluğu belli olmak: O havadisin aslı çıkmadı. Elden çıkmak = Kaybolmak. Usta çıkmak = Maharetini göstermek. Baştan çıkmak = Azmak. Başa çıkmak = Muvaffak ve müyesser olmak. Başa baş çıkmak = Yeke yek gelmek, tamam tamamına yetişmek. Paradan çıkmak = Para sarfına mecbur olmak. Can çıkmak = Olmak ve mec. Çok zahmet ve meşakkat çekmek. Hatırdan çıkmak = Unutulmak. Karşı çıknuk = Karşılamak. Gözden çıkmak = Gözden düşmek, soğumak. Yoldan çıkmak = Katar veya tramvay yolundan dışarı fırlamak. Yola çıkmak = Yolcu olmak, yola koyulmak. Kokusu çıkmak — Duyulmak.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. İbrişim ve sırma vesaire demeti. 2. Yay kirişi. 3. (Farsça kırk demek olan «çihil»den). Tarikat mensuplarının belirli törenlere bağlı inzivası. 4. mec. Meşakkat, eziyet, zahmet.

Türkçe Sözlük

(i.). Tahta vs. mıhlamaya ve kakılmaya mahsus ucu sivri ve arkası başlı demir, mıh: Tel çivisi = Kalıba dökülmüşü, karfiçe. Demir çivi = Enser, misnrvar. Nalıncı çivisi = Demirden ufak çivi. Çivi diş = Dokuz yaş dişi. Çivi çiviyi söker = Taciz edici bir halin aynı şiddetle bir mukabil çare ile giderilebileceğini ifade eder: Nezleyim, ama yine de denize gireceğim, çivi çiviyi söker. Ahmet bana bu oyunu yapınca ben de onu şikâyet ettim; ne yapalım çivi çiviyi söker. Çivi gibi = Çevik ve sıhhatli kimse. Çivi kesmek, çivi gibi olmak = Çok üşümek. Çivi yazısı = Farslar’ın, Medler’in ve Asurlular’ın kullandığı yazı. Çivi yukarı = Yağlı güreşte hasmı tepesi üstü diktikten sonra sırtını yere getirme oyunu.

Türkçe Sözlük

(i.) (aslı çöcök = körpe, yavru). 1. İnsan yavrusu: Erkek çocuk, kız çocuk. 2. Genç, delikanlı. Ar. fetâ: İyi çocuktur. 3. mec. Hoppa mizaçlı, aklı bir şeye ermeyen. Çoluk çocuk = Aile, ev halkı. 4. Bir ailenin yavrusu, evlât: Ali’nin iki çocuğu var. 5. Teklifsiz arkadaşlar arasında, erkek şahıs: Ahmet’i yirmi yıldır tanırım, iyi çocuktur. Çocuk aldırmak = Ana rahmindeki cenini ameliyatla aldırmak. Çocuk bahçesi = Çocukların oynaması ve hava alması için hazırlanmış bahçe. Çocuk düşürmek = Çocuğu vaktinden önce ve ölü olarak doğurmak. Çocuğu olmak = Çocuğu doğmak. Çocuklar =’ Teklifsiz konuşmalarda «arkadaşlar!» demektir. Çocuk oyuncağı = Önem verilmeye değmeyen. Çocuk peydahlamak = Evli olmadan gebe kalmak. Çocuktan al haberi = Gizli tutulan bir şey çocukların rasgele söyledikleri bir sözle anlaşıldığı zaman söylenir. Çocuk yapmak = İsteyerek çocuk sahibi olmak. Çocuk yuvası = Çalışan kadınların iş saatlerinde küçük çocuklarını bıraktıkları bakımevi.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(f). öIüm, öIme, vefat; (f). öImek. the deceased merhum, rahmetli.

Türkçe Sözlük

(i. «değmek» ten). 1. Kıymet, paha, bedel: Bu kılıcın değeri nedir? Bunun değerini takdir etmeli. 2. Kadir, itibar, haysiyet, şeref: O adamın değeri çoktur. Hiç değeri yoktur. S. Ehliyet, kabiliyet, iktidar: Herkese değerine göre hürmet edilir. Memuriyet herkesin değeriyle mütenasip olmalıdır. 4. Filân kıymette olan, şu pahada bulunan: Cihan değer. Dünyalar değer bir lutuftur. Beş yüz lira değer bir attır. 5. Mukabil, muadil, şâyân, lâyık: Zahmete değer bir iştir.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Dokunmak, temas etmek: Islak gömlek tenime değdi. 2. Çarpmak, rasgelmek, isabet etmek: Karanlıkta elim sert bir şeye değdi. 3. Ulaşmak, varmak, vasıl olmak: Gönderdiğiniz mektup yerine değdi. 4. Sonuna varmak, nihayete varıp durmak: Kova, kuyunun dibine değdi. 5. Yetişmek: Başım tavana değdi. Geminin demiri kuma değdi. 6. Tesir etmek, tak etmek: Acısı canıma değdi. 7. Dokunmak, ilişmek, ilgili ve Ait olmak: O adamın bana iyiliği değmedi. 8. isabet etmek, göz, nazar değmek. Osm. isâbet-i ayn. 9. Bir paha ve kıymette olmak: Bu kitap on lira değer. 10. Eşit ve mukabil olmak, karşılık olabilmek, denk olmak: Ettiğimiz istifade çektiğimiz zahmete değmedi. El değmek = Vakit ayırabilmek, boş vakit bulup yapabilmek: İstediğiniz müsveddeyi yazmaya elim değmedi. Başı tavana değmek = Oğünmek, sevinmek.

Türkçe Sözlük

(DERD) (i. F.) 1. Keder, acı, tasa: Benim dertlerim çoktur. 2. Zahmet, eziyet, meşakkat. 3. Yüreği ezen iç sıkıntısı: Bu iş bana dert oldu.

Türkçe Sözlük

(f.). Çok çalışıp çabalamak, gayret etmek, çok zahmet çekmek durmaksızın çalışmak: Çok didindi çalıştı sonunda emeline ulaştı.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(f). taciz etmek, rahatsız etmek; zahmet vermek, külfet yüklemek.

Türkçe Sözlük

(i.). Doğramacı işi ve san’atı, kapı ve pencere kanat ve çerçeveci gibi işler yapmak sanatı: Doğramacılık zahmetli bir iştir.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Doğmak işi: Doğum kolay oldu. 2. Bir kimsenin doğduğu yıl: Ahmet kaç doğumlu? Doğumevi = Yalnız doğum yapacak hamile kadınların yattığı hastane.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Sıkıntı, darlık, zahmet, zaruret.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Yukarıdan aşağıya birden bire, ansızın ve elde olmayarak inmek. Osm. sukut etmek: Damdan bir kiremit düştü. Pencereden bir şey düştü. 2. Yukarıdan inmek, Osm. hübût, nüzûl etmek: Pencereden düştü. 3. Yürürken yahut dururken yıkılıp yere yatmak: Düşüp kolunu incitti. Hayvandan düştü. Az kaldı düşüyordum. Çocuğa bakın düşmesin. 4. Yıkılmak, devrilmek. Osm. münhedim olmak: Bahçe duvarının bir tarafı düştü. Bu ağaç bir gün düşecektir. 5. Yağmak: Bu gece epeyi yağmur düştü. Dağlara kar düşmüş olmalıdır. 6. Kıymetçe aşağılamak, ucuzlamak, kıymeti olmamak. Osm. tedenni etmek: Zahire çok düştü. Piyasa gittikçe düşüyor. 7. Derece ve miktarı yahut şiddeti azalmak, hafiflenmek, tenezzül etmek: Sıcak, soğuk, rüzgâr düştü. Sıtması daha düşmedi. Hiddeti düşünce haksızlığı anladı. 8. Kuvvetsiz kalıp zayıflamak, kuvvetten düşmek: Zavallı kadın, o kadar ihtiyar değilse de çektiği acılardan çok düştü. Artık bu son zamanda çok hasta düştü. 9. Servet ve itibarını kaybedip fakir olmak: Düşmüş bir aileye mensuptur. Pek muteber bir tacir iken ziyana uğrayıp düştü. 10. Uğramak, Osm. musâb olmak, tutulmak: Belâya düştüm. El ağzına düştük. 11. Tesadüf etmek, vaki olmak, vuku bulmak, zuhur etmek: Gün düşer ki çok alış veriş olur. Bazen öyle düşer. İşim düşerse gelirim. Oradan yolunuz düşerse bize uğrayın. Köy yolun sağına düşer. 12. Uymak, yakışmak, ait ve münasip olmak: Söylemek bana düşmez ama söyleyeceğim. Benim aleyhimde bulunmak size düşer mi? Öyle demek düşer. 13. Katılmak: Kervanın önüne, arkasına, peşine düştü. Önümüze düştü. Yola düştük. 14. Sığınmak, Osm. ilticâ ve dehâlet etmek: Ocağına, eteğine, ağına düştü. Ardına, arkasına düşmek = Takip etmek, arkasını bırakmamak. Etten düşmek = Arık ve lağar olmak, zayıflamak. Elden, ayaktan düşmek = Takatsiz kalmak, kötürüm olmak, iş yapamaz hâle gelmek. Üstüne düşmek = Çok sevmek, çok uğraşmak. Hesaptan düşmek = Tenzil etmek. Damdan düşmek = Münasebetsiz vakitte ve sırası değilken bir şey söylemek. Küçük düşmek = Mahcup olmak, mukabele edememek. Gözden düşmek = İtimadı ve teveccühü kaybetmek. Düşüp kalkmak = Beraber yaşamak, refakat etmek, arkadaşlık etmek. Düşe kalka = Düşüp kalkarak, zahmetle.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Erkek İsmi) 1.Edepli, terbiyeli, zarif, nazik. 2.Edebiyatla uğraşan kimse. - Türk dil kuralı açısından “d/t” olarak kullanılır. Edip Ahmet Yükneki: (XII. yy.) Türk şair yazar. Tek ve önemli yapıtı Süleymaniye kütüphaneside mevcut olan Atabetul Hakayık isimli eserdir.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Erkek İsmi) - Gökte oturan melek. - Eflaki Şemseddin Ahmet Dede: (1360). Osmanlı sufi ve yazar. Mevlana’ya dair Menakıbü’l-Arifin adlı eserin müellifi.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Çalışma, Ar. sây, cehd: Bu işe emeğim geçmiştir. Emek vermek = Çalışmak, çabalamak. 2. Zahmet, yorgunluk. Fars. rene, Ar. taab: Emek çekmek, çok emekle vücuda gelmiş bir iştir. 3. Çalışma hakkı; çalışma karşılığı, ücret: Emeğimi veriniz.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Çalışmaksızın ve zahmetsizce vücuda gelen: Emeksiz bir iştir. 2. Uvey (evlât): Emeksiz bir oğlu, kızı vardır.

Ülke

Başkent: Cakarta.

Nüfus: 200.410.000.

Yüzölçümü: 1.913.443 km2.

Komşuları: Güneydoğu Asya, Hint Okyanusu’nda takım adalar.

Önemli Şehirleri: Surabaya, Bandung, Uyung Pandang, Malang.

Din: Müslüman %87.

Dil: Bahasa İndonezya, İngilizce.

Yönetim Biçimi: Cumhuriyet.

Tarih: Önce Portekiz ardından da Hollanda sömürgesi olan Endonezya II. Dünya Savaşı’nda Japonya tarafından 1942’de işgal edildi. 1945 yılında Ahmet Sukarno’nun liderliğinde yürütülen Ulusçu hareket bağımsızlık ilan etmesine karşın, bu ilan kabulü ancak 1949’da olmuştur. İlk Cumhurbaşkanı olan Sukarno 1950 yılında federal yapıyı feshederek üniter bir cumhuriyet kurdu ve katı bir ulusçuluk politikası uyguladı. Ülke içinde yükselen ağır baskılar sonucu 1965 yılında Sukarno yetkilerini General Suharta’ya devretmiştir. Suharta 1993 yılında 6. Kez Cumhurbaşkanı seçildi. Suharta muhalefeti sınırladı ve ülkeyi Batı ile müttefik yaptı. Politik istikrar ve ülkenin zengin petrol kaynakları ülkeyi ekonomik bakımdan istikrarlı yaptı.

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. incitme, Fars. renciş, Azâr, Ar. cefâ: Eziyet etmek, vermek. 2. Zahmet, meşakkat: Eziyet çekmek.

Türkçe Sözlük

(i.). Zahmetli, meşakkatli, çok ağır ve yorucu: Eziyetli bir iştir.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Dövüp toz haline getirmek, kırmak, ufaltmak. Osm. sahk etmek: Pirinci ezmek. 2. Basıp veya sıkıp yassılatmak, şeklini bozmak: Kavunu, portakalı ezmek. 3. Suyun içinde tanelerini kırarak karıştırmak: Yoğurt, boya ezmek. 4. Kahretmek, çok zahmet ve eziyet vermek: Ezip suyunu içmek = işe yaramaz bir şeyle uğraşmaktan kinayedir. Lâkırdıyı ezip büzmek = Ne söyleyeceğini bilemeyip lâkırdıyı ağızda gevelemek. Mideyi ezmek = Mideyi bayıltmak, baygınlık vermek.

Türkçe Sözlük

(i.). Arası kesilen, arada kesintisi olan: Fasılalı demiryolu ile seyahat pek zahmetlidir. Fasılalı dersten faydalanılmaz.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i)., (f). yorgunluk, bitkinlik; zahmet, meşakkat, ağır iş; (mak). eskime, dayanıklığı kaybetme; (ask). kışla hizmeti; (çoğ)., (ask). kışla hizmeti sırasında askerlerin giydiği kalın ve dayanıklı elbise; (f). yormak, yorgunluk vermek; (mak). dayanıklığını

Türkçe Sözlük

(i. A.) Kur’an-ı Kerîm’in birinci sûresi. Her işin başında ve ölülere rahmet için dua yerine okunur, mec. Başlangıç, Ar. bede’ ibtidâ, mubâşeret, karar: Bir işe fltiha demek — Kat’İ karar verip başlamak. Fitiha-hin = Fatiha okuyan, bir işe karar verip başlayan. El-fâtiha = FAtiha sûresinin okunması lüzumunu anlatan tâbirdir: Bütün şehitlerin ruhu için el-fâtiha.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (mü. ganiyye) (c. ağniyâ). 1. Sahip olduğu şeyle yetinip fazla, istemeyen: İnsanın gönlü ganî olmalı. 2. muhtaç olmayan, Ar. müstağnî: Tanrı yardım edilmekten ganîdir. 3. Zengin, servet sahibi: Ganî ve fakir, ağniyâdan bir zat, ağniyâya mahsus pahalı şeyler. 4. Bol, fazla, Ar. vâfir: Bu aşçıda yemek pek ganîdir, Cenâb-ı Hak ganî ganî rahmet eyleyel

Türkçe Sözlük

(ka ile) (i. A. gark’tan smüş.) (mü. garîka). 1. Suda boğulmuş, Ar. mağruk. 2. bollukla bir şeya nâil olan, Ar. müstağrak: Garîk-ı rahmet.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i.), (f.) zarafet, letafet, nezaket; inayet, Iütuf, merhamet, gufran, kerem; rahmet; fazilet; şükran duası (sofrada); mühlet, müsaade (borç için); (müz.) asıl melodiye ilave edilen ve ufak olarak yazılan notalar; (f.) süslemek, tezyin etmek; şeref vermek

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Kuvvet, tâkat, kudret, Osm. tâb, tüvân, Ar. iktidar: Gücüm yetmiyor; gücü yettiği kadar. 2. Zor, cebir, şiddet, Ar. unf, kahır. 3. Zahmet, zorluk, müşkülât: Güçle yapabildi. 4. Elem, keder, ıztırap, dargınlık, infial: Gücüme gitti: Adamın gücüne gider (bu mânâ ile ekseriya böyle «gitmek» fiili ile kullanılır). 5. İş, fiil, meşguliyet, gaile: İş güç yok; onun işi gücü budur (bu mânâ ile ekseriya aynı mânâdaki «iş» kelimesiyle beraber kullanılır). 6. Zor, zahmetli, müşkül, sarp, çetin, Ar. saab, müteassir: Güç iş; güç ders; söyleme si de güç, yapması da güç. Güç etmek = Var kuvvetini sarfetmek. Güç hal ile, güç belâ = Çok zahmetle, pek zor. Güce sarmak = Zor ve müşkül olmak. Gücüne koşmak = Zorlaştırmak, müşkülât çıkarmak. Gücünü yenmek = Nefsini yenmek.

Türkçe Sözlük

(GÜÇ İLE) (i.). Zahmetle, zor, dardarına, daradar, ancak: Güçle vapura yetiştik; güçle idare olunuyor.

Türkçe Sözlük

(f.). Zor ve zahmetli olmak, güce sarmak: Bu ders gittikçe güçleşiyor.

Türkçe Sözlük

(f.). Zor ve zahmetli etmek, zorluk çıkarmak: İşi kolaylaştıracağına güçleştiriyor.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Zorluk, zahmet, müşkül olma: Onun güçlüğü yoktur. 2. Sıkıntı, yokluk, fakirlik: Güçlük çekmek.

Türkçe Sözlük

(i.A.) Allah'ın af, merhamet ve rahmeti.

Türkçe Sözlük

(i. F ). Uyuklamış, uyumuş, uykuya varmış: Gunüde-i hâk-i gufrân (rahmet toprağında uyuyan) Merhum.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. hâcât, havâyic). 1. İhtiyaç, lüzum, iktizâ: Bu kadar tafsilâta ne hâcet? Böyle zahmetlere hâcet yok. 2. Muhtaçlık, zaruret. 3. Lâzım ve zaruri olan şey: İnsanın birçok hâcetleri vardır. Def-i hâcet = 1. Muhtaç olunan şeyi elde etme. 2. Abdest. Kazâ-i hâcet Abdest etme. Kadıyyül-hâcit — Her hâceti defeden Tanrı. Havâyic-i zarOriyye = İnsanın zarurî olarak muhtaç olduğu yiyecek, içecek ve giyecek gibi şeyler (Ar. terkiplerde «hâce» suretinde kullanılır): Indel-hâce, ledelhâee = Lüzumu hâlinde.

Türkçe Sözlük

(i. A. hukuk). 1. Doğruluk, doğru ve gerçek olan şey, bâtıl mukabili: Hak budur; hakkı söylemeli. 2. Adi, adalet, hakkı koruma, insaf: Haktan katiyen ayrılmamalı. 3. Bir adama ait. olan şey: Hakkımı vermediler, hakkını istiyor; hakk-ı sarîh. 4. Bir iş ve zahmetin karşılığı: Emek hakkı, ayak hakkı. 5. Bir adamın emeğine karşı alacaklı olduğu maddî veya mânevî karşılık: Ana, babanın, öğretmenin hakkı pek büyüktür. 6. Pay, hisse: Makas hakkı = Makas peyi; ateş hakkı. 7. Adalet ve hakkaniyetin kendisi olan veya doğru olup bâtıl olmayan Allah: Hak-Taâlâ; Cenâb-ı Hak’tan dilerim. Bir isme bağlanarak «d» edatı ile beraber dair ve ait mânâsını ifade eder: Onun hakkında birtakım sözler oldu; bu husus hakkında bazı tafsilât verdi; bu, sizin hakkınızda hayırlı oldu. Hakkı olmak = Doğru söylemek, sözü doğru ve haklı olmak: Hakkınız vardır = Doğru söylüyorsunuz; bunu yapmaya, istemeye hakkım yok mudur? Hakketmek = Hak kazanmak, eriştiği bir karşılık ve mükâfata ait bir hizmette bulunmak: Siz bu rütbeyi, bu nişanı hakkettiniz. Hakkı için = Yemin tâbiri: Allah, peygamber hakkı için. Hakkından gelmek = Ustun gelip intikam almak veya birine lâyık olduğu cezayı vermek. Hak kazanmak. = Haklı çıkmak. Hakkuşu = Ishak kuşu. Hakuran (hakkuran) = Penbe kumru. Hak vermek = Tasdik etmek. Hakkını yemek = Alacağını vermemek veya değer ve emeğini kabûl etmemek: O adamın hakkı yenmez, değeri inkâr edilemez. Hak yolu = Doğruluk veya Tanrı yolu, Fars. râh-ı Hudâ. Elhak = Doğrusu, Ar. hakkaa. Bihakkın = Hakkıyle, haklı olarak. Bigayrihakkın = Haksız yere, hakkaniyete aykırı olarak. Nâhak = Haksız. Su hakkı = Kadınlar hamamında sarfolunan su için verilen para. c. 1. Herkesin hakkından, alacağından ve adaletten bahseden ilim: Hukuk ilmi, hukuk fakültesi. 2. Kanunun cinayete ve cezaya ait kısımlarından veya fıkhın itikat ve mezhep kısmından başka, sırf alacak, vereceğe ait kısmı: Hukuk mahkemesi. 3. Ahbaplık, dostluk, her birinden diğerine geçmiş iyilik ve hizmet hakları: Aramızda eski hukuk vardır; onunla hukukum pek eskidir.

Genel Bilgi

18. yüzyılda Üçüncü Ahmet’in oğlu İehzade Mustafa’nın sünnet düğününde bir cambaz Haliç’i gemi direkleri üzerinde gerilen bir ipte geçti.

Türkçe Sözlük

(i. F.). 1. Pişmemiş, çiğ: Ham et. 2. Olmamış, kemâle ermemiş: Ham meyve. 3. Açılmamış, tecrübesiz, acemî: Ham adam. 4. İşlenmemiş, açılmamış, boş: Ham toprak, ham arazi. 5. Rahata alışmaktan zahmete tahammül edemiyen: Oturmaktan pek ham oldum, vücudum ham laştı. 6. İşlenmemiş, tabiî halinde bulunan: Ham eşya, ham demir, ham şeker. 7. Boş, beyhude, münasebetsiz, abes: Ham teklif; ham hayal.

Türkçe Sözlük

(f.). Uzun müddet rahata alışmaktan zahmete dayanamaz olmak: At ahırda durmakla hamlar.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Çiğlik. 2. Meyvenin olmamış halinde bulunması. 3. Tecrübesizlik, acemilik. 4. Rahata alışmaktan zahmete dayanıksızlık.

Türkçe Sözlük

(e.). 1. Ne oldu, nerede, nerede kaldı? Hani benim şapkam? Hani Ahmet gelmedi mi? 2. Daha önceden bildiği bir şeyi karşımızdakine hatırlatmak istediğimiz zaman kullanılır: Hani geçen gün otobüste görmüştük ya, işte o. 3. Unutulan, ihmal edilen bir vaadi hatırlatan sözlerin başına getirilir: Hani bana mektup yazacaktın? 4. Bari mânâsında kullanılır: Hani benim geldiğimi görmese... 5. Doğrusunu söylemek lâzım gelirse mânâsında da kullanılır: Hani, yanlış da sayılmaz. Beğenmiyor da değilim hani. Ama buluncaya kadar da hani yok mu, akla karayı seçtim. Hanidir = Çoktan beri, ne vakittir: Hanidir görünmüyordu. Hani yok mu = Söylenecek bir şeye dikkati çekmek için kullanılır: Hani yok mu bir Paris’e gitsem!...

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Kadın İsmi) 1.Ele geçirilemeyen veya elden kaçırılan bir nimete veya kıymetli şeye üzülüp yanmak. 2.İç çekme, inleme, üzüntü, iç sıkıntısı, keder, zahmet, eseflenme, özleyiş.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(f). balta ile vurarak kesmek; yontmak, çentmek; kesmek, yarmak. hew down kesip devirmek (ağaç). hew out yontarak şekil vermek; zahmetle meydana getirmek. hew to the line kurallara kelimesi kelimesine uymak. hewer (i). odun kesicisi, baltacı.

İsimler ve Anlamları

(Fars.) (Erkek İsmi) - Çok bilen, elinden her iş gelen. Bin türlü iş beceren. Hezarfen Ahmet Çelebi: Türk bilgini. Yapay kanatlarla ilk defa uçma deneyimini başaran adam.

Türkçe Sözlük

(aslı: HİÇ) (i. F.). 1. Yok olan veya yok denilecek kadar az olan, Ar. mâdûm, mefkud: O adam benim nazarımda hiçtir. 2. Yokluk, Ar. adem: Hiçten gelme, hiçe saymak, hiçten iyidir. Büsbütün, asla, kat’A: O hiç bilmez, hiç kazanmadı. Hiç görmedim. Hiç olmazsa: Hiç değilse, Ar. akallî, lâ-akal, bâri. Hiçbir = Bir şeyin birer birer inkârı: Hiçbir iş göremedim. Hiçbir tacirin teşebbüs edeceği iş değildir. O malların hiçbiri işe yaramaz. Hiçbir zaman, hiçbir vakit = Asla, Ar. ebeden: Onu hiçbir vakit kabûl etmem. Sizin dediğiniz hiçbir zaman olmıyacaktır. Hiçbir şey = Asla: Hiçbir şey söylemedi. Hiçbir şey vermedi, olmadı. Hiç kimse = Hiçbir adam: Hiç kimse gelmedi. Hiç kimseyi incitmemeli. Hiçten = 1. Asıl ve nesli meçhul, sonradan görme: Hiçten bir adam. 2. Zahmetsiz kazanılmış: Hiçten bir paradır. Hiçten bir eve sahip oldu. Hiçe saymak = Saymamak, ehemmiyet vermemek. Sualde «hiç görmediniz mi?» gibi menfi cümlede ve ona benzeterek müsbet cümlede kullanılıp «vaktin birinde» ve «kazâra, tesadüfen» gibi bir mânâ ifade eder: O adamı hiç gördünüz mü? Hiç ava gittiğiniz var mıdır?

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Sıkıntı altında zahmetle nefes almak. 2. Nefes bunalır gibi ağlamak. J. Çok zahmet ve meşakkat altında bulunmak, yük altında ezilmek.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. üzerine koyma, yükleme, usandırma, taciz, zahmet; vergi, yük; hile, aldatma; haksız talep; matb. tanzimetme.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Sıkışma, burkulma vs. sonunda, görünürde bir değişiklik olmadan (bir organ) ağrıyarak, bir zaman için zahmet vermek. 2. mec. Gönlü kırılmak.

İngilizce - Türkçe Sözlük

f. rahatsız etmek, zahmet vermek, taciz etmek.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. rahatsız, kullanışsız, elverişli olmayan; zahmetli, işe yaramaz; sıkışık. incommodiously z. elverişli olmayarak, kullamşslz bir sekilde. incommodiousness i. elverişsizlik, kulIanışlı olmayış.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i., f. zahmet, rahatsızlık, güçlük; uygunsuzluk, münasebetsizlik; f. rahatsız etmek, zahmet vermek.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. uygunsuz, münasebetsiz; zahmetli, müşkül, çetin; elverişsiz. inconveniently z. münasebetsiz bir şekilde; elverişsizce.

Türkçe Sözlük

(IZTIRAB) (i. A. «darb» dan masdar). Sıkıntı, azap, büyük zahmet ve eziyet: Istırap içindedir, baş ağrısı kendisine çok ıstırap veriyor.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. akdâm). 1. Ayak Fars. pâ Kadem basmak, vaz’-ı kadem etmek = Ayak basmak. 2. Adım, hatve: Kadem atmak. 3. 32 santimlik mesafe ölçüsü: Yirmi kadem boyu vardır. İngiliz kademi = Metrenin üçte biri. 4. Uğur, meymenet, yemin: Kadem getirmek = Uğurlu olmak; kadem getirdiniz. Kadembûsî = Eskiden ayak öpme merasimi. Sâbit-kadem — Ayak direyen. Hoş-kadem= Uğurlu, kademli. Kadem-rân = Adım atan, yürüyen, ilerleyen. Kadem-rence = Zahmet, tenezzül: Fakirhaneye kadem-rence buyurulursa. Kadem-keş = Ayağını çeken, içtinap eden, çekilip bir daha yanaşmayan: Bizimki içkiden kadem-keş oldu. Kadem-nihâde — Ayak basmış, gelmiş, mec. doğmuş.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Ayak üzeri durma vaziyeti almak, Osm. kıyâm etmek: Öğretmen girerken bütün talebeler kalkar; saygı için ayağa kalkmak. 2. Yatma vaziyetini bozmak, oturmak: Yatmaktan usanmadın mı, kalk artık; yatmakta iken kalkıp oturdu. 3. Uyanmak, yataktan çıkmak: Sabah kaçta kalkıyorsunuz? 4. Yükselmek, yukarı çıkmak: Bu salıncağın bir tarafı inince öbür tarafı kalkar. 5. Kabarmak, şişip ayrılmak: Bütün yüzümün derisi kalktı. 6. Gitmek, hareket etmek, yola çıkmak: Tren kalktı; yarın buradan erken kalkarsak akşam varırız; vapur kaçta kalkar? 7. Dik durmak, dik vaziyet almak: Tüylerim kalktı; hayvan art ayakları üzerine kalktı; yağmurdan yatmış olan ekinler yine kalktı. 8. Yok olmak, lağv ve fesholunmak, artık bulunmamak veya kullanılır halde olmamak: Onun vücudu kalktı; o Adet şimdi kalktı; kara gümrüğü çoktan kalkmıştı. 9. Hastalıktan kurtulup yatağı terketmek: Hastanız daha kalkmadı mı? Doktor bir haftaya kadar kalkacağını tahmin ediyor. 10. Ayaklanmak, Osm. tuğyân, gulüvvetmek: İkide birde kalkar. 11. Şiddetlenmek: Rüzgâr, fırtına, dalga kalktı. 12. Doğmak, tulü etmek: Şimdi güneş kaçta kalkar? Sabahleyin Zühre’nln kalktığını seyrettim. Ayağa kalkmak = 1. Ayak üstü olmak, Osm. kıyâm etmek. 2. Ayaklanmak. Denize kalkmak = Deniz yolculuğuna çıkmak. DSşe kalka = Düşüp kalkarak, zahmetle yürüyerek, Fars. üftân ü htzân. Kalkıp kalkıp oturmak, hop oturup hop kalkmak = Fazla hiddet etmek, tehevvüre gelmek. Merak kalkmak = Meraka dokunmak, meraklanmak: Merakım kalktı.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Fars. siyah, Ar. esved: Kara boya, kara at: Yağız. Kara toprak. 2. mec. Matemli, gamlı, kederli, Ar. meş’ Üm, menhûs: Kara gün, kara haber, kara talih. 3. mec. Ayıp, arlı: Kara yüz, yüzü kara. 4. Esmer: Kara Ahmed, kara ekmek. 5. Siyahlık, siyah boya: Karaya boyamak, karası kara, akı ak. 6. Siyâhî, zenci, Afrika’nın siyah adamı. (c.). Karalar = Yas kıyafeti, mâtem: Karalar giymek. Alın karası = Talihsizlik, Osm. baht-ı siyâh. Kara et = Geyik, tavşan vesaire gibi av eti. Karaoğlan = 1. Çingene. 2. Ayı. Karaiğne = Bir cins ufak karınca. Kara baş = Evlenmeyen manastır kesişi. Siyah sarık saran tarikat dervişi. 3. İlkbaharda açan güzel kokulu mor bir çiçek. Karabasan (başkan) Ağırlık, kâbus. Karabiber = Hindistan’dan gelen maruf bahar ki, kırmızı biberden bu isimle ayrılır. Kara buğday = Buğday çeşidi. Karaboya = Zaçyağı. Karapazı, karapelin = Pazı ve pelin çeşitleri. Karaciğer = Midenin sağ tarafında bulunan iç organ. Karacümle = 1. Çarpma işlemi. 2. Ezberden hesap yapabilme kabiliyeti. Kara cehennem = Pek esmer ve yüzü gülmez adam. Karaçam = Çam ağacı çeşitlerinden biri. Karaçalı = Bir cins dikenli çalı. Karahummâ = Tehlikeli bir çeşit tifüs. Karahaber = Birinin ölüm haberi. Karadeniz = Türkiye’nin kuzeyindeki büyük deniz, Osm. Bahr-i Siyâh. Karadiken = Bir cins bitki. Karasakız = Zift. Karateydi — MAlihulyâ, melankoli. Karasöğüt = Söğüt çeşidi. Karasungur = Doğanın bir cinsi. Karatavuk = Avlanan bir cins tavuk. Karataban — 1. Horasan demiri. 2. Bir çeşit sığır hastalığı. 3. Ipekböceğinin kararıp kırılması illeti. Karadut = Dutun siyah cinsi. Kara Arap = Zenci, siyâhî. Karakarga = Büsbütün siyah olan karga. Karakaş = Kaşları siyah. Karakalem = 1, Yalnız siyah çiçekleri olan İdî porselen. 2. Siyah kurşun kalemiyle yapılan resim. Kara koca = Ağarmamış ihtiyar. Kara kurbağa = Siyahımsı bir cins kurbağa. Karakış = Kışın ortası ve pek soğuk mevsimi. Aradan karakedi geçmek = Bozuşmak: Aramızdan kara kedi mi geçti? Karayazı = Bahtı siyah. Karayüzlü = Bir ir ve namussuzluğu olan. Akı ak, Karası kara = Beyaz çehreli ve siyah gözlü, kaşlı, ablak. Akla karayı seçmek = Çok zahmet çekmek. Is karası = Kurum boyası. Kestane karası = Açık siyah renk. Yüz karası = Namussuzluk, Ar.

Türkçe Sözlük

(i.). Bir şeyin karşısında bulunan yer veya şey, mukabil, hiza: Evin karşısı dağın karşısı, ateşin karşısında, pencerenin karşısında. 1. Bir şeyin yüzü ve cephesi karşısında bulunan: Evim meydana karşıdır. Karşı yaka, karşı mahalle. 2. Bir şeye, birine aykırı olan, zıt, muhalif: Bu muamele terbiyeye kerşıdır. İnsaniyete karşı bir harekette bulundu. 3. Mukabilinde, yüz ve cephe hizasında: Meydana karşı oturuyor. Karşıya geçti, karşı çıktı. 4. Hilâfına, aksine, zıddına: Ahmet bana karşı çalışıyor. Kendi menfaatine karşı söylüyor. S. Mekân (yer) zarfı olarak da kullanılır: Karşıda durmak, karşıya çıkmak, karşıdan geçmek, karşıma, karşınıza çıktı. 6. (zaman zarfı olarak) Doğru, takriben, sularında: Akşama karşı gelin; sabaha karşı bir serinlik çıktı. Karşı çıkmak = 1. Karşılamak, Osm. istikbâl etmek. 2. Muhalefet etmek, dayanmak. Karşı durmak, koymak, gelmek = Muhalefet etmek, aleyhinde bulunmak. Karşı karşıya, Tamamiyle önünde, yüzyüze, Osm. mukabilinde, muvâcehesinde (karşı-be-karşı demek çok yanlış ve zevksizdir).

Türkçe Sözlük

(KEDD) (i. A.). Çalışma, çaba, emek, çabalama, zahmetli iş: Kedd-i yemin El emeği: Kedd-i yeminiyle geçiniyor.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Zahmetsiz ve ücretsiz veya pek ucuz ele geçen: Bu atı, bu arabayı kelepir aldım; bin liraya böyle bir at kelepirdir; o, kelepir mal arıyor. 2. Emeksiz evlât, üvey evlât: Kendi evlâdı olmayıp yalnız bir kelepiri vardır (eskimiş tâbir).

Genel Bilgi

Kız kulesine ilk deniz feneri üçüncü Ahmet devrinde Sadrazam Nevşehirli İbrahim Paşa’nın emri ile konuldu. O zaman ahşap olan kulenin içindeki fener ağır yağlar ile yakılırdı. Bir gün fenerin yakıldığı büyük kandil tutuşarak ahşap kule bir meşale gibi yandı. Yangının ardından kule bu kez kagir olarak yapıldı.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. İhtiyarlatmak: üzüntüler kadıncağızı vakitsiz kocattı. 2. Çok yormak, çok zahmet vermek: Bu işler beni kocattı.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Zahmetsiz, zor ve güç olmayan. Ar. sehl, Fars. Asân: Kolay iş; kolay ders; yeni metotla okuma öğrenmek pek kolaydır. Kolay gel» = I; başında bulunanlara selâm ve duâ tâbiridir; kolaylıkla, Osm. suhûletle, Asân olarak: Bu suretle çocuklar pek kolay okumaya alışırlar. 2. Kolaylık, Osm. suhûlet: Kolayını bulmak; onun kolayı vardır. 3. Çâre, tedbir: Bir kolayına bakmalı.

Türkçe Sözlük

(i.). Oldukça kolay, pek zahmetli olmayan, Osm. suhûletle: Kolayca öğrendi.

Türkçe Sözlük

(i.). Kolayca, zahmetsizce.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Zahmetsizlik, Ar. suhûlet, Fars. Asânî: Bu işte kolaylık vardır. 2. Çâre, tedbir, vasıta: Kolaylığını bulmalı; bir kolaylık düşünmeli. 3. Vakit ve müsaadesi, sıkıntı zıddı, para bakımından rahatlık: Bugünlerde yolaylığım yoktur. Kolaylıkla = 1. Suhûletle, zahmetsizce: Yazıyı kolaylıkla öğrendi. 2. Lüzumlu vasıta ile: Kitapları kendine mehsus bir kolaylıkla ciltliyor.

Türkçe Sözlük

(f.). t. Yolculuklarda inmek, geceyi geçirmek üzere durmak, Osm. beytûtet etmek, menzil tutmak, konak etmek: Oradan geçerken zengin bir adamın evine konduk. 2. Barınmak, geçici olarak yerleşmek: Aşiretler nerede otlak ve su bulurlarsa oraya konarlar, Ertuğrul Gazi, Söğüt tarafına konmuştu. 3. Kuşlar uçarken inmek: Kargalar bahçeye kondu, leylekler bataklık yerlere konarlar. 4. Misafir olmak, misafir gelmek: Onun konağına her akşam birkaç kişi koner, gelen geçen oraya konar. 5. İnmek, düşmek: Süpürürken kalkan toz, odanın eşyası üzerine konar, masanın üzerine bir parmak toz konmuştu. 6. Bedava bulup ele geçirmek: Yine sofraya kondu. Bedavaya konmak = Kelepir ele geçirmek. Hazıra konmak = Zahmetsizce bir şeye sahip olmak. Kuşkonmaz = Bir sebze. bk. Kuşkonmaz. Konup göçmek = Göçebe hayatı sürmek, göçebelik etmek. Mirasa konmak = Miras yemek, yakınlarından mal, para kalmak.

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Zahmet, meşakkat, zahmetli iş, ağır görev: Faydalı bir iş, lâkin külfeti çok. O kadar külfete kim katlanır? 2. Lüzumsuz zahmet ve meşakkat, boş yorgunluk, kolay yapılması mümkün bir işin zahmetli olarak yapılması: Böyle şeylerle uğraşmak külfettir. Bu külfete ne lüzum var? 3. Kendini zorlayarak zahmetle iş görme, özenerek yapılan iş. Sâdelik zıddı: Onun şiirlerinde külfet vardır. Külfetle söylenilen şiir bellidir. 4. Resmî muamele, uzun protokol, teklifli muamele: Aramızda öyle külfete hiç lüzum yoktu.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Zahmetsizce, kolaycacık: Külfetsizce bir servete kondu. 2. Teklifsiz ve törensiz olarak: Sizden külfetsizce bir ziyafet isteriz.

Türkçe Sözlük

(f.). Yediğini çıkarmak, Osm. kay, gaseyân, istifrağ etmek. Kan kusmak = 1. Kan tükürmek. 2. mec. Çok sıkıntı, acı veyahut zahmet çekmek.

Türkçe Sözlük

(i). 1. Kazılmış toprak, çukur. Ar. hufre: Kuyu kazmak, kireç kuyusu, lâğım kuyusu. 2. Su damarlarını buluncaya kadar derin kazılıp su ile dolu duran ve kova yahut tulumba ile suyu alınan çukur, Ar. bîr, Fars. çâh: Su kuyusu, bostan kuyusu (genişi). Kuyu suyu = Acı su. mec. İğne ile kuyu kazmak = Çok zahmetli ve bitmez işe girişmek.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(A.) [ کلفت] zahmet. 2.merasim.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(İng.) labour (i.) çalışma, iş, emek; işçi sınıfı; doğum ağrıları; zahmet, meşakkat, sıkıntı, zorluk; (den.) fırtınada geminin şiddetle çalkalanması. Labor Day ABD eylülün ilk pazartesi gününe tesadüf eden işçi bayramı. labor dispute iş ihtilafı, iş an

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s.) zahmetli, emekli, yorucu; çalışkan, işgüzar. laboriously (z.) emek vererek; çalışarak.

Türkçe Sözlük

(i. A. «IAn»dan smüş.) (mü. laîne). Tanrı’nın rahmetinden mahrum, mel’un: Şeytân-ı laîn.

İngilizce - Türkçe Sözlük

f. gece geç saatlere kadar çalışmak, kafa yorarak çalışmak; emekle eser meydana getirmek. lucubra'tion i. emekle meydana getirilmiş eser. lu'cubrator i. böyle emekle çalışan kimse. lu'cu- bratory s. gece çalışmasına ait; zahmetli, yorucu, sıkıntılı

Türkçe Sözlük

(i. A.) (gufrân’dan mimli masdar: hareket ismi). Tanrı’nın kullarının günahlarını af buyurması, yarlıgama, rahmet: Allah’tan mağfiret istemek.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. merhamet, inayet, lütuf; rahmet, mağfiret, af; bereket; insaf. Mercy!, For mercy's sake ! Aman ! Allah aşkına ! at the mercy of insafına (kalmış), elinde.

Türkçe Sözlük

(i. A. «redd» den imef.) (mü. merdûde). 1. Red ve def olunmuş, kovulmuş: Merdûd bir oğlu vardır. 2. Çürütülmüş, yaralanmış: Bu dâvâ merduttur. Tanrı’nın rahmetinden çıkarılmış, mel’ un.

Türkçe Sözlük

(MERHUM) (i. A. «rahm» dan imef.) (mü. merhûme). 1. Tanrı rahmetine erişen, Tanrı tarafnıdan af ve merhametle müjdelenen. Ummet-i merhûme = Muhammed ümmeti, Müslümanlar. 2. Hakk’ın rahmetine erişen rahmetli, ölmüş: Merhum pederim, Reşid Paşa merhum (isimden önce ve sonra gelebilir). 3. Yakında ölmüş olan: Merhumun terekesini yazmaya geldiler. Merhumenin bir vasiyeti vardır.

Türkçe Sözlük

(I. A. «şak» dan mimli masdar) (c. meşâk). 1. Güçlük, sıkıntı, zorluk, eziyet: Bu işte çok meşakkat çektim. 2. Zahmetli iş.

Türkçe Sözlük

(i. A. c.) (m. mütâabe dilimizde kullanılmaz). Yorgunluklar, zahmetler, meşakkatler: Metâib-i sefere tahammül etmek.

Türkçe Sözlük

(i.). «Zahmetler» mânâsiyle kullanılmışsa da Arapça’da böyle bir kelime yoktur.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. mihen). 1. Zahmet, eziyet, Fars. rene: Bu yolda çok mihnet çektik. 2. Dert, elem, keder, gam: Mihnet-i dil = Gönül derdi. 3. Musibet, belâ, Afet: Mihnete uğramak.

Türkçe Sözlük

(a uzun) (i. A. «kabl» den if.) (mü. mukabile. 1. Karşı karşıya gelen, bir şeyin karşısında bulunan: Evim camiye mukabildir. 2. Bir şeye karşı verilen ücret, sizin zahmetinize mukabil değildir. (matematik) ZAviye-İ mukabile = Diğer bir açının karşısında bulunan açı.

Türkçe Sözlük

(i. A. «asr» den if.) (mü. müteassire). Güç, zor, zahmetli, çetin.

Türkçe Sözlük

(NAFİLE) (I. A.) (c. nevâfll). 1. Mecburiyet altında olmayarak kılınan namaz vesaire: Nafile namazı. 2. (i.) (Türkçe) Faydasız, boş: Nafile zahmet, nafile masraf. 3. (Türkçe) Boşuna, faydasız, beyhude.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. enfâs). 1. Ciğere alınıp verilen hava, soluk. 2. Bir soluk alacak kadar vakit, an, dem, lahza: Tanrı, bir nefeste Alemi yok edebilir. 3. Okuyup üfleme, üfürükçülük: Nefes etmek. 4. Üfürükçülüğün tesiri: O adamın nefesi vardır; nefesi meşhurdur. Nefes almak = 1. Solumak. 2. Yorgunluk çıkarmak, istirahat etmek: Bırak bir parça nefes alalım. Nefes aldırmak = 1. İstirahat ettirmek. 2. Vakit bırakmak, aralık vermek: Hiç nefes aldırmadı. Tek-nefes ve daha doğrusu tengnefes veya tık-nefes = Nefes darlığı. Nefes tüketmek = Boş yere çok söylemek, söyleyip de dinlenilmemek. Son nefes = Can verme vakti: Son nefesinde tövbe etmiş. Nefes darlığı = Solumada zahmet çektiren illet, Osm. zıyk-ı sadr. Nefesi tutulmak = Nefes alamamak.

Türkçe Sözlük

(NÜR) (i. A.) (c. envâr, nîrân) (tes. nûreyn). 1. Aydınlık, ışık: Güneşin nûru etrafı kapladı. 2. Parlaklık. Nûr-efşân, nûr-pâş = Etrafa aydınlık veren, ortalığı nûr içinde bırakan. Nûr-bahş = Parlatan. Nûr-ı çeşm, nOr-ı dîde, nûr-ı ayn = Pek sevgili şahıs. Nûrtopu, nûr damlası — Pek güzel çocuk. Nûr içinde yatsın = Allah rahmet eylesinl NÜr-ün ali-nûr = O, daha iyi. Göznûru == Okuyup yazmakla veya dikişle görülen iş: Göznûru dökmek (tesniye) NÜreyn — Ay ve Güneş. Zu’n-nûreyn = İki nûrun sahibi.

Türkçe Sözlük

(e.). 1. Sevinç yahut bir zahmet ve sıkıntıdan kurtuluş ifadesidir: Oh, hamdolsunl Bugün iyiceyim oh! Oh, ne latif havai 2. Okşama ve teşvik için kullanılır: Oh, benim oğlum! 4. Başkasının ve bilhassa öğüt dinlemeyenin başına gelene memnuniyet gösterir: Oh olsun!

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Yazılmış bir şeyi gözden geçirip sesli veya sessiz kıraat etmek, okumak: Kitap, mektup, gazete okumak. 2. Öğrenmek, tahsil etmek: İngilizce okuyor, gençliğinde bir şey okumamış. 3. Terennüm ve tegannî etmek: Filân güzel okuyor. 4. Davet etmek, çağırmak: Kadınlar düğüne okumaya gittiler. 5. Dua okuyup üflemek, üfürükçülük etmek. Rahmet okumak = Rahmet temennî etmek Meydan okumak = Yarışmaya davet etmek.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Okumak işini yaptırmak: Mektubu kime okutmuş? 2. Ders vermek, öğretmek: Sabahlan Fransızca okutuyor. 3. Tahsil ettirmek, tahsile vermek: Oğullarını okutmadı. 4. Okuyup üfletmek. (Birine) rahmet okutmak = Beter olmak.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Yaşamaz olmak, can vermek, hayatı terketmek, vefat. 2. Solmak, yumuşak, pejmürde olmak: Bu çiçekler ölmüş. 3. Kıvamını kaybedip düşmek. 4. Pek fazla sıkılmak, pek şiddetli korku, dehşet, ıztırap ve zahmet çekmek: Korkudan, açlıktan, susuzluktan, meraktan ölüyor. 5. Hükmü kalmamak. Ecelsiz ölmek = Kazaya uğrayıp ölmek. Ölüp ölüp dirilmek = Çok çekmek. Ölür müsün, öldürür müsün? = Tahammül olunamıyacak bir muamele hakkında kullanılır. Senin için, senin yoluna öleyim = Sana fedâ olayım.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Çok dikkat ve ihtimamla yapılmış. 2. Çok zahmet ve sıkıntı veren: Özentili iştir. 3. Meraklı, endişeli: Özentili adam.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i ağrı, acı, sel; dert, keder, elem, ıstırap, azap; çoğ. özen, ihtimam, itina, zahmet meşakkat; çoğ. doğum sancıları. on pain of cezasıyle. take pains zahmet çekmek, dikkat etmek.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. ıstırap çektiren; zahmetli, güç, meşakkatli; üzücü, kederlendirici. painfully s. ıstırap vererek, meşakkatle. painfulness i. acı, ıstırap.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s., i. özenen, dikkat sarfeden; zahmet çektiren; i. özenme, itina etme.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. ödeme, tediye, verme; ödenen sey, ücret, maaş; bedel, karşılık; ceza veya mükâfat. pay dirt işletme zahmetine değer miktarda maden ihtiva eden toprak; herhangi kârlı bir şey. pay office vezne dairesi. pay phone umumi telefon. be in the pay of hizm

İngilizce - Türkçe Sözlük

f. (-ded, -ding) i. ağır ağır ve zorla yürümek; isteksizce çalışmak, esir gibi çalışmak; i. zahmetli yürüyüş veya iş; zahmele atılan ağır adımların sesi. plodder i. zahmetli bir işi sonuna kadar sebatla yürüten kimse. ploddingly z. ağır ağır ve sebatl

Türkçe Sözlük

(i. A. «rahmet» ten) (mü. rahîme). Esirgeyen, acıyan, merhametli (aynı zamanda Allah’ın 99 adından biridir).

Türkçe Sözlük

(RUHM) (i. A.). Acıma, esirgeme, merhamet: Hâlime rahmetmedi; rahmi çok bir adamdır.

Türkçe Sözlük

(i. A. «rahmet» ten). Rahmeti bol (yalnız Allah hakkında kullanılır ve Allah’ın 99 adından biridir).

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Esirgeme, merhamet. 2. Tanrı’nın rahmedip ölülerin günahlarını af buyurması: Allah rahmet eyleyel 3. mec. Tanrı’nın kullarına merhametinin açık bir nişânesi olan yararlı yağmur: Rahmet düştü, rahmete tutulduk, rahmet başladı.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Erkek İsmi) - Rahmetle ilgili.

Türkçe Sözlük

(i.). Tanrı’nın rahmetine erişmesi dua olunan, rahmete muhtaç ve lâyık, merhum: Rahmetli babam. İsim gibi de kullanılır: Rahmetli böyle şeylerden hoşlanmazdı.

Türkçe Sözlük

(bk.) Rahmetli.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Rahmete ait.

Türkçe Sözlük

(i. F.). Zahmet, eziyet, ıztırap.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(F.) [رنج] sıkıntı, zahmet, meşakkat.

Türkçe Sözlük

(i. F.). incitme, zahmet ve eziyet verme.

Türkçe Sözlük

(i. F„ rene = zahmet, berden = çekmek). Tarla ve bahçede veyahut başka işlerde kazmak ve taş, toprak taşımak gibi işlerde çalıştırılan gündelikçi, amele: Rençber kullanmak. Rençberbaşı = Bir işte çalışan rençberlerin başı.

Türkçe Sözlük

(i. F.). Zahmet, eziyet, meşakkat.

İngilizce - Türkçe Sözlük

Lat. Huzur içinde yatsın. Allah rahmet eylesin. (kıs. R.l.P.).

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Kadın İsmi) 1.Fesleğen, güzel kokulu bir süs bitkisi. 2.Rızık, geçimlik, rahmet anlamına da gelir.

İngilizce - Türkçe Sözlük

kıs. requiescat in pace Huzur içinde yatsın, Allah rahmet eylesin.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s., i. pürüzlü, düzgün olmayan; tüylü; taşlık; inişli yokuşlu; kaba, zahmetli, sert; fırtınalı; hoyrat; kabataslak; yaklaşık; i. kaba ve terbiyesiz adam; pürüzlü şey; (golf) düz olmayan saha. rough breathing Yunancada ''h sesi. rough draft ilk müsvedd

Türkçe Sözlük

(RÜH) (I. A.) (c. ervâh). 1. İnsenda ve hayvanlardaki hayat maddesi, can: RÜhuna rahmet olsunI 2. Hareket, faaliyet, kuvvet: Bu adamda hiç ruh yoktur. 3. Tesir: Konuşmanızda biraz ruh verecek tâbirler kullanın. 4. Bitki vs.’den çıkarılan öz: Nane ruhu, Afyon ruhu, lokman ruhu, nişadır ruhu, tuzruhu. Rûhu’llah = Hazret-i İsa. Rûhu’l-Emîn, RÜhu’lKuds = Cebrlil.

Türkçe Sözlük

(I. A. «sabr» dan if.) (mü. slbıra) (c. sâbırtn). 1. Sabreden, tellş ve kuruntu etmeksizin bekleyen. 2. Bir zahmet ve acıya veya bir tecavüz ve haksızlığa karşı hiddet etmeyip sabır ve tahammül eden, sabırlı.

Türkçe Sözlük

(ŞAKK) (i. A.) (mü. Şâkka.) («meşakkat» den if). Zahmetli, meşakkatli, hidemât-ı şâkka = toprak kazmak, taş kırmak gibi pek zahmetli ve kaba işler.

İngilizce - Türkçe Sözlük

f., i., s. tırmalamak; keskin bir şeyle kazıyarak yüzeyini bozmak; kaşımak, tahriş etmek; k.dili acele ile kötü bir şekilde yazmak veya çizmek; karalamak; çizmek, silmek, bozmak; yarış listesinden çıkarmak; eşelemek; kaşınmak; cızırdamak; zahmetle p

Türkçe Sözlük

(i. A. c.) (m. şedîde). 1. Zahmetli ve meşakkatli durumlar, şiddetler: soğuğun, harbin, yolun şedâidi. 2. Afetler, belâlar.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. seyyiât). 1. Kötü iş, kötülük, fenalık. 2. Suç, kabahat, günah. 3. Bir kötü işin neticesi ve cezası olarak çekilen zahmet. Zıddı: hasene, hasenât.

İngilizce - Türkçe Sözlük

f. (slogged, -ging) i. şiddetle ve rasgele vurmak (bilhassa boksta); ağır ağır ve zahmetle. yürümek veya çalışmak; i. şiddetli vuruş; ağır ve zor yürüyüş; uzun gayret.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Zambakgillerden, toprağın içinde gelişen yumruları yemeklerde çeşni vermek için kullanılan bitki. 2. Soğan gibi top şeklinde çiçek kökü: Sünbül, lâle soğanı. Arpacıksoğan = Soğanın küçük ve dayanıklı bir cinsi. ÖkûKajsıtı = Bir cins bitki. Fr. th4rique 6gypte. Sakala soğan doğramak = Yüze gülüp alay etmek. Soyup soğana döndürmek = Soyup herşeyini almak. Kabasoğan = Zahmet ve meşakkate gelemeyen adam, lâpacı. Kırmızı soğan = Bir cins tatlı soğan.

Türkçe Sözlük

(f.). Zahmetle yerlerde sürünürcesine sefalet ve zaruret çekdirmek.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Kalkmaksızın yerde çabalayarak hareket etmek, sürüklenmek, emeklemek: Çocuk daha yürüyemeyip sürünüyor. 2. Zahmet ve meşakkatle, sürüklenircesine sefalet ve zaruretle geçinmek.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. suûbât). Güçlük, zahmet, müşkülât: Çok suObet çektik.

Türkçe Sözlük

(i.). Güç, zahmetli, müş kül: Çok suûbetli iştir.

Türkçe Sözlük

(i. A ). 1. Yorgunluk. 2. Zahmet, meşakkat, eziyet: Taab çekmek.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(A.) [ تعب] sıkıntı, zahmet. 2.yorgunluk.

Türkçe Sözlük

(i ). 1. Yer yüzünde çok bol bulunan sert cisim. Ar. hacer, Fars. seng: Taş atmak, taşla vurmak. 2. Kaya. 3. Taştan direk, sütun veya heykel: Dikilitaş, Çenberlitaş, Kıztaşı. 4. Yüzük, küpe vs.de kullanılan maden: Cevâhir taşı, pek kıymetli bir taş buldum, tek taş yüzük. 5. Dama ve satranç gibi oyunlarda oynatılan pul: Taş oynamak, dama taşı. 6. Böbrek ve safra kesesi gibi iç organlarda teşekkül eden taşcık: Mesane taşı, karaciğerinde taş vardır. 7. Taştan yapılmış: Taş bina, taş köprü, taş mektep. 8. Taş gibi sert ve katı: Taş yürekli. Taş atmak = İmâ yoluyla birisinin lehinde olmayan söz söylemek. Atlama taşı = Çamur veya sudan geçmek için ayak basmak üzere ortaya konan taş. Taş atıp kolu yorulmamak = Zahmetsizce bir şeye sahip olmak. Alçı «aşı = Yakılıp alçı yapılan taş Ayak taşı = Kayıklarda denk taşı. Ot taşı = Ateşe dayanır bir cins sünger taşı. Taş ocağı = Yapı vesaire için taş çıkarılan yer. Taş bademi = Kabuğu sert badem, zıddı: diş bademi. Başı taşa gelmek = İbret olacak bir neticeye erişmek Başını taştan taşa vurmak = Çok pişman olup dövünmek. Bir taşla iki kuş vurmak = Bir zahmetle iki iş görmek. Taşbalığı = Bir cins balık. Bağra taş basmak = Sabır ve tahammül etmek, acıya katlanmak Baltayı taşa vurmak = Farkında olmaksızın birinin yüzüne karşı kendisine veya yakınına dokunur söz söylemek. Bileziktaşı = Kuyunun ağzına konulan ortası delik taş, taştan kuyu halkası. Bileği taşı = Bıçak ve benzerlerinin bilendiği taş. Binek taşı = Bazı merdiven altlarında ve kapı yanlarında, hayvana binmede basamak yerini tutmak için konan taş veya sed. Teslim taşı = Bazı tarikat mensuplarının boyunlarına astıkları balgamî veya siyah taştan etrafı dişli daire şeklinde taş. Tekne taşı = Çeşme suyunun aktığı yere konulan taş tekne. Temel taşı = Yapı temeline konulan büyük ve sağlam taş. Ceher.nemtaşı = Çürük etleri yakmakta kullanılan pek yakıcı bir kimyevî madde. Çakmak taşı = Çakmakla vurulunca kıvılcım çıkaran taş ki, çakmaklı silâhlara da konurdu. Çakıltaşı = Nehir ve deniz kenarlarında çalkanmaktan yuvarlak veya bidem taneleri şeklini almış küçük taşlar ki, rengârenk olup kaldırım yapmakta da kul lanılır. Taş çatlasa = Ne yapılsa, imkânı yok. Çeki taşı = Odun, taş vesaire tartmak için ölçü sayılan tartılı taş ki, bir demir halka ile çekiye asılı olur. Çırpıcı taşı = Su ile beraber deniz veya nehir içindeki taş, Fr. recif. Taş çıkarmaks = Oyunda, hile vesairede birinden daha mahir olup kendisine npüsaade etmek, geçmek, üstün gelmek. Harman taşı = Harman dövülen taş. Değirmen taşı = Değirmenin altlı üstlü iki taş tekerleği. Taşa dönmek = Pek sertleşmek, katılaşmak. Süzgeç, süzgü taşı = Delikleri süzgeç gibi kullanılan taş. Sünger taşı = Biçimce süngere benzeyen, pek hafif taş Taşı sıksa suyunu çıkarır = Gayet kuvvetli insan. Dağ, taş = Görünen yerlerin hepsi, dere tepe. Taş toprak = Moloz. Taşa tutmak Taş atarak kovalamak. Faltaşı = Falcıların attığı küçük çakıl taşı. Gözlerini faltaşı gibi açmak = Hayretle bakmak. Kaldırım taşı = Kaldırıma döşenen taş. Karataş = 1. Çocukların yazı

Türkçe Sözlük

(i. A. «külfet» ten) (c. tekellüfât). 1. Bir zahmete, zahmetli bir işe katlanma: Bu kadar tekellüfe ne hacet? 2. Özenme: Bu şiirde tekellüf vardır; tekellüf ile yapılmış bir iş olduğu anlaşılıyor. 3. Gösteriş, sahte tavır ve hareket, özeniş: Tavır ve hâlindeki tekellüf pek soğuktur. Bî-tekellüf, bilâ-tekellüf = Ozenmeksizin, tabiî olarak.

Türkçe Sözlük

(i. A. «külfet» ten) (c. teklîfât, tekâlif). 1. Birinden zahmetli ve diğeri hakkında faydalı bir iş isteme, böyle bir iş veya şartın kabûlünü yükletme: Bana, yapamıyacağım bir iş teklif ediyor; bu, ağır bir tekliftir; bana bu teklifi etmeyin, bunu teklif etmeyin. 2. Yabancıya edilen muamele, yakın ve lâubâli olmayanlara yakışır resmî muamele: Teklifle kabûl etmek, aramızda teklif yoktur. 3. Şeriat veya devlet düzeninin herkese yüklediği vazife veya ödenmesini emrettiği meblâğ, vergi (bu mânâ ile ekseriya cem’i, tekâlîf kullanılır).

Türkçe Sözlük

(i.). Sıcağın tesiriyle insanın derisindeki deliklerden çıkan su. Ar. arak: Ter dökmek. Alınteri = Emek. Ayakteri = Bir zahmet karşılığı verilen ücret. Ter alıştırmak = Terini kurutmak. Ter döşeği = Loğusanın yatırıldığı döşek. Ter dökmek = 1. Terlemek. 2. mec. Mahcup olmak, utanmak. Kan ter içinde kalmak = Pek çok terleyip yorulmak. Soğuk ter dökmek = Münasebetsiz bir iş veya sözden mahcup olmak, zon durumda kalmak. Tere yatmak = Terlemek üzere sıcak şeyler içip ve ayakları sıcak şeye koyup örtünmek.

Türkçe Sözlük

(i. A. «rahm»dan masdar). Rahmet verme, rahmet okuma: Müslüman ölülerin! terhîmle yâd etmek şarttır.

Türkçe Sözlük

(i.). Beyhude, nafile, maksatsız, rasgele: O, tevekkeli bu kadar zahmete katlanmadı, ben tevekkeli söylemedim. Tevekkeli değil = Maksatsız değildir, bir maksat vardır.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Zahmetle yutma.

İngilizce - Türkçe Sözlük

f., i. çalışmak, yorulmak, didinmek, zahmet çekmek; zorlukla ilerlemek; i. zahmet, meşakkat, yorgunluk; zahmetli iş; uğraş.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. zahmetli, meşakkatli, emek isteyen, yorucu. toilsomely. z. zahmetle.

İngilizce - Türkçe Sözlük

f., i. ağrı çekmek, doğum agrısı çekmek; zahmet ve meşakkat çekmek; i. doğum ağrısı; zahmet ve meşakkat, şiddetli ağrı.

İngilizce - Türkçe Sözlük

f. rahatsız etmek, tedirgin etmek, zahmet vermek, canını sıkmak; karıştırmak, altüst etmek, bulandırmak: sıkmak: başını ağrıtmak, eziyet vermek; zahmet etmek; üstünde durmak, dikkat etmek; üzülmek, te1aş1anmak. Don't trouble yourself. Zahmete girmeyin.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. zahmet, sıkıntı, üzgü, üzüntü, ıstırap, dert, keder, belâ; sıkıntılı şey, mesele; rahatsızlık, hastalık. ask for trouble. bela aramak, bela satın almak. digestive troubles sindirim bozukluğu, hazlmsızlık. get into trouble belaya çatmak, başı belaya

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. zahmetli, sıkıntılı, üzgülü, belâlı, üzüntülü; baş belası, musibet, rahat vermez. troublesomely z. zahmetli olarak. troublesomeness i. zahmetlilik.

İngilizce - Türkçe Sözlük

f., i. zahmetle yürümek, yorgunlukla yürümek; i. zahmetli yürüyüş.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Ağızdan tükrük veya balgam atmak: Çok tükürüyor musunuz? 2. Ağızdan bir şey çıkarıp etmak: Hurmayı yiyip çekirdeğini tükürdü. Kan tükürmek = I. Tükürürken kan çıkarmak, tükrükle kan gelmek. 2. mec. Çok zahmet ve acı çekmek. Tükürdüğünü yalamak — Ettiği vaitten dönmek, verdiği sözü geri almak. Yüze tükürmek = Şiddetle azarlamak ve hakaret etmek. Aşağı tükürsem sakalım, yukarı tükürsem bıyığım = Ne yapacağını, taraflara nasıl davranacağını bilememek.

Türkçe Sözlük

(I.). 1. Bedeli, fiyatı düşük olan, pahalı zıddı, ehven: Buğday bu yıl pek ucuzdur. 2. Az bedel karşılığında: Bu eti pek ucuz almışsınız. 3. mec. Az zahmetle, pek kolay: Ucuz kurtulduk.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Ağızla nefes vermek, üfürmek: Ateşi üflemek. 2. Nefesle söndürmek: Mumu üfle. 3. Nefesle veya hava ile şişirmek: Balonu, tulumu üflemek. 4. Nefesle çalınan bir çalgı çalmak: Düdük, ney üflemek. 5. Nefes etmek, okuyup üfürmek. 6. Zahmetle nefes almak, sesle solumak:’Üfleyip duruyordu.

Genel Bilgi

Kanuni Sultan Süleyman zamanında okçulardan ok satın alan ünlü Kemankeşler soyundan 80 yaşındaki Ahmet Ağa’ya bir okçu çırağı, “baba sende kiriş gerecek kuvvet varmı ki ok alıyorsun ?” diye laf attı. Bu sözlere çok öfkelenen Ağa, at üstündeki ihtiyar çarşının kapısından sarkan zincirlere kolları ile sarılıp aynı anda bacaklarını altındaki atın karnına doladı. Kendini yukarı çektiğinde altındaki atı da havaya kaldırdı. Ağa’nın bu harekete etrafındakileri şaşkına çevirdi.

Teknolojik Terim

USB Media Player ile birçok USB aygıtını doğrudan BRAVIA TV’nize bağlayabilirsiniz. WALKMAN® mp3 çalar, Cyber-shot fotoğraf makinesi, VAIO dizüstü bilgisayar, Handycam® Video Kamera veya USB Memory Stick™ fark etmez; multimedya dosyalarınızın keyfini büyük ekranda çıkarmak için bağlamanız yeter. USB aygıtınızın içeriği doğrudan BRAVIA TV’ye aktarılır; böylece zahmet çekmeden müzik dinleyebilir (MP3), en sevdiğiniz fotoğrafların slayt gösterisini (JPEG) veya son çektiğiniz ev videolarını izleyebilirsiniz (MPEG1).

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Zor, güçlük, zahmet. 2. Zarûret, darlık, sıkıntı, (tıp) Usret-i bel’ = Yutkunamama. Usret-i bevl = Sidik zoru. Usret-i teneffüs = Nefes darlığı. Usret-i hayz = Kadınların muntazam Adet görmemesi. Usret-i hazm = Hazımsızlık.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Erkek İsmi) 1.Çok muhabbetli, çok şefkatli. 2.Allah’ın isimlerinden. İyi kullarını sevip onlara rahmet ve rızasını irade eden yüce Allah. -(bkz.Abdülvedud). Kur’an’da Hud, ayet: 90; Buruc, ayet: 14’te zikredilmiştir.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Vermek, teslim etmek, Osm. İtâ etmek: Paketi bana verin, parayı kime verdiniz? 2. Hediye ve ihsan etmek, bağışlamak: Fakirlere verir, o kimseye bir şey vermez. 3. Ödemek, Osm. tediye etmek: Aldığınız eşyanın parasını verdiniz mi? 4. Çıkarmak, neşretmek: Islanınca fena bir koku veriyor. 5. Hâsıl etmek, meydana getirmek; verimi olmak: Bu tarla senede ne veriyor? Bankaya yatırılan para ne kadar faiz verir? 6. Yormak, tefsîr etmek: Bu sözünü neye veriyorsunuz? Bana olan dargınlığına veriyorum. Yardımcı fiil olarak, sür’at bildirir: Alıvermek, gidivermek, yazıvermek ki, hemen alıp geçmek vesaire demektir. Ateşe vermek = Yakmak. Ara vermek = Fasıla vermek, kesmek. Ara vermeksizin = Fasılasız. Arka vermek = Dayanmak. Arka arkaya vermek = Birbirine dayanmak, yardımlaşmak. Elvermek = Yetmek. Ele vermek — Haber verip teslim etmek, sırrını meydana çıkarmak. Aman vermek = 1. Affetmek. 2. Zaman vermek, müsaade etmek. Uste vermek = 1. Değiştirilen bir şey için fazla bir şey vermek. 2. Fayda beklerken zarar görmek: Paramı almadıktan başka kaybettiğim şemsiyeyi de üste vermiş olduk. Baş vermek = 1. Canını feda etmek, baş koymak. 2. Başaklanmak, baş bağlamak. Başbaşa vermek = Konuşmak. Bereket versin = Allah bolluk versin. Bereket versin ki = İyi ki, Allah’a şükrolsun ki. Bel vermek = Eğilmek, öne doğru kanburlaşmak, beli çıkmak: Bu duvar bel vermiş. Boy vermek = Uzamak. Boyun vermek = İtaat, baş eğme. Pay vermek, payını vermek = Paylamak, çıkışmak, sövmek. Pey vermek = Satın aldığını temin için bir şeyin kıymetinden bir miktarını önceden vermek. Teminat vermek = Sağlamlaştırmak İçin bir karşılık göstermek. Can vermek = 1. Ölmek. 2. Pek fazla istemek. Hak vermek = Haklı bulmak. Renk vermek = Belli etmek. Zahmet vermek = Yormak. Senet vermek = Taahhüt etmek. Söz vermek = VAd ve taahhüt etmek. Falan şey süsünü vermek = Ona benzetmek, onun gibi tanıtmak: Adam kendine tüccar süsü verdi. Şan vermek = Şöhret kazanmak. Kaçamak vermek = 1. Firar etmek. 2. Vazifesi başına gitmemek. Kulak vermek = Dinlemek. Mânâ vermek = Tevil etmek, başka bir maksada yormak: Benim sözüme, buraya gelişime mânâ vermiş.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i., f. vakit, zaman, süre, müddet; kısa süre; f., away( ile) (vakit) geçirmek. between whiles zaman zaman, bazen, ara sıra. be worth while zahmetine değmek, the while o esnada, aynı zamanda.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. değerli, faydalı, dişe dokunur, zahmetine değer.

Türkçe Sözlük

(i.). Yağan su, Fars. bârân, Osm. rahmet: Yağmur yağmak, yağmura tutulmak.

Türkçe Sözlük

(f.). Affetmek, bağışlamak, Osm. rahm, rahmet etmek.

Türkçe Sözlük

(f,), ı, Yergvnluh vermeli; Bu iş beni çok yordu. 2. Yorgunluk ve zahmete mecbur etmek: Beni oraya kadar yormayın, onu niçin buraya kadar yordun? Ağız yormak = Boş yere söylemek. Zihin yormak = Fikren çalışmak, kafa yormak. Kendini yormak = Beyhude uğraşmak, boş yere çalışmak: Kendinizi yormayın, bu iş olmaz.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Taşınan şey: Beygir yükü, otomobil yükü. Yük kaldırmak, taşımak, götürmek. 2. Ağır şey, ağırlık. Ar. eskaal: Bu, bir yüktür, yükleri burada bırakın. 3. Gebelik, Ar. hami, habl. 4. Gemi veya araba vesaireye. doldurulan şey, hamöle: Gemi, yükünü çıkardı, yük alıyor. 5. Eskiden beş yüz bin kuruş: Bir yük. 6. mec. Çok yorup ezen ve sıkan iş, sıkıntı: Bu da bana bir yük oldu. Beni bu yükten kurtarın. Yükü üzerinden atmak = Mesuliyet altına girmemek, mesuliyetten kaçınmak. Yükün altından kalkamamak = Bir işin hakkından gelememek. Yük vurmak = Yük yüklemek: Cins hayvana yük vurmak günahtır. Yük olmak = Zahmet ve sıkıntı vermek, Osm. bâr olmak. Yük hayvanı, arabası =: Yük taşımaya mahsus. Yükünü tutmuş = mec. Zenginleşmiş.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Sırtına yük konmak, Osm. tahmtl olunmak: Hayvanlar, hamallar yüklendi. 2. Eşya ile doldurulmak. 3. (eşya) Hayvanın sırtına konmak veya gemi ve arabaya doldurulmak: Eşya, zahire yükleniyor. 4. Hami ve isnad olunmak: O kabahat da ona yüklendi. 5. Kendi sırtına yük almak: Sandığını yüklenmiş geliyordu. 6. Birine yük olup zahmet ve sıkıntı vermek: Bana çok yüklendi.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Sıkıntı, eziyet, mihnet, rahatsızlık: Yolda çok zahmet çektik. Zahmet çekmek = Eziyete girmek. Zahmete sokmak, zahmet vermek = Yormak. Zahmet etmek = Biri için yorulmak, mec. masrafa girmek.

Türkçe Sözlük

(i.). Zahmetle yapılan, yorucu.

Türkçe Sözlük

(i.). Yaparken zahmet çekilmeyen.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. zücûr). 1. Yasak, Ar. men’, nehy (asıl Arapça’da hayvanları sesle veya el ve işaretle kovup uzaklaştırma mânâsına gelir). 2. Zorlama, icbar, istemeyerek bir işe sevk. 3. Angarya gibi meşakkatli işte kullanma. 4. Zahmet, eziyet (son Uç mânâsı dilimize mahsustur).

Türkçe Sözlük

(i.) (Farsça’dan). 1. Zahmet, rahatsızlık: Midesinden zoru var. 2. Güçlük, ıstırap, müşkülât. 3. Mecburiyet: Ne zoru vardır? Zorum ne? 4. Kuvvet: Bütün zorunu verdi. 5. Güç, zahmetli: Zor iş, zor ders. 6. Zahmetli, meşakkatli. Zar zor = Ancak, zorla. Zor zoruna = Ancak, güç hâlle.