Aslı Etmek | Aslı Etmek ne demek? | Aslı Etmek anlamı nedir?

Aslı Etmek | Anlamı Nedir?


Aradığınız kelime: asli

Teknolojik Terim

Normal şartlarda LCD TV’ler için kullanılan standart 8 bit paneller, 256 kademeli renk geçişi yeteneğine sahiptir. BRAVIA D3000 Serisi için kullanılan 10 bit panel, 1024 geçiş gölgesi sağlar. Bu özellik, ten tonlarından günbatımına her görüntüye canlılık katar ve yine gördüğünüz görüntünün aslına mümkün olduğunca yakın olmasını sağlar.

Teknolojik Terim

Normal şartlarda LCD TV’ler için kullanılan standart 8 bit paneller, 256 kademeli renk geçişi yeteneğine sahiptir. Gelişmiş 10-bit LCD panel teknolojisi, 1024 gölge geçişi sunmak için Sony tarafından BRAVIA TV’ler için geliştirilmiştir. Bu özellik, ten tonlarından günbatımına her görüntüye canlılık katar ve her şeyin aslına mümkün olduğunca yakın olmasını sağlar.

Türkçe Sözlük

(Aslı abâ) (i. A.). 1, Kaba ve kalın şayak. 2. Bu kumaştan yapılmış yakasız elbise. 3. Bu kumaştan yapılmış: Aba terlik. Abayı yakmak = (Birine) Aşık olmak. Abayı sermek = Postu sermek, yerleşmek.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i) hesap tahtası; (mim )sütun başlığmdan geçen düz tabla.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Erkek İsmi) 1.Sert, çatık kaşlı kimse. 2.Arslan (bkz.Esed, gazanfer, şiir). - Abbas b. Abdülmuttalib. Rasûlullah (s.a.s)’ın amcası, Mekke’nin fethinde müslüman olmuştur.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(Lat) başlangıçtan, aslından.

İsimler ve Anlamları

(Tür.) (Erkek İsmi) - Koca, zevc, yaşlı erkek.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). kenger otu, ayı yoncası,(bot), Acanthus;(mim). sütun başlıklarında kullanılan akantos yaprağı.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). kaza, arıza; (gram). sarf bölüğü; (fels). ilinek, âraz, accident insurance kaza sigortası acciden'tal (s)., (i). kaza eseri olan, arızi; rastlantı eseri olan, tesadüfi; esaslı olmayan;(i)., (müz). armür dö kle'den sonra tesadüfi olarak gele

Türkçe Sözlük

(i. aslı: Acık). 1. Dert, keder, elem. 2. Ağrı, sızı, vecâ. 3. Musibet, matem, yas. 4. İntikam, öc, sert, yürekler acısı = Pek acınacak hal, kuyruk acısı = Kin, acı çıkarmak = Zararı gidermek, öç olmak.

Türkçe Sözlük

(f.). Matemde bulunmak, yaslı olmak.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Elemli, kederli, feci: Acıklı hikâye. 2. Matemli, yaslı: Kadıncağız acıklıdır.

Türkçe Sözlük

(f. aslı: açıkmak). 1, Ağrımak, ağrıyı mucip olmak: Elim acıyor. 2. Keder ve teessüf etmek, merhamete gelmek: Şu adamın haline acırım. 3. Esirgemek, kıyamamak: Emeğime acırım. («Ağrımak» ile «acımak» arasındaki fark şudur ki: Ağrı daha esaslı ve derin, acı sathî, lâkin daha müessir ve yakıcı olur. Sızı ise başlıca sinirde nöbet nöbet gelip geçenidir).

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Erkek İsmi) - Hızlı, çabuk, telaşlı. Osman Bey ile çağdaş olan 14.yy. ortalarında yaşamış Karasi Beyi.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s) gerçek, hakiki, asli, asıl, fiili; şimdiki. actual'ity (i). hakikat ac'tualize (f). gerçekleştirmek, hakiki kılmak, kuvveden fiile çIkarmak. actually (z). hakikatte , gerçekten; bilfiil.

Türkçe Sözlük

(i.) (aslında «at» olup, hâlâ Doğu Türkçesinde böyle kullanılır). 1. İsim, nam: Adın nedir? 2. Şöhret, şan. Adı çıkmak : İştihar etmek, şöhret kazanmak. 3. İtibar, haysiyet. Adını anmak: Zikr etmek. Adını anmamak: Kale almamak. Adı batmak: Unutulmak, kale alınmaz olmak. Adı belirsiz: Adı meçhul, hakkında bir şey bilinmiyen. Adı bozulmak: Şöhret ve itibarına halel gelmek. Adı çıkmak Duyulmak, kötü şöhret kazanmak. Ad, şan: Şöhret ve itibar. Ad takmak: Lakap koymak, lakap vermek. Ad komak: İsim koymak, tesmiye etmek. Ad vermek: Birinin ismini söyleyip haber vermek. Adı var: İsmi var cismi yok; kâzib (yalancı) şöhret sahibidir.

Türkçe Sözlük

(i. aslı «ad-daş»). Adı bir, «Ahmed» adını taşıyan iki ayrı şahıs gibi.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). nezaket, tatlılık, hatırşinaslık.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(f). (i). yakın ilişki kurmak, sıkı münasebette bulunmak; evlât edinmek; (huk). baba tanımak; aslını ve soyunu tayin etmek; (i). bağlı şirket. affiliate wrth iltihak etmek, katılmak; üye olmak. affilia'tion (i). yakın ilişki, sıkı münasebet; ev

Türkçe Sözlük

(f.) («ak» dan). 1. Ak olmak, beyazlanmak. 2. Yıkanıp temizlenmek. 3. Solmak, rengini atmak. 4. Saç ve sakala kır düşmek, ihtiyarlamak. 5. Şafak sökmek, tan atmak, sabah açılmağa başlamak: Ortalık ağardı. 6. Uzaktan belli olmağa başlamak, ufukta akımsı gözüküvermek. 7. Sararmak, beniz atmak. Dudak ağarmak = Hasta ve bitkin olmaktan sararıp solmak. Göz ağarmak = Çok ağlamaktan veya yaşlılıktan gözde fer kalmayıp alîl olmak. Mec. Yüz ağarmak = Bir işin içinden yüzü ak, alnı açık çıkmak.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(f). yaşlanmak, ihtiyarlamak, kocamak: eskitmek aged (s). yaşlı, ihtiyar aged (s). yıllanmış, dinlendirilmiş (içki); yaşındaki .

Türkçe Sözlük

(i.). Ölçüde çok gelen ve yerinden zor kalkıp oynatılan: Ağır yük, ağır taş. mec. 1. Güç, zor, zahmetli: Ağır iş. 2. Pek ehemmiyetli ve mesuliyetli: Ağır mesele. 3. Pahalı, kıymetli: Ağır mal. 4. Yavaş, müteennî, hareketi çabuk olmayan: Ağır yürüyüş, ağır adam. 5. Vakur, haysiyetini fazla muhafaza eder, saygıya değer: Ağır adam. 6. Vahîm, tehlikeli: Ağır hastalık, ağır hava. 7. Tahammül olunmaz, kerih: Ağır koku. 8. Sıkıntılı, sıkıntı veren: Ağır adam. 9. Dokunaklı, güce giden: Ağır söz. 10. Şişman, yağlı, etli: Ağır vücut. 11. Kolay hareket etmez, zor kımıldanır: Ağır taş. 12. Az işitir, sağırca: Kulağı ağırdır. 13. Yavaş, tenbelce: Ağır yürümek. Tekrarla ağır ağır dahi denilir. Yavaş yavaş demektir. 14. Tahammül olunamayacak surette kötü: Çok ağır bir şey kokuyor. 15. Sıklet, ağırlık: _ Ağırınca = Sıkletince, veznince. 16. Vakar, temkin: Ağrını takınmak. 17. Güç, gücenme, infial: Ağırıma gitti. Ağırbaşlı = Pek ciddî, ehemmiyet ve vakar sahibi. Eline ağır = Elinden çabuk iş çıkmaz, işi yavaş Ağır gelmek — Zor görünmek: Bu iş bana pek ağır geldi.

Türkçe Sözlük

(i.). Ağırbaşlı olma hali; ağırbaşlıya yakışacak davranış, ciddiyet, vakar.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Sıklet, tartıda ağır şeyin hail. 2. Yavaşlık, bataet. 3. Vakar, temkin. 4. Ağır şeylerin toplamı, eşya, kalabalık. 5. Eskiden geline verilen mihr-i muaccel parası. 6. Gece uykuda basan kâbus: Ağırlık basmak.

Türkçe - İngilizce Sözlük

ballast. brunt. gravity. weight. heaviness. slowness. gravity ağırbaşlılık. severity. burden yük. responsibility sorumluluk. drowsiness. lethargy. foulness.

Türkçe Sözlük

(i.) (Aslı: Ağrık, ağrığ). Bedenin bir yerinde duyulan ıstırap, vecâ, elem, dert. (Acı ve sızıdan farkı vardır, (bk.) acı). Baş ağrısı, karın ağrısı, göz ağrısı. Ağrı tutmak, kadının doğuracağı vakitki gibi ağrılara dûçâr olmak. İlk gözağrısı = 1. İnsanın ömründe birinci defa olarak başına gelen vaka, aşk ve alâka. İlk iptilâ. 2. İlk dünyaya gelen evlât. Başağrısı — Beyhude gaile. Ağrısız baş = Gailesiz adam.

Türkçe Sözlük

(i.) (Aslı: Ağrıklı, ağrığlı). Ağrıyan, vecâlı.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(F.) [آهستگی] yavaşlık.

Türkçe Sözlük

(i.). (Aslı Türkçe olup, Farsça’ya dahi geçmiştir). Hayvanların barındırıldığı dam, Istabl. Mîrâhûr = Hükümdar hayvanlarının idaresine memur adam, Istabl-ı Amire müdürü. Has Ahûr = Hükümdarın hayvanlarına mahsus ahır ve bu ahırın memurlarının ikametine mahsus idare, Istabl-ı Amire.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Erkek İsmi) - 1.Saf, halis, ka-rışımsız. 2.İyi yürekli, temiz kimse. 3.Kur’anî ıstılahta, Allah’a halis olarak yönelip ihlaslılıkta ileri bir dereceye varmış kul.

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Daha, en çok veya çok harap, yıkık. 2. Rübâİ vezinlerinden «mef’Ülü» ile başlıyan on iki şekilden her biri.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Çok kumlu, taşlı yer.

Genel Bilgi

Akıl aslında bir kabiliyettir, zeka da öyle. İkisi arasındaki en önemli fark, bir başkasından akıl alabilirsiniz ama zekayı asla. O, her insanın kendisine mahsustur.

Bir hastalık söz konusu olmadığı sürece şüphesiz herkesin aklı vardır. Akıllı olmak, kendi davranışlarını bilmek, kontrol edebilmek, doğru ve yanlışlarını değerlendirebilmek yeteneğidir.

Akıl, insanı hayvandan ayırt eden en önemli faktördür. Hayvanlar yalan söyleyemez ama insanlar sık sık bu yola başvurur. İşte insandaki yalanla gerçeği, doğru ile yanlışı ayırabilme, bir konuda fikir yürütebilme, görüş belirtebilme yeteneği akıldır.

‘Ah şimdiki aklım olsaydı’ lafını çok işitmişizdir. Demek ki, akıl insan olgunlaştıkça da değişiyor ve insanın kendisi de bunun farkına varıyor. Bir insan değişik fikirlerle diğerinin aklını karıştırabilir. Hayret verici, şaşırtıcı şeyler insanın aklını durdurabilir.

Bir şeyin içeriğini anlamamak ‘akıl erdirememek’ olarak nitelendirilirken başkalarının çözemediği bir sorunu çözen kişiye ‘bir tek o akıl etti’ denilir. Birine bir yol göstermek ona ‘akıl vermek’tir. Bir şeyi hatırlamak, unutmamak ‘akılda tutmak’tır. ‘Akılsız’ tanımı ise doğru ve isabetli düşünemeyen anlamında kullanılır.

Zeka ise bir olayı önce anlama, ilişkileri kavrama, yargılama ve açıklayarak çözme yeteneğidir. Genel olarak zekanın 12 yaşına kadar hızla geliştiği sonra gelişme hızının yavaşlayarak 20 yaşına kadar sürdüğü, orta yaşlarda ise zeka seviyesinin sabit kaldığı kabul edilir.

Zeka hayvanlarda da vardır. Hayvanlarda zeka bir nevi içgüdüsel olaydır. Şüphesiz hayvan zekası insana göre gelişmemiştir ama her iki zeka türü de sinir sistemi ile ilgilidir. İnsanı ayıran, evriminde oluşmuş konuşabilirle özelliği, dik durabilmesi, el yapısı nedeniyle aletleri kullanabilmesi ve gelişmiş beyin ve sinir sistemidir.

Zeka, bir insanın her türlü olay karşısında aynı yeteneği gösterebileceği anlamına gelmez. Bir müzik bestecisi kendi duygusal yapısının içersinde en karışık eserleri aklıyla değil zekası sayesinde oluşturur. Biz bu kişilere ‘müzik dehası’ diyoruz. Ancak bu müzik dehaları en basit bir matematik problemini bile çözemeyebilirler.

Sonuç olarak zeka, ruhsal olaylara, algı ve hafıza yeteneğine, tutkulara, eğilimlere, iradeye ve bilgi edinme isteğine göre farklılıklar gösterebiliyor. Akıl somut olarak ölçülemez ama zeka pek sağlıklı olmasa da IQ denilen bir testle ölçülmeye çalışılıyor.

İsimler ve Anlamları

(Tür.) (Erkek İsmi) 1.Temiz, beyaz, güzel insan. 2.Yaşlı kimse.

Türkçe Sözlük

(i. A. c.) (m. «karîb» dilimizde bu mânâya gelmez). Hısımlar, aralarında kan birliği bulunanlar: Akraba arasında öyle şeye bakılmaz. Hısım: O, benim akrabamdır. Akrabalarımı göreceğim (Aslı akribâ’dır).

Türkçe Sözlük

(i.). Topal (Arec, lenk) (Bu tabir «topal» dan daha umumî, daha eski ve esaslıdır).

Türkçe Sözlük

(f.) (Aslı ağsamak olup «ağmak» tan). Bir ayağın kısa veya sakat olmasından dolayı sekerek yürümek, topallamak. (mec.) Eksik kalmak, ilerlememek, iyi gitmemek.

Türkçe Sözlük

Aksırık. Aslı: Ansırmak, ansırık.

Türkçe Sözlük

(Aslı: Attâr). (i. A. «ıtır» dan imüb.) 1. Güzel kokulu ruhlar, yağlar vesaire satan adam. Güzel kokular taciri. Fr. Parfumeur. 2. Ecza, ilâç vesaire satan adam. Fr. Droguiste. 3. Mahalle aralarında bazı baharatla iğne, iplik vesaire satan dükkâncı.

Türkçe Sözlük

(Aslı: Attarlık). (i.). Kokular yahut kimya maddeleri veya baharat satan adamın işi ve ticareti: Attarlık ediyor.

Yabancı Kelime

Fr. activisme

fel. etkincilik

1. Toplumsal veya politik değişim meydana getirmek, belirli sorunlara dikkat çekmek için özel amaçlı etkinlik gerçekleştirme. 2. İnsan hayatı ve düşüncesinde başlıca gerçekliğin etki ve eylem olduğunu öne süren öğreti ve dünya görüşü.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(A.) [عليحده] tek başına, başlı başına.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). doğuştan beyaz saçlı, albinos, akşın hayvan veya insan. al binism (i). albinizm; abraşlık.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Hile ve hud’a ile kandırmak, iğfal etmek. 2. Oyun etmek, dolandırmak. 3. Yalan söylemek, aslı olmayan şeyi olmuş ve doğru gibi göstermek. 4. Sözünde durmamak, vaat ve taahhüdünü tutmamak. (eski Türkçe’de ve Çağatayca da «aldamak» fiili vardır. Bizce terkedilmiştir, yerini bu kelime tutmuştur).

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). aslı Alderney adasından olan bir çeşit inek.

Türkçe Sözlük

(i. aslı alav). 1. Ateşten çıkan parlak ve yanar hava. 2. Mızrak ucuna takılan küçük bayrak, flama. Alev kesilmek = Pek ziyade kızmak.

Türkçe Sözlük

(i. A. «Uluv» dan smüş.) (mü. Aliyye) (c. aliyyât). Yüksek: (Başlıca müennesi kullanılıp, müzekkeri yerine Alî» denir). Evâmir-i aliyye = Yüksek (makamdan gelen) emirler.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Kadınların alına taktıkları altınlı ve emaslı süs. 2. Binaların cephesine takılan levha ve kitabe.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Ülfet ettirmek, Adet ettirmek: Doğru adamı yalana alıştı ramazsı n . 2. Öğretmek, tâlim etmek: Herkesi biniciliğe alıştırmalı. 3. Vahşeti yok edip evcilleştirmek, ünsiyet peyda ettirmek : Dağda tutulan yabanî hayvanı da alıştırmak mümkündür. 4. İmtizaç ettirmek, kolay işleyecek hale getirmek: Anahtarı kilide alıştırmak. 5. (Sıcak suyu) Mülâyim ve ılık etmek. (Bu beşinci mânâda kelimenin aslı: «ılıştırmak» olsa gerektir).

Yabancı Kelime

Fr. alternatif

1. seçenek, 2. almaşık, 3. fiz. dalgalı

1. Birinin yerine seçilebilecek bir başka yol, yöntem. 2. Almaşlı olarak işleyen. 3. Belli dalga boylarını alabilen.

Türkçe Sözlük

(e.) (Aslı Arapça olup, medsiz elifledir). 1. İmdat ve feryat makamında kullanılır: Amân efendim; Amân Allahım. 2. Af istemek için kullanılır. Amân; bir daha yapmam. 3. Rica ve yalvarmaya delalet eder: Aman; gitmeyin bugün; Amân öyle söyleme. 4. Sabırsızlıkla hiddet ve infial beyan eder: Uf Amân; bırak beni. 5. Tenbih ve sakınma alâmetidir: Amân; çocuğa bak. Cem’e hitap olundukta «amanın» suretinde dahi kullanılır, (bk.) Aman.

Türkçe Sözlük

(i.) (kelimenin aslı Arapça olup, ancak Arapça’da hemzesi medsizdir). 1. Zahire vesaire koymaya mahsus büyük sandık. 2. Mal vesaire koymaya ve saklamaya mahsus yer, mahzen, mağaza, depo. 3. Geminin yük koymaya mahsus yeri. 4. Savaş gemilerinde topların sıralandığı kat: İki anbarlı, üç anbarlı gemi. Ambar-emini = Ambarcı, gümrük vesairede enbarın muhafaza ve idaresine mamur adam. Der ambar etmek = Ambara koymak. Kırkambar = Muhtelif şeyleri havi dükkân vesaire. İnsan hakkında: Geniş ansiklopedik bilgisi olan adam.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. Amâl). 1. İş, kâr, fiil: Amel-i hayr = Hayırlı iş, amel-l kesir = Uzun iş. 2. İcra, tatbik, bir kaide veya ilâhî emrin yürürlüğe konması: İlmi ile amel ediyor, icab-ı şer’İsini bilerek amel ediyor. 3. Bir adamın mezhebinin emirlerine ve yasaklarına göre ettiği hareket: Onun ameli iyidir. Ameli bozuktur. Mahşer gününde herkes ameline göre muamele görecektir. 4. Eser, mahsul, sây, masnû: Bu kılıç hangi ustanın amelidir? 5. Tesir, fiil ve icrasını gösterme: İçtiğim ilâç amel etmedi. 6. Ter, ishal, liynet: Ameli vardır. Amelden rahatsızdır. Bu gece beş defa amel etti. 7. Edebiyat. (Arap gramerinde)Bir kelime veya mânevi Amilin diğer bir kelimenin İrâbına verdiği değişiklik: Harf-i cer bir isim üzerine amel edip onu mecrû eder. 8. (matematik). Hesapta dört işlem de denilen dört başlı kaidenin beheri ki cem, tarh, darb, taksimdir. 9. Vaktiyle Araplar’ca Amil denilen bir vali veya mutasarrıfın hükümeti ve idaresi altında bulunan yer. (Tıp) Amel-i kayseri = Doğurmaya yakın bir kadının hayatından ümit kesildikte, karnını yarıp çocuğunu almak ameliyatı ki, meşhur kayser Juliues Caesar böyle alınmış olmakla, ismine izafetle tesmiye olunmuştur. Şimdi Fransızca’dan (sezaryen) deniyor. Düstûrül-amel = Ona göre tatbik olunan esas kaide. Bir memura rehber-i harekât olmak üzere verilen emir ve talimat vesaire: Elinde düstûr-ül-amel olacak talimatı vardır. Mühendislerce düstûr-ül-amel olacak esaslı bir kitaba ihtiyaç vardır.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). uysallık, yumuşak başlılık, boyun eğme; yükümlülük, mükellefiyet ; sorumluluk, mesuliyet.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s). uysal, yumuşak başlı; yükümlü, mükellef, sorumlu. amenableness (i)., (bak). amenability amenably (z). uysalca, boyun eğerek, yumuşak başlılıkla.

Ülke

Coğrafi Verileri

Konum: Güney Pasifik Okyanusu’nda adalar grubu.

Coğrafi konumu: 14 20 Güney enlemi, 170 00 Batı boylamı.

Haritadaki konumu: Okyanusya.

Yüzölçümü: toplam: 199 km².

Kara: 199 km².

Su: 0 km².

Sınırları: 0 km.

Sahil şeridi: 116 km.

İklimi: Tropikal deniz iklimi, güneydoğudan hafif rüzgarlar esmekte; Kasım - Nisan ayları yağışlı, Mayıs - Ekim ayları kuru geçer.

Arazi yapısı: Dik kayalıklı beş volkanik ada, sınırlı kıyı ovaları, iki mercan adası yer almaktadır.

Deniz seviyesinden yüksekliği: en alçak noktası: Pasifik Okyanusu 0 m.

en yüksek noktası: Lata dağı 964 m.

Doğal kaynakları: Sünger taşı.

Arazi kullanımı: tarıma uygun topraklar: %10.

Otlaklar: %10.

Ormanlık arazi: %70.

Diğer: %10 (2005 verileri).

Doğal afetler: Aralık - Mart ayları arasında ortaya tufanlar çıkmaktadır.

Nüfus Bilgileri

Nüfus: 57,794 (Temmuz 2006 verileri).

Yaş yapısı: 0-14 yaş: %34.7 (erkek 10,388; kadın 9,654).

15-64 yaş: %62.4 (erkek 18,698; kadın 9,654).

65 yaş ve üzeri: %2.9 (erkek 633; kadın 1,071) (2006 verileri).

Nüfus artış oranı: %-0.19 (2006 verileri).

Mülteci oranı: -21.11 mülteci/1,000 nüfus (2006 verileri).

Cinsiyet oranı: doğumlarda: 1.06 erkek/kadın.

15 yaş altı: 1.08 erkek/kadın.

15-64 yaş: 1.08 erkek/kadın.

65 yaş ve üzeri: 0.59 erkek/kadın.

Toplam nüfusta: 1.06 erkek/kadın (2006 verileri).

Bebek ölüm oranı: 9.07 ölüm/1,000 doğan bebek (2006 tahmini).

Ortalama hayat süresi: Toplam nüfus: 76.05 yıl.

Erkeklerde: 72.48 yıl.

Kadınlarda: 79.82 yıl (2006 verileri).

Ortalama çocuk sayısı: 3.16 çocuk/1 kadın (2006 tahmini).

Ulus: Amerikan Samolilisi.

Nüfusun etnik dağılımı: Samoliler (Polonezler) %89, Beyaz ırklar %2, Tongan %4, diğer %5.

Dinler: Hıristiyanlar %50, Roma Katolikleri %20, Protestanlar ve diğer %30.

Dil: Samoaca, İngilizce.

Okur yazar oranı: 15 yaş ve üzeri bilgiler.

Toplam nüfus: %97.

Erkeklerin: %98.

Kadınların: %97 (1980 verileri).

Yönetimi

Ülke adı: Resmi adı: American Samoa.

kısaltma: AS.

ingilizce: American Samoa.

Başkent: Pago Pago.

Bağımsızlık günü: yok (ABD yönetiminde).

Milli bayram: Bayrak günü, 17 Nisan (1900).

Anayasa: 1966’da imzalanmış, 1967 yürürlüğe girmiştir.

Üye olduğu uluslararası örgüt ve kuruluşlar: ESCAP (Asya ve Pasifikler Ekonomik ve Sosyal Komisyonu), Interpol (Uluslararası Polis Teşkilatı), IOC (Uluslararası Olimpiyat Komitesi), SPC (Güney Pasifik Komisyonu).

Ekonomik Göstergeler

Ekonomiye genel bakış: Toprakların %90’ı halka aittir. Ekonomik aktiviteler ABD’ye kuvvetli şekilde bağlıdır ve ABD Amerikan Samoa’sının diş ticaret hacminde büyük rol oynamaktadır. Ton balığı üretimi ve ihracatı Amerikan Samoa’sı ekonomisinin en başlıca unsurlarından biridir.

İş gücü: 17,630 (2005).

Sektörlere göre işgücü dağılımı: devlet %33, ton balığı avcılık ve üretimi %34, diğer %33.

İşsizlik oranı: %29.8 (2005).

Bütçe: gelirler: 121 milyon $; Giderler: 127 milyon $.

Endüstri: Tonbalığı üretimi, el sanatları.

Elektrik üretimi: 130 milyon k

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Erkek İsmi) 1.Çok hasta. 2.Aşk hastası. 3.Başlıca nokta. 4.Önder, şef, komutan. 5.Diyarbakır’ın eski adı. Ortaçağ’da İslam Türk devletlerinde kullanılan bazı unvanlar ve memuriyet isimleri.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Erkek İsmi) - Uzun yaşamak, uzun ömürlü olmak. Amr b. Madikerib: 631’de Medine’ye gitti ve müslüman oldu. Çok yaşlıyken bile iyi savaştı.

Türkçe Sözlük

(e. A.) (Bazı Arapça tabirlerde bulunur). An asi = Aslından. An cehl = Bilmeyerek. An samîm-ül-kalb = Yüreğin içinden, gönülden. An-gıy&b = Gıyaben, hazır olmaksızın, görmezsizin. An kasdin = Kasıtla, isteyerek. An karîb = Yakında, An yed = Elden ele. Anhu (mü. anhâ) (tes. anhamâ) (c. anhüm): Ondan, onlardan. Radıyallahüanhüm = Allah onlardan razı olsun. Anhâ = Bizden. Anküm = Sizden. Radiyallâhu, anhâ ve anküm Allah bizden ve sizden hoşnut olsun. Anhâ mlnhâ = Şundan bundan, şu bu, öte beri, şöyle böyle ederek.

Türkçe Sözlük

(i.) (ve İstanbul şivesince bazen galat: Ane). Doğurduğu yavrularına nisbetle dişi insan veya hayvan, valide, mâder, ümm, nine. (mec.) 1. Aziz ve muhterem kadın: Hadice anamız, Meryem ana. 2. Bir şeyin en başlı kısmı, kütük, esas, merkez: Ana defter, ana direk. Uvey ana = Ana olmayan baba karısı. Ana baba = VAlideyn, ebeveyn. Ana baba evlâdı = Kıymetli, aziz, sevgili. Ana baba günü = Mahşer gibi kalabalıktı ve evlât, anasını, babasını düşünemiyecek derecede tehlikeli gün. Anadan doğma = Çırılçıplak. Büyük ana = Baba veya ananın annesi, Ar. cedde Hamam anası = Hamamda yanaşma ihtiyar kadın Demir anası = Gemi demirinin büyük kolu. Sütana = Sütnine. Kaynana = Karı kocadan birine nisbetle diğerinin anası, kayınvâlide.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s).,(i). eski, kadim, eski zamandan kalma;(i). yaşlı adam, ata, baba.

Türkçe Sözlük

(Yahut onculayın. Aslı: Ancalayın). Öylece, o suretle, o mertebede, o kadar. (Uzağa işaret için olup, yakına mahsus olan «buncalayın» a karşılıktır).

Türkçe Sözlük

Eriyik hâlde balmumu bağlayıcı ile pigmentlerin karışımından elde edilmiş boyalarla yapılan resim türü. Antik Çağdaki belli başlı resim tekniklerinden biri olan ankostik resim, MÖ IX yy.da Yunan sanatçı Pausias tarafından yetkinleştirilmiştir. Günümüze ulaşan en önemli örnekler, Mısır`daki el- Feyyum Vahası`nda Roma dönemine ait mezarlarda bulunan Feyyum Portreleri` dir (II. yy.).

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s). Tufandan evvelki. antediluvian (s).,(i). Tufandan evvelki devre ait; (i). eski kafalı kimse; çok yaşlı adam.

Yabancı Kelime

Fr. en-tête

başlık

Kâğıt veya zarf üstüne basılmış ad ve adres.

Türkçe Sözlük

(i. İ. ihtiraslı). Musikide bu kelime ile işaret edilen pasajın böyle çalınacağını gösterir.

Genel Bilgi

Hava yastıkları 80’li yılların başında ortaya çıktıklarından beri binlerce hayatı kurtarmışlardır. Aslında hava yastıkları İkinci Dünya Savaşı sırasında uçakların yere çakılmalarında bir önlem olarak tasarlanmış ve ilk patent o zamanlarda alınmıştı.

Hava yastıklarının arabalara uygulanmasında birçok problemle karşılaşıldı. Basınçlı havanın araba içinde muhafazası, süratle şişmenin sağlanması, ani şişme sırasında yastığın patlamasının veya kişiye zarar vermesinin önlenmesi vs...

Hava yastığında üç ana parça vardır. Birincisi yastığın kendisi ki, ince naylon iplikten yapılmış ve konsolda bir silindir üzerine sarılmıştır. Aslında sürücü tarafındaki hava yastığı diğerlerinden farklıdır. Diğerleri tipik bir silindir şeklinde iken sürücü tarafındaki direksiyonun ortasına uyacak şekildedir.

İkinci olarak yastığa ne zaman şişeceğini bildiren, arabanın ön tarafında bir sensör vardır. Bir tuğla duvara yaklaşık saatte 15 - 25 kilometre süratle çarpıldığında oluşacak kuvvet karşısında sinyal verecek şekilde ayarlanmıştır.

Son olarak da şişirme sistemi vardır. Hava yastıkları sıkıştırılmış veya basınç altındaki havanın veya bir gazın salıverilmesiyle şişmezler. Bir kimyasal reaksiyonun sonucunda şişerler. Bu kimyasal reaksiyonun ana maddesi ‘sodyum azide’dir, yani NaN3. Normal şartlarda durağan olan bu molekül ısıtılınca anında ayrışır ve ortaya nitrojen gazı çıkar. Çok az miktarından, yani 130 gramından 67 litre nitrojen çıkabilir.

Ancak bu ayrışmadan ortaya bir de sodyum (Na) çıkar ki, çok reaktiftir. Su ile birleşince vücuda bilhassa gözlere, buruna ve ağza ağır tahribat verebilir. Bu tehlikeyi önlemek için hava yastığı üreticileri kimyasal reaksiyonda sodyum ile birleşebilecek bir gaz daha kullanıyorlar ki, bu da potasyum nitrattır (KNO3). Bu reaksiyondan da yine ortaya nitrojen çıkar.

Arabanın önündeki sensör belli bir seviyenin üstündeki çarpmada, NaNS’ün bulunduğu tüpe bir elektrik sinyali gönderir. Burada çok küçük bir spark oluşur ve bunun yarattığı ısıdan da NaN3 çözülür, açığa çıkan nitrojen hava yastığına dolarak şişirir. Burada ilginç olan sensörün çarpmayı algılaması ile yastığın şişmesi arasında geçen zamandır. Sadece 30 milisaniye yani 0.030 saniye.

Bir saniye sonra yastık üzerindeki özel delikler vasıtası ile kendi kendine söner ve kazazedeye devamlı baskı yapılmasına mani olur.

Genel Bilgi

Hava yastıkları 80’li yılların başında ortaya çıktıklarından beri binlerce hayatı kurtarmışlardır. Aslında hava yastıkları İkinci Dünya Savaşı sırasında uçakların yere çakılmalarında bir önlem olarak tasarlanmış ve ilk patent o zamanlarda alınmıştı.

Hava yastıklarının arabalara uygulanmasında birçok problemle karşılaşıldı. Basınçlı havanın araba içinde muhafazası, süratle şişmenin sağlanması, ani şişme sırasında yastığın patlamasının veya kişiye zarar vermesinin önlenmesi vs...

Hava yastığında üç ana parça vardır. Birincisi yastığın kendisi ki, ince naylon iplikten yapılmış ve konsolda bir silindir üzerine sarılmıştır. Aslında sürücü tarafındaki hava yastığı diğerlerinden farklıdır. Diğerleri tipik bir silindir şeklinde iken sürücü tarafındaki direksiyonun ortasına uyacak şekildedir.

İkinci olarak yastığa ne zaman şişeceğini bildiren, arabanın ön tarafında bir sensör vardır. Bir tuğla duvara yaklaşık saatte 15-25 kilometre süratlşe çarpıldığında oluşacak kuvvet karşısında sinyal verecek şekilde ayarlanmıştır.

Son olarak da şişme sistemi vardır. Hava yastıkları sıkıştırılmış veya basınç altındaki havanın veya bir gazın salıverilmesiyle şişmezler. Bir kimyasal reaksiyonun sonucunda şişerler. Bu kimyasal reaksiyonun ana maddesi “sodyum azide”dir, yani NaN3. Normal şartlarda durağan olan bu molekül ısıtılınca anında ayrışır ve ortaya nitrojen gazı çıkar. Çok az miktarından, yani 130 gramından 67 litre nitrojen çıkabilir.

Ancak bu ayrışmadan ortaya bir de sodyum (Na) çıkar ki, çok reaktiftir. Su ile birleşince vücuda bilhassa gözlere, buruna ve ağza ağır tahribat verebilir. Bu tehlikeyi önlemek için hava yastığı üreticileri kimyasal reaksiyonda sodyum ile birleşebilecek bir gaz daha kullanabiliyorlar ki, bu da potasyum nitrattır (KNO3). Bu reaksiyondan da yine ortaya nitrojen çıkar.

Arabanın önündeki sensör belli bir seviyenin üstündeki çarpmada, NaN3 çözülür, açığa çıkan nitrojen hava yastığına dolarak şişirir. Burada ilginç olan sensörün çarpmayı algılaması ile yastığın şişmesi arasında geçen zamandır. Sadece 30 milisaniye yani 0.030 saniye.

Bir saniye sonra yastık üzerindeki özel delikler vasıtası ile kendi kendine söner ve kazazedeye devamlı baskı yapılmasına mani olur.

Türkçe Sözlük

(i. F.) (A. arak = ter F. çiden = toplamak). Teri içmeğe mahsus olarak başlığın altına giyilen takke.

Türkçe Sözlük

(i.). Rahatsız, telâşlı.

Türkçe Sözlük

(Aslı: Arefe) (i. A.). Bayramdan bir gün evvelki gün. (Asıl kurban bayramının arifesine, yani zilhiccenin dokuzuncu gününe mahsustur ki, o gün hacılar Arafât’a çıkar. Sonra Ramazan bayramından bir gün evvelki güne dahi ıtlak olunmuştur). Arefe çiçeği: mec. 1. Bayramdan bir gün evvel bayramlık esvabını giyen (istihza yoluyla söylenir). 2. Çok süslenip gezen.

Genel Bilgi

Arılar doğanın gerçekten usta mimarlarıdırlar. Kesiti düzgün altıgenler oluşturan prizma şeklindeki petek gözlerinin dipleri bir piramit oluşturarak sona ererler. Kovanlardaki şekliyle dik duran her petekte, petek gözleri yatayla sabit bir açı yapacak şekilde inşa edilirler.

Her bir gözün derinliği 3 santimetre, duvar kalınlığı ise milimetrenin yüzde beşi kadardır. Bu kadar ince duvar kalınlığına rağmen altıgen yapı nedeniyle büyük bir direnç kazanırlar ve arıların depoladıkları kilolarca balı rahatlıkla taşıyabilirler.

Arıların petek gözlerini kusursuz bir şekilde altıgen yapmalarının başka sebepleri de vardır. Eğer beşgen, sekizgen veya daire şekillerini seçselerdi bitişik gözler arasında boşluklar kalacak, işçi arılar fazla mesai yaparak ve daha fazla balmumu harcayarak bu boşlukları doldurmak zorunda kalacaklardı.

Gerçi üçgen veya kare yapsalardı bu boşluklar olmayacaktı ama altıgenin bir başka özelliği daha vardır. Alanları aynı olan üçgen, kare ve altıgen şekillerden toplam kenar uzunluğu en az olanı altıgendir. Yani aynı miktarda balmumu ile daha çok altıgen odacığın kenarı çevrilebilir.

Aslında matematiğin, geometrinin ve simetrinin en kusursuz örnekleri sadece bal peteklerinde değil doğanın her yerinde görülebilir. Ancak bizler günlük hayatın hayhuyu içinde bu mükemmelliğin farkına varamayız.

Kar taneciklerinin hepsi birbirlerinden farklı altıgen şekilleri, tohumların dizilişlerindeki spiraller, mineral krislallerindeki geometrik yapılar ve değişmez açılar, tavus kuşunun kuyruğundaki lekeler, sümüklü böceğin kabuğu, örümcek ağları, tüm bunlar görünümü olarak kusursuz olmalarına karşın müthiş bir matematik düzen de gösterirler.

Papatyanın ortasındaki sağ spirallerin sayısının 21, sol spirallerin ise 34 olması, Himalaya çamının kozalaklarındaki pulların aynı şekilde 5 sağ, 8 sol spiral oluşturması, kara çam kozalaklarında ve ananas meyvesinde ise 8 sağ, 13 sol spiral bulunması tesadüf değildir elbette.

Leonardo Fibonacci (1170-1250) isimli büyük matematik ustası ta o yıllarda, her sayının kendinden önce gelen iki sayının toplamı olduğu bir dizi geliştirdi;

1, 1, 2, 3, 5. 8, 13, 21, 34, 55, 89, 144, 233, 377, 610, ...

Dikkat ederseniz yukarıda verilen sağ, sol spiral sayıları, bu dizide artarda yer alan sayılardır.

Bu dizinin ilginç bir yanı da on ikinci terimden yani 144’den sonraki ardışık sayıların birbirlerine oranlarının (233/144 = 377/233 = 610/377) 1,61803 olması, 5. Sayı ile 12. Sayı arasındaki oranların da bu sayıya çok yakın olmalarıdır.

15. Yüzyılın ikinci yarısında yaşamış matematikçi Pacial Luca tabiatta daima kenarları arasında 1,618 oranı bulunan bir dikdörtgen bulunduğunu, hatta insan vücudunun da bu oranda yaratıldığını ileri sürüyor, mahkeme tarafından yakılma tehlikesine karşı da Leonardo da Vinci’nin çizimlerini göstererek meydan okuyordu. Zamanın heykeltraşlanın heykellerinde de bu oranı kullandıklarını belirtmeleri üzerine bu oran ‘Tanrısal Oran’ olarak da anılmaya başlandı.

Türkçe Sözlük

(i.) («Arka» dan. Aslı: Arka-daş). 1. Dost, yakın, tanıdık, refik, ortak. 2. Muavin, yardımcı, yamak. 3. Bir işte birlikte bulunanlardan her biri: Yol arkadaşı, okul arkadaşı. Arkadaş değil, arka taşı = Yük olan, eziyet veren arkadaş için kullanılır.

Türkçe Sözlük

(i.). Refakat, refiklik, şeriktik. Arkadaşlık etmek = Refakat etmek, beraber bulunmak.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Sırtı kuvvetli. 2. Koruyucusu olan, iltimaslı.

Ülke

(Albania) Coğrafi Verileri

Konum: Güneydoğu Avrupa’da, Adriyatik Denizi kıyısında yer almakta olup, kuzey ve kuzey doğuda Karadağ, Kosova, doğuda Makedonya, güney ve güney batıda Yunanistan ile komşudur.

Coğrafi konumu: 41 00 Kuzey enlemi, 20 00 Doğu boylamı.

Haritadaki konumu: Avrupa.

Yüzölçümü: toplam: 28,748 km².

Kara: 27,398 km².

Su: 1,350 km².

Sınırları: toplam: 720 km.

Sınır komşuları: Yunanistan 282 km, Makedonya 151 km, Karadağ 172 km, Serbistan 115 km.

Akarsuları: Kuzeydeki İşkodra Gölü (368 km²) Balkanlardaki en büyük gölüdür. Ohri Gölü 362 km² güney-doğudadır ve Balkanların en derin gölüdür. Prespa Gölü ise Makedonya, Yunanistan ve Arnavutluk arasındadır. Bunların dışında kuzey ve kuzeydoğusunda küçük alp gölleri mevcuttur. Drin, Mati, İşmi, Erzeni, Şkurbini, Semani, Niosa başlıca ırmaklardır. 152 ırmak ve çay, 5 baraj, 200 kaynak (içme suyu ve mineral) vardır.

Sahil şeridi: 362 km.

İklimi: Ilıman iklim; kışlar soğuk, bulutlu, yağışlı; yazlar sıcak, açık, kuru geçer; iç kısımlarında daha soğuk ve daha rutubetli bir iklim hakimdir.

Arazi yapısı: Arnavutluk dağlık bir ülkedir. Ülkenin batısında denizden yüksekliği 300 metre olan platolar olmakla birlikte üçte ikisi dağlık ve tepeliktir.

Deniz seviyesinden yüksekliği: en alçak noktası: Adriyatik Denizi 0 m; en yüksek noktası: Maja e Korabit (Korabi dağı) 2,764 m.

Doğal kaynakları: petrol, doğal gaz, kömür, krom, bakır, kereste, nikel.

Arazi kullanımı: tarıma uygun topraklar: %20.

düzenli ekilen topraklar: %5.

Otlaklar: %15.

Ormanlık arazi: %38.

Diğer: %21 (2005 verileri).

Sulanan arazi: 3,530 km² (1993 verileri).

Doğal afetler: yıkıcı depremler; güneybatı kıyısında su baskınları; kuraklık.

Nüfus Bilgileri

NüfuSu: 3,581,655 (2006 Temmuz ayı tahmini) Nüfusun %50 si kırsal alanda ikame eder.

Yaş yapısı: 0-14 yaş: %24.8 (erkek 464,954; kadın 423,003).

15-64 yaş: %66.3 (erkek 1,214,942; kadın 1,158,562).

65 yaş ve üzeri: %8.9 (erkek 148,028; kadın 172,166) (2006 verileri).

Nüfus artış oranı: %0.52 (2006 verileri).

Nüfus yoğunluğu: Nüfus yoğunluğu km²’ye 113,3 dir.

Mülteci sayısı: -4.67 mülteci/1,000 nüfus (2006 tahmini).

Cinsiyet oranı: doğumlarda: 1.1 erkek/kadın.

15 yaş altı: 1.1 erkek/kadın.

15-64 yaş: 1.05 erkek/kadın.

65 yaş ve üzeri: 0.86 erkek/kadın.

Toplam nüfus: 1.04 erkek/kadın (2006 tahmini).

Bebek ölüm oranı: 20.75 ölüm/1,000 doğan bebek (2006 tahmini).

Ortalama hayat süresi: Toplam nüfus: 77.43 yıl.

Erkeklerde: 74.78 yıl.

Kadınlarda: 80.34 yıl (2006 tahmini).

Ortalama çocuk sayısı: 2.03 çocuk/1 kadın (2006 tahmini).

HIV/AIDS - hastalıklarına yakalanan yetişkin sayısı: %0.01den az (1999 verileri).

Ulus: Arnavut.

Nüfusun etnik dağılımı: %95 Arnavut, %3 Yunan, diğerleri %2 2 (Roman, Sırp, Bulgar).

Dinler: %70 Müslüman, %20 Arnavut Ortodoksu, %10 Katolik.

Dil: Resmi dil Arnavutçadır, ayrıca Yunanca konuşulmaktadır.

Okur yazar oranı: 9 yaş ve üzeri bilgiler.

Toplam nüfusta: %86.5 (2003 tahmini).

Eğitim alanında Avrupa sta

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Hayvan dişlerinde yaşla silinen ve binaenaleyh yaşını gösteren nişan: Arpalığı silinmiş at, pek yaşlı. 2. Osmanlı devrinde ilmiye sınıfı büyüklerine aynen veya nakden verilen tahsisat. 3. Toprağı kuvvetli (tarla).

Ülke

Coğrafi Verileri

Konum: Karayipler’de Karayip Denizinde bir ada Venezuela’nın kuzeyinde yer almaktadır.

Coğrafi konumu: 12 30 Kuzey enlemi 69 58 Batı boylamı.

Harita konumu: Orta Amerika ve Karayipler.

Yüzölçümü: toplam: 193 km².

Kara: 193 km².

Su: 0 km².

Sınırlar komşuları: 0 km.

Kıyı uzunluğu: 68.5 km.

İklimi: tropikal deniz.

Arazi yapısı: Sınırlı bitki örtüsüne sahip düz tepelikli bir araziye sahiptir.

Deniz seviyesinden yüksekliği: en alçak noktası: Karayip Denizi 0 m; en yüksek noktası: Jamanota Dağı 188 m.

Toprakları: tarıma elverişli: %10.53.

Otlaklar: %0.

ormanlar: %0.

Diğer: %90 (2005 verileri).

Sulanan arazi: 0.01 km².

Doğal afetler: Tropikal fırtınalar.

Nüfus Bilgileri

Nüfus: 71891 (Temmuz 2006 verileri).

Yaş yapısı: 0-14 yaşlar: %19.5 (erkek 7175; kadın 6849).

15-64 yaşlar: %68.2 (erkek 23894; kadın 25140).

65 yaşlar ve üzeri: %12.3 (erkek 3616; kadın 5217) (2006 verileri).

Nüfus artış oranı: %0.44 (2006 verileri).

Cinsiyet oranı: doğumlar: 1.05 erkek/kadın.

15 yaş altı: 1.05 erkek/kadın.

15-64 yaşlarında: 0.95 erkek/kadın.

65 yaş ve üzeri: 0.69 erkek/kadın.

Toplam nüfusta: 0.93 erkek/kadın (2006 verileri).

Bebek ölüm oranı: 5.79 ölüm/1000 doğan bebek (2006 tahmini).

Ulus: Arubalı.

Nüfusun etnik dağılımı: Karayip yerlileri ile beyazların karışımı %80.

Dinler: Roma Katolikleri %82 Protestanlar %8 Hinduistler Müslümanlar Museviler.

Diller: Flemenkçe (resmi) Papiamento (İspanyol Portekiz Hollanda İngiliz lehçesi) İngilizce (yaygın) İspanyolca.

Okur yazar oranı: Toplam nüfus: %97.

Yönetimi

Ülke ismi: Aruba.

Bağımlılık durumu: Hollanda Krallığına bağlıdır.

Yönetim biçimi: parlamenter demokrasi.

Başkent: Oranjestad.

Bağımsızlık günü: yok (Hollanda’ya bağlıdır).

Milli bayram: Bayrak günü 18 Mart.

Anayasa: 1 Ocak 1986.

Hukuk sistemi: Hollanda Medeni hukuku ve İngiliz Genel hukuku temel alınmıştır.

Üye olduğu kuruluşlar: Caricom (Karayipler Topluluğu ve Ortak Pazarı) ECLAC (Birleşmiş Milletler Latin Amerika ve Karayipler Komisyonu) Interpol (Uluslararası Polis Teşkilatı) IOC (Uluslararası Olimpiyat Komitesi) UNESCO (Eğitim-Bilim ve Kültür Örgütü) WCL (Dünya Emek Konfederasyonu) WToO (Dünya Turizm Örgütü).

Ekonomik Göstergeler

Ekonomiye genel bakış: Turizm Aruba ekonomisinin başlıca desteğidir. Offshore bankacılık ve petrol arıtımı da önemli sektörlerdendir.

Enflasyon oranı (tüketici fiyatlarında): %3.4 (2005 verileri).

İş gücü: 41500 (2004 verileri).

Sektörlere göre işgücü dağılımı: Genellikle işgücü otel ve restoranlarda toptan - perakende ticarette ve petrol arıtım işlerinde yoğunlaşmıştır.

İşsizlik oranı: %6.9 (2005 verileri).

Endüstri: turizm gemi taşımacılığı petrol arıtımı.

Elektrik üretimi: 770 milyon kWh (2003).

Elektrik üretimi için kaynaklar: Fosil yakıtlar: %100.

Hidro: %0.

Nükleer: %0.

Diğer: %0 (2003).

Elektrik tüketimi: 716.1 milyon kWh (2003).

Elektrik ihracatı: 0 kWh (2003).

Elektrik ithalatı: 0 kWh (2003).

Tarım ürünleri: aloe; çiftli

Türkçe Sözlük

(Aslı arzan) (A.). 1. Arz cihetince, genişliğince: Arzen ölçmeli. Arzen üç ve tûlen beş arşındır. 2. Küre-i arzın arzınca, yani ekvatordan kuzey veya güneye doğru olan mesafece: İstanbul’un arzen derecesi nedir?

Türkçe Sözlük

(Aslı: Arzû) (i. F.). 1. İstek, hâhiş: Bu işi arzu etmem. 2. Emel, heves, meyil: Filân şeye arzusu vardır. Arzu çekmek: Müştak olmak, özlemek.

Türkçe Sözlük

(i. F.) (A. arz = İnha, beyan, hal = durum, aslı arz-ı hâl). 1. Bir iş için bir makam veya resmî daireye bir iş sahibinin verdiği dilekçe, istida-nâme: Arzuhal vermek, takdim etmek = Durumu arzuhalle ilgili daireye bildirmek. 2. (Tevazu ve zarafet yoluyla) Tahrirat, tezkere, arîza, müzekkere: Takdîm-i arzuhâl etmek.

İsimler ve Anlamları

(Tür.) (Erkek İsmi) - Başlıca, esaslı, temel.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (kök demek olan «asılıdan). 1. Köklü ve esaslı olma, metanet. 2. Zadegânlık, necabet, soy ve neseb sahibi olma. 3. Bizzat kendi işi için ve kendi namına hareket, vekâletin zıddı: Asalet yoluyla.

Türkçe Sözlük

(Aslı: Aşkâr) (i. F.). Açık, meydanda, belli, ayân, zâhir. Aşikâr etmek = Meydana çıkarmak, açıktan yapmak. Aşikâr olmak = Meydana çıkmak, zihir olmak. Apaçık, zâhir ve ayân olarak: Aşikâr söyledi.

Türkçe Sözlük

(I. A.) (c. usul). 1. Kök, bih: Ağacın kökü ve dalları. 2. Dip, kütük, ben. 3. Temel, esas, kaide: Aslı çürük. 4. Mebde, başlangıç, iptidâİ, masdar, baş, bir şeyin çıktığı ve başladığı yer, kaynak, menbâ: Bunun aslı nerededir? Hastalığın aslı anlaşılamadı. 5. Suret veya tercüme olmayıp ilk hâlinde bulunan: Sureti aslına mutabıktır. Tercümesini buldumsa da, aslını arıyorum. 6. Hakikat, sıhhat, gerçek ve vakî olma: Bu havadisin aslı yoktur. İddia ettiği zarar ve ziyanın aslı var mıdır? 7. Soy, neseb. Aslı bellisiz = Asıl ve nesli meçhul. Bed-asl — Kötü asıllı soysuz. 8. Bir şeyin esaslı ve başlı kısmı, fer’in mukabili: Dirayet aslı, tecrübe ise fer’dir. Bir fennin usul ve fürûu. 9. Bir şeyin zâtî ve kadîmî (eski) ciheti: Bunun aslı böyle değildi. 10. Aslî, kadîmî, en önce ve en evvel ve en eski: Asıl vatanı orasıdır. Asıl evim yıkıldı. 11. Başlı, esaslı, en mühim: Onun asıl işi dalkavukluktur. 12. Hakikî, sahih, zâtî, doğru: Benim asıl vazifem budur. Asıl ortağı odur. 13. Hâlis, sâfî: Asıl tereyağı ararsanız onda bulursunuz. 14. Esasen, zaten: Kendisi asıl Konyalı’dır. 15. Başlıca, en ziyade, alelhusus, mahzâ: Ben asıl ona bakıyorum. Asıl sizi düşünüyorum. 16. Gerçekten, sahihan, hakikaten: Burada asıl iş gören budur. Asıl anlamak isterseniz. Bed-asl = Soysuz. Bî-asl = Esassız, yalan. An-asl = Aslından, esasen. babadan oğula: An asi Mısırlı bir tacir. Fil-asl = Başlangıçta, aslında Fil-asl iş oradan başladı. Aslından, aslında = Ibtidâ, başlangıçta, asıl hâlinde: O, aslında tacir değildi. Aslında ziraatla meşgul idi. Asıl ve fasıl = Asıl ve esas, sıhhat, hakikat: Bunun aslı ve faslı. Aslı ve esası yoktur, büsbütün esassızdır. Asıl ve nesil = Neseb, soy: Aslı ve nesli maruf. Ne asıl, kelimeleri birleşerek «nasıl» olmuştur, (bk.) Usûl.

Türkçe Sözlük

(Aslı: Aşnâ) (i. F.). Bildik, tanıdık, kendisiyle görüşülen, yabancı zıddı. Vâkıf, malûmatlı: Türk edebiyatına Aşinâ bir adam. Bu mânâ ile sıfât terkibine girer: Kâr-Aşinâ = iş bilir; lisân-Aşinâ = Bir yabancı dil bilen. Mahut, ismi zikrolunmamak, istenilen şeyden kinaye: Aşinâdan getirdiler mi? (Bu halde şahıslara mahsus olmayıp eşya hakkında kullanılır).

Türkçe Sözlük

(Aslı: Aşyân) (i. F.). Kuş yuvası. Mesken, ikametgâh. Bu mânâ ile terkiplere de girer: Firdevs-Aşiyân = Cennet-mekân, yeri cennet olan.

Türkçe Sözlük

(i. A. Aslı: Işk). Sevgi, sevda, muhabbet, alâka, ibtilâ: Kays ile Leylâ birbirlerine olan aşklariyle destan olmuşlardır. Aşk-ı hakiki = Gerçek olan Tanrı aşkı. Aşk-ı mecazi = Nefis ve şehvet esası üzerine dayanan aşk. Allah aşkına = Allah’ı severseniz, Aşkolsun = Bir şey içene denir. Bazen «aferin» mânâsiyle de kutlanılır ve aksi mânâyı kasdederek alay yoluyla da kullanılır. Pîr aşkına= Karşılıksız, mükâfatsız, meccanen: Biz iki ay pîr aşkına çalışmış olduk. Aşkınıza, falanın aşkına = Muhabbetinize, falanın muhabbetine (içki sırasında söylenen sözlerden). Aşka gelmek = Şevk ve heyecana kapılmak.

Türkçe Sözlük

(i. «asmak» tan). 1. Başlıca gelin odasında süs için asılan şeyler. Perde, çiçek vesaire, donanma: Askı asmak. 2. Hediye ve peşkeş makamında yeni binaya veya araba atlarına, yahut adamlara asılan kumaş vesaire. 3. Asılmaya mahsus şey, asılan eşya, Avîze. 4. Kurumak veya muhafaza olunmak için asılmış meyve vesaire hevengi. 5. Pantolonu omuzdan asılı tutmağa mahsus bağ. 6. Başa sallandırılır zincirli mücevherler, mec. geri bırakma: İşi askıya komak, mesele askıda, askıda kalmak, (mimarlık). Binanın altı yıkılıp direklerle tutturulması, boşa ve iğretiye alınması: Evi askıya almak. (Mülkî idare). Müzayede veya münakaşa pusulasının, ait olduğu dairede veya bir yerde belirli bir müddet ile asılı durması: Şu kadar kuruşa askıdadır.

Türkçe Sözlük

(i. A. «asıla dan imen.) (mü. asliyye). 1. Baştaki, başlangıçtaki, doğuştaki, en evvelki, Osm. kadîmî: Şekl-i aslîsi. Hey’et-i asliyyesi. 2. Bir şeyin teferruatına, suret ve tercümesine ait veya Arız olmayıp kendisine mensup ve müteallik olan, zâtî: Metn-i aslîsi. Kavaid-i asliyesi. 3. En başlı, esasî: Me’mûriyyet-i asliyyesi. Hatt-ı aslî: Demiryollarında, ana hat.

Türkçe - İngilizce Sözlük

original. original copy. essence.

Türkçe - İngilizce Sözlük

actual. fundamental. essential. principal. radical. original. genuine. primitive.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(A.) [اصلی] asıl.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Kadın İsmi) 1.Asıl, tek, dip, kütük, temel, esas, kaide, kural, hakikat. 2.Soy, sop, nesep. 3.Bir şeyin belli başlı kısmı, başlangıç, baş yer, sıhhat. 4.Hakiki, esaslı, halis, safi. 5.Esasen, zaten, başlıca, en ziyade, hakikaten.

İsimler ve Anlamları

(a.t.i.) (Kadın İsmi) - Aslı ve Han kelimelerinden türetilmiş birleşik bir isimdir. Kerem ile Aslı hikayesinin kadın kahramanıdır. Güzelliğinin yanında saçlarının uzunluğu ve gürlüğünden bahsedilir.

Türkçe Sözlük

(i.). Tenasül organı eksik olup, evlenmeye ve doğurmaya yaramayan (karı) retkaa. (i.). Bu tabiî noksan. Aslık İlleti.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s)., (bot). tohumsuz, aslı tohumsuz olan.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i)., (f)., (s). arkadaş, dost; serik, ortak; uye,aza; (f). arkadaşlık etmek; ortak etmek, birleştirmek; benzetmek, yakıştırmak, aralannda iliski kurmak; ortakllk kurmak, ,serik olmak;(s). arkadas olan, ortak çıkar ve ilişkileri olan; tam üyelik h

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). kurum, cemiyet; arkadaşlık, birlik; şirket association football (ing). futbol. association of ideas çagrışım.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Baba, Ar. vâlid, Fars. peder. 2. Yaşlı ve muhterem adam. Atabey = Beybaba (bk.) Atabey). Kayın ata = Kayınpeder, eşlerden beherine nisbetle diğerinin babası, (c.) atalar = Abâ ve ecdât, eslâf. Atalar sözü — Darb-ı mesel.

Türkçe Sözlük

(i.). Kemikli balıklar sınıfından, uzun boylu, büyük başlı, eti yenir bir tatlı su balığı (Silurus glanis).

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. atebât). 1. Basamak, kademe, paye. 2. Eşik, Asitân: Atabe-i felek-mertebe-i cenâb-ı pâdişâhîye: Padişah katına. 3. Eşiği öpülen yüksek makam, ziyaret yeri: Atabât-ı aliyyeyi ziyaret etmek. (Atabât başlıca Necef, Kerbelâ, KAzımiye cihetlerindeki kutsal yerlere denir, bilhassa Şİİler’ce ziyaret edilir).

Türkçe Sözlük

(i. F. aslı Süryânîce olup, Farsça’sı «Azer» ve Türkçe’si «od» dur). 1. Odun vesairenin yanmasından hasıl olan hal ve madde, od, nâr. 2. Hararet, kızgınlık: Ateş bastı; sıtmanın ateşi inmedi. 3. Gazap, hiddet, şiddet. 4. Hayvanın çevik, hareketli ve pek canlı ve oynak olması. Ateşli silâhların birden boşanması: Nöbet ateşi; ateş talimi. 6. Yangın, Ar. harik. Ateş almak = Tutuşmak; birdenbire hiddetlenmek. Ateş etmek = Tüfek veya tabanca boşaltmak. Ateş bahasına = Pek pahalı. Ateş püskürmek = Fazla öfkelenmek. Ateş kayığı = Yangın için tulumbayı taşımıya mahsus büyük kayık ve o şekil ve büyüklükte kayık. Ateş vermek = Yakmak, tutuşturmak. Ateşe vermek = Yakmak, ihraç etmek, bir işe fesat karıştırmak.

Genel Bilgi

Yaz gecelerinin karanlığında otların arasında veya havada uçarken parıldayan, yanıp sönerek sarı-yeşil bir ışık veren bir böceği görmüşsünüzdür. Yanına yaklaşıldığında ışığını söndüren, gece karanlığında izini kaybettiren bu böceğin ismi ateş böceğidir.

Aslında bu böceğin verdiği ışığın ateşle de sıcaklıkla da bir ilgisi yoktur. Bunun bilimsel adı ‘soğuk ışık’tır ki günümüz teknolojisi bu ışığı henüz yapay olarak üretmeyi başaramamıştır. Bilim insanları dünyada milyonlarca yıldır mevcut olan bu tabiat teknolojisinin önce çalışma mekanizmasını çözmek sonra da taklit ederek insanlık hizmetine sunabilmek için çalışmalarına hız vermişlerdir.

Kısa bir zaman öncesine kadar sürtünme veya ısı olmadan ışık elde etmenin imkansız olduğuna inanılıyordu. Nasıl ki normal bir ampul kendisine verilen enerjinin yüzde 4’ünü, florasan ampul ise yüzde 10’unu ışığa dönüştürebiliyor, geri kalanını ısı olarak yayıyorsa, ateş böceğinde de benzer bir durum olduğunu sanan bilim insanları, böceğin bu iş için kullandığı enerjinin tamamını ışığa dönüştürebildiğini tespit edince hayrete düştüler. Gelelim ateşböceğinin ışık üretme mekanizmasına... Aslında ateş böceklerinin ışık verme reaksiyonları o kadar hızlıdır ki bu fonksiyonun kademelerini incelemek hemen hemen imkansızdır. Yani ışık üretim mekanizması hakkındaki bilgiler hala teoride kalmaktadırlar. Kesin olarak bilinen bunun moleküler seviyede kimyasal bir işlem olduğu, bazı moleküllerin ayrışarak daha yüksek enerjili hale geçebildikleri ve bu fazla enerjiyi ışığa dönüştiirebildikleridir.

Ateş böceğinin karın bölgesindeki ışık organında bulunan guddelerden, ışık elde elmede rol alan iki ana kimyasal madde üretilmekledir. Bunlardan birincisinin kimyasal yapısı aydınlatılmış ve yapay olarak elde edilmiştir. İkincisinin ise yapısındaki gizem çözülmesine rağmen sentetik olarak üretilmesi hala mümkün olamamıştır.

Ateş böceklerinde üretilen iki kimyasalın birleşiminin de ışık vermeye tam olarak yetmediği, böceğin ışık bölgesine yakın solunum organının ışık verme anında burayı oksijenle beslemesi gerektiği tespit edilmiştir. Bilinmeyen bir başka ayrımı ise bu ışığı hangi şalterin açıp kapadığıdır.

Bu gizemli böceklerin 2 bin çeşidi olup erkekleri uçabilirken dişileri kanatsızdırlar. Erkekler dişileri aramak için geceleri uçarlar ve ışıklarını birbirleri ile iletişim kurmak için kullanırlar. En iyi ışık verimini gelişmiş dişiler verir. Ateş böcekleri geceleri 3 saat süreyle ışık verebilirler.

Genellikle ısırarak zehirledikleri salyangozları yedikleri için kireçli toprakların olduğu nemli bölgelerde daha çok görünürler. Parlamayı sağlayan kimyasal maddeler sayesinde, kazara onu yiyen bir düşmanı kusmak zorunda kalır ve bir daha başka ateş böceği yemeye teşebbüs etmez.

Genel Bilgi

‘Olaylara at gözlüğü ile bakmak’ ifadesi bir kişinin bir olaya tek bir açıdan baktığını, ona etken olan diğer olayları veya faktörleri göremediğini veya görmek istemediğini anlatmak için kullanılır.

Aslında atlar için takılan gözlük, şekil olarak bile gözlüğe benzemez, onların görüş kapasitelerini arttırmak için değil aksine azaltmak için takılır.

Atın evcilleştirilmesi, insanın dostu olarak en ağır işlerde yardımcı olması, binek hayvanı olarak daha uzak yerlere ulaşmasını sağlaması, savaşlarda ölüme beraber gitmesi o kadar eskilere dayanır ki bildiğimiz atın yabani soyu hakkında hiçbir bilgi yoktur. Bugün steplerde yaşlı bir aygırın önderliğinde sürüler halinde yaşayan ve yabani olarak nitelendirilen atların evcil atlardan türeme oldukları herkes tarafından kabul edilir.

Canlıların gözlerinin algılayıp beyine bildirdikleri üç ana husus vardır: Biçim, renk ve mesafe. Özellikle avcı olmayan otobur hayvanlar için tehlikeyi uzaktan sezip, iyi bir mesafe tahmini yaparak kaçabilmek çok önemlidir.

Atlar her iki yandaki gözleri sayesinde hem Önlerini hem de arkalarını görme yeteneğine sahiptirler. Ne var ki gözleri birbirlerinden çok uzaktadırlar. Bu da at için cisimlerin mesafelerini tespit bakımından büyük bir zafiyet yaratır.

At arkasından ya da yandan yaklaşan tehlikeyi görür ama tehlikenin ne kadar yakın veya uzakta olduğunu kavrayamaz. Nesneleri neredeyse iki misli büyük gören at tehlikeyi olduğundan daha yakındaymış gibi algılar. Bu nedenle de sürekli endişe içindedir.

Yarış atlarına koşu sırasında yandaki hemcinslerinden ürkmemeleri için yan taraflarını görmelerini engelleyecek gözlükler konulurken at arabalarını çekenlere sadece önlerini görmeleri, diğer yönlerde olan hareketlerden etkilenmemeleri için gözlük takılır. Yani at gözlüğü ile bakmak insan için olumlu bir davranış değildir ama atlar için durum farklıdır.

Genel Bilgi

‘Olaylara at gözlüğü ile bakmak’ ifadesi bir kişinin bir olaya tek bir açıdan baktığını, ona etken olan diğer olayları veya faktörleri göremediğini veya görmek istemediğini anlatmak için kullanılır.

Aslında atlar için takılan gözlük, şekil olarak bile gözlüğe benzemez, onların görüş kapasitelerini arttırmak için değil aksine azaltmak için takılır.

Atın evcilleştirilmesi, insanın dostu olarak en ağır işlerde yardımcı olması, binek hayvanı olarak daha uzak yerlere ulaşmasını sağlaması, savaşlarda ölüme beraber gitmesi o kadar eskilere dayanır ki bildiğimiz atın yabani soyu hakkında hiçbir bilgi yoktur. Bugün steplerde yaşlı bir aygırın önderliğinde sürüler halinde yaşayan ve yabani olarak nitelendirilen atların evcil atlardan türeme oldukları herkes tarafından kabul edilir.

Canlıların gözlerinin algılayıp beyine bildirdikleri üç ana husus vardır: Biçim, renk ve mesafe. Özellikle avcı olmayan otobur hayvanlar için tehlikeyi uzaktan sezip, iyi bir mesafe tahmini yaparak kaçabilmek çok önemlidir.

Atlar her iki yandaki gözleri sayesinde hem Önlerini hem de arkalarını görme yeteneğine sahiptirler. Ne var ki gözleri birbirlerinden çok uzaktadırlar. Bu da at için cisimlerin mesafelerini tespit bakımından büyük bir zafiyet yaratır.

At arkasından ya da yandan yaklaşan tehlikeyi görür ama tehlikenin ne kadar yakın veya uzakta olduğunu kavrayamaz. Nesneleri neredeyse iki misli büyük gören at tehlikeyi olduğundan daha yakındaymış gibi algılar. Bu nedenle de sürekli endişe içindedir.

Yarış atlarına koşu sırasında yandaki hemcinslerinden ürkmemeleri için yan taraflarını görmelerini engelleyecek gözlükler konulurken at arabalarını çekenlere sadece önlerini görmeleri, diğer yönlerde olan hareketlerden etkilenmemeleri için gözlük takılır. Yani at gözlüğü ile bakmak insan için olumlu bir davranış değildir ama atlar için durum farklıdır.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i)., (huk). idam hükmü verilmesi veya kanun dışı ilân edilmesi hallerinde bir kimsenin bütün vatandaşlık haklarını kaybetmesi; eski leke, şerefsizlik.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(f)., (i). (huk). idam hükmü verilmesi üzerine bir kimsenin vatandaşlık haklarını kaldırmak; lekelemek, rezil etmek; (i). Ieke, ayıp; medeni hakların kaldırılması.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). aslına uygun müzik çalan elektronik araçlar (radyo, teyp, fonograf v.b. ) meraklısı kimse.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(Fr). esasen, aslında.

Ülke

(Australia) Coğrafi Verileri

Konum: Avustralya dünyanın en eski kıtalarından biridir. Hint ve Pasifik Okyanusları arasında uzanır. Komple bir kıtayı kaplayan tek ülkedir.

Coğrafi konumu: 27 00 Güney enlemi 133 00 Doğu boylamı.

Haritadaki konumu: Avustralya kıtası.

Yüzölçümü: toplam: 7686850 km².

Kara: 7617930 km².

Su: 68920 km².

Sınırları: 0 km.

Sahil şeridi: 25760 km.

İklimi: Kıtanın hemen hemen üçte biri tropik ve kalanı ılıman bölgedir. En soğuk bölgeler Tasmanya’nın yayla ve yüksek yerlerinde ve anakaranın güney doğu kıyılarındadır. Yıllık ortalama sıcaklık kuzeyde 27 dereceden güneyde 13 dereceye kadar değişir.

Arazi yapısı: Genellikle yüksek olmayan yaylalar güneydoğuda verimli ovalar yer almaktadır. Erozyonla ortaya çıkan asıl ana kara 3000 milyon yıldan daha yaşlıdır.

Deniz seviyesinden yüksekliği: en alçak noktası: Eyre Gölü -15 m.

en yüksek noktası: Kosciuszko Dağı 2229 m.

Doğal kaynakları: boksit kömür demir yatakları bakır kalay gümüş uranyum nikel tungsten mineraller kurşun çinko elmas doğal gaz petrol.

Arazi kullanımı: tarıma uygun topraklar: %6.

Otlaklar: %54.

Ormanlık arazi: %19.

Diğer: %21 (2005 verileri).

Sulanan arazi: 25450 km² (2005 verileri).

Doğal afetler: Kıyı boyunca kasırgalar; sert kuraklıklar.

Coğrafi Not: Toprak bakımından Rusya Kanada Çin Amerika ve Brezilya’dan sonra dünyanın 6. en büyük ülkesidir. Avustralya dünyanın en büyük adası ve en küçük kıtasıdır. Ayrıca bir ülkeden oluşan tek kıtadır.

Nüfus Bilgileri

Nüfus: 20264082 (Temmuz 2006 verileri).

Yaş yapısı: 0-14 yaş: %19.6 (erkek 2031313; kadın 1936802).

15-64 yaş: %67.3 (erkek 6881863; kadın 6764709).

65 yaş ve üzeri: %13.1 (erkek 1170589; kadın 1478806) (2006 verileri).

Nüfus artış oranı: %0.85 (2006 verileri).

Mülteci oranı: 3.85 mülteci/1000 nüfus (2006 tahmini).

Cinsiyet oranı: doğumlarda: 1.05 erkek/kadın.

15 yaş altı: 1.05 erkek/kadın.

15-64 yaşlarında: 1.02 erkek/kadın.

65 yaş ve üzeri: 0.79 erkek/kadın.

Toplam nüfusta: 0.99 erkek/kadın (2006 verileri).

Bebek ölüm oranı: 4.63 ölüm/1000 doğan bebek (2006 tahmini).

Ortalama hayat süresi: Toplam nüfus: 80.5 yıl.

Erkeklerde: 77.64 yıl.

Kadınlarda: 83.52 yıl (2006 verileri).

Ortalama çocuk sayısı: 1.76 çocuk/1 kadın (2006 verileri).

HIV/AIDS - hastalıklarına yakalanan yetişkin sayısı: %0.1 (2003 verileri).

HIV/AIDS - hastalıkları taşıyan insan sayısı: 14000 (2003 verileri).

HIV/AIDS - hastalıklarından ölenler: 200 den az (2003 verileri).

Ulus: Avustralyalı.

Nüfusun etnik dağılımı: Beyaz ırk %92; Asya Kökenli %7; Aborjinler ve diğerleri %1.

Din: Anglikan %26.1; Roman Katolik %26; Diğer Hıristiyan Mezhepleri %24.3.

Dil: İngilizce ve diğer yerel lisanlar.

Okur yazar oranı: 15 yaş ve üzeri bilgiler.

Toplam nüfus: %99.

Erkek: %99.

Kadın: %99 (2003 verileri).

Yönetimi

Ülke adı: Avustralya.

ingilizce: Australia.

Yönetim biçimi: Federal Parlamenter Demokrasi.

Başkent: Canberra.

İdari bölümler: 6 eyalet New South Wales Victoria Queensland

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s).,(z). telaşlı; (z).telaşla.

Türkçe Sözlük

(i.). Aydan aya verilen maaş karşılığında hizmet eden (memur veya işçi), görevli, maaşlı.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. uyûn, Ayân) (Arapça’da müennestir). 1. Göz, Fars. çeşm, dîde: NÜr-ı aynim = Gözümün nûru, Ayn-ı vâhid = Bir gözlü, bir gözü kör. 2. Pınar, kaynak. 3. Bir şahıs veya şeyin kendisi, zâtı, aslı: Bu at, bu araba o vakit gördüğünüzün aynıdır. Bu kâğıdın aynı nı bana ver de suretini sen al. 4. Bir şeye çok benzeyen misali, tıpkı, tamamiyle benzer şahıs veya şey: Bu da onun aynıdır. Bunun aynını çıkarmalı. 5. Tıpkı, sırf: Ayn-ı keramet, ayn-ı hatâ. 6. Bir memleketin muteber kimseleri, eşrâfı (Dilimizde müfredi bu mânâ ile kullanılmaz). Ayân-ı memleket, (bk.) Ayân. 7. Şekli esasen göze benzeyen ayn harfinin ismi. (Hukuk). Ev ve at ve tencere gibi belirli olan şey. Isâbet-i ayn = Göz değme, nazar. İnsân-ül-ayn = Gözbebeği, Farsça, merdümek-i çeşm. Bi-aynihi = Ayniyle, tıpkı, ta kendisi veya pek benzeri. Ayn-ı bakar = iri cins, etli ve sulu bir erik. Any-üs-sevr = Sevr burcunda bir yıldız. Re’y-ül-ayn = Gözle, kendi gözüyle: Re’yül-ayn gördüm. Kendi gözümle gördüm. Ayn-üş-şems = Bir cins kıymetli taş. Ayn-ı safâ = Ayçiçeği. Kurrat-ül-ayn = Göz aydınlığı, sevinç, iftihar. Karîr-ül-ayn = Gözü aydın. Ayn-ülher = Kıymetlice bir taş. Ayn-ül-yakîn = Görmüş gibi: Bu işi ayn-ül-yakîn bilirim. Ayniyle = Tıpkısı, biaynihi, tamamiyle.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Bir şeyin kendisi ve aslı olarak: Kendisinden aldığım akçayı aynen iade ettim. Getirdiği malın gümrüğünü aynen verdi: Bedel ve nakid olmayarak malın kendisinden. 2. Tıpkı tıpkısına tamamiyle, hiç bir şeyi değiştirmeksizin: Söylediği sözleri aynen nakletmeli. Kanunun o maddesini aynen yazmış.

Genel Bilgi

Günlük yaşantımızı, çalışma hayatımızı, sosyal, kültürel, ekonomik tüm aktivitelerimizi takvime göre düzenler ve planlarız. Takvimle ilgili en büyük güçlüğümüz sürekli ‘şu tarih hangi güne geliyor’ sorusunu sormak zorunda kalışımızdır. Başta milli bayram, kutlama ve tatil günleri olmak üzere aynı tarihin her yıl değişik günlere rast gelmesi sadece yıl içersinde sağlıklı planlama yapmamızı etkilemez, aylardaki aktif iş günlerinin değişmesi nedeni ile tüm kurumların hesap, plan ve istatistiklerini de alt üst eder.

Bunun sorumlusu Dünya’nın Güneş’in etrafındaki dönme süresidir. Çok eski çağlarda bile insanlar etkinliklerini Güneş’in görünür hareketlerine göre düzenlemişler, yani basit hali ile de olsa Güneş Takvimi’ni kullanmışlardır. Ancak bu bir yılın süresi bir günün tam katı olmadığından, küsuratlar oluşmakta, bu da ideal bir takvim düzenini pratikte zorlaştırmaktadır.

Güneş Takvimi’ni ilk kullananlardan Mısırlılar’da bir yıl 365 gün (aslında 365 gün, 5 saat, 48 dakika, 46 saniye) kabul ediliyordu. Aradaki bu farktan dolayı, örneğin ilkbaharın başlangıcı ancak 1508 yılda bir aynı tarihe denk geliyordu.

Eski Babil, Helen, Çin ve Hint medeniyetleri, Ay’ın evrelerine dayanan 29 ve 30’ar günlük 12 aydan oluşan Ay Takvimi’ni kullanmayı tercih ettiler. Bu takvimde bir yıl 354 gün olup mevsim tarihleri Güneş Takvimi’ne göre her yıl 11 gün kayıyordu. Ardarda iki hilalin oluşması arasında geçen süre (29 gün, 12 saat, 44 dakika, 2,78 saniye) yine günün tam katı olmadığından Ay Takvimi’nin de çok sağlıklı olduğu söylenemez.

Günümüzde Ay Takvimi’ni kullanmaya devam eden İslam ülkelerinde ay süreleri hilalin gözle görülmesine bağlı olduğundan, yani hilalin ilk gözlemlendiği akşam eski ay bitmiş, yeni ay başlamış sayıldığından, bir ayın kaç gün süreceği önceden bilinemez. Farklı İslam ülkeleri, ayları değişik günlerde başlatabilirler. Bu, özellikle Ramazan ayının son günü ve takip eden bayramın ilk günü için karışıklık yaratır.

Nispeten daha doğruya yakın gibi görünen, günümüzde ülkelerin çoğunda kullanılan ve Gregoryan Takvimi olarak da bilinen Güneş Takvimi’ndeki aksaklıkları gidermek için biri milattan önce 46 yılında Jül Sezar, diğeri de milattan sonra 1582 yılında Papa Gregory XIII tarafından iki kez önemli değişiklik yapılmıştır.

Sezar ardarda üç yılı 365 gün, dördüncü yılı ise 366 gün olarak saptamıştır. Bu sürenin olması gerekenden 0,0078 gün daha uzun olması, yıllar boyu birikerek 128 yılda fazladan bir gün yaratması sonucunu doğurmuştur.

1582 yılına gelindiğinde bu fark 10 günü bulunca Papa Gregory XIII takvimi 10 gün ileri aldı. 4 Ekim’den sonraki gün 15 Ekim kabul edildi. 10 gün yaşanmadan atlanmış oldu. Parasal hesaplar karıştı, halk ‘on günümüzü geri isteriz’ diye gösteriler yaptı.

Papa’nın asıl önemli reformu 400’e bölünemeyen yüzyıllarda Şubat’ın 29 çekememesi idi. Yani Şubat 2000 yılında 29 çekebilirken 2100, 2200 ve 2300 yıllarında çekemeyecekti, o yıllarda Şubat 8 senede bir 29 gün olabilecekti. Bu sayede kullanılan takvim ile ideali arasındaki fark yılda 0,00030 güne düşürülmüştü ki bu da 33.000 yılda l günlük kayma demektir ve çok önemli değildir.

Bu takvimi İngiltere 1752’de, Rusya 1918’de, Türkiye ise l Ocak 1926’da kabul etti. Ne var ki ay sürelerinin eşit olmaması ve haftanın 7 gün olması nedenleri ile, belli bir tarihin her yıl değişik güne rastlaması sorunu yine çözülemedi.

Dünya Takvim Reformu Birliği’nin (AWCR) bahsedilen tüm sorunları ve eksikleri ortadan kaldıracak çok kullanışlı ideal bir takvim önerisi var ama henüz hiçbir ülke, değişikliğin kurulu düzende yaratacağı karışıklığı ve maliyeti göze alıp bu takvimi uygulama cesaretini gösterememektedir.

Genel Bilgi

Günlük yaşantımızı, çalışma hayatımızı, sosyal, kültürel, ekonomik tüm aktivitelerimizi takvime göre düzenler ve planlarız. Takvimle ilgili en büyük güçlüğümüz sürekli ‘şu tarih hangi güne geliyor’ sorusunu sormak zorunda kalışımızdır. Başta milli bayram, kutlama ve tatil günleri olmak üzere aynı tarihin her yıl değişik günlere rast gelmesi sadece yıl içersinde sağlıklı planlama yapmamızı etkilemez, aylardaki aktif iş günlerinin değişmesi nedeni ile tüm kurumların hesap, plan ve istalistiklerini de alt üst eder.

Bunun sorumlusu Dünya’nın Güneş’in etrafındaki dönme süresidir. Çok eski çağlarda bile insanlar etkinliklerini Güneş’in görünür hareketlerine göre düzenlemişler, yani basit hali ile de olsa Güneş Takvimi’ni kullanmışlardır. Ancak bu bir yılın süresi bir günün tam katı olmadığından, küsuratlar oluşmakta, bu da ideal bir takvim düzenini pratikte zorlaştırmaktadır.

Güneş Takvimi’ni ilk kullananlardan Mısırlılar’da bir yıl 365 gün (aslında 365 gün, 5 saat, 48 dakika, 46 saniye) kabul ediliyordu. Aradaki bu farktan dolayı, örneğin ilkbaharın başlangıcı ancak 1508 yılda bir aynı tarihe denk geliyordu.

Eski Babil, Helen, Çin ve Hint medeniyetleri, Ay’ın evrelerine dayanan 29 ve 30’ar günlük 12 aydan oluşan Ay Takvimi’ni kullanmayı tercih ettiler. Bu takvimde bir yıl 354 gün olup mevsim tarihleri Güneş Takvimi’ne göre her yıl 11 gün kayıyordu. Ardarda iki hilalin oluşması arasında geçen süre (29 gün, 12 saat, 44 dakika, 2,78 saniye) yine günün tam katı olmadığından Ay Takvimi’nin de çok sağlıklı olduğu söylenemez.

Günümüzde Ay Takvimi’ni kullanmaya devam eden İslam ülkelerinde ay süreleri hilalin gözle görülmesine bağlı olduğundan, yani hilalin ilk gözlemlendiği aksam eski ay bitmiş, yeni ay başlamış sayıldığından, bir ayın kaç gün süreceği önceden bilinemez. Farklı İslam ülkeleri, ayları değişik günlerde başlatabilirler. Bu, özellikle Ramazan ayının son günü ve takip eden bayramın ilk günü için karışıklık yaratır.

Nispeten daha doğruya yakın gibi görünen, günümüzde ülkelerin çoğunda kullanılan ve Gregoryan Takvimi olarak da bilinen Güneş Takvimi’ndeki aksaklıkları gidermek için biri milattan önce 46 yılında Jul Sezar, diğeri de milattan sonra 1582 yılında Papa Gregory XIII tarafından iki kez önemli değişiklik yapılmıştır.

Sezar ardarda üç yılı 365 gün, dördüncü yılı ise 366 gün olarak saptamıştır. Bu sürenin olması gerekenden 0,0078 gün daha uzun olması, yıllar boyu birikerek 128 yılda fazladan bir gün yaratması sonucunu doğurmuştur.

1582 yılına gelindiğinde bu fark 10 günü bulunca Papa Gregory XIII takvimi 10 gün ileri aldı. 4 Ekim’den sonraki gün 15 Ekim kabul edildi. 10 gün yaşanmadan atlanmış oldu. Parasal hesaplar karıştı, halk ‘on günümüzü geri isteriz’ diye gösteriler yaptı.

Papa’nın asıl önemli reformu 400’e böiünemeyen yüzyıllarda İubat’ın 29 çekememesi idi. Yani İubat 2000 yılında 29 çekebilirken 2100, 2200 ve 2300 yıllarında çekemeyecekti, o yıllarda İubat 8 senede bir 29 gün olabilecekti. Bu sayede kullanılan takvim ile ideali arasındaki fark yılda 0,00030 güne düşürülmüştü ki bu da 33.000 yılda l günlük kayma demektir ve çok önemli değildir.

Bu takvimi İngiltere 1752’de, Rusya 1918’de, Türkiye ise l Ocak 1926’da kabul etti. Ne var ki ay sürelerinin eşit olmaması ve haftanın 7 gün olması nedenleri ile, belli bir tarihin her yıl değişik güne rastlaması sorunu yine çözülemedi.

Dünya Takvim Reformu Birliği’nin (AWCR) bahsedilen tüm sorunları ve eksikleri ortadan kaldıracak çok kullanışlı ideal bir takvim önerisi var ama henüz hiçbir ülke, değişikliğin kurulu düzende yaratacağı karışıklığı ve maliyeti göze alıp bu takvimi uygulama cesaretini gösterememektedir.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Erkek İsmi) 1.Arapça ivaz kelimesinin bozulmuş şekli. 2.Eskiden kibar konaklarda yemek servisi yapan ve sokak işlerinde kullanılan Vanlı Ermenilere verilen ad. Ermeni uşak. 3.Karagöz perdesinin belli başlı tiplerinden biri. 4.Köroğlu destanında bir kahraman.

Genel Bilgi

Bu gün Ay yüzeyine dikilmiş tek bayrak ABD’ye ait. Aya ilk ayak basmanın yanında 1969-1972 yılları arasında 12 ABD’li astronot ay yüzeyinde dolaştılar, toplam 170 saat Ay’da kaldılar. Bu arada sağa sola kilometrelerce yürüyüş yaptılar. Dünyaya dönüşlerinde 400 kilogram kaya ve toprak örneği, 30 bin fotoğraf getirdiler.

Bütün bunlar az şey değil. Onca çalışma, emek, bilgi, para ve risk. Ay için sarf edilen ve katlanılan bunca şeye karşılık Ay’ın ABD’ye ait olması pek mantıksız gelmiyor. Niçin Ay’ı da bir eyaletleri ilan edip bayraklarına bir yıldız daha ilave etmediler? Aslında insanların çoğu tarafından, Neil Armstrong’un aya ilk ayak basığından ve oraya ABD bayrağını dikmesinden beri Ay’ın ABD malı ve toprağı olduğu sanılıyor. Ancak bu bayrak sembolik açıdan bir önem taşıyor ve şimdilik Ay kimseye ait değil.

Sovyet Rusya ile ABD’nin uzaya gitme yarışına başlamaları ile birlikle uzayı sahiplenme konusu da gündeme geldi. Sonunda 1968 yılında, yani Ay’a seyahatten bir yıl önce yapılan uluslararası bir anlaşma ile çözüme ulaşıldı. Ay’ın ve diğer gökcisimlerinin ve uzayın araşlırılması ve kullanılması konusunda belirli kurallar getirildi.

Bu anlaşmaya göre, uzay hiç bir şekilde ve hiç bir ulus tarafından sahiplenilemez. Tüm dünyanın malı olarak kabul edilen Antarktika gibi uzay ve Ay kimseye ait değil veya herkese ait. İsteyen gidebilir.

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Büyüklük, ululuk: Azamet-i İlâhîye = Tanrı’nın ululuğu. (Bu mânâ ile başlıca Tanrı hakkında kullanılır; insan hakkında kullanıldığı zaman aşağıdaki ikinci mânâya gelir): 2. Kibir, gurur, büyüklük taslama, bencillik: Bu adamın da azameti çekilir şey değildir. 3. Debdebe, tantana: Geçit resmi pek azametli oldu.

Ülke

(Azerbaijan) Coğrafi Verileri

Konum: Güneybatı Asya’da Hazar Denizi’nin kıyısında İran ve Rusya arasında bir bölgede yer almaktadır.

Coğrafi konumu: 40 30 Kuzey enlemi 47 30 Doğu boylamı.

Haritadaki konumu: Güneybatı Asya.

Yüzölçümü: Toplam: 86600 km².

Kara: 86100 km².

Su: 500 km².

Sınırları: toplam: 2013 km.

Sınır komşuları: Ermenistan (Azerbaycan sınırı) 566 km Ermenistan (Nahçıvan sınırı ) 221 km Gürcistan 322 km İran (Azerbaycan sınırı) 432 km İran (Nahçıvan sınırı) 179 km Rusya 284 km Türkiye 9 km.

Sahil şeridi: 825 km (Hazar denizi).

İklim: Dünyadaki mevcut 11 iklim tipinden 9’unun hüküm sürdüğü Azerbaycan’da iklim oldukça çeşitlidir. Azerbaycan’da iklim başlıca 3 etki altındadır: Büyük Kafkas dağlarının kuzeyinden gelen soğuk hava kütlelerinin etkisi; Küçük Kafkas dağlarının güneyinden gelen sıcak hava akımlarının etkisi; 825 km.lik sahil şeridiyle bölgenin yanı başında bulunan Hazar Denizi’nin bölge iklimi üzerindeki etkisi. Bölgenin en rutubetli ve yağış alan yeri Talu dağları ile Lenkeran ovalığı (1600-1800mm) en kurak bölgesi ise Abşeron yarımadasının güneybatı kısmıdır.

Arazi yapısı: Orta yükseklikte bir ülke olan Azerbaycan’ın ortalama yüksekliği 657 m.dir. Ülkelerin en yüksek dağları olan Bazar düzü ve Tufandağ’in zirveleri 4197-4489 metreye ulaşmaktadır.

Deniz seviyesinden yüksekliği: en alçak noktası: Hazar Denizi -28 m; en yüksek noktası: Bazardüzü dağı 4485 m.

Doğal kaynakları: petrol doğal gaz demir yatakları metaller alüminyum.

Toprakları: Tarıma elverişli: %20.

sürekli ekilen: %5.

Otlaklar: %25.

Ormanlık arazi: %11.

Diğer: %39 (2003 verileri).

Sulanan arazi: 14550 km² (2003 verileri).

Doğal afetler: kuraklıklar; bazı deniz seviyesine yakın topraklarda su baskınları deprem.

Akarsuları: 371.000 km².lik bir alanı kapsayan ve 75000 m³.lük bir hacme sahip olan Hazar Gölü ülkenin sınırlarının bulunduğu tek denizdir. Volga Ural Kür Aras Terek Samur Sulak gibi birçok nehrin sularını döktüğü bu göle hacmi büyük olduğu için Deniz de denilmektedir. Hazar’ın kuzeyden güneye ortalama uzunluğu 1200 km eni ise ortalama 300 km. dir. Denizin ortalama derinliği 180 m en derin yeri 1020 m en sığ yeri ise 5 m. civarındadır.

Nüfus Bilgileri

Nüfus: 7961619 (Temmuz 2006 verileri).

Yaş yapısı: 0-14 yaş: %25.8 (erkek 1046501; bayan 1011492).

15-64 yaş: %66.3 (erkek 2573134; bayan 2706275).

65 yaş ve üsleri: %7.8 (erkek 246556; bayan 377661) (2006 verileri).

Nüfus artış oranı: %0.66 (2006 verileri).

Mülteci oranı: -4.38 mülteci/1000 nüfus (2006 tahmini).

Cinsiyet oranı: doğumlarda: 1.05 erkek/kadın.

15 yaş altı: 1.04 erkek/kadın.

15-64 yaşlarında: 0.95 erkek/kadın.

65 yaş ve üzeri: 0.65 erkek/kadın.

Toplam nüfusta: 0.94 erkek/kadın (2006 verileri).

Bebek ölüm oranı: 79 ölüm/1000 doğan bebek (2006 tahmini).

Ortalama hayat süresi: Toplam nüfus: 63.85 yıl.

Erkeklerde: 59.78 yıl.

Kadınlarda: 68.13 yıl (2006 verileri).

Ortalama çocuk sayısı: 2.46 çocuk/1 kadın (2006 tahmini).

Ulus: Azeri.

Nüfusun etnik da

Türkçe Sözlük

(Aslı: azl) (i. A.). Bir memuru memuriyetinden çıkarma, izin verme: Azlettiler, azloldu. Türkçe’de mâzûl (Azledilmiş) mânâsiyle sıfat gibi de kullanılır: Bana, bugünden itibaren azilsin dediler.

Türkçe Sözlük

(Aslı: Azm) (i. A.). 1. Kesin niyet, kasıt ve karar: Bu sene hacca gitmeye azmettim. 2. Kesin niyetli yola girme, hareket etme, müteveccih olma: Azm-i sefer eyledi, Şam’a azmeyledi. Ulul-azm = Kavimlerini Hak dinine davetle, İlâhî emirleri kabul ettirmek hususunda azim ve sebat eden büyük peygamberlerden Hazret-i Nuh, Hazret-i ibrahim, Hazret-i MÜsâ ve peygamberimiz Hazret-i Muhammed.

Türkçe Sözlük

(Aslı: Azîz) (i. A. «izzet» ten smüş.) (mü. azîze). 1. Kıymettar, kıymetli: Nİn-ı aziz = Ekmek, yâr-ı azîzim = Sevgili dostum, aziz dostum. 2. Hürmetli, Ar. muhterem, muazzez, mükerrem. 3. Yüksek dereceli, çok seçkin: O zat oralarca pek azizdir. 4. Kuvvet, kudret ve celâl sahibi: Azîz-ullah = Tanrı’nın adlarındandır. Abdülaziz. 5. Velî, keramet sahibi mübarek zât: Bu türbede bir aziz yatıyor. Aazz-ı kirimdan = Azizlerin büyüklerinden bir zât. 6. Bazı milletlerde evliyâ addolunarak namına Ayinler icra olunan ve belirli günleri yortu ittihaz edilen adam. Yunanca ayos: Rumlar’ın birçok azizleri vardır. Katolikler’in azizleri çok olup Protestanlar bunları tanımazlar.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Baba, ata, peder, vâlid (Esasen çocuk diline mahsus olarak ekser diller arasında müşterektir. Avrupa lisanlarında papa telaffuz olunur). 2. Yaşlı ve muhterem adam ve bir çeşit ruhanî sıfatı olan: Hacıbaba, derviş baba. 3. Bektaşî şeyhi. 4. Baş, top: asâ babası, tırabzan babası. 5. Zencilere Arız olan sar’aya benzer bir asabî hâl: Babası var; babası tutmak. 6. Hayır-hâh, iyi niyetli ve muhterem : Baba adam. 7. Erkek, anaç mukabili: Babahindi, babaincir. Ahûbaba, ağababa = Ak sakallı yaşlı ve hürmete şayan adam. Ana baba bir = Öz kardeş. Anababa gönü = Kimsenin anasını babasını aramaya vakti olmadığı ve tanımadığı gün, mahşer, büyük musibet. Baba ocağı = Atalardan kalan ev. Öksüzler babası = Yetim ve kimsesizlere bakar, hayır sahibi ve ikramcı adam. Babadan babaya = Oğuldan ataya, yukarıya doğru müteselsilen. Babadan oğula, evlâda = Aşağıya doğru müteselsilen. Büyükbaba = Büyük ata, püyük peder, ced. Baba yurdv = Atalardan kalan mülk, ev. Dokuz babalı = Zina çocuğu, meşrû olmayan çocuk. mec. Cin fikirli adam.

İsimler ve Anlamları

(Tür.) (Erkek İsmi) 1.Kendi dölünden çocuğu olan erkek. 2.Birinci dereceden erkek akraba. 3.Koruyucu, velinimet. 4.Saygı ifadesi olarak yaşlılara verilen unvan. 5.Ecdad, Ata. 6.Tekke büyüğü. 7.Zencilerde görülen saraya benzer bir hastalık. - Baba Oruç. Oruç Reis. Türk denizcisi Barbaros Hayrettin Paşa’nın lakabı.

Türkçe Sözlük

(i.). Yaşlı ve vakarlı adama yakışır surette olan: Babayâne tavır, kıyafet = Yaşlı ve vakarlı adama yakışır bir surette: Babayâne giyiniyor.

Türkçe Sözlük

yahut BACANAK veya BECANAK (i. «bacı» dan müştak olarak aslı «bacınak» tır. Arapça ve Farsça’dan mürekkep «bâcenâh» olduğunu kabûl ve öyle yazmak beyhûde külfettir). Birbirine nisbetle iki kızkardeşln kocaları: Hazret-i Osman, Hazret-i Ali ile bacanak idi.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Büyük hemşire, abla, kız kardeş. 2. Kıdemli ve yaşlı kadın, abla, kalfa. 3. Şeyh zevcesi: Bacı hanım. 4. Zevce, refika, eş, karı (Kocaların karılarına tevazu yollu verdikleri isimdir).

Türkçe Sözlük

(i. F.). 1. Baca. 2. Vantilatör. 3. Nargile ve semâver başlığı.

Türkçe Sözlük

(i. F. «bâdâm» dan. Asıl Türkistan’da badem yetişmediğinden ve Ahenge de uymadığından, Türkçe asıllı addolunamaz). İçi ve pek taze iken kabuğu dahi yenen ve yağı çıkarılan maruf meyve ki, başlıca üç çeşit olup kolay kırılanına diş yahut sakız, sertine taş bademi ve acıca olup kurabiyesi ve sabunu yapılan cinsine de acıbadem denir. Badem gibi uzunlamasına: Badem göz, tırnak. Bademağacı = Bu meyveyi veren ağaç ki mutedil iklimlerin ağaçlarındandır. Badem ezmesi = Ezilmiş bademli şekerleme. Bademiçi = Bu meyvenin içi. Badem parmak = Başparmak. Badem helvası = Bademle yapılmış helva. Badem sübyesi — Soyulup ezilmiş bademin suyu ki süt gibi olup şerbet yerine içilir. Badem kürk Badem = Tilki paçası. Bademyağı = Bademden çıkarılan yağ.

Şifalı Bitki

(prunus amygdalus): Gülgillerden bir çeşit ağacın yemişidir. Meyvesi ancak çağla halindeyken yenir. Olgunlaştıktan sonra, sert kabukla kaplı olan içi yenir. Hekimlikte kullanılan kısmı da burasıdır. Başlıca 2 çeşidi vardır. - Acıbadem - Tatlıbadem Kullanıldığı yerler: Badem, bedeni ve zihni yorgunluğu giderir. Hamilelerin zayıf düşmemesini sağlar. Sütle içilirse mideyi kuvvetlendirir. Kabızlığı giderir. Nekahat devresini kısaltır. Böbrek mesane ve tenasül yollarındaki iltihapları giderir. Baş ağrısı, karaciğer ve böbrek ağrılarını hafifletir. Bronşit, boğaz ağrısı, anjin, boğaz yanması ve akciğer hastalıklarında faydalıdır. Bademyağı kabızlığı giderir. Egzama ve kaşıntıların verdiği rahatsızlıkları azaltır. Böbrek ve mesane taşlarının düşürülmesine yardım eder. Kulak ağrılarını dindirir. Yumurtayla karıştırılıp da, basur memelerine sürülecek olursa, ağrı ve yanmaları giderir.

Türkçe Sözlük

(i. aslı: Bağıldak). 1. Beşikteki çocuğun göğsü üzerine kundağını bağlayan kumaştan enli bağ. 2. Adet görmüş kadınların tutundukları bez.

Türkçe Sözlük

(i.). Bağırtmaya sebep olan: Devebağırtan = Pek dik ve çamurlu yokuş (taşlık olursa naldöken denir).

Türkçe Sözlük

(f. aslı: Bağmak). 1. ip ve ona benzer şeyleri dolaştırıp rabtetmek, düğüm yapmak: ipi bağlamak; İpi çiviye bağlamak. 2. İp ve ona benzer bir şeyle bir şeyi diğerine veya birkaç şeyi birlikte rabt ve bend etmek, bir araya getirmek: Demet bağlamak; ağacı hereğe bağlamak; hayvanı kazığa bağlamak; birinin ellerini, ayaklarını bağlamak. 3. Sarmak, sargı geçirmek: Başını, gözünü, yarayı bağlamak; başına mendil bağlamak. 4. Takmak, asmak, kuşanmak, kuşatmak: Bele kılıç bağlamak. 5. Kapamak, sed ve bend etmek: Kapıyı, suyun mecrasını bağlamak. 6. Hâsıl ve peyda etmek, edinmek: Ekin, tane, tohum bağladı; süt kaymak bağladı. Sular buz bağlamış; yara kabuk bağladı. 7. Kavuşturmak: Ellerini bağlayıp divan durmak. 8. Tahsis ve tayin etmek: Birine maaş, aylık tayinat bağlamak. 9. Yapmak, teşkil etmek: Saf bağlamak. 10. Toplayıp bohça ve denk etmek: Eşyayı bağlamış; yatakları bağlamışlardı. 11. Pranga ve zincire vurmak: Suçluları bağlamak usûlü kaldırıldı. Baş bağlamak = Bir yere mensup ve bağlı olmak, intisâb etmek. Başını banlamak = Bir işle uğraştırmak, işi vermek, Avârelikten kurtarmak. Evlendirmek. Bel bağlamak = Umld etmek, intisab etmek, hizmet arz etmek: Hizmetinize bel bağladım. Pamuk ipliğiyle bağlamak = Geçici bir tedbir ve çare bulmak. Sağlam kazığa bağlamak = Sağlamlaştırmak. Tatlı yerinde bağlamak = İyi netice vermek. Göz bağlamak = Sihir ve büyü etmek. Gönül bağlamak = Aşık olmak, sevmek, kendini bir şahsa, bir şeye, bir ümide vakfetmek. Yelken bağlamak = (Gemi) harekete hazırlanmak.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (aslı bahs) (c. ebhas). 1. Bir şey hakkında etrafiyle söz söyleyip hakikati araştırma: İslâm medeniyetinden bahsediyorduk; son ilmî terakkilerden bahis açıldı. 2. Söz münazaası, muaraza, mübahase: Bu adam bahsi çok seviyor; bazı inanışlar hakkında bahse giriştiler. 3. Bir mevzu hakkında tafsilât, açıklama: Fizikte ses bahsi; akaait’te kader bahsi. 4. Bir iddia üzerine, sözü doğru çıkan tarafından kazanılmak üzere bir mükâfat tayini, ödül: Böyle olduğuna bahsederim; bahsi kazandı; bahse girişmem (bu dördüncü mânâ dilimize mahsustur).

Türkçe Sözlük

yahut BAKİR (i. A.). Kız oğlan kız (aslı «blkr» dir).

Genel Bilgi

Bir yaşını geçmiş çocuklara balın bir zararı olamaz ama 12 aylıktan daha küçük bebeklere tavsiye edilmez. Peki nasıl oluyor da, tabiatın arılar vasıtası ile bahşettiği bu muhteşem gıda bebekler için zehirleyici olabiliyor?

‘Botulizm’ kelimesi bir çeşit zehirlenmeyi tarif eder. Botulin ise bakterilerin ortaya çıkardığı bir protein olup kaslardaki fiber doku yoluyla sinir hücrelerini istila eder, sonucu ölüme yol açabilecek hasarlar verebilir.

Botulizm bakterisi tabiatta bol bulunur ama havadaki oksijen tarafından hemen öldürülür. Ancak aktif olmadıkları zamanlarda bile oksijensiz bir ortamda yine hayat bulurlar. Bu, en çok teneke konserve kutularda saklanan gıdalarda görülür. Ağzı sıkı kapalı kutuların oksijensiz ortamında canlanan bakteriler, eğer yiyecek iyi ısıtılmazsa zehirleyici toksinler üretirler.

Arılar bal yapmak için nektar toplarlarken botulizm sporlarını da beraber alıp farkında olmadan bal yapımında kullanabilirler. Yetişkinlerde bu balın yenmesi sorun yaratmaz. Gerek vücudun savunma sistemi gerekse midenin asitli ortamı, bu bakterinin zarar vermesine müsaade etmezler. Bebeklerde ise hem savunma sistemi yeterli gelismemiştir, hem de mide hala ancak anne sütünü hazmedebilecek durumdadır. Zehirlenen bebek nefes alma ve yutkunma zorluğu çekebilir, kol, bacaklar ve boyunda güçsüzlük ortaya çıkabilir, durum çok ciddi sonuçlara yol açabilir.

Aslında botulin proteini bebeklere 6 aya kadar zarar verebilir. 8 aydan sonra tehlike geçmiştir ama en iyisi, bebeğin sağlığını emniyete almak için bir yaşına kadar bal yedirmemektir.

Balın bir türü olan delibal zehirlenmesi ise bir başka olaydır, yaşa bağlı olmadan tüm insanları etkileyebilir. Daha çok Karadeniz bölgesinde görülen bu zehirlenmenin nedeni arıların balı yaparken kara ağrı ve sarı ağrı adı verilen bitkilerin çiçeklerinden aldıkları toksindir.

Zehirlenme, bir kişinin bu baldan 50-100 gram yemesinden sonra ortaya çıkar ve kendini karın ağrısı, ishal, kusma, baş dönmesi hatta kol ve bacaklarda ağrı, kramp ve felçler şeklinde belli eder. Genellikle ölümle sonuçlanmaz. Bu balın bekletilmesi veya kaynatılması da zehirlenmeye çare değildir.

Genel Bilgi

Beslenme uzmanları olumsuz hiçbir yanı bulunmayan balık etini hararetle tavsiye ederler. Balıkta bol miktarda protein, vitamin ve mineral tuzlar vardır. Tuzlu suda yaşamasına rağmen balık etinde çok az tuz vardır. Hatta balıkların birçok türünü doktorlar tuzsuz yemek rejimlerinde önerirler.

Yağlı balıklarda bulunan lipitlerin insan sağlığı üzerine hiçbir zararları olmadığı gibi vücudu kalp ve damar hastalıklarına karşı da korurlar. Bol miktarda balık tüketilen ülkelerde yapılan sağlık ve yaşam suresi istatistikleri de bu görüşü destekler.

19. yüzyılda iki Alman kimya mühendisi, beynin zihinsel aktivitesini yürütebilmesi için gerekli kimyasal elementin ‘fosfor’ olduğunu ileri sürdüler. Hatta bu düşüncelerini ‘fosfor olmadan bir beyin sağlıklı çalışamaz’ diyerek çok iddialı bir biçimde sundular.

Bu arada bir başka bilimci de balık etinin fosfor bakımından çok zengin olduğunu ortaya çıkarınca, bu iki fikir birleşti ve balık etinin beyine dolayısıyla zeka gelişimine çok faydalı olduğu gibi genel bir inanış doğdu.

Aslında fosfor insan organizması için gerçekten gereklidir. Gereken miktar et, süt, tahıllar ve sebzelerin yanında balıklardan da sağlanır. Fosfor vücutta kemiklerde ve dişlerde kalsiyumla birleşmiş halde bulunur. Fosforun eksikliği çocuklarda kol ve bacak kemiklerinde biçim bozukluklarına, yetişkinlerde ise kemik yumuşamasına neden olur.

Eczacılıkta kullanılan fosfor ise beyaz fosfordur. Eskiden fosforlu bitki yağı ve fosforlu balık yağı şeklinde insanlara sinir kuvvetlendirici ilaç olarak verilirdi. Zamanla bu tip ilaçların zehirlenmelere yol açtıkları tespit edildi ve kullanımdan kaldırıldılar.

Günümüze kadar yapılan araştırmalarda fosforun, beynimize gerekli diğer kimyasal elemanların yanında fazladan bir faydasının olduğu ve beynin fonksiyonlarını arttırdığı saptanmamıştır.

Sonuç olarak, balıkta ciddi bir oranda fosfor yoktur, olsa bile fosforun fazlası insan zekasını arttırmaz sadece çok ciddi zehirlenmelere yol açar.

Türkçe Sözlük

(I.). Denizde yaşayan memeli hayvanlar familyası. Bunlar balık biçiminde olur. Başlıca örneği balinadır.

Türkçe Sözlük

(i.). Ballıbabagillerden bir bitki (lamium). Başlıca çeşitleri benekli ballıbaba ve ak ballıbabadır. Ak ballıbabaya arılar çok konar.

Türkçe Sözlük

(i. botanik). Aslı Sudan’dan gelme maruf sebze. Amasya bamyası = Kurusu yenen bir cins küçük tanelisi. Hint bamyası = Lif kabağı nevinden bir bitki.

Türkçe Sözlük

(i. I.). 1. Yukarısı geniş keçe başlık, gemici başlığı. Yeniçeriler de giyerdi: Bostancı, haseki baratası. 2. Bir cins horoz ibiği.

Türkçe Sözlük

(i. Y.). Rumca «usta» demektir. En çok yaşlı Rum meyhanecilerine seslenilirken kullanılır.

Genel Bilgi

Buzun erimesi için sadece sıcaklık değil basınç da önemlidir. Dağlardaki buzulların sık sık kayma nedenleri de budur. Buzulun muazzam ağırlığının yarattığı basınç en alt tabakaların erimesine, orada kaygan bir su tabakası oluşmasına neden olur.

Genellikle yemeklerde içkiye veya suya atılmak için bu küpçükler bir kap içersinde getirilir. Bir süre sonra bir tanesini almak istediğimizde, bir kaçı birbirlerine yapışmış olarak gelirler, bunları birbirlerinden ayırmak da hayli zor olur.

Bir kabın içinde veya bardakta bulunan bazlar üst üste yığıldıklarında her biri altındakine değdiği noktada bir basınç oluşturur ve bu noktadaki çok küçük bir kısım erir. Buradan hareket eden su çok az yanda bu iki buz küpçüğünün birbirine en yakın olduğu noktada tekrar donar, iki küpçük arasında sanki kaynak yapılmış gibi çok güçlü bir bağ oluşturur. Artık ikisi tek bir parça gibi olduklarından bu noktadan tekrar erimeleri de mümkün değildir.

Bir buz küpünü buzluktan doğrudan elimizle almaya kalkıştığımızda da elimize yapışır. Bu nedenle buzlukta suyu dondurmada kullanılan kapların çoğu plastiktir. Peki elimizi veya dilimizi bir buz parçasına veya çok soğuk bir metal yüzeye değdirince niçin yapışıp kalıyor?

Bunun nedeni parmaklarımızın ve dilimizin ucunda daima çok ince bir nem tabakasının olmasıdır. Bu tabaka çok soğuk bir cisimle temas ettiğinde anında donar. Örneğin çok soğuk, sıfırın altındaki bir sıcaklıkta bir bayrak direğine dilinizle dokunursanız, metaller çok iyi iletken olduklarından direk hemen üzerindeki ısıyı dilin üzerindeki nem tabakasına yansıtır, dilin üzerindeki bu nem tabakasının donmasına sebep olur. Artık direk ile dilin arasında her iki yüzeye de yapışmış buzdan bir bağ vardır.

Sonuç olarak çok soğuk havalarda dilinizle metal yüzeylere dokunmayın. Belki dilinizi çekerek kurtarabilirsiniz ama bir daha ömür boyu yediklerinizden tat alamazsınız.

Elmas gibi değerli bir taş cam kesmede nasıl kullanılıyor?

Antik Çağ’da elmasın insanları görünmez yaptığına, kötü ruhları kovduğuna ve kadınları cinsel açıdan etkilediğine inanılıyordu. Günümüzde ise mücevherlerin bu kraliçesi, aşkın, çekiciliğin ve zenginliğin simgesidir.

Elmas aslında saf karbondan başka bir şey değildir. Elması yakabilecek yüksek ısıya çıkılabilse hiç kül bırakmadan yanar. Tamamen karbon olan yapısına rağmen mineraller içinde en serti olanıdır. Genelde renksizdir ama hafif sarımsı gri veya yeşilimsi de olabilir. Işığı kırma, yansıtma ve renk dağıtma özelliği kuvvetlidir. Bu özelliklerinden dolayı çok kıymetlidir. Elmasın değeri rengine, saflığına ve işleniş şekline de bağlıdır.

Peki elmas bu kadar değerli ve az bulunan bir mineral ise nasıl oluyor da cam kesmede, sert metalleri işleme ve delmede, torna ve matkap uçlarında bol miktarda kullanılabiliyor? Nasıl oluyor da en küçük bir parçası bile bir servet olan bu taş köşedeki camcının cam kesme bıçağının ucunda bulunabiliyor?

Aslında elması iki ayrı şekilde düşünmek gerekmektedir: Süs taşı olarak ve endüstride. Süs taşı olan elmasın değeri dört ‘C’ ile belirlenir. Bunlar; ‘Carat=ağırlık’, ‘Clarity=şeffaflık’, ‘Colour=renk’ ve ‘Cut=işleniş’dir. Doğada bulunan elmasın büyüklüğü çok seyrek olarak bir santimetrenin üstündedir. Bugüne kadar bulunan en büyük elmas 621 gram gelen Cullian’dır.

Süs taşı üretimlerinin yan ürünleri ile süs eşyasına uygun olmayan doğal elmaslar endüstride değerlendirilmektedir. Piyasadaki elmas uçlar aslında elmas kumu olarak adlandırılan bulanık elmaslardır. ‘Karbonado’ denilen bu ince taneli, kok görünümlü elmaslar sondaj makinelerinde en sert taşları bile delmede kullanılabilirler.

Endüstrinin bu tür elmas uçlara olan talebi devamlı artarken, üretimin artmaması yapay elmas üretimini gündeme getirmiştir. Yapay elmas üretme tekniğinde prensip, yüksek basınç ve sıcaklıkla grafiti elmasa dönüştürmektir.

Daha düşük basınçta da, gaz fazındaki karbondan yapay elmas elde edilebilmiş olup lens ve cam kaplamalarında, hoparlör diyafram kaplamalarında (paraziti azaltmada), optik aletler ve transistör telleri üretiminde ve diğer bir çok değişik alanlarda kullanılmaktadır.

Süs elması olarak da 0,2 gramın üstünde yapay elmaslar elde edilebilmiştir ama maliyeti doğal elmas fiyatından on kat daha pahalıya gelmektedir.

Peki, elmas ile pırlanta arasında ne fark var biliyor musunuz? İkisinin de aslı aynı, yani karbon kömüründen farksız taş parçaları. Çok yüksek basınç ve sıcaklıkta, yerin 150 - 200 kilometre derinliklerinde kristalleşmiş, daha sonra volkanik patlamalarla yeryüzüne itilmiş saf karbondan oluşmuşlardır.

İşte bu saf karbon, kesim veya şekline göre elmas ya da pırlantaya dönüşür. Pırlanta daha parlak, kesim oranı daha fazla ve alt kısmı kubbe gibidir. Elmasın alt kısmı düz ve yüzey sayısı 12 ile 37 arasında değişirken, pırlantanın kesimi daha zordur ve yüzey sayısı 57’dir. Yani pırlanta elmastan daha değerlidir, daha ince isçiliktir. Renkli olanlarına ‘fantezi’ denilir ki fiyatları astronomiktir.

Türkçe Sözlük

(i.) (aslı bağırsak). Karnın içindeki dar, uzun ve dolaşıklı içi boş uzuv, Ar. miâ, Fars. rûde. Barsak kazıntısı = İhtiyar çocuğu, tekne kazıntısı. Dipbarsağı = En aşağıdaki kalın barsak.

Türkçe Sözlük

(i.) 1. Reis, birinci, evvel: Başkumandan, başkâtip, başmuharrir, başimam, başvekil, başçavuş, başkadın. (Yazı dilinde «ser» diye yazmayı tercih edenler vardı: Ser-kâtip, ser-muharrir gibi). 2. Başlıca, en mühim: Baş işimiz budur.

Sağlık Bilgisi

Hasta, kendisinin veya etrafındaki eşyanın boşlukta döndüğünden şikayet eder. Tıp dilinde vertigo denen baş dönmelerinin nedenleri çeşitlidir. Bunlardan başlıcaları şunlardır:

- Kulak ağrısı

- Araç tutmaları

- Ani hava değişimi

- Bazı göz hastalıkları

- İlaç zehirlenmeleri

- Düşük veya yüksek tansiyon

- Damar sertliği ve bazı kalp hastalıkları

- Kansızlık ve kan hastalıkları

- Mikrobik hastalıklar

- Beyin hastalıkları

- Sara ve bazı ruh hastalıkları

Tedaviye başlanmadan önce hastalığın gerçek nedeninin tespit edilmesi gerekir. Baş dönmelerine yapılacak ilk iş; hemen oturmak veya öne eğilmek ve mümkünse hemen yatmaktır. Baş dönmesi sık sık oluyorsa mutlaka bir doktora gitmek gerekir. Basit baş dönmelerinde aşağıdaki reçeteler uygulanır.

Tedavi için gerekli malzeme : Anason, su.

Hazırlanışı : 1 çay bardağı suya 1 kahve kaşığı anason konur. 10 dakika demlendikten sonra içilir.

Türkçe - İngilizce Sözlük

An herb with a pungent flavor described as a cross between licorice and cloves The ancient Greeks called this member of the mint family the 'royal herb ' Most varieties have green leaves, but one variety, the opal basil, is purple. ocimum baslicum a bread

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i)., (mim). dik dörtgen şeklinde bina veya kilise; Romamn belli başlı yedi kilisesinden biri veya aynı imtiyazlara sahip diğer bir Katolik kilisesi.

Türkçe Sözlük

(i. A). Kalb gözü ile görme, görüp aslına, hakikatine varma: Basiretle bakmak. Basireti bağlanmak = Gafil davranmak.

Türkçe Sözlük

(I.). 1. Başlıyarak, başlanma. 2. Baş bağlama.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Başı, tepesi olan. 2. Yuvarlak, top, müdevver: Başlı lahana. 3. Esaslı, ehemmiyetli: En başlı işimiz. 4. İleri gelen, başa geçen, nüfuzlu: Belli başlı. 5. Silme olmayan, doruklama: Başlı ölçek. Başlı başına = Kendi başına, müstakillen. Büyük başlı = Akıllı, zeki.

Türkçe Sözlük

(i.). En ehemmiyetli, en esaslı, en seçkin: Sâdî’nin başlıca eserleri Gülistân’ıyle, Böstân’ıdır. En ziyade, en evvel: O, başlıca bu işle meşgul olacaktır.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Başı yağmurdan muhafazaya mahsus, yağmurluğa bağlı veya ayrı örtü, kukulete: Kaput, muşamba başlığı. 2. Harbde başı ok ve kılıçtan muhafazaya mahsus siper, tulga, miğfer, hod. 3. Direk başı, tepelik. 4. Atın başını ve ensesini muhafazaya mahsus kılıf.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Reislik, sergedelik, Amirlik. 2. (Çağatayca’da: Başlığ). Reis, Amir.

Türkçe Sözlük

(müzari: Basar). 1. Ayakla çiğnemek, pây-mâl etmek: Buraya basmayın. 2. Ağırlık vermek, tazyik etmek: Sandığın içine eşyayı basarak yerleştirmeli. 3. Kalıp vurmak: Tülbendi basmak, mühür basmak. 4. Tab’ ve temsil etmek, dizilmiş veya litografya taşına geçirilmiş yazıyı makine veya tezgâhta kâğıda geçirmek: Kitap, gazete basmak. S. Birdenbire hücum etmek, ansızın üstüne varmak: Geç vakitte misafirler bastılar. 6. Kabahat işlerken üstüne varıp tutmak: Bir kalpazanın evini basmışlar. 7. Kuluçka oturtmak: Bir tavuk bastım. 8. Vurmak, koymak: El basmak. 9. Vurmak, dövmek: Dayak basmak. 10. Yatırıp boğazlamak, kesmek: Sığır basmak. Tl. Ayakta durmak: İki yaşında çocuk da daha basmıyor. Yeni yeni basmaya başlıyor. 12. Çökmek, oturmak: Bu binanın bir tarafı basmış. 13. Gelmek, tutmak, musallat olmak, galebe etmek: Ateş bastı, hararet bastı, uyku bastı, ağırlık bastı. Ayak bastı. 14. Gitmek, uğramak: Bir daha onun evine ayak basmayacağım. 15. Israr etmek: Gitmemeye ayak basıyor. Ağır basmak. 16. .Yavaş yürümek. 17. Ehemmiyetini göstermek. Ağırlık basmak = KAbusa tutulmak. Al basmak = Loğusalara musallat olan bir nevi yılancığa tutulmak. Aybasmak = Aybaşı tutmak, tecennün etmek, çıldırmak. Ayaklar yere basmamak = Çok sevinmek. El basmak = Yemin etmek. İz basmak = iz takip etmek. Bağra basmak = Kucaklamak. Bamteline basmak = Hiddetlendirmek. Çürük tahtaya basmak = Şüpheli ve muhataralı bir işe girişmek.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Ten bellik, ağırlık, yavaşlık, ağır davranma, sür’at zıddı.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(A.) [بطائت] ağırlık, yavaşlık.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(F.-A.) [باوقار] ağırbaşlı.

Yabancı Kelime

Fr. base

temel

En önemli, belli başlı.

Türkçe Sözlük

(i. F.) (Aslı, yâ’nın fethiyle becâyiş, yani onun yerine mânâsiyle bizde kullanılan ve künye defterindeki kayıttan alınma bir tâbir olup Farsça’da kullanılmaz). iki memurun biribirinin yerine gelip görev değiştirmesi, kendi talepleriyle her biri diğerinin yerine nasbolunması: Becâyiş oldu. Becâyişi icra edildi.

Türkçe Sözlük

(i. F.) 1. Kötü, fena. 2. Çirkin, nâhoş, soğuk: Bed koku. Kötülük, fenalık, şer: Nİk ve bedi (iyi ile kötüyü) farketmek. (Birçok sıfat terkiplerinin teşkiline de girer ki başlıcaları sıralarında zikrolunacaklardır). Bed-renk = Açıkla koyu arasında kirlimsi renk.

Türkçe Sözlük

(i. F. bed = kötü, gevher = asıl, maya). Aslı, esası ve mayası kötü.

Türkçe Sözlük

(i. aslı: bezistân, kullanılanı: Bedesten). Kıymetli kumaşlar, silâhlar ve mücevherler vesaire alışverişine mahsus örtülü ve mahfuz çarşı.

Türkçe Sözlük

(i. F.) (Aslı «bedraha» ya ni yolun büyüğü olup Arapçalaşmıştır). Rehber, kılavuz, yol gösterici, delil (Bedrika okunması yanlıştır).

İsimler ve Anlamları

(Fars.) (Kadın İsmi) 1.Sert başlı at.2.Daima. 3.Hoş latif, yakışıklı.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Eski yazıda mektup zarflan üzerine yazılması ve zarfa basılan mühüre kazdırılması mûtad, aslı meçhul bir sözdür. «Buda» isminden galat olması düşünülebilir.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s., f. sarkık, taşan; f. sarkmak, dışarı doğru çıkıntı yapmak; taşmak. beetlebrowed s. sarkık kaşlı; çatık kaşlı.

Türkçe Sözlük

(I. F.) (aslı: be-hemehâl). Mutlaka, ne yapıp yapıp, ne olursa olsun, her halde.

Türkçe Sözlük

(f.) (aslı «bek» olan «pek» yani kuvvetli ve sağlam kelimesinden). 1. Beklemek, korumak, muhafaza ve sıyânet etmek, yanında durup nezaret eylemek: Çayırı, ormanı beklemek. Dağları korku bekler. 2. İntizar etmek, muntazır ve mutarassıt olmak: Birini bekliyorum. Misafir beklemek. 3. Ummak, ümid etmek: Ben, sizden bunu beklemezdim!

Türkçe Sözlük

(i.) (Aslı: Bil). 1. Bedenin ortası, kuşak bağlanan yeri, göğüs ile karnın arası, hasr, miyân: Bele bağlamak, ince bel, belim ağrıyor. 2. İnsan ve hayvanda karnın arkası, sağrı ile omuzlar arasındaki yer, sulb: Beli bükülmüş, bu atın beli düşükçe. 3. Yüksek dağın iki zirvesi arasındaki kavisli kısmı veya alçakça olan geçit ve boğazı. Dağ beli ve belan dahi denilir. Bel ağrısı: Osm. Vecâ-ı ktnî. Belbağlamak = Bir işe azmetmek ve bu işten büyük bir şey ummak: Himmetinize bel-bağladım. Bel bükülmek = İhtiyarlıktan kanburlaşmak. Bel bükmek = Çok yormak, yahut fütura düşürmek: Bu gaile belini büktü. Belsoğukluğu = Tenasül uzvu hastalığı, Osm. seyelân-ı muhâtî. Belkemiği Osm. Amûd-ı fıkarî. Bel vermek = Eğilmek, kavisli olmak.

Türkçe Sözlük

(i.). (Aslı: Bil). Ayakla basarak yere batırmakla toprağı kazmakta kullanılan bahçıvan ve bağcı Aleti. Çeşitleri vardır: Arnavut, sakız, bostan beli, kürek bel.

Sağlık Bilgisi

: Esaslı bir hastalıktan kaynaklanmayan bel ağrıları, çoğunlukla yorgunluk sonrası görülür. Dinlenmekle geçer. Uzun süren bel ağrılarında mutlaka doktora görünmek gerekir. Yorgunluktan doğan bel ağrılarında aşağıdaki reçeteler uygulanır.

Tedavi için gerekli malzeme : Lahana

Hazırlanışı : Bele; dört kat lahana yaprağı konur, üstü sıkıca sarılır. İstirahat edilir.

Türkçe Sözlük

(i). Zahir, aşikâr, ayan, meydanda olan, bedihî: Bunun böyle olacağı belli idi. Zekâ kuvveti, alnının genişliğinden bellidir. Belli etmek = İzhâr eylemek, göstermek: Düşmanlığını belli etmiyor. Bell i başlı = MAruf, itibarlı. Besbelli = Pek aşikâr.

Türkçe Sözlük

(i. F.). 1. Bağlama, rabt, kayd: Bendetmek = Bağlamak. 2. Kendi hükmü altına alma, ayrılamıyacak ve her hususta tâbî olacak surette celbetme: Kendisine bend etmek. (Bu iki mânâda masdar hâlini ifade eder). 3. Bağ, rabıta, kayd: Bend-i Ahenîn = Demirden bağ. 4. Boğum, mafsal, boğmak: Kamışın bendleri. 5. Kanun ve kavâid kitaplarında rakam altında veya rakamsız fıkra, madde: İkinci faslın beşinci bendi. 6. Yüksekten suyu akıtmak için yapılan kemerli veya düz su yolu yahut suyu biriktirmek için yapılan sed. 7. Gazete ve benzeri evraka konulan makale, sütun, bahis: Bend-i mahsûs, bend yazmak. 8. (edebiyat) Çeşitli kafiyelerde birkaç kısımdan mürekkep bir manzumenin her kısmı nihayetinde aynen tekrar veya kafiyeli olarak irad olunan beyit ki, birinci takdirde manzumeye «tereî-i bend» ve ikinci takdirde «terkîb-i bend» derler. 9. Bağlayan, rabt ve kaydeden. (Bu mânâ ile sıfat terkibi teşkiline girer: Dİv-bend = Devleri bağlayan, pâ-bend — Ayak bağlayan, bukağı. 10. Bağlanmış, bağlı, merbut, kayıtlı, mukayyed. (Keza sıfat terkibi teşkiline girer): Zencîr-bend = Zincirle bağlı.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i., ing. maaşlı papazlık makamı; arpalık, tımar. beneficed s. maaşlı makam sahibi olan; arpalık sahibi olan.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i., sig. faydalanan kimse, müstefit sahip; maaşlı papazlık makamı veya tımar sahibi.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Benzetilmek, Uydurulmak, teşbih ve temsil edilmek: Bu yazı, aslına benzetilememiştir. 2. Taklit edilmek. 3. Yanlışlıkla başka zannolunmak: Aranılan bir adama benzetildi. Bir şeye benzetilmek: Ne suretle olursa yerine getirilmek.

Türkçe Sözlük

(i. F.). 1. Mektup başlığı. 2. Fihrist. 3. Zarfın üzerine yazılan adres.

Türkçe Sözlük

(i. Fr.). Sipersiz ve yumuşak bir çeşit başlık.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(A.) [بطائت] ağırlık, yavaşlık.

Türkçe Sözlük

(aslı: bevl) (i. A.). Sidik, Ar. idrar.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Kapıda bekleyen adam, kapıcı. (Başlıca, mektep kapıcılarına denirdi. Farsça kaidesince cemi «bevvâbân» dahi kullanılır).

Türkçe Sözlük

(i. aslı beğ). 1. Büyük, ileri gelen adam. 2. Baş, reis aşiret beyi. 3. Hâkim, emîr, vali, prens: Sisam, Karadağ beyi. Amir, subay, kumandan: Alaybeyi, sancakbeyi. Eski Türkler’de hükümdar: Orhan Bey, Aydınoğlu Umur Bey. 4. Bazı eski hânedanlara mensup kimselere, paşazadelere ve subaylardan binbaşı, yarbay ve albaylara ve ecnebi büyüklerine verilen unvan olup, isme eklenirdi: Ali Bey, Hasan Bey, kaymakam bey, konsolos bey. 5. Aşık kemiğinin dört yüzünden biri. Şimdi şehirlerde hemen bütün erkeklere «bey» denmektedir. 6. iskambil oyununda kâğıdın birlisi: Kupa beyi. Arıbeyi = Kraliçe arı. Ağabey: Büyük birader. Alaybeyi = Jandarma alayının kumandanı. Beybalığı = Mersin balığının bir çeşidi. Beybörkü = Peygamber çiçeğinin bir çeşidi. Boybeyi = Küçük aşiret ağası. Çiçekbeyi = Çiçeğin kabacası. Rumeli beylerbeyi = Tanzimat’tan sonra bir sivil rütbe. İskambil kâğıtlarının birlileri: Kupa beyi, maça beyi. Külhanbeyi = Sokak çapkını, haylaz ve derbeder çocuk.

Türkçe Sözlük

(aslı: BâRGİR) (i. F. bâr = yük, giriften = tutmak, kaldırmak). 1. Yük tutucu, yük kaldıran, yük taşıyan (hayvanlara, hamallara, araba ve gemi gibi şeylere denir). 2. Enenmiş at, iğdiş, feres, esb: Binek, yük, araba, bostan, değirmen, saka beygiri. Ağanın beygiri — Küstah. Beygir sürücüsü = Kira beygirini sürüp arkasından giden adam.

Türkçe Sözlük

(aslı: Bİ-HUDE) (i. F.). Boşuna, işe yaramaz şekilde. Beyhude yer» = Boş yere, boşu boşuna.

Genel Bilgi

İnsanoğlu ana rahmine düşünce, embriyon halinde iken, hücreleri bölünerek çoğalmaya baslar. İleride vücudun hangi parçasının bir hücresi olacaklarını bilirler. Yani bir kısmı kas hücresi olarak gelişirken bir diğeri göz, sinir, vb. hücresi olmak üzere çoğalır.

Sinir sistemimizdeki nöron hücreleri ise anne karnında oluşumlarının son safhasına ulaşırlar, tüm yaşam boyunca ulaşabilecekleri en çok sayı olan bu miktarda da kalırlar. Beynimizin milyarlarca hücresinin bu safhada oluşabilmesi için dakikada 2,5 milyon nöron meydana gelir.

Beyin hücreleri oluştuktan sonra ölünceye kadar sayı olarak artmazlar. Aslında vücudumuzda sonradan çoğalmayan başka hücreler de vardır. Ama boyut olarak büyüyebilirler. Eğer vücudu geliştirmek için halter çalışılırsa, kaslar büyür ama bu yeni kas hücrelerinin oluşması demek değildir. Mevcut hücrelerin boyutları büyümüştür. Çalışma bırakıldığında bu kaslar tekrar pörsüyebilirler.

Bir insan doğduğunda beyni 350 gram ağırlığındadır. Bir yaşında 1000 grama, gelişme tamamlanınca da nihai ağırlığına ulaşır. Beyin hücreleri daha anne karnında iken son şekillerini aldıklarına göre bu artış miktarı nereden geliyor diye sorulabilir. Burada da kas örneğinde olduğu gibi hücrelerin çoğalması değil büyümeleri söz konusudur.

20 yaşına gelince beyin hücrelerinde eksilme başlar. Her gün yaklaşık 50 bin tanesi ölür. Bu sayı 60 yaşlarında günde 100 bin hücreyi bulur. 75 yaşına geldiğimizde tüm nöronların yüzde 10’unu kaybetmiş oluruz. Tabii bu doğduğumuz ana oranla zekamızın yüzde 10 azaldığı anlamına gelmez. İnsan hayatında iyi beslenme, tecrübe ve öğrenme gibi faktörler geriye kalan nöronların kapasitelerinin daha da gelişmelerini sağlarlar. Yani beyin ne kadar çok kullanılırsa o kadar iyi durumda olur.

Beynin oksijen tüketimi sabittir. Beyinde oksijenle birlikte sadece glikoz kullanılır ve bunların beyinde yedeği yoktur. Bu demektir ki, sinir hücrelerinin yaşaması her an için kan dolaşımının getireceği miktara bağlıdır. Oksijensizliğin ve kanda glikoz azalmasının yol açtığı kötü ve onarılmaz sonuçlar hatta beynin bazı bölümlerinin ölmesi bununla açıklanabilir. Beyindeki bu kan akımı vücudun diğer kısımlarına oranla bağımsızdır. Kalpten çıkan kanın yaklaşık beşte biri buraya gider.

Vücut ağırlığımızın yalnızca yüzde 2’sini oluşturan beynimiz, toplam enerji üretimimizin yüzde 20’sini tüketir. Bu enerjiyi kanın taşıdığı oksijen ve glikozdan alır. Kanımızdaki glikoz (kan şekeri) seviyesi düşerse önce acıkır ve huzursuz oluruz. Seviye daha da alçalırsa beyin faaliyetini azaltır, biz de yarı baygın hale geliriz. Oksijen daha da hayati bir önem taşır. Oksijensiz kalan beyin hücreleri en fazla 5 dakika içinde ölürler. Beynin bir bölümünde kan dolaşımı duracak olursa, o bölgede hayatiyet sona erer.

Spor yaparken kalp daha hızlı çalışır, daha fazla kan pompalar. Bu durumda beyne daha çok kan gitmesi, dolayısıyla beynin daha iyi çalışması gerekmez mi? Hayır. Beyne giden kan miktarı hep aynıdır. Ortalama bir kalp dakikada yaklaşık 5 litre kanı vücudun her tarafına pompalar. Bunun 750 mililitresi beyne giderken 600 mililitresi de bacakların diz altındaki kısımlarına gider. Spor yaparken kalbin pompaladığı miktar 17 litreye kadar çıkar. Bunun 14.000 mililitresi bacaklara giderken beyne giden miktar yine aynı, yani 750 mililitredir.

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Yumurta. 2. Haya. (bk.) Husye. 3. Demir başlık, (bk.) Miğfer.

Türkçe Sözlük

(i. aslı Arapça olup şeddelidir: Bezz). Pamuk veya ketenden yapılmış be yaz dokuma ki, çeşitleri olup başlıca çamaşır, çarşaf, kese vesaire imaline yarar. Trabzon bezi. Ayak bezi = Ayak silecek bez. El beıi = Çocukların ellerini silmeye mahsus bez. Tahta bezi = Tahta oğdukları ve yıkanmış tahtaların üzerine yaydıkları bez. Çocuk bezi = Kundak bezlerinin beheri. Sofra bezi = Masanın üstüne açılan örtü ve vaktiyle sofranın altına yayılan yaygı. Namaz bezi = Kadınların namaz kıldıkları vakit başlarına örttükleri bez. Bez çözmek = Bezi tezgâhtan çıkarmak ve mec. gidip gelmek.

Türkçe Sözlük

(i. aslı beyz yani yumurta olsa gerektir). Boyunda, koltuk altı ve kasık gibi yerlerde bulunan oynak taneler, gudde.

Türkçe Sözlük

(i. aslı: bicâde). Gök yakut.

Türkçe Sözlük

(i. F. aslı: bâzâr-gân). Tacir, tüccar, alışveriş eden esnaf. Efendi ve ağa yerine Yahudiler için söylenen unvandır. Bezirgin başı — Eskiden konvoy başı, tüccar vekili. Ayak bezirginı = Eşya gezdirip satan, satıcı, bohçası. Korkak bezirgan = Tereddüt içindeki kimse, cesaretsiz.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s., bot., zool. iki başlı.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i., anat., zool. iki başlı kas; bilhassa kolun üst kısmmdaki ve kalça kemiğinin arkasındaki kaslar.

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Başlama, Ar. bidâ, mübaşeret: Bir işe bidâyet etmek. 2. Evvel, ibtidâ, başlangıç: Bu işin bidâyet ve nihayeti. Mahkeme-i bidâyet = Son devir Osmanlı adlî teşkilâtında davaların ilk ve başlıbaşına görüldüğü mahkeme ki kazalarda ve kaza hükmünde olan yerlerde olurdu. (Bunun üstünde mahkeme-i istînâf ve daha üstte mahkeme-i temyiz vardı).

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Başlama, Ar. bidâ, mübâşeret: Bir işe bidâyet etmek. 2. Evvel, ibtidâ, başlangıç: Bu işin bidâyet ve nihayeti. Mahkeme-i bidâyet = Son devir Osmanlı adlî teşkilâtında davaların ilk ve başlıbaşına görüldüğü mahkeme ki kazalarda ve kaza hükmünde olan yerlerde olurdu. (Bunun üstünde mahkeme-i istînâf ve daha üstte mahkeme-i temyiz vardı).

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. yumuşak başlı, muti, söz dinleyen; (briç) deklarasyon yapmaya müsait.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Bildirmek, anlatmak, Osm. İlâm ve ifhâm etmek. 2. Haber vermek: İşin aslını bana bildirdiler. Git anla da bize bir mektupla bildir. Haddini bildirmek = Değerini anlatmak, cezasını vermek.

Türkçe Sözlük

(I. aslı: bilek yüzüğü). 1. Kadınların süs olarak bileklerine taktıkları halka ki altın, gümüş, elmaslı veya sırçadan olur. 2. Kuyunun ağzına konulan yekpâre delikli taş, taş halka. 3. Topun kalın çenberi. Ayak bileziği = Arap kadınlarının ayaklarına taktıkları halka. Ar. halhâl.

Türkçe Sözlük

(aslı: Bİ’L-HASSA) (i. A.). Hele, her şeyden önce, başta, özellikle, en çok.

Genel Bilgi

Bir gün, dünyanın kendi ekseni etrafında bir dönüşü tamamladığında geçen süredir. Bunu herkes bilir. Aslında tam da öyle değildir. Çünkü dünya kendi ekseni etrafında dönüşü sırasında yörüngesi üzerinde güneşin etrafında da döndüğünden, güneşten bakıldığında bir tam devri için geçen süre farklı gözlemlenir.

Neyse şimdi biz bunu karıştırmayalım ve bugün bütün dünyanın kabul ettiği zaman sistemine bakalım; o Bir yıl 12 aydır. o Bir yıl 52 haftadır o Bir ay 28-31 gündür. o Bir ay 4-5 haftadır. o Bir hafta 7 gündür. o Bir gün 24 saattir. o Bir saat 60 dakikadır. o Bir dakika 60 saniyedir. o Bir saniye 100 mili saniyedir.

Görüldüğü gibi, bir gün kaç saniyedir diye sorulduğunda bile kafadan hesaplanamayacak kadar karışık bir bölünme. Önce gün 24’e, sonra 60’a, sonra bir daha 60’a bölünüyor. Saniyeden sonraki bölünmeler ise ondalık sistemle gidiyor. İşte çocukların zaman hesaplarında zorlanmalarının sebebi.

Bir günde niçin 24 saat olduğunu kimse bilmiyor. Bu rakamın güneş saatini ilk kullanan Mısırlılardan kaynaklandığı sanılıyor. Yere dikilen yüksek bir taşın gölgesi sabah batıya, akşam doğuya düşüyordu ve Mısırlılar bu arayı altıya bölmüşlerdi. Dolayısı ile bir gün 24 bölüm oluyordu.

12 sayısı 2, 3, 4 ve 6 ile bölünebildiğinden, o zamanlar en çok kullanılan sayı birimi idi ki, bugün bile düzine adı altında sayı birimi olarak kullanılmaktadır.

Mısırlılar ayrıca 30 günlük ay ve 360 günlük yıl takvimini uyguluyorlardı.

Bugün bir dairenin 360 dereceye bölünmesinin sebebinin de bu olduğu sanılıyor. Yaklaşık 3 bin yıl önce, bugün Irak olarak bilinen yerde yaşayan, Babilliler ise 60 sayısını matematik sistemlerinde temel olarak almışlardı. 2, 3, 4, 6, 12, 15, 20 ve 30 ile bölünebilen ve 360’ı da bölen bu sayı dakika ve saniyenin birimi olarak alındı. O zamanlar için onluk sistem, yani on sadece 2 ve 5’e bölünebilen zavallı bir sayı idi.

Saniyenin bölümleri ise o devirlerde ölçülemiyordu, ölçülebilmeye başlandığında ise dünya ondalık sisteme geçmişti ve bu esas alındı.

Genel Bilgi

Bira, insanlığın en eski ve en güzel içeceklerinden biridir. Ama bu güzel içkinin küçük bir kusuru vardır. İki bardağı bitirene kadar en az iki kere de tuvalete gitmek zorunda kalınır. Neredeyse içilen bira kadarı tuvalete bırakılıp, gidilir.

Aslında bu olayın biranın sıvı kısmı ile pek alakası yoktur. Bira içince tuvalete gitme ihtiyacını hissettiren ‘antidiuretic’ denilen bir hormondur. Biz buna kısaca ‘ADH’ diyeceğiz. Vücudumuzda üretilen bu hormon idrar miktarını ayarlar ve doğrudan olmasa da kanımızdaki su miktarını etkiler.

Susuz kaldığımız zaman ‘ADH’ böbreklerimize sinyal gönderip idrar üretimini durdurtur. Böylece su harcaması kesilerek kanımızdaki su miktarı korunur ve plazmadaki tuz miktarının yükselmesine mani olunur. Yani ‘ADH’ vücudumuzdaki su ve tuz miktarını dengeleyen, koruyucu bir işlev görür.

Halk arasında idrar söktürücü adı da verilen bazı maddeler ‘ADH’nin salgılanmasına mani olur. Bu durumda böbrekler idrar üretip üretmeyeceklerine karar veremezler ve sonunda üretmeye devam ederler. Mevcut dengenin bozulduğunu bilmeden suyu dışarı atarlar, insanı tuvalete gitmeye mecbur bırakırlar ve vücudun kurumasına sebep olurlar.

Vücudumuzdaki bu hormonu en çok etkileyen maddelerden biri de alkoldür. Birayı bolca içince, içindeki alkol nedeni ile ‘ADH’den sinyal de gelmeyince böbrekler fazla mesai yaparak vücuttaki suyu idrar haline getirirler. Tabii biranın sıvı kısmının da buna katkısı vardır, ama aynı sürede, aynı miktarda su içildiğinde bu kadar tuvalet ihtiyacı duyulmaz.

Aslında aynı durum tüm alkollü içeceklerde de geçerlidir. İçilme zamanı ve miktarı biraya eşdeğer olduğunda aynı etki onlarda da görülür. Bu hormonu etkileyen bir diğer önemli madde de kafeindir. Kahve ile birlikte yeterli kafein alındığında ‘ADH’ salgılanması durur ve böbrekler idrar üretmeye devam eder.

Görüldüğü gibi içki içmenin sonuçlarından birisi de vücudun kurumasıdır. Buna karşı vücutta susama ile birlikte acıkma duyusu da uyarılır. Kaybedilen suya karşı gece yarısı yemek yeme ihtiyacı duyulur. Durum buna uygun değilse sabah kalkıldığında bir sürahi su içilir.

Genel Bilgi

Bira, insanlığın en eski ve en güzel içeceklerinden biridir. Ama bu güzel içkinin küçük bir kusuru vardır. İki bardağı bitirene kadar en az iki kere tuvalete gitmek zorunda kalınır. Neredeyse içilen bira kadarı tuvalete bırakılıp, gidilir.

Aslında bu olayın biranın sıvı kısmı ile pek alakası yoktur. Bira içince tuvalete gitme ihtiyacını hissettiren “antidiuretic” denilen bir hormondur. Biz buna kısaca “ADH” diyeceğiz. Vücudumuzda üretilen bu hormon idrar miktarını ayarlar ve doğrudan olmasada da kanımızdaki su miktarını etkiler.

Susuz kaldığımız zaman “ADH” böbreklerimize sinyal gönderip idrar üretimini durdurtur. Böylece su harcaması kesilerek kanıızdaki su miktarı korunur ve plazmadaki tuz miktarının yükselmesine mani olunur. Yani “ADH” vücudumuzdaki su ve tuz miktarını dengeleyen, koruyucu bir işlev görür.

Halk arasında idrar söktürücü adı da verilen bazı maddeler “ADH”nin salgılanmasına mani olur. Bu durumda böbrekler idrar üretip üretmeyeceklerine karar veremezler ve sonunda üretmeye devam ederler. Mevcut dengenin bozulduğunu bilmeden suyu dışarı atarlar, insanı tuvalete gitmeye mecbur bırakırlar ve vücudun kurumasına sebep olurlar.

Vücudumuzdaki bu hormonu en çok etkileyen maddelerden biri de alkoldür. Birayı bolca içince, içindeki alkol nedeni ile “ADH”den sinyal de gelmeyince böbrekler fazla mesai yaparak vücuttaki suyu idrar haline getirirler. Tabii biranın sıvı kısmının da buna katkısı vardır, ama aynı sürede, aynı miktarda su içildiğinde bu kadar tuvalet ihtiyacı duyulmaz.

Aslında aynı durum tüm alkollü içeceklerde de geçerlidir. İçilme zamanı ve miktarı biraya eşdeğer olduğunda ayı etki onlarda da görülür. Bu hormonu etkileyen bir diğer önemli madde de kafeindir. Kahve ile birlikte yeterli kafein alındığında “ADH” salgılanması durur ve böbrekler idrar üretmeye devam eder.

Görüldüğü gibi içiki içmenin sonuçlarından birisi de vücudun kurumasıdır. Buna karşı vücutta susama ile birlikte acıkma duyusu da uyarılır. Kaybedilen suya karşı gece yarısı yemek yeme ihtiyacı duyulur. Durum buna uygun değilse sabah kalkıldığında bir sürahi su içilir.

Türkçe Sözlük

(I. aslı Moğolca’dır). Ordunun sağ kolu, meymene (mukabili olan sol kola yani meysereye civangâr derler).

Türkçe Sözlük

(dsi.). Bir derecesinde olan, ilk, evvel, evvelki: Ayın birinci günü, sokağın birinci evi, on birinci, yüz birinci vesaire. mec. 1. Bir hususta en başta bulunan, en ileri olan: Bu adam nişancılıkta, ressamlıkta, musikide birincidir. 2. En başlı, en mühim: Şimdi birinci işimiz şudur.

Türkçe Sözlük

(i. kimya) (y. k.). Birleşim, birleşmek işi ve sonucu, terkip. Havanın birleşimindeki başlıca maddeler azot ve oksijendir.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Aslı olmayan bir şeyi görür veya işitir gibi olma, olmayan şeyi var sayma, var zannetme. Fr. hallucination.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (Aslı: biism = adiyle). Bismillah — Allah’ın adiyle. Bisme sübhâne = Tanrı’nın adiyle.

Türkçe Sözlük

(f.) (aslı büttirmek). Tohumun filizlenip topraktan dışarı çıkmasına sebep olmak, yeşertmek. Bu yağmur ekilen tohumları çabuk bitirecektir.

Yabancı Kelime

Fr. biographie

öz geçmiş

Bir kimsenin doğumundan yaşadığı güne kadar geçirdiği belli başlı evreleri içeren yazı.

Türkçe Sözlük

(Aslı: buzağılamak) (İnek ve emsali). Doğurmak, yavrulamak.

Türkçe Sözlük

(i. A.). İstiklâl üzere, başlıbaşına.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. karabaş ördek, zool. Aythya marila; ciltte bulunan siyah başlı küçük yağ birikintisi

Türkçe Sözlük

(i. Ing.). Karşısındakini yanıltmak veya yıldırmak için aslı olmayan şeyleri gerçekmiş gibi göstermek, kuru sıkı.

Türkçe Sözlük

(i.), (aslı bögürek). Böğürün iki tarafında idrarı toplayıp mesaneye veren iki organ. Ar. kilye.

Sağlık Bilgisi

Böbreklerin iç kısımlarının iltihaplanmasıdır. Tıp dilinde piyelonefrit adı verilir. İki çeşiti vardır:

- Akut Böbrek İltihabı : Ani olarak ortaya çıkan, titreme, kaburga altlarında ve yanlarında başlayıp, kasıklara kadar yayılan bir ağrı ile kendini gösterir. Sık sık idrara gitmek ihtiyacı duyulur. İdrar çıkarken de yanma ve ağrı hissedilir. İlk önlem olarak belin iki yanına sıcak su torbası konur. Bol su, limonata ve açık çay içilir.

- Kronik Böbrek İltihabı : Akut böbrek iltihabının gereği gibi tedavi edilmemiş olması, kronik böbrek iltihabının başlıca nedenidir. Hastada iştahsızlık, ateş, halsizlik, baş ağrısı, ağrılı idrar etme ve bel ağrıları görülür. Yapılacak ilk iş, bol bol meyva suları içmek ve aşağıdaki reçetelerden birini uygulamaktır. Ayrıca tuz ve hayvani gıdalar azaltılmalıdır.

Tedavi için gerekli malzeme : Kekik, su

Hazırlanışı : 1 çay bardağı kaynak suya, 2 kahve kaşığı kekik konur. 10 dakika bekletildikten sonra, süzülür ve bir kerede içilir.

Genel Bilgi

Bilindiği gibi, ‘ring’ kelimesi, İngilizce’de daire, halka anlamındadır. Parmağa takılan yüzüğe bile bu nedenle ‘ring’ denilir. Aslında geçmişte profesyonel boksta, boksörler grup halinde, kasabadan, kasabaya dolaşır, oradaki yerli boksörlerle maç yaparlardı.

Boks yapılacak alana seyirciler daire şeklinde yerleştirilir, en önde oturanlara alanı çevreleyen ip tutturularak, başkalarının boks yapılacak yere girmeleri önlenirdi. Ayrıca sahnedeki boksöre meydan okuyan biri kafasını bu ipe çarparak dövüşmek isteğini belirtirdi.

Seyirci miktarı artınca bu usulü uygulamak zorlaştı. Yere dikilen kazıklara ip bağlanarak boks yeri belirlenmeye başlandı. Tabii ki bu iş için en uygun şekil kare idi.

Boks yapılan yerlerin dünyanın her yanında kare olmasına rağmen “ring” diye adlandırılmasının hikayesi işte bu!

Genel Bilgi

Bilindiği gibi, “ring” kelimesi, İnglizce’de daire, halka anlamındadır. Parmağa takılan yüzüğe bile bu nedenle “ring” denilir.

Aslında geçmişte profesyonel boksta, boksörler grup halinde, kasabadan, kasabaya dolaşır, oradaki yerli boksörlerle maç yaparlardı.

Boks yapılacak alana seyirciler daire şeklinde yerleştirilir, en önde oturanlara alanı çevreleyen ip tutturularak, başkalarının boks yapılacak yere girmeleri önerilirdi. Ayrıca sahnedekiboksöre meydan okuyan biri kafasını bu ipe çarparak dövüşmek istediğini belirtirdi.

Seyirci miktarı artınca bu usulü ugulamak zorlaştı. Yere dikilen kazıklara ip bağlanarak boks yeri belirlenmeye başlandı. Tabii ki bu iş için en uygun şekil kare idi.

Boks yapılan yerlerin dünyanın her yanında kare olmasına rağmen “ring” diye adlandırılmasının hikayesi işte bu!

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. bağcıkları olan kadın ve çocuk şapkası; başlık şeklindeki kapak; ing. arabanın motor kapağı, kaporta. bonnet box şapka kutusu. have a bee in one's bonnet bak. bee

İngilizce - Türkçe Sözlük

f. başlık giydirmek.

Türkçe Sözlük

(Aslı Arapça’dır). 1. işlenmeye elverişsiz ve tesviye edilmemiş çorak yer. 2. Bulanık suyun kapta bıraktığı pas: Bor (ve galatı bora) bağlamak, bora sokmak.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. dip, alt; esas, kaynak, temel; vadi; den. karina, tekne, gemi; dayanma gücü; iskemlenin oturulacak yeri; k.dili kıç, popo. Bottoms up! k.dili içkilerinizi bir yudumda bitirin !. at bottom aslında, esasında. get at the bottom of bir şeyin esasına inmek,

Türkçe Sözlük

(i.) (Aslı boyağı) 1. Renk vermek üzere cisimlere ve eşyaya sürülen veya eşya onun içine batırılan nebatî veya madenî sır veya karışım. Ar. levn, Fars. fâm: Yağlı, tutkallı, sulu boya, has boya. 2. Cisimlerin, güneş ışınlarının bir takımını aksettirmekten görünüşte aldıkları çeşitli suretlerin beheri, renk, Ar. levn, Fars. güne. Boya atmak = Solmak. Aşıboyası = Boyamada kullanılan bir cins sarı ve kırmızı toprak. Boya ağacı = Kabuğu dericilerce kullanılan bir çeşit kayın ağacı. Boya almak = Boyanmak, boyanmaya elverişli olmak. Boya vurmak = Boyamak, boya sürmek. Sarı boya = Ar. cehrî. Kara boya = Yalnız siyahla boyanmış, karakalem. Gökboya = Çivit.

Türkçe Sözlük

(i.). Boya çeşitlerini yapan veya tutan, eşya ve çeşitli maddeleri boyamak sanatiyle ve nakkaşlıkla uğraşıp geçinen adam: Boyacıdan boya aldım, evi boyatmak için bir boyacı arıyorum. Boyacı küpü = Boyacının boyayı koyduğu küp. mec. Pek çabuk ve kolay yapılan basma kalıp ve baştan savma işi anlatır: Boyacı küpü mü bu?

Türkçe Sözlük

(i.). Boya satan veya boyayan ve nakkaşlık eden adamın sanatı: Boyacılık ediyor, boyacılık pek lüzumlu bir sanattır.

Türkçe Sözlük

(i.). Toprak ve deve tüyü renginde olan. Boz aba. Bozbakkal = Ardıç kuşuna benzer bir cins bahar kuşu. Bozdoğan = 1. Doğanın bir cinsi. 2. Doğan başlı çomak, topuz. 3. Bir cins armut.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. ince ve küçük başlı çivi.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s., i. geniş enli; hudutsuz; belli, açık; belli başlı, ana, genel, umumi; kaba; serbest, liberal; i. açıklık; (argo) kadın; (argo) fahişe. Broad Church i. ingiliz kilisesinde serbest fikirli zümre. broad bean bakla. broad daylight güpegündüz. broad jump u

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. Swift'in ,Guliliver'in Seyahatleri adlı kitabında adı geçen ve herşeyin aslından çok büyük olduğu üIke.

Türkçe Sözlük

(i.) (Aslı budakcık). Küçük budak.

Türkçe Sözlük

(i.) (aslı buğdak). 1. ince ve küçük dal. Ar. gusn, Fars. şâh. 2. Ağaçta ve tahtada budak eseri, gözü, düğüm. Budak özü = Taze sürgün. Dişbudak — Bir cins orman ağacı, lisanülesafir. Gözünü budaktan esirgememek — Tehlikeye karşı koşmak.

Türkçe Sözlük

(f.) (aslı: Buğdamak), (ağaç ve bağın). Fazla budaklarını kesmek veya budaklarını kısaltmak: Ağaç, bağ budamak. mec. Asma budamak = Boş lâkırdı söylemek.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Ekmek yapmaya ve insanın gıdasına yarayan hububatın en başlısı. Çeşitleri çoktur. 2. Miskalin 72’de bir kısmı, habbe (tartı). Buğday başı = Başak. Ar. sünbüle. Mısır buğdayı = Kalembek, kokoroz.

Genel Bilgi

Tepenizde gördüğünüz orta büyüklükte, yaklaşık l kilometre çapındaki bir bulutun hacmi 4 milyar metreküptür ve içinde l-5 milyon kilogram su vardır. Peki nasıl oluyor da bu kadar su başımıza kovadan dökülür gibi dökülmüyor, bu kadar tonlarca ağırlık havada durabiliyor? Gerçekten bulutlar gökyüzünün inanılmaz ve harika süsleridir.

Hiçbir bulut diğeri ile şekil ve hacim olarak aynı değildir. Çünkü oluşumlarına etki eden hava akımları, sıcaklık, basınç, havadaki toz miktarı v.b. gibi o kadar çok etken vardır ki, çok değişken olan atmosferde iki yerde bütün bu şartları eşit olarak sağlamak mümkün değildir.

Isınan yeryüzünden buharlaşan su, havadan hafif minik su buharları şeklinde doğruca gökyüzüne yükselir. Belirli bir yükseklikte basınç azaldığı, hava da soğuduğu için minik su damlacıkları haline geçerler ve bulutları oluştururlar. Başlangıçta bu damlalar o kadar küçüktür ki, çapları birkaç mikrometredir. (İnsan saçı 100 mikrometredir.) Ortalama bir yağmur damlasının oluşabilmesi için bunlardan milyonlarcasının birleşmesi gerekir.

Bulutların bu kadar ağırlığa rağmen gökyüzünde asılı kalabilmelerinin sebebi bu damlacıkların çok küçük olmalarıdır. Her ne kadar bir kilometre çapındaki bir bulutta en azından 1.000 ton su varsa da bu hacimdeki hava 1.000.000 tondur, yani bin kez daha ağırdır. Bu nedenle de bulutlar içerlerindeki yağmur taneleri iyice oluşup, ağırlaşıp yere düşene kadar tepemizde gezinip dururlar. Aslında yağmur yağarken yağmur damlası oluşma işlemi devam ettiğinden bulut içindeki suyu boşaltıp bir anda kaybolmaz.

Bulutun oluşumunda başlangıçta oluşan su damlacıkları o kadar küçüktür ki, üzerlerine gelen ışıkları doğrudan yansıtırlar ve bu tip bulutlar pamuk gibi beyaz görünürler. Su damlacıkları birleşip büyüdükçe, yani kalınlaştıkça ışığı daha az yansıtırlar, bu nedenle de yağmur bulutları daha koyu, gri hatta siyaha yakın renkte görünür. Gittikçe büyüyerek ağırlaşan bu damlalar bulutun altında toplandığından, bu tip bulutların tabanları üst taraflarına nazaran daha koyu renktedirler.

Havadaki sıcaklık yatay olarak genellikle aynıdır. Bu nedenle havanın içine suyu alabileceği yükseklik yatay olarak hemen hemen aynı olduğundan bulutların altları daha düzdür. Bulutun ortası ile üst kenarı arasındaki ısı farklı olduğu ve üst tarafında su damlası oluşumu devam ettiği için üst taraflar kıvrımlıdır.

Bulutlar şekillerine ve yüksekliklerine göre sınıflandırılırlar. Genelde üç ana grupta toplanırlar. Bu sınıflandırmaya göre, ince, tutam tutam, ufak bulutlara ‘sirüs’, kümeler halinde olanlara ‘kümülüs’, ufukta tabaka halinde görünenlere de ‘stratus’ deniliyor. Ayrıca iki tane de yükseklik kategorisi var. Bulutun tabanı yerden 2.000 - 6.000 metre yükseklikte ise ön ismi ‘alto’, 6.000 metreden daha yükseklikte ise de ‘sirro’ oluyor. Yağmur bulutlarına da diğerlerinden ayırmak için ‘nimbo, nimbus’ gibi isimler ekleniyor.

Genel Bilgi

Tepenizde gördüğünüz orta büyüklükte, yaklaşık 1 kilometre çapındaki bir bulutun hacmi 4 milyar metreküptür ve içinde 1-5 milyon kilogram su vardır. Peki nasıl oluyor da bu kadar su başımıza kovadan dökülür gibi dökülmüyor, bu kadar tonlarca ağırlık havada durabiliyor? Gerçekten bulutlar gökyüzünün inanılmaz ve harika süsleridir.

Hiçbir bulut diğeri ile şekil ve hacim olarak aynı değildir. Çünkü oluşumlarına etki eden hava akımları, sıcaklık, basınç, havadaki toz miktarı v.b. gibi o kadar çok etken vardır ki, çok değişken olan atmosferde iki yerde bütün bu şartları eşit olarak sağlamak mümkün değildir.

Isınan yeryüzünden buharlaşan su, havadan hafif minik su buharları şeklinde doğruca gökyüzüne yükselir. Belirli bir yükseklikte basınç azaldığı, hava da soğuduğu için minik su damlacıkları haline geçerler ve bulutları oluştururlar. Başlangıçta bu damlalar o kadar küçüktür ki, çapları birkaç mikrometredir. (İnsan saçı 100 mikrometredir.) Ortalama bir yağmur damlasının oluşabilmesi için bunlardan milyonlarcasının birleşmesi gerekir.

Bulutların bu kadar ağarlığa rağmen gökyüzünde asılı kalabilmelerinin sebebi bu damlacıkların çok küçük olmalarıdır. Her ne kadar bir kilometre çapındaki bir bulutta en azından 1000 ton su varsa da bu hacimdeki hava 1 milyon tondur, yani bin kez daha ağırdır. Bu nedenle de bulutlar içerlerindeki yağmur taneleri iyice oluşup, ağırlaşıp yere düşene kadar tepemizde gezinip dururlar. Aslında yağmur yağarken yağmur damlası oluşma işlemi devam ettiğinden bulut içindeki suyu boşaltıp bir anda kaybolmaz.

Bulutun oluşumunda başlangıçta oluşan su damlacıkları o kadar küçüktür ki, üzerlerine gelen ışıkları doğrudan yansıtırlar ve bu tip bulutlar pamuk gibi beyaz görünürler. Su damlacıkları birleşip büyüdükçe, yani kalınlaştıkça ışığı daha az yansıtırlar, bu nedenle de yağmur bulutları daha koyu, gri hatta siyaha yakın renkte görünür. Gittikçe büyüyerek ağırlaşan bu damlalar bulutun altında toplandığından, bu tip bulutların tabanları üst taraflarına nazaran daha koyu renktedirler.

Havadaki sıcaklık yatay olarak genellikle aynıdır. Bu nedenle havanın içine suyu alabileceği yükseklik yatay olarak hemen hemen aynı olduğundan bulutların altları daha düzdür. Bulutun ortası ile üst kenarı arasındaki ısı farklı olduğu ve üst tarafında su damlası oluşumu devam ettiği için üst taraflar kıvrımlıdır.

Bulutlar şekillerine ve yüksekliklerine göre sınıflandırılırlar. Genelde üç ana grupta toplanırlar. Bu sınıflandırmaya göre, ince, tutam tutam, ufak bulutlara ‘sirüs’, kümeler halinde olanlara ‘kümülüs’, ufukta tabaka halinde görünenlere de ‘stratus’ deniliyor. Ayrıca iki tane de yükseklik kategorisi var. Bulutun tabanı yerden 2 bin-6 bin metre yükseklikte ise ön ismi ‘alto’, 6 bin metreden daha yükseklikte ise de ‘sirro’ oluyor. Yağmur bulutlarına da diğerlerinden ayırmak için ‘nimbo, nimbüs’ gibi isimler ekleniyor.

Genel Bilgi

Bilinenin aksine bütün bumeranglar geri gelmezler. Fırlatana geri dönebilen bumeranglar sadece Avustralya yerlileri Aborijinler tarafından spor olarak veya kuş sürülerini avlamakta kullanılırlar. Aborijinlerin tarih öncesi zamandan beri bumerangları kullandıkları biliniyor.

Bumerangın İngilizce’de ‘boomerang’ olan ismi de Aborijinlerin kullandığı isimden türemiştir. Aslında bugün Avustralya’da kullanılan ve bu kıtaya özgü isimlerin çoğunun kökeni Aborijinlerden kaynaklanır. Örneğin Avustralya’yı ilk keşfedenler kanguruları görünce çok şaşırmış ve Aborijinlere bunların isimlerini sormuşlar, onlar da ‘kanguru’ cevabını verince, bu acayip hayvana kanguru ismini vermişlerdir. Halbuki kanguru Aborijin lisanında ‘bilmiyorum’ demektir.

Bumerang şeklinde ancak geri dönme özelliği olmayan benzerlerinin Aborijinler gibi Mısır’da, güney Hindistan’da, Endonezya’da (Borneo) ve Amerika’da yerliler tarafından tarihin ilk çağlarından itibaren kullanıldığı biliniyor. Bu tipler daha uzun ve ağırdırlar. Av hayvanlarını öldürmede kullanılırlar. Savaşlarda çok ağır yaralanmalara ve ölümlere sebep olurlar. Hatta bazılarının ucu tesiri arttırmak için kanca şeklinde yapılır.

Aborijinlerin yaptıkları geri dönebilen bumeranglar ise hafif ve ince olup toplam uzunlukları 50 - 75 santimetre, ağırlıkları da 350 gram civarındadır. Bumerangın iki kolunun ucu yapılırken veya yapıldıktan sonra kül ile ısıtılarak birbirinin aksi istikamete kıvrılır.

Bumerang yere paralel veya biraz aşağı doğru atılırsa biraz sonra yükselişe geçerek, 15 metre yüksekliğe kadar tırmanır.

Eğer bir ucu yere çarpacak şekilde atılırsa, yere çarpan bir mermi gibi müthiş bir hızla dönerek yükselir, 45 metrelik bir daire veya elips çizerek yörüngesini tamamlar, fırlatanın yakınma düşer.

Bumerangın nasıl geri döndüğü günümüzün bilim insanları tarafından tam anlaşılmış değildir. Dönüşün aerodinamik kaldırma gücü ile üç eksende yaptığı cayroskobik dönüşün birleşiminin yarattığı sanılmaktadır. Geri dönebilen bumerangların, diğerlerinin uçuş şekillerinin gözlemlenerek veya tamamen tesadüf sonucunda geliştirildiği sanılıyor.

Aborijinlerin bumerangla kuş avlamaları ise ilginç. Bumerangı, kuş sürülerinin uçuş yüksekliğinin üzerine fırlatıyorlar. Bumerangın yerdeki gölgesini gören kuşlar arkalarında yırtıcı bir kuş olduğunu sanıyorlar. Kaçmak için dalışa geçiyorlar ve sonunda ağaçlar arasına gerilmiş ağlara takılıyorlar.

Bumerang fırlatma, tarihte kaydedilmiş en eski sporlardan biridir. Günümüzde başta ABD’de olmak üzere bazı ülkelerde, hedefe yakınlık, mesafe, hız ve yakalama kategorilerinde spor olarak hala yapılıyor.

Genel Bilgi

Bilinenin aksine bütün bumeranglar geri gelmezler. Fırlatana geri dönebilen bumeranglar sadece Avustralya yerlileri Aborijinler tarafından spor olarak veya kuş sürelerini avlamakta kullanılırlar. Aborijinlerin tarih öncesi zamandan beri bumerangları kullandıkları biliniyor.

Bumerang İngilizce’de “boomerang” lan ismi de Aborijinlerin kullandığı isimden türemiştir. Aslında bugün Avustralya’yı ilk keşfedenler kanguruları görünce çok şaşırmış ve Aborijinlere bunların isimlerini sormuşlar, onlar da “kanguru” cevabını verince, bu acayip hayvana kanguru ismini vermişlerdir. Halbuki kanguru Aborijin lisanında “bilmiyorum” demektir.

Bumerang şeklinde ancak geri dönme özelliği olmyan benzerlerinin Abojinler gibi Mısır’da, güney Hindistan’da, Endonezya’da (Borneo) ve Amerika’da yerliler tarafından tarihin ilk çağlarında itibaren kullanıldığı biliniyor. Bu tipler daha uzun ve ağırdırlar. Av hayvanlarıı öldürmede kullanılırlar. Savaşlarda çok ağır yaralanmalara ve ölümlere sebep olurlar. Hatta bazılarının ucu tesiri arttırmak için kanca şekllinde yapılır.

Aborijinlerin yaptıkları geri dönebilen bumeranglar ise hafif ve ince olup toplam uzunlukları 50 - 75 santimetre, ağırlıkları da 350 gram civarındadır. Bumerangın iki kolunun ucu yapılırken veya yapıldıktan sonra kül ile ısıtılarak birbirinin aksi istikamete kıvrılır.

Bumerang yere parelel veya biraz aşağı doğru atılırsa biraz sonra yükselişe geçerek, 15 metre yüksekliğe kadar tırmanır. Eğer bir ucu yere çarpacak şekilde atılırsa, yere çarpan bir mermi gibi müthiş bir hızla dönerek yükselir, 45 metrelik bir daire veya elips çizerek yörüngesini tamamlar, fırlatanın yakınına düşer.

Bumerangın nasıl geri döndüğü günümüzün bilim insanları tarafından tam anlaşılmış değildir. Dönüşün aerodinamik kaldırma gücü ile üç eksende yaptığı cayroskobik dönüşün birleşiminin yarattığı sanılmaktadır. Geri dönebilen bumerangların, diğerlerinin uçuş şekillerinin gözlemlenerek veya tamamen tesadüf sonucunda geliştirildiği sanılıyor.

Aborijinlerin bumerangla kuş avlamaları ise ilginç. Bumerangı, kuş sürülerinin uçuş yüksekliğinin üzerine fırlatıyorlar. Bumerangın yerdeki gölgesini gören kuşlar arkalarında yırtıcı bir kuş olduğunu sanıyorlar. Kaçmak için dalışa geçiyorlar ve sonunda ağaçlar arasına gerilmiş ağlara takılıyorlar.

Bumerang fırlatma, tarihte kaydedilmiş en eski sporlardan biridir. Günümüzde başta ABD’de olmak üzere bazı ülkelerde, hedefe yakınlık, mesafe, hız ve yakalama kategorilerinde spor olarak hala yapılıyor.

Türkçe Sözlük

(i.) (Aslı bunçalayın) 1. Bu kadar, bu miktarda: Bunculayın işin ehemmiyeti yoktur. 2. Böyle, bu tarzda, bu halde. Bunculayın adam (yakın için olup, uzak için olan mukabili onculayındır, eskimiştir).

Türkçe Sözlük

(i. A). 1. Araplar’ın üstten giydikleri bir libas ki, pek geniş ve kare şeklinde olup yukarıdan iki ucunda kol yerini tutar iki deliği ve başlığı vardır. 2. Eskiden kadınların kırlarda ve gezinti yerlerinde giydikleri bir nevi yeldirme. 2. Banyodan sonra giyilen cübbeye benzer bir giyecek. (bk.) Bornuz.

Türkçe Sözlük

(i.). Taşlık, çakıllık yer.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Yüzün ortasında, iki kaşın arasından ağzın üstüne kadar ve iki yanak ve gözün arasında uzanan ve solunuma ve koklamaya yarar iki deliği olan çıkıntılı organ. 2. Uç: Kalemin burnu, mumun burnunu kesmek. 3. Denizin içine girmiş ve dağlık taşlık kara ucu. Ar. Re’s: Boz burun (alçağına dil derler). 4. mec. Kibir, gurur, nahvet: Burnu büyük = Kibirli, gururlu. İtburnu = Yabanî gül, Burunotu = Enfiye. Burnu ucunda = Pek yakın, ta karşısında, yanıbaşında. Burun buruna = Başbaşa, yakından karşı karşıya. Burunperdesi = Burnun iki deliği arasındaki zar. Burundan düşmek = Çok benzemek. Kıh (hık) elemiş burnundan düşmüş = Ana, babaya çok benzeyen hakkında kullanılır. Burun sürtmek = Alçakçasına sokulmak, dalkavuklukta bulunmak, çanak yalamak. Burun şişirmek = Tekebbür etmek, kibirlenmek. Burun kabarmak = Kibir taslamak. Kibirli olmak. Burun kanadı = Burun deliklerinin kapakları. Burundan gelmek = Huzurdan sonra aksine bir hal görüp zahmet çekmek: Anamdan emdiğim süt burnumdan geldi. Çiçeği burnunda = Pek tâze (meyve). İnsanlar hakkında da biraz alaylı olarak kullanılır: Çiçeği burnunda genç kız. Danaburnu = Yer altında bitkilerin köklerini kesen muzır bir böcek. Karga burnu = Bir çeşit pens.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i.bir çeşit ingiliz askeri başlığı.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. avını dikenlerin üzerinde parçalayarak öldüren birkaç çeşit kuş. greater butcherbird büyük çekirge kuşu. redheaded butcherbird kızıl başlı çekirge kuşu, zool. Lanius senator.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Hacim bakımından büyük olanın hali, irilik, ululuk, cesamet: Bu dağın, bu ağacın büyüklüğü. 2. Değer ve itibar fazlalığı, kibir, azamet: Tanrı’nın büyüklüğü. Fuzûlî’nin büyüklüğü. 3. Yaşlılık, olgunluk yaşı, ihtiyarlık: Çocuklar daima büyüklüğü arzu ederler. 4. Genişlik, vüs’at: Bahçenin, denizin, deliğin ‘’büyüklüğü. 5. Çokluk, kesret: Servetin büyüklüğü. 6. Şiddet, kuvvet: Bu acının bjjyüklüğü. 7. Kalabalık, çokluk, debdebe: Bu alayın, bu düğünün büyüklüğü. 8. Kibir, azamet, gurur: Büyüklük satıyor.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Çakacak Alet, çakmak taşına vurup kıvılcım çıkararak kavı yakan çelik Alet, zend. 2. Çakmaklı tüfeğin zembereği. Çakmak taşı = Çakmağa vurulunca kıvılcım çıkaran ve cam imaline yarayan parlakça taş, kadh. Çakmak kav ve kesesi = Bunları koymaya mahsus bir kese. Çakmak gibi kavisli şekilde olan: Çakmak pabuç, çakmak başlı kayık.

Türkçe - İngilizce Sözlük

lighter. gaslighter. drive in. drive. hammer. stick. understand. be aware of. beetle. cotton on to. flash. flunk. ground. land. pitch. ram. root. rumble. strike. tack. tack down. twig.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. ince kumaşlı uzun bir çeşit şalvar. 2. Kuşların ayağındaki tüy.

Türkçe Sözlük

(i.). Tanrı, Mâbûd, Mevlâ, Hudâ (bu kelimenin aslı «çelîpâ» olup vaktiyle birtakım Süryanîler, Türkistan ve Moğolistan’a girdikleri vakit bu kelimeyi yaymışlardır). Ondan evvel «Tanrı» derlerdi ki, bu da muhtemelen Çince’den gelip asıl Türkçe’si «Uğan»dır.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). bir çeşit hafif atlı araba; açıIır kapanır araba tentesi; kadınların eskiden giydikleri bir çeşit başlık.

İsimler ve Anlamları

(Tür.) (Erkek İsmi) - Yatağı taşlık olan ve gürültüyle akan su.

Türkçe Sözlük

(i. aslı: «çalık). Ağaç ile ot arasında ve ekseriya dikenli bitki. Çalı çırpı = Çalı çeşidinden şeyler: Çalı çırpıdan bir kulübe. Kara çalı = Çalının bir nevi, Isa çalısı. Çalı fauslyesi = Çalıya sarılan fasulye nevi. Çalı horuzu = Tavukgillerden bir yaban kuşu (Tetrao urogallus). Çalıkuşu = Serçegiîlerden çalılık yerleri seven ötücü bir kuş (Troglodytes). Çalı süpürgesi = Süpürge çalısından yapılan süpürge.

Türkçe Sözlük

(i. aslı «çalışgan»), 1. çalışan, gayret eden. Ar. mukdim: Çalışkan adamdır. 2. Çok işleyen, çok iş gören: Çalışkan rençber. Dersine ve tahsile ehemmiyet vererek devam eden çalışkan talebe.

Genel Bilgi

Cam şaşılacak derecede basit bir maddedir. Dünyanın her köşesinde rahatça bulunabilen kum, kuvars ve sodadan meydana gelmiştir. Fakat camın asıl şaşırtıcı özelliği ne tam bir sıvı ne de gerçek bir katı oluşudur. Aslında sıvıya daha yakındır, çünkü atomik yapısındaki düzen sıvılardaki rasgele düzeni andırır. Katıların atomlarının kristal yapısı ise düzgündür.

Katı bir cisimde atomların bir diziliş düzeni vardır. Yani bu diziliş düzeni belli aralıklarla kendini tekrarlar. Camda ise bu özellik yoktur. Çok kuvvetli mikroskoplarla yapılan incelemelerde bile camın yapısında hiç bir kristal oluşumuna rastlanmaz. Arada sırada görülen bazı kristaller ise camdaki kusurlardır.

Cama çok ağdalı bir sıvı diyebiliriz. O kadar ağdalıdır ki, normal dış etkenlerde bile şeklini değiştirmez. Bir sıvıda iç sınırlar bulunmadığından camın içinden geçen bir ışık demeti kırılma ve yansımaya uğramaz, doğrudan geçer. Bu nedenle bir cama baktığımızda arkasındakileri olduğu gibi görürüz. Işık sadece camın yüzeyini aşarken hafifçe kırılır.

Cam saydamdır, su da saydamdır, öyleyse donmuş su olan kar taneleri niçin beyazdır ve niçin kar örtüsü saydam değildir? Bir cismin üzerine gelen ışığın tümünü yansıttığında beyaz, hepsini tutup hiçbirini yansıtmadığında siyah renkte göründüğünü biliyoruz. Cam saydamdır ancak kırıldığında, tuzla buz olduğunda yerdeki küçük cam parçaları yığını beyaz renkte görünür, çünkü her bir cam parçası ışığı değişik yönde geçirmektedir.

Kar tanelerinde de aynı şey söz konusudur. Minik taneler üzerlerine gelen ışığı her yöne gelişigüzel yansıtırlar. Bu nedenle kar taneleri de, kar örtüsü de beyaz renkte görünürler. Benzeri durum tuzda da görülür. Tuz, her biri saydam olan küçük kristallerden oluşmuştur ama bunlardan büyük bir miktarı bir kapta bir araya gelince gözümüze beyaz renkte görünürler.

Genel Bilgi

Cam şaşılacak derecede basit bir maddedir. Dünyanın her köşesinde rahatça bulunabilen kum, kuvars ve sodadan meydana gelmiştir. Fakat camın asıl şaşırtıcı özelliği ne tam bir sıvı ne de gerçek bir katı oluşudur. Aslında sıvıya daha yakındır, çünkü atomik yapısındaki düzen sıvılardaki rasgele düzeni andırır. Kumların atomlarının kristal yapısı ise düzgündür.

Katı bir cisimde atomların bir diziliş düzeni vardır. Yani bu diziliş düzeni belli aralıklarla kendini tekrarlar. Camda ise bu özellik yoktur. Çok kuvvetli mikroskoplarla yapılan incelemelerde bile camın yapısında hiç bir kristal oluşumuna rastlanmaz. Arada sırada görülen bazı kristaller ise camdaki kusurlardır.

Cama çok ağdalı bir sıvı diyebiliriz. O kadar ağdalıdır ki, normal dış etkenlerde bile şeklini değiştirmez. Bir sıvıda iç sınırlar bulunmadığından camın içinden geçen bir ışık demeti kırılma ve yansımaya uğramaz, doğrudan geçer. Bu nedenle bir cama baktığımızda arkasındakileri olduğu gibi görürüz. Işık sadece camın yüzeyini aşarken hafifçe kırılır.

Cam saydamdır, su da saydamdır, öyleyse donmuş su olan kar taneleri niçin beyazdır ve niçin kar örtüsü saydam değildir. Bir cismin üzerine gelen ışığın tümünü yansıttığında beyaz, hepsini tutup hiçbirini yansıtmadığında siyah renkle göründüğünü biliyoruz. Cam saydamdır ancak kırıldığında, tuzla buz olduğunda yerdeki küçük cam parçaları yığını beyaz renkte görünür, çünkü her bir cam parçası ışığı değişik yönde geçirmekledir.

Kar tanelerinde de aynı şey söz konusudur. Minik taneler üzerlerine gelen ışığı her yöne gelişigüzel yansıtırlar. Bu nedenle kar taneleri de, kar örtüsü de beyaz renkte görünürler. Benzeri durum tuzda da görülür. Tuz, her biri saydam olan küçük kristallerden oluşmuştur ama bunlardan büyük bir miktar bir kapta bir araya gelince gözümüze beyaz renkte görünürler.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). dostluk, arkadaşlık, yoldaşlık.

Genel Bilgi

Hayır. Güneşte cildimizin renginin değişmesini sağlayan güneş ışığının içindeki ültraviyole (UV) ışınlarıdır ki bunlar camdan geçemez. UV ışınları görünmeyen, yüksek enerjili, kısa dalga boylu ve görebildiğimiz renk dağılımında mor rengin ötesinde yer alan ışınlardır. Bunun için çok güneşli bir havada, güneş tam karşıdan gelirken araba kullandığımızda yüzümüz değil de açık olan pencereye yaslı kolumuz kızarır.

Bizim bronzlaşma ve çok sağlıklı görünüyoruz diye beğendiğimiz, derimizin güneş altında rengini değiştirmesi olayı aslında ‘derma’ diye bilinen cildimizin ikinci tabakasındaki pigment hücrelerinin bir reaksiyonudur. Bu hücreler UV ışınlarına maruz kaldıklarında ‘melanin’ denilen daha koyu pigmentlerin miktarını artırırlar. Bu koyu pigmentler derimizin üst tabakalarına gelirler ve böylece derimizin rengi koyulaşır.

Melanin, UV ışınlarını emer, yani vücudun melanin üretimini artırması, vücudumuzu UV ışınlarının tehlikeli etkilerinden korumak içindir. Ama bir noktadan sonra bu da geçerli değildir. Güneşin altında ne kadar yanmış olursak olalım, derimizin rengi ne kadar koyulaşırsa koyulaşsın, yine de güneş ışığının içindeki UV ışınlarının yarısını derimiz içine almaya devam edebilir.

Aşırı UV ışınlarına maruz kalmak sonunda deri kanserine bile yol açabilir. Her yıl yarım milyon insanda bu hastalık görülmektedir. Özellikle gençler arasında giderek artmaktadır. Gerçi bu tür, genellikle başarı ile tedavi edilmektedir ama ciğere veya beyine yayılabilecek çok daha kötü türleri de vardır.

Çok güneşli havalarda UV ışınlarından korunmak, şapka ve gözlük takmak tavsiye edilir. UV ışınları gözlerimize de çok zararlıdır. Unutmayalım ki, vücudumuzdaki en ince deri göz kapaklarımızdadır. Güneşe çıkmak zorunda kalmayacaksa koruma faktörü yüksek krem ve yağlar kullanılmalıdır.

UV ışınları cisimlerden de yansır. Bu nedenle gölgede kalmak da çare değildir. İnsan gölgede de yanabilir.

Güneş enerjisi tahmin edilenden çok daha güçlüdür. Yeryüzünde 3 kilometrekarelik bir tarlanın bir gün boyunca güneşten aldığı enerji, Hiroşima üzerinde patlatılan atom bombasının salıverdiği enerjiye eşittir. Bombadan enerji bir anda boşaltıldığından, şok dalgaları oluşmuş ve ölümcül olmuştur.

Genel Bilgi

Hayır. Güneşte cildimizin renginin değişmesini sağlayan güneş ışığının içindeki ültraviyole(UV) ışınlarıdır ki bunlar camdan geçemez. UV ışınları görünmeyen, yüksek enerjili, kısa dalga boylu ve görebildiğimiz renk dağılımında mor rengin ötesinde yer alan ışınlardır. Bunun için çok güneşli bir havada, güneş tam karşıdan gelirken araba kullandığımızda yüzümüz değil de açık olan pencereye yaslı kolumuz kızarır.

Bizim bronzlaşma ve çok sağlıklı görünüyoruz diye beğendiğimiz, derimizin güneş altında rengini değiştirmesi olayı aslında “derma” diye bilinen cildimizin ikinci tabakasındaki pigment hücrelerinin bir reaksiyonudur. Bu hücreler UV ışınlarına maruz kaldıklarında “melanin” denilen daha koyu pigmentlerin miktarını arttırırlar. Bu koyu pigmetler derimizin üst tabakalarına gelirler ve böylece derimizin rengi koyulaşır.

Melanin, UV ışınlarını emer, yani vücudun melanin üretimini artırması, vücudumuzu UV ışınlarının tehlikeli etkilerinden korumak içindir. Ama bir noktadan sonra bu da geçerli değildir. Güneşin altında ne kadar yanmış olursak olalım, derimizin rengi ne kadar koyulaşırsa koyulaşsın, yinede güneş ışığının içindeki UV ışınlarının yarısını derimiz içine almaya devam edebilir.

Aşırı UV ışınlarına maruz kalmak sonunda deri kanserine bile yol açabilir. Her yıl yarım milyon insanda bu hastalık görülmektedir. Özellikle gençler arasında giderek artmaktadır. Gerçi bu tür, genellikle başarı ile tedavi edilmektedir ama ciğere veya beyine yayılabilecek çok daha kötü türleri de vardır.

Çok güneşli havalarda UV ışınları gözlerimize de çok zararlıdır. Unutmayalım ki, vücudumuzdaki en ince deri göz kapaklarımızdadır. Güneşe çıkmak zorunda kalınacaksa koruma faktörü yüksek krem ve yağlar kullanılmalıdır.

UV ışınları cisimlerden de yansır. Bu nedenle gölgede kalmak da çare değildir. İnsan gölgede de yanabilir.

Güneş enerjisi tahmin edilenden çok daha güçlüdür. Yeryüzünde üç kilometrekarelik bir tarlanın bir gün boyunca güneşten aldığı enerji, Hiroşima üzerinde patlatılan atom bombasının salıverdiği enerjiye eşittir. Bombadan enerji bir anda boşaltıldığından, şok dalgaları oluşmuş ve ölümcül olmuştur.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). kep, takke, kasket, başlık; zirve, doruk, tepe; kapak (tüp, şişe): büyük harf, majüskül; tabanca mantarı: tapa; argo uyuşturucu ilaç kapsülü. cap and bells saray soytarısının giydigi çıngıraklı kukuleta. cap in hand hürmetkarane. blasting cap dinamit

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i)., (s). başşehir, başkent; büyük harf, majüskül; mal. sermaye, anamal, kapital; sütun başı; (s). sermayeye ait; belli başlı, baş, ana, önemli; mükemmel, kusursuz. make capital of kendi çıkarına kullanmak, istismar etmek. capital account sermaye hesabı.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). pelerin, kukuleteli pelerin; kadın ve çocukların giydigi başlık; (oto). kapot.

Türkçe Sözlük

(i. F.). Dört kaşlı: Ter bıyıklı genç.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s)., (i). belli başlı, ana, önemli; parlak kırmızı; (i). kardinal; parlak kırmızı renkli ve tepeli bir çeşit Amerikan ispinozu. cardinal numbers esas sayılar. cardinal point dört esas yönden her biri. Gardinalship (i). kardinallik.

Türkçe Sözlük

(i.). Musikide süs notalarından biri. Aslî notalardan olmayıp, yanındaki notaya akseden ses.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). zırhlı başlık, miğfer.

Türkçe Sözlük

(i.) (aslı: çökmek’ten «çögertge», «çögürtge). Bulut gibi çöküp ekinleri ve bütün bitkileri harap eder uçucu bir hayvancık. Düzkanatlılardandır. Çekirge düşmek = (çekirge) Zuhur etmek, ortaya çıkmak. Orak çekirgesi = Ağustosböceği. Çayır çekirgesi = Çırçır, çırlak. Gece çekirgesi s Ağustosböceği. Çekirge tohumu = Bu muzır hayvanın yere gömdüğü yumurtası. Çekirge kuşu = Sığırcık kuşu.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Büyüklük, ululuk, azamet, şân. (Başlıca Tanrı’nın azameti hakkında kullanılır): Zül-celâl-ü-ve’l-ikrâm; Celle-celâlihu.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i).Kelt, bugünkü Breton, irlanda ve Galyalıların aslım meydana getiren Hint Avrupa asıllı kavim. Celtic, Keltic (s), (i). Keltlere ait; (i). Keltçe.

Türkçe Sözlük

(i. F.). Hükümdar, melik, şah (aslı «cemşîd»dir. İran mitolojisinde şarabı bulduğuna inanılan bir hükümdar). Ayîn-I cem = Eski İranlılar’ın içki ve eğlenceye yaptıkları bir Ayîn ki gûyâ Cemşîd ile başlamıştır, mec. Böyle meclis: Dün gece bir Ayîn-i cem yapıldı.

Türkçe Sözlük

(CEM’) (i. A.) (c. cumö, ecma’). 1. Toplama, biriktirme, devşirme, birikme: Birçok kitaplar cem’etmiş; sarfetmeyerek bir hayli para cemetti. 2. Birden fazla şeyi toplama: Kılıç ile kalemi cem’ etmiş; o adam dünyevî ve uhrevî faziletleri cem’etmiştir. 3. Arapça’da ikiden, Türkçe ve Farsça ile tesniyesi olmayan sair dillerde birden fazla şahsa delâlet eden kelime (isim, sıfat, kinaye, fiil): Adamlar, geldiler, biz, merdân, ricâl kelimeleri cemîdir (bu mânâ ile c. cumû dahi kullanılır). Cem’-i müzekker, cem’-i müertnes, cem’-i sâiim = «On» ve «İn» ilâvesiyle teşkil olunan Arapça çokluk ki, başlıca sıfatlara mahsustur: Müslimîn, mü’minîn, Alimîn gibi. Cem’i-mükesser = Müfret sigasının değişmesiyle teşekkül eden Arapça çokluk: Kütüb, ricâl gibi. Cem’-ül cemi = Zaten cemî olan bir siganın cem’i: Masârifât gibi ki «masraf» ın cem’i olan «masârif» in cem’idir. İsm-i cemî = Arapça’da müfret olduğu halde cemî mânâsını ifade eden isim ki «he» ilâvesiyle müfredi teşkil olunmaz, zira o vakit cins ismi denilir. Cem’-i kıllet = Dokuzdan aşağıya mahsus olan Arapça çokluk. Cem’-i kesret = Dokuzdan fazlaya mahsus olan Arapça çokluk. 4. (matematik). Hesapta dört işlemin birincisi ki birkaç sayının toplanıp bir sayı teşkil etmesinden ibarettir.

Türkçe Sözlük

(CENAH) (i. A.) (c. Ecniha). 1. Kuş kanadı. Fars. per, bâl. 2. Kol, pazu. 3. Ordu kolu: Sağ cenah, sol cenah, (tes). Cenâheyn = İki kol. Zül-cenâheyn = İki kollu yani içi ve dışı veya dünya ve Ahireti mamur olan (iki kanatlı mânâsıyle de bir gazâda kollan kesilip şehit olduktan sonra Cennet’e uçtuğu Peygamber’ce müjdelenen amcasının oğlu CAfer-i Tayyâr’a lakap olmuştur). Bâ-cânih = Aslı «bacinak» olan «bacanak» ın eskiden kullanılan yanlış imlâsıdır.

Türkçe Sözlük

(i.). Zil veya kaşık vurarak oynayan dansöz, rakkase ki, başlıca çingene kızlarından olurdu: Çengi kolu, takımı.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i).,(Yu).,(mit). insan başlı at biçimindeki mitolojik yaratık.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s)., (i). merkezi, ortada olan; ana, belli başlı; (anat). beyne ve belkemiğine ait; (i). telefon santralı; santral memuru. central angle merkez açı. central bank merkez bankası. central heating kalorifer tesisatı. centrally (z). merkezi olarak. Central

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s). başlı, kafası olan.

Türkçe Sözlük

(i. aslı «cebehâne). 1. Barut vesair yanıcı maddelerin konulup, saklandığı yer: Cephanenin muhafazasına memur. 2. Yanıcı maddeler levazımı: Cephane arabası, cephane sandığı.

Türkçe Sözlük

(i.), (aslı çapkan). Kolları yarık olup ekseriya sarkıtılan harçlı salta Sırmalı çepken (şimdi cepken deniyor).

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i)., (mit). cehennemin kapısını bekleyen üç başlı köpek; uyanık ve sadık bir bekçi.

Türkçe Sözlük

(i. aslı çirik = diri, canlı). Asker, Ar. cünd, ceyş, Fars, leşker, sipâh. Çeri başı = Vaktiyle sergerde, başbuğ. Fars. sâlâr, ser-çeşme mânâsında kullanılır idiyse de, şimdi yalnız Çingeneler’in muhtarı yerinde olan reislerine denir. Yeniçeri = Vaktiyle kurulmuş olan meşhur asker ocağı. Osmanlı ağır piyade tümeni, (bk.) Yeniçeri.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s)., (i). katı kesin; emin, kaçınılmaz; muhakkak, şüphesiz; belirli, muayyen, kararlaşmış; güvenilir, itimada şayan; bazı; (i). belirli olmayan miktar, bir kısım. for certain muhakkak, süphesiz. of a certain age orta yaşlı. certainly (z). elbette, tabi

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Sert, katı: Çetin değ, çetin yol, çetin ceviz. 2. inatçı, dik başlı, sert: Çetin mizaç, çetin adam. 3. Zor, güç, müşkül: Çetin iş.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. cevâhir) (F. güher’den Arapça’laşmış). T. Kendi nefsiyle kaim olan şey, zât, araz karşılığı. 2. Tıynet, cibiliyyet, aslî: Cevherinde kabiliyet olursa terbiyesi kolay olur. 3. Hassa, tabiî istidat, soydan gelen değer: Bu atta cevher vardır. 4. Elmas vesaire gibi kıymetli taş. 5. Kılıcın namlusundaki meneviş ve hâreli dalgalar. 6. Ebced hesabında noktalı harf. Cevher-i Ferd = Bir cismi terkip eden, ayrılmaz küçük parçacıklardan her biri.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Kadın İsmi) 1.Öz, maya. 2.Başlı başına, kendiliğinden olan. 3.Tıynet, cibilliyet, soydan gelen, haslet, tabii istidat. 4.Kıymetli taş. 5.Ebcet hesabında yalnız noktalı harfleri hesaplamaya dayanan tarih düşürme şekli. 6.Kılıç namlusuna yapılan menevişli süs. - Kadın ve erkek adı olarak kullanılır.

Türkçe Sözlük

CEZAİR (Türkçe: CEZAYİR) (i. A. c.) (m. cezîre). Cezireler, adalar. Kuzey Afrika’da vaktiyle Mağrib-i Evsat (Orta Mağrib) denilen ve Mağrib-i Aksâ (Fas) ile Tunus arasında olan ülke ve bunun merkezi olan şehir. Cez8ir-i Bahr-i Sefîd = Ege Denizi’ndeki Asya adalarından müteşekkil eski Osmanlı eyaleti ki, Cezâir-i Garb da denen Cezâyir ülkesinden ayırmak için Cezâir-i Şark da denmiştir: Başlıcaları: Rodos, Sakız, Midilli, Limni vs.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i)., (f). bahis, bolüm, fasıl, bab, kısım; ruhani meclis toplantısı; (f). bölümlere ayırmak, bahisler halinde düzenlemek. chapter and verse tam ve kesin bilgi. chapter head bölüm başlığlnın altına yazılan birkaç söz. chapter house papazlar meclisi bina

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i)., (f). maaşlı hususi araba söförü; (f). özel şöförlük yapmak.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i)., (s). şef, amir, reis; (argo). patron; hane. armanın en üst kısmı; (s). en yüksek rütbede olan; belli başlı, ana; başta olan. in chief baş, en yüksek mevki. chief justice başyargıç. chiefly (z). başlıca, en çok.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). çocukluk devresi. second childhood yaşlılık devresindeki çocukluk hali.

Türkçe Sözlük

ÇİÇEKLİ (i.). Bir musiki eserinin süs notaları, mızrap nağmeleri gibi aslında olmayan seslerle şekil değiştirmiş ve dejenere olmuş hâli.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(A.) [جدی] ağırbaşlı. 2.önemli.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(A.) [جدیت] ciddilik. 2.ağırbaşlılık.

Türkçe Sözlük

(i. A. aslı: Cefr). Rakamlar ve rumuzlarla ifade olunan ve güya gaipten haber veren ilim. Hazret-i Ali’ye isnat olunur (Fransızca’dan aldığımız «şifre» kelimesi bu Arapça kelimeden gelir) (Türkçe’ de telaffuzu daha çok: Cifir).

Türkçe Sözlük

(i.). Karadeniz’in bu ismi taşıyan iskelesinden gelen çıralı tahta. Başlıca ahşap yapıların dışarısını kaplamada kullanılır.

Türkçe Sözlük

(i. F.) (aslı: ceğr). Farsça’da bizim karaciğer dediğimiz uzva mahsus olup, dilimizde akciğere dahi uydurularak, bu iki uzuv «kara» ve «ak» sıfatlariyle birbirinden ayrılmıştır: (Akciğer = rie, karaciğer = kebet). Ciğer ağıza gelmek = Korkup ürkmek. Ciğerotu = Deniz kadayıfı. Ciğeri beş para etmez = Değersiz adam. Ciğer-pâre, ciğer-kûşe = Pek sevgili şahıs. Can ciğer = Sevişen dostlar: Burada hep can ciğeriz. Ciğer yanmak = Çok kederlenmek.

İsimler ve Anlamları

(Fars.) 1.Dünya, alem, kainat, yeryüzü, yerküresi. 2.Dünyada yaşayan insanların tümü. Cihan Ara Begüm: Hint-Türk hükümdarı Şahcihan ile adına Taç Mahal’in yapıldığı Mümtaz Mahal’in kızı. Dindarlığı ve ihlaslı oluşu sebebiyle “Zamanın Fatıması” olarak anıldı. - Kadın ve erkek adı olarak kullanılır.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. içerden dışarıya varmak, çıkmak: Evden çıktı. At ahırdan çıkacaktır. 2. Yükselmek, yukarı kalkmak, Osm. suûd etmek: Evin üst katına çıktı. Merdivenden çıkıyordu. 3. Meydana gelmek, zuhur etmek, görünmek: Bize çıkmadı. 4. Doğmak, Osm. tulü etmek: Güneş, ay çıktı. S. Verilmek, ödenmek: Maaş, ihsan, ikramiye çıktı. 6. Son bulmak, geçmek, Osm. mürûr etmek: Mart çıkıp, nisan girdi. Çıkan ay. 7. Şâyî olmak, duyulmak, intişâr etmek: Bir lâkırdı, bir havadis çıktı. 8. Neşrolunmak, intişar etmek: Bir kitap, bir gazete çıktı. Falan gazete sabahları çıkar. 9. İcad ve ihtirâ olunmak: Yeni bir usul çıktı. Pek işe yarar bir makine çıktı. 10. Birinin veya bir heyetin huzuruna varmak: Makama çıktım. Mahkemeye çıktı. 11. Kaldırılmak, Osm. raf’ ve nez’ olunmak, selb olunmak: Fes baştan, çizme ayaktan çıkar. Bu esvap kolay çıkmaz. Bu yüzük parmağımdan çıkar. 12. Elde edilmek, özü alınmak: Çiçekten su, sütten yağ çıkar. 13. Netice alınmak, Osm. istintâc, istinbât olunmak: Bundan ne çıkar? Böyle sözlerden bir şey çıkmaz. 14. Artmak, yükselmek, pahalılaşmak: Zahirenin fiyatı çıktı. 15. Pahalanmak, pahası artmak: Savaş sebebiyle İngiliz malları çıktı. Pamuk çok çıktı. 16. Mal olmak; şu kadar para ile vücuda gelmek: Bu ev kaça çıktı? Şu kumaştan bir kat esvap kaça çıkar? 17. Gerçekleşmek, tahakkuk etmek, doğru olduğu anlaşılmak, açığa çıkmak: Benim sözüm çıktı. O adamın dediği çıkacaktır. 18. Ortaya çıkmak, zuhûr etmek, görünmek, ne olduğu anlaşılmak: Aldıkları gelin nasıl çıktı? Gelen atlar iyi çıkmadı. O iş umduğumuz gibi çıkmadı. 19. Başa çıkmak: Sendikaların tuttukları yol çıkmaz. O, çıkar iş değildir. 20. Kifayet etmek, yetişmek, kâfi olmak: Bir elbise iki metre kumaştan çıkar mı? Bu kumaştan bir pantolon çıkmaz. 21. Sonuna gelmek, sona ermek, varmak, nihayet bulmak: Bu yol nereye çıkar? 22. Kör olmak, patlamak, akmak, sakatlanmak: Gözü çıktı. Gözlerim çıksın (yemin). 23. (uzuv) Yerinden oynamak, (kemik) mafsaldan ayrılmak: Kolu çıkmış. 24. Sâdır olmak: Emir çıktı. 25. Bitmek: Ekinler yeni çıkıyor. 26. (renk, boya) ZAil olmak, solmak: Bu boya çıkar mı? Bu kumaşın rengi çıkar. Ad çıkmak = Fenalıkta şöhret bulmak, kötü tanınmak. Aradan çıkmak = Mündefî ve zâil olmak. Aslı çıkmak = Doğruluğu belli olmak: O havadisin aslı çıkmadı. Elden çıkmak = Kaybolmak. Usta çıkmak = Maharetini göstermek. Baştan çıkmak = Azmak. Başa çıkmak = Muvaffak ve müyesser olmak. Başa baş çıkmak = Yeke yek gelmek, tamam tamamına yetişmek. Paradan çıkmak = Para sarfına mecbur olmak. Can çıkmak = Olmak ve mec. Çok zahmet ve meşakkat çekmek. Hatırdan çıkmak = Unutulmak. Karşı çıknuk = Karşılamak. Gözden çıkmak = Gözden düşmek, soğumak. Yoldan çıkmak = Katar veya tramvay yolundan dışarı fırlamak. Yola çıkmak = Yolcu olmak, yola koyulmak. Kokusu çıkmak — Duyulmak.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Beyaz veya kır renkte benleri olan, ak benli: Çil tavuk, çil at. 2. Yeni, parlak: Çil akça, çil lira, altın. 3. Beyaz leke, yüzde hasıl olan beyaz lekeler: Yüzünde çil vardır. 4. Ak benekli renk: Ayna çili. 5. Bars, abraşlık. 6. Benekli bir cins keklik. Çil yavrusu gibi dağılmak = Pek perişan bir halde dağılanlar hakkında söylenir.

Türkçe Sözlük

(I.). 1. Ön, ileri. 2. Atın başlığı, yuları.

Türkçe Sözlük

(i.) (belki aslı cild-bend yani deri yahut meşinle bağlı). Büyük cüzdan, evrak koymaya mahsus birçok gözlere ayrılmış cüzdan şeklinde çanta ki, koltuk altına alınır.

Türkçe Sözlük

yahut ÇINLAMA (i.). Çın çın etme, ötme, uğuldama: Kulak çınlaması: Aslı olmadığı halde kulağa gelen uğultu.

Genel Bilgi

Aslında nedeni tam bilinmiyor. Bir görüşe göre, vakti zamanında Çin imparatorlarından biri halkın ayaklanmasından korktuğundan, eritilip silah olarak tekrar kullanılabilecek metal olan her şeyin toplanmasını emretmiş. Ellerindeki bıçak, kaşık ve benzeri şeyleri vermek zorunda kalan Çinliler ne yapsınlar, çaresiz bambu kamışlarından yapılmış ince çubuklarla yemek yemeye alışmışlar.

Akla daha yatkın gelen diğer bir görüşe göre ise çubukla yemek adeti Çinlilerin yiyeceklerini küçük parçalara bölüp yeme alışkanlıklarından ve buna bağlı olarak zaman içinde çok önemli bir ihtiyaçtan kaynaklanıyor.

Yemek çubukları milattan bir yüzyıl önce doğmuş. Yemeği içindeki yağa atıp karıştırarak pişirmeye yarayan tava benzeri kaplar kullanılmadan önce yiyecekler odun ateşi üzerinde pişiriliyormuş. Nüfus çoğaldıkça artan yiyecek ihtiyacından dolayı ormanlar kesilip tarlalar açıldıkça bu sefer de odun, yani yakacak sıkıntısı başlamış.

Zamanla etleri ve sebzeleri çok küçük parçalara bölüp, yağ içinde karıştırarak kızartmanın hem süratli pişmeyi hem de odundan tasarrufu sağladığını görmüşler.

O zamanlar ağaç sıkıntısı nedeniyle, yemek masası kullanmak zenginlere mahsus bir lüks olduğundan insanlar bir elleri ile yiyecek veya pirinç tabağını tutuyor, yemek yemek için de sadece diğer ellerini kullanabiliyorlarmış.

Çinlilerin yemeklerinin bol soslu olduğunu söylemeye gerek yok. Yerken çubukları kullanmak, her şeyi tek elle yemek zorunda olan Çinlilerin bütün parmaklarının kirlenmesi sorununu çözdüğü için hızla yayılmış. O zamanlar çubukların çok azı ağaçtan, çoğunluğu fildişi ve kemiktenmiş.

Şimdi artık ne metal ne de ağaç kıtlığı var. Zaten onların yerini sentetik malzemeler çoktan almış durumda. Ne var ki bırakın Çin’i, diğer ülkelerdeki bir çok insan bile bir Çin lokantası bulup, çubuklarla yemeğe uğraşıp, Çin imparatorunun veya odun yokluğunun yarattığı eziyete seve seve katlanıyorlar.

Genel Bilgi

Sadece Çinlilerin değil Japonların, Orta ve Güneydoğu Asya’da yaşayanların hatta Eskimoların bile gözleri çekiktir. Aslında ‘çekik gözlü’ olmak tanımı kesinlikle yanlıştır. Göz yapısı dünyada bütün insanlarda aynıdır.

Farkı yaratan göz kapaklarıdır. Çekik gözlü diye nitelendirilen ırklarda gözün üzerindeki göz kapağının ikinci kıvrımı, gözün üstüne doğru daha fazla inmiştir ve bu durum gözün sanki daha darmış gibi görünmesine sebep olur.

Peki bu, niçin böyledir? Bir teoriye göre göz kapağının üzerinde katlı olarak duran bu ikinci kıvrımı, bu insanların gözlerini yoğun olan kar tabakasının, göz kamaştıran ışığından korumak için, bir nevi kar gözlüğü gibi gelişmiştir.

Her ne kadar yukarıda belirtilen bölgelerin bazılarında kar hiç yağmıyorsa bile bilim insanları bugün çekik gözlü diye nitelendirdiğimiz insanların atalarının son buzul çağında Sibirya’dan, yani Asya’nın kar ve buzla kaplı en soğuk bölgesinden güneye, bugün yaşadıkları yerlere göç ettiklerine inanıyorlar.

Bu kadar soğuk iklimde yaşayanların vücutlarının iklime uyum sağlamaktan başka çareleri yoktu. Sadece gözler değil, burun da rüzgara en az maruz kalacak şekilde küçülmüş, burun delikleri, solunan hava ciğerlere gidene kadar ısınsın diye daralmıştır. Ciltleri de bu nedenle yağlıdır.

Göz kapakları da daha yağlı olduğundan, daha sarkık durur ve bu oluşum gözü ve iç tabakalarını kara ve buza karşı korur. Yani ‘çekik gözlü’ değil ‘düşük göz kapaklı’ tanımını kullanmak daha doğrudur.

Türkçe Sözlük

(i.) (aslı: çırağman). 1. Üzerinde meşale yakılan kule veya demir direk. 2. Balıkçıların su kenarlarında kurdukları demir pile. Susam çırakmanı = Yığın ortasında diklmiş direk. mec. Çırakmana çıkmak = Fazla kızmak, gazaba gelip fırlamak.

Türkçe Sözlük

(i.) (aslı Farsça «çirk» den, yani kirli). 1. Güzelin zıddı, çirkin: Çirkin adam. Çirkin kız. Çirkin yüzlü. 2. Kötü, beğenilmeyecek. Ar. Mezmûm, redâ, Fars. bed: Çirkin iş, çirkin huy. Kötü, fena: Çirkin etmiş, çirkin söyledi.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). vatandaş, teba; hemşeri; şehirli kimse; sivil kimse. citizenry (i). bütün vatandaşlar. citizenship (i). vatandaşlık, tabiiyet. native citizen bir devletin uyruğu olarak doğmuş vatandaş. naturalized citizen bir devletin uyruğuna sonradan giren kims

Türkçe Sözlük

(i. F. aslı cuvân).). Genç, taze adam, delikanlı. Nev-clvân = Pek genç delikanlı.

Türkçe Sözlük

(i. F. aslı: cuvânî). Gençlik.

Türkçe Sözlük

(i.). Arkası iri başlı ve ucu somun geçmek üzere yivli vida, başlıca potrelleri, demir ve tahtaları birbirine bağlamaya yarar.

Türkçe Sözlük

(i.). Tahta vs. mıhlamaya ve kakılmaya mahsus ucu sivri ve arkası başlı demir, mıh: Tel çivisi = Kalıba dökülmüşü, karfiçe. Demir çivi = Enser, misnrvar. Nalıncı çivisi = Demirden ufak çivi. Çivi diş = Dokuz yaş dişi. Çivi çiviyi söker = Taciz edici bir halin aynı şiddetle bir mukabil çare ile giderilebileceğini ifade eder: Nezleyim, ama yine de denize gireceğim, çivi çiviyi söker. Ahmet bana bu oyunu yapınca ben de onu şikâyet ettim; ne yapalım çivi çiviyi söker. Çivi gibi = Çevik ve sıhhatli kimse. Çivi kesmek, çivi gibi olmak = Çok üşümek. Çivi yazısı = Farslar’ın, Medler’in ve Asurlular’ın kullandığı yazı. Çivi yukarı = Yağlı güreşte hasmı tepesi üstü diktikten sonra sırtını yere getirme oyunu.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s). şehre ait, belediye ile ilgili; yurttaşlık ile ilgili. civic center hükümet binaları, mahkeme, kütüphane veya galerinin bulunduğu şehrin merkezi.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i) yurt bilgisi, yurttaşlık bilgisi.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s). vatandaslarla ilgili; hükümete ait, milli; sivil; ferdt, bireysel; vatandaşlık icaplanndan; medeni, uygar; nazik, kibar. civil death manevi ölüm. civil defense sivil savunma. civil disobedience yurttaşın haksız bulduğu bir kanuna karşı itaatsizlik g

Türkçe Sözlük

(i.). Koncu dize kadar veya dizden yukarı çıkacak kadar uzun ayakkabı ki, başlıca yolculukta veya hayvana binildikte giyilir, çekme: Çizme giymek, çizmeyi çekmek.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). merhamet şefkat; müsamaha, hoşgörü; yumuşak başlılık; mülayimlik.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s). merhametli, şefkatli; yumuşak başlı; yumuşak ve latif (hava).

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i)., (f)., (k).dili tokat, darbe; hedef, nişan alma nokta; isabet kaydeden atış; argo etki; nüfuz, slang piston; (f)., (k).dili tokat atmak, vurmak; colloq yama yapmak. clout nai I geniş başlı civi.

Türkçe Sözlük

(i.) (aslı çöcök = körpe, yavru). 1. İnsan yavrusu: Erkek çocuk, kız çocuk. 2. Genç, delikanlı. Ar. fetâ: İyi çocuktur. 3. mec. Hoppa mizaçlı, aklı bir şeye ermeyen. Çoluk çocuk = Aile, ev halkı. 4. Bir ailenin yavrusu, evlât: Ali’nin iki çocuğu var. 5. Teklifsiz arkadaşlar arasında, erkek şahıs: Ahmet’i yirmi yıldır tanırım, iyi çocuktur. Çocuk aldırmak = Ana rahmindeki cenini ameliyatla aldırmak. Çocuk bahçesi = Çocukların oynaması ve hava alması için hazırlanmış bahçe. Çocuk düşürmek = Çocuğu vaktinden önce ve ölü olarak doğurmak. Çocuğu olmak = Çocuğu doğmak. Çocuklar =’ Teklifsiz konuşmalarda «arkadaşlar!» demektir. Çocuk oyuncağı = Önem verilmeye değmeyen. Çocuk peydahlamak = Evli olmadan gebe kalmak. Çocuktan al haberi = Gizli tutulan bir şey çocukların rasgele söyledikleri bir sözle anlaşıldığı zaman söylenir. Çocuk yapmak = İsteyerek çocuk sahibi olmak. Çocuk yuvası = Çalışan kadınların iş saatlerinde küçük çocuklarını bıraktıkları bakımevi.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). saç biçimi, saç tuvaleti; başlık.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Bir şeyin çok olması. Ar. kesret, vefret, ziyâdelik, bolluk: Zahirenin çokluğu fiyatı düşürüyor. 2. Kalabalık, izdihâm. Nerede çokluk, orada... 3. Çok kere, çok defa, sık: O, bize çokluk gelmiyor, o mal bu memlekette çokluk bulunmuyor (bu mânâ ile başlıca menfî cümlede kullanılır). 4. (gramer). Cemi, (uydurması) çoğul.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. İri ve toparlak başlı topuz, kalın cenk çomağı. 2. (halk ağzında: çomar). İri başlı çoban köpeği. 3. Boynuzsuz koyun nevi. Çomar, çoman.

Türkçe Sözlük

(i.). Çömlek dediğimiz şeyin aslı ve doğrusudur.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). eskiden kitabın sonuna konan ve başlığı, basımcının adını ve tarihini gösteren yazı; yayınevinin amblemi.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i).(mim).sütun;direk; (matb).bir yazarın gazete veya dergide muntazaman ve aynı başlık altında çıkan yazısı, fıkra;(ask).(kol).

Türkçe Sözlük

(i.) (aslı «çokmak). 1. Başı iri ve toparlak değnek. 2. iri ve ağır başlı sopadan ibaret harp Aleti, topuz.

Türkçe Sözlük

(i.) (aslı çokmak). iri başlı çoban köpeği.

Türkçe Sözlük

(i.) (aslı çölmek). Çökelden, yani süzülmüş çamurdan yapılmış toprak kap ve bilhassa ateşe konmaya mahsus olanı, toprak tencere. Çanak çömlek = Topraktan yapma çömlek. Çömlek hesabı = Cahil işi, cahilane İş. Çömlek kebabı = Çömlekte pişen bir nevi kapama.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). mal, emtia, eşya; yararlı şey. staple commodities başlıca satış ürünleri.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). paylaşma; katılma; Aşai Rabbani ; Hıristiyanlıkta mezhep; arkadaşlık; sohbet.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i)., (f). arkadaş, yoldaş, ahbap; eş; elkitabı, rehber; (astr). kendisinden daha parlak bir yıldıza çok yakın olan ikinci bir yıldız; (f). arkadaşlık etmek.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). arkadaşlık, refakat, eşlik.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). grup; misafir grubu; misafir; şirket, kumpanya, ortaklık; beraberindekiler, arkadaşlar; eşlik, refakat, arkadaşlık; tiyatro oyuncu topluluğu; (ask). bölük; (den). mürettebat tayfa. company manners görgü kurallarına uygun davranışlar. company store bi

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s). uysal, yumuşak başlı.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). uyma; itaat; başeğme; razı olma. in compliance with -e uygun olarak, mucibince. compliant (s). uysal, itaatkâr, yumuşak başlı.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). arkadaş, yoldaş. comradeship (i). arkadaşlık.--*

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). güven, emniyet, itimat; mahremiyet, gizlilik; sırdaşlık. confidence game dolandıncılık. confidence man dolandıncı. I have confidence in him. Ona itimadım var. Ona güvenirim. told in confidence mahrem olarak söylenmiş, sır olarak verilmiş.

Türkçe Sözlük

(i. Cava dilinden). Aslı gemi mânâsında ise de, içinde birçok kimselerin şiirleri bulunan ve uzunlamasına açılan ensiz, uzun bir çeşit şiir dergisine denir.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(f)., with ile arkadaşlık etmek; uymak muvafakat etmek; birleşmek, arkadaş olmak.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). ingiltere'de bir şehir. send to Coventry (ing). arkadaşlık ilişkilerini kesmek, yüzüne bakmamak.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s). başlık şeklinde, kukuletalı.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i)., (f). ibik, taç, tepe; başlık sorguç; zirve, doruk; (f). zirve teşkil etmek; üstünden aşmak (tepe dalga). crested lark tepeli toygar, (zool). Galerida cristata.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). çanak, çömlek, toprak tencere, kap; (ing). yaşlı veya sakat at; argo âciz veya beceriksiz kimse.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). taç; hükümdarlık; hükümdar; taça benzer şey; şeref ve itibar veren şey; tepe, baş; başlık; beş şilin kıymetinde eski bir ingiliz parası; kron, Çekoslovakya ve Danimarka para birimi; (bot). tohum fidanında sapın kök ile birleştiği nokta; (bot). bir

İngilizce - Türkçe Sözlük

f taç aiydirmek; başlık koymak, tamamlamak, ikmal etmek; süslemek, tezyin etmek; (dama oyununda) dama yapmak; dişe kron takmak; kdili başa vurmak

Türkçe Sözlük

(I. F.) (aslı: cünbiş). 1. Kımıldanma, hareket. 2. Zevk, eğlence: Bu akşam cümbüş edecekler; cümbüş İçin kıra çıkıldı.

Türkçe Sözlük

(i. F.) (aslı: cüz’-dân). Para, evrak koymaya mahsus kitap kabı şeklinde veya küçük çantaya benzer çeşitli şekillerde mahfaza ki, büyüklüğüne göre cepte veya elde taşınır.

Türkçe Sözlük

(e.) (aslında «dahi» ile aynı şeydir ve aslı «takı» dır). 1. Miktar veya zaman eklenmesi gösterir: Biraz daha verin, bir saat daha bekleyin, bitirmeye daha bir, iki satır kaldı, iki gün daha geçerse bir ay olacak. 2. Başka, ziyade, artık: Daha var mıdır? Artık daha yoktur, daha ne var? Daha neleri 3. Sıfatların başına girip büyütme ismi yapar: Bu, ondan daha büyük, o, bundan daha küçüktür, daha Alim. 4. Tekrar, kezalik: Bir daha gitsin; bir kere daha; bir daha yapma. 5. Hâlâ, henüz, el’An, bu ana dek: Daha gelmedi, deha burada mısınız?

Türkçe Sözlük

(her iki «k» da kalın okunur) (i. A.) (c. dekaik). 1. inci fikir, mülâhaza, nükte (bu mânâ ile başlıca cem’i kullanılır): Matematiğe ait bir takım dekaik beyan etti. Dekâik-ı umûrla meşguldur = ince işlerle meşguldur. Dekaik-iktinâh = işin inceliklerini bilen. 2. Zaman mikyası olarak bir saatin bölündüğü altmış parçadan beheri: Beş dakika sürdü, bir dakika olur. 3. Daire dereceleriyle başka ölçülerde her derecenin bölündüğü parçalar ki, bunlar da saniyelere ayrılır.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i)., (ing). kadınlara verilen şövalyelik ayarında bir asalet unvanı; (eskiden) hanım, hatun, yaşlı kadın; (A.B.D)., argo kadın.

Türkçe Sözlük

(i.). İnek yavrusu: Danasıyle beraber bir inek aldım. Dana eti, erkek, dişi dana (pek küçüğüne buzağı, danadan büyüğüne, erkek olursa tosun, dişi olursa düğe derler). Danabaş = Kalın kafalı. Danaburnu = Toprağın altında sebze vesair ekinlerin köklerini kesen irice başlı bir böcek. Anasıyla, danasıyle = Hepsi birden, bir ev halkının hepsi.

Türkçe Sözlük

(i. Al.). 1.En iyi: Elinden bu işin daniskası gelir. 2.Katmerli. 3.Daniska Bir şehir adıdır Almanca danzig kentinin adından Türkçe’ye halk ağzında daniska olarak geçmiştir. Eskiden Almanya’dan danzig yoluyla gelen alışveriş nesnelerinin üzerinde danzig markası vurulurdu. Oldukça iyi ve sağlam olan bu mallar, halk arasında beğenilir, tutulurdu. Bir şeyin en iyisi, en ileri noktası anlamında bu söz kullanılır. Aslında daniska kötü gibi algılansa da anlamı kalteli ve iyi anlamına gelir.Saçma bir söz kullanıldığında en üst düzeyde saçmalama anlamında Saçmalığın Daniskası sözü kullanılır.

Türkçe Sözlük

(i.). Hükümdar, melik. Aslında Eski iran’da Pers hanedanından bazı hükümdarların adıdır.

Türkçe Sözlük

(i. F.). Baharattan maruf kabuk ki, yakıcı ve lezzetli olup, toz hâlinde kullanılır, (bk.) Tarçın. Aslının dârû-yi Çin olduğu söylenirse de aslı Çin darısı anlamına gelen «dâr-ı Çin» dir. Tarçın suyu eskiden keyif verici bir içki olarak kullanılırdı.

Türkçe Sözlük

(i.) (aslı «tarik» ki tarla gibi tarmak fiilinden olup, o da tırmıklamak ve ekmek demektir). Tahılın Türkler’ce eskiden en tanınmışı olan ufak taneli zahire: Arnavut darısı, boz darı. Dibine darı ekmek = Çok tetkik etmek, uzun uzadıya sormak (bugün bitirmek, sömürmek mânâsında kullanılmaktadır). Darısı başınıza = Başkasının kavuştuğu bir nimete kavuşmak için dua yerinde kullanılır ki, bu de gelinin başına darı dökmek Adetinden ileri gelir.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Annenin erkek kardeşi. Ar. hâl: Dayımdır, dayımın oğludur. 2. Yaşlıca ve harbe alışık kahraman adam: Ahmed Dayı, Mehmed Dayı. 3. Gemi kaptanı, reis, süvari. Ocak dayısı = Yeniçeri ocağı subayı. Mağrib ocağı dayısı = Eskiden Cezâyir valisi. 4. mec. Koruyan, yardım eden şahıs: Onun dayısı var, sırtı yere gelmez. Kabadayı = Kahraman, kavgacı, harp adamı. Dayısı dümende = Koruyucu ve Amirin akraba ve dostlardan olması.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). sefahat, ayyaşlık, uçarılık.

İsimler ve Anlamları

(Tür.). 1.Ana ve babanın babası. 2.Ced, ata. 3.Çok yaşlı kimse. 4.Mevlevilikte çile doldurmuş, dervişlik gayesine erişmiş ve dergahta hücre sahibi olmuş kimse. 5.Bektaşilerde şeyh, baba. - Örfte isim olarak kullanılırken, daha çok lakap olarak kullanılır.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i)., (f). iş, fiil, amel, hareket; (huk). senet, tapu senedi, hüccet; (f). senetle devretmek. draw up a deed senet yazmak. in deed aslında, hakikatte title deed tapu senedi. witness a deed tanık olarak senede imza koymak; bir işe şahit olmak.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). elçilik, murahhaslık; murahhaslar heyeti; delegasyon; delegasyona verilen yetki.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i)., (f). (del'ıgeyt) temsilci, murahhas, delege, mümessil, elçi, vekil; (f). delege göndermek; delegeye yetki vermek; havale etmek, emanet etmek. delega'tioni delegasyon, mümessil heyeti; veka1et verme, yetki verme; murahhaslık.

Türkçe Sözlük

(i. F.). Arkadaşlık, dostluk; sırdaşlık.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s). uslu, yumuşak başlı, kuzu gibi; alçak gönüllü, mütevazı; ağır başlı, ciddi; cilveli; sahte vakarlı. demurely (z). ağır başlılıkla alçak gönüllülükle. demureness (i). ciddiyet, vakar; alçak gönüllülük, tevazu .

Türkçe Sözlük

(i. A.). Kirlilik, paslılık.

Genel Bilgi

Yirminci yüzyılın başlarında bilim insanları bu konuyu çok basit bir şekilde açıklıyorlardı. Bu açıklamaya göre, her ne kadar nehirlerin suları tatlı ise de içlerinde bir miktar da erimiş mineral vardır. Yataklarındaki bu mineralleri ve içlerinde tuz bulunan kayaları erozyona uğratarak okyanuslara taşırlar. Bu mineraller içinde en çok olanı kimya dilinde sodyum klorür (NaCl) diye adlandırılan bildiğimiz sofra tuzudur ve bir daha karaya geri dönmez.

Bilim insanları bu teoriden yola çıkarak dünyanın yaşının da hesap edilebileceğine inanıyorlardı. Ancak nehirlerdeki tuz oranı ile okyanuslardaki tuz oranı mukayese edilerek yapılan hesaplamalarda dünyanın yaşı 300 milyon yıl çıktı. Dünyamız ise gerçekte 4,5 milyar küsur yaşındadır.

Ayrıca bu teoriye göre denizlerdeki tuzun her geçen yıl artması gerekir. Her ne kadar denizlerdeki tuz oranı bölgelere ve zamana göre değişiklik gösterse de içindeki belli başlı elementlerin yoğunluklarının yüz milyonlarca yıl hemen hemen aynı kaldıkları bilinmektedir. Öyleyse bu yüksek miktardaki tuz başlangıçta denizlere nereden gelmiştir? Bilim insanları da tam olarak bilemiyorlar ve emin değiller ama iyi bir tahminleri var.

Tuz iki çeşit atomdan yapılmıştır. Sodyum (Na) ve Klor (Cl). Bilim insanları Sodyum’un ilk teoride olduğu gibi nehirler yolu ile karalardan denizlere taşındığını, Klor’un ise dünya tarihinin ilk dönemlerinde, yer kabuğu ile yer merkezi arasında kalan katmanlardan, okyanusların diplerindeki çatlaklar ve volkanlar yolu ile denize karıştığını ve bu ikisinin birleşerek denizin tuzunu oluşturduklarını tahmin ediyorlar.

Ama hala niçin denizlerin gittikçe tuzlu olmadığının cevabını alabilmiş değiliz. Bilim insanları bunun açıklamasını da şöyle yapıyorlar: Tuz nehirler yolu ile denizlere ilave edilmektedir, ama aynı zamanda denizdeki diğer kimyasallarla birleşerek, okyanus tabanındaki kayalar tarafından emilerek veya deniz suyunun çözeltisinden ayrılıp çökelti haline gelerek bir şekilde deniz suyunun içinden eksilmektedir.

Yüz milyonlarca yıl, eksiltme ve ilave etme yolu ile deniz suyunun tuzluluk oranını hep aynı tutan bu müthiş ayar gerçekten çok etkileyici.

Genel Bilgi

Yirminci yüzyılın başlarında bilim insanları bu konuyu çok basit bir şekilde açıklıyorlardı. Bu açıklamaya göre, her ne kadar nehirlerin suları tatlı ise de içlerinde bir miktar da erimiş mineral vardır. Yataklarındaki bu minarelleri ve içlerinde tuz buluna kayaları erezyona uğratarak okyanuslara taşırlar. Bu minareller içinde en çok olanı kimya dilinde sodyum klorür (NaCl) diye adlandırılan bildiğimiz sofra tuzudur ve bir daha karaya geri dönmez.

Bilim insanları bu teoriden yola çıkarak dünyanın yaşının da hesap edilebileceğine inanıyorlardı. Ancak nehirlerdeki tuz oranı ile okyanuslardaki tuz oranı mukayese edilerek yapılan hesaplamalarda dünyanın yaşı 300 milyon yıl çıktı. Dünyamız ise gerçekte 4,5 milyar küsur yaşındadır.

Ayrıca bu teoriye göre denizlerdeki tuzun her geçen yıl artması gerekir. Her ne kadar denizlerdeki tuz oranı bölgelere ve zamana göre değişiklik gösterse de içindeki belli başlı elementlerin yoğunluklarının yüz milyonlarca yıl hemen hemen aynı kaldıkları bilinmektedir. Öyleyse bu yüksek miktardaki tuz başlangıçta denizlere nereden gelmiştir? Bilim insanları da tam olarak bilemiyorlar ve emin değiller ama iyi bir tahminleri var.

Tuz iki çeşit atomdan yapılmıştır. Sodyum (Na) ve Klor (Cl). Bilim insanları Sodyum’un ilk teoride olduğu gibi nehirler yolu ile karalardan denizlere taşındığını, Klor’un ise dünya tarihinin ilk dönemlerinde, yer kabuğu ile yer merkezi arasında kalan katmanlardan, okyanusların diplerindeki çatlaklar ve volkanlar yolu ile denize karıştığını ve bu ikisinin birleşerek denizin tuzunu oluşturduklarını tahmin ediyorlar.

Ama hala niçin denizlerin gittikçe tuzlu olmadığının cevabını alabilmiş değiliz. Bilim insanları bunun açıklamasını da şöyle yapıyorlar: Tuz nehirler yolu ile denizlere ilave edilmektedir, ama aynı zamanda denizdeki diğer kimyasallarla birleşerek, okyanus tabanındaki kayalar tarafından emilerek veya deniz suyunun çözeltisinden ayrılıp çökelti haline gelerek bir şekilde deniz suyunun içinden eksilmektedir.

Yüz milyonlarca yıl, eksilme ve ilave etme yolu ile deniz suyunun tuzluluk oranını hep aynı tutan bu müthiş ayar gerçekten çok etkileyici.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i)., (f). ikamet eden kimse, oturan kimse; vatandaş; (ing). muayyen vatandaşlık haklarına sahip olarak bir memlekette ikamet eden yabancı; yeni şartlara veya bir yere intibak etmiş hayvan veya bitki; bir yeri devamlı ziyaret eden kimse; (f)., (ing). yurt

Türkçe Sözlük

(i.) (aslı: tirik). 1. İnsan ve hayvanın bütün vücudunu örten kabuk, cilt, post: Deri sıyrılmak, soyulmak. Derisini yüzmek. 2. Hayvanın yüzülmüş ve kurutulmuş ve henüz sepilenmemiş cildi, gön. Deri tüccarı. 3. Meyvenin kabuğu, kışır: Kirazın derisi pek kolay soyulmaz. Eriğin derisi çıkarılırsa dişleri kamaştırmaz. Bir deri bir kemik = Etsiz, zayıf. Dış deri = Gastrulada dış hücre tabakası. İç deri = Gastrulada iç hücre tabakası.

Genel Bilgi

Deri bedeni bütünüyle sarar. Ağız, burun, anüs gibi doğal deliklerde mukoza adı verilen, yapısı deriye benzeyen ama daha ince bir tabaka ile birleşir. Dudaklarımızın renginin yüzümüzden farklı, biraz daha kırmızımsı olmasının da nedeni budur. Dudaklarımız yüzümüzdeki derimizin bir parçası değil sindirim ve solunum sistemimizin bir parçası olan ağzımızın dışa dönük devamıdır.

Vücudun hayati organlarını sayın deseler, derimiz pek akla gelmez. Halbuki derimiz vücudumuzun en hayati organlarının başında gelir. Derinin önemi o kadar büyüktür ki, yanma sonucunda üçte birinin yok olması hatta üçte birinin yağlıboya ile sıvanarak üzerindeki deliklerin kapatılması hayati sorun doğurabilir. Ayrıca derimiz vücudumuzun en büyük organıdır. Yetişkin bir insanın derisi 4-5 kilogram ağırlığındadır ve yaklaşık 7 metrekare alan kaplar.

Derimiz diğer tüm organlarımızdan daha hızlı büyür ve insan hayatı boyunca sürekli kendini yeniler. Devamlı kendini yenileyen bu organın, insan yaşlandıkça kırışmasının nedeni kendisi değil, altındaki kasların etkinliklerini yitirmeleridir.

Derimiz o kadar mükemmel bir organdır ki, kesildiği ya da yaralandığı zaman çevresindeki sağlam dokunun hücreleri hızla çoğalarak bu yarayı ya da kesiği kapatır. Kesilen yerin iki kenarı dikişle birbirlerine yaklaştırılırsa, onarılması gereken açıklık daralacağından iyileşme daha da çabuk olur. Bazen bu açıklık ne kadar kapatılırsa kapatılsın aradaki doku yeterince kendini onaramadığı için derimizde kalan bu yara izini ömrümüz boyunca taşırız.

Derimizin kalınlığı l-4 milimetre arasında değişir. En kalın derimiz avuçiçlerinde ve topuklarımızın altındakilerdir. Elleriyle çalışan kimselerin ellerinde veya uygun ayakkabı giymeyenlerin ayaklarında nasırlar meydana gelir. Bunlar derinin fazla sertleşmiş biçiminden başka bir şey değillerdir. Göz kapakları üzerindeki deri ise vücudun en ince derişidir.

Eğer vücudumuz deri ile kaplanmış olmasaydı yaşamımız düşünülemezdi. Derimiz bizi yalnız sıcağa, soğuğa karşı değil, aynı zamanda çarpmalara, sürtünmelere, ıslaklığa, rüzgara, güneş ışınlarına, zararlı bakterilere ve dışarıdan gelecek tehlikelere karşı da korur. Derimizin bütünü üzerinde soğuk ve sıcaklığı duymamıza yardım eden dokunma cisimciklerinin sayısı 600,000’den fazladır.

Derimiz terleme yolu ile solunum yapar, toksinleri atar, vücudun ısı dengesini korur. Bir santimetrekarelik bir deri yüzeyinde binlerce ter deliği bulunur. Her gün buharlaşarak derimizden çıkan ter ortalama l litre kadardır.

Öteki organlarımızın aksine derimiz kısa zamanda aşınır. Yüzeydeki hücreler bir kaç hafta içinde ölür ve dökülürler ama aşınan derinin yerine sürekli yenisi gelir. Hiç başımızdaki kepeklerin nereden geldiklerini düşündünüz mü? Kepekler aslında derimizin küçük pulcuklar halinde ufalanıp düşmesinden başka bir şey değillerdir.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(f). hassasiyetini azaltmak; (tıb). hassaslığını azaltmak veya ortadan kaldırmak.

Türkçe Sözlük

(i. T. F.). Desisecilik, hilekârlık. Osm. dessâslık.

Türkçe Sözlük

(i.) (aslı Farsça dest-ere = el bıçkısı. Türkçe söylenişi: testere). El bıçkısı. El ile kullanılan küçük bıçkı. Zemin testeresi = Yuvarlak kesmeye mahsus testere. Kıl testeresi = İnce tahtadan oyma çıkarmak için ufak bıçkı. Testere balığı = Uzun burunlu bir cins balık. (bk.) Testere.

Türkçe Sözlük

(i. F.) (aslı: dîv). Şeytan, cin, ifrit. Dev aynası = Eşyayı büyüten ayna. Kendini dev aynasında görmüş = Kendini büyük zannetme, mağrur, egoist olma.

Türkçe Sözlük

(i.) (aslı: tive). Yük taşıyan uzun boyunlu, eti ve sütü yenen bir veya iki hörgüçlü hayvan. Deve geviş getiren memelilerdendir. Arabistan yarımadası ve Kuzey Afrika İle Türkistan ve iran çöllerinde çok bulunup, haklı olarak çöl gemisi denilmiştir. Ar. cemel, Fars. şütür: Bir hörgüçlü deve. Deve aygırı = Buğra. Deve yavrusu = Boduk. Evliyâ devesi, Tanrı deveciğl = Saf adam. Deve bağırtan = Taşlık yokuş. Dav» boynu = 1. Bu hayvanın boynu gibi iki kemer şeklinde. 2. (denizcilik) Tulumbaların iki tarafa uskurlu kavisli bakır boruları ve bunun benzeri borular. Deve tüyü = 1. Bu hayvanın kılından yapılmış. 2. Açık boz veya kahverenginde. Deve tımarı = Dikkatsiz, üstünkörü iş. Deve döşlü = Karınsız (at). Deve dişi = Bir cins nar. Deve dikeni = Yaban enginarı. Deve tabanı = Buhûr-ı Meryem denilen bitkislz bir çeşidi. Devede kulak = Diğer bir şeye nisbetle çok az miktarda olan. Deve yürüyüşü = Yavaş lâkin kesintisiz ve devamlı yürüyüş veya iş. Yok deve = Münasebetsiz söze karşı alay tâbiridir.

Türkçe Sözlük

(i. A. aslı: devr) (c. edvâr). 1. Dönme, bir şeyin kendi mihveri üzerinde hareketi: Dünyanın devri, vapur çarkının devri. 2. Bir şeyin çevresinde dolaşma: Hacılar KAbe’nin etrafını devrederler. 3. Bir memleketin her tarafını gezip dolaşma, seyahat: Vali devre çıktı. Kaymakam, kazasını devretmektedir. 4. Bazı tarikatlere mensup dervişlerin dönerek ettikleri zikir ve semâ. 5. Aktarma, bir şeyin bir kaptan veya bir yerden diğerine nakli: Yiyecekleri gemiden anbara devrettiler. Bu eşyayı sandıktan dolaba devredin. 6. Bir şeyin diğerine teslimi: Giden, resmî vesikaları yerine gelene devretmeye mecburdur. Sandığın mevcudunu kime devir ve teslim ettiniz? 7. Bir bölük veya takım askerin, teftiş ve emniyeti muhafaza için dolaşması: Devir kolu, devre çıkmak. 8. (masdar mânâsını muhafaza etmeyerek) Zaman, çağ, asır: Cennetmekân Kanunî Sultan Süleyman HAn Hazretleri’nin devri. Fütûhat devri. 9. Bir zamanın bölündüğü kısımların beheri: Bazı eski kavimlerde birkaç yıl bir devir teşkil ederdi. Zatürrienin üç devri vardır. Bu hastalığın birinci devri tehlikelidir. Devr-i ebvâb = Kapı kapı gezip dolaşma. Devr-i zamân, devr-i felek = Talih, kader. Devir ve teselsül = Davanın delile ve delilin davaya ilgisiyle davanın dönüp dolaşıp yine eski hâline gelerek hal olunamaması. Devir dairesi = (denizcilik) Geminin çeşitli hızla ve muhtelif dümen açısıyle çizdiği daire.

Türkçe Sözlük

(bk.) Devletli. Devletli’nin eski şekli aslı —Jı, —lig olan ek önce —lû, sonra —lu, —lü olmuştur.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i)., (kil). diyakozluk, şemmaslık; diyakozlar heyeti.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s). parmağa ait, parmak gibi; on esaslı numara sistemine ait. digital computer çift rakamla kullanılan sayıcı hesap makinası.

Teknolojik Terim

Kablosuz ve kullanımı kolay Digital Media Port (veya DM Port), PC’nizi, VAIO dizüstü bilgisayarınızı, MP3 çalarınızı ve diğer Bluetooth® etkin aygıtlarınızı BRAVIA TV’ye veya Sony ürünü ev sinema sistemine bağlar. TV’niz üzerinden en sevdiğiniz parçaları dinleyin veya bir dijital radyo istasyonuna ayarlayın ve salonu süper bir ses kalitesiyle doldurun. ATRAC, WMA, MP3 ve AAC dahil olmak üzere başlıca müzik dosyası biçimlerinin tümüyle uyumludur.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(f). paye vermek, itibar etmek, şeref vermek, değer vermek. dignified (s). vakur, asil, ağırbaşlı.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. insan ve hayvanların ağzındaki organ ki, besini yutmaya ve bilhassa insanda konuşmaya yarar. Ar. lisân, Fars. zebân: insan dili, koyun dili. 2. İnsanların konuştukları lehçelerin beheri. Lügat, lisan, zebân: Dünyada binlerce dil konuşulur. Türkçe eski ve geniş bir dildir. 3. Çeşitli Aletlerin uzunca, yassı ve çok defa oynak kısımları: Terazi, düdük, kilit dili. 4. Denizin içine uzanmış uzun, kumluk, üstü düz ve alçak kara parçası (dağlık ve taşlık olanına burun denir). 5. mec. Dedikodu, aleyhte söz söyleme: Allah, dilinden kurtarsın. Ağzı var dili yok, ağzında dili yok = Ses çıkarmaz, dayanıklı, tahammül eden, utangaç, masum, mahçup. Edirne dili = Başlıca bu şehirde yapılan sığır dili pastırması. Dilaltı = Tavuklarda görülen bir hastalık, kurbağacık. Dil ucunda olmak = Hemen söylenecek gibi hatıra gelip yine kaçmak: Onun adı dilimin ucundadır. Dil uzatmak = Haddini aşarak birinin aleyhinde söylemek. Dili uzun = Edepsiz Dil oğlanı = Vaktiyle Avrupa elçiliklerinde tercüman yamağı. Dil bağlamak = Susmaya mecbur etmek. Osm. iskât etmek. Dil balığı — Yassı bir cins balık. Dil burmak, dil çıkarmak = Eğlenmek, alay, istihzâ etmek. Dil peyniri = Uzun parçalı bir cins taze peynir. Dil tutmak = Düşmanın durumunu söyletecek esir tutmak. Dilini tutmak = Sözüne hâkim olmak, sır vermemek, her şeyi söylemekten sakınmak. Dillere düşmek = Kötü şöhret bulmak, kötülüğü yayılmak. Sığır dili = Uzun yapraklı bir bitki. Ar. lisân-üssevr. Kuş dili = 1. Kelimelerin her hecesi arasına diğer bir hece katarak ve tekrar ederek veya diğer bir suretle söylenmek ve bilmeyenler tarafından anlaşılmamak üzere birkaç kişi arasında uydurma dil. 2. Dişbudak tohumu. Dillerde gezmek = Fenalıkla şöhret bulmak. Dilini kesmek = Susmak, sükût etmek. Dile gelmek = 1. Kötü şöhret kazanmak. 2. Sevilmek. Köpek dili = Kızıllık otu. Küçük dil = Boğazda yukardan aşağıya sarkan küçük et parçası.

Türkçe Sözlük

(i.). Vücudu sağlam, kuvvetten düşmemiş. Fars. tüvânâ: Hayli yaşlı ise de dinçtir, dinç bir at arıyorum.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s). (gier, giest) donuk, rengi soluk, kirli, paslı. dingily (z). rengi soluk olarak, paslı olarak. dinginess (i). rengi soluk oluş, donukluk; kir, pas.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Bir şeyin en derin ve aşağı yeri, altı: Denizin dibi, kuyunun dibi, dibe düştü, dibe çöktü. 2. Bir kap vesairenin dışarıdan aşağıya gelen yüzü: Tencerenin, cezvenin, bardağın dibi. 3. Ağaç ve duvar gibi şeylerin aşağısı, kök, temel: Ağacı dibinden kesmek, duvarın dibine oturmak. Mum kendi dibine ışık vermez = Varlıklı, kuvvetli kimselerin yakınlarına hayrı olmadığını anlatır. Dip karpuzu = Köküne yakın çıkanı ki, tohumu ekilmeye elverişlidir. 4. Bir şeyin en gerisi, en arka tarafı: Sahnenin dibinde bir kapı görünür. 5. Makad, dübür, oturak yeri. 6. mec. Asıl, esas. Dibine darı ekmek = Tahkik etmek, aslını aramak (bugün bitirmek, yok etmek mânâsında kullanılıyor). Tırnağı dibinde = Peşin para. Kazan dibi = Mahallebi vesair bazı yemeklerin kazanın dibine yapışıp hoş ve makbul bir koku alan kısmı. 7. mec. Evlâdın en küçüğü. 8. Bir şeyin altında ve en aşağısında bulunan: Dip barsak = Bumbar. Dip diş = Azı dişleri.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). hastalık derecesinde içki iptilası, ayyaşlık, dipsomani. dipsomaniac (i). içkiye müptelâ kimse.

Türkçe Sözlük

(i. F.) (gerek bunun ve gerek Arapçaiaşmış olan «dirhem» in Yunanca’dan olduğu bazı dilciler tarafından ileri sürülmüşse de, Yunanlılar, kelimenin Farsça «direm»den geldiğini kabul eder. Zaten eski Yunan’da daha çok Iran parası kullanıldığından, bunun aslı Farsça’dır). 1. Dört, beş kuruş kıymetinde ve frank’a karşılık eski bir gümüş para. 2. Akça, Ar. nukud. Direm haride = Para ile alınmış, satın alınmış.

Türkçe Sözlük

(i. F.). 1. Gecikme, yavaşlık. Ar. teenni, teahhur. 2. Dinlenme, karar, istirahat. Fars. Arâm.

Türkçe Sözlük

(i.) (aslı tirig). 1. Canlı, Osm. berhayat. Ar. hay, Fars. zinde: Bu hindiyi diri mi, yoksa kesilmiş mi aldınız? 2. mec. İyi pişmemiş, çiğ: Bu et pek diridir, pilâvın taneleri diri kalmış. 3. Sert; diri söz. 4. Kuvvetli, canlı, uyanık: Diri bir delikanlıdır.

Teknolojik Terim

Her CD’den başlıkların kaydedilmesini ve geri çağrılmasını sağlar (otomatik değiştirici başına 110 CD). Başlık, Radyolu CD, MiniDisc ya da radyolu kasetçalarda görüntülenebilir.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i)., (f). iskonto, tenzilat, fiyat indirimi; kar oranı; (f). fiyat indirimi yapmak, tenzilat yapmak, iskonto etmek, hesaptan düşmek; kırdırmak, kırmak (senet, bono), sonucunu göz önünde tutarak hesaba katmak; aldırmamak; aslını saymamak. discount h

İngilizce - Türkçe Sözlük

(f). vatandaşlık haklarından ve özellikle oy verme hakkından mahrum etmek; herhangi bir hak veya menfaatten mahrum etmek. disfranchisement (i). vatandaşlık haklarından mahrum etme, oy verme hakkını elinden alma.

Türkçe Sözlük

(i. felsefe). Aslında olmayıp dışarının etkisiyle sonradan meydana gelen.

Genel Bilgi

Tabii evinizdeki teneke kutu kolaları suya atıp, yüzme bilip bilmediklerini test etmek gibi bir merakınız yoksa bilemezsiniz. Suya atılan bir teneke kutu diyet kola batmaz ama aynı hacim ve ebattaki normal kola batar. Bunun doğruluğunu ABD’deki kola üreticilerinin yetkilileri de onaylamışlardır. Peki diyet kola yüzmeyi nasıl öğrendi?

Her iki kolayı da suya koyduğunuzda (attığınızda değil) diyet kola yüzeye doğru çıkar ama, klasik kola da taş gibi dibe oturmaz. Yüzeye çıkayım mı, çıkmayayım mı dercesine salınır durur.

Üreticilerin bu durumu, diyet kolalarda kullanılan suni tatlandırıcıların yoğunluklarının şekere göre daha az olması ve bu nedenle de bir kutuda daha az miktarda kullanılmaları şeklinde izah ediyorlar. Gerçekten ‘aspartame’ denilen tatlandırıcı, şekerden 200 kez daha tatlıdır. Yani bir kolayı tatlandırmak için 10 çay kaşığı şeker koymanız gerekiyorsa, aynı tatlılığı bir çay kaşığının yirmide biri kadar suni tatlandırıcı katarak verebilirsiniz.

Aslında diyet kola ve kutunun yapıldığı alüminyumun yoğunlukları ayrı ayrı sudan fazladır ama kutunun içindeki hava ve gaz kabarcıkları, onun ortalama yoğunluğunu, suyun yoğunluğunun biraz altına indirir. Arşimet’e göre ortalama yoğunluğu sudan az olan her şey yüzebilir.

Bu arada biradan da bahsetmeden geçemeyeceğiz. Evinizdeki aynı hacimdeki teneke kutu biraları suya koyun, hepsinin farklı derinliklerde kaldıklarını göreceksiniz. Bunun nedeni suyun kaldırma gücünden ziyade tüketici yasalarıdır. Kutunun kenarında yazan hacim miktarı yasal olarak en az olanıdır. Doldurma sistemindeki hassasiyet pek iyi değilse, daha çok dolanlar daha ağır olabilirler.

Kutu biralar eğer üzerlerinde yazan yasal minimum miktar kadar doldurulurlarsa, içlerindeki hava ve karbondioksit sayesinde yüzebilirler. Ancak üreticiler, yasadan çekinmeleri nedeni ile, biraları minimumdan değil de, biraz fazla doldurmayı tercih ettiklerinden kutuların çoğunluğu suda dibe gider.

Genel Bilgi

Tabii evinizdeki teneke kutu kolaları suya atıp, yüzme bilip bilmediklerini test etmek gibi bir merakınız yoksa bilemezsiniz. Suya atılan bir teneke kutu diyet kola batmaz ama aynı hacim ve ebattaki normal kola batar. Bunun doğruluğunu ABD’deki kola üreticilerinin yetkilileride onaylamışlardır. Peki diyet kola yüzmeyi nasıl öğrendi?

Her iki kolayı da suya koyduğunuzda (attığınızda değil) diyet kola yüzeye doğru çıkar ama, klasik kola da taş gibi dibe oturmaz. Yüzeye çıkayım mı, çıkmayayım mı dercesine salınır durur.

Üreticilerin bu durumu, diyet kolalarda kullanılan suni tatlandırıcıların yoğunluklarının şekere göre daha az olması ve bu nedenle de bir kutuda daha az miktarda kullanılmaları şeklinde izah ediyorlar. Gerçekten “aspartame” denilen tatlandırıcı, şekerden 2 yüz kez daha tatlıdır. Yani bir kolayı tatlandırmak için 10 çay kaşığı şeker koymanız gerekiyorsa, aynı tatlılığı bir çay kaşığının yirmide biri kadar suni tatlandırıcı katarak verebilirsiniz.

Aslında diyet kola ve kutunun yapıldığı alüminyumun yoğunlukları ayrı ayrı sudan fazladır ama kutunun içindeki hava ve gaz kabarcıkları, onun ortalama yoğunluğunu, suyun yoğunluğunun biraz altına indirir. Arşimet’e göre ortalama yoğunluğu sudan az olan her şey yüzebilir.

Bu arada biradan da bahsetmeden geçemeyeceğiz. Evinizdeki aynı hacimdeki teneke kutu biraları suya koyun, hepsinin farklı derinliklerde kaldıklarını göreceksiniz. Bunun nedeni suyun kaldırma gücünden ziyade tüketici yasalarıdır. Kutunun kenarında yazan hacim miktarı yasal olarak en az olanıdır. Doldurma sistemindeki hassasiyet pek iyi değilse, daha çok dolanlar daha ağır olabilirler.

Kutu biralar eğer üzerlerinde yasal minimum miktar kadar doldurulurlarsa, içlerindeki hava ve karbondioksit sayesinde yüzebilirler. Ancak üreticiler, yasadan çekilmeleri nedeni ile, biraları minimumdan değil de, biraz fazla doldurmayı tercih ettiklerinden kutuların çoğunluğu suda dibe gider.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s). uysal, halim selim, yumuşak başlı. docil'ity (i). yumuşak başlılık, uysalık.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(f). yaşlılık nedeniyle titremek, sendelemek. doddering (s). titrek, halsiz, zayıf.

Türkçe Sözlük

(i.). Harmanda ekini döğdükleri dibi çakmak taşlı Alet, döven. (bk.) Düven.

Genel Bilgi

Düğünlerde pasta kesmek adetinin, yeni evlilere bereket, doğurganlık ve mutluluk dileklerinin iletilmesinin zaman içinde gelişmiş bir şekli olduğundan bahsetmiştik. Doğum günlerinde pasta kesmek adetinin ise tarihi kökeni ve amacı değişiktir. Zaten tek kat olan şekli ve üzerindeki mumlar nedeniyle pasta görünüş olarak da düğün pastasından farklıdır.

Pasta sözcüğünü hep günümüzdeki anlamı ile kullanıyoruz. Aslında tarihi gelişimi içinde ‘kek’ demek daha doğru olur. Doğum günü pastasının bilinen tarihi Helen uygarlıklarına kadar uzanır. Bir kutlama amacı ile ortaya çıkması ise Ortaçağda Almanya’da olmuştur. 13. yüzyılda Almanya’da çocuklara gösterilen ilgi belki bugünkünden bile fazlaydı. Doğum günleri bir festival şeklinde kutlanıyordu.

Doğum günü kutlaması sabaha karşı, şafakta, gün ağarırken başlıyordu. Üstü yanar mumlarla süslenmiş pasta (kek) eve getirildiğinde çocuk uyandırılıyor, pastanın üstündeki mumların ise yemek vakti gelene kadar devamlı değiştirilerek sürekli yanar halde kalmaları sağlanıyordu. Yemeğin başında çocuk mumları üfleyerek söndürüyor ve şölen başlıyordu.

Pastanın üzerindeki mumların sayısı çocuğun yaşından bir fazla oluyordu. Bu bir fazla mum, bir gün sönecek hayatın ışığını simgeliyordu. Ayrıca çocuğa bir çok hediyeler getiriliyor, o gün istediği, sevdiği yiyecekler hazırlanıyordu. Yani o zamanlarda doğum günü kutlamaları çocuklara yönelikti.

Günümüzde her yaştan insanın kutladığı doğum günü ve kesilen pasta işte o zamanların bir adetinin devamıdır. Doğum günü pastasının üstündeki mumları bir üfleyişte söndürmek, bu arada bir dilek tutmak, eğer dilek gerçekleşirse bunu kimseye söylememek adetleri de o günlerden kalmadır.

Genel Bilgi

Düğünlerde pasta kesmek adetinin, yeni evlilere bereket, doğurganlık ve mutluluk dileklerinin iletilmesinin zaman içinde gelişmiş bir şekli olduğundan bahsetmiştik. Doğum günlerinde pasta kesmek adetinin ise tarihi kökeni ve amacı değişiktir. Zaten tek kat olan şekli ve üzerindeki mumlar nedeniyle pasta görünüş olarak da düğün pastasından farklıdır.

Pasta sözcüğünü hep günümüzdeki anlamı ile kullanıyoruz. Aslında tarihi gelişimi içinde ‘kek’ demek daha doğru olur. Doğum günü pastasının bilinen tarihi Helen uygarlıklarına kadar uzanır. Bir kutlama amacı ile ortaya çıkması ise Ortaçağda Almanya’da olmuştur. 13. yüzyılda Almanya’da çocuklara gösterilen ilgi belki bugünkünden bile fazlaydı. Doğum günleri bir festival şeklinde kutlanıyordu.

Doğum günü kutlaması sabaha karşı, şafakta, gün ağarırken başlıyordu. Üstü yanar mumlarla süslenmiş pasta (kek) eve getirildiğinde çocuk uyandırılıyor, pastanın üstündeki mumların ise yemek vakti gelene kadar devamlı değiştirilerek sürekli yanar halde kalmaları sağlanıyordu. Yemeğin başında çocuk mumları üfleyerek söndürüyor ve şölen başlıyordu.

Pastanın üzerindeki mumların sayısı çocuğun yaşından bir fazla oluyordu. Bu bir fazla mum, bir gün sönecek hayatın ışığını simgeliyordu. Ayrıca çocuğa bir çok hediyeler getiriliyor, o gün istediği, sevdiği yiyecekler hazırlanıyordu. Yani o zamanlarda doğum günü kutlamaları çocuklara yönelikti.

Günümüzde her yaştan insanın kutladığı doğum günü ve kesilen pasta işte o zamanların bir adetinin devamıdır. Doğum günü pastasının üstündeki mumları bir üfleyişte söndürmek, bu arada bir dilek tutmak, eğer dilek gerçekleşirse bunu kimseye söylememek adetleri de o günlerden kalmadır.

Türkçe Sözlük

(i. aslı Farsça’dır. Farsça’dan Arapça’ya da geçmiştir. Arapça çokluğu «devâlib» tir). 1. Kuyudan su çıkarıp bahçeleri sulamaya mahsus döner makine: Kuyu dolabı, bostan dolabı, sakız dolabı. 2. Her çeşit döner çark, çıkrık. 3. Duvarın içine oyulmuş veya ayrıca yapılmış raflı ve kapaklı eşya koymaya mahsus yer: Dolaba komak; dolapta saklamak; çamaşır, erzak dolabı. 4. Eskiden selâmlık ile harem arasında eşya alıp vermeye mahsus döner dolap ki, veren ile alan birbirini görmezdi; dönme dolap: Hizmetçiyi dolaba çağırıp yemeğini vermek; aşçı dolaptan yukarıya yemeği verdi. 5. Bedesten içindeki dükkânlar: Bedestende bir dolabı var. 6. İşlerin idaresi. Ar. umûr: Ticaret dolabını çevirmek; bu adam dolabının başındadır; dolabı bozuldu. 7. mec. Hile, hile ile iş görme: Kendi dolabını çevirmekten başka bir şey düşünmüyor; buna bir dolap düşünmeli. Dolap kurmak = Hile ve desise düşünmek. 8. tjp Bir cins küçük meşe direği: Çifte dolap, tek dolap. 9. Kurulmakla veya kolu çevrilmekle çalan çalgı kutusu, laterna.

Türkçe Sözlük

(i.). Dolaşarak varılan, doğru olmayan, sapa: Dolaşlı yol.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Devir, çevre, havali, etraf. 2. Daire şeklinde çizgi. 3. Münasebet: Dolayısıyla = 1. Münasebetiyle. 2. Doğrudan doğruya olmayarak, vasıtalı olarak, münasebet düşerek: Dolayısıyle benden malûmat aldı. —den dolayı (e.) = 1. Sebebinden, —den nâşi, —den ötürü: O adam yeni işlenmiş bir cürümden dolayı tevkif olunmuş; kendisiyle olan arkadaşlığından dolayı ona da sormuşlar. 2. Dair, müteallik, hakkında: Sizden dolayı bazı şeyler sordu. Fırdolayı = Çepeçevre: Ormanı fırdolayı gezdi.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i).,(ç).dili bebek, kukla; (mak). tekerlekli kriko; iki tekerlekli yük taşıyıcısı; filim veya televizyon kamerasını taşıyan tekerlekli araç; dekovil lokomotifi; şahmerdan başlık takozu; çoğ, (argo). dolofin, sentetik uyuşturucu bir madde.

Genel Bilgi

Genellikle meyveler çiğ olarak (tabii yıkandıktan sonra), sebzeler ise pişirildikten sonra yenilir. Bu da bazı yiyeceklerin meyve mi, yoksa sebze mi olduklarına dair karışıklıklara yol açar. Örneğin domates salatada çiğ olarak yenilebilir, bunun yanında tencere yemeği olarak dolması da yapılır. Bu durumda domates meyve midir, yoksa sebze mi? Genel kanının ikincisi olmasına rağmen aslında domates bir meyvedir.

Çarşı, pazar anlayışına göre, tabiatta bulunduğu şekilde yenilen ve tadı tatlı olan yiyecekler meyvedir. Çarşıda, pazarda, marketlerde elma, çilek, üzüm ve muz meyve olarak kabul edilirlerken, taze fasulye, domates, kabak ve patates, sebze reyonlarında bulunur.

Ancak bilim insanları, yani botanistler, sebze-meyve ayırımını böyle yapmıyorlar. Onlara göre meyve, içinde etli veya kuru, çoğunluğunu çekirdek diye adlandırdığımız, kendi tohumu veya tohumları bulunan yiyecektir. Bu tanıma göre kayısı, şeftali, üzüm, taze fasulye, domates, salatalık (hıyar) ve benzeri gıda maddeleri teknik olarak meyvedir. Yani kısaca çekirdeği olan tüm yiyecekler meyvedir. Geriye kalanlar, yani patates, havuç, şalgam, soğan, sarımsak gibi bitki kökleri, lahana, marul gibi bitki yaprakları, hatta aslında bir çiçek olan karnabahar bile birer sebzedir.

Bu arada belirtmekte fayda var; biz bitkilerin değişik kısımlarını yeriz. Örneğin, maydanoz yetiştiği bitkinin yaprak kısmı iken, karabiber ağacın meyvesi, tarçın kabuğu, susam ise bitkisinin tohumudur.

Genel Bilgi

Genellikle meyveler çiğ olarak (tabii yıkandıktan sonra), sebzeler ise pişirildikten sonra yenilir. Bu da bazı yiyeceklerin meyve mi, yoksa sebze mi olduklarına dair karışıklıklara yol açar. Örneğin domates salatada çiğ olarak yenilebilir, bunun yanında tencere yemeği olarak dolması da yapılır. Bu durumda domates meyve midir, yoksa sebze mi? Genel kanının ikincisi olmasına rağmen aslında domates bir meyvedir.

Çarşı, pazar anlayışına göre, tabiatta bulunduğu şekilde yenilen ve tadı tatlı olan yiyecekler meyvedir. Çarşıda, pazarda, marketlerde elma, çilek, üzüm ve muz meyve olarak kabul edilirlerken, taze fasulye, domates, kabak ve patates, sebze reyonlarında bulunur.

Ancak bilim insanları, yani botanistler, sebze-meyve ayrımını böyle yapmıyorlar. Onlara göre meyve, içinde etli veya kuru, çoğunluğunu çekirdek diye adlandırdığımız, kendi tohumu veya tohumları bulunan yiyecektir. Bu tanıma göre kayısı, şeftali, üzüm, taze fasulye, domates, salatalık (hıyar) ve benzeri gıda maddeleri teknik olarak meyvedir. Geriye kalanlar, yani patetes, havuç, şalgam, soğan, sarımsak gibi bitki köklerri, lahana, marul gibi bitki yaprakları, hatta aslında bir çiçek olan karnabahar bilen birer sebzedir. Bu arada belirtmekte fayda var; biz bitkilerin değişik kısımlarını yeriz. Örneğin, maydanoz yetiştiği bitkinin yaprak kısmı iken, karabiber ağacın meyvesi, tarçın kabuğu, susam ise bitkisinin tohumudur.

Türkçe Sözlük

(i. aslı tonuz) Pisliğiyle tanınmış dört ayaklı bir hayvan. Yabanî ve ehlî çeşitleri vardır. Ar. hınzır, Fars hûk. Yavrusuna çorpa derler. Pislikten, inat ve merhametsizlikten yahut fazla kuvvetten kinaye olarak tahkir mânâsında kulla nılır: Ne domuzdur. Domuz ağırşağı, ekmeği, ayrığı = Bir cins kök. Domuzayağı = 1. Tüfek sıkısını veya şişe tıpasını çıkarmaya mahsus burgu. 2. Vaktiyle, düşmanın ayağına batmak üzere yola atılan demirden sivri uçlu üçgen ayak oltası. Domuz arabası = Bir cins zırhlı araba, seyyar küçük metris. Domuzelması = Domalan. Domuz yağı = Domuzun derisi altında ve etinin üstünde kalın bir tabaka halinde bulunan yağ.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). kapı. doorbell (i). kapı zili. door keeper (i). kapıcı. doorknob (i). kapı tokmağı. doorman (i). kapıyı açıp kapamakla görevli kimse. door (mat). paspas doornail (i). eski zamanda kullanılan iri başlı kapı çivisi. door plate isim yazılı kapı ta

Türkçe Sözlük

(si.). Uç ile beş arasındaki sayı, 4; iki defa iki. Ar. erbaa, Fars. çihar: Dört yüz, dört bin; on dört, yirmi dört: Dörtte bir = Çeyrek. Dört ayak = Elleri dahi ayak gibi kullanarak (yürümek). Dört el = iki kişi tarafından çalınan piyano usulü. Dört elle yapışmak (sarılmak) = Büyük gayret ve ehemmiyetle teşebbüs etmek. Dört baş = Dört cihet, her taraf, her yan. Dört kaş = Bıyığı yeni terleyerek dört kaşlı gibi görünen. Fars. çâr-ebrû 300 Dört gözle beklemek = Sabırsızlıkla beklemek. Dört köşe = Murabba (kare) biçiminde. Dörtnal = Doludizgin, hayvanı koşturarak. Dört yanına bakınmak = Şaşırmak. Dört yol ağzı = İki yol veya sokağın kesiştiği yer.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Bıyığı yeni terleyen genç adam. 2. Kalın ve gür kaşlı.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s)., (iskoç). ağır başlı, sakin.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i)., (zool). Columbidae familyasından güvercin ve kumru gibi kuş; masumiyet ve barış sembolu; (A.B.D). barışçı kimse; yumuşak başlı kimse, uysal kimse. ring dove kumru, (zool). Columba palumbus rock dove kaya güvercini, (zool). Columba livia stock

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i)., (ing)., (huk). eşinden miras kalan malı veya ünvanı olan dul kadın; (k.dili). ağır başlı yaşlı kadın. queen dowager vefat etmis olan kralın dul eşi.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i)., (f)., (huk). dul kadına hayatı boyunca kocasının gayri menkullerinden tahsis olunan irat; drahoma, çeyiz parası, ağırlık, başlık; kabiliyet, istidat, vergi; (f) . çeyiz veya ağırlık vermek.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). bir grubun en yaşlı veya en kıdemli üyesi.

İsimler ve Anlamları

(Fars.) (Kadın İsmi) 1.Hanım, küçük kardeş. 2.Papağan, tuti. Bir papağan cinsi. 3.Abla, yaşlı ermeni kadın.

Türkçe Sözlük

(i.). Hanım, k’adın (eski tâbir olup sonradan başlıca Ermeni kadınlarına ve bunların yaşlılarına denirdi).

Türkçe Sözlük

(i. aslı «tütmek» ten «tütük»). 1. Nefesle çalınarak ince bir ses çıkaran saz. Düdük çalmak, üflemek: Düdüğün çeşitleri olur: Çocuk, çoban, gemici düdüğü. 2. Vapur ve demiryolu lokomotifi gibi makinelerin buharla ses çıkardıkları boru: Vapur düdük çaldı. 3. Uzun ve içi boş şey: Düdük kemiği, düdük makarnası. 4. mec. Düdüğü çalmak = Faydalanmak, kazanmak. 5. Zıvana gibi içi boş. 6. mec. Akılsız, cahil, boş (adam). Düdüğüm = Boş herif (alay için kullanılır).

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). ispanya ve Portekiz'de genç bir kıza refakat eden yaşlı kadın; mürebbiye, dadı .

Türkçe Sözlük

(i.) (aslı: tüğ). Bir adamın evlendiği veya bir çocuğun doğduğu veya sünnet olduğu gün yapılan şenlik. Osm. velîme, sûr, cem’iyyet: Filânın düğününde, düğün yapmak. Sünnet düğünü = Osm. Hıtân cem’iyyeti. mec. Düğün evi = Gürültülü ve kalabalık yer.

Türkçe Sözlük

(i. F. aslı: dûr-bîn) (dûr = uzak, dîden = görmek). 1. Uzaktan görmeye mahsus, maddeleri büyütür mercekleri olan ve uzaktaki şeyleri yakın gösteren optik Alet. 2. Uzaktan gören, her işin neticesini önden anlayan.

Türkçe Sözlük

(i.) (aslı: toruk). Berrak, saf, açık: Duru su.

Türkçe Sözlük

(aslı: DÜRZİ) (i. A.) (c. dürûz). Cebel-i Lübnan = Güney Suriye, Ürdün ve israil’de yaşayan, sonradan Arap’laşmış bir kavimdir. Arapça konuşurlar ve Sünnî mezheplere en aykırı bir İslâm mezhebindendirler.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Yukarıdan aşağıya birden bire, ansızın ve elde olmayarak inmek. Osm. sukut etmek: Damdan bir kiremit düştü. Pencereden bir şey düştü. 2. Yukarıdan inmek, Osm. hübût, nüzûl etmek: Pencereden düştü. 3. Yürürken yahut dururken yıkılıp yere yatmak: Düşüp kolunu incitti. Hayvandan düştü. Az kaldı düşüyordum. Çocuğa bakın düşmesin. 4. Yıkılmak, devrilmek. Osm. münhedim olmak: Bahçe duvarının bir tarafı düştü. Bu ağaç bir gün düşecektir. 5. Yağmak: Bu gece epeyi yağmur düştü. Dağlara kar düşmüş olmalıdır. 6. Kıymetçe aşağılamak, ucuzlamak, kıymeti olmamak. Osm. tedenni etmek: Zahire çok düştü. Piyasa gittikçe düşüyor. 7. Derece ve miktarı yahut şiddeti azalmak, hafiflenmek, tenezzül etmek: Sıcak, soğuk, rüzgâr düştü. Sıtması daha düşmedi. Hiddeti düşünce haksızlığı anladı. 8. Kuvvetsiz kalıp zayıflamak, kuvvetten düşmek: Zavallı kadın, o kadar ihtiyar değilse de çektiği acılardan çok düştü. Artık bu son zamanda çok hasta düştü. 9. Servet ve itibarını kaybedip fakir olmak: Düşmüş bir aileye mensuptur. Pek muteber bir tacir iken ziyana uğrayıp düştü. 10. Uğramak, Osm. musâb olmak, tutulmak: Belâya düştüm. El ağzına düştük. 11. Tesadüf etmek, vaki olmak, vuku bulmak, zuhur etmek: Gün düşer ki çok alış veriş olur. Bazen öyle düşer. İşim düşerse gelirim. Oradan yolunuz düşerse bize uğrayın. Köy yolun sağına düşer. 12. Uymak, yakışmak, ait ve münasip olmak: Söylemek bana düşmez ama söyleyeceğim. Benim aleyhimde bulunmak size düşer mi? Öyle demek düşer. 13. Katılmak: Kervanın önüne, arkasına, peşine düştü. Önümüze düştü. Yola düştük. 14. Sığınmak, Osm. ilticâ ve dehâlet etmek: Ocağına, eteğine, ağına düştü. Ardına, arkasına düşmek = Takip etmek, arkasını bırakmamak. Etten düşmek = Arık ve lağar olmak, zayıflamak. Elden, ayaktan düşmek = Takatsiz kalmak, kötürüm olmak, iş yapamaz hâle gelmek. Üstüne düşmek = Çok sevmek, çok uğraşmak. Hesaptan düşmek = Tenzil etmek. Damdan düşmek = Münasebetsiz vakitte ve sırası değilken bir şey söylemek. Küçük düşmek = Mahcup olmak, mukabele edememek. Gözden düşmek = İtimadı ve teveccühü kaybetmek. Düşüp kalkmak = Beraber yaşamak, refakat etmek, arkadaşlık etmek. Düşe kalka = Düşüp kalkarak, zahmetle.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. desâtîr). t. Kanun, kaide. 2. Vezir, müşîr: Düstûr-i mükerrem. 3. Büyük defter. 4. Esaslı kaide. 5. Kanunları içine alan kitap: DüstOr-nâme.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s). görevini bilen vazifeşinas: itaatkar; hürmetkar, saygılı. dutifully (z). vazifesini bilerek; hürmetkarane. dutifulness vazifeşinaslık; hürmetkarlık.

Türkçe Sözlük

(i. F.) (aslı: dîvâr). Gerek binanın bir tarafını teşkil etmek ve gerek bir yeri çevirmek veya bölmek için taştan veya tuğla ve kerpiçten set, cidâr, engel: Evin dört duvarı, bahçe duvarı, ara duvarı. Kuru duvar = Harçsız yapılan duvar. Duvar çekmek = Duvarla çevirmek veya ayırmak.

Türkçe Sözlük

(i. psikoloji). Başkası için duygudaşlığı olan.

Teknolojik Terim

MiniDisc müzik parçaları, herhangi bir kalite kaybı yaşanmaksızın taşınabilir, birleştirilebilir ya da bölünebilir. Başlık ya da disk adı da eklenebilir.

Türkçe Sözlük

(a uzun okunur) (i. A. c.) (müfredi uknum az kullanılmıştır). Asıllar, esaslar: Ekaanîm-i selâse = Hıristiyanların Baba (Tanrı), Oğul (İsâ) ve ROhu’lKuds’ten mürekkep olduğuna inandıkları Tanrı (yalnız bu tabirde geçer, aslı LAtince’ye benzer bir kelimedir).

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s). yumuşak uysal tabiatlı, yumuşak başlı.

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Açık kaşlı. 2. mec. Vuzuhlu, nurlu, parlak.

Türkçe Sözlük

(i.) (aslı Farsça ebrî: Bulut renginde ve daha doğrusu Çağatayca ebre: Elbise yüzü, kürk kabı). 1. Hâre gibi dalgalı ve damarlı (kumaş, kâğıt vesaire). 2. kitap ve defter kabı yapmak için kullanılan renkli kâğıt.

İsimler ve Anlamları

(Tür.) (Kadın İsmi) 1.Baş reis. 2.Kraliçe. 3.Ana. 4.Yaşlı kadın.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). deniz kirpisi, denizkestanesi; (mim.) yastık, Dorik sütunlarda yuvarlak kenarlı sütun başlığı.

Türkçe Sözlük

(i. A. cevf’den smüş.) (mü. cevfâ). İçi boş, kof. mec. Cahil ve ahmak, boş. (edebiyat) Ayn-ül fl’li yani ikinci harf-i aslîsi «vâv» yahut «ye» harfi olan Arapça fiil.

Türkçe Sözlük

(i. Rumca’dan). 1. Sahip, malik, mevlâ: Evin efendisi, uşağın, bahçıvanın efendisi. 2. Osm. seyyid, çelebî, hâce (saygı unvanı olup başlıca Alimlerle, kalem erbabına mahsustur. Ağa mukabili): Ahmed Efendi, hoca efendi, kâtip efendi. 3. Şer’İ hâkim, kadı, molla: İstanbul efendisi (saygı ve nezaket mübalağası olarak paşa ve bey gibi unvanlara eklenir): Paşaefendi, bey-efendi, hanım-efendi, sultân efendi. Dîvân efendisi = Eskiden vezirlerin yazı işlerini idare eden resmî memur. Reis Efendi = Tanzimat’tan önce hâriciye nâzırı, reis-ülküttâb. i. Terbiyeli, edîb, temkin ve vakar sahibi, çelebî: Efendi adam (garip bir terkip olarak: Efendiden adam da derler). Efendimiz = Peygamberimiz ve eskiden padişah ve hanedan üyeleri hakkında kullanılırdı.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). etki, sonuç, eser; anlam, husus, meal; tatbik mevkii, fiil, iş, işlem. put into effect, give effect to tatbik mevkiine koymak, uygulamak.cause and effect sebep ve sonuç. for effect gösteriş için. in effect gerçi, aslında, gerçekten, filhakika. o

Türkçe Sözlük

(i. botanik). Eğreltiotugillerden, kumlu yerlerde yetişen, bir bitki cinsi (nepkrodium filix mas). Kartallı eğreltiotu = Enine kesiti iki başlı bir kartalı andıran bir eğreltiotu türü (pteris aquilina).

Türkçe Sözlük

(i. A. has’dan itaf.). En has, en başlı: Ehass-ı Amilim, ehass-ı ahibbam = Emellerimin, dostlarımın başta geleni.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(A.) [اخص] başlıca.

Türkçe Sözlük

(i.) (aslı etmek). 1. Çeşitli tahıllar, bilhassa buğday unundan yapılmış hamurun ateşte yahut fırında veya tepside pişmesi ki, başlıca insan gıdalarındandır. Ar. hubz, Fars. nân: Buğday, mısır, arpa, çavdar ekmeği. 2. Yiyecek, yemek. Ar. taam. 3. Geçinecek, maişet: Ekmeğini çıkarmak. 4. iş, memuriyet, hizmet, vazife: Beni ekmeğimden edeceksiniz; memuriyetimi kaybetmeme sebep olacaksınız. Ekmek ufağı = Ekmek parçacıkları, tükenti. Ekmek içi = Yumuşak olan iç kısmı. Ar. nerme. Ekmek kabuğu = Üst ve alttaki kıtırı. Ekmek gibi = Pek eziz ve kıymetli, pek lâzım, vazgeçilemez nesne. Ekmeği dizinde = Temelsiz, geçici nimet veya hizmet. Ekmeğine yağ sürülmek = Arzusuna fazlasıyle kavuşmak. Paynir, ekmek = Yavan yemek. Tayın ekmeği = Askerlere verilen beylik ekmeği. Tuz, ekmek hakkı = Nimete teşekkür. Kuru ekmek = Katıksız, sade ekmek.

Türkçe Sözlük

(i. aslı: ala). Açık gök, açık mavi, kahverengi yeşil karışımı: Elâ göz. Çakır elâ = Kül rengine bakar mavi (yalnız göz hakkında kullanılır).

Türkçe Sözlük

(i. A.) (aslı elbetten). Mutlaka, her halde: Elbette gider, gelen cihana.

Türkçe Sözlük

(i.) (il’den. Aslı: ilçi). Elçi, bir memleket veya devlet tarafından diğeri nerdine gönderilen vekil. Ar. sefîr. Büyükelçi = Sefir-i kebîr. Orta elçi = Büyükelçinin bir derece aşağısındaki elçi. Elçi vekili = Maslahatgüzar. Aracı, görücü, bir istek için gönderilen.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. oldukça yaşlı, yaşını basını almış, ihtiyar.

Türkçe Sözlük

(i.) (Fransızca: 6lectricite, aslı Yunanca) (fizik). İlk defa bazı cisimlerde her şeyi kendine çekme hususiyeti ile kendisini gösteren bir enerji çeşidi. Kimyevî olarak elde edildiği gibi, mekanik olarak da elde edilir. Elektrik motoru = Elektrik enerjisini mekanik güce çeviren motor.

Genel Bilgi

İnsanların elektriğe çarpılmaları onun bir iletkeni haline gelmelerinden oluyor. Sıvılar iyi iletkendirler, yani elektriği iyi iletirler. Vücudumuzu içi sıvı dolu bir kap olarak düşünürsek, bütün koruma görevi derimize kalıyor. O da vücudumuzun her tarafında aynı kalınlıkta değil. Islanınca o da iletkenleşiyor, hele üzerinde bir yara varsa direnci tamamen yok oluyor.

Evlerimizde 220 volt ve 50 Herz akım daima vardır. Ne kadar ilginçtir ki, bir elektrik akımının insana en tehlikeli frekans aralığı 50 - 60 Hz.dir. Elektrik akımını evimizdeki su tesisatına benzetebiliriz. Suyun basıncı neyse ‘Volt’ta odur. ‘Amper’ de suyun miktarının karşılığıdır.

Elektriğe çarpılmada süre de önemlidir. Süre uzarsa deride yaralar oluşur ve elektrik bu yaralardan daha çabuk geçer. Derimizden geçen elektrik akımı derhal sinir sistemimizi etkiler. Beyindeki nefes alma merkezini felç eder, kalbin ritmini bozar hatta durmasına neden olur. Elektrik çarpmasının sonucu genellikle kalp durması olduğu için ilk yardım da ona göre yapılmalıdır. Elektriğe nereden çarpıldığımız da önemlidir. Elektriğin elden ele veya elden ayağa geçmesi aradaki hayati organlarımıza zarar verebilir.

Elektriğe çarpılınca şoka girmemizin nedeni kendi elektriğimizdir. Sinir sistemimizin ürettiği elektrik ile dışardan çarpıldığımız elektrik karşılaşıp iç içe girince vücudumuzda kasılmalar ve titremeler yaratıyor.

Elektrik çarpmasında voltajın değil de akımın şiddetinin yani amperin önemli olduğu ileri sürülüyor. Bu konuda elektrik mühendisleri ile fizikçiler arasında görüş ayrılığı var. Zaten elektriğin kendisinin de tam bir tanımı yapılmış veya tek bir tanım üzerinde uzlaşma sağlanmış değil.

Elektriğin öldürücü gücünün voltaj değil de akım miktarı olduğunu öne sürenlere göre akım doğrudan kalbi etkiliyor. Bu düşünüşe göre l ila 5 miliamper akımın vücutta hissedilme seviyesi; 10 miliamperde acı başlıyor; 100 miliampere gelince sinirler reaksiyon gösteriyor ve 100-300 miliamperde şok oluşuyor. Tabii bütün bu değerlendirmeler tam bir bilimsel sınıflandırma değil. Yani tuzlu bir suyun içinde iseniz, cereyan tüm vücudunuza birden değeceğinden mili değil mikroamper seviyesinde bile bir akımdan zarar görebilirsiniz.

Elektriğe çarpılanlar eğer ölmezlerse, genellikle hayatlarının geri kalan kısmını bu olayın izi kalmadan, problemsiz olarak yaşayabiliyorlar. Ama az miktarda da olsa sinir sistemi üzerinde hasar bırakabiliyor. Elektrikten çarpılıp şoka girenlere de, kalp ritmini düzenlemek için yine elektro şok uygulanıyor.

Genel Bilgi

İnsanların elektriğe çarpılmaları onun bir iletkeni haline gelmelerinden oluyor. Sıvılar iyi iletkendirler, yani elektriği iyi iletirler. Vücudumuzu içi sıvı dolu bir kap olarak düşünürsek, bütün koruma görevi derimize kalıyor. O da vücudumuzun her tarafında aynı kalınlıkta değil. Islanınca o da iletkenleşiyor, hele üzerinde bir yara varsa direnci tamamen yok oluyor.

Evlerimizde 220 volt ve 50 Herz akım daima vardır. Ne kadar ilginçtir ki, bir elektrik akımının insana en tehlikeli frekans aralığı 50-60 HZ.dir. Elektrik akımını evimizdeki su tesisatına benzetebiliriz. Suyun basıncı neyse “Volt” da odur. “Amper” de suyun miktarının karşılığıdır.

Elektriğe çarpılmada süre de önemlidir. Süre uzarsa deride yaralar oluşur ve elektrik bu yaralardan daha çabuk geçer. Derimizden geçen elektrik akımı derhal sinir sistemimizi etkiler. Beyindeki nefes alma merkezini felç eder, kalbin ritmini bozar hatta durmasına neden olur. Elektrik çarpmasının sonucu genellikle kalp durması olduğu için ilk yardım da ona göre yapılmalıdır. Elektriğe nereden çarpıldığımız da önemlidir. Elektriğin elden ele veya elden ayağa geçmesi aradaki hayati organlarımıza zarar verebilir.

Elektriğe çarpılınca şoka girmemizin nedeni kendi elektriğimizdir. Sinir sistemimizin ürettiği elektrik ile dışardan çarpıldığımız elektrik karşılaşıp iç içe girince vücudumuzda kasılmalar ve titremeler yaratıyor.

Elektrik çarpmasında voltajın değil de akımın şiddetinin yani amperin önemli olduğu ileri sürülüyor. Bu konuda elektrik mühendisleri ile fizikçiler arasında görüş ayrılığı var. Zaten elektriğin kendisinin de tam bir tanımı yapılmış veya tek bir tanım üzerinde uzlaşma sağlanmış değil.

Elektriğin öldürücü gücünün voltaj değil de akım miktarı olduğunu öne sürenlere göre akım doğrudan kalbi etkiliyor. Bu düşünüşe göre bir ila beş miliamperde acı başlıyor; 100 miliampere gelince sinirler reaksiyon gösteriyor ve 100-300 miliamperde şok oluşuyor. Tabii bütün bu değerlendirmeler tam bir bilimsel sınıflandırma değil. Yani tuzlu bir suyun içinde iseniz, cereyan tüm vücudunuza birden değeceğinden mili değil mikroamper seviyesinde bile bir akımdan zarar görebilirsiniz.

Elektriğe çarpılanlar eğer ölmezlerse, genellikle hayatlarının geri kalan kısmını bu olayın izi kalmadan, problemsiz olarak yaşayabiliyorlar. Ama az miktarda da olsa sinir sistemi üzerinde hasar bırakabiliyor. Elektrikten çarpılıp şoka girenlere de, kalp ritmini düzenlemek için yine elektro şok uygulanıyor.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. esasa ait, esas, ana, temel, başlıca; basit, ilkel; tabiat kuvvetleri ne ait; kim bileşik olmayan; saf, halis. elementally z. esasa ait olarak; saf bir şekilde.

Türkçe Sözlük

(i.), (aslı: alma). Gülgillerden kırmızı, sarı ve beyaz arasında değişik renkte meyveleri olan bir ağacın ve meyvesinin adı. Ar. tüffah, Fars sîb: Arnavut, Amasya, ferik elması, mec. Yuvarlak şey, top, kürecik: Göz, çene elması. Acı elm», deve, diken elması = Bitki çeşitleri. Yerelması = Şekli patates, lezzeti elmaya benzer meşhur bir kök ki sebze çeşidinden olup etli ve zeytinyağlı yemeği olur. Elma baş = Bir cins ördek. Elmakürk = Tilki postunun bir cinsi ki, kenarına elma dibi denir. Bir elmanın yarısı = Pek benzer. Kızılelma = Vaktiyle Roma şehrine verilen ad. mec. Osmanlı Türkleri’nin ülküsü.

Türkçe Sözlük

(I.). Yuvarlak başlı ördek cinsi (podiceps cristatus).

Genel Bilgi

Antik Çağ’da elmasın insanları görünmez yaptığına, kötü ruhları kovduğuna ve kadınları cinsel açıdan etkilediğine inanılıyordu. Günümüzde ise mücevherlerin bu kraliçesi, aşkın, çekiciliğin ve zenginliğin simgesidir.

Elmas aslında saf karbondan başka bir şey değildir. Elması yakabilecek yüksek ısıya çıkılabilse hiç kül bırakmadan yanar. Tamamen karbon olan yapısına rağmen mineraller içinde en sert olanıdır. Genelde renksizdir ama hafif sarımsı gri veya yeşilimsi de olabilir. Işığı kırma, yansıtma ve renk dağıtma özelliği kuvvetlidir. Bu özelliklerinden dolayı çok kıymetlidir. Elmasın değeri rengine, saflığına ve işleniş şekline de bağlıdır.

Peki elmas bu kadar değerli ve az bulunan bir mineral ise nasıl oluyor da canı kesmede, sert metalleri işleme ve delmede, torna ve matkap uçlarında bol miktarda kullanılabiliyor? Nasıl oluyor da en küçük bir parçası bile bir servet olan bu taş köşedeki camcının cam kesme bıçağının ucunda bulunabiliyor?

Aslında elması iki ayrı şekilde düşünmek gerekmektedir: Süs taşı olarak ve endüstride. Süs taşı olan elmasın değeri dört ‘C’ ile belirlenir. Bunlar; ‘Carat=ağırlık’, ‘Clarity=şeffaflık’, ‘Colour=renk’ ve ‘Cut=işleniş’dir. Doğada bulunan elmasın büyüklüğü çok seyrek olarak bir santimetrenin üstündedir. Bugüne kadar bulunan en büyük elmas 621 gram gelen Cullian’dır.

Süs taşı üretimlerinin yan ürünleri ile süs eşyasına uygun olmayan doğal elmaslar endüstride değerlendirilmektedir. Piyasadaki elmas uçlar aslında elmas kumu olarak adlandırılan bulanık elmaslardır. ‘Karbonado’ denilen bu ince taneli, kok görünümlü elmaslar sondaj makinelerinde en sert taşları bile delmede kullanılabilirler.

Endüstrinin bu tür elmas uçlara olan talebi devamlı artarken, üretimin artmaması yapay elmas üretimini gündeme getirmiştir. Yapay elmas üretme tekniğinde prensip, yüksek basınç ve sıcaklıkta grafiti elmasa dönüştürmektir.

Daha düşük basınçta da, gaz fazındaki karbondan yapay elmas elde edilebilmiş olup lens ve cam kaplamalarında, hoparlör diyafram kaplamalarında (paraziti azaltmada), optik aletler ve transistor telleri üretiminde ve diğer bir çok değişik alanlarda kullanılmaktadır.

Süs elması olarak da 0,2 gramın üstünde yapay elmaslar elde edilebilmiştir ama maliyeti doğal elmas fiyatından on kat daha pahalıya gelmektedir.

Peki, elmas ile pırlanta arasında ne fark var biliyor musunuz? İkisinin de aslı aynı, yani karbon kömüründen farksız taş parçaları. Çok yüksek basınç ve sıcaklıkta, yerin 150 - 200 kilometre derinliklerinde kristalleşmiş, daha sonra volkanik patlamalarla yeryüzüne itilmiş saf karbondan oluşmuşlardır.

İşte bu saf karbon, kesim veya şekline göre elmas ya da pırlantaya dönüşür. Pırlanta daha parlak, kesim oranı daha fazla ve alt kısmı kubbe gibidir. Elmasın alt kısmı düz ve yüzey sayısı 12 ile 37 arasında değişirken, pırlantanın kesimi daha zordur ve yüzey sayısı 57’dir. Yani pırlanta elmastan daha değerlidir, daha ince işçiliktir. Renkli olanlarına ‘fantezi’ denilir ki fiyatları astronomiktir.

İngilizce - Türkçe Sözlük

f. süslemek, tezyin etmek, güzelleştirmek; (hikâyeye) aslında olmayan hayal ürünü şeyler ilave ederek ilgiyi artırmak. embellishment i. süsleme, güzelleştirme; süs.

Yabancı Kelime

Fr. empathie

ruh b. duygudaşlık

1. Aynı duyguları paylaşma. 2. Kendini duygu ve düşüncede bir başkasının yerine koyabilme.

Teknolojik Terim

Bir görüntü veya ekranın en ve boy oranı. DVD ve HDTV yayınları gibi geniş ekran yapımları daha iyi görüntüleyebilmek için, her geçen gün daha fazla sayıda dijital TV kanalı 16:9 oranını (1.78:1) kullanmaya başlıyor.

Türkçe Sözlük

(i. F.). Az, Ar. kalîl (az kullanılmıştır). Endek-sâle = Küçük yaşlı.

İngilizce - Türkçe Sözlük

f. imtiyaz vermek, ayrıcalık tanımak; vatandaşlığa kabul etmek, oy kullanma hakkı tanımak; azat etmek, serbest bırakmak. enfranchisement i. vatandaşlık haklarının tanınması; azat etme, özgür kılma.

Türkçe Sözlük

(i. aslı kenger). Meşhur sebze, A. arz-ı şük (Fransızlar’ın artichaut’ su «arz-ı şük» dan galat olsa gerek).

Türkçe Sözlük

(i. A. c.) (m. neseb). 1. Nesebler. (bk.) Neseb. İlm-ül-ensâb ve (m. gibi) sadece ensâb = Başlıca Araplar’da kabile ve ailelerin nesillerini ve ne surette biribirinden çıktıklarını gösteren ilim. Fr. g£neologie. 2. (matematik) Logaritma cedvetlerinin sayıları.

Teknolojik Terim

Elektronik Program Kılavuzu (EPG), zamanlanmış televizyon programlarının yayımlanması için bir ekran kılavuzudur. Kullanıcı, zamana, başlığa, kanala, türüne, vb. göre içerik seçebilir, keşfedebilir ve gezinti yapabilir.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(çoğ. -bi) i eski Yunanistan'da reşit olarak tam vatandaşlık haklarını elde eden genç. ephebic s. bu gençlere ait; bir canlının olgunluk dönemine ait.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i.) (çoğ,-na) sonuç yaratmada başlı başına bir etkisi olmayan ve başka olayların yanında yer alan ikinci dereceden bir olay; (tıb.) yan tesir.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i.), (mim.) üst taban, baş taban, saçaklığın alt kısmı ve sütun başlığı üzerine dayanan taban.

Yabancı Kelime

Fr. épisode

ed. dilim

Değişik anlatı türü, masal, efsane, bilmece vb. bir metnin, bir eserin aslından az çok ayrılan değişik biçimli olanı.

Türkçe Sözlük

(i. F.). Muhterem, muazzez, şerefli, değerli, saygı değer (aslı: ercmend).

Türkçe Sözlük

(i. aslı: irmek’ten, irgen). Bü!Üğ yaşına erip de henüz evlenmemiş. Ar. azeb, Fars. bekâr.

İsimler ve Anlamları

(Fars.) (Erkek İsmi) - Sert başlı, oynak ve hızlı giden at. Ergun Celaleddin Çelebi: Türk sufı. Mevlananın soyundandır. Kütahya mevlevi hanesine de şeyhlik yapmıştır.

Genel Bilgi

El yazısına bakarak yazanın kadın mı, yoksa erkek mi olduğunu tespit edemezsiniz. Bir el yazısının analizi sonucu, yazanın kişiliği, karakteri, hissi durumu, açıklığı, akıl durumu, enerjisi, motivasyonu, korkulan ve savunması, hayal gücü ve uyumluluğu gibi birçok konuda fikir sahibi olunabilir ama cinsiyeti konusunda bir karar verilemez. Gerçi kadınların ve erkeklerin el yazılarında ayrı ayrı bazı karakterleri benzer şekilde kullandıkları bilinmektedir ama bu tüm bir yazı hakkında tatmin edici bir fikir vermez.

El yazısı analizi kişinin şuuraltında yatanlar hakkında az çok ipucu verebilir ama bu da bir noktaya kadardır. El yazısından sadece cinsiyet değil ırk, din ve hatta yazanın solak mı, yoksa sağ elini mi kullandığı da tespit edilemez.

Bu konu nörobiyoloji dalında çalışanların da ilgisini çekmiş ve bilim insanları sinirkaslarının reaksiyonlarını sınıflandırmaya çalışmışlardır. Bazı sinirkası reaksiyonlarının benzer kişiliklere ve beyin ikazlarına sahip insanlarda olduğunu görmüşler, buradan da yazı tarzı ile kişilik arasında bir bağlantı olabileceğini saptamışlardır.

El yazısı insandan insana değişir. Her çocuğa ilkokulda harflerin yazılması belirli bir kalıpta öğretilmesine rağmen, çocuklar çok kısa sürede kendi bireysel özelliklerini harflere ve yazı şekillerine yansıtırlar. Zamanla insan olgunluğa erişince kendi kişiliğine özel ve bakıldığında yazanın kim olduğunu ele verecek yazı stili oluşur.

Aslında çok azımız düşündüğümüz gibi yazarız. El yazımız düşüncemizden ziyade kişiliğimizi yansıtır. El yazısını analiz etme artık sosyal bir bilim dalı olarak kabul edilmektedir. Eğitimli ve tecrübeli bir analizci yüzde 85-95 doğrulukla yazının sahibi (cinsiyeti değil) hakkında bilgi verebilmektedir. Bu analizcilere iş başvurularında, firmalara ve devlete adam almada hatta mahkemelerin yaptırdığı tatbikatlarda başvurulmaktadır.

Sahte imzalar da benzer bir konudur. Sahtekar taklit ettiği imzaya kendi yazı stilinden de bir şeyler katar. Çoğu kez bu sahte imzalar kolaylıkla ayırt edilebilir. Sahte imzayı atan, imzayı çok incelemiş, imzayı atış şeklini ve kalem hareketlerinin sırasını çok iyi uygulamışsa bile imzanın sahte olduğu tespit edilebilir, ancak sahte imzayı atan hakkında bilgi edinilemez.

Genel Bilgi

El yazısına bakarak yazanın kadın mı, yoksa erkek mi olduğunu tespit edemezsiniz. Bir el yazısının analizi sonucu, yazanın kişiliği, karakteri, hissi durumu, açıklığı, akıl durumu, enerjisi, motivasyonu, korkuları ve savunması, hayal gücü ve uyumluluğu gibi bir çok konuda fikir sahibi olunabilir ama cinsiyeti konusunda bir karar verilemez. Gerçi kadınların ve erkeklerin el yazılarında ayrı ayrı bazı karakterleri benzer şekilde kullandıkları bilinmektedir ama bu tüm bir yazı hakkında tatmin edici bir fikir vermez.

El yazısı analizi kişinin şuuraltında yatanlar hakkında az çok ipucu verebilir ama bu da bir noktaya kadardır. El yazısından sadece cinsiyet değil ırk, din ve hatta yazanın solak mı, yoksa sağ elini mi kullandığı da tespit edilemez.

Bu konu nörobiyoloji dalında çalışanların da ilgisini çekmiş ve bilim adamları sinirkaslarının reaksiyonlarını sınıflandırmaya çalışmışlardır. Bazı sinirkası reaksiyonlarının benzer kişiliklere ve beyin ikazlarına sahip insanlarda olduğunu görmüşler, buradan da yazı tarzı ile kişilik arasında bir bağlantı olabileceğini saptamışlardır.

El yazısı insandan insana değişir. Her çocuğa ilkokulda harflerin yazılması belirli bir kalıpta öğretilmesine rağmen, çocuklar çok kısa sürede kendi bireysel özelliklerini harflere ve yazı şekillerine yansıtırlar. Zamanla insan olgunluğa erişince kendi kişiliğine özel ve bakıldığında yazanın kim olduğunu ele verecek yazı stili oluşur.

Aslında çok azımız düşündüğümüz gibi yazarız. El yazımız düşüncemizden ziyade kişiliğimizi yansıtır. El yazısını analiz etme artık sosyal bir bilim dalı olarak kabul edilmektedir. Eğitimli ve tecrübeli bir analizci yüzde 85-95 doğrulukla yazının sahibi (cinsiyeti değil) hakkında bilgi verebilmektedir. Bu analizcilere iş başvurularında, firmalara ve devlete adam almada hatta mahkemenin yaptırdığı tatbikatlarda başvurulmaktadır.

Sahte imzalar da benzer bir konudur. Sahtekar taklit ettiği imzaya kendi yazı stilinden de bir şeyler katar. Çoğu kez bu sahte imzalar kolaylıkla ayırt edilebilir. Sahte imzayı atan, imzayı çok incelemiş, imzayı atış şeklini ve kalem hareketlerinin sırasını çok iyi uygulamışsa bile imzanın sahte olduğu tespit edilebilir, ancak sahte imzayı atan hakkında bilgi edinilemez.

Genel Bilgi

1991’de Avusturya Alpleri’nde buzullar arasında donmuş bir erkek cesedi bulundu. Şaşırtıcı olan cesedin 5.200 yıl önce yaşamış birine ait olması ve bugüne kadar hemen hemen hiç bozulmadan kalabilmesiydi. ‘Alp Çobanı’ adı verilen bu cesette dikkat çeken bir başka husus da, yüzünde sakal ve bıyık olmamasıydı.

Arkeologlara göre erkekler tarih öncesi devirlerde de tıraş oluyorlardı. Mağara duvarlarındaki bu devirlerden kalma resimler sakal tıraşı için kabukların, köpekbalığı dişlerinin, en çok da keskinleştirilmiş çakmaktaşlarının kullanıldığını göstermektedir. Günümüzde keşfedilen bazı ilkel kabilelerde çakmaktaşının bu amaçla kullanıldığı gerçekten de görülmektedir. Mısır’da açılan mezarlarda eski Mısırlıların M.Ö. 4. yüzyılda sakal kesmek için kullandıkları altın ve bakır aletler bulunmuştur.

Tarih öncesi erkeğinin sakal tıraşı olma nedeni, kesilmezse 150 santimetreye kadar uzayabilecek olan sakalın hareket kabiliyetini hayli kısıtlamasıdır. Ancak sinek kaydı tıraş olma ihtiyacının nedeni bilinmemektedir. Her gün kesilmesi gerekiyorsa erkekler niçin sakallı yaratılmışlardır, o da ayrı bir konu. Erkekler günümüzde olduğu gibi geçmiş zamanlarda da din, toplumsal konum ve moda gibi nedenlerle tıraş oluyorlardı. Örneğin, Roma’da sadece özgür insanlar tıraş olabilirdi.

MS. 14. yüzyılda şimdiki usturanın ilkelleri ortaya çıkmaya başladı, ama erkeklerin acılı ve kanlı tıraş derdi 20. yüzyılın başlarına kadar devam etti. King Camp Gillette (jilet) ABD’de 1901 yılında ilk iki taraflı jileti keşfetti. Ancak Birinci Dünya Savaşı yıllarına kadar 168 jilet ve 51 makine satabilmişti. Savaş başlarında ABD hükümeti ordunun ihtiyacını karşılamak için firmaya 3,5 milyon tıraş makinesi sipariş etti. Böylece tıraş bıçağı bir sektör haline geldi.

Kısa bir süre sonra eski bir kılıç üreticisi olan Wilkinson firması da tıraş bıçağı üretimine geçti ve bu ikili günümüze kadar piyasanın devleri olarak geldiler. Günümüzde Gillette dünya pazarının yüzde 66’sim elinde bulundururken, Wilkinson’un payı yüzde 20’dir. Daima sektörün motoru olan Gillette aslında kaşifinin ve firmanın ismi ve bir marka iken ürünün de ismi haline gelmiştir

1950’li yıllarda ilk elektrikli tıraş makineleri devreye girdi. Aynı yıllarda ise paslanmaz çelik tıraş bıçağı piyasaya çıktı. Günümüz erkeklerinin yaklaşık yüzde 80’i ıslak tıraşı yani tıraş bıçağı kullanmayı tercih ediyor. Dünyada tıraş olan 2 milyar erkek ve her birinin yüzünde ortalama 15 bin kıl varken ve hele hele bu kıllar günde yaklaşık 2 milimetre uzarken, yani bir erkeğin ömrünün ortalama 100 günü tıraş olmakla geçerken, kim bükebilir tıraş bıçağı sektörünün bileğini?

Türkçe Sözlük

(i.) (aslı: ir-ken, ir-iken). Geç mukabili, vakit geçmeden: Sabah erken kalkarım, erkenden, erken vakit, daha erkendir.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s.), (i.) aslının yerine geçen taklit (madde); suni (şey).

Türkçe Sözlük

(i. F.). 1. Ucuz. 2. Lâyık, değer, şâyân, münasip (eski nesir yazarlarının kullandıkları bir kelimeydi): Eltâf ve himem-i aliyyelerinin erzân buyurulması (Farsça aslı erzânî’dir).

Türkçe Sözlük

(i. A. rezîl’den itaf.) (c. erâzil). Daha veya pek alçak, rüsvây: Erzel-i nâs = insanların en rezil ve kötü huylusu. Erzel-i ömr = Pek kötürüm ve yaşlı.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. üss). 1. Temel. 2. Asıl, aslî durum: Bu işin esası böyle değildir. 3. Gerçek, hakikat, sıhhat: Haberin esası yoktur, (kimya) Bir asitle karışarak asit teşkil eden tuz.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Esasından, temelinden, aslından: Mesele esasen böyle değildir. Dava esasen çürüktür. Bunu esasen kabûl etemem. Teferruatına girişmeye lüzum görmeksinzin.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(A.) [اساسا] aslında.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (mü. esâsiyye). Asıl ve temele ait, asıl meseleye ve hâlin gerçeğine dair: Kavâid-i esâsiyye = Esas kaideler: Tedbîr-i esasi = Esaslı tedbir.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Teferruattan sayılan veya geçici olmayıp işin asıl ve esasına ait olan: Buna esaslı bir çare düşünmeli. 2. Sağlam, kuvvetli, dayanıklı: Esaslı bir binadır. 3. Sahih, doğru, muhakkak: Esaslı havadis.

Türkçe Sözlük

(i. A. sinîn’den itaf.). Daha yaşlı, en yaşlı.

Türkçe Sözlük

(f.) (aslı esremek ve Çağatay imlâsınca ısramak, ısragamak). 1. Korumak, saklamak, Osm. hıfzetmek. 2. Acıyıp, muhafaza, himaye etmek, korumak: Allah esirgesin! 3. Acıyıp vermemek, kıyamamak. Osm. imsâk etmek: Ben, sizden parayı esirgemem, malını çok esirger. Sözü esirgemek = Çok konuşmamak, az ve düşünerek söylemek.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(F.) [اشک آلود] gözyaşlı.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Ortaya çıkmasından beri çok zaman geçmiş olan. Ar. kadtm, atîk, Fars dîrîn, göhen: Eski zaman, eski maden, eski adamlar, eski şarap. 2. Şimdikinden önce olan. Ar. mukaddem, sabık, sâlif, Fars. pîşîn: Yenisi, eskisini aratıyor, eski bahçıvan. 3. Eskiyip yerleşmiş. Ar müzmin: Eski bir öksürüğüm vardır. 4. Kıdem kazanmış, kıdemli, Fr. doyen: Vezirlerin en eskisi. 5. Hükmü geçmiş, Ar. muattal: Eski takvim, eski moda. 6. Yaşlı, ihtiyar. Eski adamdır. 7. Zamanla bozulmuş şey, Osm. fersude, köhne: Eski esvap, eski kundura. 8. Bozuk, harap, viran: Eski ev, eski kale. Eskiler = 1. Eski adamlar. Ar. kudemâ, mütekaddimîn. 2. Eski esvap vs. Eskiden = Eski zamandan beri, Ar. minelkadîm. Baş eski = Eskiden saray emektarlarının en kıdemlisi. Eski pabuç = Değersiz şey. Eski pabucumu alırsın = Bir şey kazanamazsın. Eski püskü = Köhne şey, yırtık pırtık. Eski tas, eski hamam = Eskisinden asla farkı yoktur. Eski kurt = Kurnaz adam, bulunduğu mesleğin her şeyini bilen kimse.

İsimler ve Anlamları

(Tür.) (Erkek İsmi) 1.Çalışkan, gayretli. 2.Yumuşak başlı, uysal. 3.Atik, çevik.

Türkçe Sözlük

(i.). Arkadaşlık, eş olma hali. Ar. refakat, (musiki) Bir saz veya söze refakat etme: Piyano eşliğinde.

Türkçe Sözlük

(i. «esrimek» ten. Aslı ösrük). 1. Sarhoş, mest. 2. Azgın, kızgın: Esrik deve. 3. Zayıf, hasta, dermansız.

Türkçe Sözlük

(f.) (aslı ösrümek). 1. Sarhoş olmak. 2. Kızmak, azmak.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s.), (i.) temelli, köklü, asli, esaslı, gerçek, temel, hakiki; önemli, elzem; ruh veya ıtır türünden; (i.) gerekli olan şey, esas. essential character esas mahiyet, asıl sıfat. essential mineral bir kayadaki esas maden essential oil bitkilerden elde edil

Türkçe Sözlük

(i. A. c.) (m. «setr» aslı: istâr). Örtü, perde: Estâr-ı KAbe = KAbe örtüsü (astar bundan gelmez, katıksız Türkçe’dir).

Türkçe Sözlük

(i.) (aslı iv, yiv). 1. Her ailenin ayrı olarak oturmasına mahsus yeri ki, taş ve keresteden veya tahtadan olur. hâne, Ar. beyt, mesken, Fars. dâr: Kâgir ev, ahşap ev; bir katlı, iki katlı ev. 2. Küçük parçalara bölünmüş bir şeyin beher kısmı, hane: Satrançta fil evi, at evi. 3. Bir evde oturanların hepsi, aile: Namuslu ev; muteber ev. 4. Soy, nesil, sülâle, hanedan: Rumeli’nde Kavanozoğlu evi meşhurdu. Ev adamı = Pek teklifsiz ve yakın adam. Ev eşyası = Mobilya, döşeme vesaire takımları. Ev işi = Dükkân ve fabrikada yapılmayıp evde kadınlar tarafından yapılan: Bu reçel ev işidir. Ev bark = Çoluk çocuk, Osm. ehl ü lyâl, hânmân: Evce, evcak = Bütün ev halkı birlikte: Evce gezmeye gitmiştik. Ev hayvanı = Alışık, evcil hayvan, yabanî hayvan mukabili Ev halkı = Aile efradiyle hizmetçiler, bir evde birlikte yaşayanlar. Evden, evde = Kadınlar, harem: Evde diktiler, evden istiyorlar. Evsahibi, sahibesi = Evin büyüğü, evi idare eden. Fars. kethudâ, ked-bânû. Ev gailesi = Çoluk çocuğun idaresi işleri. Ev kadını = Eve bakan ve bakmasını bilen kadın. Ev hekimi = Bir ev halkına daima bakan hallerini ve durumlarını bilen doktor; aile doktoru. Ev yemeği = Evde pişen, kadınlar tarafından pişirilen yemek. Ahıret evi = Ahıret, öbür dünya. Aşevi = Mutfak. Ak ev = Göçebe aşiret. Kara ev = Yerli ve yerleşik aşiret. Canevi = Midenin üstü ki, sevinç, korku vesair duygulanmalarda orada bir ürperti hisolunur. Düğün evi = Düğün yapılan ev; sevinç ve şenlik evi.

Genel Bilgi

Evimizdeki bitkiler veya süs çiçekleri solunumlarında gündüzleri havadaki karbondioksiti alarak oksijen verirler ama geceleri ise bizim gibi oksijen alarak karbondioksit verirler. Bu nedenle de çiçeklerle aynı odada uyumanın, havadaki oksijen azalacağı için zararlı olabileceği konusunda genel bir inanış vardır. Aslında bu doğrudur ama sanıldığı kadar tehlikeli değildir.

Konuyu daha iyi anlamamız için bir bitkinin aynı anda yaptığı iki işi bilmemiz lazım. Birincisi hücrelerin nefes alışı, ikincisi de ışık ve klorofil özümlemesi diye de adlandırılan fotosentezdir. Bu iki olay tamamen birbirinden farklı, iki ayrı işlemdir.

Tüm canlı hücrelerde olduğu gibi bitki hücrelerinin de yaşayabilmeleri için havadaki oksijene ihtiyaçları vardır. Havadan nefes yolu ile aldıkları oksijenle şeker gibi gıda moleküllerini yakarlar, enerji kazanırlar. Bu, gündüz ve gece yaşamları boyunca durmaksızın devam eder.

Bitkilerin yapraklarındaki hücreler aynı zamanda gündüzleri ışıkla birlikte fotosentez işlemini gerçekleştirirler. Yani bitki gündüzleri her iki işlemi birlikte yaparken geceleri sadece nefes almaya devam eder. Fotosentez işleminde bitkiler havadan karbondioksiti alıp oksijen verirler. Ancak hücreler buradan çıkan oksijeni nefes almada tekrar kullanırlarken, nefes verişteki karbondioksiti de fotosentezde kullanırlar.

Ortalama yetişkin bir insan, hareketsiz durumda bir dakikada 15, bir günde 20 bin kez nefes alır. Her solumada yarım litre hava ciğerlerine girer. Yani dakikada 7-8 litre havayı ciğerlerine çeker ve tekrar verir. Bu, günde 11 bin litre hava demektir. Aslında nefes alırken havadan oksijen alıp karbondioksit veririz ifadesi de tam doğru değildir.

Aldığımız havada hem oksijen vardır, hem de karbondioksit. Verdiğimizde de aynı şekildedir ama oranları değişiktir. Ciğerlerimize aldığımız havadaki oksijen oranı yüzde 21 iken dışarı verdiğimizdekinde yüzde 16’dır. Yani her nefeste aldığımız havanın yüzde 5-6’sı vücudumuzda oksijen olarak kullanılır. Dolayısıyla havadan aldığımız günlük oksijen miktarı ortalama 570 litre civarındadır.

Gündüzleri yeterli ışık altında, bitkilerdeki fotosentez işlemi, bitkinin nefes almasından daha yoğundur. Yani ortaya fazladan oksijen çıkar ve gündüzleri odanızdaki havadaki oksijen miktarını artırırlar. Geceleri ışık olmadığından ve karanlıkta fotosentez işlemi yapılamadığından, nefes almaya devam eden bitkilerden çıkan karbondioksit miktarı daha çoktur.

Evlerimizdeki bitkilerin veya süs çiçeklerinin gündüz çıkardıkları fazla oksijen ve gece verdikleri karbondioksit miktarı, insanın soluduğu havanın içindeki oksijen miktarı yanında o kadar azdır ki sağlığımızı etkileyebilmesi mümkün değildir. Ancak kapısı, penceresi hava sızdırmaz küçük bir odada, dev bitkilerle birlikte yatma gibi bir alışkanlığınız varsa başka tabii...

Genel Bilgi

Böyle bir soruyu ilkçağlarda okyanus kıyısında yaşayan bir kişiye ‘bu denizlerin sonuna yolculuk nasıl olurdu’ diye sorsaydınız herhalde hayal gücünü bile kullanamazdı. Biz bugün evren hakkında o zamanın insanının dünya hakkında bildiğinden daha çok şey biliyoruz.

İimdilik bilebildiğimiz kadarıyla evrenin büyüklüğünü daha iyi anlayabilmek için gelin hayali bir uzay aracı ile hayali bir uzay yolculuğuna çıkalım ve içinde bulunduğumuz Samanyolu galaksisinin ikizi Andromeda galaksisine bir gidip gelelim.

Tabii bu uzay aracının hızı dünyamızdaki yolcu uçaklarınınki kadar, yani saatte bin kilometre civarında olursa, Güneş’e bile varmak yıllarca sürer. Onun için aracımızın hızının ışık hızı, yani saniyede 300 bin kilometre olduğunu varsayalım. Bu hızı tahayyül edebilmek için bir silahları çıkan merminin hızının saniyede bir kaç kilometre olduğunu belirtelim.

Dünyadan hareket eder etmez, bir saniyeden biraz fazla bir süre içinde Ay’ı sollar, 8 dakika sonra Güneş’te oluruz, Güneş’in sıcaklığından bir an evvel kurtulmak için yolumuza devam edersek 5,5 saat sonra gezegenleri arkamızda bırakarak Güneş istemimizden çıkarız. Buraya kadar 6 milyar kilometre yol gelmişizdir ve geriye dönüp baktığımızda artık Dünya’nın yanında Ay’ı seçemeyiz.

Güneş sisteminden çıkarken rotamızı en yakın yıldıza çevirelim. 4 yıl 3 ay sonra Proxima Centauri’ye varırız. Buralardan artık Güneş sistemimizin devleri Jüpiter ve Satürn de dahil hiç bir gezegen gözle görülemez sadece Güneş sönük bir yıldız olarak gözümüze çarpar.

Madem hayali bir seyahat yapıyoruz, burada geçen ömrümüzün de sınırlı olmadığını kabul edelim. 20 bin yıl sonra içinde bulunduğumuz yıldız grubu Samanyolu’nun sınırına ulaşıp dışarı çıkarız. Burada artık Güneş de gözden kaybolur. Bir kaç yüz bin yıl daha boşlukta gidip geriye baktığımızda 100 milyar yıldızdan oluşan Samanyolu’nu hızla dönen büyük bir girdap gibi görürüz.

İçinde bulunduğumuz Samanyolu galaksisine diğer ülkeler mitolojiden kaynaklanan, ‘süt’ veya ‘sütlü yol’ anlamında ‘Milky way’ adını vermişlerdir. Anadolumuzda ise bu yıldızlar topluluğu, saman çalan bir hırsız kaçarken dökülen samanlara benzetilip ‘Saman uğrusu’ adı verilmiş bu ad zamanla Samanyolu’na dönüşmüştür.

Güneşimiz 4,5 milyar yaşındadır ve Samanyolu’nda bir turunu 220 milyon yılda tamamlar. Yani Güneş, gezegenler ve biz, bugüne kadar galakside 20 turu tamamlamış bulunuyoruz. 22 milyon yıl sonra yirmi birinci tur da tamamlanmış olacaktır. Son tur başladığında dinozorlar dünyada ortaya çıkmışlardı. Bir turda dünyada olup bitenlere bakın.

Dinozorlar 21. tur bitmeden dünyadan silinip gittiler. İnsanlık tarihi ise ancak 200 bin yıl evveline kadar gidebiliyor. Afrika’da bulunan, insanı andıran maymun kalıntıları ise 3,5 milyon yıllık, yani Taş Devri’ çizgi filmindeki Fred’in hiç bir zaman bir dinozoru olamadı.

Neyse biz yolculuğumuza devam edelim. Bu arada gözümüze bizim Samanyolu’na benzer başka yıldız grupları da çarpar. Bunlardan en yakın olanına 400 bin yıl sonra ulaşırız. Işık hızı ile yoluna devam eden uzay aracımız 3 milyon yıl sonra Samanyolu’nun ikizi olarak bilinen Andromeda galaksisini de geçerek galaksiler grubunun dışına çıkar ve daha büyük bir boşluğa dalar.

Aslında biz dünyadan baktığımızda bu mesafeden 3-4 bin kat daha uzak gök cisimlerini de gözlemleyebiliriz ama iyisi mi boşlukta kaybolmaktansa artık geri dönelim, evimize varmak için daha 3 milyon yıllık yolumuz var.

Türkçe Sözlük

Bir kitabın başlık sayfasında yer alan ve sahibinin kim olduğunu gösteren özel simge ya da damga.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s). harici, dıştan gelen,arızi, esaslı olmayan, geçici; (fels). dışınlı, özdışlı. extrinsically (z). dıştan, hariçten, arızî olarak.

Türkçe Sözlük

(i. F. A.). Başka şeyler arasında, başlıca.

Türkçe Sözlük

(i. A. aslı: fa’l). 1. Uğur, iyi talih. 2. Baht ve talihi anlamak için birtakım garip vasıtalara müracaat etme, atılan boncuk ve baklaya, açılan bir kitabın bir satırına, koyunun kürek kemiğine vesair böyle şeylere bakıp bunlardan mânâ çıkarma: Fal açmak, atmak, fala bakmak. Fâl-i hayr = İyi fal. Huceste-fâl = Mübarek talihli. Faltaşı = Falcıların fala bakmak için attıkları ufak çakıl taşlarıyle boncuklar. Gözlerini faltaşı gibi açmak = Hayretle veya hırs ve tamahla bakmak.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s). boş, yanlış, ,çürük, aslı esası olmayan, yalan, yanıltıcı, aldatıcı, temelsiz. fallaciously (z). esası olmadan, boşuna,yanlış olarak. fallaciousness (i). yanlışlık, asılsızlık, temelsizlik.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(f). tahrif etmek, bozmak, kalpazanlık etmek; yalan olduğunu söylemek; hukaslı olmadığını ispat etmek. falsifica'tion(i). tahrif, sahtesini yapma, taklit. falsifier (i). düzenbaz kimse, yalancı; tahrifçi kimse; kalpazan kimse.

Türkçe Sözlük

(i. Y.). 1. Yalandan gösteriş, boş tantana ve debdebe: Fantazyayı sever bir adamdır. Başlıca Araplar’ca kullanılıp lisanımıza onlardan geçmiştir: 2. Araplar’ın at koşturup yarış etmeleri: Fantazyaya çıktılar.

Türkçe Sözlük

(FASL) (i. A.) (c. fusûl). 1. Ayrılma, ayrılık, vasi mukabili. 2. Kesme, çözme, hüküm, hal: Davayı fasletti. Hal ve fasl. 3. Bir kitap veya kısmın bölündüğü parçaların her biri: Kitabın ikinci faslı. 4. Senenin bölündüğü dört mevsimin her biri: Fasl-ı bahâr = İlkbahar. Fasl-ı sayf = Yaz. Fasl-ı harîf — Sonbahar. Faıl-ı şltl = Kış. Füsûl-i erbaa = Dört mevsim. 5. Tiyatro oyununun, piyeslerin bölündüğü kısımların beheri ki, perde değişikliği ile oynanır. Fr. acte. 6. Bir defada icra olunan musiki: Bir fasıl çalmak. 7. Çekiştirme, Ar. gıybet, mezemmet: Fasletmek, t. İnsan organlarının oynak yeri: Mafsal. Asıl ve fasıl = Asıl ve esas: Bunun aslı ve faslı yoktur; hiç vukuu yoktur, büsbütün esassızdır. Fasl-ı müşterek — İki sathın birbirine temas ettikleri yer ve orada teşkil ettikleri çizgi.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). beraberce hoş vakit geçirme, arkadaşlık, refakat; samimiyet; üniversitede bilimsel araştırma için verilen burs; birlik; kurum, dernek, cemiyet, kulüp.

Türkçe Sözlük

(i. aslı fenâr). 1. Her tarafı camla kaplı mum veya lâmba mahfazası: Bahçe feneri; sokaklarda fener yanmazsa herkes gece fenerle gezmek mecburiyetinde kalır. Hırsız feneri = Karşısındakini gösterip sahibini göstermiyecek surette yalnız önü camlı fener: Hayâl-i fener = Resimli camları olup duvara o resimleri aksettiren fener. Fr. lanterne magique. Karpuz fener = KAğıttan açılıp kapanır yuvarlak çeşidi. Gelin feneri = Renkli ve süslüsü. Muşamba fener = Muşambadan yapılma açılıp, kapanır fener. 2. Sahillerin tehlikeli burunlarında veya açıktaki kayalar üzerinde vesair yerlerde geceleri gemilere yol göstermek için kuleler veya dubalar üzerine konan sabit veya döner şimşekli lâmba, deniz feneri.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). baston ucuna geçirilen demir veya madeni halka, yüksük, başlık; (bak). ferule.

Türkçe Sözlük

(i.). Fas şehrinde yapılan kırmızı bir nev’i başlık. Eskiden Türkiye’de de kullanılırdı. Fes kalıbı; fes giymek; başına fes koymak. Tunu» feıi = Eski tarzda büyük ve kalın cinsi.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s). hararetli, ateşli; ateş veren, sıtma getiren, sıtmalı; heyecanlı, telâşlı, sabırsız. feverishly (z). hararetle, çok faal olarak. feverishness (i). ateşlilik, hararet; asabiyet.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. füyûz) (çokluğunun çokluğu: Füyûzât başlıca dördüncü mânâ ile kullanılır). 1. Bolluk, mahsul vesaire fazlalığı: Feyz ve bereket. 2. Nimet, ihsan, kerem: ilâhî feyz. 3. İlerleme, terakki, olgunluk bulma: Tahsil eden elbette feyz bulur. 4. Mânevî saadet: Tanrı’nın füyOzâtına nail olmak.

Türkçe Sözlük

(e. A.) (zarf hâli gösterir). Le, içinde, içre: Fil-asl = Aslında. Fil-cümle = Kısaca, nihayet. Fil-hSI = Derhal, ansızın. Filhakika = Hakikaten, gerçekten. Fî sebîl-illâh = Hak yoluna. Fi-mâbld = Bundan sonra. Fars. bâd-ez-İn. Fî nefs-ülemr ss Hakikatte. Filvaki = VAkıa, hakikaten. Fî yevmini = Günümüzde, zamanımızda. Eski yazışmalarda tarih başında konmak Adet olmuştur: Fİ 18 muharrem sene 1318.

Türkçe Sözlük

(i.) (aslı yukardaki Ar. edattır). Paha, kıymet, fiyat. Fî-i mîrî = Devletçe tayin olunan kıymet, narh.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Aslında.

Türkçe Sözlük

(Fİ’L) (i. A.) (c. ef’Al). 1. iş, amel, kâr: Fiil-i hayr = İyi iş. Fiil-i şer = kötü İş. Ef’Al-ı hasene = Güzel işler. 2. Tasavvurda kalmayıp meydana ç.ıkan, işlenen, vücut bulan şey, sözden ibaret olmayıp mevcut ve görünür olan iş: Bu niyeti fiile getirirse, fiili sözüne uyuyor. Söz kâfi değildir, fiil lâzım. 3. (gramer) Olayı ve zamanı belli eden kelime, fiil. Fiil-i müteaddî = Yazdı. Fill-i lâzım = Geldi. Fiil-i mâlum = Gördü. Fiil-i meçhOl = Gördüğü. Fiil-i mizî = Geldi. Fiil-i müzârî = Gelir vs. Fa-ülfiil. Ar. fiillerde birinci aslî harf. Ayn-ül-flll = İkinci harfi. Lâm-ül-fiil = Üçüncü harfi. Fiile getirmek, fiile ihrâç eylemek = İcra etmek. Bll-fiil = İşte, işte olarak, sahiden, asâleten, itibârî veya kuvvede yahut vekâlet suretiyle olmayarak: Bilfiil askerlik ettim. Bilfiil bu memuriyette bulunan. Fiil-i şeni = (bk.) Şeni.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (Farsça pîl’den Arapça’ laşmıştır). Zamanımızda yaşayan kara hayvanlarının en büyüğü ki, Afrika ve Asya (Hindistan) fili olarak başlıca iki çeşidi vardır. İkincisi evcilleşebilir ve birçok işte kullanılır, (tıp) DA-ül-fîl = Baldırların fevkalâde şişip kalınlaşmasına yol açan bir hastalık, fil hastalığı. Fildişi = (bk.) Fildişi.

Türkçe Sözlük

(i.). Şu kadarına: Filanına kısmın filanına faslında diye kaydetmeli. Filanına taburun filanına bölüğü.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(A.) [فی الاصل] aslında.

Türkçe Sözlük

(i.). Art arda kullanılarak sürat ve telâşlı hareketi, dönüp dolanmayı anlatır. Fıldır fıldır aramak = Sıkı sıkı aramak. Gözleri fıldır fıldır ediyor = Gözleri dönüp duruyor, FILIK m.). Tiftiğin beyaz ve iyi cinsi.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(A.) [فی الحقيقه] gerçekte, aslında, doğrusu.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i)., (f)., (foto)., (sin). filim; (f). filim çevirmek, filim yapmak. film fan sinema meraklısı. film pack düz fotoraf filimleri paketi. film speed filim hassaslığı. film strip konferanslarda yardımcı olarak gösterilen hareketsiz filim serisi.

Türkçe Sözlük

(I.). Sinema filminin jenerik denen baştaki yazılı kısmında olsun, asıl filmde olsun çalınıp okunan musiki ki, bugün musiki sanatının başlı başına bir dalı hâline gelmiştir.

Genel Bilgi

Bunun için önce şunu bilmemiz lazım. Filim kamerası ile fotoğraf makinesi arasında teknik açıdan büyük bir fark yoktur. Fotoğraf makinesinde her deklanşöre basışta film karesine bir görüntü kaydedilir, film kamerasında ise akan film üzerinde saniyede 24 görüntü karesi kaydedilir. Bunu aynı hızda perdeye yansıtırsanız gözümüz arka arkaya gelen karelerdeki küçük farkları algılayamaz, devamlı ve hareketli bir görüntü olarak görür.

Şimdi gelelim filmlerdeki tekerlekler meselesine. Kovboy filmlerindeki at arabalarının veya trenlerin tekerlekleri aracın hareketi ile ileriye doğru dönmeye başlar. Aracın hızı arttıkça perdede görüntüdeki tekerleğin dönüş hızı gittikçe yavaşlar, bir an durma noktasına gelir ve sonra araç ileri doğru gitmesine rağmen tekerlekler tersine dönmeye başlarlar, daha doğrusu gözümüze öyle görünürler.

Tekerlekleri saniyede 24 defa dönen ve hızla giden bir at arabasını düşünelim. Bunu saniyede 24 kare çeken bir kamera ile görüntülersek her kare tekerleğin aynı pozisyonunu aynı noktada görüntüleyeceği için gözümüz tekerleği duruyormuş gibi algılar. Tekerleklerin dönüş hızına bağlı olarak filmin her karesi tekerleğin tam tur atmamış halini görüntülerse bu sefer de tekerlekler geri dönüyormuş gibi görünürler. Gerek at arabaları ve gerekse trenlerde tekerleğin merkezi ile çevresi arasında bağlayıcı elemanlar olduğundan bunların pozisyonları ve sayıları daha değişik dönüş hızlarında da benzer görüntüyü vererek gözü iyice yanıltır. Bu tekerlekler düz daire şeklinde bir kapakla kapatılmış olsalar bu görüntü yanılgısı olmayabilir.

Sinema konusunda en çok merak edilenlerden biri de sessiz sinema zamanındaki eski filmlerde insanların niçin hızlı hareket ettikleridir. Aslında bunun iki nedeni vardır. Birincisi ilk filmlerin saniyede 16 görüntü geçecek şekilde çekilmesidir. Bunlar günümüzün saniyede 24 görüntü veren makinelerinde oynatıldığı zaman hareketler neredeyse yüzde elli hızlanmaktadır.

Diğer sebep ise eski filmlerin çoğunluğunu oluşturan komedilerin bu şekilde gösterilmesinin filmi daha gülünç kılmasıdır. Bu nedenle o zamanlarda, yani 1915 yılı civarında bile bazı komedi filmleri düşük hızda çekilir, saniyede 16 görüntü hızıyla oynatılarak karakterlerin daha komik görüntü vermeleri sağlanırdı. Günümüzdeki filmlerde bile bazen karakterler hızlı hareket ettirilerek komedi, yavaş hareket ettirilerek romantizm veya daha fazla şiddet etkisi yaratma yollarına başvuruluyor.

Genel Bilgi

Bunun için önce şunu bilmemiz lazım. Filim kamerası ile fotoğraf makinesi arasında teknik açıdan büyük bir fark yoktur. Fotoğraf makinesinde her deklanşöre basışta film karesine bir görüntü kaydedilir, film kamerasında ise akan film üzerinde saniyede 24 görüntü karesi kaydedilir. Bunu aynı hızda perdeye yansıtırsanız gözümüz arka arkaya gelen karelerdeki küçük farkları algılayamaz, devamlı ve hareketli bir görüntü olarak görür.

İimdi gelelim filmlerdeki tekerlekler meselesine. Kovboy filmlerindeki at arabalarının veya trenlerin tekerlekleri aracın hareketi ile ileriye doğru dönmeye başlar. Aracın hızı arttıkça perdede görüntüdeki tekerleğin dönüş hızı gittikçe yavaşlar, bir an durma noktasına gelir ve sonra araç ileri doğru gitmesine rağmen tekerlekler tersine dönmeye başlarlar, daha doğrusu gözümüze öyle görünürler.

Tekerlekleri saniyede 24 defa dönen ve hızla giden bir at arabasını düşünelim. Bunu saniyede 24 kare çeken bir kamera ile görüntülersek her kare tekerleğin aynı pozisyonunu aynı noktada görüntüleyeceği için gözümüz tekerleği duruyormuş gibi algılar.

Tekerleklerin dönüş hızına bağlı olarak filmin her karesi tekerleğin tam tur atmamış halini görüntülerse bu sefer de tekerlekler geri dönüyormuş gibi görünürler. Gerek at arabaları ve gerekse trenlerde tekerleğin merkezi ile çevresi arasında bağlayıcı elemanlar olduğundan bunların pozisyonları ve sayıları daha değişik dönüş hızlarında da benzer görüntüyü vererek gözü iyice yanıltır. Bu tekerlekler düz daire şeklinde bir kapakla kapatılmış olsalar bu görüntü yanılgısı olmayabilir.

Sinema konusunda en çok merak edilenlerden biri de sessiz sinema zamanındaki eski filmlerde insanların niçin hızlı hareket ettikleridir. Aslında bunun iki nedeni vardır. Birincisi ilk filmlerin saniyede 16 görüntü geçecek şekilde çekilmesidir. Bunlar günümüzün saniyede 24 görüntü veren makinelerinde oynatıldığı zaman hareketler neredeyse yüzde elli hızlanmaktadır.

Diğer sebep ise eski filmlerin çoğunluğunu oluşturan komedilerin bu şekilde gösterilmesinin filmi daha gülünç kılmasıdır. Bu nedenle o zamanlarda, yani 1915 yılı civarında bile bazı komedi filmleri düşük hızda çekilir, saniyede 16 görüntü hızıyla oynatılarak karakterlerin daha komik görüntü vermeleri sağlanırdı. Günümüzdeki filmlerde bile bazen karakterler hızlı hareket ettirilerek komedi, yavaş hareket ettirilerek romantizm veya daha fazla şiddet etkisi yaratma yollarına başvuruluyor.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(A.) [فی الواقع] aslında, gerçekte.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(A.) [فی نفس الامر] işin aslında, gerçekte.

Türkçe Sözlük

(aslı: FÜRKAT) (i. A.). Ayrılık, Ar. müfârakat, firak. Sevdiklerinden uzak ve ayrı yaşayış. Firka»-ı memleket = Memleket uzaklığı, kasreti.

Türkçe Sözlük

(aslı: FURSAT) (i. A.). Münasip ve muvafık vakit ve hal. Faydalanmak sırası, elden kaçırılmayacak faydalı vakit ve hal: Bu, benim için bir fırsattır. Bu fırsat her vakit ele geçmez. Fırsattan istifade etmek. Fırsat beklemek, bulmak, vermek. Fırsatı elden kaçırmak = Fırsattan faydalanamamak.

Türkçe Sözlük

(aslı: PİRÜZE) (i. F.). Gök renginde bir değerli taş. Firûze-fâm = Mavi renkte.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s). bükülebilir, eğrilebilir, esnek; uysal, yumuşak başlı, mülayim; uyabilir, kalıba girer. flexibil'ity (i). eğilme kabiliyeti, esneklik; uysallık. flexibly (z). bükülme suretiyle; uysallıkla.

Genel Bilgi

Floresan lambalar ilk olarak 1939 yılında, NewYork Dünya Fuarı’nda ‘General Electric’ tarafından sergilendi. Amerikan evlerinin elektrikle aydınlatılmasından yaklaşık 60 sene sonra ortaya çıkan floresan lambanın bilinen ampul ile savaşı günümüze kadar sürdü.

Aynı evin içinde banyoda yumuşak ışığı ile floresan galip gelebilirken, yatak odasında mücadeleyi romantik ışığı ile ampul kazandı. Uzun mücadele sonunda zafer floresanın oldu. Bunun esas sebebi ise evlerdeki tercihin değişmesi değil, elektrik giderlerinin azaltılması gereken yoğun yaşamın olduğu işyerleri ve okullardı.

18 Watt’lık bir floresan lamba, 75 Watt’lık bir ampul kadar ışık verebilir. Yani floresanlar daha az enerji harcayıp, daha çok ışık verirler, yaklaşık yüzde 75 enerji tasarrufu sağlarlar. Piyasa satış fiyatları daha yüksektir ama en az on misli daha uzun ömre sahiptirler. Işık tek bir noktadan değil de tüpün her tarafından geldiği için daha fazla dağılır. Mavimsi ışıkları daha yumuşaktır ve gözleri yormaz.

Floresan lambalarda, elektrik düğmesine basıldığında, transformerden geçen elektrik, tüpün bir ucundaki elektrottan diğerine bir ark oluşturur. Bu arkın enerjisi tüpün içindeki cıvayı buharlaştırır. Bu buhar elektrik yüklenerek gözle görülmeyen ültraviyole ışınları saçmaya başlar. Bu ışınlar da tüpün iç yüzeyine kaplanmış olan fosfor tozlarına çarparak görülen parlak ışığı oluşturur.

Floresan lambalar ilk açılışları sırasında çok elektrik çekerler. Halbuki bu miktarda enerjiyi bir saatlik açık durumda ancak harcarlar. Ayrıca çok sık açıp kapama ile ömürleri de kısalır. Örneğin tipik bir floresan lamba devamlı açık bırakıldığında 50.000 saat çalışabilir. Üç saatlik aralarla kapanıp açıldığında ömrü 20.000 saate düşer. Sonuç olarak floresan lambaları bir saat sonra açacaksanız hiç kapatmamanız daha ekonomik olabilir. Normal ampullerde açıp kapamanın ciddi bir etkisi yoktur.

Bazı insanların floresan tipi ışıklara duyarlıkları vardır. Aslında ayırt edemeyiz ama floresanın ültraviyole içeren arkı saniyede 120 kez çakar. Işığın bu frekansı bazı insanlarda migren denilen baş ağrıları yaratabilir. Bu titreşimleri lambaya doğrudan baktığınızda göremezsiniz ama gözünüzün köşesinden baktığınızda görebilirsiniz.

Evlerdeki çiçekler genellikle yeşil yapraklı olup, ışığın kırmızı ve mavi kısmını absorbe ederler. Mavi onlar için özellikle önemlidir. Ampul ışığında mavi renk çok azdır. Bu nedenle evdeki çiçekler için floresan lambalar daha faydalıdır.

Genel Bilgi

Floresan lambalar ilk olarak 1939 yılında, NewYork Dünya Fuarı’nda “General Electric” tarafından sergileni. Amerikan evlerinin elektrikle ayınlatılmasından yaklaşık 60 yıl sonra oortaya çıkan floresan lambanın bilinen ampül ile savaşı günümüze kadar sürdü.

Aynı evin içinde banyoda yumuşak ışığı ile floresan galip gelebilirken, yatak odasında mücadeleyi rpmantik ışığı ile ampül kazandı. Uzun mücadele sonunda zafer floresanın oldu. Bunun esas sebebi ise evlerdeki tercihin değişmesi değil, elektrik giderlerinin azaltılaması gereken yoğun yaşamın olduğu işyerleri ve okullardı.

18 Watt’lık bir floresan lamba, 75 Watt’lık bir ampül kadar ışık verebilir. Yani floresanlar daha az enerji sağlayıp, daha çok ışık verirler, yaklaşık yüzde 75 enerji tasarrufu sağlarlar. Piyasa satış fiyatları daha yüksektir ama en az on misli daha uzun ömre sahiptirler. Işık tek bir noktadan değil de tüpün her tarafından geldiği için daha fazla dağılır. Mavimsi ışıkları daha yumuşaktır ve gözleri yormaz.

Floresan lambalarda, elektrik düğmesine baıldığında, transformerden geçen elektrik, tüpün bir ucundaki elektrottan diğerine bir ark oluşturur. Bu arkın enerjisi tüpün içindeki civayı buharlaştırır. Bu buhar elektrik yüklenerek gözle görülmeyen ültraviyole ışınları saçmaya başlar. Bu ışınları da tüpün iç yüzeyine kaplanmış olan fosfor tozlarına çarparak görülen parlak ışığı oluşturur.

Floresan lambalar ilk açılışları sırasında çok elektrik çekerler. Halbuki bu miktardaki enerjiyi bir saatlik açık durumdaancak harcarlar. Ayrıca çok sık açıp kapama ile ömürleri de kısalır. Örneğin tipik bir floresan lamba devamlı açık bırakıldığında 50 bin saat çalışabilir. Üç saatlik aralarla kapanıp açıldığında ömrü 20 bin saate düşer. Sonuç olarak floresan lambaları bir saat sonra açacaksanız hiç kapatmamanız daha ekonomik olabilir. Normal ampüllerde açılıp kapamanın ciddi bir etkisi yoktur.

Bazı insanların floresan tipi ışıklara duyarlıkları vardır. Aslında ayırt edemeyiz ama floresanın ültraviyole içeren arkı saniyede 120 kez çakar. Işığın bu frekansı bazı insanlarda migren denilen baş ağrıları yaratabilir. Bu titreşimleri lambaya doğrudan baktığınızda göremezsiniz ama gözünüzün köşesinden baktığınızda görebilirsiniz.

Evlerdeki çiçekler genellikle yeşi yapraklı olup, ışığın kırmızı ve mavi kısmını absorbe ederler. Mavi onlar için özellikle önemlidir. Ampul ışığında mavi renk çok azdır. Bu nedenle evdeki çiçekler için floresan lambalar daha faydalıdır.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(f). hile yaparak kabul ettirmek, hile veya zorla sokmak, sokuşturmak; (sahte bir şeyi) aslı diye kabul ettirmek. foist something off on somebody hile ile kabul ettirmek, yutturmak, kazık atmak.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i)., (f). hayvan yemi, ot, saman, arpa; yiyecek peşinde koşma; (f). yiyecekleri yağma etmek; yiyecek temin etmek için uğraşmak; yem veya yiyecek tedarik etmek. forage cap (Ing). bir çeşit piyade veya subay başlığı.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). alın üzerine sarkan saç demeti perçem; (mak). başlık çivisi, kilit pini. take time by the forelock fırsatı yakalamak, fırsatı kaçırmamak.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). bir kimsenin asıl hüneri ve başlıca sıfatı.

Genel Bilgi

Geceleri flaşla çekilen fotoğraflarda genellikle gözler kırmızı çıkar. Peki fotoğraftaki güzelliği bozan bu olay nasıl olur? Niçin her zaman olmaz? Niçin gündüzleri flaşla çekilen fotoğraflarda olmaz?

Gözümüz iç içe geçmiş üç tabakadan oluşur. En dışarıdaki gözümüzü koruyan ve göz akı da denilen sert tabakadır. İkincisi, kan damarlarından meydana gelmiş ve ortasında göz bebeğinin bulunduğu damar tabakadır. Bu damarlar sayesinde fazla ışıkta göz bebeğimiz küçülür, karanlıkta ise daha çok ışık alabilmek için büyür ama bu hareketi oldukça yavaş yapar. Üçüncü tabaka da retina adı verilen, ışığa duyarlı kılcal damar ağlarından oluşan ağ tabakasıdır.

Köpek, kedi, geyik, karaca gibi hayvanların gözlerinin arkasında, yani retinalarında ayna gibi, yansıtıcı özel bir tabaka vardır. Eğer karanlıkta gözlerine el lambası veya araba farı gibi bir ışık tutarsanız, bu ışık gözlerinin içinden yansır ve gözleri karanlıkta pırıl pırıl parlar. İnsanların gözlerinin retinasında ise böyle bir yansıtıcı tabaka yoktur.

Fotoğraf makinesinin flaşı çok kısa bir zamanda çok kuvvetli bir ışık verir. Gözbebeğimiz ise bu kadar kısa zamanda küçülmeye fırsat bulamaz. Işık doğrudan retinaya ulaşır ve oradan da doğrudan kılcal damarların görüntüsü yansır. İşte flaşla çekilen fotoğraflarda görülen bu kırmızılık retina tabakasındaki kılcal damarların görüntüsüdür.

Günümüzde, birçok fotoğraf makinesinde, gözün bu kırmızı görüntüsünü azaltacak önlemler alınmıştır. Bu makinelerde flaş iki kere çakar. Birinci çakış resim çekilmeden az önce olur ve gözbebeğinin küçülerek gözdeki yansımayı azaltmasına zaman tanır. İkincisi de tam fotoğraf çekilirken olur ki, gözbebeği olması gereken durumu almıştır zaten. Başka bir önlem de odadaki bütün ışıkları açarak gözbebeğinin önceden küçülmesini sağlamaktır.

Geceleri flaşlı fotoğraflarda, gözlerin kırmızı çıkmasının önlenmesinin bir yolu da flaşı objektiften olabildiğince uzak tutmaktır. Günümüzde fotoğraf makineleri o kadar küçülmüştür ki, flaş makinenin bünyesinde ve objektife birkaç santim mesafededir. Flaşın ışığı göze gelip yansıyarak geri döndüğünde doğrudan objektife gelir. Gündüzleri ise gözümüze dışarıdan, her yönden ışık geldiği için, flaşın ışığı bunların arasında daha az oranda gözümüze girer ve kırmızı göz olayı yaratmaz.

Genel Bilgi

Geceleri flaşla çekilen fotoğroflarda genellikle gözler kırmızı çıkar. Peki fotoğraftaki güzelliği bozan bu olay nasıl olur? Niçin her zaman olmaz? Niçin gündüzleri flaşla çekilen fotoğraflarda olmaz?

Gözümüz iç içe geçmiş üç tabakadan oluşur. En dışarıdaki gözümüzü koruyan ve göz akı da denilen sert tabakadır. İkincisi, kan damarlarından meydana gelmiş ve ortasında göz bebeğinin bulunduğu damar tabakadır. Bu damarlar sayesinde fazla ışıkta göz bebeğimiz küçülür, karanlıkta ise daha çok ışık alabilmek için büyür ama bu hareketi oldukça yavaş yapar. Üçüncü tabakada retina adı verilen, ışığa duyarlı kılcal damar ağlarından oluşan ağ tabakasıdır.

Köpek, kedi, geyik, karaca gibi hayvanların gözlerinin arkasında, yani retinalarında ayna gibi, yansıtıcı özel bir tabaka vardır. Eğer karanlıkta gözlerine el lambası veya araba farı gibi bir ışık tutarsanz, bu ışık gözlerinin içinden yansır ve gözleri karanlıkta pırıl pırıl parlar. İnsanların gözlerinin retinasında ise böyle bir yansıtıcı tabaka yoktur.

Fotoğraf makinesinin flaşı çok kısa bir zamanda çok kuvvetli bir ışık verir. Gözbebeğimiz ise bu kadar kısa zamanda küçülmeye fırsat bulamaz. Işık doğrudan retinaya ulaşır ve oradan da doğrudan kılcal damarların görüntüsü yansır. İşte flaşla çekilen fotoğraflarda görülen bu kırmızılık retina tabakasındaki kılcal damarların görüntüsüdür.

Günümüzde, birçok fotoğraf makinesinde, gözün bu kırmızı görüntüsünü azaltacak önlemler alınmıştır. Bu makinelerde flaş iki kere çakar. Birinci çakış resim çekilmeden az önce olur ve gözbebeğinin küçülerek gözdeki yansımayı azaltmasına zaman tanır. İkincisi de tam fotoğraf çekilirken olur ki, gözbebeği olması gereken durumu almıştır zaten. Başka bir önlem de odadaki bütün ışıkları açarak gözbebeğinin önceden küçülmesini sağlamaktır.

Geceleri flaşlı fotoğraflarda, gözlerin kırmızı çıkmasının önlenmesinin bir yolu da flaşı objektiften olabildiğince uzak tutmaktır. Günümüzde fotoğraf makineleri o kadar küçülmüştür ki, flaş makinesinin bünyesinde ve objektife birkaç santim mesafededir. Flaşın ışığı göze gelip yansıyarak geri döndüğünde doğrudan objektife gelir. Gündüzleri ise gözümüze dışarıdan, her yönden ışık geldiği için, flaşın ışığı bunların arasında daha az oranda gözümüze girer ve kırmızı göz olayı yaratmaz.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(f). birbiriyle kardeş gibi olmak, arkadaşlık etmek; düşmanla kardeş gibi samimi olmak. fraterniza'tion (i). arkadaşlık etme

Sağlık Bilgisi

Zührevi bir hastalıktır. Bulaşıcıdır. Tıp dilinde sifilis denir. Frengili kadının doğurduğu çocuğa, doğuştan geçmesi şekli istisna edilirse; hemen hemen her zaman cinsel ilişkiyle geçer. Mikrop vücuda girdikten 3 hafta sonra belirtilerini göstermeye başlar. Mikrobun vücuda girdiği yerde, yani erkeklerde peniste, kadınlarda vajinada Şankr adı verilen bir yara meydana gelir. Bu yara dudakta, meme ucunda, makatta veya parmaklarda da görülebilir. Zamanla akıntılı bir yara haline gelip; çevresi kızarır ve sertleşir. Mikrobun vücuda girmesinden 6-12 hafta sonra hastada; baş ağrıları, ateş, boğaz ağrısı, deri döküntüleri ve iştahsızlık, görülmeye başlar. 6 ay sonra ise, mikrop vücudun belli başlı organlarına oturur. Tedaviye en kısa zamanda başlanması gerekir. Penisilin tedavisi ile iyi sonuç alınır. Aşağıdaki reçeteler de kullanılabilir.

Tedavi için gerekli malzeme : Saparna, su.

Hazırlanışı : 4 bardak suya 50 gram saparna konur. 20 dakika kaynatılıp süzülür. Günde 3 kere birer çorba kaşığı içilir.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s, i esaslı, asli, önemli, mühim; birinci, temele ait, kaideye ait; muz esası bassoda bulunan; i esas, temel; müz en pes nota fundamental rights temel haklar fundamentally z esasen, esas itibariyle

İngilizce - Türkçe Sözlük

i, f telas, yaygara, itiraz, tartlşma; aşırı övgü; f titiz davranmak ufak ayrıntılarla ilgilenmek; meraklanmak; yakınmak, sızlan mak; telâş etmek; telâşa vermek fussbudget i, kdili telâşlı veya yaygaracı kimse

Türkçe Sözlük

(i. A. c.) (asıl fazl’ın çokluğu olup teklik gibi kullanılır). 1. Fazla ve lüzumsuz şey veya söz. 2. Had ve hakkı tecavüz, haksız ve meşrû olmayan hal ve hareketi. Bu-I fuzûl (aslı ebu-l-fuzöl) = Fazla ve lüzumsuz söz söyleyen ve tecavüzkârâne harekette bulunan (adam). Türkçe halk dilinde: Fodul = Egoist, serkeş, kibirli, büyüklük taslayan: Fodul adam. Hem kel hem fodul.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (aslı sıfat olup tozlu demek olan «ağber» büyütme isminin müennesidir). Yer, yeryüzü.

Türkçe Sözlük

(i.). Yuvarlak başlı, bir çeşit Karadeniz yelkenlisi.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Çentik, yıkık yer. Ar. fürce, rahne: Duvarın gediği, dağ gediği. 2. Düşük diş, dişlerin dizisindeki eksik. 3. Eksik, noksan, kusur: Eksik, gedik tamamlamak. 4. Büyük dairelerde ve bilhassa Osmanlı devrinde saray-ı hümâyûnda bir hizmetin vazife ve imtiyazı. 5. Esnafa kendi başlarına ticaret etmek üzere verilen ruhsat ve imtiyaz: Esnaf gediği. 6. Bazı mülklerin vakfa ait vergisi: O dükkânın gediği vardır. Gedikler kalemi, kâtibi. 7. mec. Tunus gediği = Kelepir şey ve bilhassa serveti için evlenilen yaşlı zengin kadın 8. Ön dişlerinden bir, ikisi düşük olan.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Yıkık, çentikli ve düşük yeri olan: Gedikli duvar, kale, diş. 2. Vaktiyle bir büyük dairede ve Osmanlı devrinde saray-ı hümâyûnda belli başlı bir hizmete memur olup o hizmete ait vazife ve imtiyazı haiz bulunan, bir hizmetli sınıfı: Gedikli ağalar. 3. Mülk olduğu halde vakfa ait bir tarafı olan: Gedikli mülk, gedikli dükkân. 4. (denizcilik) Deniz assubayı ki, eskiden yükselerek subay olabilirdi. Sonradan kara ve hava assubayları için de kullanılmıştır. Küçük zabit de denmiştir. Şimdi assubay deniyor.

Türkçe Sözlük

(i.). Böcek vesaire sokması, geveleme (aslı geğeleme) Geğeç arı = Zehirli bir cins arı. Geğeçotu = Bir cins bitki. Geğeçkuşu = Atmacanın bir cinsi, seksek.

İngilizce - Türkçe Sözlük

f. hadım etmek, iğdiş etmek, enemek, burmak; esaslı bir şeyden mahrum etmek; kuvvetini kesmek, zayıf düşürmek. gelding i. iğdiş edilmiş beygir.

Türkçe Sözlük

(i.). I. Taze, yaşlı olmayan. Ar. şâb, Fars. civân: Genç adam, genç at, gençlerin Adetidir. 2. Taze, yeni, körpe: Genç ağaç. Genç irisi = İri yapılı delikanlı.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. bir şeyin aslına ait; jenetige ait genetic heritage biyol., psik. kalıtım. genetically z. jenetik bakımından, jenetik yoluyla.

Türkçe Sözlük

(i. aslı gen). 1. Bol, Ar. vâsi: Geniş yol, geniş meydan. Geniş boru, delik. 2. Enli, Ar. arîz: Geniş kumaş. 3. mec. Laubâll, kayıtsız: Onun mezhebi geniş. 4. Ferah, kolay, sühûletli: Onun hali geniştir. Geniş gönüllü; kayıtsız, gamsız. 5. Demirci Aletlerinden bir çeşit rende.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. hakiki, gerçek, mevsuk, taklit veya sahte olmayan; asli; içten gelen, samimi. genuinely z. gerçekten, hakikaten. genuineness i. içtenlik, samimiyet, gerçek oluş, hakikilik.

Türkçe Sözlük

(i.). Üstü, altı bir genişlikte kısa ağaç kap ki, başlıca koyun, sığır vesair sağmaya, ahırda su koymaya ve gemilerde su taşımada kullanılır: Bir gerdel dolusu süt, su. Gerdel cevizi = Gemi gerdellerine kulp yerine geçirilen halatın iki ucunda yapılan düğüm. Harîk gerdeli = Gemide köseleden yapılmış hafif gerdel.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(F.) [گردن کش] başkaldıran, asi, dikbaşlı.

Yabancı Kelime

Fr. gériatrie

yaşlılık bilimi

Yaşlılık ve yaşlanmaya bağlı tüm klinik, biyolojik ve sosyolojik tıbbi sorunlarla ilgilenen bilim dalı.

Türkçe Sözlük

(f. aslı geidirmek). 1. Gelmesini sağlamak, uzak yerden yakına sevk ve nakletmek. Osm. celb ve ihzar, sevk ve İsâl eylemek: Yemeği getirin. Çeşmeden su, çarşıdan kumaş getirdiler. Avrupa’dan hayli hediyeler getirmiş. 2. Beyan etmek, nakletmek, zikretmek: Her kaideye bir misal getirmek: Her sözde bir hadîs-i şerif getirir. İddiasını isbat etmek için Mevlânâ’nın bir beytini, filânın bir sözünü getirdi. 3. Koymak, vaz’etmek; sokmak: Yoluna getirmek, fiile, kuvveden fiile getirmek, meydana, vücuda getirmek. 4. Uydurmak, tatbik etmek: Kumaşı dalı dalına getirmek, yazıyı satırı satırına getirmek: Terzi şu paltonun yakasını iyi getirmemiş. 5. Kalbetmek, çevirmek, döndürmek: Kuraklık, ekinleri bu hale getirdi. Araplar vaktiyle bütün Kuzey Afrika ve Doğu ahalisini İslâm’a getirmişlerdir. 6. icab etmek, meydana gelmesine sebep olmak, ortaya çıkarmak, vermek: Bu rüzgâr kar getirir. Bu hava sıtma getirir. Ham meyve hastalık getirir. Bu ilâç bana bir sersemlik getirdi. 7. Hâsıl ve peydâ etmek, uğramak, dûçâr olmak: Pişmanlık, merak, sevda getirmek. İmana getirmek -İnandırmak. mec. Yoluna koymak, ıslah etmek. Bir yere getirmek: Toplamak, cem’etmek, biriktirmek. İki ucunu bir yere getirmek = idare etmek, gelirini giderine dengeli hâle getirebilmek. Hak getire = Allah vere, yok. Hatıra, zihne, akla getirmek = Hatırlamak, düşünmek. Dört ayağını bir yere getirmek = Var kuvvetini vermek, elden geleni uzak etmemek. Dünyaya getirmek = Doğurmak. Dile getirmek = Teşhir etmek, aleyhinde söz söylenmesine sebebiyet vermek. Sonunu getirememek = Nihayette başarısız olmak, varını kaybetmek. Geri getirmek = İade etmek. Geviş getirmek = (geviş getiren hayvanlar) Yediklerini tekrar ağza getirip çiğnemek. Yerine getirmek = İcra, ifâ etmek, yapmak: O, vaidlerini yerine getirir.

Türkçe Sözlük

(i. F.). 1. Elmas, cevher, mücevher. 2. Bir şeyin aslı ve mayası, cevher. Gevher-riz = Cevahir akıtan, dağıtan, mec. Güzel söz söyleyen. Gevher-nltâr = Cevahir serpen, mec. Fevkalâde söz veya şiir söyleyen.

İsimler ve Anlamları

(Fars.) (Kadın İsmi) 1.Değerli taş. 2.Elmas. 3.Bir şeyin aslı, esası.

Türkçe Sözlük

(i.) (aslı Fars. olup mânâsı arşın ve oktur). 1. Arazi ölçmekte kullanılan ip ki, düğümlerle kısımlara bölünmüştür. 2. Okun kirişe geçen oyuk ucu. 3. Tüfek, tabanca gibi silâhlarda namlunun geri kısmında bulunan ve nişan almaya yarayan kertik: Gez, göz, arpacık bir hizaya gelmeli.

Türkçe Sözlük

(i. astronomi) (y. k.). Bir elips çizerek güneşin etrafında dolanan gök cisimlerinden her biri: Güneşe yakınlık sırasıyle başlıca gezegenler şunlardır: Utarit (Merkür), Zühre (Venüs), Arz (Yer), Merih (Mars), Müşteri (Jüpiter), Zuhal (Satürn), Uranüs, Neptün, Plüton.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. kollu şamdan; fıskıye; ufak taşlı bir çeşit küpe; çarkıfelek fişeği.

Türkçe Sözlük

(e.), (aslı gitmek fiilinin emir sîgasıdır). Git git, git gide = Zaman aşımıyle, gittikçe: Bu çocuk git git terbiyesiz oluyor. Git gide terbiyesizliği artıyor. Gel zaman git zaman = Derken, bir zaman sonra...

Türkçe Sözlük

(f.) (aslı «geymek» tir) (elbise vesaireyi) vücuda geçirmek, vücudun üzerine almak, Osm. iktisâ etmek: Gömtek, fanila, ceket, palto, çorap, potin giymek. Bu ceketi her gün giyme. mec. Üzerine almak, alınmak.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i., biyol. taşlık; şaka mide. stick in one's gizzard kursağında kalmak; gücüne gitmek, ağır gelmek. It stuck in my gizzard Hazmedemedim. Gücüme gitti. Bana ağır geldi. Gk kıs. Greek.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. öküz başlı kıvrık boynuzlu, yeleli ve uzun kuyruklu bir Güney Afrika antilopu. gnu, zool. Connochaetes.

Genel Bilgi

Su damlası ve yakıcı güneş. İşte gökkuşağı bunlardan oluşur. Atalarımız gökkuşağından çok korkarlardı. Onu Tanrıların elçi-+lerinin geçmesi için yapılmış bir köprü olarak görüyorlardı. Yağmur ve güneş ile ilişkisi ilk olarak milattan önce 310 yıllarında Aristoteles tarafından ileri sürüldü. Günümüzde ise bir sır olmaktan çıktı.

Altından geçenin cinsiyetinin değişeceği veya yere değdiği noktada bir küp altın gömülü olduğu lafları sadece şakalarda kullanılıyor. Zaten gökyüzünde sabit bir gökkuşağı oluşmuyor. Herkesin bakış yönüne göre, gördüğü gökkuşağı farklı yerde oluyor. Gökkuşağının görüldüğü yere doğru gidilince görülebildiği sürece kişiye hep aynı mesafede kalıyor.

Gökyüzünde gökkuşağı gördüğünüz vakit biliniz ki, o yağmur damlalarından oluşmaktadır ama güneş kesinlikle arkanızdadır. Güneşin paralel ışınları başınızın üstünden geçerek yağmur damlalarına çarparlar. Yağmur damlaları burada ışığı renklerine ayıracak bir prizma görevi görürler.

Sarı gibi görünmesine rağmen güneş ışığı aslında beyazdır ve bütün renkler onun içindedir. Yağmur damlasının içine girince kırmızı, turuncu, sarı, yeşil, mavi, lacivert ve mor renklere ayrışır. Mor renk çemberin içinde kırmızı ise en dışındadır.

Yağmur damlası çocukken oynadığımız misket veya bilye gibi küresel saydam bir şekildedir. Güneş ışığı bu kendi tarafındaki yüzeyinden doğrudan içine girer. İçinde renklere ayrıdır ve kürenin arka duvarına vurarak gerisin geriye yansır. Işığın damlanın ön yüzünden değil de arka yüzünden yansımasının nedeni içbükey, dışbükey mercek özelliklerindendir.

Ayrışmış renkler, içbükey arka yüzden çeşitli açılarda yansımaları sonucu gözümüze sırayla dizili renklerden oluşmuş bir bant şeklinde görünüyorlar. Gökkuşağını görebilmek için Güneş, biz ve yağmur damlaları, muhakkak belirli bir açıda dizilmek zorundayız. Ama daha önemlisi milyonlarca yağmur damlasından yansıyan ışınların gözümüze geliş açıları mutlaka aynı olmalıdır ki biz gökkuşağını görebilelim.

Yağmur damlalarından yansıyan ışınların gözümüzde odaklaşabilmeleri için bir daire şeklinde dizilmiş olmaları gerekir. Aslında o bölgedeki bütün yağmur damlaları gelen ışığı renklere ayrıştırarak yansıtırlar ama sadece bir yarım daire içinde olan yağmur damlalarından yansıyanlar gözümüze odaklaşırlar.

Biz de sadece o yağmur damlalarından gözümüze gelen renklerine ayrılmış ışınları görebildiğimizden gökkuşağını da yarım daire şeklinde görürüz. Bazen bir uçaktan veya yüksek bir dağdan baktığımızda gökkuşağını tam daire şeklinde görmemiz de mümkün olabilmektedir.

Güneş ne kadar yüksekse gökkuşağı dairesi de o kadar aşağı iner. Bunun içindir ki yedi renkli gökkuşağını sabah ve akşam yağışlarından sonra daha çok görürüz.

Genellikle fark edilmez ama gökkuşağı daima içice iki halkadan oluşur. İkinci kuşak pek dikkat çekmez. Bir ikinci zayıf kuşağın daha bulunmasının nedeni bazı güneş ışıklarının su damlasının iç yüzeyine bir kez değil iki kez çarpmalarıdır, Böylece parlaklıklarını yitiren ışıklardan oluşan ikinci gökkuşağı zar zor görülür. Birinci kuşakta kırmızı renk şeridin en dışında iken ikinci kuşakta en içtedir. Diğer renklerin sıralamaları da terstir.

Genel Bilgi

Bu işin daha ilginç bir yanı var. Güneşin ışığı ne renktir, hiç düşündünüz mü? Çoğunuzun sarı diyeceğine eminim. Güneş ışığı beyazdır, yani bir renk değildir, bütün renklerin karışımıdır.

Bunun ispatı ise çok kolaydır. Eğer evinizde kristal bir avize varsa, bir parçasını annenize belli etmeden alın ve güneşe doğru tutun. Kristalin ışığı kırarak aynı gökkuşağının renkleri gibi ayrıştırdığını göreceksiniz.

Bilindiği gibi, güneşin beyaz ışığı aslında mor, mavi, yeşil, sarı, turuncu ve kırmızı renklerin karışımıdır. Güneşten çıkarak atmosferimize kadar yol alan güneş ışınlarının çoğunluğu teğet geçerken, bir kısmı atmosferimiz tarafından emilir.

Bu ışık atmosferden geçerken mor tarafındaki ışıklar, kırmızı tarafındakine göre daha fazla dağılırlar ve atmosferde çoğunlukla mavi renk kırılarak yeryüzüne yansıtılır. Bu durumda biz gökyüzünü mavi renkte görürken, güneşi de beyaz-sarı karışımı bir renkte görürüz.

Atmosferimiz olmasaydı, güneşi yine parlak bembeyaz renkte görecek ancak bütün gökyüzü geceleri olduğu gibi karanlık olacak, güneşle beraber diğer yıldızlar da görünüyor olacaktı.

Peki aslında beyaz renk olan güneş ışınları yukarıda bahsedilenler nedeniyle sarı renk görülüyor da, güneş ufka yaklaşıp batarken nasıl turuncu, hatta kıpkırmızı bir renk alabiliyor?

Güneş ufukta alçaldığı zaman, açısı nedeni ile gözümüze ulaştığı mesafe de uzadığından, ışınları ona bakanlara daha çok yol kat ederek ulaşır. Bu, ışınların havada daha çok molekül ve parçacık arasından geçmesi, onlar tarafından daha çok yansıtılması ve dağıtılması demektir.

Böylece güneş ufukta alçalmaya, batma noktasına doğru gelmeye başlayınca, o anda tepesinde bulunduğu yerlerde kırmızı dışındaki renkler atmosfer tarafından emildiği için gökyüzü mavi, güneş sarı renkte görüldüğü halde, güneşi ufukta görenlere kırmızı ve biraz da turuncu renkler ulaşır.

Genel Bilgi

Bu işin daha ilginç bir yanı var. Güneşin ışığı ne renktir, hiç düşündünüz mü? Çoğunuzun sarı diyeceğine eminim. Güneş ışığı beyazdır, yani bir renk değildir, bütün renklerin karışımıdır.

Bunun ispatı ise çok kolaydır. Eğer evinizde kristal bir avize varsa, bir parçasını annenize belli etmeden alın ve güneşe doğru tutun. Kristalin ışığı kırarak aynı gökkuşağının renkleri gibi ayrıştırdığını göreceksiniz.

Bilindiği gibi, güneşin beyaz ışığı aslında mor, mavi, yeşil, sarı, turuncu ve kırmızı renklerin karışımıdır. Güneşten çıkarak atmosferimize kadar yol alan güneş ışınlarının çoğunluğu teğet geçerken, bir kısmı atmosferimiz tarafından emilir.

Bu ışık atmosferden geçerken mor tarafındaki ışıklar, kırmızı tarafındakine göre daha fazla dağılırlar ve atmosferde çoğunlukla mavi renk kırılarak yeryüzüne yansıtılır. Bu durumda biz gökyüzünü mavi renkte görürken, güneşi de beyaz-sarı karışımı bir renkte görürüz.

Atmosferimiz olmasaydı, güneşi yine parlak bembeyaz renkte görecek ancak bütün gökyüzü geceleri olduğu gibi karanlık olacak, güneşle beraber diğer yıldızlar da görünüyor olacaktı. Peki aslında beyaz renk olan güneş ışınları yukarıda bahsedilenler nedeniyle sarı renk görülüyor da, güneş ufka yaklaşıp batarken nasıl turuncu, hatta kıpkırmızı bir renk alabiliyor?

Güneş ufukta alçaldığı zaman, açısı nedeniyle gözümüze ulaştığı mesafe de uzandığından, ışınları ona bakanlara da çok yol kat ederek ulaşır. Bu, ışınların havada daha çok molekül ve parçacık arasından geçmesi, onlar tarafından daha çok yansıtılması ve dağatılması demektir.

Böylece güneş ufukta alçalmaya, batma noktasına doğru gelmeye başlayınca, o anda tepesinde bulunduğu yerlerde kırmızı dışındaki renkler atmosfer tarafından emildiği için gökyüzü mavi, güneş sarı renkte görüldüğü halde, güneşi ufukta görenlere kırmızı ve biraz da turuncu renkler ulaşır.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i.) saka kuşu, (zool.) Carduelis carduelis; karabaşlı iskete; bunlara benzer birkaç sarı kuş .

Türkçe Sözlük

(i.) (aslı deri demek olan gön’den gönlek kl, deri üzerine ve çıplak tene giyilir). 1. Elbisenin altından giyilip vücudun yukarı kısmını örten ve ekseriya dizden yukarı kalıp bazen de ayağa kadar uzanan çeşitli yumuşak bezden çamaşır, Fars. pîrâhen: Bir don bir gömlek = Yalnız don ve gömlek giyip elbisesiz olan. İç gömlaği = Alttan giyileni. Kolalı gömlek, frenk gömleği = Yeleğin altından giyilip göğsüyle yaka ve kolları görünen ve kola ile ütülü bulunan, kravat da takılan gömlek. Acem gömleği = İşçilerin elbiselerini muhafaza için üstten giydikleri ve ekseriya lâcivert amerikandan yapılma iş gömleği. 2. Zar, örtü, kabuk, kılıf, tabaka: Ciğer, yürek, beyin gömleği. Ağaçtan bir gömlek almak. 3. Batın: İki gömlek ceddi falancadır. Gömlek eskitmek = Yaşamak, (denizcilik) Randa gömleği = Randa yelken örtüsü, kılıfı. Gömleğinden geçirmek = Evlât edinmek. Yılan gömleği — Yılanın değiştirdiği deri.

Sağlık Bilgisi

Aniden ortaya çıkan, fakat önemli olmayan bir durumdur. Alışkanlık spazmı da denir. nedeni, yorgunluk, üzüntü, heyecan ve yaşlılarda adale zafiyetidir. Yapılacak ilk iş, istirahat etmektir. Ayrıca, kısa sürede geçmeyen göz tiklerinde, aşağıdaki reçetelere başvurulur.

Tedavi için gerekli malzeme : Ihlamur, su.

Hazırlanışı : 1 su bardağı sıcak suya, 1 kahve kaşığı ıhlamur konur. 5 dakika bekletildikten sonra süzülür. Üzerine 3 kahve kaşığı toz şeker ilave edilerek içilir. Aynı işlem günde 3 kere tekrarlanır.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i.) nineciğim; ihtiyar kadm; (k.dili) eski kafalı veya cahil yaşlı kadın. granny knot acemice yapılmış gevşek düğüm.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s.) ciddi, ağır, vahim, tehlikeli; ağırbaşlı, vakarlı, temkinli .

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s.), (i.), (f.) gri, kurşuni, kül rengi, boz; ağartılmamış (çamaşır); kır, ağarmış; eski, yaşlı; gri giysili; (i.) kurşuni renkte hayvan veya şey; (f.) ağartmak, ağarmak. gray matter (tıb.) gri madde, (k.dili) beyin, akıl. gray wolf bozkurt. grayness

İngilizce - Türkçe Sözlük

(f.) temel üzerine kurmak, esaslı bir şekilde yapmak; esaslı şekilde öğretmek; resme zemin boyası vurmak; yere oturtmak, karaya oturtmak (gemi); (elek.) toprağa bağlamak; temeli olmak; yere konmak; (hav.) pilotun uçmasma izin vermemek. ground arms sil

Türkçe Sözlük

(KÜHEN) (i. F.). 1. Eski, Ar. kadîm, atîk. 2. Eskimiş, kullanılmış, köhne. 3. Yaşlı, Ar. müsîn. Gühen-sil = Yaşlı, geçkin, ihtiyar.

Türkçe Sözlük

(i.) (aslı: gün, günaş, Çağatayca: kuyaş). 1. Bulunduğumuz dünya ile diğer gezegenlerin bağlı oldukları yıldız ki, bize yakınlığı yüzünden pek büyük görünüp doğduğu zaman başka yıldızlar görünmez ve gündüz olur, gün, Ar. şems, Fars. Aftâb, mihr, hurşîd. Güneş dokmak, çıkmak — Osm. tulü etmek. Güneş batmak Gurûb etmek. 2. Elmas, harç vesaireden güneş gibi etrafı ışınlı resim, şekil ve çiçek. Akşam güneşi = Turuncu kızıl renk. Güneş vurmak = Çarpmak, geçmek, tesir edip hasta etmek. Deniz güneşi — Deniz memesi gibi bir çeşit deniz bitkisi. Güneşi balçıkla sıvamak = Apaçık olan bir şeyi örtmeye, saklamaya ve inkâra çalışmak. Günaş gibi = 1. Parlak, Fars. tâbân, revnaklı. 2. Apaçık, Ar. zâhir, lyân, Fars. Aşikâr.

Genel Bilgi

Güneş sistemimiz, bizim Güneş adını verdiğimiz tek bir yıldız ve onun etrafında dönen dokuz gezegen, bu gezegenlerin etrafında dönen 60’dan fazla uydu (Ay), yine Güneş’in etrafında dönen gezegen olarak kabul edilemeyecek kadar küçük 5 bin civarında astroit, sayısız göktaşı, toz ve parçalardan oluşur. Güneş bu sistemdeki enerjinin de tek güç kaynağıdır.

Güneş’e baktığımızda katı bir maddeymiş gibi görürüz ama aslında yanan bir gaz kütlesinden başka bir şey değildir. Bilim insanlarına göre Güneş’ten söz ederken yüzey kelimesini kullanmak hatalıdır çünkü Güneş tamamen gazdan oluşmuştur. Güneş’in fotoğraflarında görülen keskin köşeler ise gazın yoğunluğunun birdenbire arttığı yerlerdir.

Güneş evreni dolduran milyarlarca yıldızdan biridir. Üstelik tamamıyla sıradan bir yıldızdır. Gezegenimizin de içinde bulunduğu Samanyolu galaksisinde tam 200 milyar güneş bulunuyor. Bizim güneşimiz de bunlardan farklı bir oluşum değil.

Güneş bize çok yakın (150 milyon kilometre) olduğu için çok büyük ve parlak görünür. Güneşten sonra bilinen en yakın yıldızın, bu mesafenin 250 bin katı daha uzakta olduğu düşünülürse, Güneş’e burnumuzun dibinde diyebiliriz.

Dünyamızdan bakınca Güneş sabitmiş gibi görünür ama o da kendi ekseni etrafında döner. Dönüş yönü dünyanınkine göre terstir. Katı bir cisim olmadığından ekvatoru üzerindeki bir nokta 24,5 günde tam dönüş yaparken daha kuzeydeki bir noktası 31 günde yapar. Yani kutuplarına gittikçe dönüş hızı yavaşlar.

Güneş’in ısı ve ışık olarak yaydığı enerji, merkezinin hemen çevresinde sürüp giden nükleer tepkime (hidrojen bombasında olduğu gibi) yani hidrojen atomlarının helyum atomlarına dönüşürken çıkardığı büyük enerjidir. Güneş tarafından saniyede yakılan hidrojen miktarı 564 milyon tondur. Bunun yüzde 0,7’si ise doğrudan enerjiye çevrilmekte, ısı ve ışın yayınımına gitmektedir.

Yeryüzünde yaşam Güneş ışınlarına bağlı olduğuna göre, Güneş’in insanlar için gerekli olan enerjiyi daha ne kadar zaman sürdürebileceğini bilmek hakkımızdır. Güneş’in şu andaki enerji durumunda önümüzdeki 5 milyar yılda önemli bir değişiklik olmayacak, aynı şekilde ısı ve ışık vermeye devam edecektir.

Daha sonra genleşmeye başlayacak, sıcaklığı bugünküne göre yüzdde 20 artacak dev bir kızıl yıldıza dönüşecektir. O zaman yeryüzündeki sıcaklık dayanılmaz bir yüksekliğe ulaşacak, okyanuslar kaynayıp buharlaşacak ve gezegenimiz bizim bildiğimiz türden bir hayatın var olduğu bir yer olmaktan çıkacaktır. Ancak 5 milyar yıl hayli uzun bir zaman süresidir, şimdiden telaşa kapılmaya gerek yoktur.

Genel Bilgi

Dünyamızdaki ısının kaynağı güneş olduğuna göre ve bir dağın tepesi güneşe daha yakın iken orada hava niçin daha soğuk oluyor? Öncelikle şunu söyleyelim ki, güneş ile dünya arasındaki mesafeyi düşünürsek, bir dağın tepesine çıkmakla bu mesafedeki azalış çok önemsiz kalır. Güneş dünyamızdan 149,5 milyon kilometre uzakta iken dünyamızdaki en yüksek dağın yüksekliği 9 kilometreyi bile bulmaz. (Everest: 8.846 metre)

Biz zaten her gün evimizde otururken dünyanın kendi çevresinde dönmesinden dolayı, dünyanın çapı kadar, güneşe 12 bin kilometre yaklaşıp uzaklaşıyoruz. Elips şeklindeki yörüngesinde dünya güneşin etrafında dönerken güneşe en fazla yaklaştığı mesafe 147 milyon, en uzaklaştığı mesafe ise 152 milyon kilometredir. Yani dünya zaten bir yıl içinde güneşe 5 milyon kilometre yaklaşıp uzaklaşmaktadır. Bu durum dünyamızdaki ısıyı pek etkilemez, mühim olan ışınların dik gelmesidir.

Güneşin dünyamızda yarattığı sıcaklık, ışınlarının yeryüzünden yansıması ile olur. Ondan sonra yükseldikçe nemli havada her bir kilometrede yaklaşık 6-7 derece düşer. Yani Everest’in dibi ile tepesi arasında 50 dereceden fazla sıcaklık farkı olması doğal. Bu sıcaklık düşüşü atmosferin birinci katmanına kadar böyle sürüyor. Yani yeryüzünde ısı 25 derece iken 11 kilometre tepemizde -50 dereceye kadar düşüyor. Bundan sonra sıcaklık değişiminin akıl almaz dansı başlıyor.

Atmosferin ikinci tabakası olan ve içinde ozon tabakası da bulunan 11. ve 48. kilometreler arasında hava ısısı bu sefer tam tersi yükseldikçe artıyor, tekrar sıfır dereceye kadar çıkıyor. 48. kilometreyi geçip 3. tabakaya girince ta 88. kilometreye gelene kadar tekrar düşüşe geçiyor. Bu tabakanın sonunda, yani 88. kilometrede -80 derecelere kadar düşüyor. Bundan sonra da sürekli yükselişe geçerek güneşe yaklaştıkça artıyor.

Güneşin yüzeyinden 2 milyon derece sıcaklıkla çıkan ışığın 149,5 kilometre yol kat ettikten sonra dünyamız yüzeyine yaşayabileceğimiz bir ortamı yaratacak şekilde bu kadar ince ayarla gelmesi hakikaten inanılmaz.

Yeryüzünde ısınan havanın yükseldiği doğrudur, ama hava bu enerjisini yükselirken harcar ve dağın tepesine ulaştığında çevre hava ısısı ile aynı ısı derecesine gelir. Dağ tepelerinin soğuk olmasının bir başka nedeni dağ yüzeylerinin şekilleri dolayısıyla güneş ışıklarını dik alamamalarıdır. Bu nedenle dağların etekleri bile serin olur, burada ısınıp yükselen bir hava tabakası bile oluşamaz. Ayrıca dağdaki kayalarla birlikte kar ve buz da güneş ışınlarını fazla emmez ve çoğunu yansıtırlar.

Yeryüzünün ısınmasında bulutlar da önemli rol oynarlar. Dikkat ederseniz bulutsuz geceler, bulutlu gecelerden daha soğuktur. Çünkü bulutlar yerden gelen ısıyı tekrar yere yansıtırlar. Dağ zirvelerinde ise ne bu sıcaklığı yere tekrar yansıtacak bulut vardır, ne de onu tutacak yoğunlukta atmosfer.

Genel Bilgi

Dünyamızdaki ısının kaynağı güneş olduğuna göre ve bir dağın tepesi güneşe daha yakın iken orada hava niçin daha soğuk oluyor? Öncelikle şunu söyleyelim ki, güneş ile dünya arasındaki mesafeyi düşünürsek, bir dağın tepesine çıkmakla bu mesafedeki azalış çok önemsiz kalır. Güneş dünyamızdan 149.5 milyon kilometre uzakta iken dünyamızdaki en yüksek dağın yüksekliği 9 kilometreyi bile bulmaz. (Everest: 8.846)

Biz zaten her gün evimizde otururken dünyanın kendi çevresinden dönmesinden dolayı, dünyanın çapı kadar, güneşe 12 bin kilometre yaklaşıp uzaklaşıyoruz. Elips şeklindeki yörüngesinde dünya güneşin etrafında dönerken güneşe en fazla yaklaştığı mesafe 147 milyon, en uzaklaştığı mesafe ise 152 milyon kilometredir. Yani dünya zaten bir yıl içinde güneşe 5 milyon kilometre yaklaşıp uzaklaşmaktadır. Bu durum dünyamızdaki ısıyı pek etkilemez, mühim olan ışınların dik gelmesidir.

Güneşin dünyamızda yarattığı sıcaklık, ışınların yeryüzünde yansıması ile olur. Ondan sonra yükseldikçe nemli havda her kilometrede yaklaşık 6-7 derece düşer. Yani Everest’in dibi ile tepesi arasında 50 dereceden fazla sıcaklık farkı olması doğal. Bu sıcaklık düşüşü atmosferin birinci katmanına kadar böyle sürüyor. Yani yeryüzünde ısı 25 derece iken 11 kilometre tepemizde -50 dereceye kadar düşüyor. Bundan sonra sıcaklık değişiminin akıl almaz dansı başlıyor.

Atmosferin ikinci tabakası olan ve içinde ozon tabakası da bulunan 11. ve 48. kilometreler arasında hava ısısı bu sefer tam tersi yükseldikçe artıyor, tekrar sıfır dereceye kadar çıkıyor. 48. kilometreyi geçip 3. tabakaya girince ta 88. kilometreye gelene kadar tekrar düşüşe geçiyor. Bu tabakanın sonunda, yani 88. kilometrede -80 derecelere kadar düşüyor. Bundan sonra da sürekli yükselişe geçerek güneşe yaklaştıkça artıyor.

Güneşin yüzeyinden 2 milyon derece sıcaklıkla çıkan ışığın 149.5 kilometre yol kat ettikten sonra dünyamız yüzeyine yaşayabileceğimizbir ortamı yaratacak şekilde bu kadar ince ayarla gelmesi hakikaten inanılmaz.

Yeryüzünde ısınan havanın yükseldiği doğrudur, ama hava bu enerjisini yükselirken harcar ve dağın tepesine ulaştığında çevre hava ısısı ile aynı ısı derecesine gelir. Dağ tepesinin soğuk olmasının bir başka nedenidağ yüzeylerinin şekilleri dolayısıyla güneş ışınlarını dik alamamalarıdır. Bu nedenle dağların etekleri bile serin olur, burada ısınıp yükselen bir hava tabakası bile oluşamaz. Ayrıca dağdaki kayalarla birlikte kar ve buz da güneş ışınlarını fazla emmez ve çoğunu yansıtırlar.

Yeryüzünün ısınmasında bulutlar da önemli rol oynarlar. Dikkat ederseniz bulutsuz geceler, bulutlu gecelerden daha soğuktur. Çünkü bulutlar yerden gelen ısıyı tekrar yere yansıtırlar. Dağ zirvelerinde ise ne bu sıcaklığı yere tekar yansıtacak bulut vardır, ne de onu tutacak yoğunlukta atmosfer.

Türkçe Sözlük

İnsanlar üzerinde olumsuz fizyolojik ve psikolojik etkiler yaratan, arzu edilmeyen sesler. Gürültü kirliliğinin başlıca kaynakları arasında uçakların çalışması, yol trafiği, inşaat ve ağır donanım bulunmaktadır.

Türkçe Sözlük

(i.). Güzel olan şahıs veya şeyin hali. Ar. hüsn, cemâl, bahâ: Güzellik kadın için birinci süstür; kız güzelliğine güvenip ilim ve terbiye tahsilinden geri kalmamalıdır. 2. İyilik, Ar. tayyib, hoşluk: Bugünkü havanın güzelliği, bu sesin güzelliği. 3. Yavaşlık, tatlılık, Ar. hilm: Güzellikle kandırdım, güzellikle kaldırıp öbür tarafa koymalı, güzellikle söylemek. 4. Düzgün, süs. 5. iyi havadis, iyi haberler, iyilik, sağlık: Ne var, ne yok? Güzellik.

Türkçe Sözlük

(hi.). 1. Doğu Afrika’da bir memlekettir ki, ahalisi zenci olmadıkları halde esmer ve Hıristiyan’dır. Aslında birkaç ayrı ırktır. 2. Habeş ahalisinden olan veya onlar gibi siyah ile beyaz arasında koyu esmer renginde bulunan adam: Habeş bir köle, bir cariye (doğrusu Habeşî’ dir).

Türkçe Sözlük

(i.) (aslı: kaçan). Ne vakit, ne zaman ki.

Türkçe Sözlük

(i. A. «hâc» dan galat) (c. hüccâc). Yılın belirli zamanında KAbe-i şerifeyi ziyaret edip hac farizasını yerine getirmiş adam: Hacıları götüren vapur geldi: Hüccâc-ı Müslimîn = Müslüman hacılar (Hıristiyanlığın kutsal yerlerini, bilhassa Kudüs’ü ziyaret eden Hıristiyanlar’a da hacı denir). Hacıotu = Bir çeşit bitki, kan kurutan. Hacıbaba = Hacı olmuş ihtiyar ve muhterem adam (çoğunun hacı olduğu düşünülerek Araplar’a ve bilhassa yaşlılarına denir). Hacılar bayramı = Kurban bayramı, Ar. ıyd-1 adhâ. Hacı hoca = Hacı olmuş dindar adam. Hacıyatmaz = Ne türlü atılsa ağırlığının olduğu tarafa dönüp ayaküstü duran oyuncak. Hacılar yolu = Saman yolu, Fars. kehkeşân.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Hafiflemek. 2. mec. Ağırbaşlılığını kaybetmek.

Türkçe Sözlük

(i.). Hafif olma hali. Sıkıntının azalması, mec. Ağır başlı hareket etmeyiş.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i.) yaşlı çirkin kadın, kocakarı, acuze; buyücü kadın; eski dişi hayalet veya cin.

Türkçe Sözlük

(i. A. F.). Hakşinaslık, doğruyu tanıma; hakka riayet etme.

Türkçe Sözlük

(HAKIYKAT) (i. A.) (c. hakâyık). 1. Bir şeyin doğrusu, asıl, gerçek, Ar. künh, mahiyet: Bu işin hakikati anlaşılmadı; hakikat-i hâl. 2. Mecaz ve teşbihin gayrı, asıl, gerçek, asıl mânâ: Mecaz hakikatin köprüsüdür. 3. Kâinat, tabiat ve ulûhiyyet hakkında benzetmeler dışında kalan ve apaçık görünen doğruluk: Şeriat, tarikat, mârifet, hakikat. 4. Sadakat duygusu, hakka bağlılık: O adamın hakikati çoktur, hakikatli insan (bu mânâ dilimize mahsustur). 5. Gerçek, gerçekten, doğrusu: Hakkikat bu bina pek güzel oldu. Arapça tâbirlerde «hakıyka» suretinde kullanılır. Filhakika = Gerçekten, aslında.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Kadın İsmi) l. Bir şeyin aslı ve esası, mahiyeti. 2.Gerçek, doğru, gerçekten, doğrusu. 3.Sadakat, doğruluk, bağlılık, kadirbilirlik.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(A.) [حقيقة] gerçekten. hakikat-ı halde aslında, gerçekte, işin aslında.

Türkçe Sözlük

(ka ile) (i. A. hakikat’ten imen.) (mü. hakıykıyye). Sahih, gerçek, doğru, aslî, sahte veya mecazî olmayan: Hakikî yakut.

Türkçe Sözlük

(I ince) (i. A.) (mü. hâliye) (aslı: halî). Şimdiki, hâzır hâl = Bu sene. Mâh-ı hâl = Bu ay. Sene-i hâliye = Bu sene.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Titreme, oynama, çırpınma (başlıca yürek oynaması hakkında kullanılır): Haiecana uğradım, kalb halecanı.

Türkçe Sözlük

(aslında I ince) (i. A.) 1. Yaratma, yaratış: Cenâb-ı Hak kâinâtı halk buyurdu. 2. Icad, uydurma, iftira, kurma: Böyle sözler halk etmeye muktedirdir. 3. İnsanlar, herkes, insan cemiyeti, umum: Halk rahatsız değildir, halka iyilik etmek; halk işitti. 4. Cemaat, gürûh, kalabalık: Birçok halk toplanmıştı. Halk-ı Alem = Bütün insanlar. Beyn-el-halk = Halk arasında.

Türkçe Sözlük

(i. aslı meçhul). Becerikli, elinden iş gelir, cerbezeli: Hamarat kadın.

Türkçe Sözlük

(HABS-HANE, aslı: MâHBÜS-HANE) (i ). Suçluların hapis ve tevkif edildikleri yer: Cezaevi, Ar. mahbes: Hapishâne müdürü, umumi hapishâne.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (mü. harbiyye). Muharebe ve cenge yahut askerliğe ait. Umûr-ı harbiyye = Savaş işleri. Mühimmât-ı harbiyye = Çeşitli cephane. Fünûn-ı harbiyye = Savaş ilimleri. Mekteb-i harbiye = Harbokulu, aslı: Mekteb-i fünûn-ı harbiyye, erkân-ı harbiyye. Erkân-ı harb = kurmay. Harbî yer = Savaşla alınıp ancak askerle idare olunabilir ülke.

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Girilmesi herkese açık olmayan kutsal ve-saygı gösterilen yer. Harem-i Şerif = KAbe-i Şerîfe ve civarları. 2. İslâm evlerinin kadınlara mahsus dairesi: Hareme girdi. Haremdedir. Mukabili: Selâmlık. 3. Zevce, eş: Haremi kendisinden yaşlıdır. Harem ağası = Hareme girip çıkan hadım ağa. Harem-i hümâyûn = Osmanlı devrinde saray-ı hümâyûn’un harem dairesi. Haremeyn, Haremeyn-i Şerîfeyn = KAbe-i Şerîfe ile Ravza-i Mutahhara ve bunların bulunduğu Mekke-i Mükerreme ile, Medîne-i Münevvere. Hâdim-ül-Haremeyn-iş-Şerîfeyn = Once Yavuz Sultan Selim tarafından alınan ve Osmanlı padişahlarının halîfe olduklarını gösteren unvan. Haremeyn pâyesi = Osmanlılar devrinde yüksek ilmî rütbelerden.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. hurûf, hurûfât). 1. Bir alfabede bulunan ve okuyup yazmayı sağlayan işaretlerin beheri: Hurûf-ı Arabiyye, Latin harfleri. Hurûf-ı savtıyye = Sesli harfler. Hurûf-ı sâmite = Sesssiz harfler. Hurûf-ı mûceme = Arab alfabesinde noktalı harfler. Hurûf-ı mühmele = Noktasız harfler. 2. Yazı dizip kitap basmaya mahsus kurşundan dökme harf şekilleri (bu mânâ ile ekseriya «cem’ül-cem’» çokluğun çokluğu olan «hurûfât» kullanılır): Hurûfât basması = Böyle harflerle yapılan baskı. Taş basması mukabili. 3. (gramer) Kelimenin tasrif olunmaz ve kendi kendine kullanılmaz kısımları ki, ekseri birer harften ibaret olmaları münasebetiyle böyle adlandırılmıştır: Harf-i cer, harf-i ilsak, harf-i rabt, harf-l şart vesaire ki, hepsine «edat» diyoruz. 4. mec. Söz, kelâm, yazılı şey: Câml-i hurûf = Muharrir, yazar, müellif. 5. Remiz, suret, senbol, ima yoluyle dokunan söz: Harf atmak. Harf-be-harf = Harfi harfine, kelimesi kelimesine, harfiyyen, aynen, aslından ayrılmaksızın: Filân kitabı harf-be-harf, harfi harfine tercüme etti. Söylediğinizi harf-beharf, harfi harfine kendisine tebliğ ettim. Harf-i vâhid (menfî cümlelerde) = Hiçbir harf, hiçbir söz: Kendiliğimden harf-ı vâhid söylemedim.

Türkçe Sözlük

(HARİÇ) (i. A. «hurûc»dan if.) (mü. hârice). Dış, dışarı, bir şeyin dışarısında bulunan, Fars. bîrûn, dahil mukabili: Hesaptan hariç. 1. Bir şeyin dış tarafı, dışarısı, dış tarafı, harici: Bu evin hârici, dahilinden güzeldir. 2. Ecnebi memleket: Eskiden şeker hariçten gelirdi, (matematik) HAric-i kısmet = Bölme işleminin neticesi, bölüm. Meselâ 20 sayısını 5’e bölünce bulduğumuz 4 rakamı hâric-i kısmettir. Hâric-ez-memleket = Devletler hukukunda aslında bir memlekette iken, hükmen başka memlekette sayılmak: Elçiler hâric-ez-memleket imtiyazını haizdirler. Hâric-an-il-merkez = Merkezden dışarıya yatkın kuvvet, Fransızca excentrique. Eklenen harflerle mekân zarfı mânâsını ifade eder: Hariçte, harice, hariçten: Dışarıda, dışarıya, dışarıdan.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (cem’i haşebe, haşebât gelirken biz yanlış olarak ahşab kullanıyoruz). Ağacın odun kısmı, kerestesi, aslı: Ceviz ağacının haşebi iyi cilâ alır.

Teknolojik Terim

ISO ile ölçülür ve fotoğraf makinesinin ışığa karşı hassaslık derecesini belirtir. Fotoğraf makinelerinin çoğunda hassasiyet, alanın parlaklığına göre otomatik olarak ayarlanır. Birçok makinede manuel ayar da yapılabilir. Zayıf ışık koşullarında genellikle yüksek ayarlar kullanılır, ancak çok yüksek ayarlar görüntü parazitini arttırır.

Türkçe Sözlük

(i. A ). Hassaslık, duygululuk.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(A.) [حساسيت] hassaslık.

Türkçe Sözlük

(aslı: HâSTE) (i. F.) (c. haste-gân). Sıhhati yerinde olmayan, bir illet ve hastalığı olan, Ar. marîz: Asıl Türkçesi: sayrı. Hasta olmak, düşmek, yatmak = Hastalanmak.

Türkçe Sözlük

(i. A. «hetf» den if.). 1. Bağıran, seslenen. 2. Gaibden işitilen ses (bu halde «hâtiften bir sadâ geldi» tâbiri doğru olamasa da, galat-ı meşhûr olarak başlıca bu suretle kullanılmıştır).

Türkçe Sözlük

(aslı: HâDUN, KADUN, KADIN) (i.) (Arapça’da cem’i: havâtîn). 1. İslâm’ dan önceki ve daha sonraki Türk devletlerinde hâkan zevcesi, imparatoriçe. 2. İtibarlı kadın, hanım, Fars. bânû, Ar. seyyide kullanılıyorsa da, hâtûn kelimesinde daha fazla saygı vardır. Hâtûn, kimseye derdini anlatamıyor. Güzelhâtun otu, güzelavrat otu = İtalyanca belladona dedikleri çiçek ki, tıbbî bitkilerdendir.

Türkçe Sözlük

(aslı: HâVA) (i. A.) (c. ehviye). 1. Dünyayı atmosferin bittiği yere kadar çeviren hafif gaz tabakası: Havaya kalkmak, havaya uçmak, durmak. 2. Bu tabakayı teşkil eden hafif gaz: Temiz hava teneffüs etmek. Hava başlıca oksijen ile azottan ve az miktarda diğer gazlardan mürekkeptir. 3. Atmosferin hal ve durumu: Bugün hava güzel, yağmurlu, karlı, sisli, soğuk, sıcak hava. Hava iyi olursa yarın gideriz. Bu ne hava? 4. Bir yerin sıhhî durumu, insanın sıhhatına yarayıp yaramamak itibariyle havanın hal ve durumu: Hafif, ağır, sıtmalı, sağlam hava. Oranın havası bana gelmedi. Havası ile uyuşamadım. O havalarda zayıf adam yaşayamaz. 5. (Türkçe) Herhangi bir musiki eseri, parçası: radyoda güzel bir hava çalıyor. 6. Bir binanın üstüne çıkmak, çatı katı yaptırmak hakkı: Dükkân benim ama havası başkasınındır. 7. Hafif rüzgâr, havanın hareket ve dalgalanması: Bugün hiç hava yoktur. 8. Boş, beyhude, faydasız yere: Bizim çalışmamız havaya gitti. 9. Ateşli silâhlar nişanının mesafeye göre değişen derecesi. 10. Baskı harflerinin yukarı veya aşağı gelmek üzere muhtelif yükseklikte kazılı olması, dökme hurufat derecesi. Ab ü havâ = Su ve hava: Bir yerin sıhhî durumu, iklimi: Ab ü havâsı güzel bir yer. Oranın Ab ü havâsı ile uyuşamadı. Açık hava = 1. Bulutsuz hava. 2. Bina dışarısı. Hava almak = 1. Teneffüs etmek, solunum yapmak, temiz hava teneffüs eylemek: Şu pencereyi açın hava alalım 2. Gezmek, açık havada dolaşıp ferahlamak: Çıkıp biraz hava alalım. 3. Havadar olmak, rüzgârlara maruz ve havanın değişmesine elverişli hal ve durumda bulunmak: O köşk iyi hava alıyor. Bu oda hiç hava almaz. Bâd-ı havâ = Hava yeli (Türkçe söylenişi: bedava): Parasız, Ar. meccânen ve mec. Pek ucuz: Bunu size bedava veririm. Şunu bedava almışsınız. Cew-i havâ = Dünyayı çeviren hava tabakası, Fransızca: atmosph&re. İlm-i cevv-i havâ ve kısaca: llm-i cev = Hava değişikliklerini inceliyen ilim. Fransızca: metiorologie. Sünbülî hava = Güneşsiz, yağmursuz, kapalı gibi, fakat güzel hava. Mart havası = Daima değişen, kararsız hava Hava hoş = Nasıl olsa olur: Bence hava hoş, vazife etmem (aldırmam). Herkes bir hava çalıyor = Herkes aklına geleni söylüyor. Bir fabrika ki, herkes bir hava çalıyor. Havadan = Bedava.

Türkçe Sözlük

Bunlar havayla suyun kalitesini önemli ölçüde etkiler ve kirliliğin başlıca nedenlerini oluştururlar.

Türkçe Sözlük

(i. F. Ab-rîz’den galat). Su dökülecek kap, lâzımlık, oturak (başlıca topraktan yüksek ve sırlı çeşidine denir).

Türkçe Sözlük

(i. A. «husûUden). 1. Kuş •kursağı, taşlık. 2. Mide. 3. mec. İstidat, anlama ve bilgi edinebilme derecesi, zihin kabiliyeti: Bu şey havsalema sığmıyor, bunu havsalama sığdıramıyorum (anlayamıyorum). Havsalası dar — İstidadı eksik. 4. (anatomi) Karnın altında sağrı kemiklerinin teşkil ettikleri mahfaza ki, rahim de içinde bulunduğundan, kadınlarda daha geniş olur.

Türkçe Sözlük

(aslı: HâVZ) (i. A.). Süs için yahut su biriktirmek maksadıyla park, bahçe veya avluda yapılmış, çeşitli büyüklükte su çukuru ki, kireç, horasanla sıvanmış ve ekseriya etrafı mermerle ve sun’İ şelâleler, ve fıskiyelerle süslüdür; güzel balıklar, ördek vesaireyle su çiçeklerini içine alır.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Aslı olmadığı halde gözün önünde görüldüğü sanılan şekil: Hayâlet gördü.

Türkçe Sözlük

(aslı: HâYR-HAH) (i. F., Ar. hayr = iyilik, Fars. hâsten = istemek) (c. hayr-hâhân). Birinin veya herkesin iyiliğini isteyen ve herkesi iyi görmeyi seven: Hayırhah adamdır, sizin hayırhâhınızdır.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Maharet, fen ve sanatta geniş bilgi, olgunluk, tecrübe: Filân doktorun hazâkati söyleniyor. Başlıca doktorlar hakkında kullanılır.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i.) başlık; saçın taranış şekli.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i.) başlıkçı, başlık koyucu; cıvata başı yapan makina; (bahç.) biçerdöğer maki nası; bir ucu duvarın dışında kalacak şekilde örülmüş tuğla. take a header baş aşağı düşmek veya dalmak.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i.) başlık; dizgin, yular; maden kuyusu başındaki makina .

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i.) serlevha, başlık; maden yolunun dar başı; baş koyma.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i.), (f.) başlık, serlevha; (f.) başlık koymak; tiyatro afişte ismi başta olmak.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i.) baş zırhı, miğfer; başlık; akıl, kafa; (matb.) bölüm başlarına konan süs .

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s.) inatçı, dikbaşlı, kafasının dikine giden, bildiğini okuyan .

Türkçe Sözlük

(aslı: HECA) (i. A.). 1. Bir defada okunan bir veya birkaç harf terkibi: Bir, iki, üç heceden mürekkep kelime. 2. Harfleri birer birer söyleyerek okuma: Hece ile okumak, hecelemek. Hurûf-ı hecâ = Alfabeyi meydana getiren harfler (eski).

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s). heyecanlı, telaşlı; ihtiraslı; (tıb). verem hastalığında veya müzmin iltihaplı bir hastalıktan meydana gelmiş (humma); yanaklara verem kızartısı veren. hectically (z). telâşla, plansızca.

Türkçe Sözlük

(aslı: HEDİYYE) (i. A.) (c. hedâyâ). 1. Armağan, Fars. pîşkeş: OiğerII hediye, çok pahalı hediye. 2. Kur’an’ ın bedeli (para ile alınıp satılmaması hakkında bir hadîs-i şerif rivayet edildiği için, bedeli hediye ile te’vil olunur. Başka kitaplar hakkında kullanılması yersizdir).

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). miğfer, baş zırhı, tolga; spor faaliyetlerinde ve inşaatta giyilen koruyucu başlık, kask; sıcak memleketlere mahsus, mantara benzer bir maddeden yapılmış güneş şapkası. helmeted (s). migferli.

Türkçe Sözlük

(aslı: HEMAN) (e. F.). 1. Anîde, ansızın, derhal, der-akab, çabucak: Hemen hazırlayıp getirdi. Hemen soyunup yattı. 2. Az evvel: Siz geldiğinizde ben hemen kalkmıştım. Hemen yatmıştım. 3. Daiima, mütemadiyen, aralıksız, bir düziye, arasız: Hemen söyler, hemen yürür. 4. Takriben, sanki, gibi: Hemen kalmadı = Pek az kaldı, sanki kalmadı. Hemen yoktur = Yok gibidir. İkisi hemen birdir (bu mânâ ile daha çok art arda kullanılır: Hemen hemen birbirinin aynıdır). 5. Az kaldı: Hemen düşünüyordum. 6. Yalnız, ancak, tek: Hemen bir evimiz vardır. Hemen şu iyiliği vardır.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. hanâdık) (aslı: handak). Şehir ve kalenin veya tarla vesairenin etrafına, geçmeye engel olmak üzere, kazılan çukur: Hendek kazmak, çekmek, hendekle çevirmek.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(z). burada; buraya; şimdiki halde, halihazIrda; bu noktada; bu dünyada, bu hayatta. here and there şurada burada; arasıra. Here goes! işte başlıyorum. Here you are. Buyur, al. Ha, geldin mi? işte! Look here. Buraya bak. Baksana. Thats neither here nor

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. herâm, ehrâm). Mısır’da Firavunlar zamanından kalmış meşhur piramit şeklindeki mezarların beheri. 2. (geometride) Mahrûtî şekil, piramit. Herem-i nâkıs = Bir tarafı kesik piramit. 3. İhtiyarlık, yaşlılık.

Türkçe Sözlük

(aslı: HİSABİ) (i. A.) (m. hisâbiyye). 1. Hesaba ait, hesap işleri. 2. (Türkçe) Hesabını bilir, idareli. Ar. mümsik.

Türkçe Sözlük

(aslı: HİSAB) (i. A.) (c. hisâbât). 1. Sayı sayma, sayıya ait iş: Paramızı, alıp verdiğimizi hesap edelim. 2. mec. Tahmin, düşünce: Benim hesabıma göre, hesabım doğru çıkarsa. 3. Defter tutma, alacak, vereceğin ve alınıp sarf olunanın kaydı: Hesap tutar. 4. Alacak, verecek, paraya ait münasebet: Kendisiyle bir hesabımız vardı, benim, onunla hiç bir hesabım yoktur. 5. Sayıya ait kaide ve işlerden bahseden ilim ki, matematiğin ilk basamağı sayılır: Hesap ilmi, hesap okumak, hesap öğrenmek. Bilhesâb = Hesabederek, hesap olunarak. Bî-hesab = Hesapsız, pek çok. Parmak hesabı = Parmakla yapılan kaba ve cahilâne hesap. Hesap tutmak = Alacak, vereceği veya makbuz ve sarfiyatı deftere kaydetmek. Hesaba çekmek = Birinden hesap isteyip mesul tutmak. Hesâb-ı zihnî = Çocuklara ezberden öğretilen hesap. Hesaba gelmek = 1. Uymak: Benim hesabıma gelir, gelmez. 2. Sayılabilmek, sayılabilecek miktarda olmak: Onun mal ve serveti hesaba gelmez. Alelhesap = Hesaptan önce, hesap görüldükte sayılmak üzere parça parça verilen para: İşleyen aylıktan alelhesap ikiyüz lira almıştır. Indelhesâb, ledilhesâb = Hesap olundukta, hesap görülünce. Yevm-ül-hesâb, rûz-ul-hesâb = Kıyamet günü, mahşer günü.

Türkçe Sözlük

(e.) (aslı: Eyyâm ola, yahut: Hey yâ mevlâ). Tayfaların gemi demirini alırlarken veya kürek çekerlerken ve bunu taklid ederek ağır bir şeyi çeken her sınıf işçinin bir ağızdan söyledikleri bir tâbirdir. Heyamola ile = Zorla, pek büyük güçlükle: Okulun sınıflarını heyamola ile atladı.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. hey’At). 1. Şekil, suret, biçim, görünüş: Bu binanın, bahçenin, hayvanın hey’eti çok hoşuma gidiyor. 2. Duruş, durum, vaziyet: Bu salonu başka bir hey’ete koymalı. 3. Kıyafet: Hâkim, esnaf hey’etinde bir adem. 4. Hal, keyfiyet: Bu hey’etiyle kabûl etmek. 5. Topluluk teşkil eden kişilerin hepsi: Hey’et meclisi. 6. ilm-i hey’et, Fr. astronomi: Hey’et bilmek, okumak. Ehl-I hey’et = Astronomi bilen. Hey’et-i asliyye = Aslındaki şekil ve suret. Hey’etle = Hep birden, toplu olarak: Biz dairece, hey’etle muayeneye gittik. Hey’ et-i mecmûa — Bir şeyin toptan olan hal ve sureti. Teferruat veya parçalarına bakılmaksızın bütününün gösterdiği hal ve manzara: Bu bahçenin her tarafı güzel düzelmiş ise de hey’et-i mecmûasında bir güzellik yoktur. Hey’etiyle = Olduğu gibi, değiştirilmeksizin (Arapça terkiplerde «hey’ e» suretinde de kullanılır).

Türkçe Sözlük

(i.) (Aslı merkeple döner değirmen demek olan Farsça harâs’dan çıkma haraz olsa gerektir. Zaten bu şekilde de kullanılır). Tahta ve kereste biçmeye mahsus büyük bıçkı. (bk.) Hızar.

Türkçe Sözlük

(i. A. mü.). Eski yazı alfabesinin dokuzuncu harfi olup İstanbul şivesinde aslından daha yumuşak telâffuz olunursa da asıl çıkış yeri boğazdan olup «kaf» ın çıkış yerine yakındır ve Türkçe’de çok defa «hı» «kaf» a ve «kaf» «hı»ya dönüşmüştür. Uyku uyhu, yoksa yohsa, kangi hangi gibi. Arapça dışında SAmî dillerde yoktur. Araplar tarafından «hâ» nın üstüne bir nokta konarak yapılmıştır. Bu ses, Almanlar’ın ch ve Ispanyollar’ın j sesine eşittir, Rusça gibi Slav dillerinde de vardır. Ebced hesabında 600 rakamına eşittir.

Türkçe Sözlük

(aslı: HİÇ) (i. F.). 1. Yok olan veya yok denilecek kadar az olan, Ar. mâdûm, mefkud: O adam benim nazarımda hiçtir. 2. Yokluk, Ar. adem: Hiçten gelme, hiçe saymak, hiçten iyidir. Büsbütün, asla, kat’A: O hiç bilmez, hiç kazanmadı. Hiç görmedim. Hiç olmazsa: Hiç değilse, Ar. akallî, lâ-akal, bâri. Hiçbir = Bir şeyin birer birer inkârı: Hiçbir iş göremedim. Hiçbir tacirin teşebbüs edeceği iş değildir. O malların hiçbiri işe yaramaz. Hiçbir zaman, hiçbir vakit = Asla, Ar. ebeden: Onu hiçbir vakit kabûl etmem. Sizin dediğiniz hiçbir zaman olmıyacaktır. Hiçbir şey = Asla: Hiçbir şey söylemedi. Hiçbir şey vermedi, olmadı. Hiç kimse = Hiçbir adam: Hiç kimse gelmedi. Hiç kimseyi incitmemeli. Hiçten = 1. Asıl ve nesli meçhul, sonradan görme: Hiçten bir adam. 2. Zahmetsiz kazanılmış: Hiçten bir paradır. Hiçten bir eve sahip oldu. Hiçe saymak = Saymamak, ehemmiyet vermemek. Sualde «hiç görmediniz mi?» gibi menfi cümlede ve ona benzeterek müsbet cümlede kullanılıp «vaktin birinde» ve «kazâra, tesadüfen» gibi bir mânâ ifade eder: O adamı hiç gördünüz mü? Hiç ava gittiğiniz var mıdır?

Türkçe Sözlük

(aslı: HIFFET) (i. A). 1. Hafif şeyin hâli, hafiflik; sakalet, sakîllik ve ağırlığın zıddı. 2. Vakarsızlık, temkinsizlik, hafif huyluluk, hafiflik, hoppaIık. Hiffet-1 mejreb = Akılsızlık. Aklına, şuûruna huffet getirmek = Çıldırmak, (bk.) Hıffet.

Türkçe Sözlük

(aslı: HİLAF) (i. A.). 1. Karşı, zıt, aksi: Adet hilâfına = Gerçeğe aykırı, yalan. 2. Uyuşmazlık, Ar. mugayeret, muhalefet, ihtilâf, zıddiyet: Bu iki şey arasında hilâf vardır. Bu sözde hilâf yoktur. Aralarına hilâf düştü. 3. Yalan: Hilâf söylemem, hilâfım yoktur. Hilâfına = Tersine, aksine, karşı olarak. Hilâf-ı Ade = Usul ve kaideye karşı, Adet haricinde olarak. Hilâf-gir = Aksini, zıddını iddia eden, muhalif, zıddı: Taraf-gîr.

Türkçe Sözlük

(aslı: HİLAFET) (I. A.). 1. Halifelik, Sünnî Müslümanlar’ın ruhanî liderliği, Hz. Muhammed’in mânevî halefi olma: Hilâfet-i İslâmiyye, hilâfet-i kübrâ. 2. Halifelik ülkesi: Abbâsî hilâfetinin geniş sınırları vardı. 3. Stajyer ve yardımcılık, Osmanlı devrinde, devlet dairelerinde küçük kâtiplik (kalfa kelimesi buradan gelir). Arapça terkiplerde «hilâfe» suretinde kullanılır: Dâr-ül-hilâfe = Hilâfet merkezi, halifelik başkenti.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Tabiat yavaşlığı, tabiatte yumuşaklık, sabır, tahammül, hiddet ve gazabın aksi: Hilmin fazlalığı miskinliktir.

Türkçe Sözlük

(aslı: HIL’AT) (i. A.). Hükümdarlar ve vezirler tarafından birine saygı ve mükâfat yerine giydirilen kaftan: Hil’ at giydirmek.

Genel Bilgi

Sadece Hindistan’a değil, kuzey Afrika ülkelerine, özellikle Fas’a gidenlerin en çok ilgisini çeken şeylerden biri de yılan oynatıcılarıdır. Yılan oynatıcısının yılanının sepetinden çıkartıp oynatmasının, onu bir tür hipnotize etmesinin, flütünden (aslında flüt benzeri bir çalgıdan) çıkardığı seslerle bir alakası yoktur.

Çünkü kobra yılanı bir taş gibi sağırdır. İşitme organı ve buna bağlı sinirleri yoktur. Sesleri duyması mümkün değildir. O sadece yerden, yani topraktan gelen titreşimleri hissedebilir. Yılanlar titreşimlere karşı çok hassastırlar.

Aslında yılanın sepetinden çıkıp, dikelip aldığı pozisyon saldırı pozisyonudur. Kobra gövdesinin ön bölümünü havaya diker ve boynunu yassıltarak genişletir. Bu hareketi boyun kaburgalarını birbirlerinden ayırarak sağlar.

Yılan oynatıcısı elindeki flütü sağa sola sallayarak yılanın baktığı hedefin yerini sürekli değiştirir. Yılan flüte doğru kafasını oynattıkça bu, seyircilere sanki yılan dans ediyormuş izlenimini verir. Aslında yılanın sallanması fiziksel bir olaydır. Onu vücudunun üst kısmını yerden yükseltebilmek için yapar. Sallanmayı kestiği an yere düşer.

Kobra yılanları türünün hepsi bir değildir. Yılan oynatıcıları genellikle gördükleri her şeye anında saldıran Kral Kobrası’nı tercih etmezler. Bunlar aynı zamanda dünyanın en büyük zehirli yılanlarıdırlar. Boyları 5 metreyi geçer zaten en kuytu yerlerde yaşarlar ve diğer kobraların aksine insandan kaçarlar.

Yılan oynatıcılarının tercihleri daha sakin olan ve yemeyi gözünün kesmediği büyüklükteki objelere saldırmayan Asya Kobrası’dır.

Türkçe Sözlük

(i.) (aslı anlaşılamadı). Akrabadan olan: Hısım akrabası çok. O, benim hısımımdır.

Türkçe Sözlük

(HİTAB) (i. A.). 1. Birine söz söyleme, sözü bir kimseye söyleme, Osm. tevcîh-i kelâm: Bana hitâb ederek söyledi, size hitâb edilmeyen sözü niçin üstünüze alıyorsunuz. 2. Bir topluluğa söylenilen nutuk. 3. (gramer) Fiil ve zamirde ikinci şahıs kullanılması ki, sözü dinleyenden ibarettir. Hitâb-ı izzet = Tanrı tarafından bir adama söz söylenme. Faslılhitâb = Bir kitap veya hutbenin başında besmele ve hamdele ve salavât ile duadan sonra «amma bâde» tâbiriyle mevzua girişme.

Türkçe Sözlük

(aslı: HITAN) (i. A.). Sünnet dediğimiz ameliyat ki, bülûğdan önce erkek çocukların erkeklik organlarının tepesini örten derinin kesilmesinden ibarettir: Hitân cem’iyeti, hitân düğünü, çocuğu hitân etmek.

Türkçe Sözlük

(i.) (aslı Farsça olup Türkçe ve Arapça’da da kullanılır). Sebze ile meyve arasında meşhur bir yeşillik ki, kabaktan uzuncadır; salata ve turşusu yapılır; kabakgillerdendir: Langa, Çengelköy hıyarı (argo): Aptal, sersem: Ne hıyar adamdırl (hıyar ağa da denir; saletalık da denir).

Türkçe Sözlük

(i.) (aslı Farsça olup Türkçe ve Arapça’da da kullanılır). Sebze ile meyve arasında maruf bir yeşillik ki, kabaktan uzunca olup salata ve turşusu yapılır: Langa, Rus, Japon hiyarı (zarafetle salatalık da denir), (bk.) Hıyar.

Türkçe Sözlük

(hi.). Ebedî hayata kavuştuğu söylenen llyas Peygamber’in lakebıdır: Hızır İlyas. Hızır İlyas (hıdrellez) günü = Hıristiyanlarca Circis Peygamber’e mahsus gün ki, eski nisanın 23. ve şimdiki takvime göre mayısın 6. günü olup ekimin 26’sındaki «kasım» günleriyle beraber yılı hemen hemen eşit iki kısma böler. Aslı «Yeşillik günü» mânâsiyle «RÜz-i Hızır» olsa gerektir; zira tam ağaçların yapraklandığı ve ortalığın yeşillendiği mevsimdir.

Genel Bilgi

Bir resme, bir karikatüre bakarız ama bir yazıyı okuruz. Aslında ikisi arasında bir fark yoktur. Gözümüz şekilleri görür, beyin de değerlendirir. Ancak okumayı öğrenmeye başladığımızdan beri edindiğimiz ve hemen herkeste bulunduğu için farkına varamadığımız bazı alışkanlıklar nedeni ile okuma hızımız, insanın sahip olduğu kapasiteye göre hayli yavaştır.

İnsanlar sadece göz ve beyin arasında olması gereken okuma işleminin arasına bazı lüzumsuz alışkanlıklar katarlar. Kimi duyulacak şekilde (özellikle çocuklar) sesli okur, kiminin okurken dudakları kıpırdar, kimileri ise yazıyı içinden kelime kelime okur.

Bütün bu kötü alışkanlıklar okuma süresince ekstra bir güç sarfettirdiğinden okurken çabucak yorulmaya da sebep olurlar. Halbuki okuma sırasında ağız, dil, dudak, damak ve gırtlak gibi organların çalışmalarına hiç gerek yoktur.

Yavaş okumamızın birinci nedeni gözümüzün görme alanını iyi kullanmamamız yani okurken her kelimeye tek tek bakmamızdır. Bu şekilde normal bir satın okumak için gözümüzü 8-12 kere hareket ettirmemiz gerekir. Halbuki gözümüzün bir bakışında birden fazla kelimeyi görebildiğimizden aynı uzunluktaki bir kelimeyi 2-3 göz harekeli ile okumamız mümkündür.

Günümüzün baş döndürücü temposunda yavaş okuyarak zaman kaybetme lüksümüz yoktur, örneğin 400 sayfalık bir kitapta yaklaşık 96 bin kelime vardır. Bu kitabı dakikada 150 kelime okuyan bir kişi 10 saatte, 500 kelime okuyan 3 saatte, bin kelime okuyabilen ise l,5 saatte bitirebilir. Basit fakat disiplinli bir eğitimle kazanılacak zaman muazzamdır.

Okumamızı yavaşlatan en önemli psikolojik etken ise hızlı okursak anlayamayacağımızı zannetmemizdir. Etrafındakilerden sürekli ‘tane tane oku’ veya ‘yüksek sesle oku’ direktiflerini alan bir çocuğun bu alışkanlığı zamanla kökleşmiş hale gelir.

Halbuki dakikada 6 bin kelime okuyarak küçük yaşta üniversiteye giden Mariel Aragon, dakikada 2 bin 500 kelime okuyarak ABD’yi yöneten John Kennedy hızlı okuyarak daha iyi anlamanın mümkün olduğunun kanıtlarıdır.

Süratli okuma teknikleri ise paragraf okumak, sütun okumak, çapraz okumak gibi çeşitlidir. Bunların içinde anlama bakımından sütun okuma en etkin olanıdır. Bu teknikte 3-4 kelimelik dar bir sütunu okuyorsanız, sütunun ortasından bir doğru boyunca sözleri aşağıya doğru kaydırmak yeterlidir. Devamlı bir çalışma sonunda sütunu tamamıyla anladığınızı göreceksiniz.

Daha geniş sütunlarda da yine aynı şekilde ancak her satırda kelimeleri birer atlayarak yani 4-5 kelimelik bir satırda ikinci ve dördüncü kelimeleri okuyarak sütunu taramak yeterli olmaktadır. Gözler diğer kelimelerin resimlerini çekecek ve beyne ileteceklerdir.

Çok fazla kişisel yetenek gerektirmeyen hızlı okuma tekniği ile okumak, konsantrasyonun yanında kültüre ve sürekli egzersiz yapmaya da bağlıdır. Tüm bu koşulları sağlayanlar rahatlıkla dakikada bin kelime okuma seviyesine çıkabilmektedirler.

Türkçe Sözlük

(aslı: HIDMET) (i. A.) (c. hıdemât). 1. Birinin işini görme, büyük, zengin ve ihtiyarlarla çocukların bizzat göremiyecekleri işlerini görme: Efendisine, ana, babasına hizmet etmek, çocuğun hizmetini görmek. 2. Bir insan, hayvan veya bitkinin gelişebilmesi için lâzım gelen işler: Bu atın hizmeti görülmüyor, bu bahçe hizmet ister. 3. Bir ev veya dairede görülmesi lâzım gelen işler. Bu evin hizmeti bir adamla görülemez. Bu kız iyi hizmet ediyor. 4. iş, vazife, memuriyet: Bir hizmete kullanmak, hizmete girdi, hizmettedir. 5. Askerî görev, askerlik: Askerlik hizmeti, muvazzaf hizmet, yedek hizmet. Hizmet etmek, hizmet görmek, hizmette bulunmak, hizmette kullanılmak.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s)., (i). kır, ak, ağarmış; eski; ihtiyar, yaşlı; saygıdeğer; (i). eskilik; yaşlılık; kırağı. hoarfrost (i). kırağı.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). iri başlı kısa çivi, ayakkabının altınaa vurulan iri başlı çivi, kabara.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(f). (bed, bing) arkadaşlık etmek, sıkıfıkı olmak; beraberce içip eğlenmek.

Türkçe Sözlük

(i.). Yaşlık, nem.

Ülke

Coğrafi Verileri

Konum: Batı Avrupa, Kuzey Denizi kıyısında, Belçika ve Almanya arasında yer alır.

Coğrafi konumu: 52 30 Kuzey enlemi, 5 45 Doğu boylamı.

Haritadaki konumu: Avrupa.

Yüzölçümü: 41,526 km².

Sınırları: toplam: 1,027 km.

sınır komşuları: Belçika 450 km, Almanya 577 km.

Sahil şeridi: 451 km.

İklimi: Ilıman; deniz iklimi, yazlar serin ve kışlar ılıman geçer.

Arazi yapısı: Çoğunlukla kıyı bölgesinde alçak ovalar ve düzlükler, güneydoğuda tepelikler yer alır.

Deniz seviyesinden yüksekliği: en alçak noktası: Prins Alexanderpolder -7 m; en yüksek noktası: Vaalserberg 322 m.

Doğal kaynakları: Doğal gaz, petrol, işlenebilir arazi.

Arazi kullanımı: tarıma uygun topraklar: %21.96.

daimi ekinler: %0.77.

Diğer: %77.27 (2005 verileri).

Sulanan arazi: 5,650 km² (2005 verileri).

Doğal afetler: Su baskınları.

Nüfus Bilgileri

Nüfus: 16,491,461 (Temmuz 2006 verileri).

Nüfus artış oranı: %0.49 (2006 verileri).

Mülteci oranı: 2.72 mülteci/1,000 nüfus (2006 tahmini).

Bebek ölüm oranı: 4.96 ölüm/1,000 doğan bebek (2006 tahmini).

Ortalama hayat süresi: Toplam nüfus: 78.96 yıl.

Erkeklerde: 76.39 yıl.

Kadınlarda: 81.67 yıl (2006 verileri).

Ortalama çocuk sayısı: 1.66 çocuk/1 kadın (2006 tahmini).

HIV/AIDS - hastalıklarına yakalanan yetişkin sayısı: %0.2 (2001 verileri).

HIV/AIDS - hastalıklarından ölenlerin sayısı: 100 (2003 verileri).

Ulus: Hollandalı.

Nüfusun etnik dağılımı: Hollandalı %91, Faslı, Türk ve diğer %9.

Din: Roma Katolikleri %31, Protestan %21, Müslüman %4.4, diğer %3.6, inançsız %40.

Dil: Flemenkçe.

Okur yazar oranı: 15 yaş ve üzeri için veriler.

Toplam nüfusta: %99 (2003 verileri).

Yönetimi

Ülke adı: Resmi tam adı: Hollanda Krallığı.

kısa şekli : Hollanda.

Yerel tam adı: Koninkrijk der Nederlanden.

yerel kısa şekli: Nederland.

ingilizce: Netherlands.

Yönetim biçimi: Meşruti Krallık.

Başkent: Amsterdam - Den Haag.

İdari bölümler: 12 bölge; Drenthe, Flevoland, Friesland, Gelderland, Groningen, Limburg, Noord-Brabant, Noord-Holland, Overijssel, Utrecht, Zeeland, Zuid-Holland.

Bağımlı toprakları: Aruba, Hollanda Antilleri.

Bağımsızlık günü: 1579 (İspanya’dan).

Milli bayram: Kraliçe günü, 30 Nisan.

Anayasa: 1814; bir çok kez yenilenmiştir, son düzenlenme tarihi 17 Şubat 1983.

Üye olduğu uluslararası örgüt ve kuruluşlar: AfDB (Afrika Kalkınma Bankası), AsDB (Asya Kalkınma Bankası), AG (Avustralya Grubu), Benelux (Belçika, Hollanda, Lüksemburg Ekonomik Birliği), BIS (Uluslararası İmar Bankası), CCC (Gümrük İşbirliği Konseyi), CE (Avrupa Konseyi), CERN (Avrupa Nükleer Araştırma Teşkilatı), EAPC (Avrupa - Atlantik Ortaklık Konseyi), EBRD (Avrupa Yatırım ve Kalkınma Bankası), ECE (Birleşmiş Milletler Avrupa Ekonomik Komisyonu), ECLAC (Birleşmiş Milletler Latin Amerika ve Karayipler Komisyonu), EIB (Avrupa Yatırım Bankası), EMU (Avrupa Ekonomi ve Para Birliği), ESA (Avrupa Uzay Ajansı), ESCAP (Asya ve Pasifikler Ekonomik ve Sosyal Komisyonu), Avrupa Birliği, FAO (Tarım ve Gıda Örgütü), G-

İngilizce - Türkçe Sözlük

i., f. kukulete, başlık; kukuleteye benzeyen herhangi bir sey; A.B.D, oto. motor kapagı; şahinin başına geçirilen göz bağı; üniversitelerde rütbe göstermek için pro- fesörlerin cüppelerine takılan başlık şeklindeki parça; A.B.D, argo hayta; f. kukulete

Genel Bilgi

Horozun sabah erkenden, gün doğarken ötmesinin, insanları uyandırma arzusu ile bir ilgisi yoktur. Onlar kendileri için öterler.

Aslında horozlar gün boyu öterler ama gün ağarırken ötmeleri daha kuvvetli, daha canlıdır. Ortalık da iyice sessiz olunca çok uzaklardan bile duyulabilir. Horozların ötüş tempoları öğleden sonra saat 3’e doğru düşer. Horozların ötmeye başlamaları tam şafak vakti veya çok az öncedir.

Gerek doğan Güneş’in ışığının etkisini gerekse yine aynı zamanda ötmeye başlayan diğer kuşların seslerinin etkilerini ölçmek amacıyla horozlar ışık ve ses geçirmez bir bölmeye konulmuşlar ama yine aynı saatte ötmeye başladıkları görülmüştür. Buradan da sabah sabah ötmenin horozun biyolojik saatinde ayarlanmış olduğu anlaşılıyor.

Sabah Güneş doğarken ötmek sadece horozlara mahsus değildir. Kulağa en çok horozun sesinin gelmesi, onun sesinin diğerlerinden daha güçlü olmasındandır.

Kuşların büyük çoğunluğu da aynı saatlerde dallarda koro halinde ve kuvvetlice öterler. Gün boyu kuşlardan duyabileceğiniz en büyük ses hacmi bu saatlere rastlar.

Bu sabah ötüşünün nedeni kuşun kendi hakimiyeti altındaki alanı belirtmesidir. Horoz da her ne kadar uçamasa da bir kuş türü olduğundan onun da sabah ötüş nedeni aynidir. ‘Her horoz kendi çöplüğünde öter’ ifadesi bu bakımdan çok doğrudur. Öterek o gün boyu kendi alanı içinde olan kümesin ve tavukların yanına kimsenin özellikle diğer horozların yaklaşmamasını ikaz eder.

Gerek horozun gerekse diğer kuşların gün içinde ötmelerinin nedeni ise farklıdır. Bu ötüşler, yiyeceği, tehlikeyi haber veren, diğerlerinin gözden kaybolmamaları için ‘ben buradayım’ mesajını veren, zaman zaman da aşkını ifade eden iletişim ötüşleridir.

Türkçe Sözlük

(i.) (aslı: eski Türkçe’de: kotaz). 1. Kadınların kendi saçlarından veya yemeni vesaire ile yaptıkları baş süsü veya giyeceği: Hotoz giymiş; hotozu yakıştırmış. 2. Binalarda yapılan bir çeşit süs.

Türkçe Sözlük

(aslı: HÜKM) (i. A.) (c. ahkâm). 1. Hâkimlik, hükümet, Amirlik: Filânın hükmü geçer, filânın hükmü altındadır. 2. Emir, irade, kumanda: Hükmetmek; hükmü geçmek; hükmü nâflz olmak; filânın hükmüyle hareket ediyor. 3. Karar; bir dâva veya meseleyi dinleyip iyice tahkik ve muhakeme ettikten sonra verilen katî karar ve netice, kanun icabının ortaya çıkması: Hüküm vermek; mahkemenin hükmü; beş sene müddetle hapsine hükmolundu. 4. Kuvvet, ehemmiyet, nüfuz: Onun Makam, mesâbe. Kayınpeder de baba hükmünü icra ediyor; kışın hükmü geçti. 6. Makam, mesâbe. Kayınpeder de baba hükmündedir. 7. İktizâ, icap, gerek: Kanun hükmünce; zarafet kaidesi hükmünce. Hükmü olmak = Kuvvetli ve nüfuzlu olmak. Hükmünde olmak = Değerinde bulunmak. Hüküm sürmek = 1. Hâkim olmak, hükümet etmek. 2. Cârî olmak. Hükmü geçmek = 1. Emri nüfuzlu ve cârî olmak. 2. Kuvvet ve tesiri geçmek, c. 1. Emirler, irâdeler: Ahkâm-ı llâhiyye. 2. Nizamlar, kanunlar: Adlî ahkâm, ahkâm-ı dîniyye. 3. Yıldızlardan başka tabiî ve semâİ alâmetlerden çıkarılmak istenilen mânâlar, Ar, istihrâcât, gaipten haber vermeler: Ahkâm çıkarmak: Müneccimlerin ahkâmı, mec. Garip ve gülünç hükümler: Ahkâm kurmak.

Türkçe Sözlük

(i. A. kimya). Jelâtin. Elmasiye gibi donmuş madde ki, başlıca etten çıkar, Fr. gelatine.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. alçak gönüllülük, tevazu; boyun eğme, yumuşak başlılık.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Ekşilik, kekrelik (kimya) Müvellüd-ül-humûza = Birçok cisimleri terkip eden elemanların başlıcalarından biridir: Oksijen, Fr. oxygfene.

Türkçe Sözlük

(aslı: ÜNGÜR) (i. ses taklidi). Sesle, hıçkıra hıçkıra, hüngür hüngür ağlamak.

Türkçe Sözlük

(aslı: HÜNKAR) (i.) («Hudâvendigâr» dan hafifletilmiş). 1. Osmanlı hükümdar, padişah ve sultanı. 2. Mevlânâ Celâleddîn-i RÜmî’nin unvanlarından.

Türkçe Sözlük

(i. F. c.) (m. hâr). İri gözlü; aslı güzel Cennet kızları.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. aceleye gelen, telaşlı. hurriedly z. acele ile; çabucak. hurriedness i. aceleye gelme, acele.

Türkçe Sözlük

(i.). Bağırıp şamata eden veya ederek, telâşlı.

Türkçe Sözlük

(aslı: HUSÜSIYYET) (i. A.). 1. Hususîlik, umumî olmayıp hususî olan şeyin hal ve sıfatı: Bu yazının maksadı hususiyetinden bellidir. 2. Bir adamın şahıs ve zâtına ait ve bağlı olma, mensubiyet: O zâta eskiden hususiyetim vardır. 3. Birine mehsus olma, ayrıca bir halde bulunma: O adamın husûsıyyet-i ahvâli vardır = Kendine mahsus hal ve tavrı vardır. ‘

İngilizce - Türkçe Sözlük

i., mit. Herkül tarafından öldürülen dokuz başlı yılan; astr. güney yarım kürede bulunan yılana benzer bir takımyıldız.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(çoğ. -drae, -dras) i., zool. tatlı su polipi; suyılanı; kolayca defedilemeyen bela. hydraheaded s. çok başlı, yok edilmesi güç.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. temel, esas; bir şeyin asıl niteliği; tıb. dolaşım güçlüğünden ileri gelen birikme. hypostat'ic(al) s. esaslı; özdenligi olan; tıb. kan tıkanmasma ait.

Teknolojik Terim

MP3 müzik dosyalarında, parça ve başlık bilgisinin yanı sıra sanatçı hakkında bilgiler içeren ID3 etiketleri bulunmaktadır. Herhangi bir PC ya da Macintosh® bilgisayarda düzenleme yapılabilmektedir.

Türkçe Sözlük

İdealizm en basit deyişle standartlaşmış biçim anlamına gelir. Sanat alanında maddesel bir nesneyi değil de onun zihinsel kavramının tasarımını karşılayan sanat yapıtı, aslında bir “idea” nın tasarımıdır. Platon` a göre idealar tek gerçekliklerdir ve sanatın gerçek işlevi de tek gerçeklikler olan bu ideal biçmlerin yansıtılmasıdır. Böylece mimesis (öykünme, taklit) kuramı oluşur. Mimesis kuramının oranlara, klasik armoni kurallarına ve geometriye dayalı ilgisinin yüzyıllardır insan zihninde yer alması, sanatçıları seçme yapmaya zorlamış ve mutlak güzellik anlayışına ulaşmak için ideal biçimler yaratılmıştır.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s., f. işsiz, aylak, aslı esası olmayan; işlemeyen; boş; f. boş gezmek; vaktini boşa harcamak, oyalanmak, boş şeylerle meşgul olmak; (motor) boşta çalışmak idle mo ments boş zamanlar idle pulley, idling pulley avara kasnagı idle away time zaman öI

Türkçe Sözlük

(i.). Başlıca bağlamaya yarayan uzun ve kalınca bükülmüş sicim, Ar. habl, Fars. resen, rismân: Çamaşır ipi, kovanın ipi. Daha kalınına urgan, büsbütün kalınına halat, ipten incesine de sicim denir. İpucu = Vesile, sebep. İpucu vermek = Sebebiyet vermek. İpe un sermek = Baha neler uydurarak bir işi yapmaktan kaçınmak. İpine basan = Sersem. İp parası vermek = Belâyı def etmek. İpe çekmek = Asmak. İpten kuşak = Son derecede fakirlik. İpe dizmek = Tanzim etmek. İpini sürümek = Cezasını aramak. İp kaçkını = Asılacak adam. İpten, kazıktan kurtulmuş = Birçok cinayet işlemiş. İpiyle kuyuya inilmez = İtimada lâyık olmayan, sözüne güvenilmez. İpini kırmış = Azgın.

Türkçe Sözlük

(İFTİRA) (i. A.) (c. iftirâAt). Birine kasden ve aslı olmayan bir kabahat yakıştırma veya yükleme, bühtân: Kimseye iftira etmemeli. İftiraya uğramak.

Türkçe Sözlük

(i.). İkrah, iğrenme. 1. iğrenecek, mekrûh: Pek iğrenç bir şeydir. 2. İğrenen, istikrâh eden: İğrenç tabiatı vardır (bunun aslı iğrengeç’tir).

Türkçe Sözlük

(i. A.) (hisâb’dan masdar). 1. Hesap sorma, hesaba çekme, mesuliyet. 2. Ceza. 3. Vaktiyle polis ve belediye işlerini yapan, başlıca görevi esnafın ölçülerini kontrolden ibaret olan muhtesib veya ihtisâb ağalığı işi ve dairesi. 4. Bu daireye ait her türlü vergi. İhtisâb ağası; nâzırı = Muhtesib, daruga, şehremini, belediye reisi.

Türkçe Sözlük

(I.) (Arapça’dan). Yaşlı adam, koca, pîr, şeyh: İhtiyar adam, İhtiyar kadın, ihtiyarlar meclisi (esası galat olduğu için vaktiyle edebî dilde kullanılmayıp koca ve kocamak gibi hâlis Türkçe kelimeler tercih olunurdu. Müenneslnde ihtiyâre demek gülünçtür).

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(A.) [ اختيار] seçme. 2.seçilme. 3.seçme hakky. 4.yaşlı.

Türkçe Sözlük

(f). (İmek fiilinden kullanılmayan bir masdardır). Şimdiki zaman kipi. 1. Olduğu halde: Ben, ondan daha genç iken, daha yaşlı görünüyorum. 2. Olduğu zaman: Ben orada iken öyle bir niyet yoktu. Geniş zaman, geçmiş hikâyesi ve gelecek kiplerinde yine hal ve durum gösterir ve fiille kaynaşmış veya aynı şekilde kullanılabilir: Gider iken (giderken), gitmiş iken (gitmişken), gidecek iken (gidecekken ).

Türkçe Sözlük

(İKRAMİYYE) (i. A ). 1. Saygı, mükâfât için verilen para veya hediye: Haremeyn ikramiyesi: Osmanlı devrinde Haremeyn-i Şerîfeyn’e gönderilmek üzere dolgun maaşlı memurların maaşlarından yılda bir kesilen para. 2. Şirketlerin, bankaların belirli zamanlarda hisse sahiplerine kur’a çekerek dağıttıkları para veya piyangoda bilet sahiplerine çıkan para veya hediye: Bu defa çekilen piyangonun büyük ikramiyesi filâna düştü. 3. Satıcı tarafından pazarlığın dışında olarak müşteriye yahut arada vasıta olana verilen para veya yapılan tenzilât: Elli lira ikramiye aldı.

Türkçe Sözlük

eski: İLERÜ (aslı: il’den İLGERÜ) (i.). 1. Önde; zıddı: geri, Fars. piş: İleri olmak, oturmak, bulunmak; geçmek, ileri gel. 2. İlerde, önde bulunan, önden giden: İleri hat, ileri karakol. 3. Daha önde bulunan, Ar. mütekaddim, sâbık: O, bizden ileridir. 4. Terakki etmiş, yükselmiş, ilerlemiş, geçmiş, başta, önde: Sanayide İngiltere, Fransa’dan ileridir. Almanca’da o, benden çok ileridir. 5. Vakti, ileri gösteren (saat): Bu saat çok ileridir. Aksi: geri. 6. Ön taraf, bir şeyin önü: Kervanın İlerisi gözümüzden kaybolmuştu. Gidilecek olan yer, önde bulunan mesafe: Yolun ilerisi düzdür, ilerimiz ovadır. Gelecek zaman, Ati, müstakbel: İlerimiz yazdır. İleride = 1. Önde, başta. 2. Gelecekte, Osm. Atide, istikbalde. İleriden = Önden. İleri almak = Takdim etmek, öne geçirmek. İleride olmak = Yüksekçe bir görevde bulunmak. İleri çıkmak = Karşılamak, Osm. istikbâl etmek. İleri sürmek = 1. Sevketmek, götürmek. 2. Söylemek veye teklif etmek. İleri çekmek = İlerletmek = Terakki ettirmek. İleri geçmek = Yarışmak, yarışarak kazanmak. İleri gelmek = Çıkmak, bir sebepten dolayı olmak. Ilerigelen = Nüfuz ve iktidar sahibi. İleri gitmek = 1. Terakki etmek. 2. Haddini aşmak. İleri varmak = Aynı mânâ.

Türkçe Sözlük

(i.). Çeşitleri olan bir nevi orman ağacı: Akılgın = Başlıca sulak yerlerde hasıl olan ve açık penbe çiçek açan çeşit ki, kudret helvasının iyisi bunun yaprağında hasıl olur. Acı ılgın = Acı günlük denilen zamkı veren cinsi.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. ilel). 1. Hastalık, Ar. maraz, dâ, eski Türkçe sayruluk: IIlet-i müzmine = Müzmin hastalık. IIlet-i efrenciyye = Frengi. Illet-i sâriye = Salgın hastalık (maraz’la aynı mânâda). 2. Sakatlık, sakat adamın hali: İlleti vardır. 3. Sar’a, vücut titremesi ve baş dönmesi gibi insana musallat olup ayrılmayan ve sık sık rahatsız eden hastalık: insan korkudan illet kazanır, illet sahibi olur. Onda bir illet vardır. 4. Sebep, icab etme, hazırlayıcı hal: Bunu icab ettiren İllet nedir? 5. Maksat, gaye, niyet: Bu kadar yorgunluğun illeti nedir? İllet-i gaiyye = Gerçekleşmesi için çalışılan maksat: Tahsilin illet-i galyyesi terbiyedir. 6. (edebiyat) (Arapça gramerde) Bir kelimenin aslî harfleri arasında (elif, vav, ye) harflerinden birinin bulunması. Hurûf-ı illet = illet harfleri: «elif, vav, ye» harfleri.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. geçilemez, aşlıamaz, geçit vermez. impassabil'ity i. geçit vermezlik. impassably z. geçit vermeyerek.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. vakur, ağır başlı, temkinli, nefsine hakim, soğukkanlı. imperturbability i. ağır başlılık, vakur olma, temkinli olma, soğukkanlılık. imperturb'ably z. nefsine hakim olarak, vakarla imperturba'tion i. soğukkanlılık, itidal, ağır başlılık.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. tam, kesin, kati; ima olunan, zımni; ifade edilmeden anlaşılan; aslında olan. be implicit in zımnen anlasılmak. implicit confidence. tam güven implicitly z. zımnen;tamamıyle. implicitness ima, dokundurma, dolaylsıyle anlatma.

İngilizce - Türkçe Sözlük

f. üzerine koymak; zorla yüklemek, tarhetmek (vergi); hile ile kabul ettirmek, geçirmek; matb. dizilmiş sayfaları baslıacak sekilde sıraya koymak, düzenlemek, tanzim etmek; etkilemek, tesir etmek; kabul ettirmek, haksızca istifade etmek. impose on raha

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. yanlış; kusurlu, tam olmayan, hatalı; aslından farklı. inaccuracy i. tam olmayış, hatalı oluş; kusur, hata. inaccurately z. tam olmayarak, hatalı olarak, kusurlu olarak.

Türkçe Sözlük

(f.) (Halis Türkçe bir kelime olduğu halde birinci hecesinin ince okunmasıyle ahenk kaidesine uymayışı gariptir. Aslının ı ile olacağından şüphe yoktur). 1. Doğru gözüyle bakmak, doğru diye kabûl etmek; kabûl ve tasdik etmek: İnsan her işittiğine inanmamalı. 2. İmân getirmek, itikat etmek kalb ile tasdik ve dil ile ikrar etmek: Allah’ın birliğine ve Hazret-i Muhammed’in peygamberliğine inanmak.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. tabii, yaradılıştan, fıtri, aslında var olan; aynı soydan olan hayvanların dölünden elde edilmiş.

Türkçe Sözlük

(i. A ). Dilimizde donma mânâsiyle kullanılmışsa da, yersiz ve yanlış olup aslında incimâd yerine cümOd ve müncemid yerine câmid demek daha doğru olur.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i., çoğ. özellikle 1500 tarihinden evvel Avrupa,da basılmlş kitaplar; baslı ilk kitaplar; bir şeyin başlangıç devirleri.

Teknolojik Terim

Bu işlev, Kaset Belleğiyle birlikte çalışır. Sahneyi bir başlıkla işaretlediğinizde, arama işlevi bu sahneyi daha sonra otomatik olarak aramanızı ve belirlemenizi sağlar. Kayıttan sonra, kaset ya da indeks başlıkları istenen boyutta, renkte ve konuma eklenebilir.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s., i. hür, bağımsız, başlı başına, ayrı, serbest; kendi geliri ile geçinebilen; pol. parti dışı olan; i. bağımsız kimse; parti üyesi olmayan kimse. independently z. bağımsız olarak; aynca, birbirini etkilemeden, birbirinden habersizce.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s., i. tek, yalnlz, ayrı, başlı başına; hususiyeti olan; ferdi, bireysel; i. fert, kimse, şahıs, birey; tane. individually z. ayrı ayrı.

İngilizce - Türkçe Sözlük

f., s., i. sarhoş etmek, mest etmek; s. sarhoş, mest; i. sarhoş kimse. inebria'tion i. sarhoş ol- ma. inebri'ety i. sarhoşluk, ayyaşlık.

Genel Bilgi

Özellikle ABD’de Hıristiyanların şükran günlerinin önemli bir sembolü olan hindi aslında Amerika kıtasının yerlisidir. Vahşi hindi cinsleri Kristof Kolomb kıtayı keşfetmeden de önce Kuzey Amerika’da yaşıyordu. Hatta Avrupa’dan Güney Amerika’ya ilk gelenler Azteklerin bir cins hindi ırkını ehlileştirdiklerini görmüşlerdi.

Amerikan hindileri Avrupa’ya 1519 yılında İspanyollar tarafından getirilmiş, daha sonra bütün Avrupa’da yayılıp 1541 yılında İngiltere’ye ulaşmışlardı. Hayvancağızı gören İngilizlerin kafaları karışmış, o zamanlar Türk toprakları olan Batı Afrika’dan Portekizli tüccarların getirdikleri Afrika hindisi veya yine Türkiye üzerinden getirilen Hint tavuğu sanmışlardı. Sonunda her iki ırkın farklı olduğu anlaşılmıştı, ama bu Amerikan kökenli kuşun adı 17. yüzyılda Amerika’ya göç eden İngiliz göçmenler sayesinde Amerika’da ‘Turkey’ olarak yerleşti.

Tabii bu Türkiye’nin isminin niçin İngilizce’de hindi anlamında kullanıldığının resmi açıklaması. Bunun yanında uydurulmuş başka tezler de var. Bunlardan biri Kolomb’un ilk yolculuğuna katılan bir Portekiz Yahudi’si Jose de Torres’in hindiyi görünce, İbrânice ‘büyük kuş’ anlamında ‘Tukki tukki’ diye bağırması, diğeri de sürekli batıya doğru giderek Hindistan’a ulaşmayı hedefleyen Kolomb’un Amerika’ya vardığında burayı Hindistan ve hindiyi de Hint tavus kuşu sanarak onu ‘Tuka’ diye adlandırması ve zamanla bu kelimenin Turkey olarak telaffuz edilmesidir.

Durun daha tezler bitmedi. Bir başka tezde de, Kızılderililer hindiye ‘Fırke’ dediklerinden bu sözcüğün İngilizce’deki telafuzu ile ‘turkey’ye dönüştüğü ileri sürülüyor. Daha başka hindi tezleri de var. Örneğin hindilerin korkunca çıkardıkları seslerin insanlar tarafından turk-turk-turk (törk) diye taklit edilmesiyle zamanla onlara Turkey denilmesine neden olduğu bile iddia ediliyor. Bunda alınıp gücenecek bir şey yok. Türkçe’de de hindi kelimesi Hindistan anlamına çok yakındır. Ayrıca bizde de bir ‘Mısır’ örneği var.

Hindiler başlangıçta renkli tüyleri nedeni ile kümeslerde süs hayvanı olarak yetiştirilmişler, et kalitelerinin farkına ise 1935’den sonra varılmıştır. Erkek hindiler 130 santim boya ve 10 kilo ağırlığa ulaşabilirlerken dişiler neredeyse yarı ağırlıktadırlar. Vahşi hindiler akarsu ve göl kenarlarında yaşamayı tercih ederler ve tehlike anında 400 metre mesafeye uçabilirler.

Bu arada marketlerde niçin hiç hindi yumurtası satılmıyor, dikkatinizi çekti mi? Günümüzde tavuklar yılda ortalama 250’den fazla yumurtlayabiliyorlarken, hindiler 100 - 120 adet yumurtlarlar ve yumurtaları 4 -5 kez daha ağırdır. Daha ziyade yeni hindileri üretmekte kullanılırlar.

Genel Bilgi

Bir zamanlar herkes İngilizler gibi yolun solundan gidiyordu. Bunun için de çok geçerli bir sebep vardı.

Yüzyıllarca önce yolun karşısından gelenin dost mu, yoksa düşman mı olduğunu kestirmek mümkün değildi. İnsanların çoğu sağ ellerini kullandıkları için, yolun solundan, duvar dibinden (yaya veya atla) giderek sol taraflarını emniyete alır, sağ ellerini kılıçlarını hemen çekecek şekilde hazır bekletirlerdi.

Yolun solundan seyahat, ilk defa 1300 yıllarında, papanın Roma’ya gelecek hacıların yolda karmaşaya sebep vermemeleri için, yolun solundan gitmelerini söylemesiyle resmileşti ve yüzyıllar boyu devam etti.

18. yüzyılın sonlarında ABD’de birçok atın çektiği posta arabalarında, sürücü koltuğu yoktu ve sürücü en arkada ve soldaki atın üstünde oturuyordu. Bu da yolun solundan gidildiğinde karşıdan geleni ve yolun kontrolünü zorlaştırıyordu.

Çok geçmeden ABD’de trafik sağdan işlemeye başladı. Fransız İhtilali sırasında, ihtilalin liderlerinden Maximilien Robespierre, büyük bir olasılıkla Katolik kiliseye meydan okuyanlara bir jest olsun diye, Parislilerden yolların sağından gitmelerini istedi.

Bir süre sonra aslında kendisi de bir solak olan Napolyon, ordularındaki ikmal arabalarının yolların sağından gitmeleri emrini verdi ve zaptettiği her ülkede de bu uygulamayı hayata geçirdi.

İngiltere hiçbir zaman Napolyon tarafından zapt edilemediğinden İngilizler yolun solundan gitme alışkanlıklarından vazgeçmediler. Avustralya, Hindistan gibi tüm eski sömürgelerinde de bu usulü devam ettirdiler. Zaten İngilizler’de Amerikalılardan farklı olarak sürücü arabanın üstünde ve sağında oturuyordu.

Modern araba teknolojisinin gelişmesi ile bu gelişimin dünyada öncüsü olan ABD’de sürücü koltuğu ve direksiyon sağdan gidişe uygun olarak sola konuldu ve dünyanın birçok bölgesinde bu şekilde yaygınlaştı.

İngiltere’de ve eski sömürgelerinde, trafik akışını sağ şeride almanın faturası o kadar yüklüdür ki, artık isteseler de kolay kolay bunu yapamazlar.

Hangi ülkede olursanız olun, trafiğin yönü ister sağdan olsun ister soldan, karşıdan karşıya geçmeden önce, siz yine de her iki yöne bakmayı ihmal etmeyin.

İngilizce - Türkçe Sözlük

f. bir şeye bağlı olmak, meydana gelmesi zorunlu olmak, oluşu zorunlu olmak, tabiatında var olmak. inherence, - cy i. doğal olarak veya aslında bulunma.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. tabiatında var olan. be inherent in a thing bir şeyin aslında veya tabiatında mevcut bulunmak. inherently z. tabiatında, doğal olarak, doğuştan.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. tabiatında veya aslında mevcut bulunma.

Genel Bilgi

Farklı cinslerin birleşerek ortaya bir yavru çıkarmalarına biyolojik bir engel vardır. Bunun birincisi spermin yumurtayı bulabilmesidir. Spermler gözleri olmamalarına, takip edecekleri güzergahı gösteren bir sistem de bulunmamasına rağmen şaşırmadan yollarını bulurlar. En önde giden de yumurtaya ilk ulaşan olarak içine girer. İşte burada tabiatın koyduğu bir sınırlama vardır. İnsan spermi sadece insan yumurtasını tanır ve birleşme işlemini sadece onunla yapar.

İkinci sebep, iki farklı cinsin DNA’larının birbirlerine uymamasıdır. Aynı cinste dişi ve erkeğin DNA’ları, bir fermuarı kapattığınızda dişler nasıl karşılıklı olarak birbirlerine geçerlerse, o şekilde uyumlu olarak birleşirler. İnsanlarda 23 çift kromozom vardır. Örneğin 15 veya daha farklı sayıda kromozoma sahip bir hayvanı döllediğinde, meydana gelen orantısızlıktan, ortaya çıkacak hücre anormal bir yapıda olur ve gelişimine bile başlayamaz.

Şempanze ile insanın genetik yapıları yüzde 99 aynı olduğuna ve teorilere göre milyonlarca yıl evvelki ataları aynı olduğuna göre onlar arasında bir uyumun sağlanması gerekmez mi?

Bilim insanlarına göre bu yüzde 99 benzerlik sadece proteinlerin mukayesesinden ortaya çıkıyor, yoksa DNA dizilişinin uyumu anlamına gelmiyor. İnsan sağlığı için DNA haritasını çıkarmada son aşamaya gelinmiştir ama tüm bu bilgiler, tekrar insan sağlığı için tıp alanında kullanılacaktır. Yani ileride mitolojide olduğu gibi insan başlı, hayvan vücutlu veya tersi yaratıklar ortalarda dolaşmayacaklardır. Buna en azından ahlaki bakımdan toplumun baskısı müsaade etmeyecektir.

Madem iki ayrı cinsin birleşmesinden yavru olmuyor, o halde at ile eşek birleşince nasıl katır doğabiliyor? Bir kere bu istisnai bir durum ve at ile eşeğin DNA yapıları insan ve diğer hayvanlar arasındakilere kıyasla birbirlerine çok yakın. Bunda bile sonuç üreme açısından sağlıklı olamıyor.

Katırın annesi at, babası eşektir. Katırlar erkek veya dişi olabilirler ama doğuştan kısırdırlar, üreyemezler. Çok ender de olsa bazı dişi katırların doğum yaptıkları görülmüştür ama erkekleri kesinlikle kısırdır. Bu nedenle katır elde etmek için her seferinde ata ve eşeğe ihtiyaç vardır.

Katırlar kuvvetli, dayanıklı ve kanaaatkardırlar. Biraz huysuz ve inatçı olmalarının nedeni bu özel durumları olabilir. Aslında uygun ortam bulduklarında erkek at (aygır) ile dişi eşek de birleşiyor. Bu ilişkiden doğan çocuklara ‘Bardo’ (veya ester) deniliyor. Bunlar öbürleri kadar dayanıklı olmadıklarından daha seyrek yetiştiriliyorlar.

Genel Bilgi

Evet doğrudur. Hatta bu konuda çok ileri gidilirse ölüme yol açabilecek zehirlenmeler bile olabilir. Fakat havuçtan zehirlenme olayı o kadar azdır ki, patatesin yeşillenmiş kısmının yaratabileceği zehirlenmenin yanında değerlendirmeye bile alınmaz.

Havuç, kökü yenilen otsu bir bitkidir. İlk olarak bundan 3 bin yıl kadar önce Orta Asya’da Afganistan dolaylarında yetiştirilmiş, buradan da Ortadoğu yoluyla dünyaya dağılmıştır. Aslı yol kenarlarında, kıraç yerlerde yetişen yabani havuçtur.

İlk havuçların renkleri turuncu değildi. Beyaz, pembe ve sarı idiler. Turuncu veya kırmızımsı havuçlar 1600’lü yıllarda Hollandalılar tarafından geliştirilmişlerdir. Günümüzde tüketilen havuçların hemen hemen tümü Hollanda kökenlidir. Beyaz ve sarı renkteki havuçlar yem olarak kullanılırlar.

Çok besleyicidir. Çiğ veya pişmiş olarak yenilebilir, içinde yüzde dokuz karbon hidrat ve karoten denilen boya maddesi bulunur. Bu boya maddesi, rengi sarı ve turuncu olan bütün meyve ve sebzelerde bulunur. Bunlar yenildiğinde vücudumuz, karoteni A-vitaminine çevirir. Bir adet havuç vücudumuzun günlük A-vitamini ihtiyacının yüzde 220’sini karşılar.

A pro-vitamini şeklinde havuçta bol miktarda bulunan karoten, sağlıklı büyümeye, derimizi ve saçlarımızı canlı tutmaya yarar, enfeksiyonlara karşı vücuda direnç kazandırır, ayrıca geceleyin iyi görmeye yaradığı da ileri sürülüyor. Kandaki hemoglobin miktarını arttırarak kanın tazelenmesini sağlar. Kaynatılarak içilen suyu ishale iyi gelir. Karoten sadece havuçta değil kavunda ve balkabağında da vardır.

Havuç çok miktarda yenildiğinde cildi turuncu renge çeviren de bu karoten denilen turuncu renkli boya maddeleri, yani pigmentlerdir. Aslında normal olarak yenildiğinde bir tesiri olmayan karoten çok miktarda yenilen havuç vasıtası ile aşırı alındığında cildin rengini de değiştirir ama bu geçicidir. Ancak ısrarla aşırı havuç yenilmesine devam edilirse ciddi sonuçları görülebilir.

Genel Bilgi

Şekil ve yapısı ne olursa olsun hemen hemen bütün omurgalılarda kuyruk vardır ve hepsinde de kuyruk aynı biçimde oluşmuştur. Sayıları 3 ile 49 arasında değişen kuyruk omurlarının üstü yağla kaplanmış ve böylece kuyruk ortaya çıkmıştır. Kuyruk canlı türüne göre değişik fonksiyonlara sahiptir ve kesinlikle bir süs değildir.

Kuyruk omurganın devamıdır. Timsah, kertenkele gibi hayvanlarda gövdenin bir uzantısı gibi durur. Balıklarda kuyruğun son tarafı bir yüzgeçle son bulur. Kuşlarda ise güdük ve yaygın olan kuyruk kısmında dümen görevi yapan telekler vardır.

Kangurular iyice kalınlaşan ve kaslanan kuyruklarını dinlendikleri zaman bir koltuk değneği veya üçüncü bir ayak gibi kullanabilirler. Köpekte olduğu gibi bazı hayvanlar kuyruklarını bir iletişim aracı olarak kullanırlar. Kertenkelenin kuyruğu ise bir savaşma ve aldatma mekanizmasıdır. İsterse hasmına kuyruğunu bırakıp gider, yerine de yenisi çıkar.

Çıngıraklı yılan kuyruğunu ses çıkartan bir enstrüman gibi kullanırken, aslan sadece sinekleri kovalamada kullanır. Tilki uzun kıllara sahip kuyruğu sayesinde hızla avını kovalarken dengesini kaybetmeden manevra yapabilir. Bir tür sincap ise kuyruğunu başının üstüne götürüp onu şemsiye olarak kullanır.

Bazı canlılarda ise vücudun bir bölümü ile kuyruk birbirine karıştırılır. Balinanın suya dalarken gördüğünüz yaklaşık 3 metrelik yatay kısmı kuyruğu değil vücudunun bir parçasıdır. Tamamen kastan oluşan kuyruğu ise dışarıdan kolaylıkla görülemez. Akrebin de ucunda zehirli iğnesi olan kısmı kuyruğu değil aşırı uzamış olan karın kısmıdır.

Gelelim asıl soruya. İnsanın niçin kuyruğu yok? Maymun türleri birbirleri ile karşılaştırıldıklarında görülüyor ki tür ne kadar gelişmişse kuyruk da o kadar küçük kalmış. İnsanda ise kuyruk, derinin altına gizlenmiş olan, üç ya da dört omurun kaynaşmasıyla ortaya çıkmış, kuyruk sokumu kemiği adı verilen küçük bir kemikten oluşmuştur. Daha doğrusu insanın kuyruk kemikleri tek bir kemik oluşturacak şekilde birbirleriyle birleşmişlerdir.

Bu durumun sebebi insanın iki ayağı üzerinde durabilme ve yürüyebilme özelliğidir. Düşey konumdaki bu hareket biçimi bir takım mekanik zorlamalar ortaya çıkarır. İnsanın ayakta durabilmesi için vücudun üst kısmını taşıyabilmesi gerekir. Aslında kuyruğu meydana getirmesi gereken kemik ve kaslar birleşip, tek bir kemik şeklinde kaynayarak vücudun destek aldığı bu dayanak noktasını oluşturmuşlardır.

Çok ender de olsa bazı erişkin insanlarda kuyruk kemiğinin on santimetreye varan bir kuyruk oluşturabildiği, bu kuyrukta kas, sinir ve damarların bulunabildiği görülmüştür. Her hangi bir ırkta ortaya çıkabilen bu anormalliğin kalıtımla ilgisinin olup olmadığı araştırılmaktadır.

Genel Bilgi

Tedavisi günümüzde mümkün olmayan hastaları ölmeden önce dondurup, teknolojinin gelişip, tedavi imkanlarının bulunabileceği ileriki yıllara kadar saklamak, bilim insanlarının üzerinde çok çalıştıkları bir konudur ve bilim insanlarını bu araştırmalara iten sebep kurbağalardır.

Doğada bazı cins kurbağalar kış uykusu süresince donarlar; kalp atışları, nefes alışları ve kan dolaşımları tamamen durur. Hatta aort damarları kesildiğinde bile kanama olmaz. Buzlar çözüldükten sonra, önce kalp atmaya başlar ve kurbağa hayata geri döner.

Yapılan araştırmalarda kurbağaların aniden donmadıkları, 24 saat süresince kan ve hücrelerinin arasındaki su dondukça geriye donma noktası düşük bir tip antifriz çözelti bıraktıkları ve glikoz üretimlerini çok yükselttikleri tespit edilmiştir. Oysa insanda bu oranda şeker yükselmesine mani olacak birçok mekanizma vardır ve iyi çalışmamalarının sonucu ise şeker hastalığıdır.

Bir memelinin hücresinin dondurularak saklanabilmesi için, hücrenin içinde oluşan buzun en az seviyede olması gerekir. Hücre içindeki suyun tamamen donması ölüme yol açar. Bunun için de dondurma işlemine hücre dışı sıvılardan başlanılmalı, sadece hücre aralarındaki ve kandaki su donmak, hücredeki zar ve proteinlerin yapıları bozulmamalıdır.

Donmuş kan, besin ve oksijen taşıyamayacağından, metabolizmada ne gibi aksaklıklar görülebileceği hala bilinmemektedir. Ayrı bir sorun da suyun donduğu vakit genişlemesidir. Bu yüzden kan damarları parçalanabilir, doku yapısı bozulabilir, hücre zarı yırtılabilir.

Aslında artık günümüzde insanın yumurta hücreleri, sperm ve beyaz kan hücreleri, deri ve korneası dondurularak saklanabilmektedir. Ancak bunların hücre sayıları çok azdır. Nakil için böbrekler ve karaciğer buz içinde saklanır ama bunun da süresi en fazla 2-3 gündür. Üstelik bu organlar soğuk ortamda saklanmakta ama dondurulmamaktadır.

Halen bir organ bile dondurulup saklanamadığına göre, bütün bir vücudu dondurarak saklama konusunda bilim insanları pek iyimser değiller ama çalışmalar devam ediyor. Daha doğrusu insanı dondurup saklamak şüphesiz mümkün de, tekrar ısıtılıp canlandırmanın yolu henüz bilinmiyor.

Genel Bilgi

Tedavisi günümüzde mümkün olmayan hastaları ölmeden önce dondurup, teknolojinin gelişip, tedavi imkanlarının üzerinde çok çalıştıkları bir konudur ve bilim insanlarını bu araştırmalara iten sebep kurbağalardır.

Doğada bazı cins kurbağalar kış uykusu süresince donarlar; kalp atışları, nefes alışları ve kan dolaşımları tamamen durur. Hatta aort damarları kesildiğinde bile kanama olmaz. Buzlar çözüldükten sonra, önce kalp atmaya başlar ve kurbağa hayata geri döner.

Yapılan araştırmalarda kurbağaların aniden donmadıkları, 24 saat süresince kan ve hücrelerinin arasındaki su dondukça geriye donma noktası düşük bir tip antifriz çözelti bıraktıkları ve glikoz üretimlerini çok yükselttikleri tespit edilmiştir. Oysa insanda bu oranda şeker yükselmesine mani olacak birçok mekanizma vardır ve iyi çalışmalarının sonucu ise şeker hastalığıdır.

Bir memelinin hücresinin dondurularak saklanabilmesi için, hücrenin içinde oluşan buzun en az seviyede olması gerekir. Hücre içindeki suyun tamamen donması ölüme yol açar. Bunun için de dondurma işlemine hücre dışı sıvılardan başlanılmalı, sadece hücre aralarındaki ve kandaki su donmalı, hücredeki zar ve proteinlerin yapıları bozulmamalıdır. Donmuş kan, besin ve oksijen taşıyamayacağından, metabolizmada ne gibi aksaklıklar görülebileceği hala bilinmemektedir. Ayrı bir sorun da suyun donduğu vakit genişlemesidir. Bu yüzden kan damarları parçalanabilir, doku yapısı bozulabilir, hücre zarı yırtılabilir.

Aslında artık günümüzde insanın yumurta hücreleri, sperm ve beyaz kan hücreleri, deri ve korneası dondurularak saklanabilmektedir. Ancak bunların hücre sayıları çok azdır. Nakil için böbrekler ve karaciğer buz içinde saklanır ama bunun da süresi en fazla 2-3 gündür. Üstelik bu organlar soğuk ortamda saklanmakta ama dondurulmamaktadır.

Halen bir organ bile dondurulup saklanmadığına göre, bütün bir vücudu dondurarak saklama konusunda bilim insanları pek iyimser değiller ama çalışmalar devam ediyor. Daha doğrusu insanı dondurup saklamak şüphesiz mümkün de, tekrar ısıtılıp canlandırmanın yolu henüz bilinmiyor.

Genel Bilgi

Bu konuda daha güncel ve romantik bir hikaye var. Biliyorsunuz insanda beş ana duyu var: Dokunma, görme, koklama, tat alma ve işitme. Yemeğe gidilen bir restoranda şarap ısmarlanırsa, garson şarabı getirdikten sonra bardağa bir parmak koyar ve kontrol etmesi için doğrudan erkeğe uzatır. Hiç bir kadının da itiraz etmediği bu durum gerçekten anlaşılmazdır. Çünkü dünyadaki aroma ve tat alma uzmanlarının çoğu kadındır.

Neyse biz gelelim restorana... Kadehin soğuk temasıyla dokunma duyusu tatmin edildikten sonra kadeh havalı bir şekilde göz hizasına kadar kaldırılıp şarabın rengine bakılır. Görme duyusu kontrolünden sonra kadeh burun hizasından bir sağa bir sola gezdirilerek koklanır.

Minik bir yudum alarak tadını da algıladınız. Zaten şaraptan pek anlamıyorsunuz. Garsonun da mantarını açtığı şarabı kendisi içmezse başka birine verecek hali yok. Mecburen ‘mükemmel’ diyorsunuz. Ama hala bir duyu kaldı, işitme duyusu. İşte o duyuyu da kadehleri tokuşturup, ‘çınnn’ sesini duyduktan sonra tatmin ediyoruz.

Hikaye gerçekten romantik ama işin aslı biraz değişik. Antik çağlarda bir insanın düşmanını yemeğe davet edip, onu ortadan kaldırmak için zehirli bir içki sunması görülmemiş bir şey değildi. Ev sahibi içkisinin zehirsiz olduğunu ispat etmek için kendi içkisini havaya kaldırır ve misafirin içkisinden bir miktarını kendi bardağına dökmesine müsaade ederdi. Her iki kişi de içkilerini aynı anda içerek birbirlerine olan güvenlerini gösterirlerdi.

Misafir ev sahibine olan güveninin çok fazla olduğunu göstermek için bardaklar havada yan yana geldiğinde, kendi içkisinden onun bardağına bir şey dökmez, bardağını yavaşça onun bardağına vururdu. Duyulan ‘çın’ sesi gerçek bir güvenin ifadesi idi.

Genel Bilgi

Tokalaşma aslında çağlar öncesi bir adet. Çok eski çağlarda, tüm erkekler bir silah taşıyor ve çoğunluğu da bu silahı sağ eli ile kullanıyordu.

Bir erkek diğerine dost olduğunu, elinde silah bulunmadığını göstermek için, boş sağ elini uzatıyor, diğeri de aynı şeyi yapıyordu. Ama her iki taraf da kendini emniyete almak, diğerinin aniden silah çekmesine mani olmak için, birbirlerinden emin olana kadar, birlikte ellerini hafifçe sıkarak duruyorlardı.

Tokalaşırken elleri sallama alışkanlığı, elleri daha iyi kavrayarak, rakibin giysisinin içinden aniden bir silah çıkarmasını önlemek için başlamış olabilir. Ancak sonraları dostluğun bir ifadesi oldu.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. örnek, misal; kere, defa. for instance örneğin, meselâ. at the instance of (onun) isteğinden ötürü. court of first instance asliye mahkemesi.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i.) aşırılık, ifrat, taşkınlık; aşırı düşkünlük; ayyaşlık .

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i.) arada olan olay; tiyatro ara piyesi, perde arası; (müz.) ara faslı.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s.) aslında olan, esasi, yaradılıştan, hakiki. intrinsically (z.) aslında olarak.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s.), (i.) görülmez, görünmez, gözle seçilemez; çabuk kestirilemez; (ikt.) resmi hesaplarda gözükmeyen; (i.) görülmeyen şey veya kimse. invisible ink ancak kimyasal etki veya ısı tesiriyle görünen, aslında renksiz olan mürekkep. invisibil'ity, invis'ib

Türkçe Sözlük

(aslı: EPLEMEK) (f.). 1. Hatırlama, anma, Osm. tahattür ve tezekkür etmek, yâda getirmek. 2. Saymak, itibar etmek, ehemmiyet vermek.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. İpi olmayan. 2. Hiçbir bağı olmayan, hiçbir kayıtla bağlı olmayan, çapkın, külhanbeyi. İpsiz, sapsız = Serseri, ayaktakımı (kelimenin aslı saygı ve düşünce demek olan ip’dendir).

Türkçe Sözlük

(i. A. «rücû»dan masdar). Çevirme, geri döndürme: İşi aslına ircâ etmeli. Ircâ-i kelâm = Sözün yine sadede getirilmesi (ircâ ile iade arasında fark vardır. ircâ bir şeyin geriye doğru çevrilmesi, iade ise tekrar ve bir daha yapılmasıdır. Dilimizdeki kullanımına gelince: Ekseriya ircâ geriye doğru çevirmede, iade ise gönderilmiş veya getirilmiş, bir şeyi red ile tekrar göndermede, bir hâli tekrar kazanmada ve ziyaret gibi işlerde mukabele etmede kullanılır: Binaenaleyh: Ircâ-ı kelâm, ircâ-ı inân, iade-i ziyâret denilir).

Türkçe Sözlük

(i.) (aslı uruk, galatı: ilk). Karina, nesil, soy, ırk: II ırkları = Oymaklar, kabileler.

Türkçe Sözlük

(i.) (aslı yarmak’dan yırmık). Çorba ve helva yapmaya mahsus taneli un: İrmik helvası, çorbası.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s.) inceden inceye alay eden, istihza ifade eden, cinaslı. ironically (z.) istihza ile, alaylı, iki manaya çekilebilecek surette.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s.) çabuk kızan, alıngan, titiz, sinirli; çabuk heyecanlanan; (tıb.) kolayIıkla tahriş olabilen, hassas. irritabil'ity (i.) alınganlık, titizlik, havadan nem kapma; (tıb.) aşırı hassaslık; sinirlilik, titizlik; (fiz.) uyartılma kabiliyeti. ir'ritably

Türkçe Sözlük

(ISS) (i.) (aslı is, İ, iye, iyi, idi). 1. Sahip, mâlik, efendi: Lutuf ıssı = Lutuh sahibi, ıssını ağırlayan, itine kemik atar. 2. Şenlik, bayındırlık, bk. İye, iyelik.

Türkçe Sözlük

(i.). (Aslı: «uşbu». «Uş» işaret edatıdır). İşte bu, bu, şu. Hâl ve hazır mânâsiyle de kullanılır: İşbu ayın onuncu günü (yazı diline mahsustur).

Türkçe Sözlük

(aslı: İSM) (i. A.) (e. esmâ, esâmi). Ad, nam: İsminiz nedir? İsim söylemek = Birinin ismini, yani kim olduğunu haber vermek. İsim koymak — Ad takmak, Osm. tesmiye etmek. İsim vermek = Birinin adını söyleyip kim olduğunu haber vermek. İsmiyle = Adını söyleyerek. Gramerde bir kelime çeşidi: Adam, arslan, ağaç, taş, yel, akıl, sabır gibi. İsm-i hâs, ism-i Am, ism-i cins, ism-i zât, ism-i fâil, ism-i mef’Ül, ism-i zamân, ism-i mekân, ism-i Alet, ism-i’ tafdîl, ism-i mübâlağa, ism-i mensûb, ism-i tasgîr, ism-i işâret, ism-i mevsûl: Osmanlı gramerinde ismin çeşitleri. İsm-i Azam = Allah ismi. Esmâ-i hüsnâ = Cenâb-ı Hakkin 99 adı. Esmâyı üzerine sıçratmak = Darıltmak, gücendirmek, kötü kimseler bulaşmak. Bismillâh = Allahın adiyle.

Genel Bilgi

Oyun kartlarının nerede ve ne zaman ortaya çıktığı tam olarak bilinmiyor. 7. ve 10. yüzyıllar arasında Çin’de ortaya çıktığı ve 13. yüzyılda Marco Polo tarafından Avrupa’ya getirildiği tahmin ediliyor. Hindistan’dan veya Arabistan’dan geldiğini ileri sürenler de var ama bugünkü şekilleriyle kullanılmalarının 14. yüzyıl Fransa’sına dayandığı kesin gibi.

O tarihlerde, Fransa’da dört sınıf vardı ve iskambil kağıtlarındaki kupa, maça, karo ve sinek bu dört sınıfı temsil ediyordu. Kupa bir kalkanı andıran şekli ile asil sınıfı ve kiliseyi, maça bir mızrağın ucunu çağrıştıran şekli ile orduyu, karo ticari deniz işletmelerinin eşkenar dörtken kiremitlerinden esinlenerek orta sınıfı, sinek ise yonca yaprağına benzeyen şekli ile köylüyü temsil ediyordu. Bugün briç, poker veya benzeri oyunlarda, kupanın en değerli, sineğin ise en değersiz kart Olmasının nedeni işte bu sınıflamadır.

Aslında bizde papaz adı verilen kartın adı İngilizce’de kral (king), kızın ise kraliçedir (queen). Vale veya oğlan için ilk zamanlarda düzenbaz anlamına gelen ‘knave’ kelimesi kullanılırken, günümüzde ‘jack’ ismi kullanılmaktadır. Yani yabancı kartlarda kral ve kraliçe evli iken, bizde biraz yaşlı görülerek krala papaz adı verilmiş, kraliçeye de ‘kız’ denilerek oğlana layık görülmüştür.

Bazı ülkelerde oyun kartlarında değişik isim ve semboller kullanılmasına rağmen, en yaygın olanı Fransızların kullandıklarıdır. Fransızlar ‘maça’ şeklini mızrağa benzeterek ‘pique’ adını vermişlerdir. İngilizce’de ise aynı anlamdaki ‘spades’ kelimesi kullanılmaktadır. Her ne kadar bir kalkanı andırdığı için asil sınıfı temsil ettiği ileri sürülse de ‘kupa’ klasik bir kalp şeklidir. Bu nedenle Fransızlar ona ‘coeur’, İngilizler ise ‘heart’ adını vermişlerdir.

‘Karo’ için Fransızca’da kare anlamındaki ‘carreau’ kullanılırken İngilizler elmas anlamındaki ‘diamond’u tercih etmişlerdir. Bizim ‘sinek’ dediğimiz şekil ise çok açık üç yapraklı bir yoncadır. Fransızlar bu anlamdaki ‘trefle’ kelimesini kullanırlarken, İngilizler ‘club’ (kulüp) ismini kullanmışlardır.

İşte bu nedenle briç oyuncuları ‘maça’ya ‘pik’, ‘kupa’ya ‘kör’, ‘sinek’e de ‘trefli’ derler, zaten aslına uygun olan ‘karo’yu da olduğu gibi kullanırlar. Birli, papaz, kız ve oğlan için kullanılan as, rua, dam ve vale isimleri de yine Fransızca karşılıkları As, Roi, Dame ve Valet kelimelerinden dilimize geçmiştir.

Türkçe Sözlük

(i. i. denizcilik). 1. Denizin derinlik derecesini anlamak için gemilerde kullanılan Alet. 2. Denizin derinliğini ölçme: İskandil etmek. 3. mec. Bir şeyin aslını, esasını veya bir işteki niyet ve gizli maksadı anlamağa çalışma, Ar. istiknâh: Ben bir kere iskandil edeyim.

Türkçe Sözlük

(i.). Başlık: Karagöz oyununda Karagöz’ün ışkırlağı sözünde geçer.

Türkçe Sözlük

(aslı: İSMET) (i. A.) (Arapça terkiplerde: isme). 1. Namus, doğruluk, kötülük ve rezaletlerden kaçınma: İsmet sahibi bir zat, ismet-i mücesseme. 2. Nâmus, iffet, perde: Bir kadında en fazla ve en önce aranılacak şey ismetidir. 3. Günahsızlık, masumluk, temizlik: Onun ismeti mahkemece belli oldu.

Türkçe Sözlük

(aslı: İSNAD) (I. A. masdar) (c. isnâdât, esânîd). 1. Bir şeyi bir adama yöneltme, bağlama: Bu beyti Fuzûlî’ye isnâd ediyorlar. 2. İftira, haksız yere yakıştırma: Hakkımda birtakım isnâdâtta bulundu (bu mânâ Arapça’da olmayıp, münasebeti dolayısiyle birincisinden çıkmıştır). 3. Hadîslerin sırasıyla kimlerin rivayeti olduğunu gösterme (yalnız bu mânâ ile cem’i esânîd gelir). 4. Arapça gramerde müsned ile müsnedi ileyh bağlılık ki, dilimizde im, sin, dir, idim, idik vs. yani olmak fiiliyle ifade olunur. Diğer SAmî dillerde bu fiil olmayıp kelimenin bağlantısından anlaşılır.

Türkçe Sözlük

(e.) (aslı: uşda). İşaret edatı. Bak, vah: İşte kalem, işte kâğıt.

Türkçe Sözlük

(i.). Hesaplaşma, uyuşma: Istefil oldular (Türkçe’ye benzemiyor, aslı anlaşılamadı. Rumca (istofilikon) yani dostane ve sevgiyle tabirinden çıkmış olması ihtimali vardır).

Türkçe Sözlük

(e.). (Aslı istemek fiili; geniş zamanın 3. müfret şahsıdır). Gerek, Fars. hâh: İster o, ister başkası, ister kendi gelsin, ister birini göndersin. İster istemez = Arzu etse de etmese de, Fars. hâh nâhâh. Ar. tav’en ve kerhen, bk. İstemek.

Türkçe Sözlük

(aslı: İSTİD’A) (i. A. «duâ» dan masdar). 1. Yalvararak isteme, dileme, ricâ ile talep: Cenâb-ı Hak’tan istid’ay-ı merhamet eyledi. 2. Hükümetten resmen ve yazılı olarak bir hak veya istek veya bir muamelenin yapılmasını isteme: Filân İşi mahkemeden istida etti. 3. Böyle bir iş veya istek rica etmek için bir resmî makama sunulan yazı kl, eskiden, pullu olması gerekirdi, istidânâme, arzuhal, dilekçe: Yazılı istidâ sunuldu.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Müstakil olma, istiklâl halinde bulunma, başlı başına buyruk olma, bağımsızlık (Türklerin yanlış yaptıkları bir Arapça kelimedir).

Türkçe Sözlük

(i.) (Rica ve istirham mânâsiyle kullanılmışsa da, aslında Arapça’da yoktur ve Türkler’in «recâ» masdarından türettikleri bir kelimedir).

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. istitrâdât). Aslı bahis konusu olmayıp bir münasebetle, söz arasında söylenen fikir, hatıra: İstitrâd yoluyla söylenmiştir.

Türkçe Sözlük

(aslı: İSYAN) (i. A.). 1. Asî olma, baş kaldırma, itaatsizlik. 2. Tanrı emirlerini yapmama, günah, Ar. ism: Cenâb-ı Hak’tan isyanımın afvını dilerim.

Türkçe Sözlük

(i.). Büyüğüne itaat etmeyen, baş eğmeyen, dikbaşlı, Fars. serkeş.

Türkçe Sözlük

(hi.). italyan dili. Latin dillerinin başlıcalarındandır.

Türkçe Sözlük

(İTİDAL) (i. A. «adi» den masdar). 1. iki tarafı eşit olme, Ar. tesâvî: İtidâl-i leyi ü nehâr (gece ile gündüzün eşit olması). 2. İki uçta aşırılık arasında ortalama durumda olma, tam lüzumu derecesinde bulunma, orta halde olma: Havanın, ısının itidali. 3. Şiddet, aşırılık ve heyecandan uzak olma, yumuşaklık, yavaşlık, mülâyimlik: İtld«l-i efkâr, İtldll-l meslek = Fikirlerin, tutulan yolun yumuşaklığı. 4. Tenâsüp, uygunluk, uyuşma, tevâfuk: İtldll-l kaamet = Boy bos uygunluğu. Ekseriya kesbetmek, iktisâb etmek yahut bulmak fiili ila kullanılırdı: Havalar İtidâl kazandı, hastalık biraz itidal buldu. 5. (astronomi) Yılda iki defa gece ile gündüzün eşit (12’şer saat) olması: İtidll-i rebîi = Baharın başı. İtldâl-i harîfî = Sonbaharın başı. Had, derece-i itidâl = Her şeyin iki uçta aşırılıktan uzak sayılması lâzım gelen derece. Adem-I İtidâl = İtidalsizlik. Fransızlarin «soğukkan» (sang froid) tâbiri «İtidâl-i dem» diye kullanılmışsa da, doğrusu «İtidâl-i mizâc» olabilir.

Türkçe Sözlük

(aslı: ITR) (i. A.) (c. utûr). 1. Güzel kokulu yağ, esans vesaire ki, elbiseye, saça, el ve yüze sürülür. Losyon, esans, parfüm (bu mânâda en fazla ıtriyat kullanılır). 2. Yapraklarının kenarları tırtıllı yeşil renkte bir bitki ki, güzel kokulu ve beyaz çiçekli olup bahçelerde bulunur ve kışın soğuğa dayanamadığı için limonluğa alınır. Itr-ı şâhî = Halk dilinde ıdrışah denilen ve sarılıp çıkarak mor bir çiçek açan bitki ki, eskiden makbûl bir esans çıkarılırdı.

Türkçe Sözlük

(i. A. masdar) (c. İtisâfât). Doğru yoldan sapma, yolsuzluk, hakkaniyetsizlik: İddia olunan itisâfâtın aslı yoktur.

Türkçe Sözlük

(I.). 1. İyi olan şeyin hâli, hoşluk. 2. Hayır, menfaat, fayda: Bunda bir iyilik var ki... 3. Lutuf, kerem, ihsân, muavenet, yardım: Bana bir iyilik etmek ister misin? Kendisine büyük bir iyilik etti; çok iyiliği dokundu. 4. Sıhhat, Afiyet: Hasta iyiliğe yüz tuttu; Allah iyilik versin. 5. İyi muamele, yavaşlık, yumuşaklık: İyilikle kandırmalı; iyilikle söylerseniz kabul eder. İyilik bilir = Müteşekkir, minnettar, iyilik gördüğünü unutmayan.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i.), (f.) yaşlı ve işe yaramaz beygir, yılkı atı; cadı karı, şirret kadın; fahişe; (f.) ağır bir işe koşarak takatini kesmek, çok yormak jaded s çok yorgun, bitkin; isteksiz, zevksiz.

Türkçe Sözlük

(i. F.). Paslı, pasa bulanmış.

Türkçe Sözlük

(i. F.). Paslı, kirli.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i., Fr. oyun, eğlence. jeu d'esprit espri. jeu de mots kelime oyunu, cinaslı söz.

Türkçe Sözlük

(I ince) (i. Fr.). Yaşlı ve paralı kadınların tuttukları genç Işık.

Türkçe Sözlük

(i.). Hâkan kelimesinin aslı. bk. Hâkan.

Türkçe Sözlük

(i.). Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı ordusunda kullanılmış, şapkaya benzer bir çeşit başlık.

Sağlık Bilgisi

Tuvalete hiç çıkmama veya çok seyrek çıkmaya kabızlık, peklik ya da inkıbaz denir. Tıp dilinde ise konstipasyon adı verilir. Yeterince sulu şeyler yememe, sinir bozukluğu, bağırsak tıkanıklığı, sindirim sistemi bozuklukları, hormon dengesizliği, basur, fıtık boğulması, kabızlığı doğuran nedenler arasındadır. Ayrıca günlerinin büyük bir kısmını oturarak geçirmek zorunda olanlarla, hamilelerde ve yaşlılarda görülür. Öncelikle kabızlığa neden olan hastalığı tespit etmek gerekir. Esas nedeni tespit etmeden alınacak müsil ilaçları kötü sonuçlar doğurabilir. Kabız omayı önlemek için, sebze çorbaları ve yemekleri, mercimek, ıspanak, salata, balık ve çavdar ekmeği yemek çok faydalıdır. Ayrıca erik reçeli, bal, üzüm, kayısı veya elma yemek; bol su veya şerbet içmek de yararlıdır. Müzmin kabızlıktan şikayet edenlerin de; fazla et, yumurta, peynir, beyaz ekmek, muz gibi yiyecekleri azaltmaları, kahve çay ve sigarayı en az miktara indirmeleri, alkolü bırakmaları gerekir. Kabızlığı gideren ilaçların fazla miktarda ve uzun süre kullanılması kötü sonuçlar doğurabilir. Bu nedenle ilaçları kullanırken tavsiye edilen miktarları aşmamak gerekir. Tedavi maksadıyla aşağıdaki reçeteler de uygulanır.

Tedavi için gerekli malzeme : Kuru erik, su.

Hazırlanışı : 8 bardak suya, 250 gram kuru erik konur. Erikler pişinceye kadar kaynatılır. Günde 3 kere birer su bardağı içilir.

Genel Bilgi

Bu deneyi ilk olarak ABD Caiifornia’da Larry Walters, bildiğimiz çocuklar için olan uçan balonlarla değil meteoroloji balonları ile yapmıştır. Larry 42 tane balonu kendine bağlamış, kendisi de alimünyum bir sandalyeye oturmuş, emniyet olsun diye de yere bir halatla bağlanmış.

Tam yükselmeye başlarken yere bağlı halat kopmuş ve kontrolsuz bir şekilde 5 bin metreye kadar yükselmiş. Bundan sonra yanında bulunan tabanca ile yüksekliği kontrol için balonları tek tek patlatmaya başlamış. Bu arada yanında bulunan telsizle yakından geçebilecek uçakları ikaz etmeyi de ihmal etmemiş.

Balonları tek tek patlatarak inerken biraz da şanssızlığından, balonları bağlayan teller elektrik hatlarına takılmış ama sonunda yere sağ salim inmeyi başarmış. Bu üstün başarısından dolayı takdir bekleyen Larry’e ulusal havacılık kurallarını ihlal etti diye ilgililer çok kızmışlar ve cezalandırmaya karar vermişler. Bu hikayenin gerisi bilinmiyor ama biz hesap yolu ile kaç uçan balon bir insanın ayağını yerden kesebilir bulabiliriz. Bir litre helyum 0,18 gramdır. Bir litre hava l gramdır diye bilinir ama onun yüzde 80’inin nitrojen olduğunu düşünürsek bir litre hava, hemen hemen saf nitrojen kadar yani 1,25 gramdır diyebiliriz. Yani bir litre helyum, bir litre havadan yaklaşık l gram daha hafiftir.

30 santimetre çapındaki bir balonu tam küresel düşünüp hacmini hesap edersek 14.137 santimetreküp yani 14 litre eder. Helyumun bir litresi havadan l gram hafif olduğuna göre bu balon ucuna bağlanan 14 gram ağırlığı havaya kaldırabilir (balonun kendi ağırlığı ve ip ihmal edilerek).

Diyelim ki çocuğunuz 30 kilogram ağırlığında. Her biri 14 gram kaldırma gücündeki balonlardan 2.150 tanesini alıp eline verirseniz, bir anda yanınızdan kaybolup havalandığını görebilirsiniz, tabii teorik olarak.

Eğer daha büyük, 3 metre çapında bir kaç balon bulabilir ve helyumla şişirebilirseniz 55 kilogram ağırlığındaki eşinizi kaldırmaya 4 tanesi yetecektir.

30 metre çapındaki bir balon ise 14 ton ağırlığı kaldırabilir. Bu nedenle balon, zeplin türü hava araçlarının hacimleri çok büyüktür. Aslında bir litresinin ağırlığı 0,09 gram olan hidrojen bu işler için idealdir ama çok yanıcıdır, en ufak bir kıvılcım, patlamasına neden olabilir.

Hindenburg zeplininin bu nedenle başına gelenlerden dolayı zeplinle yolculuk tarihe karışmıştır. Helyum gazı kullanılarak tekrar eski günlerine dönmesi ümitle beklenmektedir.

Türkçe Sözlük

(aslı: KâDAİF) (i. A. c.) (m. kadife). (Halk dilinde kadayıf). Şeker şerbetiyle pişirilip tatlı yapılmak üzere çeşitli şekillerde dökülmüş hamur: Tel kadayıf = Tel gibi ince dökülmüşü. Ekmek kadayıfı = Yassı, daire şeklinde olup birbiri üstüne ikisi birlikte ve koyu şerbetle büyük tabakta pişirilerek arasına kaymak konulan cinsi. Yassı kadayıf = Ufak daire şeklinde olup yumurta ile tavada pişirileni. Deniz kadayıfı = Bir çeşit yosun ki, öksürük için haşlanıp suyu içilir, ciğerotu. bk. Kadife.

Türkçe Sözlük

(aslında: KâADİ, KAAZİ) (e ). (i. A.) (c. kuzât) («kazâ» dan if.). 1. İfave icra eden: Kaadi-i-hâcât = Herkesin dileğini, isteğini yerine getiren, Tanrı. 2. Şer’İ hâkim, eskiden şer’İ mahkeme reisi, şerîate göre muhakeme ile hükmeden adam: Kadı efendi. Kaadi-l-kuzât = Kadılar kadısı, Ortaçağ İslâm devletlerinde en büyük kadı, bütün kadıların reisi ve Amiri.

Türkçe Sözlük

(aslı: KâDİFE) (i. A.) (c. kadâif). 1. İpek, pamuk veya yünden örgülü parlak, hafif tüylü lüks kumaş. 2. Kadifeden mâmûl: Kadife elbise. Kadifeçiçeği = Yaprakları örgülü çiçek çeşitleri.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (mü. kadîme) (c. kudemâ). 1. Eski, Ar. atıyk, Fars. dîrîn: Zamân-ı kadîm; târîh-ı kadîm; ezmine-i kadîme (eski zamanlar). 2. Başlangıcı olmayan, ezelî: Cenâb-ı Hak kadîmdir; Alem kadîm olamaz; Kelâm-ı Kadîm. 3. (hukuk) Evvelini bilir kimse olmayan. 4. Çok eski zaman: Kadîmden beri. Min’el-kadîm = Eskiden beri. (c.). 1. Eski adamlar, eski zaman adamları: Kudemânın yıldızlar hakkında tamamen yanlış inannışları vardı. 2. Eskiler, kıdem bakımından ileri gelenler: Kudemây-ı ricâl-i devletten; kudemâdan bir zat. 3. (m. gibi). Yaşlı ve vekarlı adam, ağır başlı, eski tarz ve kıyafette adam: Kudemâ kıyafeti; kudemâ tarzı.

Türkçe Sözlük

(i. Fr., Ar. kadr = değer, Fars. şinâhten = tanımak). Değerli adamları tanıyan, seven, tutan: Pek kadrşinâs bir zattır, bk. Kadirşinaslık.

Türkçe Sözlük

(i. F.). Değerli adamları tanıma, takdir etme, değerlerini anlama: Türkler kadirşinastırlar. Kadir bilme, kadir tanıma: Ibrâz-ı kadr-şinâsi ederek = Kadir bilirlik göstererek, bk. Kadirşinaslık.

Türkçe Sözlük

(i. F.) (c. kafa-dârân). Birine uyan, arkası sıra giden, tâbî, peyk, gayret-keş: O falânın kafadârıdır; kendisi gibi birtakım kafadarları vardır. 2. Arkadaş, refik, dost, yardak (başlıca kötüleme, küçümseme veya takdir makamında kullanılır).

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Uyma, peyklik, gayretkeşlik, yardaklık: Kendisine kafadarlık edecek birtakım eksik akıllılar bulmuş. 2. Arkadaşlık, yoldaşlık, dostluk.

Genel Bilgi

İnsanların sıkılınca geleneksel olarak başvurdukları üç şey alkol, nikotin ve kahvedir. Alkol alınmasına ve sigara içilmesine sağlık kuruluşlarınca karşı çıkılmasına karşılık kahve içme alışkanlığı hiç bir zaman benzeri eleştirilerle karşılaşmamıştır. Halbuki fazla miktarda kahve içimi de anormal zihinsel durumlar oluşturabilir, kafeinin birden kesilmesi kendine özgü olumsuz belirtiler ortaya çıkarabilir.

Günlük hayatımızda başlıca kafein kaynakları, kahve, çay, çikolata, kakao ve kolalı içeceklerdir. Kafein en çok kahvede bulunur, çayda ise kahvenin yarısı ile beşte biri kadardır. Bir fincan kahvede 85-100 miligram, bir bardak çayda 60 miligram, kolalı içeceklerin litresinde ise 100-130 miligram kafein bulunur. Bu nedenle kafein üzerindeki araştırmalar kahve üzerinde yoğunlaşmıştır.

Kafeinli içecekler içildiklerinde vücut tüm kafeini emer, kandaki seviyesi 15-45 dakikada en yüksek seviyesine çıkar. Alınan miktarın en azından yarısının vücutta kullanılıp atılmasına kadar geçen zaman yaklaşık beş saattir. Kafein kandaki yağ asitlerinin seviyesini arttırır, bu maddeler enerjiye çevrilerek vücut direncini arttırırlar. Kafein sinir sistemine uyarıcı etki yapar, uykuya olan reaksiyon zamanını uzatır, canlılığı arttırır.

Bir insan kısa sürede 6-7 fincan kahve içerse, kafeine bağlı, huzursuzluk, uykusuzluk, ishal, kalp çarpıntısı gibi belirtiler görülebilir. Ancak kafein zehirlenmesi olabilmesi için günde 80-100 fincan kahve, 125 bardak çay veya 200 kutu kolalı içecek içilmesi gerekmektedir ki bu da pratikte mümkün değildir.

5-10 gramlık kafein tozu erişkin bir kişiyi öldürebilmektedir. Kafein zehirlenmesi belirtileri sıkıntı, kusma, kalp çarpıntısı ve komadır. Kalbin durması ve solunum yetersizliği nedeniyle ölüm bile meydana gelebilir.

Aşırı kahve alımının şeker, gut, mide, bağırsak ve idrar yolları hastalıklarına da yol açtığı ileri sürülmüş ama bu hastalıkların hiçbirinin nedeni ile aşın kafein alımı arasındaki ilişki kanıtlanamamıştır.

Genel Bilgi

Kleopatra, Konfüçyüs, Einstein, Edison, Ts’ai Lun. Bütün bu kişilerin içinde insanlık tarihinin gelişimine en büyük faydası olan kimdir dersek, herhalde Ts’ai Lun demezsiniz. Ama O’dur. Ts’ai Lun günümüzden yaklaşık 2000 yıl önce Çin’de yaşayan bir memurdu ve MS 105 yılında bugünkü kullanılan hali ile kağıdı icat etti. Dutağacı kabuğu, kenevir ve kumaş paçavralarını suyla karıştırarak ezdi, lapa haline getirdi, presleyerek suyunu çıkardı ve bu ince tabakayı kuruması için güneşin altında ipe astı.

Aslında insanlar MÖ 3500 yıllarında bile üzerine yazı yazabilecek çeşitli şeyler kullanıyorlardı. Kağıdın icadı sonraki devirlerde Çinlileri dünyanın en gelişmiş kültürünün sahibi yaptı. Şaşırtıcıdır ki, Orta Asya’ya 751, Bağdat’a ise 793 yılında ulaşan Ts’ai Lun’un kağıt yapma metodu, Avrupa’ya 1000 yılda gelemedi. Avrupa’da ilk kağıt ancak 1151 yılında İspanya’da yapılabildi.

Özellikle matbaanın icadı ile birlikte kağıda olan ihtiyaç gittikçe büyüdü. Yeterli hammadde bulmakta zorlanıldı. Ayrıca bu şekilde kağıt imalatı çok zaman alıyordu ve dünyanın bir çözüme ihtiyacı vardı.

Kesin tarih bilinmiyor ama yaklaşık 18. yüzyılın başlarında Fransız bilimci Rene-Antonie Ferchault de Reaumur ormanda ağaçların arasında yürürken bir yaban arısı kovanı gördü. Yaban arıları evlerinde olmadığından durup kovanı incelemeye başladı. Birden kovanın kağıttan yapılmış olduğunu gördü. Peki onlar paçavra kullanmadan kovanı nasıl yapıyorlardı? Sadece paçavra değil, kimyasallar, ateş ve karıştırma tanklarını da kullanmıyorlardı. Arılar insanların bilmediği neyi biliyorlardı ?

Aslında her şey çok basitti. Kısa bir gözlem sonucunda gördü ki, yaban arıları ince dalları veya çürümüş kütükleri kemirir gibi ağızlarına alıyorlar, burada mide sıvıları ve salyaları ile karıştırıyorlar ve kovanlarını yapmada kullanıyorlardı. Reaumur arıların sindirim sistemini de inceleyerek buluşunu 1719 yılında Fransız Kraliyet Akademisi’ne sundu.

İlk kağıt makinesi 1798 yılında yapıldı. Ancak bu geniş bir kayışın dönerek fıçıdaki lapayı aldığı ve ince kağıt haline getirdiği, her dönüşte tek bir kağıt yapabilen basit bir makine idi. Silindirli makine çok geçmeden 1809 yılında John Dickinson tarafından icat edildi.

Günümüzde kağıt üretimi yüksek teknoloji ile ve tam otomatik olarak yapılabilmektedir ama işlemin aslı esas olarak değişmemiştir. Kağıtların arasındaki kalite farkını kullanılan lifin türü, lapanın hazırlanışı, içine katılan malzemeler, kimyasal veya mekanik metotlar belirler. Her ne kadar liflerin elde edilmesinde ağaçlar ana kaynak ise de özellik taşıyan kağıtların yapılmasında günümüzde sentetik lifler de kullanılmaktadır.

Genel Bilgi

Kleopatra, Konfiçyüs, Einstein, Edison, Ts’ai Lun. Bütün bu kişilerin içinde insanlık tarihinin gelişimine en büyük faydası olan kimdir dersek, herhalde Ts’ai Lun demezsiniz. Ama O’dur. Ts’ai Lun günümüzden yaklaşık 2000 yıl önce Çin’de yaşayan bir memurdu ve MS 105 yılında bugünkü kullanılan hali ile kağıdı icat etti. Dutağacı kabuğu, kenevir ve kumaş parçalarını suyla karıştırarak ezdi, lapa haline getirdi, presleyerek suyunu çıkardı ve bu ince tabakayı kuruması için güneşin altında ipe astı.

Aslında insanlar MÖ 3500 yıllarında bile üzerine yazı yazabilecek çeşitli şeyler kullanıyorlardı. Kağıdın icadı sonraki devirlerde Çinlileri dünyanın en gelişmiş kültürünün sahibi yaptı. İaşırtıcıdır ki, Orta Asya’ya 751, Bağdat’a ise 793 yılında ulaşan Ts’ai Lun’un kağıt yapma metodu, Avrupa’da ilk kağıt ancak 1151 yılında İspanya’da yapılabildi.

Özellikle matbaanın icadı ile birlikte kağıda olan ihtiyaç gittikçe büyüdü. Yeterli hammadde bulmakta zorlanıldı. Ayrıca bu şekilde kağıt imalatı çok zaman alıyordu ve dünyanı bir çözüme ihtiyacı vardı.

Kesin tarih bilinmiyor ama yaklaşık 18. yüzyılın başlarında Fransız bilimci Rene - Antonie Ferchault de Reaumur ormanda ağaçların arasında yürürken bir yaban arısı kovanı gördü. Yaban arıları evlerinde olmadığından durup kovanı incelemeye başladı. Birden kovanın kağıttan yapılmış olduğunu gördü. Peki onlar paçavra kullanmadan kovanı nasıl yapıyorlardı? Sadece paçavra değil, kimyasallar, ateş ve karıştırma tanklarını da kullanmıyorlardı. Arılar insanların bilmediği neyi biliyorlardı?

Aslında her şey çok basitti. Kısa bir gözlem sonucunda gördü ki, yaban arıları ince dalları veya çürümüş kütükleri kemirir gibi ağızlarına alıyorlar, burada mide sıvıları ve salyaları ile karıştırıyorlar ve kovanlarını yapmada kullanıyorlardı. Reaumur arıların sindirim sistemini de inceleyerek buluşunu 1719 yılında Fransız Kraliyet Akademisi’ne sundu.

İlk kağıt makinesi 1798 yılında yapıldı. Ancak bu geniş bir kayışın dönerek fıçıdaki lapayı aldığı ve ince kağıt haline getirdiği, her dönüşte tek bir kağıt yapabilen basit bir makine idi. Silindirli makine çok geçmeden 1809 yılında John Dickinson tarafından ilan edildi.

Günümüzde kağıt üretimi yüksek teknoloji ile ve tam otomatik olarak yapılabilmektedir ama işlemin adı esas olarak değişmemiştir. Kağıtların arasındaki kalite farkını kullanılan lifin türü, lapanın hazırlanışı, içine katılan malzemeler, kimyasal veya mekanik metotlar belirler. Her ne kadar liflerin elde edilmesinde ağaçlar ana kaynak ise de özellik taşıayn kağıtların yapılmasında günümüzde sentetik lifler de kullanılmaktadır.

Türkçe Sözlük

(i. A. «kühûlet» ten) (c. kevâhil). 1. Kühûlet sâhibi, olgun, orta yaşlı. 2. Ağır, hareketli, gayretsiz, tembel, durgun, râkid. Bahr-i kâhil = Durgun deniz.

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Yemen’den çıkıp şimdi en büyük kısmı Amerika kıtasında bilhassa Brezilya’da yetişen bir tane ki, kavrulup döğüldükten sonra suda haşlanıp içilir: Yemen kahvesi, Brezilya kahvesi, toz kahve, kuru kahve: Kavrulmuş kahve. 2. Bu tanenin kavrulmuş tozundan pişirilen şerbet: Kahve içmek; kahve pişirmek; şekerli, sade, alafranga, alaturka kahve. 3. Kahve içilen umumî yer, kahvehane: Mahalle kahvesi; kahvede oturmak; kahve peykelerinde yatmak. Kahvaltı = 1. Aslında aç karnına kahve içmemek için kahveden önce yenen kısa yemek. 2. Yemek vaktinin dışında ve sofra haricinde tepsi ile çıkarılıp yenen şey: Bir parça kahvaltı edelim; sabahleyin biraz kahvaltı ettim! Kahveocağı = Büyük dairelerde kahve pişirilen oda, kahveci odası: Efendisini salona aldılar, o da kahveocağına girdi. Kahve parası = Bahşiş: Arabacıya bir kahve parası ver. Kahve tepsisi, ibriği, cezvesi, fincanları, takımı = Kahveye mahsus şeyler. Kahverengi = Boz ile koyu sarı arasında bir renk. Kuru kahve = Kavrulup döğülmüş kahve, kahve tozu.

Türkçe Sözlük

(i.) (bir Meksika yerli dilinden). Amerika’da ve oradan alınarak Afrika’da yetişen kahveye benzer bir tane ki, toz hâlinde sütle ve sade olarak kahve gibi içilir ve başlıca çikolata imalinde kullanılır.

Türkçe Sözlük

(i.). Vaktiyle yeniçeri ağasının giydiği kırmızı bir başlık.

Türkçe Sözlük

(i.) (aslı F. galiye-i misk). Misk kedisinden alınmış misk.

Türkçe Sözlük

(aslı: KâL’A-BEND) (i. F., Ar. kal’a, Fars. benden = bağlamak). Bir kaleye hapsedilmiş mahkûm, (bk.) Kal’abend.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(A.-F.) [ قلمکاری] nakkaşlık. 2.kalem işi.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Tepesi sivri başlık, külah.

Türkçe Sözlük

(aslı: KâALEB) (i. A.) (c. kavâlib). 1. Bir şekil ve hususî surette dökülmesi istenen şeylere mahsus zarf: Dökmeci kalıbı, hurufat kalıpları. 2. Hususî bir biçim, bir şekil alması istenen bazı şeylerin konmasına mahsus araç: Buz kalıbı; potin; çizme kalıbı. 3. Umumiyetle şekil ve suret nümûnesi: Esvap kalıbı, gemi kalıbı. 4. Bir kalıba dökülmüş, kalıptan çıkmış şey: Bir kalıp şeker, bir kalıp sabun. 5. Kalıba dökülmeksizin, kalıptan çıkmış gibi bir şekil ve biçimde olan şey. 6. Ruha nisbetle insan veya hayvanın bedeni, maddî kısmı: Kalıptan ibaret bir adam: Akıl ve ruhu yok kadar az olup sırf maddî şekil ve biçimden ibaret olan. Kalıp değiştirmek, kalıp dinlendirmek = Ölmek, vefat etmek. 7. mec. Cansız, kalıp gibi hareketsiz: Kalıp gibi hasta; herif insan değil, kalıp; koca kalıp, kalıp gibi yatmak. Kalıp etmek = Hile etmek. Basmakalıp = Bir şeyi anlamaksızın, akıl ve zekâ göstermeksizin bir örneğe uyarak veya bir yerden aynen alarak vücuda gelen şey: Onun yazdığı şey basmakalıptır. Basma kalıbı = Boyanacak kalemkârî tülbendin veya nakşedilecek kumaşın üzerine basılmak üzere muhtelif şekil ve biçimde oyulmuş tahta. Kalıbını basmak = Mühür basmak yerine bütün kalıbı basmak ki, mecâzen bütün varlığı ile o işe angaje olmak mânâsına gelir. Kalıbı dinlendirmek = Ölmek. Kalıptan kalıba, bin kalıba girmek = Şeklini ve kıyafetini değiştirmek. Bir kalıba dönmek = Bir hâl şekli bulmak, bir çare düşünmek.

Türkçe Sözlük

(I. A.) (Arapça’laşmış Farsça bir kelimedir. Aslı: Kallâş). Batakçı, derbeder, edepsiz, hilekâr, dönek.

Türkçe Sözlük

(i. Fr. galoche). Eskiden ayakkabıları çamurdan muhafaza için üstten giyilen kundura (Fransızca’da başlıca lâstiklere denildiği halde bizde yalnız kunduracı işi olan . dikişlilerine denilmiştir).

Türkçe Sözlük

(aslı: KâLB) (i. A.). 1. Sahte, taklit, resmî ve sahih olmayıp bir sahtekâr tarafından taklitle, kıymetsiz bir madenden yahut eksik olarak yapılmış para: Kalp akça; bu lira, bu banknot kalptır. 2. Yalandan cesaret satıp hakikatte pek korkak ve işe yaramaz olan: Kalp adamdır; pek kalp çıktı. 3. Yalancı, her tavır ve hâil sahte, kendisine güvenllemez: Öyle kalp adamlarla iş görülür mü?

Türkçe Sözlük

(i.). Asıl deriden ve ona benzetilerek çuhadan, sarıksız, düz başlık: Tatar, Çerkeş, Bulgar, Acem kalpağı; süvari kalpağı; post, samur kalpak. Karakalpak (hi.) = Siyah kalpak giymeleri bu adı almalarına sebep olmuş bir büyük Türkmen boyu ki, Harzem (Hıyve)’de otururlar.

Türkçe Sözlük

(aslı: KâNBER) (i.). Her işin içinde bulunan kimseler hakkında söylenen «kambersiz düğün olmaz» sözünde geçer.

Türkçe Sözlük

(i.). Ucu çengelli gönder: Kayıkçı, yangın kancası. Kancabaş = Karadeniz’in Anadolu sahiline mahsus bir çeşit gemi ki, başlıca kereste, odun ve kömür naklinde kullanılır, mec. Kancayı takmak = Yapışıp ayrılmamak, musallat olmak.

Türkçe Sözlük

(aslı: KINDIL) (i. A.) (c. kanâdîl). 1. Zeytinyağı içine batırılmış bir fitilin yanmasiyle ışık veren aydınlatma Aleti ki, çeşitleri vardır. Kandil yakmak. Sönük bir kandilin ışığında dikiş dikiyordu. 2. Sünbül gibi çiçeklerin çiçeği: Bu sünbülün kandili ne kadar çok. Kandilağacı = Bir cins ağaç. İdare kandili = Az aydınlık vermek üzere gece uyurken yakılan kandil çeşidi kl, bazıları kısa mumdan ibarettir. Kandil uçurmak = Çocuklar sabun köpüğünden balon üflemek. Kandil çöreği = Kutsal gecelerde hususi surette yapılıp yenen yağlı çörek. Kandilçiçeği = Civan perçemi çeşidi. Şamandıra kandili = Fitili tıpa parçalarını havi bir ufacık şamandıra İle yağın üzerinde duran kandil çeşidi. mec. Gökkandil (körkandil) = Kendinden geçmiş, mesut, gözü dumanlı sarhoş. Kandil gecesi = Minarelerde kandil yanan kutsal gecelerin beheri: Velâdet-i Nebevi, Regaaib, Berât, Mtrâc geceleri gibi.

Genel Bilgi

Yaşamımızın sürebilmesi için vücudumuzdaki her bir hücrenin oksijene ihtiyacı vardır. Hücrelerimize oksijeni kanımız taşır. Kanımız oksijeni havadan aldığımız nefesin sonucunda akciğerlerimizden alır ve vücudumuzun her bir noktasına ulaştırır. Bu noktalarda oksijeni hücrelere devreden kanımız, kalp tarafından emilerek tekrar oksijen depolayabilmesi için akciğerlerimize pompalanır ve çevrim böyle devam eder.

Kanımızın içinde oksijen moleküllerini tutup, damarlarda taşıyarak, hedefe ulaşıldığında bırakan özel bir molekül vardır. Kırmızı kan hücrelerini, yani alyuvarları çevreleyen ve aslında demir içeren bir protein olan hemoglobin, oksijenle birleşerek bilinen parlak kan rengini oluşturur.

Kanımız hücrelerde oksijeni terk edip, karbondioksiti alıp geri dönerken yani toplardamarlarımızda iken rengi koyu kırmızı hatta biraz mora yakındır. Damarlarımızın çeperleri ve kan hücreleri renksiz olduklarından, kanın rengini veya renginin tonunu içinde oksijen olup olmaması tayin eder.

Damarlarımızın mavi renkte görünmesi, vücudumuza gelen ışığın bir kısmının derimizde emilmesi, bir kısmının da yansıtılması ile ilgilidir. Derimizde mavi renk gibi yüksek enerjiye sahip dalga boyundaki ışıklar daha çok yansıtılıp gözümüze geldiği için damarlarımız mavi renkte görülür.

Vücudumuzda gördüğümüz damarların hemen hemen tümüne yakını daha koyu renkli kanı taşıyan toplardamarlardır. Atardamarlarda kalp tarafından pompalanan kanın vücudun her yerine süratle ulaşabilmesi için basınç yüksektir. Toplardamarlarda ise kanın basıncı düşük, hızı da daha yavaştır.

Herhangi bir atardamar kesildiğinde kan daha hızlı dışarı çıkar, kan kaybı süratli ve çok olur. Hayati tehlike yaratır. Bu tehlikeye karşı atardamarlarımız daha kalın çeperli yapılmış ve derimizin altında daha derinlere yerleştirilmişlerdir. Bir kaza veya ameliyat olmadıkça atardamarlarımızı pek göremezsiniz.

Bu nedenle derimizde gördüğümüz damarların çoğu, et kalınlığı az olduğu için içindeki kanın rengini daha çok yansıtan ve deriye daha yakın olan toplardamarlardır. Tabii ki bu durum toplardamarlar kesildiğinde kanın koyu kırmızı veya mor renkte akacağı anlamına gelmez. Kesilme yerinden akan kan derhal hava ile temas edip, ondaki zengin oksijeni alır ve rengi yine bilinen kan rengine dönüşür.

Genel Bilgi

Yaşamımızın sürebilmesi için vücudumuzdaki her bir hücrenin oksijene ihtiyacı vardır. Hücrelerimize oksijeni kanımız taşır. Kanımız oksijeni havadan aldığımız nefesin sonucunda akciğerlerimizden alır ve vücudumuzun her bir noktasına ulaştırır. Bu noktalarda oksijeni hücrelere devreden kanımız, kalp tarafından emilerek tekrar oksijen depolayabilmesi için akciğerlerimize pompalanır ve çevrim böyle devam eder.

Kanımızın içinde oksijen moleküllerini tutup, damarlarda taşıyarak, hedefe ulaşıldığında bırakan özel bir molekül vardır. Kırmızı kan hücrelerini, yani alyuvarları çevreleyen ve aslında demir içeren bir protein olan hemoglobin, oksijenle birleşerek bilinen parlak kan rengini oluşturur.

Kanımız hücrelerde oksijeni terk edip, karbondioksiti alıp geri dönerken yani toplardamarlarımızda iken rengi koyu kırmızı hatta biraz mora yakındır. Damarlarımızın çeperleri ve kan hücreleri renksiz olduklarından, kanın rengini veya renginin tonunu içinde oksijen olup olmaması tayin eder.

Damarlarımızın mavi renkte görünmesi, vücudumuza gelen ışığın bir kısmının derimizde emilmesi, bir kısmının da yansıtılması ile ilgilidir. Derimizde mavi renk gibi yüksek enerjiye sahip dalga boyundaki ışıklar daha çok yansıtılıp gözümüze geldiği için damarlarımız mavi renkte görülür.

Vücudumuzda gördüğümüz damarların hemen hemen tümüne yakını daha koyu renkli kanı taşıyan toplardamarlardır. Atardamarlarda kalp tarafından pompalanan kanın vücudun her yerine süratle ulaşabilmesi için basınç yüksektir. Toplardamarlarda ise kanın basıncı düşük, hızı da daha yavaştır.

Herhangi bir atardamar kesildiğinde kan daha hızlı dışarı çıkar, kan kaybı süratli ve çok olur. Hayati tehlike yaratır. Bu tehlikeye karşı atardamarlarımız daha kalın çeperli yapılmış ve derimizin altında daha derinlere yerleştirilmişlerdir. Bir kaza veya ameliyat olmadıkça atardamarlarınızı pek göremezsiniz.

Bu nedenle derimizde gördüğümüz damarların çoğu, et kalınlığı az olduğu için içindeki kanın rengini daha çok yansıtan ve deriye daha yakın olan toplardamarlardır. Tabi ki bu durum toplardamarlar kesildiğinde kanın koyu kırmızı veya mor renkte akacağı anlamına gelmez. Kesilme yerinden akan kan derhal hava ile temas edip, ondaki zengin oksijeni alır ve rengi yine bilinen kan rengine dönüşür.

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Ağır şeyleri tartmaya mahsus tartı Aleti kl, ağırlık rakamlar yazılı bir sapla onun üzerine hareket edecek surette asılı bir toptan ve tartılacak şeyi kaldıracak iki zincirli çengelden ibaret olup bir yere asılı olur veya iki kişinin omuzlarına koydukları bir sırığa takılır. El kantarı = Bunun küçüğü. 2. Başlıca kırk dört okkadan ibaret olan ve bölgeye göre değişen ağırlık miktarı: On kantar kireç. Maden kömürünün kantarı kaçadır? Yeni kantar = Yüz kilogramdan ibaret ağırlık. Kantar ağası = Eskiden ölçülerin teftişine memur görevli. Kantarı belinde = Gözü açık, aldanmaz adam.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Ev, konak, daire ve her çeşit binanın girilip çıkılacak yeri, Ar. bâb, Fars. der: Ev, konak, saray kapısı, kapıdan içeri girmek, kapıdan dışarı çıkmak, oda kapısı, sokak kapısı: Sokağa açılan dış kapı. 2. Resmî daire, iş sahiplerinin başvurma yeri olup tabiatiyle büyük olan konak: Paşakapısı = Vaktiyle sadâret dairesi hükmünde olan BAbıâlî ve taşralarda hükümet konağı. Şeyhülislâm kapısı = Meşîhat dairesi. Serasker kapısı = Harbiye nazırlığı binası. Ağakapısı = Vaktiyle yeniçeri ağalığı dairesi. 3. Memurluk, görev, iş, hizmet: Kapı bulmak, kapıdan olmak. 4. Bir hizmetçinin, hizmetinde bulunduğu ev. 5. Her iş İçin başvurulan büyük kapı, Fars. der-bâr, dergâh, Ar. bâb, atebe: Bu kapıdan kovulursam hangi kapıya gidebilirim? 6. Tavla oyununda çeşitli yerlerden iki taş oynayıp ikisini bir hâneye getirmek, vurulmayacak surette birbiri üstüne koymak: Kapı yapmak, kapı kazanmak. 7. mec. Söylenecek bir söze veya edilecek bir teklif veya ricaya giriş olacak bahane ve vesile: Edeceği teklife şimdiden kapı yapıyor. Kıpı açmak = 1. Başlamak, Osm. mübâşeret etmek. 2. Söze başlamak, mevzua girebilmek maksadıyle söz söylemek. 3. Yol açmak, misal olmak, misal vermek. Kapıyı büyük açmak = Çok masrafa girmek. Açık kapı = Misafir kabûl eden ev: Kapısı açıktır. Araba kapısı = Araba girip çıkacak surette büyük kapı. Kapıağası = Osmanlı devrinde saray-ı hümâyûn’da ak ağaların büyüğü. Kapıoğlanı = Osmanlı devrinde bir patrikhane veya büyükelçiliğin Adî işler için resmî dairelere gidip gelmeye memur hademesi. Kapıdan bakmak = Eve kapanıp çıkamamak: Mart kapıdan baktırır. Cümle kapısı = İçerde ayrı ayrı odalar ve meskenler bulunan bir yerin umumî kapısı: Üniversitenin cümte kapısı. Kapı Çukadarı = Osmanlı devrinde kapı kethudâsı maiyetinde memur. Kapı halkı = Vaktiyle paşaların askerî maiyeti. Demirkapı = 1. İki tarafı kayalık dağ olan tehlikeli boğaz ve derbend. 2. Nehrin içinde su trafiğine engel olan taşlar, şelâle: Tuna’nın demirkapıtarı. Kapı kapı dolaşmak = Her tarafa müracaat etmek. Kapıkulu = 1826’ dan önce ekserisi devşirme olan Osmanlı askerî sınıfları mensûbu ki, başlıcası yeniçerilerdir. Kapı kethudâsı = Osmanlı devrinde vilâyetlerin İstanbul’da olan işlerini yürütmeye memur zat. Kapı yapmak = 1. Bahse ve mevzua girişebilmek için söz açmak ve vesile yaratmak. 2. Tavla oyununda iki taşı boş bir hâneye toplamak. Kapı yoldaşı = Bir efendinin hizmetinde ve bir kapıda bulunan hizmet arkadaşı.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Başlık, başkanlık. 2. Gemi süvariliği, reislik. Bu gemide kim kaptanlık ediyor?

Yabancı Kelime

Fr. capuchon

başlık

Üst giysilerinin yakalarına takılı başlık.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Fars. siyah, Ar. esved: Kara boya, kara at: Yağız. Kara toprak. 2. mec. Matemli, gamlı, kederli, Ar. meş’ Üm, menhûs: Kara gün, kara haber, kara talih. 3. mec. Ayıp, arlı: Kara yüz, yüzü kara. 4. Esmer: Kara Ahmed, kara ekmek. 5. Siyahlık, siyah boya: Karaya boyamak, karası kara, akı ak. 6. Siyâhî, zenci, Afrika’nın siyah adamı. (c.). Karalar = Yas kıyafeti, mâtem: Karalar giymek. Alın karası = Talihsizlik, Osm. baht-ı siyâh. Kara et = Geyik, tavşan vesaire gibi av eti. Karaoğlan = 1. Çingene. 2. Ayı. Karaiğne = Bir cins ufak karınca. Kara baş = Evlenmeyen manastır kesişi. Siyah sarık saran tarikat dervişi. 3. İlkbaharda açan güzel kokulu mor bir çiçek. Karabasan (başkan) Ağırlık, kâbus. Karabiber = Hindistan’dan gelen maruf bahar ki, kırmızı biberden bu isimle ayrılır. Kara buğday = Buğday çeşidi. Karaboya = Zaçyağı. Karapazı, karapelin = Pazı ve pelin çeşitleri. Karaciğer = Midenin sağ tarafında bulunan iç organ. Karacümle = 1. Çarpma işlemi. 2. Ezberden hesap yapabilme kabiliyeti. Kara cehennem = Pek esmer ve yüzü gülmez adam. Karaçam = Çam ağacı çeşitlerinden biri. Karaçalı = Bir cins dikenli çalı. Karahummâ = Tehlikeli bir çeşit tifüs. Karahaber = Birinin ölüm haberi. Karadeniz = Türkiye’nin kuzeyindeki büyük deniz, Osm. Bahr-i Siyâh. Karadiken = Bir cins bitki. Karasakız = Zift. Karateydi — MAlihulyâ, melankoli. Karasöğüt = Söğüt çeşidi. Karasungur = Doğanın bir cinsi. Karatavuk = Avlanan bir cins tavuk. Karataban — 1. Horasan demiri. 2. Bir çeşit sığır hastalığı. 3. Ipekböceğinin kararıp kırılması illeti. Karadut = Dutun siyah cinsi. Kara Arap = Zenci, siyâhî. Karakarga = Büsbütün siyah olan karga. Karakaş = Kaşları siyah. Karakalem = 1, Yalnız siyah çiçekleri olan İdî porselen. 2. Siyah kurşun kalemiyle yapılan resim. Kara koca = Ağarmamış ihtiyar. Kara kurbağa = Siyahımsı bir cins kurbağa. Karakış = Kışın ortası ve pek soğuk mevsimi. Aradan karakedi geçmek = Bozuşmak: Aramızdan kara kedi mi geçti? Karayazı = Bahtı siyah. Karayüzlü = Bir ir ve namussuzluğu olan. Akı ak, Karası kara = Beyaz çehreli ve siyah gözlü, kaşlı, ablak. Akla karayı seçmek = Çok zahmet çekmek. Is karası = Kurum boyası. Kestane karası = Açık siyah renk. Yüz karası = Namussuzluk, Ar.

Genel Bilgi

Dünya tarihinde kedilerden başka, önce tanrılaştırılan, sonra şeytanla özdeşleştirilip soykırımına uğrayan, sonra da tekrar evin baş köşesine yerleştirilen hiçbir canlı türü yoktur.

Bir insanın önünden siyah renkli bir kedi geçmesinin uğursuzluk getireceğine ilişkin inancın kaynağının milattan önce 3000’li yıllara, eski Mısırlılara dayandığı biliniyor. O devirde kediler kutsal bir canlı olarak görülüyordu. Hatta siyah dişi kedilerin tanrıça olarak kabul edildikleri kazı çalışmaları sonucu çıkan duvar kabartmalarından anlaşılmaktadır.

O devirde Mısır’da kedileri hastalık ve ölümden korumak için kanunlar bile yapılmıştı. Evin kedisinin ölmesi aile için bir felaketti. Aile fakir veya zengin olsun fark etmez, kedi mumyalanır, çok güzel kumaşlara sarılır, hatta mezarında yanına kıymetli taş ve madenler bırakılırdı.

Kedilerin Mısırlıları bu kadar etkilemesinin sebebinin çok yüksek yerden düştükleri zaman bile yara almadan kurtulmaları olduğu sanılıyor. Kedinin dokuz canlı olduğu inancı o zamanlarda gelişmiştir.

Medeniyetler geliştikçe insanlarda kedi sevgisi de arttı, Hindistan’da, Çin’de kediler insana en yakın hayvan oldular. O devirlerde, bugünkü inanışın aksine kedinin birisinin önünden geçmesi o kişi için şans demekti.

Kedilerden, özellikle siyah kedilerden nefret, Hıristiyanlığın kendinden önceki kültürleri ve onların sembol kabul ettiği şeyleri yok etme güdüsü ile ortaçağda, İngiltere’de başladı. Bağımsız, bildiğini yapan, “inatçı” ve “sinsi” karakteri, sayılarının da şehirlerde aşırı artması ile birleşince, kediler gözden düştü.

O yıllarda evinde kedi besleyenler yalnız yaşayan fakir ve yaşlı kadınlardı. Yine o yıllar büyücü ve cadı inancının tüm Avrupa’da histeriye dönüştüğü yıllardı. Siyah kedi besleyen bu kadınların kara büyü yaptıklarına dair kampanyalar başlatıldı. Siyah kedilerin geceleri şeytana dönüştükleri konusunda korku dolu halk hikayeleri üretildi.

Cadı konusu bir paranoyaya dönüşünce birçok zavallı kadın kedisi ile birlikte yakıldı. Fransa’da kral 13. Louis bu uygulamayı yasaklayana kadar her ay binlerce kedi yakıldı. Sonra da kedilerin popülaritesi tekrar yükselerek arttı. Boşuna dememişler kediler dokuz canlıdır diye.

Sağlık Bilgisi

Karaciğerin görevini yeterince yapmaması sonucu görülen bir hastalıktır. Belirtileri bağırsaklarda gaz, karın şişliği, sağ böğürde ağrı, burun kızarması, solgun renk, yüz ve elde çil gibi lekeler, paslı dil, ağızda acılık, mide bulantısı, kabızlık, çarpıntı, el ve ayak şişleri, görme ve işitmede azalma görülür. İdrar rengi, sabahları koyu, gündüz ise açık ve durudur. İdrara çok çıkılır. Hastanın çukulata, baharatlı yiyecekler, turşu, kızartmalar, ve yağlı şeyler yememesi gerekir. Tedavi için aşağıdaki reçetelerden faydalanılır.

Tedavi için gerekli malzeme : Ayva

Hazırlanışı : 2 tane ayva külde pişirilip, yemeklerden önce yenir. Bunun yerine ayva marmelatı da yenebilir.

Şifalı Bitki

(caryophyllus aromaticus): Mersingiller familyasından anayurdu Molük adaları olan ve birçok tropik ülkelerde ve başlıca Zengibar, Filipinler ve Hindistan’da yetiştirilen, kış aylarında yaprak dökmeyen bir ağaçtır. Çiçeğinin tomurcuklarına karanfil denir. Baharat olarak kullanılır. Çiçeklerinden elde edilen karanfilyağının içeriğinde hidrokarbür, euganol, salisilik asid ve karyofilin vardır. Güzel kokuludur. Tadı acıdır. Baharat olarak kullanılır. Kullanıldığı yerler: Mikropları öldürür. Ağrıları dindirir. Sinirleri uyarır. Hazmı kolaylaştırır. Koku giderir. İştah açar. İshali keser. Bedeni ve zihni yorgunlukları giderir. Cinsel arzuları kamçılar. Doğumu kolaylaştırır. Karanfil esansı diş macunlarında kullanılır.

Türkçe Sözlük

(i. aslı: karanuluk). 1. Işık ve aydınlığın aksi, göz görmeyecek hal, Ar. zulmet, Fars. tîregî: Karanlık bastı, gece karanlığı, karanlıkta kalmak. 2. Işıklı olmayan. Ar. muzlim, Fars. tîre: Karanlık gece, karanlık bir odaya girdim. Sofa karanlık idi. Karanlık oda = Fotoğraf camı banyosu, röntgen muayenesi gibi işlerin yapıldığı ışıksız oda. Karanlıkta göz kırpmak = Bir şeyi anlatmak isterken karşısındakinin anlayamayacağı bir işarette bulunmak veya bir söz söylemek.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Bakırdan yayvan yemek kabı ki, başlıca askere mahsustur: Her mangaya bir karavana yahni verilir. 2. İnce ve yassı elmas. 3. Atışta hedefe vuramama.

Türkçe Sözlük

(i.). (Bir karından çıkmış, karın ortağı. Aslı: karındaş, burada: kardaş ve şimdi: kardeş). 1. Bir ana babadan doğan veya aynı baba, aynı anadan olan kız veya erkek çocukların biribirlerine nisbeti, Fars. birâder, dâder, hemşire, Ar. ah, uht. Biz beş kardeşiz. 2. Eş, akran çift: İki kardeş, beş kardeş: Dağ vesaire isimleri. Ahret kardeşi = Oğulluk, oğulluğa kabûl edilen adam. Oz kardeş = Ana baba bir kız veya erkek kardeş. Uvey kardaş = Uvey ana veya babanın çocuğu. Beş kardeş = mec. Tokat. Büyük kardeş = Ağabey. Eski Türkçe’de: ısı. Sütkardeş = Aynı kadından süt emen çocuklar. Kardeşkanı = Bir cins bitki, Osm. dem-i uhaveyn. Ar. dem-üs-sâbân, Fars. hûn-ı siyâvüşân. Kankardeşi = Gayet samimi dost. Kız kardeş = Erkek olmayan. Ar. uht, Fars. hemşire, hâher. Küçük kardeş: Eski Türkçe’de: eni, ini.

Şifalı Bitki

(ejderkanı): Birçenekgiller sınıfının, zambakgiller familyasından, Kanarya adalarında yetişen bir ağaç veya ağaçcıktır. Gövdesi kalındır. Yaprakları sert ve kılıç şeklindedir. Dallarının ucunda demet şeklinde toplanmıştır. Yaşlı gövdelerden, boyacılıkta kullanılan, reçinemsi kırmızımtırak bir özsu akar. Kullanıldığı yerler: Yaraları tedavi eder. Dış kanamaları keser.

Türkçe Sözlük

(i.) (aslı Farsça kâr-ı kîl: çamur işi yahut gâhgîr: samanla tutulmuş’tan gelme olabilir. 1. Taş yahut tuğla harcıyla yapılmış, ahşap olmayan: Kâgir bina, ev, dükkân. 2. Bu suretle yapılmış sağlam bina: Kâgir bir bina yaptırdı.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Eş, Ar. refika, zevce, halîle: Filânın karısı. Karı koca = Ar. zevceyn. Karı koca kavgası = Karı ile koca arasındaki kıskançlık kavgası. Karakoca olmak = Evlenmek. 2. İnsanın dişisi, çamaşırcı karı, aşçı karı (hürmet için, kadın denilir). Çarşamba karısı = 1. Umacı, sihirbaz. 2. mec. Saçları dökük ve birbirine karışmış, üstü başı intizamsız kadın. Karılar (kadınlar) hamamı = mec. Gayet gürültülü yer. Karı düzeni Kadın hilesi. Kocakarı = Yaşlı kadın, Ar. acûz, Fars. pîre-zen. Kocakarı masalı, ilâcı. Kocakarı soğuğu = Kış aylarının sayılı soğuğu, berdelacûz

Türkçe Sözlük

(i.) (aslı: kâh-rîz, halk dilinde: keriz). Yer altında çirkef yolu, lâğım (Farsça’da yer altındaki su yoluna da derler).

Şifalı Bitki

(karnabit): Turpgillerden; vatanı Doğu Akdeniz bölgesi olan 2 yıllık otsu bir bitkidir. Yaprakları koyu yeşil, çiçekleri beyaz veya sarımtıraktır. Kış sebzelerindendir. Lahanaya benzer. Aslında, lahananın çiçek saplarının kısalıp etlenmesiyle lahanadan türemiştir. Yenen kısmı, henüz açmamış yoğun çiçek durumudur. Yurdumuzda; güzlük turfanda karnabahar, kışlık karnabahar ve mart karnabahar olmak üzere üç çeşidi vardır. Fosfor ve vitamin bakımından çok zengindir. Kullanıldığı yerler: Zihin yorgunluğunu giderir. Cinsel gücü arttırır. Sinirleri kuvvetlendirir. İdrar söktürür. Dalak hastalıklarına iyi gelir. Şeker hastalarına faydalıdır. Kalp hastalıklarında şikayetlerin azalmasında yardımcı olur.

İsimler ve Anlamları

(Tür.). (Erkek İsmi) - Yaşlı, pir.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Tazeliği geçip kart ve sert olmak: Bu salatalıklar, bu bamyalar kartlaşmış, kartlanmış (kartalmak şekli eskimiştir). 2. Gençliğin zindeliğini aşmak: O kadın yaşlı değilse de çabuk kartlaşmış, kartlanmış.

Türkçe Sözlük

(i.) (eski Türk dilinde karşı ve ön demektir). 1. İnsanın gözleri üzerinde yay şeklinde uzanan kısa kıllardan ibaret iki çizgi, Ar. hâcib, Fars, ebrû. Keman kaş = Güzel ve yay biçimlisi. Samur kaş = Pek enli ve dolgunu. Kalem kaş = İnce ve güzel biçimli kaş. Kaşı keman = Yay kaşlı. 2. Kaşa benzeyen kemerli ve o durumda uzanan şey. Eğerin ön, art kaşı; İki tarafındaki yüksekçe yerleri. Dağın kaşı = Yöresi, belen. Kaş atmak = İşaret etmek. Kaşbastı = Çatkı. Ağrısız başa kaş bastı = Lüzumsuz teklif. Kaş çatmak = Somurtmak. Kaş göz etmek = işaretle bir şey anlatmak veya bir şey yapılmasına mânî olmak istemek. Kaş yapayım derken göz çıkarmak = iş düzeltmek niyetiyle iş bozmak. Kaşla göz arasında = Bir anda. Gözün üstünde kaşın var dememek = Birine çok iyi muamele etmek, incitecek bir söz bile söylememek. Yüzükkaşı = Ar. fas, Fars. nigîn.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Başlıca Edirne taraflarında yapılan bir çeşit peynir, üç dört parmak kalınlığında, tekerlek biçiminde yapılır: Kaşar peynir, kaşar peyniri. 2. mec. Arsız, yüzsüz, vurdumduymaz.

Türkçe Sözlük

(i.). Kaşı olan: Kara kaşlı, samur kaşlı. Dört kaşlı = Bıyıkları da kaş gibi görünecek surette yeni çıkmış delikanlı.

Sağlık Bilgisi

Göz merceğinin bulutlanıp, görmenin bozulmasına halk arasında aksu, akbasma veya göze perde inmesi adı verilir. Çoğunlukla 50 yaşından sonra görülür. Nedeni göz yaralanması, şeker hastalığı, gözün uzun süre ışığa maruz kalması, damar sertliği veya beze hastalığıdır. Bazen doğuştan da olabilir. En çok rastlananı yaşlılığın neden olduğu katarakttır. Tedavi amacıyla aşağıdaki reçetelerden faydalanılır.

Tedavi için gerekli malzeme : Şap, bal.

Hazırlanışı : 1 çorba kaşığı süzme bala, 1 kahve kaşığı dövülmüş şap konur. İyice karıştırıldıktan sonra göze sürülür. Bu işlem hergün tekrarlanır.

Türkçe Sözlük

(i.). Acımsı ve sertçe bir cins domates ki, başlıca turşusu yapılır.

Türkçe Sözlük

(i. F.) (aslı Türkçe olup Farsça’ya dilimizden geçmiş olduğu sanılır). 1. Gürültü, patırdı, köpeklerin kavgası. 2. Savaş, harp muharebe, cenk, cidal: Kavgaya gitmek. 3. Tutuşma, vuruşma, Ar. münâzaa, mudârebe, müşecere: Konuşma derken kavgaya çevirdiler. Sert konuşmalarını işiten kavga ediyorlar zanneder. 4. Dargınlık, konuşmama, münasebet kesme.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Kavuk giymiş. 2. Orta oyununda, başlıca şahıslardan biri.

Türkçe Sözlük

(i.). Kavrulmuş undan yapılma yemek ki, göçebe halkın en başlı yemeğidir.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. İri ve sert taş, Ar. sahr, sahra: Ak kaya, kara kaya. Kaya devirmek. 2. Taşlık ve sarp dağ, taşlık uçurum, yar: Kendini bir kayadan aşağıya attı. Kayabaşı = Türk halk şiiri ve musikisinde bir şekil ve çeşit. Kayabalığı = Siyahı ve sincabi renkli, deniz dibinde gezen, küçük bir çeşit lezzetli balık. Kayakoruğu = Bir nevi bitki. Kayakuşu = Bir cins kuş. Kayakekiğl = Kekik çeşidi. Kaya keleri = Bir cins kertenkele. Kaya lifi = Bir cins yosun. mec. Pek sert, katı: Kaya gönül.

Türkçe Sözlük

(aslı: GâİP ETMEK) (f.). Kaybetmek, görünmez hale getirmek. Yok etmek, ortadan yok olup ne olduğunu bilmemek, yitirmek, bk. Kayıp.

Türkçe Sözlük

(f.) (aslı kaygurmak). 1. Bakmak, himaye etmek, sahip çıkmak, gailesini çekmek: Beni kimse kayırmıyor ki. 2. İyi idare etmek, ileri sürmek, döndürmek, dikkat etmek: Bu işi siz kayırmalısı-nız. 3. Kullanmak. Bir iş ve vazifeye tâyin etmek, Osm. istihdâm eylemek: Onun maksadı adam kayırmak.

İsimler ve Anlamları

(Tür.) (Erkek İsmi) 1.Taşlı, kumlu, ekime elverişli olmayan toprak. 2.Kaygan toprak. 3.Bileği taşı.

Türkçe Sözlük

(aslı: KâYSAR) (i. A.) (c. kayâsire) (L. Caesar). Eski Roma ve Bizans imparatoru: Kayser-i RÜm (meşhur Sezarin adından gelir; Çar kelimesi de bunun Slavca şeklidir). 1871’den sonra Batı Roma imparatorlarına halef olduğu kabûl edilen üç Almanya imparatoru da bu unvanla anılmıştır: Kayser Wilhelm.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (mü. kayseriyye). Kaysere ait (Kayseri şehrinin adı buradan gelir ve aslı Kaysariyye’dir). (tıp) Ameliyyât-ı kayseriyye = Sezaryen. Çocuğun sezaryenle alınması ki, meşhur Sezar bu şekilde dünyaya gelmiştir.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Asker, her kavmin askerliğe, akın ve çapula ayrılmış efradı ki, sakalsız olmak başlıca alâmetleri idi: Türkmen, Kırgız, Tatar, Moskof kazağı. Tarihte bir Ukrayna Kazakları vardır ve Ukran ırkındandırlar (Rus değil). Bugün «Kazak» kelimesi, yalnız bir Türk kavmi için kullanılmaktadır ki, Türkçe’nin Kazak lehçesi ile konuşurlar ve büyük kısmı Kuzey Türkistan’da Kazakistan’da yaşarlar. 2. Çarlık Rusyası›nda ayrıca bir sınıf teşkil eden sipahiye benzer süvari askeri.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (mü. kebîre) (c. kibâr küberâ). 1. Büyük, ulu, koca: Cebel-i kebîr, dâire-i kebîre (maddî şeyler için daha çok azîm ve cesîm kullanılır). 2. Yaşlı, büyük: Veled-i kebîr = Büyük oğul. Şeyh-i kebîr = Yaşlı ihtiyar. 3. Büluğ yaşına erişmiş, çocukluktan kurtulmuş: Bir kebîr oğlu ve iki kebîre kızı ile diğer bir sagîr oğlu vardır, c. Küberâ = Büyük adamlar, yüksek mevkilerde bulunan devlet adamları: Küberâ konakları, c. Kibâr = Asil ve şerefli adamlar: Kibar meclisi, kibar kıyafeti, bk. Kibar.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) 1.Büyük, ulu azim. 2.Yaşça büyük yaşlı. 3.Çocukluktan çıkmış genç. 4.Allah’ın isimlerinden. Abdülkebir şeklinde kullanılmalıdır.

Türkçe Sözlük

(i. F ). Eğri külâhlı, çarpık başlık giymiş.

Genel Bilgi

Suyu, suya girmeyi, yıkanmayı sevmeyen kedilerin balığı niçin sevdiklerine gelmeden önce kediler sudan gerçekten mi nefret eder ona bir bakalım. Kedilerin sudan nefret ettikleri inancı doğru değildir. Mısır’da evcilleştirilmelerinden önce yaşadıkları ortam su kenarları idi.

Su, kedinin tüylerini ıslatır ve bu da kedinin soğuğa karşı olan direncini azaltır. Eğer bulunduğu yerin hava şartlarına göre bu kedi için önemli ise ıslanmaktan kaçınır. Sıcak iklimlerde yaşayan aslan, kaplan, jaguar gibi akrabaları sudan kaçınmazlar. Kaplan ve jaguarlar sudaki bir avı veya düşmanı yakalamak için hiç düşünmeden suya atlayabilirler. Soğuk bölgelerde yaşayan kar leoparı gibi akrabaları da gerekirse suya girerler ama derin yerlere yaklaşmazlar.

Kedilerin sudan uzak durmalarının diğer nedenleri, zaten temiz bir hayvan olmaları, biraz kaprisli biraz da tembel olmaları ve suya girmenin menfaatleri açısından bir anlam ve amaç taşımamasıdır. Bir taraflarına su değdiğinde bütün vücutlarını yalayarak temizlemek zorunda kalmaları da cabası. Aslında kediler de diğer bir çok hayvan gibi suda gayet iyi yüzebilirler. Van ve Ankara kedileri diğer cinslere göre suyu daha çok severler.

Köpekler böyle değillerdir. Sahibi denize bir sopa veya küçük bir top attığında onu alıp geri getirmek için hiç düşünmeden, mutlu bir şekilde suya atlarlar. Karaya çıktıklarında silkelenerek etraftakilere de duş yaptırırlar. Ne var ki su, köpeklere kedilerden daha fazla zararlıdır. Köpek derisinde ter bezleri yoktur, sadece bol miktarda yağ bezi vardır.

Köpekler insanlarda olduğu gibi ısı düzenlemesi için terlemezler, ısı ayarını solunum sistemleri ile yaparlar. Çok yıkanırsalar deri kurur ve çatlar. Belki bu nedenle köpekler suya girdikten sonra tozlu topraklı yerlere gidip yatarlar.

Ev kedisinin balık sevmesinin yanında kuşlara ve farelere de olan düşkünlüğünün nedeni evcilleştirilmeden önce Nil vadisinde balık, kurbağa, küçük kuşlar ve fareleri avlayarak yaşamış olmasıdır. Zaten eski Mısırlılarda kedileri evcilleştirme düşüncesini yaratan da bu fare yakalamadaki ustalıkları olmuştur.

Günümüzde bile kedinin kuzey Hindistan ve güneydoğu Asya’da yaşayan türleri ırmakların kenarlarında dolaşarak balık avlarlar. Patileri ile balıkları sudan dışarı atar, bu arada gerekirse tamamen suya da girerler. Ev kedileri, özellikle yavru olanları havuz veya akvaryumlardaki balıklara karşı aynı eğilimi gösterirler, bu amaçla ıslanmaktan da pek kaçınmazlar.

Yunanlı tarihçi Siculus eski Mısır’ı anlatırken kedi bakıcılarının onları ekmek ve sütle beslediklerinden, Nil nehrinden getirdikleri balıkları çiğ olarak yedirdiklerinden bahseder. Günümüz kedilerinin balık merakının vahşi atalarından gelen genlerden, süt zevkinin ise Mısırlı bakıcıların yarattığı beslenme alışkanlığından kaynaklandığı anlaşılıyor.

Şifalı Bitki

(thymus): İkiçenekliler sınıfının, ballıbabagiller familyasından; odunsu saplı, karşılıklı küçük yapraklı, sürüngen, çok yıllık timol kokulu alçak bir bitkidir. İçeriğinde thymol vardır. Güney Amerika’da yetişen thymus vulgaris türünden hafif sarı renkli uçucu kekikyağı elde edilir. İçeriğinde timol ve karvakrol vardır. Midevi, idrar söktürücü ve antiseptik olarak kullanılır. Yurdumuzda yabani kekik ve başlı kekik çok miktarda yetişir. Ancak mercanköşk türlerinin çoğu da kekik yerine kullanılmaktadır. Kullanıldığı yerler: Bedeni kuvvetlendirir. Hazmı kolaylaştırır. İştahsızlığı giderir. Sinirleri kuvvetlendirir. Kalp çarpıntılarını keser. Yemeklerin bozulmasını önler. Bağırsak iltihabını iyileştirir. Salgı bezlerinin düzenli çalışmasını sağlar. İdrar söktürür. Aybaşı kanamalarının düzenli olmasını sağlar. Bağırsak solucanlarının düşürülmesine yardım eder. Böbreklerde ve mesanedeki mikropları öldürür. Cinsel isteği kamçılar. Tansiyonu geçici olarak yükseltir. Hastalıklara karşı direnme gücünü artırır. Çocuklarda görülen kansızlığı giderir. Kan dolaşımını düzenler. Müzmin öksürük, astım, bronşit ve iltihaplı zatülcenp’e faydalıdır. Grip, beyin nezlesi ve anjinde şikayetlerin azalmasına yardımcıdır. Kekik suyu ile banyo romatizma ağrılarını dindirir. Kandaki şeker miktarını azaltır. Hamileler ve guatrı olanlar kullanmamalıdır.

Türkçe Sözlük

(i.) (aslı Farsça’dır). 1. Bulaşıcı ve zor iyi olan bir hastalık sebebiyle başının saçı dökülmüş veya bu hastalığa tutulmuş olan: Kel çocuk; kel kız; kel baş. 2. Bu hastalığa yakalanmaksızın saçları dökülmüş olan, Ar eslâğ. İhtiyarlıktan başı büsbütü kel kalmış. 3. mec. Ağaçsız, çıplak: Kel dağ. Keloğlan = Öksüz ve fakir çocuk, külhanbeyi. 4. Pislikten veya bulaşmayla geçip bir daha bitmemek üzere seçim düşüren çıbanlı pis hastalık: Keli geçti; kelini iyi ettiler mec. Keli kızmak = Hiddetlenmek.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Yılan gibi, ancak daha kalın, dört ayaklı ve yürürken yere sürünür sürüngenler ki, en tanınmışı kertenkele dediğimiz cinsidir. Kertenkele = Çabuk yürür küçük cinsi. Yeşil keler, benlikti keler = Zehirli keler cinsi. İri başlı keler, alaca keler = Diğer cinsleri. 2. Keler derisi ki, saat mahfazası vesaire olur. Keler balığı = Ahtapot çeşidi. Su keleri = Suda yaşar cinsi. Kaya keleri = BÜkalemûnun büyüğü.

Türkçe Sözlük

(i ). Başında kellik izi bulunan, kel başlı, dazlak.

Türkçe Sözlük

(i. F.). Aslı Yunanca. Türkçe kullanılışı: Kilise, bk. Kilise.

Türkçe Sözlük

(i. F.). Başlık ve bilhassa başın tepesini örten ve başa yapışan yuvarlak ve hafif takke.. Eskiden kavuğun altına giyilirdi.

Türkçe Sözlük

(i.). Kılığı kıyafeti düzgün, yaşlıca ve gösterişli kimse. bk. Kerliferli.

Türkçe Sözlük

(i. F.) (kem = eksik, mâye = cevher). Aslı ve cevheri aşağı, kıymetsiz, hakir, soysuz.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. kemâlât). 1. Erginlik, olgunluk, pişkinlik, olma: Kemâl bulmuş, kemâle ermiş meyve. 2. Noksansızlık, tamlık, mükemmeliyet, fazlalık, çokluk: Kemâl-i ihtimamla; kemâl-i merhametinden; kemâl-i azametle. 3. Hayatın pişkinlik zamanı, gençlikten sonra ve ihtiyarlıktan önce olan hal ki, otuz ile elli (bugünkü telâkki ile elli ile yetmiş) yaşları arasındadır: Sinn-i kemâle vâsıl olmak; sinn-i kemâlde bulunan edam. 4. İnsanın bilgi ve ahlâkça eksiksiz ve mükemmel olması, Osm. fazl-ü hüner, ilm-ü fazi: Erbâb-ı kemâlden bir zat; fazl-ü kemâl sahibi (cem’i de başlıca bu mânâ ile kullanılmıştır): Kemâlât-ı beşeriyye; iktisâb-ı kemâlât etmek. 5. Türkçe’de: Değer, kadir, baha, kıymet: Bunun kemâli nedir? Kemâli beş para etmez.

Türkçe Sözlük

(i. F.). 1. Vay, kavis: Tİr-ü keman = Okla yay (yaylı sazları çalmak için kullanılan yay mânâsına da gelir). 2. Maruf kirişli çalgı (Fr. violon). Keman çalmak. 3. Yaya benzer çeşitli Alet ve edevat. 4. Yay gibi güzel biçimli kaş hakkında kullanılır: Kemân-ebrû = Yay kaşlı, kaşı yay gibi olan.

Türkçe Sözlük

(F. aslı: kemân-çe = küçük keman). Türk musikisinin mâruf yaylı çalgısı.

Türkçe Sözlük

(bugün «KENT» deniyor) (i.). Kale, hisar, şehir, kasaba: Taşkend, Semerkand (Farsça’da da kullanılıyorsa da aslı Türkçe’dir).

Türkçe Sözlük

(i. ing.). bir çeşit başlık.

Türkçe Sözlük

(i.). Karadan denize uzanan taşlık burun.

Türkçe Sözlük

(aslı: KâRBAN-SERAY) (i.). Büyük anayollarda kervanların konmasına mahsus büyük hanlar ki, Selçuklular ve Osmanlılar devrinde hayır eseri olarak yaptırılmışlardı.

Türkçe Sözlük

(i. F.) (aslı: ked-hudâ = ev sahibi. Türkçe’de: kâhya). Bir daire ve konağın yahut çeşitli işlerin idaresiyle görevli adam, vekilharç: Eski vüzerâ kethudâları; sultan kethudâsı; kethüda kadın; hazîne kethudâsı. Esnaf kethudâsı (kâhyası) = Esnafın reisi. Kapı kethudâsı = Bir valinin veya bir dairenin BAbıâlî’ce işlerini yürütmekle görevli memur: Bağdad kapı kethudâsı; Burgaristan kapı kethudâsı. Kol kethudâsı = Vaktiyle yeniçeriağasının vekili. Köy kethudâsı = Muhtar, kocabaşı, mec. Başkasının işlerine karışan: Seni kethudâ (kâhya) koymadım; sen, benim kethudâm (kâhyam) değilsin.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (aslı: kûy) (tıp). Yarayı veya vücudun hasta bir yerini kızgın demirle yakma usûlü.

Türkçe Sözlük

(I.). 1. Büyüklük, büyük adamların hâli, incelik: O adamın her halinde kibarlık var. 2. mec. Kibir, azamet: Artık kibarlık taslıyor.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Yaşlılık, yaşlı olma (Arapça’da «kibirı ile aynı mânâdadır).

Türkçe Sözlük

(aslı: KİLAR) (1. F.). Erzak, yiyecek, içeceğe ait şeyler koymaya mahsus mahzen, büyük dolap, anbar veya oda.

Türkçe Sözlük

(i.). «Kimse» nin eski şekli olup aslı «kimsene» (kimse-ne) dir.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. müşfik, iyi kalpli, nazik, iyi, iyi huylu; başkalarını seven, sevgi besleyen; uysal, yumuşak başlı. kindhearted s. iyi kalpli kindliness, kindness i. şefkat, şef katlilik, yumuşakllk kindly s, z müşfik; z şefkatle; içten, gönülden. take it kindly

Türkçe Sözlük

(i.) (aslı «kın-tıraş» ki, o da Türkçe «kın» ile Farsça «trâş» kelimelerinden yapılmış yanlış bir tâbirdir). Oluk ve yiv oymaya mahsus kundakçı Aleti.

Türkçe Sözlük

(i. Fr.). Kınakına kabuğundan çıkarılan beyaz bir alkaloit. Başlıca sıtma ilâcı olarak kullanılan kinine halk arasında kinin sülfatı sözünden kısaltılarak «sulfata» deıiir.

Türkçe Sözlük

(si.). Dört kere on. Ar. erbain, Fars. çihil, 40: Kırk gün; kırk kişi; kırk kilo; kırk beş; yüz kırk. Çok: Kırk kere söyledim. Kırkayak = 1. iki taraftan pek çok ayağı olan ufak bir kurt ki, çiyanın küçüğü ve zararsızıdır, Fars. çihil-pâ. 2. Başlıca kasıkta biten, pek çok olan ayaklarını tene kenetleyip yapışan bir cins küçük kene ki, çabuk çoğalır, kasık-biti. Kırkanbar = 1. Çok şeyleri içine alan yer veya mahfaza: Onun çantası, zihni kırk andır. 2. (denizcilik) Geminin çeşitli yükler taşıması. Kırkanbar balığı = Bir cins balık, büyük vatoz. Kırkbayır, kırkbayır barsağı = Geviş getiren hayvanların üçüncü midesi. Kırk bir kere = Çok: Kırk bir kere mâaşallahi Kırkta bir — Kırk eşit parçada bir parça. Kırk sual = Çok sorma, uzun uzadıya sorguya çekme. Kırk geçit = Yolun üstünde olup birçok defa bir kıyısından diğerine atlanması lâzım gelen nehir, dolambaçlı ırmak. Kırkkilit otu = Bir cins bitki. Kırkmerdiven = Dik yokuş. Kırk yılda bir = En sonunda pek seyrek olarak. Artık kırkına gelmiş = Yaşını başını almış.

Türkçe Sözlük

(i.). Ağaçtan yün eğirecek başlı iğ, teşi. Akkirman, karakirman.

Genel Bilgi

Aslında kırmızı renk hiçbir boğayı kızdırmaz. Çünkü boğalar renk körüdür ve kırmızıyı diğer renklerden ayırt edemezler. Boğa güreşinde matador boğayı eline aldığı şapkasını şalını sallayarak kızdırır. Boğanın kırmızı şala saldırdığı inancı yanlıştır.

İspanya’da boğaların kırmızı renge saldırdığı inancı, matadorların kırmızı başlık kullanmaları nedni ile yaygınlaşmıştır. Halbuki başlıklarda bu renk boğayı kızdırmak için değil, seyircilere hoş görüntü verebilmek için seçilmişti.

Kırmızı renk aslında insanları etkiler. Yapılan deneylerde bu rengin insanlarda kan basıncını yükseltip, kalp atışını hızlandırdığı saptanmıştır. Bunun nedeninin de kırmızının, kanın rengi olduğu sanılmaktadır.

Boğalar arenada kırmızı rengi görünce asabileşmezler. Kendinizi boğanın yerine koyun. Etrafınızdaki çığlık atan binlerce insanın ortasında, tozlu, gürültülü ve çok sıcak bir ortamda, sırtınıza saplanmış onca kılıcın acısı içinde, bir de şapkasını şalını sallaya sallaya üstünüze gelen bir adam varsa, yani kızmak için bu kadar sebep varken, sırf rengi kırmızı diye bir bez parçasına kızar mıydınız?

Boğa güreşi hakkında bilinen yanlışlar sadece bu kadar değil. Aslında boğa güreşi geleneği İspanya’dan doğmuş değildir. İlk çağlardan itibaren boğa, kuvvetin, dayanıklılığın ve verimliliğin simgesi olmuştur. Boğa güreşinin ilk versiyonu antik Yunan, Roma, Mısır ve hatta Kore ve Çin medeniyetlerinde görülür.

Boğaya Persliler taparlar, Afrika Zuluları ise öldürüp safrasını içerlerdi. Tüm bu geleneklerin temelinde, hayvanın gücü yatmaktadır. Bu geleneğin bir şekilde İspanya’ya geldiği, Avrupa ülkeleri içinde feodal düzeni en son terk eden bu ülkede de kalıcı olduğu sanılmaktadır.

Türkçe Sözlük

(i.). Kırpılmış, kesilmiş: Kırpık koyun; kırpık saçlı; kırpık sakal («kirpik» kelimesinin aslı «kırpık» ise, «kıpmak» fiilinin de aslı ve doğrusu «kırpmak» olmak lâzımdır).

Türkçe Sözlük

(I.) (aslı: kırtık = kabuk veya kırkmak demek olan «kırtmak» tan). Keten ve kendir kabuğu ki, minder vesaire doldurmaya yarar: Kıtık doldurmak.

Türkçe Sözlük

(aslı: KİLİTLEMEK) (f.). 1. Kilit ve anahtarla kapamak: Kapıyı kilitleyip yatmıştım. 2. Birbirine geçirmek, bağlamak: Parmaklarını kitlemiş duruyordu. bk. Kilitlemek.

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Duruş, durma, Osm. kaim, kâin ve mevcut olma: Bir mülkün kıvâmı ancak adalet İle olur. 2. Sıvı, bir şeyin koyuluk derecesi: Bal, pekmez kıvâmında. 3. Her durumun lâzım gelen derecesi, tav (aslı: tâb), çağ: Tam kıvâmındadır; kıvamını bulmak; kıvama gelmek.

Türkçe Sözlük

(i.) 1. Düz durmayıp kıvrılan, buruşup toplanan, buruşuk: Kıvırcık saç, sakal; kıvırcık lahana, salata; kıvırcık koyun. 2. Koyunun, tüyü, kıvrılan, kuyruğu İnce ve kısa bir cinsi ki, başlıca Rumeli’ne mahsus olup eti lezzetli ve makbûldür: Rumeli kıvırcığı; o kasap, kıvırcıktan başka koyun kesmiyor. 3. Kıvırcık koyunun eti: Kıvırcığı kaça veriyorlar?

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Koyun aygırı, damızlık erkek koyun. 2. İyi cinsten iri ve beşli erkek koyun kl, meraklıları yavru iken alıp büyütürler (İstanbul’ca başlıca bu mânâ ile kullanılır). 3. mec. Yiğit adam: Koç yiğit. Ekmeğine koç = ikrâm edici, cömert, Ar. mükrlm, eli, kapısı açık. Koçbaşı = Vaktiyle kale kapılarını kırmak için kullanılan Alet. Koç boynuzu = 1. İklîlü’ül-melek denilen bitkinin bir çeşidi. 2. Top kundağında halat takılacak kuvvetli çengel. 3. (denizcilik) Halat bağlanmak üzere sert ağaçtan veya demir ve pirinçten iki tarafı kulaklı bir parça ki, güvertenin çeşitli yerlerine mıhlanır. Koçkatımı = Koçların bir müddet ayrıldıktan sonra koyunlara salıverilmesi ve bunun mevsimi ki, sonbaharda olur. Koçkatımı fırtınası = O mevsimde olan fırtına.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Büyük, Ar. cesîm: Koca bina; koca dağ; koskoca ev. 2. İhtiyar, yaşlı, Fars. pîr, Ar. şeyh, müsîn: Koca adam; kocamak. 3. Eski, Ar. kadîm, meşhur: Koca Mustafa Paşa; Koca RAgıb Paşa. 4. İktidar ve tedbir sahibi, büyük, akıllı: Koca Sinan, Koca Hayreddin Paşa ne deniz muharebeleri etti. 5. Er, Ar. zevç, halîl: O kadının kocası sağ mıdır? Kocaoğlan = Ayı. Kocabaşı = Bir köy ihtiyarlarının birincisi, muhtar, (denizcilik) Koca reis = Şileplerde ikinci kaptan. Kocakarı = İhtiyar kadın, Fars. pîre-zen, Ar. acûz. Kocakarı soğuğu = Ar. berd-ül-acOz. Karı koca — Zevç ve zevce, Ar. zevceyn. Karı koca kavgası = Kıskançlık kavgası. Kara-koca = Ağarmamış İhtiyar, saçı, sakalı siyah yaşlı adam. Kocaya varmak = Evlenmek, ere gitmek. Kocayemişi = Çileğe benzer hafif bir cins dağ meyvesi ki, bir çeşidine tavulga derler.

İsimler ve Anlamları

(Tür.) (Erkek İsmi) - Yaşlı, ulu, yiğit

Türkçe Sözlük

(I.). iri, büyük, cesîm, koskoca: Kocaman adam, ağaç, taş (başlıca çocuk dilinde kullanılır ve «mini mini» zıddıdır).

Türkçe Sözlük

(I. botanik). Yaşlı bitki hücrelerinin plazmalarında meydana gelen ve İçi hücre suyu dolu bulunan boşluk.

Türkçe Sözlük

(f.) (aslı: kokumak). 1. Koku vermek, kokularını yaymak: iyi kokmak; kötü kokmak; bu gül ne güzel kokuyor; bu yemek ağır kokuyor. 2. Bozulup kötü ve eğir koku peydi etmek, Osm. tefessüh ve taaffün etmek: Bu et kokmuş; ağzı kokuyor. Mlık (mit) gibi kokmak = Önceden hlıtolunmak, yaklaşmak, farketmek: (Misk gibi) kavga kokuyor.

İsimler ve Anlamları

(Tür.) (Erkek İsmi) 1.Gök renginde. 2.Yaşlı, koca.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Kökü olmayan. 2. mec. Temeli, mesnedi, dayanağı, aslı olmayan.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Bitkilerin fide yeri, tohumların ekilip fidan oldukları yer, fidelik, fidanlık. 2. mec. Aslî yer, vatan, menşe. Kökünde büyümek — Vatanından dışarıya çıkmamak, dünya görmemek, dünyadan habersiz olmak.

Teknolojik Terim

Senkronizasyonun video kamera tarafından sağlandığı Kolay Kaset kopyalama işlevi. Başlık ekleme ve kaydedicinin kızılötesi sinyalle kumanda edilmesi de mümkündür.

Türkçe Sözlük

(i.). Arkadaşlık, iş arkadaşlığı.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Yerleştirmek, Osm. vaz’etmek: Bohçayı minderin altıne koy, zahireyi nereye koyuyorsunuz? 2. Bırakmak, terketmek: Kitabı elinden koymaz, sonraya koymak, davet etmedik kimse koymadı. 3. Müsaade etmek, engel olmamak. 4. Almak, sokmak, yerleştirmek: Misafirleri nereye koyacağız? Atı ahıra koyun. 5. Tutmak, bulundurmak, bırakmak: Beni aç koydular. 6. Atmak, yükletmek. 7. Bir işe tayin etmek: Oraya bekçi koymalı. 8. Giymek, üstüne almak: Yeni şapka koymuş, başına bir başlık koymuş, bu elbiseyi bir daha koymayın. 9. Tutmak, edinmek, Osm. hâsıl ve peydâ eylemek: Süt kaymak koymuş. 10. Kabûl ettirmek, yerleştirmek, göndermek, çocukları mektebe, ustaya, san’ata koydu. 11. Bir şeyi pişmek veya olmak üzere hazırlamak: Turşu, şarap, sirke koydum, aşçı daha yemoğl koymadı. 12. Kurmak, düzeltmek: Sofrayı koyunca bize haber verin, yemeği koydunuzsa gelelim. Ateş koymak = Tutuşturmak, ataş vermek: Saman kulübelerine ateş koydular. Ad koymak = İsim takmak: Çocuğun adını koydular mı? Araya koymak = Aracılık ettirmek, Osm. tovsit etmek, tavassut ettirmek: Tanıdıklardan birini araya koymalı. Askıda koymak = Bitirmemek, süründürmek. Elden koymak = Vazgeçmek, terketmek, yapmamak: Siz himmeti elden koymayın. Ortaya koymak = Açıklamak, açığa çıkarmak, Osm. izhâr etmek, ibrâz eylemek, isbat etmek, (denizcilik) Üzerine koymak = Rüzgârın daha da şiddetlenmesi. Üste koymak = Arttırmak, Osm. tezytd etmek. İçeri koymak — İçeri almak, sokmak, kabûl etmek: Giden misafirleri içeri koymuyorlar. Baş koymak = Baştan geçmek, canını feda etmek. Bahis koymak = Öğdül. Bahse tutuşmak. Bir tarafa, bir yana koymak = Ayırmak, saklamak, korumak. Bez koymak = Bez yapmak üzare İplikleri tezgâha germek. Boş koymak = Mahkûm ve sessiz bırakmak. Temel koymak = Temel tutmak, Osm. pâyldâr olmak. Hâle koymak = Bir hâle getirmek, hâlini değiştirip diğer biçime değiştirmek: Bakın hastalık beni ne hâle koydu, yağmurun bolluğu bizim bahçeyi göl hâline koydu. Rehin koymek = Rehin etmek. Sonraya koymak = Geciktirmek. Minnet koymak = Başına kakmak. Meydana koymak = Ortaya çıkarmak. Nişan koymak s İşaret etmek, unutmamak, hatırlamak. Yanına koymak — Öcünü almamak, cezasını vermemek: Yaptıklarını senin yanına koymayacağım. Yoluna koymak = Düzeltmek, hesaplaşmak. Yola koymak = Göndermek. Yolda koymak = Yolda, yarı yolda bırakmak. Koyup gitmek = Öksüz bırakmak, terketmek.

Türkçe Sözlük

(aslı: KONŞI) (i.). Yakın yerde oturan, yaşayan kimsa. Kıpı bir komşu = Kapıları bitişik, çok yakın komşu.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Havasız yerde yakıldıktan sonra söndürülmüş odundan ibaret siyah madde ki, tekrar yakılıp mangal içinde ısıtmak için ve mutfakta yemek pişirmek için kullanılır, Ar. fahm: Kışlık kömürü tedarik etmek; odun, kömür almak; kömür yakmak; kömür başa vurmak; kömür kayığı. Maden, taş kömürü = Yerin altından çıkan, pek ziyade ısı veren, vapur, lokomotif ve sobalarda vs. kullanılan siyah madde. 2. Siyah, kapkara: Kömür gözlü, kömür kaşlı.

Türkçe Sözlük

(i. Fr.). Barlarda, müşteriye arkadaşlık eden, onunla içki içen kadın.

Türkçe Sözlük

(i.). Kapuska dediğimiz şeyin asıl şekli, aslı Türkçe’de lahana demektir.

Türkçe Sözlük

(i.) (Fr. kaytan demek olan cordelle’den galat). Bir, İki nihayet dört, beş parmak eninde ipek kumaş ki, başlıca kadın giyeceğinde fiyong vesair süse alt şeylere yarar. Bilhassa kız çocukların saçlarına takılır (nişan asmakta kullanılana şerit ve kordon denir.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Telve ve bulamaç gibi koyu şey, çöküntü. 2. Un ve yağla yapılan tatsız helva gibi bir yemek ki, başlıca dişsiz ihtiyarlara ve ufak çocuklara yedirilir. Korkuttan yanan yoğurdu üfler. 3. Korkuyu mucip, korkunç, yavuz (bu mânâ ile erkek adıdır).

Türkçe Sözlük

(aslı: KÜS) (i. F.). Pek büyük davul ki, Türk mehter musikisinde kullanılır, katır, at, hattâ deve ve fille nakledilirdi: Kös çalınmak.

Türkçe Sözlük

(i.) (aslı Farsça olup Arapça’ laşmışı: kûsec). 1. Sakal ve bıyığı olmayan veya seyrek olan: Köse adam. 2. Seyrek: Köse sakal; köse orman. Köse sakallı = Sakalı köse.

Türkçe Sözlük

(aslı: KÜSEC) (i. A.) (köse. den Arapçalaşmış). Köse. bk. Köse.

Türkçe Sözlük

(I.). Arkasına düşen, takip eden. Yelkovan = 1. Rüzgâra göre dönen şey kl, rüzgârın semtini göstermek İçin yüksek yerlere konulur. 2. Ocağın veya soba borusunun tepesine konup rüzgârın takip ettiği tarafa doğru dönerek tütmeye engel olan başlık. 3. Saatin Ikl İbresinden, dakikaları gösteren uzunu (diğerine «akrep» denir).

Türkçe Sözlük

(i. Y. Fr ). Isı ve rutubet tesiriyle hareketi bozulmayan ve yılda bir kurulup bir saniye bile şaşmayan hassas ve büyük saat ki, başlıca denizcilikte boylam tâyini vesair matematik işlerde hassas zaman hesaplarında kullanılır. Cep kronometresi = Bu esas üzerine yapılmış sağlam cep saati. Kol saati şeklinde olanlar da vardır.

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Kuvvet, tâkat, iktidar: Kudretim yetmiyor; kudretim yok ki. 2. Tanrı’nın her şeye kaadir olması, kâinâtı kaplamış olan ezelî kuvvet: Kudret-i ilâhiyye. 3. Tanrı yapısı, tabiat, insan eli karışmaksızın vücude gelen şeylerin kaynak ve aslı: Kudretten insan şeklinde bir taş. Kudret helvası = Bazı ağaçlarda olan bir madde. Kudret hamamı = Sıcak mâden suyu, banyo, ılıca, kaynarca. Kudret topu = Gök gürlemesi, Ar. raad. 4. Mâlî iktidar, servet, zenginlik: Kudret sahibi bir zat. 5. Ehil ve bir mevzuda iktidar sahibi, çok geniş bilgili olma, otorite: ilmî kudret, edebî kudret.

Türkçe Sözlük

(aslı: KUDS) (i. A.). Kutsallık, azîzlik, mukaddeslik, mübareklik. Hazîretü’l-kuds = Cennet bahçesi. Rûhu’l-akdes = 1. Cebrâil. 2. Hazret-i İsâ’ya üfürülen ruh. 3. (hi. coğrafya) Filistin’de üç semâvî dince kutsal sayılan büyük şehir: Kuds-i Şerif.

Türkçe Sözlük

(i.) (aslı: küfün). Taze dallardan veya kamıştan örülmüş derin ve çeşitli boyda kaba sepet: Ekmekçi, manav, rençber, süprüntü küfesi: Bir küfe üzüm, kum, saman.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Irak’taki tarihî Küfe şehrine ait. Hatt-ı kûfî = Arap yazı stillerinin en eskisi ve aslı olan düz ve köşeli yazı. c. KOfiyyûn = Eski Arap gramerinin ayrıldığı iki büyük ekolden merkezi KÜfe’de bulunan ekole mensup olan edipler: KOfiyyûn ile Basriyyûn.

Türkçe Sözlük

(I. Rumca). İğreti veya yağmurluk ve pelerine bitişik başlık kî, yağmur ve rüzgâr olduğu vakit başa geçirilir.

Türkçe Sözlük

(i.). Başlığı olan (yağmurluk, pelerin vesaire).

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Esir, tutsak, eskiden savaşta esir edilip satılan adam. 2. Hizmet için satın alınmış, adam, köle, Ar. abd, Fars. bende, çâker: Kulları çok bir zengin. 3. Yaratık, Ar. mahlûk, Fars. Aferîde, Tanrı kulu: Allah, kullarına dünyada nice nimetler vermiştir. 4. Vaktiyle başlıca esir ve kölelerden teşkil olunan padişahın şahsına bağlı asker: Kapıkulu. Kuloğlu = Cezâyir, Tunus ve Trablusgarb’de Osmanlı idaresinde Türk baba ve yerli anadan doğmuş melez ki, Türkçe konuşur ve bir askerî sınıf teşkil ederlerdi. Kulunuz, kulları = Tevâzu maksadıyla konuşan şahsın kendisi hakkında kullandığı tâbir; bendeniz, bendeleri, abd-i memlûklerî ile aynı mânâdadır.

Türkçe Sözlük

(i. F.). 1. Eski tarzda başlık ki, üzerine sarık sarılırdı, Fars. serpûş, Ar. kalensüve. 2. Bilhassa dervişlerin başlığı ki, ekseriya ucu sivri olur: Mevlevî külahı, külâh giymek. Hırka külah = Derviş kıyafeti. 3. Keçeden başka konacak hafif şey: Arnavut külahı, gecelik külâh. 4. Bir şeyin üzerini örtmeye mahsus ve ucu sivri şey: Minare külâhı, nargile külâhı. 5. mec. Hile, dolandırma: Bana külâh etti. Külâh-tabya = Sivri bir çeşit tabya. Külâh kapmak = Bir karışıklıktan faydalanıp kendi menfaatine uydurmak. Keçe külâh = Rütbesi kaldırılmış (vaktiyle rütbe ile beraber, onun alâmeti olan kavuğu da alınıp en alttaki keçe külâhla bırakılırdı). Gec külâh = Başlığını eğri giyen. mec. Nazlı, cilveli, edâlı.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. İnsan ve hayvanda işitmeye mahsus olan iki organ ki, başın iki tarafında bulunur. Ar. üzn, Fars. gûş: İnsan kulağı; at kulağı. 2. İşitme, Ar. sem’, sâmia: Kulağı ağır; kulak vermek. 3. Dinleme, dikkat. 4. Bir şeye bir ucundan bağlı parça, bir şeyin pahasını veya isim, ölçü vs. yi gösteren ilişikte bulunan kâğıt, bez, meşin parçası veya bir mektup ve telgraf vesaireye alıcı tarafından imza ve iade olunmak üzere bağlı ilmühaber kâğıdı: Bu vazoların kulağı düşmüş; kıymeti kulağında yazılıdır; götürdüğünüz tezkerenin kulağını imza ettirdiniz mi? 5. İçi kıyma vesaire ile dolmuş yassı hamur parçası: Kulak çorbası. 6. Kasatura ve bıçak gibi kesici Aletlerin kabzasının başındaki çatal çıkıntı: Sivri, yassı kulaklı bıçak. Kulak asmak = Dikkatle dinlemek, söylenilen sözü kabûl etmek: Kendisine söyledim, nasihat verdim kulak asmadı; benim sözüme kulak asmaz. Ağır kulak = Kolay işitmez, sağırca. Eşekkulağı = Bir cins bitki. Ayıkulağı = Yer şakayıkı. Eli kulağında = Hazır. Kulak uğultusu = Aslı olmaksızın kulakta hâsıl olan uğultu ve ses. Kulak, gözkulak olmak = Dikkatli davranmak. Balık kulağı = Balığın kulağa benzer organı ki, teneffüs için suyu oradan alır, tarak. Kulak bükmek = Tavsiye ve ihtar etmek, aklına getirmek. Kulaktozu (doğrusu kulakdozu) = İnsan kulağının aşağı sarkan yumuşak yeri ki, küpe buraya takılır. Can kulağı ile dinlemek = Gayet dikkatle dinlemek. Çıkrıkçı kulağı Bir çeşit demir kalem. Kulak çınlamak, kulağı çınlasın. = bk. Çınlamak. Denizkulağı = Bir cins bitki. Kulağıdelik = HAdiseleri kolayca duyabilen, uyanık insan. Devede kulak = Nisbeten büyük şey, büyük bir şey yanında pek küçüğü. Şeytanın kulağına kurşun = Şeytan işitmesin, nazar değmesin (gıpta edilecek bir hâl için söylenir). Tavşankulağı = Bir ot. Kulak tutmak := Dinlemek, dikkat etmek. Kulak doldurmak = Dinlemek, kandırmak, inandırmak. Kulak dolgunluğu — Çok işitmekle elde edilen bilgi. Kulağakaçan Çabuk yürüyen kulağı çatal bir küçük kara böcek. Kulak kabartmak = Renk vermeksizin dikkatle dinlemek, gizliden kulak vermek, kulak misafiri ölmek. Kabakulak = Bir çeşit hastalık. Karakulak = Postu kürk yapılan ve arslanın artığını yediği söylenen bir cins vaşak, Anadolu vaşağı. Kalemkulak = Bazı atların kesilmiş kalem biçiminde küçük ve güzel kulakları. Kuzukulağı = Sebzeden sayılan mayhoşça bir cins yaprak. Kulak kıkırdağı = Kulağın baştan dışarı olan çıkıntısı. Kulağa koymak = İhtar, tavsiye etmek: Bu işi kulağa koymuşlar. Keçikulağı = Kuzukulağıntn bir çeşidi, sebze gibi kullanılan mayhoşça yaprak. Kellekulak = Vücut, kılık, çalım. Kulağa küpe = Dikkatle işiterek ezberlenen söz: Bu söz kulağınızda küpe olsun. Kulağa girmek = Dikkatle dinlenmek: Onun kulağına söz girmez. Bir kulaktan girip bir kulaktan çıkmak = İşitip dinlememek. Kulak kirişte olmak = İşitmek üzere dikkatli olma, daima uyanık bulunmak. Kulak misafiri olmak = Renk vermeksizin söylenilen sözlere kulak verip işitmek: Bir şey konuşuyorlardı, ben de kulak misafiri oldum. Kulak vermek = Dinlemek. Yerin kulağı var = Bir şey ne kadar gizli

Türkçe Sözlük

(i.). Pek küçük eşek yavrusu (daha büyüğüne sıpa denir. Aslı Türkçe’de yabanî eşek demektir).

Türkçe Sözlük

(i. A.) (aslı: kımâr). Para vesaire karşılığında oynanılan oyun: Kumar oynamak; kumarda kaybetmek.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. akmişe). 1. İpekten veya yün, keten vesaireden ağır dokuma: Avrupa, Şam, Hind kumaşı (Arapça’ da her çeşit dokuma için kullanılır). 2. Giyeceklerin dokunduğu dokuma cinsi: Bu ceketin biçimi güzel, ama kumaşı pek iyi değil; siz kumeşına bakmayın. 3. mec. Her şeyin aslı, mayası, içyüzü: Kumaşı aşağı adam; onun ne kumaş olduğunu siz bilmezsiniz. mec. Hindkumaşı = Ele geçmez şey, ganimet.

Genel Bilgi

Bir kot pantolon aldığımızda hemen paçalarını boyumuza göre bastırıp giymek isteriz. Ama daha sonra daha ilk yıkamada kumaşın boyu ne kadar çeker endişesini yaşarız. Çünkü pantolonun boyunu tekrar uzatmak artık mümkün değildir. O halde kumaşlar yıkanınca niçin çekiyorlar? Islandıklarında mı çekiyorlar yoksa kururken mi? Pantolonun boyunu ayarlamadan önce kaç kere ıslatmalıyız? Sıcak suda mı daha çok çekerler, soğuk suda mı?

Yünlü kumaşların veya giysilerin ıslanınca çekme olayı biraz karışıktır, çünkü nem ve ısı şartları liflerin sadece boylarını değil çaplarını da değiştirirler. Ham iplik, kot kumaşı olmak üzere dokunurken dayanıklılığını arttırmak için tabii boylarındaki liflere bükümler, yani bir çeşit düğümler ilave edilir. Kumaş ıslanınca yün lifleri şişerler. Liflerin bu genişlemesi ipliklerdeki bükümler arasındaki açıya da tesir eder ve iplerin boylarının kısalmasına neden olur.

Aslında kumaş ıslanınca lifler şiştiğinden boyunun az bir miktar uzaması gerekir ama bükümlerin açılarındaki deformasyonun yarattığı çekme kuvveti daha fazla olduğundan sonuçta kumaş boydan kısalır.

Kumaş yıkandıktan sonra kurutulduğunda şişmiş lifler eski durumlarına gelirler. Ama kumaş ilk ölçülerine dönemez. Su, yüksek ısı, çalkalama ve sabun -ki burada lifler arasında yağlayıcı görevi görür- hepsi birden kumaşın çekmesini kolaylaştırırlar. Kumaş birkaç kere yıkandıktan sonra ölçüleri dengeye ulaşır ve bundan sonra ne kadar yıkanırsa yıkansın boyca kısalmaz.

Kumaşın çekme miktarı ipliklerin boyutlarına, miktarlarına, dokunma şekillerine, kıvrımlarına ve kumaşın geçmişine bağlıdır. Bazen kumaşa giysi olarak dikilmeden önce özel bir çekme işlemi uygulanır. Bu durumda kumaş ilerde yüzde birden fazla çekmez.

Çarşıdan alınan kot pantolonların boylarından emin olmak için, paçaları bastırılmadan önce sıcak, sabunlu suda kuvvetlice yıkanmaları, sonra soğuk suyla durulanarak makinede kurutulmaları ve bu çevrimin üç kere tekrarı tavsiye ediliyor.

Genel Bilgi

Bir kot pantolon aldığımızda hemen paçalarını boyumuza göre bastırıp giymek isteriz. Ama daha sonra daha ilk yıkamada kumaşın boyu ne kadar çeker endişesini yaşarız. Çünkü pantolonun boyunu tekrar uzatmak artık mümkün değildir. O halde kumaşlar yıkanınca niçin çekiyorlar? Islandıklarında mı çekiyorlar yoksa kururken mi? Pantolonun boyunu ayarlamadan önce kaç kere ıslatmalıyız? Sıcak suda mı daha çok çekerler, soğuk suda mı?

Yünlü kumaşların veya giysilerin ıslanınca çekme olayı biraz karışıktır, çünkü nem ve ısı şartları liflerin sadece boylarını değil çaplarını da değiştirirler. Ham iplik, kot kumaşı olmak üzere dokunurken dayanıklılığını arttırmak için tabii boylarındaki liflere bükümler, yani bir çeşit düğümler ilave edilir. Kumaş ıslanınca yün lifleri şişerler. Liflerin bu genişlemesi ipliklerdeki bükümler arasındaki açıya da tesir eder ve iplerin boylarının kısalmasına neden olur.

Aslında kumaş ıslanınca lifler şişliğinden boyunun az bir miktar uzaması gerekir ama bükümlerin açılarındaki deformasyonun yarattığı çekme kuvveti daha fazla olduğundan sonuçta kumaş boydan kısalır.

Kumaş yıkandıktan sonra kurutulduğunda şişmiş lifler eski durumlarına gelirler. Ama kumaş ilk ölçülerine dönemez. Su, yüksek ısı, çalkalama ve sabun -ki burada lifler arasında yağlayıcı görevi görür- hepsi birden kumaşın çekmesini kolaylaştırır. Kumaş birkaç kere yıkandıktan sonra ölçüleri dengeye ulaşır ve bundan sonra ne kadar yıkanırsa yıkansın boyca kısalmaz. Kumaşın çekme miktarı ipliklerin boyutlarına, miktarlarına, dokunma şekillerine, kıvrımlarına ve kumaşın geçmişine bağlıdır. Bazen kumaşa giysi olarak dikilmeden önce özel bir çekme işlemi uygulanır. Bu durumda kumaş ilerde yüzde birden fazla çekmez.

Çarşıdan alınan kot pantolonların boylarından emin olmak için, paçaları bastırılmadan önce sıcak, sabunlu suda kuvvetlice yıkanmaları, sonra soğuk suyla durulanarak makinede kurutulmaları ve bu çevrimin üç kere tekrarı tavsiye ediliyor.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Tertip edilmiş, tasarlanmış. 2. Fesatlı, tezvirli: Kumpaslı if-

Türkçe Sözlük

(I.) (aslı: konur al. Rengini andırdığı kumdan veya kumrudan gelmesi muhtemeldir). Koyu sarı, açık kestane rengi: Kumral saçlı, kumral sakallı.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Makbûl kürkü olan bir hayvan. Kunduzböceği galat olup aslı kuduzböceğidir. bk. Kuduz. Kunduz hayası = Kunduzun kuyruğu altında bir şişten çıkan sıvı.

Türkçe Sözlük

(i.). Eski Türkçe’de kuşak ve bağ mânâsına gelip, uçkur (aslı içkur), dizkur, tabkur (tabur) bundan türemiştir.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Kuşların birinci midesi, katı, taşlık: Kuş, kursağında taneleri sindirir. 3. Umumiyetle mide: Kursağına habbe girmemiş. Kursağı boş = mec. Aç. 4. Sucuk doldurmak ve düdük yapmak gibi işlerde kullanılan ince barsak kurusu: Düdüğün kursağı patladı. 5. Kursak gibi ince deri: Kursak def. mec. Kursağım patladı = Çok bağırdım, söyledim.

Türkçe Sözlük

(aslı: KÜRSİ) (i. A.) (c. kerâsî). 1. Oturulacak yüksekçe yer: Camilerde vâızın ve medreselerde müderrisin oturduğu yer; birkaç basamakla çıkılırdı. 2. Taht, Ar. serîr, erîke. 3. Makam, vazife: tedris, hitabet, kürsüsü. 4. Arş’ın altında olduğuna inanılan gökyüzü tabakası. 5. Merkez: Kürsî-i hükümet: Başkent. 6. Kaide, ayaklık: Bu direğin kürsüsü çok sağlam. 7. Üniversitelerde müstakil bir ders teşkil eden branş: Türk Tarihi Kürsüsü.

Türkçe Sözlük

(aslı: KÜRD) (hi. A.) (c. Ekrâd). Yakın Doğu kavimlerinden biri.

Genel Bilgi

Giysilerinizi evde çamaşır makinesinde yıkarken kirleri çözen madde sudur. Ancak örneğin yünlü kumaşlarda olduğu gibi, birçok kumaş türünde su etkili olamayabilir.

Kuru temizlemede suyun yerine bir petrol ürünü kullanılır. İnsanlarda ıslaklık, suyla temas anlamında algılandığından bu işleme kuru temizleme denilmektedir. Aslında olay kuru ortamda yapılmamaktadır.

Joly Belin adında bir Fransız, kazara giysisinin üzerine kerosen dökmüş ve bunun giysisinin üzerindeki lekeyi temizlediğini hayretle görmüştü. Bu işin üzerine giderek 1840’h yıllarda Paris’te ilk kuru temizleme işletmesini açmıştı.

Başlangıçta kuru temizlemede çözücü madde olarak gaz veya kerosen kullanılıyordu. Günümüzde ise hemen hemen tüm dünyada ‘perkloroetilen’ veya kısaca ‘perk’ diye tanımlanan bir çözücü kullanılmaktadır.

Elbiseler, kuru temizleyicide su yerine bu çözücü ile yıkanır. Çözücü buharlaşmasın, havayı kirletmesin ve tekrar kullanılabilsin diye her seferinde bir yerde toplanır. Bu şekilde temizlenen giysiler, ütülenince yeni gibi dururlar.

Kuru temizleme yapılan giysileri eve getirdiğinizde, beraberinde baş ağrısı ve mide bulantısı riskini de getirdiğinizi unutmayın. Kuru temizlemede kullanılan bu ‘perk’ isimli madde çok toksik olup, vücudumuzun önemli organları ve sinir sistemimiz üzerinde zararlı etkileri vardır.

Havada milyonda yüz partikül olunca zararlı etkileri görülmeye başlanılan bu çözücünün oranının, kuru temizleme yapılmış bir giysinin, kapalı bir arabaya konulup, on beş dakika tutulması ile milyonda 350’ye ulaştığı tespit edilmiştir.

İster inanın, ister inanmayın birçok kumaş türü kuru temizleme gerektirmez. Kuru temizlemenin tek avantajı kumaşların çekmelerine ve şekillerini kaybetmelerine yol açmamasıdır.

Üretici firmaların, giysilerin etiketlerine ‘sadece kuru temizleme’ şeklinde ikaz yazmalarının ana sebebi, garanti süresince geri almak zorunda oldukları giysileri, çekme ve deformasyon tehlikesinden korumak içindir. Özellikle ipek ve suni ipekten yapılmış giysiler güvenli bir şekilde elle yıkanabilirler.

Genel Bilgi

Giysilerinizi evde çamaşır makinesinde yıkarken kirleri çözen madde sudur. Ancak örneğin yünlü kumaşlarda olduğu gibi, birçok kumaş türünde su etkili olmayabilir.

Kuru temizlemede suyun yerine bir petrol ürünü kullanılır. İnsanlarda ıslaklık, suyla temas anlamında algılandığından bu işleme kuru temizleme denilmektedir. Aslında olay kuru ortamda yapılmamaktadır.

Joly Belin adında bir Fransız, kazara giysisinin üzerine kerosen dökmüş ve bunun giysisinin üzerindeki lekeyi temizlediğini hayretle görmüştü. Bu işin üzerine giderek 1840’lı yıllarda Paris’te ilk kuru temizleme işletmesini açmıştı.

Başlangıçta kuru temizlemede çözücü madde olarak gaz ve kerosen kullanılıyordu. Günümüzde ise hemen hemen tüm dünyada “perkloroetilen” veya kısaca “perk” diye tanımlanan bir çözücü kullanılmaktadır.

Elbiseler, kuru temizleyicide su yerine bu çözücü ile yıkanır. Çözücü buharlaşmasın, havayı kirletmesin ve tekrar kullanılabilsin diye her seferinde bir yerde toplanır. Bu şekilde temizlenen giysiler, ütülenince yeni gibi dururlar.

Kuru temizleme yapılan giysileri eve getirdiğinizde, beraberinde baş ağrısı ve mide bulantısı riskini de getirdiğinizi unutmayın. Kuru temizlemede kullanılan bu “perk” isimli madde çok toksik olup, vücudumuzun önemli organları ve sinir sistemimiz üzerinde zararlı etkileri vardır.

Havada milyonda yüz partikül olunca zararlı etkileri görülmeye başlanılan bu çözücünün oranının, kuru temizleme yapılmış bir giysinin, kapaşı bir arabaya konulup, on beş dakika tutulmsı ile milyonda 350’ye ulaştığı tespit edilmiştir.

İster inanın, ister inanmayın birçok kumaş türü kuru temizleme gerektirmez. Kuru temizlemenin tek avantajı kumaşların çekmelerine ve şekillerini kaybetmelerine yol açmamasıdır.

Üretici firmaların, giysilerin etiketlerine “sadece kuru temizleme” şeklinde ikaz yazmalarının ana sebebi, garanti süresince geri almak zorunda odukları giysileri, çekme ve deformasyon tehlikesinden korumak içindir. Özellikle ipek ve suni ipekten yapılmış giysiler güvenli bir şekilde elde yıkanabilirler.,

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Yaşlığı ve ıslaklığı geçip kuru olmak: Çamur kurudu, çamaşır daha kurumadı. 2. (bitki) Kökten nem çekmeyerek hayatı son bulmak: Bu çınar kurudu. 3. Arıklanmak, zayıf ve lâğar olmak. 4. Organlardan biri felce uğrayıp hareketten kalmak: Eli, ayağı kurudu. Bu mânâ ile beddua ve inkisar için kullanılır: Elin, ayağın, dilin kurusun! Kanı kurumak = Azap çekmek. Kökü kurumak = Nesil ve soyu kalmamak, tamamen ortadan kalkmak. Mürekkebi kurumadı = Daha pek yeni, hemen olmuş: Aldığınız emrin daha mürekkebi kurumadı.

Türkçe Sözlük

(i.). Aslı olmadığı halde zihinde kurulan şey, hulyâ, hayal, vehim.

Türkçe Sözlük

(i.). Yaşlı atın sağrısındaki tüyünün dökülüp açılan yeri.

Türkçe Sözlük

(aslı: KURŞAK) (i.). 1. Beli sıkı tutmak için sarılan uzun ve dar kumaş, şal vesaire, kemer: Kuşak kuşanmak, yün kuşak, şal kuşak. 2. mec. Kâgir veya kuru duvarlarda duvarı bağlayıp sağlamlaştırmak İçin çekilen tuğla veya kereste sırası. 3. (denizcilik) Yelkene kuvvet vermek için dördüncü kat camadanın altına bir yakadan diğer yakaya kadar dikilen bez parçası. 4. Batın. Orta kuşak = Vaktiyle büyüklerin resmî olmıyan kıyafeti. Kuşak çözmek = mec. Abdest yapmak.

Türkçe Sözlük

(KUŞ-HANE) (i.). 1. Kuş evi. Vaktiyle büyük konaklarda avcı kuşlara mahsus yer. 2. Başlıca kuş etlerini pişirmeye mahsus yayvan küçük tencere, helvahanenin küçüğü.

Genel Bilgi

Hayvanlar aleminde genellikle dişiler erkeklerini seçerler. Bu nedenle erkek cazip olmak zorundadır. Sadece dış görünüşü ile değil kuşlarda olduğu gibi özellikle çiftleşme zamanında sesleriyle, yani ötüşleriyle de rakiplerinden üstün olmaları gerekir.

Dişileri cezbetmek için bu kadar gösterişli olmak erkekleri düşmanları için çok kolay bulunan bir av haline getirir. Dişiler kendilerini tabiat içinde veya yuvalarında gösterişsiz renkleri ile daha iyi saklayabilir, düşmanların dikkatlerini çekmezken çoğunlukla erkekler hedef olurlar.

Aslında tüm kuşlar memeli hayvanlardan daha güzel ve süslüdürler. Bu, kuşların tüylerindeki melanin denilen bir maddeden kaynaklanmaktadır. Bu madde insanın saç ve derisinde de vardır ama miktarı kuşlardakine oranla çok azdır.

Hayvanlar dünyasında güzellik ve renklilik önemli bir iletişim aracıdır. Çevresindekilere büyüklük, güç, yaş ve cinsiyet konularında fikir verir, etkiler.

İnsanların aksine hayvanlarda erkek daha güzeldir, dişisinden görünüm ve ebat olarak farklıdır. Erkek geyiğin gösterişli boynuzları, erkek aslanın yelesi, horozun ibiği hep ya düşmana karşı veya sürü içinde liderlik yarışındaki rakiplerine karşı etkileyici bir silahtır.

Kuşlarda erkeklerin daha iri olmaları, parlak renkleri ve kuvvetli ötüşleri bir açıdan da yuvayı savunma sorumluluğunu taşımalarındandır. Bu özellikler ne kadar kuvvetliyse düşman o kadar ürküp çekinebilir, o yuvayı bırakıp daha başka kolay avlara yönelebilir.

Güzellik ve gösteriş sadece kelebeklerde güzel olma amacına yöneliktir. Onlar ömürlerinin büyük bir kısmını kuluçka devrinde geçirdiklerinden, kelebek şeklindeki kısacık yaşamlarında bu kadar güzel olmaları da haklarıdır doğrusu.

Hayvanlar aleminde kuşların en çok ötenleri de erkeklerdir. Bunu hem dişi kuşu davet hem de hakimiyetleri altında olan alanları belirtmek için yaparlar. İüphesiz dişi kuşlar da en çok öten erkeği tercih ederler. Bu tercih tabii ki erkeğin sesinin güzel olmasından dolayı değil güçlü olmasından, hakimiyet sahasının geniş olmasından ve daha fazla yiyecek imkanına sahip olmasındandır.

Tabiatın kanunu dişi kuşlar için de geçerlidir. Erkeklerini zengin ve güçlü oldukları için seçerler.

Aslında erkekler yiyecek bulmak için çok zaman harcamazlar, onlar daha çok öterler. İunu da ilave edelim ki, memeli hayvan türleri içinde sadece yüzde 3’ü tek eşli iken kuş türleri içinde tek eşlilik oranı yüzde 90’dır.

Genel Bilgi

Kuşların kış ayları gelirken niçin güneye, ılıman bölgelere göç ettiklerinin nedeni herkes tarafından bilinir. Kışın beslenemeyecekleri için göç ettikleri bilgisi genel anlamda doğrudur ama kuşların göçü sanıldığı kadar basitçe izah edilebilecek bir olay değildir.

Kuşların göç nedenlerinin atalarından, buzul çağı zamanlarından kalma olduğunu ileri sürenler de var. Ancak günümüzdeki görüşler, kuşların iç biyolojik takvimlerine göre belirli zamanlarda hormonal dengelerinin değiştiği, uzun bir yolculuğa hazırlık olarak vücutlarında yağ depolama miktarlarını arttırdıkları, kışı beklemeden hava şartlarındaki değişiklikleri hissettikleri an göç yollarına düştükleri şeklinde.

Bu görüşlere göre kuşlar Eylül ayı civarında göçe başlasalar bile yağ depolamaya çok daha önce, yazın en sıcak günlerinde başlıyorlar. Belki kar yağışının geleceğini bilmiyorlar, belki de göçmen kuşlar hayatlarında hiç kar görmediler, karlı ortamda yaşamadılar, yiyeceksiz kalmadılar ama göçme işini tecrübeleriyle değil biyolojik takvimleri ve bunun tetiklediği hormonal değişimler sayesinde otomatik olarak yapıyorlar.

Soğuk havalar gelirken kuşların daha ılıman yerlere göç etmeleri tamam da göç ettikten sonra niçin tekrar geri dönüyorlar? Daha sıcak iklimlerde yaşamak, bol yiyecek bulmak, daha mutlu olmak için yüzlerce kilometre yol git, sonra da gerisin geriye dön.

Bu, biraz insanların yaz aylarında yazlığa gidip dönmelerine benziyor ama insanlarda durum farklı, çocukların okulları, ebeveynlerin işleri var.. Gerçi insanlarda da göçmenlik yaygın ama onlar göç ettikleri yerlerde kalırlar. Zaten bu düşünülmüş, belirli bir ihtiyaç ve amaç uğruna yapılmıştır, kuşların bu göç işini oturup düşünerek yapmadıkları bir gerçek.

Kuşların göç ettikten sonra baharda tekrar geri dönmelerini uzmanlar çeşitli sebeplere bağlıyorlar. Birinci sebep, şüphesiz baharda kuzey yarımkürenin ısınması. Bu mevsimde gündüzlerin uzaması nedeniyle yiyecek arama sürelerinin artması ve ana besinleri olan böceklerin çoğalması da diğer sebepler.

Bu arada güney yarımkürede bu kadar kuşu besleyecek yiyecek olmaması aksine kuş avlayarak beslenen hayvanların çok olması da ilkbahardaki geri dönüşe etken. Bütün bu nedenlere rağmen geri dönüş sinyalini yine de biyolojik takvimlerinin verdiği biliniyor.

Kuşların göç ettikten sonra geri dönmeleri kadar, Ekvator Afrikası’ndan dönen bir kuşun Doğu Anadolu’da bir ahırda bir evvelki yıl yaptığı yuvayı tekrar bulabilmesi de ilginçtir. Yapılan araştırmalar göstermiştir ki, göçmen kuşların başlıca dayanak noktalan gündüz Güneş, geceleri ise yıldızlardır. Hava kapalıysa akarsular, dağlar gibi yeryüzündeki coğrafik şekilleri kullanıyorlar. Göçmen kuş türlerinin bir çoğunun yolculuklarında yerin manyetik alanından da faydalandıkları tespit edilmiştir. Yakıt olarak vücutlarındaki yağı kullanan kuşların göç süresince kat ettikleri mesafeler de inanılmazdır. Örneğin dış görünüşü ile diğer kırlangıçların aynısı olan Kutup Denizi Kırlangıcı her yıl Arktika’dan Antarktika’ya ve tersine 17 bin, toplam 35 bin kilometre uçar. Ama birbirinin benzeri iklimde ve buzlarla kaplı bu iki yer arasında gidip gelmekte ne bulur bilinmez.

Genel Bilgi

Sadece papağan ve muhabbet kuşları değil, üzerinde uğraşıldığında kargalar, kuzgunlar, saksağanlar ve sığırcıklar da konuşabilirler. Hatta bir kaç kelime söyleyebilen serçe ve kanaryalar bile kayıtlara geçmiştir.

Aslında bu, kuşların yaptıkları konuşma değil, sesleri ezberlemeleri ve taklit etmeleridir. Her insan ağzı ile konuşur ama konusabilmeyi sağlayan asıl organ beyindir. Beyinde oluşan düşünceler daha sonra dilimize ve dudaklarımıza aktarılır. Hayvanlar bu nedenle konuşamaz. Papağan ve benzeri kuşların yaptıkları da konuşma değil, mükemmel bir ses tınısı ezberi ve tekrarıdır.

Kuşların ses organlarının memeli hayvanlardan çok farklı olarak gırtlakta değil de göğüs kafeslerinin dibinde, karın boşluğunun derinliklerinde yer alması kuşların bu ses taklit özelliklerini daha anlaşılmaz bir hale getirmektedir. Ses organlarının bu yeri dolayısıyla tavuk, ördek gibi bazı kuşgiller kafaları kesildikten sonra da ötmeye devam ederler.

Bu ses taklit yeteneği bazı kuşların doğasında vardır. Tabiatla içice yaşarken diğer kuşların seslerini taklit edebilmeleri sayesinde onlarla daha iyi iletişim kurabilmişler ve çevreye daha iyi uyum sağlayabilmişlerdir.

Konuşma denilince ilk akla gelen kuş olan papağanlar Avrupa’ya ilk olarak Büyük İskender tarafından Hindistan’dan getirilmişlerdir. Papağanlar arasında en iyi konuşan tür olan Afrika Papağanları’nın gelişi ise daha sonradır. Muhabbet kumarı 19. yüzyılın ortalarında Avustralya’dan Avrupa’ya getirilmişlerdir. Papağanlar insan isimleri, selam, emir ve soru sözcüklerini öğrenmekten hoşlanırlar. Bir papağan 500-600 kelime öğrenebilir. Zamanla bazı kelimeleri unutur ve yerine yeni kelimeler öğrenir.

Papağanların insan seslerini ve hayvanların bağırışlarını son derece benzeterek taklit etme ve parmaklarını kullanabilme yeteneklerine rağmen çok gelişmiş bir tür oldukları söylenemez. Uzmanlara göre papağanlar, ruhsal bakımdan kargagillerden daha az gelişmişlerdir.

Genel Bilgi

Kuşların bacaklarının arkasında, ayaklarının altına kadar uzanan ‘fleksor tendonu’ denilen bir kilitleme mekanizması vardır. Kuş uyuyacağı vakit bacaklarını kısar ve ağırlığı bu bağlantıya yüklenir. Bunun sonucu pençelerini tünediği yer etrafında iyice kapatır.

Bu kilitleme o kadar güçlüdür ki, kuşun minik gövdesinin salınımına hiç bir şekilde müsaade etmez. Kuş hareket edeceği vakit bacaklarını düzleştirir, tendon gevşer ve kilit açılır. Bu sayede kuşlar elektrik tellerinin üzerlerinde, evcil olanlar kafeslerinde incecik bir tel veya tahta parçası üzerinde düşmeden uyuyabilirler.

İşin bir başka ilginç boyutu da kuşların bir kısmının, özellikle leylek, flamingo gibi uzun bacaklı olanlarının sadece uykuda değil uyanıkken de tek bacak üzerinde durmayı tercih etmeleridir. Bu durum basitçe diğer ayaklarını dinlendirme olarak yorumlanır ama asıl sebep başkadır.

Kuşların bacaklarında tüy yoktur. Kar, buz veya soğuk sığ suların üzerlerine konduklarında, vücutlarından önemli miktarda bir ısı enerjisini bacakları yoluyla kaybederler. Bu nedenle tek bacakları üstünde durarak ciddi bir enerji tasarrufu sağlarlar.

Belki dikkat etmişsinizdir kuşların büyük bir kısmı uyurken kafalarını kanatlarının altına sokarlar. İşte bunun sebebi de kafalarından oluşacak ısı kaybını sıcacık tüylerinin altında önlemektir.

Kuşların niçin hep havada pislediklerini düşündünüz mü hiç? Kuşların, özellikle güvercinlerin yoğun olduğu yerlerde çok fazla kuş pisliği göremezsiniz, çünkü kuşlar tuvaletlerini havada yani uçarken yaparlar. Bu da nedense insanlar tarafından bir uğur olarak kabul edilir. Kafasına kuş pisliği isabet eden biri önce onu nasıl temizleyeceğini düşüneceğine en yakın piyango bayisini aramaya başlar.

Aslında üzerimize düşen kuşun dışkısı değil idrarıdır. Kuşun idrarında üre değil suda çözülemeyen ürik asit bulunur. Bu ürik asit toksik değildir, kendi vücutlarına zarar vermez {arabalarımızın boyalarını ise mahveder). Böylece idrarlarını yaparken su kaybını da önlemiş olurlar. Bu güç/ağırlık oranlarını korumaları için kuşlara tanınmış bir ayrıcalıktır.

Ancak bu durum kuşların hiç dışkıları yok anlamına gelmez. Kuşların pisliği genellikle beyaz renktedir ama ortasındaki küçük siyah kısım, dışkıdır. Yani kuşlarda idrar ve dışkı aynı anda aynı yerden atılır.

Türkçe Sözlük

(aslı: KİTLE) (i. A.). 1. Yığın, kitle, (jeoloji). 2. Maden, taş vesaireden iri parça. bk. Kitle.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Ağacın kalın olan aşağı kısmı: Ağaçların dalları kesilip yalnız kütükleri kalmış. Ağacı kütük etmek = Dallarını kesmek. 2. Kalın odun, tomruk: Hamam kütüğü. 3. Bağ ağacı, her sene yeni filiz veren kalın kısmı: On bin kütükten ibaret bir bağ. 4. Ana defter, büyük ve esaslı defter: Kütüğe geçirmek, kütükte kayıtlı. 5. Başlıca iş veya şahıs: Asıl kütük odur. Evin kütüğü. Eski kütük = mec. Tecrübeli, dünya görmüş. Kütük olmak = mec. 1. Kesilmek, şişmek. 2. Çok sarhoş olmak. İş kütüğü = Kasap gibi bazı esnafın tek parçalı kütükten ibaret tezgâhları. Cehennem kütüğü = Cehennemlik, günahkâr. Kütük gibi, körkütük = Pek sarhoş olup yerinden kalkamamak.

Genel Bilgi

Bütün memelilerin vücutlarının ısı derecesi 35-38 derece aralığındadır. Uçabilenlerde bu birkaç derece daha yüksektir. İnsan ısıya karşı çok hassastır. Hava sıcaklığı 30 derece olunca denize girer de, beş derece üzerine palto giyer. Oysa hayvanların giysileri yoktur. Köpekler eksi 40 derecede kutuplarda kızak çeker, buzlu sularda balıklar çırılçıplak yüzerler.

Aslında ısıdan etkilenmek sadece insana mahsus değildir. Güneşin bulut arkasına girmesi ile havadaki iki derecelik ısı düşüşü uçan sineği zor yürür hale getirebilir. Öğlen güneşinde zıp zıp zıplayan çekirge, sabah serinliğinde hareketleri ağırlaştığından çok rahat yakalanabilir.

Kendi vücut ısısından çok daha düşük ısı koşullarında yaşayabilmek için canlıların iki silahı vardır. Biri vücut ısılarını ayarlamaları, diğeri de kürk denilen vücut örtüleridir. Kutup bölgesinde yaşayan bir canlı, tropik bölge de yaşayana nazaran on kat daha fazla ısı meydana getirmek veya vücut örtüsü on kat daha fazla koruyucu olmak zorundadır.

Çok soğuk iklimlerde yaşayan hayvanların yaşam nedenleri araştırılırken hep kürkleri üzerinde durulmuştur. Halbuki burada yaşayan hayvanların kürkleri ile ılımann bölgelerde yaşayan hemcinslerinin kürkleri arasında çok ciddi bir fark yoktur. Üstelik domuzlar hiç kürkleri olmamasına rağmen deri altı yağ tabakaları sayesinde vücut ısılarından 20 derece daha düşük ısı ortamlarından hiç etkilenmezler.

Zaten dünyamızda üzeri tamamen kürkle kaplı hiçbir hayvan yoktur. Çoğunun ayak ve burun gibi kısımları görevlerini yapabilmek için açıkta bırakılmıştır. Ancak buralarda vücuda sıcak kan ileten atar damarlar kılcal damarlar vasıtası ile deriye daha yakın olan toplar damarları ısıtırlar. Bu sayede buzun üstünde yürüyen bu tür hayvanların ayakları üşümez. Ama bu da, hayvanın tüm vücudunun üşümeden bu soğuk ortamda nasıl yaşayabildiğini açıklayamaz.

Kutuplarda, buzlu sularda yaşayan balıkların, sıfır ve sıfır altı derecedeki ortamda donmamalarının sırrının, bu balıkların derilerindeki buz kristallerinin donma derecesini düşüren bir protein olduğu tespit edilmiş, hatta genetik mühendisleri laboratuar ortamında bu proteini üreten geni yaratmayı başarmışlardır.

Bilim insanları bu örnekten yararlanarak, meyve ağaçlarını dondan, uçak kanatlarını ve yolları buzdan kurtarabileceklerini düşündüler ama henüz geniş çaplı üretimi zor görülmektedir. Ne yazık ki, sıcak kanlı hayvanların kendilerini çok soğuk ortama nasıl adapte ettiklerinin sırrı hala tam çözülmüş değil.

Genel Bilgi

Kuyruklu yıldızların diğer gökcisimlerinden farklı ve gizemli şekilleri, aniden ortaya çıkıp bir süre sonra yok olmaları, onların tarih boyunca insanlar tarafından Tanrıların habercileri olarak algılanmalarına yol açmıştır. Onların ölüm ve felaket habercileri olduklarına, kuraklık, sel, açlık gibi büyük doğal afetlerin ve salgın hastalıkların hatta her iki dünya savaşının da o sıralarda görülen kuyruklu yıldızlardan kaynaklandığına inanılmıştır. Milattan önce 43 yılında Sezar’ın ölümünden sonra çok parlak bir kuyruklu yıldız görüldü ve onun Roma imparatorunun göğe yükselen ruhu olduğuna inanıldı. Böylece kuyruklu yıldızlardan ünlü kişilerin ölüm haberlerini almak gibi bir boş inanç daha yerleşti.

Bilim insanları Güneş sistemimizden çok uzakta ama yine Güneş çekimine bağlı olarak bir yörüngede dönen, her birinin kütlesi ve boyutu dünyamızdan çok az olan kirli kar topu şeklinde milyarlarca kuyruklu yıldız olduğuna inanıyorlar.

Bu görüşe göre başlangıçta görkemli kuyrukları olmayan bu gök cisimlerinden bazıları sistem içindeki karşılıklı çekim güçleri nedeni ile Güneş’e doğru hareket etmeye başlıyorlar.

Güneş’e yaklaştıkça, dış katmanlarında donmuş halde bulunan uçucu gazlar (karbondioksit, su, metan amonyum, vb.) hızla buharlaşmaya başlıyor. Güneş’e yaklaştıkça cismin etrafını gaz bulutu olarak sarıyorlar.

Güneş yüzeyinde devamlı patlamalar olduğundan ve uzaya büyük hızlarla gaz bulutları fırlatıldığından, cisim Güneş’e iyice yaklaştığında bunların etki alanına giriyor ve etrafındaki gaz bulutu Güneş’in tersi yöne doğru savrularak bir kuyruk görünümünü oluşturuyor. Bu nedenle kuyruklu yıldızların kuyruklarının yönleri hep Güneş yönünün ters tarafındadır.

Kuyruklu yıldızın kuyruğunun parlaklığına Güneş ışınlarının, gaz bulutu ve parçacıklardan yansımaları neden olur. Aslında büyüklüklerine bağlı olarak kuyruklu yıldızlar kuyruklarından sürekli madde kaybederler. Sonunda gök taşları haline gelen kuyruklu yıldız kalıntıları, dünya yakınından geçerken bize akan yıldız yağmurları olarak görünürler.

Eğer dünyamız bir kuyruklu yıldızın kuyruğu içinden geçerse ne olur? Bu, korkulacak bir şey değildir. Çünkü kuyruklu yıldızların kuyrukları yoğun değildir ve dünyanın bu kuyruk içinden geçmesi ona hiçbir şekilde etkide bulunmaz. Nitekim Halley kuyruklu yıldızı 1910’da geldiğinde, Dünya onun kuyruğunun içinden geçmişti ve bunun yeryüzüne bir zararı olmamıştı. Zamanımızda kuyruklu yıldızların normal gök cisimleri oldukları biliniyor. Bunlar çok büyük hacimli kuyruklarından dolayı korkutucu görünen aslında küçük ve hafif cisimlerdir. 12. yüzyılın ortalarından itibaren bilimin bunların yapılan ve ne olduklarını çözmeye başlamasından sonra halkın peşin hükümleri ve korkuları kaybolmaya başlamıştır.

Genel Bilgi

Napolyon savaşlarına kadar, askeri üniformalar çok renkli ve gösterişli idi. Ancak savaş teknolojisi geliştikçe bunun da bazı sakıncaları ortaya çıkmaya başladı. Kılıç ve kalkanla yapılan savaşlarda gösterişli üniformalar düşmanda moral bozukluğu yaratıyordu ama ateşli silahlar bulununca, bu parlak ve renkli giysiler uzaktan iyi bir hedef olmaya başladı. Bugün askerler savaşa en uygun sadelikte giyinerek giderler ve sadece gerekli teçhizatı taşırlar.

Üniformalardaki haki renk ise ilk kez İngilizler tarafından 1850’li yıllarda Hindistan’da kullanılmaya başlanmıştır. Britanya ordusundan Hary Lumsden İngiliz askerlerinin beyaz üniformaları nedeni ile kolay hedef olduklarını fark edince, üniformaların üzerine toz ve çamur sürerek ve biraz da çay ile boyayarak renklerini gölgeli kahverengine dönüştürmüş ve giysilerin rengini araziye uydurmaya çalışmıştır. Toprak rengine benzeyen bu üniformalara Hintçe toprak rengi anlamına gelen ‘Khaki’ adı verilmiş ve Türkçe’ye de ‘haki’ olarak geçmiştir.

Khaki 20. yüzyılın başlarında günün standartlarına göre değiştirildi. Bu model Amerikan özel timleri tarafından tehlikeli görevlerde kullanılmaya başlanıldı. Birinci Dünya Savaşı’nda da kullanılan bu renkteki kumaşlar çok sert oldukları için askerlerin hareket kabiliyetlerini azaltıyor ve ıslandıkça daralıyorlardı. 1932 yılında pamuktan üretilen ‘cramerton’ ordu elbisesi dayanıklı olması ve içinde kolayca hareket edilebilmesi açısından İkinci Dünya Savaşı’nda ordunun kullandığı en yaygın arazi elbisesi haline geldi.

Bir sonraki aşama ise askerlerin düşman tarafından görülmemesini sağlayacak kadar araziye uygun ama aynı zamanda aynı tarafın askerlerinin birbirlerini vurmamasını sağlayacak şekilde ayırt edilebilir kumaş renk ve desenini yaratmaktı.

Aslında kamuflaja ilk olarak askerler tarafından değil, hayvanların kendilerini fark etmelerini önlemek için avcılar tarafından başvurulmuştu. Kamuflaj desenlerini yaratabilmek için İngiliz ve Fransız orduları ressamlarla işbirliği yapmıştır. Hatta Picasso’nun ordu giysilerini görünce, ‘Bunlar benim desenlerim’ diye bağırdığı bile rivayet edilir.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s.) gözü yaşlı, çok ağlayan; göz yaşartıcı.

Şifalı Bitki

(brassica oleracea): Turpgiller familyasından iri ve kalın yapraklı bir bitkidir. En çok yetiştirileni baş lahanadır. Yurdumuzun bütün bölgelerinde yetişir. Başlıca çeşitleri: Kemer lahanası, Batman lahanası, köse lahanası, Brüksel lahanası ve Kara lahanadır. Lahana C vitamini bakkımından zengindir. Yapısında kükürt bulunur. Çiğ olarak yemek veya sıkarak suyunu içmek daha faydalıdır. Kullanıldığı yerler: Kansızlığı giderir. İdrar söktürür. Vücutta biriken zehirli maddelerin atılmasını sağlar. Mide ve bağırsak yaralarını yumuşatır. Kabızlığı giderir. Kandaki şeker miktarını düşürür. Vücudu hastalıklara ve kansere karşı korur. Göğüs ucu çatlaklarını giderir. Sarılık ve safra kesesi hastalıkları için iyidir. Astımda faydalıdır. Romatizma, siyatik, lumbago ve Apsede yararlıdır. Ses kısıklığını giderir. İştah açar. Guatr olanlar yememelidir.

Türkçe Sözlük

(aslı: LâHD) (i. A.) (c. lühûd). 1. Mezar, kabir, sin. 2. Kâgir yani kenarları taş, tuğla veya harçla duvar ve üstü tonos yahut kapak olan mezar (Türkçe).

Türkçe Sözlük

(aslı: LâKAB) (i. A.) (c. elkab). Bir adamın asıl adından başka adaşlarından ayırmak için sonradan kendisine verilen veya yakıştırılan diğer ismi ki, onunla şöhreti olur: Zenbilli lakabıyla anılan Şeyhülislâm Ali Efendi; Tiryaki lakabıyla ünlü Hasan Paşa; yiğit, lakabıyla anılır. (c.) Osmanlı devrinde rütbe sahiplerine yazılan mektubun başında ve zarfın üzerinde veya ismi anıldıkta rütbesine göre yazılan sıfat, unvan; rif’atlû, izzetlû, saâdetlû gibi.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i.), (f.) kuzu; kuzu eti; kuzu gibi masum ve zayıf kimse; acemi borsacı; (f.) kuzulamak. Lamb of God Hz. lsa. lambkin (i.) küçük kuzu, kuzucuk. lamblike (s.) kuzu gibi, iyi huylu, yumuşak başlı. lambskin (i.) kuzu derisi. lamb's wool kuzu yünü.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i.), (Yu.) (mit.) çocuk eti ve kanı ile beslenen kadın başlı yılan şeklindeki efsanevi canavar; vampir.

Türkçe Sözlük

(i.) («başlıklı manto demek olan İtalyanca kukulate’den). Yakasıyla kolları ceket biçiminde eski uzun cübbe.

Türkçe Sözlük

(I ince) (aslı: LâTIYF) (i. A. «lutf» tan smüş.) (mü. latîfe). 1. Yumuşak, nâzik, hoş: Latif muamele. 2. Güzel, hoşa gidecek tatlı, şirin: Latif bir manzara, latif bir ses. 3. Cismânî olmayan, rûhânî. Cism-i latif = Melekler gibi cisimsiz varlıklar. 4. Esmây-ı Hüsnâ’dan yani Tanrı’nın 99 adından biridir.

Türkçe Sözlük

(aslı: LâİHA) (i. A.) (c. levâyih). 1. Hatıra gelen, tasavvur olunan. 2. Düşünülerek kaleme alınan yazı: Bir lâyiha yazıp sundu.

Türkçe Sözlük

(aslı: LâİK) (i. A.) (mü. lâika) (liyâket’ten). Yakışan, yakışık, münasip, Fars. şâyân, şâyeste: Bu, size lâyık değildir. Lâyık görmek = Uygun, münasip görmek. Yakışan iş ve hareket, yerinde ceza: Allah lâyığını versin! LAYIN, -LEYİN Benzetme gösteren «ci», «ce» edatıyla beraber isimlere eklenir: Oncılayın, buncılayın, sencileyin.

Türkçe Sözlük

(i.). Sahtiyan şeridinden örme sade at başlığı.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. kanunşinaslık, kanuna uygunluk, kanunilik, meşruiyet.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. mektup kâgıdı başlığı.

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Üzerinde yazı veya resim bulunan, duvara asılacak kâğıt: Duvarları levhalarla süslemiş. 2. Bir sayfanın üzerindeki kalın yazı. Serlevha = Bir sayfanın veya sütunun yahut bir makalenin başına konulan unvan, başlık.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. hayat için gerekli olan esaslı şeyler.

Finansal Terim

(Limit Value Orders)

Özel limit fiyatlı emirlerin belirli bir tutar sınırı konmuş şeklidir. Özel limit fiyatlı emre ilaveten maksimum işlem değeri “TL” olarak yazılır. Sistem, belirtilen tutardan fazla olmamak şartıyla, belirtilen fiyat seviyesine kadar, en iyi fiyatlı emirlerden başlıyarak tüm fiyat seviyelerinde işlem gerçekleşmesine olanak sağlayacaktır. Eğer belirtilen fiyat seviyesine ulaşmadan girilen tutar karşılandıysa, karşılanan tutardan fazla işlem olmasına sistem izin vermeyecektir.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i., gen. çoğ. çehrenin başlıca hatları, ayırt edici özellik.

Genel Bilgi

Çoğu insanlar sadece iki tür rüzgarın adını bilirler: Poyraz ve Lodos . Poyraz kuzeyden eser soğuk getirir, Lodos ise güneyden eser, sıcak ve baş ağrısı getirir.

Aslında estikleri yönlere göre adlandırılan sekiz ana rüzgar vardır. Kuzeyden = YILDIZ, kuzeydoğudan = POYRAZ, doğudan = GÜNDOĞUSU, güneydoğudan = KEŞİŞLEME, güneyden = KIBLE, güneybatıdan = LODOS, batıdan = GÜNBATISI ve kuzeybatıdan = KARAYEL. Yani Lodos tam güneyden değil güneybatıdan eser. İmbat, meltem gibi genellikle denizden karaya esen yerel rüzgarlar ise yöreye göre özel adlar alırlar.

Belirli havalarla insanın ruhsal durumu ve anti-sosyal davranışları arasında ilişki vardır. Genel olarak ilkbaharla beraber ve yaza doğru suçların arttığını istatistikler göstermektedir. Aslında havalar ısındıkça insanlar çevreleri ile daha ilgisiz ve enerjisiz olurlar ancak tarihle savaşlar, ihtilaller ve halk ayaklanmalarının çoğu yılın bu bölümünde olmuştur.

Rüzgarlar da iklim ve insan davranışını etkileyici faktörlerden biridir. Rüzgar üzerinden geçtiği bölgelerin iklimini de taşır. Bu iklimlerin rüzgarın estiği bölgedeki iklime göre farkı, rüzgarın insan üzerindeki etkisini belirler. Örneğin kutup bölgeleri ve civarlarında iklimler çok az farklı olduğu için rüzgar önemli bir rol oynamaz. Yurdumuz ve benzeri bölgelerde belirli yönden esen rüzgarlar çoğu kez olağan iklimi, sıcaklık, nem ve basınç yapılarını aniden değiştirdikleri için az çok insan hayatını etkilerler.

Genellikle nemini bırakmış olan kuru güney rüzgarları, özellikle güneşli havalarda iyice kızışır ve elektriklenirler. İşte Lodos adı verilen bu kaprisli güney rüzgarları insanlarda ruhsal sıkıntı yaratır. Baş dönmesine, gece uykusuzluğuna, baş ve mide ağrılarının yanında huzursuzluk duygularına da yol açar. Lodoslu günlerde trafik kazalarının, kalp krizlerinin, astım nöbetlerinin, erken doğumların ve hatta intiharların sayılarının arttığı gözlemlenmiştir.

Halk arasında, genellikle yağmur getirdiği için “Lodos’un gözü yaşlıdır” diye bir deyim vardır. İnsanların çoğu bir barometre gibi havaya ve yağmur öncesine duyarlıdırlar. Havanın dönmesinden çok az önce gerginlik, ruhsal çöküntü ve sıkıntı belirtileri gösterirler.

Lodos’un insanlar üzerinde yarattığı etkilerin sebepleri ve Lodos rahatsızlıklarına ne gibi önlemler alınabileceği konusunda çalışmalar devam etmektedir. İşin ilginç yanlarından biri de, Lodos etkisi altında bulunan bir bölgeye yerleştirilenlerin ancak bir kaç yıl sonra rüzgarın etkisinden rahatsız olmaya başlamalarıdır.

Konu rüzgardan açılmışken güncel bir tartışmaya da değinmeden geçmeyelim. Rüzgar bir hava akımıdır, yani hava olmazsa rüzgar da olmaz. Öyleyse Armstrong’un Ay’a ayak basar basmaz diktiği bayrak nasıl dalgalanıp duruyor? Ay’da hava olmadığına göre hangi rüzgar bu bayrağı sürekli dalgalandırıyor?

Ay’a gidildiğine inanmayanlar tarafından delil olarak ileri sürülen bu olay yolculuktan önce düşünülmüş, bayrak direğinin üstüne çok ince yatay bir çubuk tutturulmuş ve bayrak yandan ve üstten sabitlenmişti. İlk bakışta bayrağın dalgalanıyormuş izlenimini veren bu durum fotoğrafa dikkatlice bakınca fark edilebiliyordu.

Genel Bilgi

Çoğu insanlar sadece iki tür rüzgarın adını bilirler: Poyraz ve Lodos. Poyraz kuzeyden eser soğuk getirir. Lodos ise güneyden eser, sıcak ve baş ağrısı getirir.

Aslında estikleri yönlere göre adlandırılan sekiz ana rüzgar vardır.

Yani Lodos tam güneyden değil güneybatıdan eser. İmbat, meltem gibi genellikle denizden karaya esen yerel rüzgarlar ise yöreye göre özel adlar alırlar.

Belirli havalarla insanın ruhsal durumu ve anti-sosyal davranışları arasında ilişki vardır. Genel olarak ilkbaharla beraber va yaza doğru suçların arttığını istatistikler göstermektedir. Aslın da havalar ısındıkça insanlar çevreleri ile daha ilgisiz ve enerjisiz olurlar ancak tarihte savaşlar, ihtilaller ve halk ayaklanmalarının çoğu yılın bu bölümünde olmuştur.

Rüzgarlar da iklim ve insan davranışını etkileyici faktörlerden biridir. Rüzgar üzerinden geçtiği bölgelerin iklimini de taşır. Bu iklimlerin rüzgarın estiği bölgedeki iklime göre farkı, rüzgarın insan üzerindeki elkisini belirler. Örneğin kutup bölgeleri ve civarlarında iklimler çok az farklı olduğu için rüzgar önemli bir rol oynamaz. Yurdumuz ve benzeri bölgelerde belirli yönden esen rüzgarlar çoğu kez olağan iklimi, sıcaklık, nem ve basınç yapılarını aniden değiştirdikleri için az çok insan hayatını etkilerler.

Genellikle nemini bırakmış olan kuru güney rüzgarları, özellikle güneşli havalarda iyice kızışır ve elektriklenirler. İşte Lodos adı verilen bu kaprisli güney rüzgarları insanlarda ruhsal sıkıntı yaratır. Baş dönmesine, gece uykusuzluğuna, baş ve mide ağrılarının yanında huzursuzluk duygularına da yol açar. Lodoslu günlerde trafik kazalarının, kalp krizlerinin, astım nöbetlerinin, erken doğumların ve hatta intiharların sayılarının arttığı gözlemlenmiştir.

Halk arasında, genellikle yağmur getirdiği için “Lodos’un gözü yaşlıdır” diye bir deyim vardır. İnsanların çoğu bir barometre gibi havaya ve yağmur öncesine duyarlıdırlar. Havanın dönmesinden çok az önce gerginlik, ruhsal çöküntü ve sıkıntı belirtileri gösterirler.

Lodos’un insanlar üzerinde yarattığı etkilerin sebepleri ve Lodos rahatsızlıklarına ne gibi önlemler alınabileceği konusunda çalışmalar devam etmektedir. İşin ilginç yanlarından biri de, Lodos etkisi altında bulunan bir bölgeye yerleştirilenlerin ancak bir kaç yıl sonra rüzgarın etkisinden rahatsız olmaya başlamalarıdır.

Konu rüzgardan açılmışken güncel bir tartışmaya da değinmeden geçmeyelim. Rüzgar bir hava akımıdır, yani hava olmazsa rüzgar da olmaz. Öyleyse Armstrong’un Ay’a ayak basar basmaz diktiği bayrak nasıl dalgalanıp duruyor? Ay’da hava olmadığına göre hangi rüzgar bu bayrağı sürekli dalgalandırıyor?

Ay’a gidildiğine inanmayanlar tarafından delil olarak ileri sürülen bu olay yolculuktan önce düşünülmüş, bayrak direğinin üstüne çok ince yatay bir çubuk tutturulmuş ve bayrak yandan ve üstten sabitlenmisti. İlk bakışta bayrağın dalgalanıyormuş izlenimini veren bu durum fotoğrafa dikkatlice bakınca fark edilebiliyordu.

İngilizce - Türkçe Sözlük

f., i. uzakta hayal gibi gözükmek; aslından daha kocaman ve korkunç gözükmek; büyük önem kazanmak; i. uzakta hayal gibi belirme.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s., z. daha aşağı; daha alçak. lower case minüskül, küçük harf. lower chamber halk meclisi, avam kamarası. lower class alt tabaka. lower criticism metnin aslını araştıran eleştiri. lower court huk. bidayet mahkemesi, alt mahkeme. lower deck ikinci

Türkçe Sözlük

(LÜBB) (i. A.) (c. elbâb). 1. Badem gibi meyvelerin içi. 2. Bir şeyin iç tarafı, kabuğundan başka kısmı, öz. Dünyanın çekirdeği. 3. Kalb, ruh, akıl, mânâ (cem’i başlıca bu mânâ ile kullanılmıştır). Ului-elbâb = Akıl, zekâ ve anlayış sahipleri.

Türkçe Sözlük

(i. A. «hikâyet» ten imef.) (mü. mahkiyye, aslı: mahkûy). Hikâye olunan, nakil ve rivayet olunmuş, Ar. mervî, menkul.

Türkçe Sözlük

(MA’A), Mâ (e. A.) ile, ile beraber (Türkçe tâbirlerde yalnız eski resmî dilde kullanılıp, başlıca Arapça tâbirlerde kullanılır). Mâhazâ, mâzâlik = Bununla beraber. Mâziyâdetin = Ziyadesiyle, maa’l-kerâhe = Zorla, istemeyerek. Maa’lmemnûniyye = Memnuniyetle. Maamafih, mamafih = Bu hâl ile beraber, böyle iken. Maa = Onunla beraber.

Türkçe Sözlük

(i.). Aylıklı, belirli maaşı olan: Maaşlı memur, hizmetçi.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. büyük başlılık, iri beyinlilik. macrocephalous s. iri beyinli.

Türkçe Sözlük

(i.) (aslı: madapulam). Bu ismi taşıyan Hind şehrinde yapılan bez ve bunun Avrupa’da yapılan taklidi, patiska.

Türkçe Sözlük

(i. A. «fasl»dan im. Aslı mafsıl’dır) (c. mefâsıl) (anatomi). Bedenin oynak yeri, boğmuk. (tıp) Resye-i mefâsıl = Oynak yerlerine dadanan romatizma.

Türkçe Sözlük

(i. A. «hefî» den imef.) (aslı: mahfûy). Gizli, saklı: Mahfî bir yer, mahfî iş. Gizli, gizlide, gizlice: Bana mahfî söyledi, onunla mahfî konuştuk.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Tıraş olmuş, sakalı tıraşlı.

Türkçe Sözlük

(i. A. «himâye» den İmef.) (mü. mahmiyye) (aslı mahmûy). Himaye ve müdafaa olunan, birinin himâyesi altında bulunan: O, filân zâtın mahremîsidir.

Türkçe Sözlük

(i. A. «harâm» dan masdar) (c. mehârim). 1. Haram, şer’an doğru görülmeyen şey: Mehârimden kaçınmalıdır (bu mânâ ile başlıca cem’i kullanılmıştır). 2. Harem selâmlıkta haram olmıyan, akrabadan olmakla kendisinden kaçılmayan, hareme girip çıkan: Kendisi mahremdir, hareme girebilir. 3. mec. Teklifsiz, birinin sırlarını ve hususî hâllerini bilen, içli dışlı: Mahrem-i esrâr. 4. Gizli, sır, herkese açılmaz ve söylenmez: O sözü, o işi pek mahrem tutuyorlar. Nâ-mahrem = Şer’an nikâh düşmekle kendisinden kaçılan, hareme giremeyen: İçimizde nâ-mahrem vardır, kadınlar çıkamaz.

Türkçe Sözlük

(i. A. «husul» den imef.) (mü. mahsûle). Hâsıl olan, vücude gelen, husul bulan. (i. A. c.) Mahsûlât. 1. Topraktan yetiştirilen hububat ve ürünler: Bu yılın mahsûlâtında bereket var; buğday, arpa, üzüm, tütün mahsulü. 2. Evcil hayvanlardan elde edilen ürünler; süt, yağ ve yapağı gibi: Dağlık yerlerin hayvan mahsulü fazla olur. Sanayiden elde edilen çeşitli maddeler: Fabrika mahsulü; ingiltere’nin başlıca serveti sanayi mahsûlâtıdır. 4. Bir kalem veya daireden belirli bir müddet içinde yazılan evrak: Her günün mahsulü akşam toplanır. 5. Hulâsa: Bu şiirin mahsûlü. MahsOlât-ı kimyeviyye = Kimya vasıtasıyla vücude gelen ve kimyaya alt olan çeşitli maddeler.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. genç kız, bakire kız, kız çocuk; hizmetçi kız. maid of all work her işi gören hizmetçi kadın maid of honor kraliçe veya prenses nedimesi; düğünde geline refakat eden kız. old maid evlenmemiş yaşlı kız; titiz ve telaşlı kimse.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. asıl, esas, başlıca, ana main bearing ana yatak. main body ask. asll kuvvet. main deck den. baş güverte. main reasons huk. mucip sebepler, gerektiren sebepler. Main Street bir kasabanın çarşı caddesi; taşra gelenekleri. main yard den. mayistra sere

İngilizce - Türkçe Sözlük

i., den. grandi çanaklarını pruva direğinin alt tarafına bağlayan payanda; başlıca dayanak.

Türkçe Sözlük

(MAİYYET) (i. A ). 1. Beraberlik, birlik, arkadaşlık, refakat: Filânın maiyyetinde geldi: Beraberinde, filânla birlikte. 2. Yan, ind, nezd: Uç yıl onun maiyyetinde bulundu. 3. Bir Amirin emrinde bulunma, bağlılık: Vali maiyetinde; elçiliğin meiyyet vapuru. 4. Bir Amirin emrinde ve eşliğinde bulunan hey’et: Maiyyetiyle beraber geldi; maiyyetl çok idi: Maiyyetini pek iyi kullanıyor. Malyyet mamuru = Kendi başına hareket etmeyip bir Amire tâbî olan memur.

İngilizce - Türkçe Sözlük

f., A.B.D. üniversitede öğrenimi belli bir konuda yoğunlaştırmak, başlıca bir mevzu takip etmek.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. büyük; başlıca, çoğu (kısım), asıl; müz. (gam) majör; man. tasımın büyük önermesine ait. major key majör perdesi. major offense büyük suç. major premise, major term man. büyük terim, büyük önerme. major suit briçte kupa veya maça.

Türkçe Sözlük

(ka uzun) (i. A. c.) (aslında «makame» nin cem’i ise de dilimizde «makam» ın cem’i gibi de kullanılır). Makamât-ı »liyyeye başvurmak; makamât-ı mübâreke; musiki makamatı; makamât-ı Harîrî. (bk.) Makam, makame.

Türkçe Sözlük

(i.). Makası olan. Makaslı böcek = Kınkanatlılardan makasları iri bir böcek (Lat. lucanius).

Türkçe Sözlük

(MAKIYS) (i. A. «kıyâs» tan imef.) (mü. makıysa) (aslı: «makyûs») «mukyus şekli galattır). Kıyâs edilebilir, kıyas kabûl eder, benzetilebilir: Bu iş başka işlere makıys değildir.

Türkçe Sözlük

(u uzun) (i. A. «akl» dan imef.) (mü. mâkule). 1. Akla uygun, akla yakın, aklın kabûl ettiği: Dediğiniz şey mâkul değildir. 2. Akıl ile bilinir, akılla isbat olunur, aklî, menkul zıddı: Ulûm-i mâkule ve menkule (aslî-naklî ilimler). 3. Oldukça akıllı, sözü akla yatkın: Mâkul bir adamdır.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. mevânt). 1. Men eden şey, engel, özür, mâzeret: Mevânli açıkça söylemelisin. 2. Zorluk (bu mânâ ile başlıca cam’i kullanılmıştır): Birçok mevânle tesadüf attim.

Türkçe Sözlük

(i. felsefe). Mantığı her türlü felsefenin aslı sayan doktrin.

Türkçe Sözlük

Başlıca hava kirleticileri.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Altı üstü bir ve kol yerine yukarıki iki ucunda yarıkları olan bir çeşit üstlük giyecek ki, başlıca Araplar’a mahsus olup manto yerine kadınlar tarafından da kullanılır.

Türkçe Sözlük

(i. «şürb» den ia). Su içmeye mahsus kap ki, başlıca teneke veya bakırdan ve kulplu olur: Maşraba ile su içiyor, bir maşraba su. (bk.) Mişrâbe.

Türkçe Sözlük

(I. Yunanca). Başlıca Sakız adasında olan bir küçük ağacın verdiği bir çeşit zamk ki, çiğ yenilir, rakıya konur ve başka işlerde de kullanılır, sakız, mastika rakısı.

Türkçe Sözlük

(i. F. Ar. mâtem = yas, Fars. zeden = vurmak). Yasa tutulmuş, yaslı, musibete uğramış.

Genel Bilgi

Aslında çok eğlenceli olabilecek matematik bizlere katı formüllerle ve mantığın kolay kabul edemeyeceği ifadelerle öğretilince bir kabus olup çıkıyor. Artının artı ile, eksinin eksi ile çarpım sonucu artı iken artı ile eksinin çarpım sonucu eksi oluyor. Peki bunun mantıki izahı nedir? Yani -5 derece sıcaklıkla -8 derece sıcaklığı çarpınca sonuç +40 derece olup ortalık ısınıyor mu?

Tabii bu bir şaka, şaşırtmaca. Esas bilmemiz gereken (-2)x(-2)=(+4) diye bir eşitlik yazdığımızda, bunun sadece rakamların ve önlerindeki işaretlerin belirlediği mantıksal bir denklem olmadığı, bir beyan, bir ifade olduğudur.

Eğer sayıları bir çizgi üzerinde gösterirsek, ‘-1’ sıfırın eksi tarafındaki ilk sayı olarak düşünülebilir ama eşitlik içinde bu böyle değildir. Çizginin neresinde olursanız olun bir adım geri atmaktır. Yani çizgide ‘+4’ noktasında iseniz ve ona ‘-1’ ilave ederseniz, bir adım geri atarak ‘+3’e gelmiş olursunuz.

Toplama ve çıkartmada nispeten kolay olan bu açıklama, iş çarpmaya gelince biraz zorlaşıyor. Örneğin haftanın 5 günü işe otobüs ile gidip geliyorsunuz. Her sefer bir milyonluk bir biletle yapılıyor. 10 milyon tutarında 10 tane bilet aldınız. Her gün gidiş-geliş kullandıkça iki tanesi eksiliyor. Bunun eşitlikteki yeri ‘-2’ dir. Siz bu işi 5 gün süresince yani 5 kere yaparsanız (-2)x(+5)=(-l0) olur ki biletler biter.

Diyelim ki bayram tatilinin iki günü o haftanın perşembe ve cuma günlerine denk geldi ve tatil. Bu sefer yapmanız gereken hareketi yapmıyorsunuz. İki günlük 4 bileti kullanmıyorsunuz. Bu hareket yapmanız gerekene göre negatif yani ters yönde bir harekettir. Her gün bilet almak yerine iki gün süresince hiç bilet kullanmıyorsunuz. İki kere negatif hareketi ‘-2’ bilet üzerinde yapınca o hafta elinizde (-2)x(-2)=(+4) bilet kalıyor.

Hala biraz karışık değil mi? Bir örnek daha verelim. Bir eşitliğin başına ‘-2’ yazdığınız zaman başlangıçta bu sizin sıfır noktasından iki kere geri sıçrayarak ‘-2’ noktasına ulaşacağınız anlamına gelir. Ama siz yapacağınız bu hareketin tam tersini yani negatifini iki defa yapıyorsunuz. Sıfırdan ‘-2’ye sıçrama hareketini iki kere ters yönde (-2) yapıyorsunuz ve sonunda ‘+4’ noktasına ulaşıyorsunuz. Ters bir kararın tersini yapınca doğruyu buluyorsunuz yani.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(A.-F.) [ماتمدار] yaslı.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(A.-F.) [ماتمی] yaslı.

Türkçe Sözlük

(i.). Yaslı, yası olan.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(A.-F.) [ماتم زده] yaslı.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. bilhassa çocuğu olan orta yaşlı evli kadın; bir müessesenin iç idaresiyle görevli kadın; hastane ve yetimhane gibi müesseselerde amir kadın. matron of honor nedime. matronhood i. ana olma hali. matronly s. ana gibi, anaya yakışır; toplu, dolgun; a

Türkçe Sözlük

(aslı: MEVRAL) (I. A.). 1. Arap musikisinde bir şekil. 2. mec. Yalan, uydurma, martaval, uydurma hikâye, uzun fakat mânâsız söz.

Türkçe Sözlük

(i. A. «zımn» dan imef.) (c. mazâmîn). 1. Mânâ, mefhum: Bu beytin mazmûnu pek geniştir. 2. Nükteli ve cinaslı güzel söz: Bir mazmûn söyledi.

Türkçe Sözlük

(i. A. «ders» ten im.) (c. medârls). 1, Ders okutturulan yer, mekfep, okul: Medrese-i ilmiyye, medrese-i hadîs. 2. Orta ve yüksek dereceli dinî tedrisat yapan mektep (bizde başlıca bu ikinci mânâ ile kullanılır ve birinci mânâ İle bunun yerine yanlış olarak «mektep» kullanılmıştır. Halbuki Arapça’da «mektep» yazıhane ve yazı odası demek olup, yalnız ilkokul hakkında kullanılır).

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. sabırlı ve yumuşak başlı, uysal, sakin; alçak gönüllü, mütevazı; kişiliksiz. meekspirited s. alçak gönüllü. as meek as a lamb kuzu gibi, uysal. meekly z. uysalca . meekness i. uysallık.

Türkçe Sözlük

(i. A. «hemze» den imef.) (mü. mehmûze) (edebiyat, Arapça gramerinde). Hemzeli, aslî harflerinden biri hemze olan: Mehmûz-ül-fâ = İlk aslî harfi hemze olan. Mehmûz-ül-ayn = İkinci aslî harfi hemze olan. Mehmûz-ül-lâm = Son aslî harfi hemze olan.

Türkçe Sözlük

(i. A.). I. Nüfuz, iktidar, kuvvet: Mekânet sahibi bir adam. 2. Vakar, ağırbaşlılık, sebat, direnme.

Türkçe Sözlük

(MEKTEB) (i. A. «ketebe» den im.) (c. mekâtib). Okul. İlk mektep, orta mektep, askerî mektep, leylî, neharî mektep, mektep hocası, mektep arkadaşı. Mektep görmüş = Bilgili ve terbiyeli. Mektep görmemiş = Cahil, terbiyesiz (Arapça’da asıl mânâsı «yazıhane» olup başlıca yazı öğrenildiği için, «ilkokul» mânâsına da gelirse de asıl mekteplere «medrese» denilir. Tanzimat’tan önce bizde de «mektep» yalnız ilkokullar için kullanılırdı).

Türkçe Sözlük

(i.). 1. insanın ve memeli hayvanların, dişisinde, yavruyu emzirmeye mahsus organ. Ar. südâ, Fars. pistân. 2. Memeye veya tepesine benzer tümsek, başlı veya topça şey: Emzik memesi, tüfek memesi: Kapsül. Meme emmek = (çocuk veya yavru) Süt emmek, emzikte olmak. Memeden kesmek = Çocuğu süt emmemeye alıştırmak. Meme vermek = Emzirmek, memeden süt emdirmek. Memeüzümü = Parmak üzümünün bir çeşidi. Kulak memesi = Kulağın altındaki yumuşak uzantı. Kızmemesi = Ağaç kavununa benzer bir çeşit şeftali. Köpekmemesi = Koltuk altında çıkan bir cins çıban.

Türkçe Sözlük

(ME’MÜR) (i. A. «emr» den imef.) (mü., me’mûre). 1. Bir emir alan, bir işe tayin olunan, görevli: Bu işi yapmaya memurdur. Memur olduğu hizmeti hakkıyla yaptı. 3. (A. c. memûrtn). Devlet hizmetinde bulunan adam, bir Amirin hizmetinde bulunan adam, bir Amirin emrinde iş görmekle görevli maaşlı adam.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Terementi ağacı tohumu. 2. Kılıçta ve bazı kumaşlarda görülen dalga: Bu kılıcın, kumaşın güzel bir menevişi vardır (bu ikinci mânâ ile aslı «meviş» tir).

Türkçe Sözlük

(i.) (aslı: mevişli). Dalgalı: Menevişli kumaş, kılıç.

Türkçe Sözlük

(MENFAAT) (i. A. «nef» den mimli masdar) (c. menâfi). Fayda, istifade, kâr, Türkçe aslı (esığ): Bu ilâçtan çok menfaat gördüm, benim bunda bir menfaatim yoktur. Menâfi sandığı = Ziraat Bankasının kurulmasından önce, az faizle halka para vermeye mahsus, belediyeye ait sandık. Menfâat-bahş = Menfaat veren, istifadeli.

Türkçe Sözlük

(i.). «Nefes alacak yer ve açıklık» mânâsiyle kullanılmış ise de galattır, aslı «menfez» dir.

İsimler ve Anlamları

(Tür.) (Erkek İsmi) - Yaşlı.

Türkçe Sözlük

(i. F.). Huy, yaratılış. Harmeniş = Merkep huylu, dikbaşlı.

Türkçe Sözlük

(i.). Ceylan (aslı: maral).

Türkçe Sözlük

(i. F.) (aslı: nerdübân). Yukarıya çıkmak için kullanılan basamaklı yol: Taş, tahta merdiven, çifte merdiven. (musiki) Ses dizisi, skala. İğreti merdiven = İstenilen yere konanı. Asma merdiven = Kıskaç. İp merdiven = Orçun, özgüç.

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Arazinin ilmi şekilde ölçülmesi, arsa, tarla, ev ve toprağı ölçmek: Arsayı mesaha edip dört parçaya taksim ettiler. 2. Arazi vesalrenin ölçülmesi ilmi, geometrinin bundan bahseden kısmı: Fenn-i mesâha pek lüzumlu bir ilimdir. 3. Bir arsa vesairenin ölçüsü, miktarı. Mesaha-i sathiyye = Yüzölçümü: filân vilâyetin mesaha-i sathiyyesl şu kadar kilometrekaredir. Mesâha zenciri = Araziyi ölçmede kullanılan yüz mıkyaslı zencir.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. mütûn). Kitabın aslı, yazılmış yazı: Bu yazmanın metni, nesih ve şerhi tâlik’le yazılıdır.

Türkçe Sözlük

(I. A. c.) (m. mâşiye bu mânâda kullanılmaz). Yük hayvanlarıyla süt ve etleri için beslenen hayvanlar: Göçebelerin başlıca serveti mevâşîden ibarettir.

Türkçe Sözlük

(I. A. «vehm» den imef.) (mü. mevhûme). Aslı olmaksızın vehim ve hayalde varlık bulan: Anka mevhûm bir kuştur.

Sağlık Bilgisi

Midenin iç yüzündeki belirli bir kısmın aşınması sonucu meydana gelen yaraya mide ülseri denir. Sinir bozukluğu, midede asit fazlalığı, zamanında ve iyi tedavi edilmeyen gastrit, mide zafiyeti, karaciğer yetersizliği veya safra azlığı, kalp hastalıkları, sindirilmesi güç yiyeceklerin aşırı derecede kullanılması, haddinden fazla sigara, çay, kahve veya asit yapıcı meşrubat içmek, alkol kullanmak veya bazı ilaçların uzun süre kullanılması mide ülserini doğuran nedenler arasındadır. Hastalığın başlangıcında mide ekşimesi ve ağırlık hissi vardır. Hastanın ağzına, sık sık ekşi su gelir. Tat alma duygusu hafiflemiştir, dil paslıdır, hastanın rengi solmuştur. Karnın üst kısmına bastırılınca, acıma hissedilir. Bu belirtiler ortaya çıktıktan sonra; en kısa zamanda tedaviye geçilmezse; yemeklerden 2-3 saat sonra sırta doğru yayılan şiddetli mide ağrıları başgösterir. Baş dönmesi ve terleme de görülür. Bu devrede, kusma ile bir miktar kan da görülebilir. Bazı kimselerin büyük abdestleri katran gibi olur. Bu işaretler, ülserin ilerlemiş olduğunu gösterir. Mide ülseri, bilhassa ilk bahar ve son bahar aylarında, çok rahatsız edici bir hal alır. Ağrı ve kanamalar artar. Mide ülseri, başlangıcında teşhis edilip de tedaviye başlanılacak olursa, telaşlanmaya ve korkmaya gerek yoktur. Bu durumda yapılacak ilk iş, üzüntüye kapılmamak, aksine bütün üzüntülerden sıyrılmaya gayret sarfetmektir. Sonra tedaviye yardımcı olmak amacıyla aşağıdaki hususlara kesinlikle uymak gerekir.

- Tedavi süresince istirahat edin.

- Yemeklerinizi, her gün belirli saatlerde yiyin.

- Bağırsaklarınızın düzenli bir şekilde çalışmasını sağlayın.

- Sigara, çay, kahve ve alkolü bırakın.

- Diş sağlığına önem verin.

- Süt ve sütlü yiyecekler, yumurta, kızarmış ekmek, tereyağı, pelte ve haşlanmış balık, sebze püreleri ve patates yemeğini sofranızdan eksik etmeyin Ayrıca aşağıdaki reçetelerden herhangi birini kullanmak da faydalıdır.

Tedavi için gerekli malzeme : Lahana

Hazırlanışı : İki avuç dolusu lahana yaprağı, önce soğuk su ile yıkanır. Sonra ezilerek suyu çıkarılıp, 1 kahve fincanı içilir. Aynı işlem 6 saat ara ile 3 hafta boyunca yapılır.

Türkçe Sözlük

(hi. coğrafya). 1. Yunan Asya adalarından biri. Yunanca: Lesbos ve bunun merkezi olan şehir. Yunanca: Mitilini. 2. Başlıca bu adada yetişen bir cins küçük at ki, çocuklar tarafından kullanılır: Midilliye binmek.

Türkçe Sözlük

(i. F.) (aslı: emîr-i Ahûr) (halk dilinde: imrahor). Has ahırın başı, ıstabl-ı Amire müdürü: Mİrâhûr-ı evvel, mîrahûr-ı sânî.

Türkçe Sözlük

(aslı: MÜSAFERET) (i. A. «sefer»den masdar). 1. Yolculuk, seyahat. 2. Misafirlik, konukluk: Uç gün misâferette kaldık.

Ülke

Coğrafi Verileri

Konum: Kuzeydoğu Afrika ülkelerinden olan Mısır, kuzeyden Akdeniz, doğudan Kızıldeniz ve Filistin, güneyden Sudan, batıdan Libya ile çevrilidir.

Coğrafi konumu: 27 00 Kuzey enlemi, 30 00 Doğu boylamı.

Haritadaki konumu: Afrika.

Yüzölçümü: 1,001,450 km².

Sınırları: toplam: 2,665 km.

sınır komşuları: Filistin 11 km, İsrail 266 km, Libya 1,115 km, Sudan 1,273 km.

Sahil şeridi: 2,450 km.

İklimi: Mayıs - Ekim ayları arası kadar sıcak bir yaz, Kasım - Nisan ayları arası serin bir kış olmak üzere genelde iki mevsim görülür. Çölde yazın sıcaklık gölgede her zaman 40 dereceyi geçer. Ancak gece sıcaklık, 15-18 derece kadardır. Sahra’dan gelip, Deltaya kadar uzanan hamsin rüzgarları genellikle bahar mevsiminde eserler. Kuru ve kavurucu karakterde olup, sık sık kum ve toz fırtınaları oluştururlar. Kıyı kesiminde Akdeniz iklim özelliği nedeniyle kışın yağış ortalaması 100-200mm. arasındadır.

Arazi yapısı: 1280 km uzunluğundaki Nil Vadisi , Sudan sınırından Akdeniz’e kadar uzanarak doğu ve batı çöllerini birbirinden ayırır. Batı çölü hemen hemen yüzölçümünün 3/4 ‘ünü kaplar. Ortalama yükseklik 210-250 metre olmasına rağmen güneybatı ucunda , yüksek kayalıklı bölgede 2130m.’ye ulaşır.Bölgenin çoğu yeri taşlı çöllerden meydana gelmesine rağmen, yer yer kumluk ovalara da rastlanır. Plato görünümünde olan bölgenin çeşitli yerlerinde oluşan çökmeler sonucu yeraltı sularının yerleşmesine imkan veren sığ kuyular meydana gelmiştir.

Deniz seviyesinden yüksekliği: en alçak noktası: Qattara Çukuru -133 m.

en yüksek noktası: Catherine Tepesi 2,629 m.

Doğal kaynakları: petrol, doğal gaz, demir, fosfatlar, manganez, kireçtaşı, alçıtaşı, talk, asbest, kurşun, çinko.

Arazi kullanımı: tarıma uygun topraklar: %2.92.

Sürekli ekinler: %0.5.

Otlaklar: %0.

Ormanlık arazi: %0.

Diğer: %96.58 (2005 verileri).

Sulanan arazi: 34,220 km² (2003 verileri).

Doğal afetler: Periyodik kuraklıklar, yaygın depremler, su baskınları, heyelanlar, volkanik aktivite, bahar mevsiminde esen hamsin rüzgarları kuru ve kavurucu karakterde olup, sık sık kum ve toz fırtınaları oluştururlar.

Nüfus Bilgileri

Nüfus: 78,887,007 (Temmuz 2006 verileri) Nüfusun %45’i şehirlerde yaşamaktadır.

Nüfus artış oranı: %1.75 (2006 verileri).

Mülteci oranı: -0.21 mülteci/1,000 nüfus (2006 tahmini).

Bebek ölüm oranı: 31.33 ölüm/1,000 doğan bebek (2006 tahmini).

Ortalama hayat süresi: Toplam nüfus: 71.29 yıl.

Erkeklerde: 68.77 yıl.

Kadınlarda: 73.93 yıl (2006 verileri).

Ortalama çocuk sayısı: 2.83 çocuk/1 kadın (2001 tahmini).

HIV/AIDS - hastalıklarına yakalanan yetişkin sayısı: %0.1 (2001 verileri).

Ulus: Mısırlı.

Nüfusun etnik dağılımı: Mısır halkının yaklaşık %91’ini Araplar oluşturmaktadır. Arapların %91.5’i Müslüman, kalanı Hıristiyan’dır. İkinci önemli etnik unsur nüfusun %7’sini oluşturan Kıptilerdir. Kıptilerin tamamı Hıristiyan’dır. Kıptilerin kendilerine özel bir dilleri vardır. Ancak bugün artık Kıptice konuşan kalmamıştır ve Kıptiler de Arapça konuşmaktadırlar. Ka

Türkçe Sözlük

(i. A. «şürb»den la.) (Türkçe halk dilinde: maşraba). Su içmeye mahsus kap kl, başlıca teneke veya bakırdan yapılır ve kulplu olur: Mışraba İle su içiyor, bir mışraba su. (bk.) Maşraba.

Yabancı Kelime

Fr. modernisme

çağdaşlık

Çağdaş olma durumu.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. nemli, rutubetli; ıslak; sulu, yaşlı (göz). moistness i. nemlilik, rutubet.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. maymun; maymuna benzer kimse; şahmerdan başlı. monkey bread baobap, maymun ekmeği ağacı; baobap meyvası. monkey business maymun işi, yalan dolan, düzenbazlık monkey flower misk otu, bot. Mimulus moschatus. monkey wrench ingiliz anahtarı. throw a m

İngilizce - Türkçe Sözlük

s., bot. tek başlı, monosefal.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. abide, anıt; mezar taşı; eser; sınır taşı; tarihi yapı. monumen'tal s. anıtsal; muazzam, heybetli; güz. san. aslından büyük. monumentally z. heybetle.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. Magribi; Faslı. Moorish s. Mağribi; Fasa ait.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. Fas; Marakeş şehri; k.h. maroken Moroccan s., i. Fas'a ait; Faslı; i. Faslı kimse.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s., z., i. en çok, en fazla, en ziyade; z. pek, en, en ziyade; son derece; i. en fazla miktar, en büyük kısım, ekseriyet, çokluk. at most olsa olsa, en ziyade. for the most part umumiyetle, ekseriyetle; başlıca. make the most of azami derecede istifa

Türkçe Sözlük

(i. Fr.). Bir araya gelerek bir musiki eserini veya bir süsleme işini meydana getiren ve başlıbaşına bir birlik olan unsur.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i., s., f. güdü, saik; müz. motif; s. hareket meydana getiren, itici; devindirici, muharrik; harekete ait; güdüsel; f. hareket ettirmek, harekete getirmek; edeb. başlıca konuya bağlamak.

Türkçe Sözlük

(aslı ve doğrusu: MOTOR) (i. Fr.). 1. Herhangi bir enerjiyi harekete çeviren cihaz: Benzin motoru, elektrik motoru. 2. Benzin veya mazot motoru vasıtasıyle hareket eden bisiklet veya deniz teknesi.

İngilizce - Türkçe Sözlük

f. matem tutmak, yas tutmak; ağlamak, kederlenmek. mourner i. yaslı kimse.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. kederli, üzgün, mahzun, yaslı; hazin, acıklı, dokunaklı. mourn fully z. kederle .

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. kederlenme, ağlama, ağıt, yas tutma; matem, yas; matem elbisesi; yas süresi. half mourning yas süresinin son kısmı; yas, matem elbisesi. in mourning matem elbisesi giymiş; yaslı. mourning dove bir çeşit kumru.

Türkçe Sözlük

(I. A. «belv» den mesdar, muflale) (aslı: mübâlevet). Dikkat, İtinâ. Adern-I mOblllt = Dikkatsizlik, kayıtsızlık.

Türkçe Sözlük

(i. A. «cevher»den imef.) (mü. mücevhere). 1. Elmasla donanmış, elmaslı. Ar. murassâ: Mücevher saat, kutu. 2. Yalnız noktalı harfleri ebcetle hesap olununca tarih çıkan (beyit veya ibâre): Mücevher tarih.

Türkçe Sözlük

(i. A. «dâvâ» dan imef.). 1. Dava olunan şey. 2. İddia olunan şey, haksız ve aslı olmaksızın ileri sürülen görüş ve salâhiyet: O adamın müddeâsı pek büyüktür. Müddaâ-aleyh = Aleyhinde dava olunan, davalı.

Türkçe Sözlük

(aslı: MÜDİR) (i. A. «devr» den if). (mü. müdîre). 1. idare eden, çeviren, bakan: Mektep müdürü. 2. İdare bilir, idareye muktedir, bir işi hakkıyla idare edebilen: Müdür bir adamdır, pek müdîre bir kadın. (c. F. müdîrân). 3. idare memuru: Vapur şirketinin müdürü. Evrik müdürü — Evrak kalem ve dairesinin başı. 4. Bir nahiyenin en büyük mülkiye memuru: Nahiye müdürü. 5. Son devirde Osmanlı devletine tâbî devletlerde nâzır vazifesini gören adam: Mısır, Bulgaristan, Romanya, Sırbistan, Karadağ, Tunus dâhiliye, maarif, maliye müdürü, hey’et-i müdîrân. 6. Son devirde Mısır Hidivliği’nde vali: Şarkıyye müdürü. Malmüdürü = Osmanlı devrinde bir kazânın mâliye işlerini idareyle görevli memur, sancağınkine (il) muhâsebeci ve vilâyetinkine (eyalet) defterdâr denirdi.

Türkçe Sözlük

(I. A. «feriy’» den if.) (mü. müfteriyye). Başkasına, aslı olmayan bir töhmet ve suç isnad eden, iftiracı.

Türkçe Sözlük

(MÜFTİ) (aslı: MÜFT) (I. A. «fetvâ» dan if.). Fetv| veren. Müfti’l-anâm = Şeyhülislâm.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (aslı mahabbet olup, bu şekli galattır). 1. Sevme, sevgi, sevişme: Muhabbetimiz eskidir. 2. Dostluk, sadakat: Muhabbet-i Ehl-i Beyt. 3. Aşk: Aşk ve muhabbet. 4. Dostça sohbet, konuşma: Oturup muhabbet ediyorduk; muhabbet arasında, (bk.) Mahabbet.

Türkçe Sözlük

(i. A. «hareye» den if.). 1. icat eden, bulan, meydana koyan, mucit: Dikiş makinesinin muhterîi. 2. Birine aslı olmayan şeyler isnad eden, iftira atan.

Türkçe Sözlük

(i.). Çok şişman (Arapça aslı: lâhim).

Genel Bilgi

Gerçi şimdi elektrikler kesilince otomatik olarak devreye giren lambalar, hatta jeneratörler var ama mum hayatımız boyunca evimizin demirbaşı olmuştur. Onu o kadar hayatımızın olağan bir parçası olarak algılamışızdır ki, fitiline bir kibrit çaktığımızda onun nasıl yandığını, yandıkça katı kısmının nereye gittiğini düşünmeyiz bile.

Tarihi çok eskiye uzanan mum ışığının adeta büyülü bir gücü vardır. İnsanda romantik duygular uyandırdığı gibi, tüm dinlerde ruhani bir yeri de vardır. Ayin ve adakların vazgeçilmez malzemesidir. Mum tarihin ilk icatlarından biridir. Mısır’da ve Girit adasında milattan 3000 yıl önceden kalma mumlar bulunmuştur ama en yaygın kullanışı ortaçağda Avrupa’da olmuştur. Tarihi bu kadar eski olup da günümüzde de popülaritesini yitirmeyen ve çok yaygın olarak kullanılan başka hiçbir şey yoktur.

Aslında mumun yapısı çok basittir ama yanma mekanizması o kadar basit değildir. Mumun yapısında iki ana eleman vardır. Birincisi yakıt görevini gören, bir çeşit balmumu, ikincisi de emici özelliği olan bir çeşit sicim, yani fitil. Fitilin emici özelliği çok önemlidir. Çünkü mumun yanma sırrı burada gizlidir. Bu özellik gaz lambalarının fitillerinde de vardır ve onlar da aynı prensiple çalışırlar.

Elinize herhangi bir sicim alıp ucundan su dolu bir kaba daldırdığınızda suyun sicim tarafından emildiğini ve suyun sicim boyunca yukarı çıktığını renginin koyulaşmasından anlayabilirsiniz. İşte fitil de mumun üst kısmında alevden dolayı eriyen balmumunu emerek üst kısmına taşır ve bu bölgede yanmanın devamını sağlar, yani burada asıl yanan ve ışığı veren fitil değil balmumunun kendisidir.

Parafin balmumları ham petrolden yapılır, yani koyu bir hidrokarbon olup iyi bir yanıcıdırlar. Çakmağı çakıp fitili tutuşturunca, mumun en üst tabakasının da erimesine ve dolayısıyla mekanizmanın çalışmaya başlamasına sebep olursunuz. Fitil, bu erimiş balmumunu yukarı aleve doğru taşır, balmumu alevin sıcaklığında buharlaşır ve tutuşur. Yanan şey aslında mumun katı kısmı olduğundan mum tümüyle yanıp bittiğinde geriye pek bir şey kalmaz.

Mum yapmada en çok arı balmumu, benzin üretiminde petrolden çıkan bir yan ürün olan parafin veya bitkisel ve hayvansal yağlardan yapılan ‘stearin’ kullanılır. Günümüzde en fazla kullanılan mumlar bunların karışımı ile elde ediliyor. Mumlar çekme yöntemi ile, dökülerek veya pres edilerek yapılıyor. Her şey tamamlandıktan sonra boya banyolarına sokulurlar ve en sonunda da parlaklık kazandırmak için soğuk suya daldırılırlar.

Genel Bilgi

Gerçi şimdi elektrikler kesilince otomatik olarak devreye giren lambalar, hatta jeneratörler var ama mum hayatımız boyunca evimizin demirbaşı olmuştur. Onu o kadar hayatımızın olağan bir parçası olarak algılamışızdır ki, fitiline bir kibrit çaktığımızda onun nasıl yandığını, yandıkça katı kısmının nereye gittiğini düşünmeyiz bile.

Taeihi çok eskiye uzanan mum ışığının adeta büyülü bir gücü vardır. İnsanda romantik duygular uyandırdığı gibi, tüm dinlerde ruhani bir yeri vardır. Ayin ve adakların vageçilmez malzemesidir. Mum tarihin ilk icatlarından biridir. Mısır’da ve Girit adasında milattan 3000 yıl önceden kalma mumlar bulunmuştur ama en yaygın kullanılışı ortaçağda Avrupa’da olmuştur. Tarihi bu kadar eski olup da günümüzde de popülaritesini yitirmeyen ve çok yaygın olarak kullanılan başka hiçbir şey yoktur.

Aslında mumun yapısı çok basittir ama yanma mekanizması o kadar basit değildir. Mumun yapısında iki ana eleman vardır. Birincisi yakıt görevini gören, bir çeşit balmumu, ikincisi de emici özelliği olan bir çeşit sicim, yani fitil, Fitilin emici özelliği çok önemlidir. Çünkü mumun yanma sırrı burada gizlidir. Bu özellik gaz lambalarının fitillerinde de vardır ve onlar da aynı prensiple çalışırlar.

Elinize herjangi bir sicim alıp ucundan su dolu bir kaba daldırdığınızda suyun sicim tarafından emildiğini ve suyun sicim boyunca yukarı çıktığını renginin koyulaşmasından anlayabilirsiniz. İşte fitil de mumun üst kısmında alevden dolayı eriyen balmumunu emerek üst kısmına taşır ve bu bölgede yanmanın devamını sağlar, yani burada asıl yanan ve ışığı veren fitil değil balmumunun kendisidir.

Parafin balmumları ham petrolden yapılır, yani koyu bir hidrokarbon olup iyi bir yanıcıdırlar. Çakmağı çakıp fitili tutuşturunca, mumun en üst tabakasının da erimesine ve dolayısıyla mekanizmanın çalışmaya başlamasına sebep olursunuz. Fitil, bu erimiş balmumunu yukarı aleve doğru taşır, balmumu alevin sıcaklığında buharlaşır ve tutuşur. Yanan şey aslında mumun katı kısmı olduğundan mum tümüyle yanıp bittiğinde geriye pek bir şey kalmaz.

Mum yapmada en çok arı balmumu, benzin üretiminde petrolden çıkan bir yan ürün olan parafin veya bitkisel ve hayvansal yağlardan yapılan “stearin” kullanılır. Günümüzde en fazla kullanılan mumlar bunların karışımı ile elde ediliyor. Mumlar çekme yöntemi ile, dökülerek veya pres edilerek yapılıyor. Her şey tamamlandıktan sonra boya banyolarına sokulurlar ve en sonunda parlaklık kazandırmak için soğuk suya daldırırlar.

Türkçe Sözlük

(MÜMASS) (i. A. «mess» ten if.) (mü. mümasse) (aslı: mümâsls). I. Temas eden, dokunan, ilişen. 2. (matematik, geometride) Bir daire veya açının yayına dıştan dokunup geçen düz çizgi. Mümas nişangâhı = Topun kuyruğunda her İki taraftaki nişan yeri.

Türkçe Sözlük

(i. A. «meşy»den masdar). 1. Birlikte yürüme, yoldaşlık. 2. mec. Yalandan uyma, birinin fikrine katılmış görünme: Kötü adamlara mümâşât göstermemeli.

Türkçe Sözlük

(i. A. «rıfk» tan masdar). Arkadaşlık, yoldaşlık, birlikte bulunma: Bu yolculukta bana kim mürâfakat edecek?

Türkçe Sözlük

(i. A. «rıfk» dan if) (mü. murâfıka). Yoldaşlık ve arkadaşlık eden, bir şeyle birlikte bulunan: Gümüş, toprakta ekseriya kurşunla murâfık bulunur.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Murahhaslık: Murahhasiyyetle Berlin’e gitmişti.

Türkçe Sözlük

(i.). Münasip gördüğü şekilde rey ve karar vermeye salâhiyeti olan vekil veya elçinin hâl ve sıfatı: Murahhaslıkla Viyana’ya gönderilmişti.

Türkçe Sözlük

(i.). Mor ve yeşil renkte küçük bir cins erik ki, başlıca hoşafı ve reçeli yapılır: Mürdüm eriği.

Türkçe Sözlük

(i. A. «rezâ» dan if.) (Arapça aslı: mürzû). 1. Çocuk emziren, süt veren, memede çocuğu olan kadın, emzikli kadın. 2. Ücret karşılığında başkasının çocuğuna meme veren kadın, sütana, sütnine.

Türkçe Sözlük

(MÜSNİN) (i. A. «sinn» den if.) (mü. müsinne). Yaşlı, geçkin, kocamış, ihtiyar.

Türkçe Sözlük

(aslı: MÜŞKİL) (i. A. «şekl» den if.) (mü. müşkile). Zor, güç, çetin: Müşkül iş, müşkül hâl. (i. A. c. müşkilât). Halli zor iş, engel, mânia.

Türkçe Sözlük

(aslı: MÜŞKİLAT) (i. A. c.). Güçlükler, zorluklar, müşküller, (bk.) Müşkül.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. müstahsalât). Husûle gelmiş veya getirilmiş (aslı: «mütahassıl»),

Türkçe Sözlük

(i. A. «kararı dan im.) (aslı müstakırr). Yerleşilen ve karar kılınan yer, durulan yer.

Türkçe Sözlük

(i. A. «kıllet» ten if.) (mü. müstakille). 1. Kendi başına, başlıbaşına, bir yere bağlı ve tâbî olmayan. 2. Ayrıca, kendi kendine: Aradaki kapı kapanırsa bu daire müstakil bir ev olur. 3. (Türkçe) Bilhassa, ancak: Bunu müstakil (sırf) beni kızdırmak için yapıyor.

Türkçe Sözlük

(mOtELLİ) (.i A. «İllet» den if.) (mü. mûtelle). 1. illet sahibi, İlletli, Ar. altl, hasta veya sakat. 2. (Arapça gramerde) Aslî harfleri İçinde harf-l illet yani (elif, vav, ye) bulunan kelime.

Türkçe Sözlük

(i. A. «lâşey» den if.). Telâşlı (bu mânâ Türkçe’ye mahsustur).

Türkçe Sözlük

(i. A. «refâkat» ten if.). Refakat eden, arkadaşlık eden, birlikte bulunan.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(A.) [موقر] ağırbaşlı.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Erkek İsmi) - Tevkir edilmiş, ağırlanmış, saygı gösterilmiş olan. Vakarlı, ağırbaşlı.

Türkçe Sözlük

(I. A. «üns» den masdar). 1. Ünsiyet, arkadaşlık, birbirine alışıp, birlikte yaşama. 2. İnsandan kaçmayış, insana alışan, vahşî hayvanın insana alışması: Bazı hayvanlar kolaylıkla müvâneset kazanırlar.

Türkçe Sözlük

(I. A. «vazf.dan imef.) (mü. muvazzafa). 1. Görev ve hizmetle yükümlü olan: Ben, size hizmetle muvazzafım. 2. Maaşı ve tayinatı olan, maaşlı. Muvazzaf askerlik = Yapılması mecburi olan askerlik.

Türkçe Sözlük

(i. A. «vilâdet» ten if.) (mü. müvellede). 1. Doğmuş, doğurulmuş, doğma. 2. iki cinsin birleşmesinden vücuda gelmiş, melez (Fr. mulâtre bundan galattır). 3. Aslında ve esasen yokken, sonradan olmuş.

Türkçe Sözlük

(I. A.). Muzârî sigasının hâli, Arap gramerinde muzârt sigasının teşkil için asli harflerin başına giren: (ye, se, elif, nûn) harfleri.

Genel Bilgi

Müzikteki matematiksel gizemi keşfederek yazıya dökmenin ilk temeli Pisagor (Pythagoras, M.Ö. 530-450) tarafından atılmıştır. Biz kendisini okul sıralarından o meşhur dik üçgen teoremi ile hatırlarız ama Pisagor günümüzde ulaştığımız bilim seviyesinin babasıdır. O kendi devrine kadar gelişmiş bütün çalışmaları bir disiplin altında toplamış, geometri, aritmetik, astronomi, coğrafya, müzik ve tabiat bilgisi olarak ayrı ayrı bilim dalları yaratmıştır.

Pisagor bilimi, bilim için düşünüyor, bilimin uygulamaları onu ilgilendirmiyordu. Bu nedenle ‘bilgi seven’ anlamındaki ‘filozof sözcüğünü ilk olarak o kullanmıştır. Pisagor tüm evrenin sayılar ve aralarındaki ilişkilere göre kurulduğuna inanıyordu.

Pisagor’un müziğin içindeki matematiği bir demirci dükkanının önünden geçerken keşfettiği rivayet edilir. Demirci ustasının, demir döverken kullandığı aletlere göre değişik sesler çıkarması Pisagor’un ilgisini çekmiş, dükkanı kapattırarak ustaya çeşitli aletler kullandırmış, çıkan sesleri incelemiş ve kayıtlar almış.

Batı müziği 9. yüzyılın başına kadar notalamadan habersizdi. Eserler kulak yoluyla kuşaktan kuşağa aktarılıyor, bu arada değişime uğruyor, zamanla unutulabiliyordu. 9. yüzyılın ikinci yarısında ilk notalama sistemi ortaya çıktı.

Arezzo’lu Guido’nun (Gui d’Arezzo) notalama sisteminin seslerin yüksekliğini kesin olarak belirtmeye başlamasıyla büyük bir ilerleme kaydedildi. 11. yüzyılda notaların üzerine dizildiği beş çizgiden oluşan “porte”nin kullanılmasıyla notaların yüksekliği (do, re, mi,....) ve süresi (birlik, ikilik, dörtlük,....) kesin biçimde belirlenebilir hale geldi.

Aslında müziğin dört parametresi vardır: Yükseklik, süre, şiddet ve tını. Bunlardan ilk ikisi zamanla genel kabul gören bir takım işaretler sayesinde kağıt üzerine dökülebilmiş, şiddet ve tını ise notanın yanında ek kelimelerle belirtilmişler ve kısmen de yoruma açık bırakılmışlardır.

Çeşitli sesleri belirtmek ve bunların birbirlerine karışmasını önlemek için sesleri temsil eden notalara özel isimler verildi. Do, re, mi, fa, sol, la, si. İngilizce’de ve Almanca’da ise notalar harflerle gösterildi(C=do, D=re, E=mi, F=fa, G=sol, A=la, B=si-ing.-, H=si-alm.-).

Nota isimlerinden ‘do’nun önceki ismi ‘ut’ idi. Sesli harfle başlayan bu isim, notaları sırayla söylerken tutukluk yaptırdığından 12. yüzyılda ‘do’ olarak değiştirildi. Almanya ve bazı ülkelerde ‘ut’ hala kullanılır.

‘Si’ hariç diğer notaların isim babası Gui d’Arezzo’dur. Arezzo bu adları Aziz lohannes Battista ilahesindeki mısraların birinci hecelerinden alarak takmıştır. Yedinci notanın adı uzun zaman ‘B’ olarak kalmış, sonradan 13. yüzyılda Sanete lohannes kelimelerinin baş harflerinden meydana gelen ‘si’ adını almıştır.

Notalamanın keşfi ve gelişimi müzik pratiğine olağanüstü bir gelişme ortamı yaratmıştır. Notalama, icracıyı ezberden kurtararak hem müzik parçalarının uzamasına hem de çeşitli dönemlere ve ülkelere ait notalanmış eserlerin katılmasıyla repertuarın zenginleşmesine ve çeşitlenmesine imkan vermiştir. Nota sayesinde bir müzisyen bilmediği bir müzik parçasını icra edebilmek için tek başına yeterli bir hale gelmiştir.

Genel Bilgi

Müzikteki matematiksel gizemi keşfederek yazıya dökmenin ilk temeli Pisagor (Pythagoras, M.Ö. 530-450) tarafından atılmıştır. Biz kendisini okul sıralarından o meşhur dik üçgen teoremi ile hatırlarız ama Pisagor günümüzde ulaştığımız bilim seviyesinin babasıdır. O kendi devrine kadar gelişmiş bütün çalışmaları bir disiplin altında toplamış, geometri, aritmetik, astronomi, coğrafya, müzik ve tabiat bilgisi olarak ayrı ayrı bilim dalları yaratmıştır.

Pisagor bilimi, bilim için düşünüyor, bilimin uygulamak onu ilgilendirmiyordu. Bu nedenle ‘bilgi seven’ anlamındaki ‘filozof’ sözcüğünü ilk olarak o kullanmıştır. Pisagor tüm evrenin sayılar ve aralarındaki ilişkilere göre kurulduğuna inanıyordu.

Pisagor’un müziğin içindeki matematiği bir demirci dükkanının önünden geçerken keşfettiği rivayet edilir. Demirci ustasının demir döverken kullandığı aletlere göre değişik sesler çıkarması Pisagor’un ilgisini çekmiş, dükkanı kapattırarak ustaya çeşitli aletler kullandırmış, çıkan sesleri incelemiş ve kayıtlar almış.

Batı müziği 9. yüzyılın başına kadar notalamadan habersizdi. Eserler kulak yoluyla kuşaktan kuşağa aktarılıyor, bu arada değişime uğruyor, zamanla unutulabiliyordu. 9. yüzyılın ikinci yarısında ilk notalama sistemi ortaya çıktı.

Arezzo’lu Guido’nun (Gui d’Arezzo) notalama sisteminin seslerin yüksekliğini kesin olarak belirtmeye başlamasıyla büyük bir ilerleme kaydedildi. 11. yüzyılda notaların üzerine dizildiği beş çizgiden oluşan “porte”nin kullanılmasıyla notaların yüksekliği (do, re, mi,....) ve süresi (birlik, ikilik, dörtlük,....) kesin biçimde belirlenebilir hale geldi.

Aslında müziğin dört parametresi vardır: Yükseklik, süre, şiddet ve tını. Bunlardan ilk ikisi zamanla genel kabul gören bir takım işaretler sayesinde kağıt üzerine dökülebilmiş, şiddet ve tını ise notanın yanında ek kelimelerle belirtilmişler ve kısmen de yoruma açık bırakılmışlardır.

Çeşitli sesleri belirtmek ve bunların birbirlerine karışmasını önlemek için sesleri temsil eden notalara özel isimler verildi. Do, re, mi, fa, sol, la, si. İngilizce’de ve Almanca’da ise notalar harflerle gösterildi (C=do, D=re, E=mi, F=fa, G-sol, A=la, B=si-ing.-, H=si-alm.-).

Nota isimlerinden ‘do’nun önceki ismi ‘ut’ idi. Sesli harfle başlayan bu isim, notaları sırayla söylerken tutukluk yaptırdığından 12. yüzyılda ‘do’ olarak değiştirildi. Almanya ve bazı ülkelerde ‘ut’ hala kullanılır.

‘Si’ hariç diğer notaların isim babası Gui d’Arezzo’dur. Arezzo bu adları Aziz Iohannes Battista ilahesindeki mısraların birinci hecelerinden alarak takmıştır. Yedinci notanın adı uzun zaman ‘B’ olarak kalmış, sonradan 13. yüzyılda Sanete Iohannes kelimelerinin baş harflerinden meydana gelen ‘si’ adını almıştır.

Notalamanın keşfi ve gelişimi müzik pratiğine olağanüstü bir gelişme ortamı yaratmıştır. Notalama, icracıyı ezberden kurtararak hem müzik parçalarının uzamasına hem de çeşitli dönemlere ve ülkelere ait notalanmış eserlerin katılmasıyla repertuarın zenginleşmesine ve çeşitlenmesine imkan vermiştir. Nota sayesinde bir müzisyen bilmediği bir müzik parçasını icra edebilmek için tek başına yeterli bir hale gelmiştir.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(A.) [مسن] yaşlı.

Türkçe Sözlük

(NA-HUDA) (i. F.). 1. Allah’a inanmayan, Ar. mülhid. (i. F.) (belki aslı: nâv-hudâ). 2. Kaptan, gemi süvarisi.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Oyma, mermer vesaireyi oyarak heykel gibi şeyler yapma, heykeltıraşlık.

Türkçe Sözlük

(NA’L) (i. A.) (c. neâl). 1. Ayakkabı. Saff-ı neâl = Ayakkabıların bırakıldığı yer, oturulacak yerlerin en aşağısı. 2. At ve ona benzer hayvanların ayağına mıhlanan demir: Ata nal vurmak. Dörtnal = Dolu dizgin, alabildiğine: Dörtnal gidiyordu. Nalları atmak; dikmek = Ölmek. Nalına mıhına vurmak = Ne yapacağını bilememek. Naldöken = Taşlık, çakıllı (yol).

Türkçe Sözlük

(i. F.). Tönbeki içmeye mahsus takım ki, bir şişe ile bunun ağzına takılan ve lülesi olan bir baştan ve bunun bir yanında enbûbeye takılan marpuçtan ibarettir. Nargile aslında hindistancevizi kabuğundan yapılır. Bu meyvenin Farsça ismi olan nargil’den bu ismi almıştır: Nargile içmek, nargile başı. mec. Nargile suyu = Pek lezzetsiz içecek.

Genel Bilgi

Duyu organlarımız bize dış dünya ile ilgili bilgileri aktarırlar. Bu bilgilerin yüzde 80’ini gözlerimizle, yüzde 1’ini ise burnumuzla alırız. Ancak nezle veya grip olup burnumuz tıkandığında, koku alamayınca, yediğimiz yemeklerin tadını bile alamayız, dünyadan aldığımız zevk azalır. Eğer burnunuzu parmaklarınızla iki yandan sıkarsanız, bir dilim çiğ patates mi yoksa elma mı yediğinizi söylemekte bile güçlük çekersiniz.

Koku duyumuz anlaşılması en güç olan duyumuzdur. Bellek ve duygularımızla çok ilgilidir. Bir toprak yolda yürürken yağmur kokusu aldığımızda, birden bir çocukluk anımız canlanabilir.

Peki bir koku duyduğumuz zaman ne oluyor? Bu kokuyu diğerlerinin arasından nasıl tanıyoruz? Beynimiz bu farklı uyarıları nasıl algılıyor? Bir kokunun oranı, bir litre havanın içinde bir miligramın milyonda birinden bile küçük olsa onu nasıl ayırt edebiliyor?

Aslında tek bir koklama ile hemen hemen yeterli algılamayı sağlarız. Normal bir insan dakikada 30 litre havayı içine çekip koklayabilir. Ancak belli bir zaman sonra algılama süratle azalır, yani bir kokunun içinde uzun zaman kalırsak artık onu duymamaya başlarız. Kokunun hangi yönden geldiğini ise burun deliklerimize gelişi arasındaki anlık farktan anlarız.

Koku alma kapasitemiz şüphesiz koku kaynağının gücüne de bağlıdır. Havanın bir litresinde 5,83 miligram eter olunca kokuyu ancak hissederiz de 0,000.000.4 miligram sarımsak kokusu bile hemen hissedilebilir. En güçlü koku çürük yumurta kokusudur. Bu kokunun molekülleri havada 100 bin molekül içinde bir tane dahi olsa burnumuz tarafından hemen algılanır. Bir kokunun artıp azaldığını hissedebilmek için, onun hava içindeki oranının en az yüzde 30 değişmesi gerekir.

İnsanlar gün başlarken daha iyi koku alırlarken kahvaltıdan sonra koku hissi azalır. İlkbahar ve yazın ise kışa göre daha kuvvetlidir. Koku alma duyusunu sıcaklık, aç veya tok olma ve alınan ilaçlar da büyük ölçüde etkiler. Kadınlar erkeklerden daha iyi koku alırlar. Bu duyu 60 yaşından sonra azalmaya başlar. Koku alma duyusu eğitimle arttırılabilir.

Burnumuzun boşlukları içinde, her biri birer metal para büyüklüğünde iki koklama mukozası vardır. Buralarda milyonlarca algılama hücresi bulunur. Bu sinir hücrelerinin tüylü uçları, nefes aldığımız zaman havada bulunan koku veren molekülleri yakalarlar. Aldıkları bilgileri beyin kökündeki koklama soğanına iletirler.

Görüldüğü gibi koklama mekanizması biliniyor da sistem nasıl çalışıyor tam belli değil. Bir görüşe göre her koku molekülü kendine özgü bir frekansta titreşim yapıyor ve burnumuzdaki koku sinirleri bu özel titreşimleri algılıyor. Bu durumda koku seste olduğu gibi dalgalar halinde yayıldığından sinir hücreleri ile moleküller arasında doğrudan bir temas olması da gerekmiyor.

Bir başka görüş ise kokuyu renklere benzetiyor. Nasıl bütün renkler aslında temel renklerden oluşuyorsa, bir kaç kokunun, bütün diğer kokuların temelini oluşturduğu ileri sürülüyor.

Bazı bilim insanları ise her bir kokunun kendisinin başlı başına ayrı bir koku olduğunu, her koku için hücrelerin özel olarak ayrı ayrı görev yaptıklarını, beynin uyarının hangi hücreden geldiğine bakarak karar verdiğini düşünüyorlar. Bunun ispatlanması için her bir sinir hücresinin ayrı bir koku ile uyarılıp test edilmesi gerekir ki bu da imkansızdır.

Görüldüğü gibi burnumuz ve koku alma hissimizin sırları tam çözülebilmiş değil. Kokuları burnumuz gibi olağanüstü bir hassasiyetle ve bir saniyeden çok az bir zamanda algılayıp, ayırt edebilecek bir makineyi günümüzün gelişmiş teknolojisi bırakın yapmayı tasarlayamamaktadır bile.

Genel Bilgi

İlk yudumla birlikte, alkol ağız ve yemek borusu ile temas ettikten sonra, ciddi miktarda kana karıştığı ilk durak olan mideye gelir. Ancak alkolün kana karışması en çok ince bağırsaklarda olur.

Büyük bir kısmı ince bağırsaklarda kana geçen alkol, derhal merkezi sinir sistemimizi etkilemeye başlar. Birkaç dakika sonra beyne geçerek sinir hücrelerini etkiler ve mesaj iletimini yavaşlatır.

İçmeye devam edilirse, beyindeki görme, denge, konuşma ve muhakeme ile ilgili sinir merkezleri etkilenmeye başlarlar. Bu arada alkolün baskılayıcı etkilerini yenebilmek için, kalp kası zorlanır ve nabız artar.

Biraz daha içilirse şuur kaybı meydana gelebilir. Daha da devam edilirse, alkolün kandaki oram alkol zehirlenmesi seviyesine ulaşır, solunum yetmezliği nedeni ile ölüm kaçınılmaz olur.

Alkol oldukça yavaş yakılır. 100 gram saf alkolün vücutça yakılması yaklaşık 10 saat sürer.

Karaciğerde yakılan her bir gram alkol için 7.1 kilokalori açığa çıkar. Yapılan araştırmalara göre ABD’de insanlar genel olarak kalori ihtiyacının yüzde 10’unu alkolden karşılamaktadır. Alkoliklerde bu oran yüzde 50 olup ciddi beslenme bozuklukları görülür.

Alkol karaciğer yetmezliği yanında, kalp hastalığı ve kanser riskini de artırır. Beyinde hücre kaybına yol açar, uzun sürede beyin hücrelerindeki dejenerasyon artar, psikiyatrik bozukluklar başlar.

Ama alkolün en büyük etkisi, sağlığı bozmasının yanında, aileleri ve arkadaşlıkları parçalaması, hapishane ve hastaneleri doldurmasıdır. Haydi, şerefinize!

Genel Bilgi

İlk yudumla birlikte, alkol ağız ve yemek borusu ile temas ettikten sonra, ciddi miktarda kana karıştığı ilk durak olan mideye gelir. Ancak alkolün kana karışması en çok ince bağırsaklarda olur.

Büyük bir kısmı ince bağırsaklarda kana geçen alkol, derhal merkezi sinir sistemimizi etkilemeye başlar. Birkaç dakika sonra beyne geçerek sinir hücrelerini etkiler ve mesaj iletimini yavaşlatır.

İçmeye devam edilirse, beyindeki görme, denge, konuşma ve muhakeme ile ilgili sinir merkezleri etkilenmeye başlarlar. Bu arada alkolün baskılayıcı etkilerini yenebilmek için, kalp kası zorlanır ve nabız artar.

Biraz daha içilirse şuur kaybı meydana gelebilir. Daha da devam edilirse, alkolün kandaki oranı alkol zehirlenmesi seviyesine ulaşır, solunum yetmezliği nedeni ile ölüm kaçınılmaz olur.

Alkol oldukça yavaş yakılır. 100 gram saf alkolün vücutça yakılması yaklaşık 10 saat sürer.

Karaciğerde yakılan her bir gram alkol için 7.1 kilokalori açığa çıkar. Yapılan araştırmalara göre ABD’de insanlar genel olarak kalori ihtiyacının yüzde 10’unu alkolden karşılamaktadır. Alkoliklerde bu oran yüzde 50 olup ciddi beslenme bozuklukları görülür.

Alkol karaciğer yetmezliği yanında, kalp hastalığı ve kanser riskini de arttırır. Beyinde hücre kaybına yol açar, uzun sürede beyin hücrelerindeki dejenerasyon artar, psikiyatrik bozukluklar başlar.

Ama alkolün en büyük etkisi, sağlığı bozmasının yanında, aileleri ve arkadaşlıkları parçalaması, hapishane ve hastaneleri doldurmasıdır.

Haydi, şerefinize!

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. millet; milliyet; vatandaşlık; milli özellikler.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s., i. yerli, tabii, doğal; doğuştan; basit, suni olmayan; i. bir yerde doğan kimse; yerli mal veya hayvan. native-born s. doğma büyüme,yerli. nativecitizen doğuştan vatandaşlık hakkı olan kimse. native land anavatan, anayurt, asıl mem- leket.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. dingil başlığı, tekerlek poyrası.

Türkçe Sözlük

(aslı: NâZÜK) (i. F.). 1. ince 2. Güzel, zarif, kaba olmayan. 3. Terbiyeli, sözü ve muamelesi düzgün, herkese iltifat ve zarafetle muamele eden: Pek nâzik adamdır. Nâzik-edâ = Tavır ve hâli nâzik.

Türkçe Sözlük

(e.). 1. Bir şeyden bazen soru sormak için kullanılır: Sİz kimsiniz, elinizdeki nedir? Ne istiyorsunuz? Bu ne adamdır. 2. Şaşkınlık ve bolluk gösterir: Ne güzel! Ne soğuk! Ne yağmur! Bu ne hava! Yalnız olarak şaşma edatı gibi de kullanılır: Ne! 3. Soru olmaksızın müphemlik ve umumîlik gösterir: Ne buldu ise aldı; ne :şitse inanır; ne isterse yapsın. 4. izafet zamirleri ile birleşerek «hangi şey» mânâsını ifade eder: Nem, nemiz, nen, neniz, nesi, neleri, nemiz eksik? Nen var? (c.). Başlıca «ne kadar şeyler» mânâsıyle kullanılır: Ne umurum, ne umurun, bana ne vs. Neme, nene lâzım; ne vazifem, ne vazifen. Ne o = Nedir? Ne oluyor? Ne olursa = Her ne olsa. Ne olursa olsun — Her halde, netice iyi de olsa, kötü de olsa, Fars. herçi-bâd-Abâd. Ne ola (nola) = Bir şey değildir, büyük bir şey mi? Ne çıkar? Ne için (niçin) = Ne sebepten, ne maksatla? Ne ise = Tafsilâta hâcet yoktur, ne olursa olsun. Nece = Ne dilde, hangi dille= Türkçe söylemiyorsa nece söylüyor? Neci = 1. Hangi san’at sahibi, hangi san’ atla meşgul: Bu adam kunduracı mıdır necidir? 2. Hangi münasebetle: Sen, burada necisin? Ne hâcet = Daha neler? Ne hâl = Keyfiyet, nasıliık: Ne haldedir? Ne hâle geldi? Ne hâl peydâ etti? Ne haber, bir şey var mı, bir şey bilir misiniz? Nedir = Ne var, ne oluyor? Ne türlü = Nasıl: Bu ne türlü işdir? Ne türlü yaptınız? Neden = Ne sebepten; neden dolayı, Ne için? Ne demek = 1. Mânâsı, nedir? 2. O nasıl söz, öyle şey mi olur? Ne demek olsun = Öyle şey olmaz. Ne zaman, ne vakit = Hangi vakit ve zamanda? Ne aceb = Acaba. Ne kadar = 1. Sayı sualidir: Ne kadar kâğıt istiyorsun? Bu bardak ne kadar su alır? 2. Çok, ne çok: Ne kadar su içiyorsunuz. Bu havayı ne kadar severim. 3. Her ne miktarda: Ne kadar çalışsanız ona yetişemezsiniz. Her ne kadar = İle beraber, olduğu halde: Her ne kadar okumamış ise de sözü sohbeti yerindedir; her ne kadar ihtiyacım var ise de ondan bir şey istemeyeceğim. Ne gerek, re lâzım = Neme gerek, neme lâzım = Bana ait değildir, ben karışmam; nene, nenize, nesine gerek, lâzım. Ne münasebet = Hiç, asla, öyle şey olmaz. Ne var = Nedir, ne oluyor? Ne var ne yok = Ne haber? Neye = Ne için, ne maksatla: Neye geldiniz? Ne sebepten: Dün neye gelmediniz?

Genel Bilgi

Avrupa’da Rönesans başlangıcına, diğer bir deyişle insanların titizliğin ve temizliğin farkına varmalarına kadar, bütün bir tarih boyunca yemek yerken eller kullanıldı. Tabii bunun da bir adabı vardı. Yemek yerken kullanılan parmak sayısı o kişinin statüsünü gösteriyordu. Normal insanlar beş parmaklarını kullanırlarken asiller üç parmaklarını -yüzük parmağı kesinlikle kullanılmadan- kullanıyorlardı.

Aslında Latince çatal anlamına gelen kelime, çiftçilerin hasadı havaya atıp savurmada kullandıkları dev çatalların isminden türemiştir. Bunların çok küçükleri Türkiye’de Çatal Höyük’de yapılan kazılarda bulunmuş ama ne işe yaradıkları, milattan 400 yıl öncesinde sofralarda yemek yemede kullanılıp kullanılmadıkları tam anlaşılamamıştır.

Çatal konusunda kesin bilinen bir şey, ilk defa 11. yüzyılda Toskana’da (İtalya) ortaya çıktığıdır. İki uçlu olan bu çatallara insanlar “Tanrının bahşettiği yiyecek yine Tanrının verdiği parmaklarla yenilebilir” diye şiddetle karşı çıktılar.

İnsanların yüzyıllar boyu süren, yemek yerken çatal kullanmaya karşı direnme gibi tavırların tarihte örneği azdır. 17. Yüzyıla kadar süren bu direnmenin bir başka cephesi daha vardı. Yiyeceği bıçakla tutup, ısırarak yemeye alışmış erkekler çatal kullanmayı kadınsı bir davranış olarak görüyorlardı.

Bu arada Fransız ihtilalinin biraz öncesinde Fransa’da yavaş yavaş dört uçlu çatallar kullanılmaya başlandı. Zamanla çatal kullanmak lüks, asalet ve statü göstergesi oldu. Çatalla birlikte sofralarda her insan için ayrı tabak ve bardak kullanmak adeti de gelişti, toplumun tüm sınıflarına ve giderek dünyanın diğer yerlerine de yayıldı.

Kaşığın kullanılmaya başlanması ise tarih kadar eskidir. İnsanlar, çatala karşı gösterdikleri direnci kaşığa göstermemişlerdir. Bu, şüphesiz sıvı bir şey içmek için eli kullanmanın iyi bir alternatif olmamasından kaynaklanmıştır.

En eski zamanlara ait kazılarda bile, taş, kemik, ağaç veya madenden yapılmış kaşık veya benzeri şeylere rastlanmaktadır. Kaşıktaki en önemli gelişmeler sapının şeklinde olmuştur.

Genel Bilgi

Avrupa’da Rönesans başlangıcına, diğer bir deyişle insanların titizliğin ve temizliğin farkına varmalarına kadar, bütün bir tarih boyunca yemek yerken eller kullanıldı. Tabii bunun da bir adabı vardı. Yemek yerken kullanılan parmak sayısı o kişinin statüsünü gösteriyordu. Normal insanlar beş parmaklarını kullanırlarken asiller üç parmaklarını -yüzük parmağı kesinlikle kullanılmadan- kullanıyorlardı.

Aslında Latince çatal anlamına gelen kelime, çiftçilerin hasadı havaya atıp savurmada kullandıkları dev çatalların isminden türemiştir. Bunların çok küçükleri Türkiye’de Çatal Höyük’de yapılan kazılarda bulunmuş ama ne işe yaradıkları, milattan 400 yıl öncesinde sofralarda yemek yemede kullanılıp kullanılmadıkları tam anlaşılamamıştır.

Çatal konusunda kesin bilinen bir şey, ilk defa 11. yüzyılda Toskana’da (İtalya) ortaya çıktığıdır. İki uçlu olan bu çatallara insanlar ‘Tanrının bahşettiği yiyecek yine Tanrının verdiği parmaklarla yenilebilir’ diye şiddetle karşı çıktılar.

İnsanların yüzyıllar boyu süren, yemek yerken çatal kullanmaya karşı direnme gibi tavırların tarihte örneği azdır. 17. Yüzyıla kadar süren bu direnmenin bir başka cephesi daha vardı. Yiyeceği bıçakla tutup, ısırarak yemeye alışmış erkekler çatal kullanmayı kadınsı bir davranış olarak görüyorlardı.

Bu arada Fransız ihtilalinin biraz öncesinde Fransa’da yavaş yavaş dört uçlu çatallar kullanılmaya başlandı. Zamanla çatal kullanmak lüks, asalet ve statü göstergesi oldu. Çatalla birlikte sofralarda her insan için ayrı tabak ve bardak kullanmak adeti de gelişti, toplumun tüm sınıflarına ve giderek dünyanın diğer yerlerine de yayıldı.

Kaşığın kullanılmaya başlanması ise tarih kadar eskidir. İnsanlar, çatala karşı gösterdikleri direnci kaşığa göstermemişlerdir. Bu, şüphesiz sıvı bir şey içmek için eli kullanmanın iyi bir alternatif olmamasından kaynaklanmıştır.

En eski zamanlara ait kazılarda bile, taş, kemik, ağaç veya madenden yapılmış kaşık veya benzeri şeylere rastlanmaktadır. Kaşıktaki en önemli gelişmeler sapının şeklinde olmuştur.

Genel Bilgi

İüphesiz tarih boyunca tüm insanlarda görme kusuru olmuştur. 13. yüzyılda gözlük ortaya çıkıncaya kadar gerek doğuştan gerekse sonradan göz bozukluğu olan insanlar, ömürlerini böyle geçirmeye, iş yapamamaya hatta evden dışarı çıkamamaya mahkumdular.

Aslında gözlüğün ana malzemesi olan camın tarihi dört bin 500 yıl evveline kadar gidiyor. Antik dünya insanlarının optik hakkında bilgileri olduğu, camın belirli bir formunun cisimleri büyüttüğünü fark ettikleri biliniyor. Hatta milattan önce bin yıllarına ait, büyüteç olarak kullanılmış cam örneklerine Girit’teki kazılarda rastlanılmıştır. Ne var ki büyütecin cam haline gelmesi çok zaman aldı.

Gözlüğü ilk bulan kişinin kim olduğu bilinmiyor. İnsanlık tarihinin büyük teşekkür borçlu olduğu, bu parlak buluşu gerçekleştiren kişinin kim olduğu bütün araştırmalara rağmen hala sırrını koruyor. Bu kişinin 1250 veya 1280 yıllarında Venedik’te yaşamış olması büyük bir olasılık, çünkü 13. yüzyılda, Ortaçağda Venedik, İtalya’da cam üretimiyle ünlü olan bir yerdi.

İlk gözlüklerin mercekleri konveks, yani dışbükeydi ve sadece yakını görme problemi olanların işlerine yarıyordu. Uzağı görme sorunu olanların derdine çare olacak konkav (içbükey) merceklerin üretilmesi için yüzyıl geçmesi gerekecekti. Görüldüğü gibi gözlüğün tarih içindeki gelişmesi oldukça yavaştır.

Uzağı görme sorununu yani miyopluğu düzeltecek merceklerin ancak 15. yüzyılda yapılabilmesinin sebebi o tarihlerde, gözlüğün daha çok yakını okuma amaçlı kullanılması, uzağı görememenin o kadar önemsenmemesi ve içbükey merceklerin imalinin daha zor ve pahalı olmalarıydı.

Gözlük icat edildikten ancak 350 yıl sonra düşmeden yüzün ortasına tutturulabildi. Aslında bu gözlük tarihindeki en son ve önemli buluştu. Edward Scarlett 1730’da Londra’da sabit gözlük sapım icat etti. Saplar kafaya göre ayarlanabildiği için gözlük burun üzerine daha az ağırlık yapıyor, düşme tehlikesi de önlenmiş oluyordu.

Ancak tüm bu yavaş gelişmeye karşın gözlüğün insanlığa hizmeti büyük oldu, en azından onların yaşama bağlılıklarını arttırdı. Matbaanın icadından, basılan kitap ve gazete sayısının artmasından sonra gözlük lüks olmaktan çıkıp tam bir ihtiyaç oldu.

14. yüzyıl ortalarında İtalyanlar gözlük camlarına belki şekillerindeki benzerlikten dolayı ‘mercimek’ anlamında ‘lenticchie’ adını verdiler. İngilizcesi de ‘lentis’ olan mercimek, yaklaşık iki yüzyıl gözlük camı anlamında da kullanıldı. Günümüzde kullanılan ‘lens’ adının kökeni de bu sebeple mercimeğe dayanıyor.

İlk gözlükçü dükkanı 1783’de Philadelphia’da açıldı. Francis Mc Allister dükkanında gözlükleri bir sepetin içine yığıyor, müşteriler de bunları tek tek deneyerek gözlerine uygun geleni alıyorlardı.

İlk güneş gözlüklerinin 1430’lu yıllarda Çinliler tarafından kullanıldığını biliyor muydunuz? Ateşte dumanın isi ile kararttıkları gözlükler görme kusurlarını düzeltmek için değildi. Sanılacağı gibi Güneş’ten korunmak için de değildi. Çinliler başta mahkemeler olmak üzere bir çok yerde gözleri görünmesin, düşünceleri göz ifadelerinden belli olmasın diye bu koyu renkli gözlükleri takıyorlardı. Daha sonraları İtalya’dan Çin’e numaralı gözlükler de getirildi ama Çinliler onların da çoğunu iste kararttılar.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. bulut gibi görünen yıldız kümesine ait. nebular hypothesis güneş sisteminin aslında bulut şeklinde bir madde yığınından ileri gelmiş olduğu varsayımı.

Genel Bilgi

Sadece uykumuz gelince mi esneriz? Esneme bulaşıcı mıdır? Aslında esnemenin ve fizyolojisinin ardında yatan gerçek hala tam olarak bilinememektedir.

Önceleri esneme, insanın yorgun olduğu zamanlarda kandaki oksijen miktarını artırmak için vücudun yaptığı bir solunum sistemi refleksi olarak düşünülüyordu. Yapılan deneylerin sonucunda, esnemenin, solunum olayına kısa bir destek verdiği, ancak onun önemli bir fonksiyonu olmadığı tespit edilmiştir.

Hem burnumuzla, hem de ağzımızla nefes alabilmemize rağmen, kapalı ağızla esnemek mümkün değildir. En çok ve sık esnemenin olduğu zaman, sabah uykudan kalkma vaktidir. Ortalama bir esneme 6 saniye sürer.

Sadece insanlar değil, kediler, kuşlar, fareler ve birçok canlı türü de esner. Ancak farklı türlerdeki bu davranış biçimi, aynı fonksiyona yönelik olabilir mi? Örneğin insanların gülme olarak yaptığı yüzdeki kas hareketi diğer bazı canlılarda korkunun ifadesi olabilmektedir.

Yapılan araştırmalarda, hayvanların daha çok dikkat gerektiren bir olayı karşılama sırasında esnedikleri, insanların ise, tersine dış uyarılarda azalma olduğunda esnedikleri saptanmıştır.

Derslerde canı sıkılan öğrencilerin değil de, canı sıkıldığı halde uyumamaya çalışanların daha çok esnedikleri gözlemlenmiştir. Bir diğer görüşe göre de, sınava girecek bir öğrencinin veya yarışa girecek bir atletin çok esnemesinin sebebi, organizmanın kendini sakinleştirmesidir.

Esneme de gülme gibi bulaşıcıdır. Esneyen kişinin yüz hatlarında meydana gelen şekillenmenin, diğer insanlar üzerinde esnemeyi teşvik edici bir etki uyandırdığı tahmin ediliyor. Yani nasıl yemek yiyen bir insanı görünce acıkırsak, onun gibi bir şey.

Esnemenin bulaşıcı olduğunu ileri süren bir görüşe göre ise ilk insanlardan kalma bir davranış olarak esnemekteyiz. İlkel atalarımız akşamları ateşin etrafında topluca otururken grubun lideri tüm dişlerini göstererek esner, oturumu kapatır, artık gecenin başladığı, herkesin sabaha kadar yatması ve hareket etmemesi gerektiği sinyalini verirdi. Grubun diğer üyeleri de esneyerek görüş birliği içinde olduklarını beyan ederlerdi.

Günümüzde bu iş için daha karışık teknolojiler kullanılıyor. Baba televizyonu uzaktan kumanda ile kapatıp koltuğundan kalkıyor. Bu nedenle günümüzde esnemenin hiçbir faydası görülmemektedir ve önümüzdeki bir milyon yıl içinde ortadan kalkacağı sanılmaktadır.

Genel Bilgi

Sadece uykumuz gelince mi esneriz? Esneme bulaşıcı mıdır? Aslında esnemenin ve fizyolojisinin ardında yatan gerçek hala tam olarak bilinmemektedir.

Önceleri esneme, insanın yorgun olduğu zamanlarda kandaki oksijen miktarını artırmak için vücudun yaptığı bir solunum sistemi refleksi olarak düşünülüyordu. Yapılan deneylerin sonucunda, esnemenin, solunum olayına kısa bir destek verdiği, ancak onun önemli bir fonksiyonu olmadığı tespit edilmiştir.

Hem burnumuzla, hem de ağzımızla nefes alabilmemize rağmen, kapalı ağızla esnemek mümkün değildir. En çok ve sık esnemenin olduğu zaman, sabah uykudan kalkma vaktidir. Ortalama bir esneme altı saniye sürer.

Sadece insanlar değil, kediler, kuşlar, fareler ve birçok canlı türü de esner. Ancak farklı türlerdeki bu davranış biçimi, aynı fonksiyona yönelik olabilir mi? Örneğin insanların gülme olarak yaptığı yüzdeki kas hareketi diğer bazı canlılarda korkunun ifadesi olabilmektedir.

Yapılan araştırmalarda, hayvanların daha çok dikkat gerektiren bir olayı karşılama sırasında esnedikleri, insanların ise, tersine dış uyarılarda azalma olduğunda esnedikleri saptanmıştır.

Derslerde canı sıkılan öğrencilerin değil de, canı sıkıldığı halde uyumamaya çalışanların daha çok esnedikleri gözlemlenmiştir. Bir diğer görüşe göre de, sınava girecek bir öğrencinin veya yarışa girecek bir atletin çok esnemesinin sebebi, organizmanın kendini sakinleştirmesidir.

Esneme de gülme gibi bulaşıcıdır. Esneyen kişinin yüz hatlarında meydana gelen şekillenmenin, diğer insanlar üzerinde esnemeyi teşvik edici bir etki uyandırdığı tahmin ediliyor. Yani nasıl yemek yiyen bir insanı görünce acıkırsak, onun gibi bir şey.

Esnemenin bulaşıcı olduğunu ileri süren bir görüşe göre ise ilk insanlardan kalma bir davranış olarak esnemekteyiz. İlkel atalarımız akşamları ateşin etrafında topluca otururken grubun lideri tüm dişlerini göstererek esner, oturumu kapatır, artık gecenin başladığı, herkesin sabaha kadar yatması ve hareket etmemesi gerektiği sinyalini verirdi. Grubun diğer üyeleri de esneyerek görüş birliği içinde olduklarını beyan ederlerdi.

Günümüzde bu iş için daha karışık teknolojiler kullanılıyor. Baba televizyonu uzaktan kumanda ile kapatıp koltuğundan kalkıyor. Bu nedenle günümüzde esnemenin hiçbir faydası görülmemektedir ve önümüzdeki bir milyon yıl içinde ortadan kalkacağı sanılmaktadır.

Genel Bilgi

Yiyeceği tuzlamak insanlık tarihinde bilinen en eski koruma metodur. Arkeolojik kazılarda bu usulün taş devrinde bile bilindiğine dair bulgular edilmiş, hatta Çin’de M.Ö. 2000 yıllarına kadar dayanan kayıtlar bulunmuştur. Romalılar eti, zeytini, karidesi, balığı, ve peyniri tuzlayarak saklıyorlardı. Eski Mısır’da ölülerin vücutları bozulmamaları için tuzla kaplanıyordu.

Tuz suyu çok seven bir kimyasaldır. Yiyecekti suyu emerek, bakterilerin gelişmek için muhtaç oldukları nemli ortamı ortadan kaldırır, ve bakterilerin yiyeceği bozmalarıı önler. Tuz aynı zamanda bu bakterileri de kendisi doğrudan öldürür. Günümüzde eti muhafaza etmek için, tuza kuvvetli bir bakteri düşmanı olan “potasyum nitrat” da eklenmektedir.

Aslında tuzlama bir tür pişirmedir. Et ve balığı tuzladığımızda aynen onları pişirmişiz gibi bir kimyasal reaksiyon oluşur (lakerdayı hatırlayın). Tuzlanan ette proteinler gevşer, çözünür ki bu et ısıtıldığında olan olay ile aynıdır.

Türkçe Sözlük

(NEHR) (i. A.) (c. enhâr) (tes. nehreyn). Akarsu, büyük ırmak: Tuna nehri. Mavarâü’n-Nehir = Türkistan’da nehrin yani Ceyhun’un ötesindeki yerler. Mâ-beyn-en-nehreyn =: İki ırmak (başlıca Fırat’la Dicle) arası.

Türkçe Sözlük

(i. F.). 1. Hafif surette ıslaklık, az yaşlık: Bu çamaşırda biraz nem vardır. 2. Havada veya bir binanın içinde ve duvarlarında olan yaşlık, rutubet: Havada, bu odada çok nem vardır. 3. Gece yağıp ortalığa konan incecik damlalar, çiy, şebnem, jâle: Gece nem yağar. Nem kapmak = Hafif surette ıslanmak, nem dokunmak. Buluttan nem kapmak = Küçük şeyden müteessir olmak veya alınmak.

Türkçe Sözlük

(aslı: NEREDEN) (bk.) Nere.

Türkçe Sözlük

(aslı: NEREDEN) (bk.) Nere.

Türkçe Sözlük

(halk dilinde: NESİH) (i. A.). Feshetme, lağvetme, hükümsüz bırakma. Bir kitabın suretini alma, bir nüshasını çıkarma, kopya etme, Ar. istinsâh. 3. Başlıca kitap istinsahında kullanılan YAkut-i Mustâsamî’nin icad ettiği yazı çeşidi ki, Arap harfleri ile Türkçe kitapların çoğu bu yazı ile basılmıştır.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. Truva savaşında Yunan başkanlarından biri; akıllı ve yaşlı öğüt verici kimse, kıdemli kimse.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(Osmanlıca>A.) [ نزاکت] incelik. 2.hassaslık.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. incelik, hassaslık, titizlik. to a nicety tam karar. niceties i. ince noktalar, incelikler.

Türkçe Sözlük

(aslı: NE İÇÜN) (e.). 1. Sebep gösterir: Nedir, ne sebepten: Dün niçin gelmediniz, niçin cevap vermiyorsun? 2. Neye, ne maksatla: Niçin gidiyorsunuz? Bu mektubu niçin yazıyorsunuz?

Genel Bilgi

Ay sadece gece görülebilir diye bir şey yok. Gündüzleri de periyoduna bağlı olarak ay da tepemizde, bütün yıldızlar da. Ama güneşin atmosferimizde yansıyan ışınları onları görmemize mani oluyor. Atmosferimiz olmasaydı gökyüzü gündüzleri de karanlık olacak, güneşle birlikte yıldızları da görebilecektik.

Ay dünyamıza çok yakın olduğundan gökyüzünde görüntü olarak yıldızlardan çok büyük görünür. Eğer konumuna göre güneşten iyi ışık alabilirse gündüzleri de gökyüzünde rahatlıkla görünebilir. Ayın yüzeyi bir asfalt yol yüzeyi gibi yansıtıcıdır. Koyu renktedir ama tam siyah da değildir. Biz gökyüzünde aya baktığımızda sadece onun güneşten yansıttığı ışığı görüyoruz. Güneş kadar ışık saçmıyor ama yine de gökyüzündeki en parlak yıldızdan 100.000 kat daha fazla ışık yansıtabiliyor.

Gündüz havanın aydınlığı yıldızların parıltısını yok eder. Aslında parlak yıldızların olduğu bölgede gökyüzünün parlaklığı da biraz daha farklıdır ama bu farkı pek algılayamayız. Ama ayın olduğu bölgede ışık yeterli ise geceki gibi çok parlak olmasa da onu görebiliriz. Hatta hava şartlarının olumlu olduğu durumlarda hava aydınlıkken Venüs gezegenini bile görebiliriz.

Güneşi büyük bir ampul, ayı da büyük bir ayna olarak düşünebiliriz. Bazı durumlarda ampulün ışığını doğrudan görmesek bile, aynanın yansıttığı ışığını görebiliriz. Bu, geceleri olan durumdur. Güneşi göremeyiz, çünkü dünyamız ondan gelen ışığı bloke etmiştir. Ayı, yani aynadan yansıyan ışığını görebiliriz. Ampulü de, aynayı da birlikte gördüğümüz durum ise ayın gündüz görünme durumudur.

Genellikle ‘ayın karanlık yüzü’ diye kullanılan deyiş şekli yanlıştır. Doğrusunun ‘ayın arka yüzü’ olması gerekir. Ayın dünyamız etrafındaki dönüş süresi ile kendi etrafındaki dönüş süresi hemen hemen aynı olduğundan, biz ayın hep bir yüzünü görürüz ama ay dünya ile güneş arasındayken bize bakan yüzü karanlık, güneşe bakan arka yüzü aydınlıktır.

Genel Bilgi

Ay sadece gece görülebilir diye bir şey yok. Gündüzleri de periyoduna bağlı olarak ay da tepemizde, bütün yıldızlar da. Ama güneşin atmosferimizde yansıyan ışınları onları görmemize mani oluyor. Atmosferimiz olmasaydı gökyüzü gündüzleri de karanlık olacak, güneşle birlikta yıldızları da görebilecektik.

Ay dünyamıza çok yakın olduğundan gökyüzünde görüntü olarak yıldızlardan çok büyük görünür. Eğer konumuna göre güneşten iyi ışık alabilirse gündüzleri de gökyüzünde rahatlıla görünebilir. Ayın yüzeyi bir asfalt yol yüzeyi gibi yansıtıcıdır. Koyu renktedir ama tam siyahta değildir. Biz gökyüzde aya baktığımızda sadece onun güneşten yansıttığı ışığı görüyoruz. Güneş kadar ışık saçmıyor ama yine de gökyüzündeki en parlak yıldızdan bin kat daha fazla ışık yansıtabiliyor.

Gündüz havanın aydınlığı yıldızların parıltısını yok eder. Aslında parlak yıldızların olduğu bölgede gökyüzünün parlaklığı da biraz daha farklıdır ama bu farkı pek algılayamayız. Ama ayın olduğu bölgede ışık yeterli ise geceki gibi çok parlak olmasa da onu görebiliriz. Hatta hava şartlarının olumlu olduğu durumlarda hava aydınlıkken Venüs gezegenini bile görebiliriz.

Güneşi büyük bir ampül, ayı da büyük bir ayna olarak düşünebiliriz. Bazı durumlarda ampülün ışığını dğrudan görmesek bile, aynanın yansıttığı ışığını görebiliriz. Bu, geceleri olan durumdur. Güneşi göremeyiz, çünkü dünyamız ondan gelen ışığı bloke etmiştir. Ayı, yani aynadan yansıyan ışığını görebiliriz. Ampulü de, aynayı da birlikte gördüğümüz durum ise aynı gündüz görünme durumudur.

Genellikle “ayın karanlık yüzü” diye kullanılan deyiş şekli yanlıştır. Doğrusunun “ayın arka yüzü” olması gerekir. Ayın dünyamız etrafındaki dönüş süresi ile kendi etrafındaki dönüş süresi hemen hemen aynı olduğundan, biz ayın hep bir yüzünü görürüz ama ay dünya ile güneş arasındayken bize bakan yüzü karanlık, güneşe bakan arka yüzü aydınlıktır.

Genel Bilgi

Böcek yeme fikrinin insanda oluşturduğu tek duygu iğrenme duygusudur. İnsanların gıda tüketim alışkanlıklarını, kalori değerleri ve beslenme dengesi değil, dinler, gelenekler kısacası kültürler belirler.

Günümüz insanları birkaç omurgalı, yumuşakça ve kabukluları yemesine karşın, atalarımız böcek yiyici idi.

Böcekler bol miktarda protein ve yağsız sığır etinden daha az yağ içerirler, içlerinde bol miktarda kalsiyum, demir, çeşitli minareller ve vitamin vardır.

Protein içeriği bakımından, çekirge yüzde 50-75, örümcek yüzde 64, karınca yüzde 24, tavuk yüzde 23, balık yüzde 21, sığır eti yüzde 20 ve kuzu eti yüzde 17 zengindir.

Avrupalılar böcek yemez ama Afrika’da değişik çekirge türleri ve iri kelebek tırtılları yenir. Tayland’da bir tür iri su böceği, Yeni Gine’de ağustos böceği, Japonya’da kızartılmış yaban arısı, yalnız veya diğer besin maddeleri ile veya soslarla karıştırılıp yenmektedir.

Halen dünyamızda, insan gıdası olarak beş yüz civarında böcek türü yenilmeklte, bunun yüzde 40’ı Meksika’da tüketilmektedir.

İnsanların böcek yeme alışkanlığını kazanamamalarının sebebi muhtemelen, böceklerin boyutlarının küçük, dolayısıyla tüketim için gerekli olan miktarın temininin zor olamasından kaynaklanmaktadır.

Bundan sonra söyleyeceklerimiz, bizi dikkatli okuyan ve evlerindeki kalorifer böceğinin ekonomik değerini anlayan okurlara;

Eğer böcek yemeye karar vermişseniz, onları sağlıklı olarak yakalamalı ve derhal işleme koymalısınız, çünkü ölü böcekler çok çabuk bozulurlar.

Karasinekler ve hamamböcekleri gibi böcekler çoğunlukla bakteri taşırlar, bunları yememek gerekir. Aslında öyle veya böyle bütün böcekler parazit taşıdıklarından, iyi bir pişirme gerekir. Tüylü böcekler boğazı tahriş eder, r