Bela Bilişim Serseri Anlami | Bela Bilişim Serseri Anlami ne demek? | Bela Bilişim Serseri Anlami anlamı nedir?

Bela Bilişim Serseri Anlami | Anlamı Nedir?


Aradığınız kelime: bela bilisim serseri

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Erkek İsmi) - Herşeyi bütün ayrıntı ve inceliğiyle kayıtlayıp tutan ve dilediği zamana kadar bela ve afetlerden koruyan Allah’ın kulu. -(bkz.el-Hafız). Allah’ın isimlerinden.

Türkçe Sözlük

(i. A. c.) (m. Afet). Afetler, felâketler, belâlar; Afât-ı semâviyye = Gökten gelen Afetler.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(A.) [آفات] afetler, belalar.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. Afât). Belâ, felâket, musibet. Aşkına iptilâ bir musibet addolunan güzel, dilber: Afet-i cân, Afet-i devrân, Afet-i cihân (bu ikinci mânâya cem’i gelmez).

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(A.) [آفت] afet, bela, felaket. 2.güzel sevgili.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Kadın İsmi) 1.Büyük felaket, bela, musibet. 2.Çok güzel kadın, dilber

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(A.) [آفت جان] can belası. 2.güzel.

Türkçe Sözlük

(i. F.). Afet, felâket, belâ gösteren.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Afet, felâket, belâ getiren.

Türkçe Sözlük

(A. F.) (Afetzede’ nin çokluğu. Afete, belâya, felâkete uğramışlar.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(A.-F.) [آفت رسان] bela getiren.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(A.-F.) [آفت زده] belaya uğramış, afet görmüş.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(f). keder vermek, üzmek, mahzun etmek, müteessir etmek; müptela etmek, belaya düşürmek. affliction (i). dert, keder, elem, belâ afflictive (s). keder veya elem verici.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (Al = harf-i tarif ilâh = mabûd). Kâinatı yaratan vücûd-ı mutlak, Tanrı, Rab, Mevlâ, Hudâ, Allahu a’lem = Allah daha iyi bilir, galiba, zannederim. Allahu ekber = Allah büyüktür (hayır temennisi). Allah Allah = Hayret ve hiddet ifade eder. Allah ıslâh etsin = Islaha muhtaç bir kimse hakkında denilir. Allah encâmını hayreyleye = Neticesi tehlikeli görünen bir iş hakkında. Allah için, Allah hakkı için = Yemindir; doğrusu: Hakkâ. Allah etmesin = Maazallah. Allah inandırsın = Hilâfım yoktur. Allah iyilik versin = Allah belâ vermesin beddua niyetiyle acıyarak dua. Allah bir = Yemin makamında. Söz bir Allah bir = Sözden dönülmiyeceğini temin makamında. Allah belâ versin = Beddua. Allah bilir = Allahu Alem, Hudâ Alem. Allah’tan bul, bulsun = Beddua. Allah’tan kork = Yapma, günahtır. Allah’tan korkmaz = ZAlim, insafsız. Allah selâmet versin = Yola çıkanlara dua. Allah sabır versin; Allah sabır ecir ihsan eyleye = Bir acı ve Afet halinde söylenilir teselli duası. Allah aşkına = Allah hakkı için; Allahı seversen = Yemin. Allah akıllar versin = Yolsuz bir harekette bulunanlar hakkında. Allah ömürler versin = Dua ve teşekkür makamında. Allah kavuştursun = Sevdiğinden ayrılana olunan dua. Allah kerim = Bir mahrumiyet ve ihtiyaç halinde söylenilir teselli ve ümit duasıdır. Allahım, rabbim, ilâhî; Allah versin = Bir nimete nail olanlar hakkında sevinç ifadesi ve olmıyanlar hakkında duadır. Allahı seversen = Allah aşkına; yemin. Aman Allah, aman Allahım = Aman ya rabbî. El-hükmullah = Emir Allah indir, rızâ ve tevekkül tâbiri. El-hamdüllllah = Şükür Allaha, itmam duasıdır. El-iyazübillah = Allaha sığındık. İnşallah — Allah isterse. Billahi; tallahi; vallahi = Allah hakkı için, yemin. Bismillah Allah’ın emriyle. Tecâvüzullah-i anhü, ann-seyyiate = Allah kusurunu affetsin. Taalallah = Makam-ı hayrette denilir. Hasbin-allah = Allah bize kâfidir. Rahmallah (müz.) rahmeallah (mü.) rahmehümallah (tes.), rahmehimallah (c.) ve rahmetullahı aleyhe, aleyhâ, aleyhimâ, aleyhim = Allah rahmet eyleye; ölüler hakkında dua. Radiallahü-anhü, anhâ, anhümâ, anhüm — Allah râzı olsun; sahabe ve tabiîn vesair millet büyükleri hakkında dua. Subhânallah = Takdis ve hayret makamında müstameldir. Şehdullah = Allah şahidimdir. Afaallah-ı anhu, anhâ, anhümâ, anhüm = Allah affetsin. Ilmullah = Allah bilir, yemin. Gufrullahu lehO, lehâ, lehümâ, lehüm = Allah affetsin. Kudusullah-ı sırre = Allah sırrını takdis etsin, evliyâ ve sofular hakkında dua. Kef-i billahi şehiden = Allahın şehadeti kâfidir. Maşallah = Makam-ı tahsin ve takdirde ve nazardan koruma duası. Meded-ullah = Ya rabbi meded. Maazallah, neüzu-billah = Allaha sığındık. («AlIahî» ve «Allahiyân» dememeli; «ilâhî» ve «ilâhiyûn» denir. Halk dilinde «elâlem» kelimesi Allah-u Alem terkibinden galattır).

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Bulmaya çalışmak, araştırmak, cüst ü cû etmek: Kaçan atını arıyor. 2. İstemek, talebetmek: Hakkımı arıyorum. 3. Yoklamak, muayene ve teftiş etmek: Birinin ceplerini, üstünü aramak. 4. Ümit etmek, var zannında bulunmak: Bizde öyle şey aramal 5. Arzu etmek, bir şeyin olmasına çalışmak: Siz kavga arıyorsunuz. 6. Bakmak, kaydetmek, nazar-ı itibara almak: Ben öyle şey aramam. Arayıp bulmak = İsteyerek bir belâya duçar olmak. Çare aramak = Tedbir düşünmek. Gökte arayıp yerde bulmak = Umulanın haricinde olarak kolaylıkla maksada nail olmak.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s). düşüncelerini rahatça ifade edebilen; konuşkan. articulately (z). açıkça ifade ederek, kolay anlaşılır bir şekilde. articulateness (i) açıkça ifade etme kabiliyeti, belagat.

Türkçe Sözlük

(i. F.). Belâ, musibet, Afet.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(F.) [آسيب] felaket, bela, zarar.

Türkçe Sözlük

(i. F.). 1. Göğe mensup ve müteallik, semâvî: Belâ-yı Asmânî = Gökten gelen belâ, mecazen büyük belâ. 2. Gök renginde, açık mavi: Asmânî çenber.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(A.) [عتبات] eşikler. 2.şiîlerin ziyaret yerleri Necef, Kerbela, Kâzımiye.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. atebât). 1. Basamak, kademe, paye. 2. Eşik, Asitân: Atabe-i felek-mertebe-i cenâb-ı pâdişâhîye: Padişah katına. 3. Eşiği öpülen yüksek makam, ziyaret yeri: Atabât-ı aliyyeyi ziyaret etmek. (Atabât başlıca Necef, Kerbelâ, KAzımiye cihetlerindeki kutsal yerlere denir, bilhassa Şİİler’ce ziyaret edilir).

Türkçe Sözlük

1. Birini atlatmaya ve sıçramaya sevk ve icbar etmek. 2. Geçirmek, aşırmak, savmak: Bir hastalığı, bir belâyı atlatmak.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(A.) [عوارض] belalar. 2.engeller. 3.geçici vergi.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Kadın İsmi) 1.Kesin kararlılık, niyet, sebat. 2.Cin, yılan ve benzeri şeylerin şerrinden kurtulmak için okunan dua. 3.Büyük iş, büyük günah, büyük bela.

Türkçe Sözlük

(i. A. cbülOğ» dan) (mü. baliğa). 1. Erişmiş, vasıl: Yaşı yetmişe baliğ oldu. 2. Rüşt ve bulûğ yaşına erişmek: iki oğlundan biri bâliğ ve diğeri sabîdir. Câriye-i bâliğa = Rüşt yaşında cariye. 3. Varan, bir miktarı bulan (meblâğ): Maaşı üç bin kuruşa baliğ oldu. 4. Nihayet mertebeyi bulan, faik, kâmil: Hikmet-i bâliğa, Kudret-i bâliğa. 5. Yekûn, mecmû, toplam. Bâliğan mâbelâğ = Fazlasıyla, ferah ferah.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(z). ancak, güçbelâ; açıkça, gizlemeden.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. İnsan ve hayvanlarda en yukarı kısım ki beyin, göz, kulak, ağız ve burun gibi duygu organlarını havi olmaka, bedenin en mühim kısmıdır. Re’s, ser, kelle, kafa: insan bajı, at başı. 2. Bir şeyin en yukarısı, tepe, zirve, re’s: Dağ başı. 3. Uç, düğme şeklinde tepe: Meme, çıban başı. 4. Kenar, uç: Köprü başı, çarşı başı. 5. Bir şeyin başladığı yer, mebde’, menbâ: Su başı. 6. Top ve gülle suretinde şey: Bir baş şeker, bir baş peynir, bir baş soğan. 7. Her şeyin önden olan kenarı, kıç mukabili: Gemi başı: Bu şeyin başı ne taraftadır? 8. Yukarıya, üste gelen cihet: Yatağın, odanın, sofranın başı. 9. Mebde, evvel, ibtida, başlangıç: Aybaşı, sene başı, kitabın başı. 10. Canlı hayvan adedi, re’s: Beş baş sığır, iki yüz baş koyun. (Osmanlıca’da re’s daha çok kullanılırdı). 11. Reis, Amir, birinci: Bölük başı, aşçı başı. 12. Akıl, fikir, zekâ. 13. Zübde, kaymak: Süt, yağ, bal başı. Baş açmak = Beddua etmek. 14. Yağlı güreşteki beş derecenin en yükseği. Baş aşağı = 1. Tersine dönmüş, mâkûs. 2. Nehrin mansabına doğru, mukabili: Baş yukarı. Baştan aşmak = Pek ziyade olmak, pek çoğalmak. Baş ağrısı = Başa Arız olan ağrı, Ar. sudâ ve mecazı: Rahatsız eden, faydasız ve nafile iş, gaile. Başını almak = 1. Kurtulmak, teneffüse vakit bulmak. 2. Kaçmak, önüne gelen tarafa kaçıp gitmek. Başucu = Pek yakın yer: Başı ucunda. Yanı başında. Başucundan ayrılmadı. Baş örtüsü = Kadınların baş, boyun ve gerdanlarıyle saçlarını örttükleri bez. Baş vurmak = Müracaat etmek. Başa vurmak = Sersemlik vermek. Başüstüne = Peki, alâ re’sül-ayn: (ata) Baş öğretmek = TAlim etmek. Baş olmak = Becerilmek, başa çıkmak. Başetmek = 1. Galebe çalmak. 2. (Hesabı) toplamak. Baştan inmek = Nüzul isabet etmek. Başbaşa vermek = Mahremâne müzakere etmek, gizlice konuşmak. Başa baş = Tamamı tamamına: Hesap başabaş geldi. Baştan başa = Bir uçtan bir uca, Fars. ser-A-pâ. Baş bağlamak = 1. Intisâb etmek. 2. (Nebat) habbe vermek, başaklanmak. Başını bağlamak = Evlendirmek. Baş belâsı = Başa belâ olan angarya ve müşkülâtlı iş. Başıbozuk = Gayrı muntazam asker. Başıboş = 1. Boş gezen, serseri. 2. Bağlanmamış. Başa çıkmak = Başarabilmek, muvaffak olmak, becermek. Baştan çıkmak = Azmak Baştan çıkarmak = Azdırmak Başı hoş olmamak = Hoşlanmamak, rahat olmamak. Baştan, yeni baştan = İhtidadan, yeniden, Fars. ez-ser-i nev. Baştan kara etmek Gemi tehlike hâlinde başını karaya vurup sahile oturmak. Baştan savmak = Defetmek. Baştan ayağa, tırnağa = Bütün, tekmil, Fars. ser-A-pâ. Başı taşa gelmek = Felâkete uğrayıp nedamet etmek. Başkaldırmak = Serkeşlik etmek. Başkaldırmamak = Pek meşgul olmak, aralık bulamamak. Başa kakmak = Yapılan iyiliği yüze vurmak. Baş komak (baş koymak) = Feda olmak, vücudu vakfetmek, hayatını tehlikeye atarak bir işe girişmek. Başa geçmek = Yüksek makama, üste gelmek, geçmek. Başa geçirmek = Öne almak, yukarıya çıkarmak. Başa gelmek = DÜçâr olmak, uğramak: Başa gelen çekilir. Başgöstermek = Zuhûr etmek. Baş, göz yarmak = Becerememek, yüze göze bulaştırmak. Baş vermek = Çıkmak, zâhir olmak. Baş yemek, başının e

Türkçe Sözlük

(i.) (Aslı: Bil). 1. Bedenin ortası, kuşak bağlanan yeri, göğüs ile karnın arası, hasr, miyân: Bele bağlamak, ince bel, belim ağrıyor. 2. İnsan ve hayvanda karnın arkası, sağrı ile omuzlar arasındaki yer, sulb: Beli bükülmüş, bu atın beli düşükçe. 3. Yüksek dağın iki zirvesi arasındaki kavisli kısmı veya alçakça olan geçit ve boğazı. Dağ beli ve belan dahi denilir. Bel ağrısı: Osm. Vecâ-ı ktnî. Belbağlamak = Bir işe azmetmek ve bu işten büyük bir şey ummak: Himmetinize bel-bağladım. Bel bükülmek = İhtiyarlıktan kanburlaşmak. Bel bükmek = Çok yormak, yahut fütura düşürmek: Bu gaile belini büktü. Belsoğukluğu = Tenasül uzvu hastalığı, Osm. seyelân-ı muhâtî. Belkemiği Osm. Amûd-ı fıkarî. Bel vermek = Eğilmek, kavisli olmak.

Türkçe Sözlük

(e. A.). Evet, hay hay, pekî. Kalû-belâ = Evet dediler.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (Cem’i kullanılmayıp «belâyâ» ise «beliyye» nin cem’idir). 1. Gam, keder, tasa. 2. Afet. 3. Adamın ne yapacağını bilmediği ağır ve sıkıntılı iş veya şahıs. 4. Ağırlık, sıklet, sıkıntı, müşkülât. 5. Ceza, mücazât, hak edilen ceza: Belâsını bııldu. Belâya uğramak = Istemiyerek biriyle kavgaya girişip başına sıkıntı celbetmek. Belâya uğratmak = Tehlikeli ve gaileli bir işe sokmak. Baş belâsı = Uzaklaştırılması müşkül gaile, tâciz eden adam.

Türkçe - İngilizce Sözlük

bugger. evil. hassle. mess. scourge. scrape. tartar. trouble. calamity. misfortune. nuisance. plague. pest.

Türkçe - İngilizce Sözlük

trouble. misfortune. calamity. evil. aggro. cancer. curse. damnation. deep trouble. disaster. firework. fuck up. hot water. plague. predicament. scourge.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(A.) [بلا] felaket, musibet.

Türkçe Sözlük

(i. F. Ar. belâ = mihnet, Fars. keşiden = çekmek). Mihnet ve meşakkat çeken, mihnetkeş.

Türkçe Sözlük

(i. F.) (Arapça belâ = musibet, Farsça zede = vurulmuş). Musibete uğramış, felâkete düşmüş.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(A.-F.) [بلادیده] belaya uğramış.

Türkçe Sözlük

(i. A. edebiyat). Meramın iyi suretle, düzgün ve san’atlı sözlerle ifadesi. Fesâhat dahi belâgatın şartlarından olmakla, her söz fasîh ve belîğ değilse de, her beliğ sözün fasîh olması şarttır.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Müşkülât, eziyet ve sıkıntıyı mucib, müşkül: Belâlı bir iştir. 2. Bir Aşüfteye cebren ve tehditle kendini dost tutturan haşarı adam: Bir belâlısı vardır.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. gecikmiş, geç kalmış. belatedly z. gecikerek, vaktinden sonra.

İngilizce - Türkçe Sözlük

f., den. halatı volta etmek; bağlamak. belaying pin den. armadora çeliği, bağlama direği.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(A.) [بلایا] belalar.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Erkek İsmi) - II. yy. Arap tarihçilerinin en büyüklerinden. (Ahmet b. Yahya) Belazur usaresi içmiş ve şuurunu kaybederek öldüğü için kendisine bu ad verilmiştir.

Türkçe Sözlük

(i. A. «belâdet» den smüş.). Akılsız, ahmak, bön.

Türkçe Sözlük

(I. A. «belagat» dan smüş.). 1. Kâfi derecede, çok fazla. 2. Belâgatla yani düzgün ve süslü ibare ile meramını ifade eden: Şair-i belîğ. 3. Belâgatla ifade olunan düzgün ve süslü: Kelâm-ı belîğ = Belâgatli söz, mektûb-ı belîğ = Belâgatli mektup.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(A.) [بليات] belalar.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. belâyâ, belâyat). Belâ, musibet, müşkülât.

Türkçe - İngilizce Sözlük

do one's job for one. knock galley-west. liken. compare. assimilate. simulate. associate. bash up. belabor. belabour. clobber. imitate. sort smb. out.

Türkçe Sözlük

(BEYAN) (i. A.). 1. Söyleme, bildirme. 2. (Edebiyat). Belâgatin anlatış yollarını gösteren bölümü. 3. Belli. Beyan etmek bildirmek, söylemek, ileri sürmek, anlatmak.

İsimler ve Anlamları

(Ar.). 1.Bildirme, söyleme, açıklama. 2.Belagat ilimlerinden ikincisi. 3.Belli apaçık. - Erkek ve kadın adı olarak kullanılır.

Ülke

(Belarus) Başkent: Minsk.

Nüfus: 104.405.000.

Yüzölçümü: 80.134 km2.

Komşuları: Batı’da Polonya, Kuzey’de Litvanya, Letonya.

Önemli Şehirleri: Minsk, Homel.

Dil: Belarus Rusçası, Rusça.

Yönetim Biçimi: Cumhuriyet.

Tarih: Bölge, Ortaçağ’da Litvanyalıların ve Polonyalıların yerleşimine sahne oldu. 1503’te başlayan Rusya-Polonya savaşında ödül olarak ortaya kondu. Bölgenin batı kısmının Polonya tarafından yönetilmesine rağmen, 1992’de SSCB’ye bağlandı. 1941’de Alman orduları tarafından işgal edildi. Beyaz Rusya 1944’de Rus birliklerince ele geçirildi. SSCB’ye ilhak edilen Kuzeydoğu Polonya topraklarını almak suretiyle topraklarını genişletti. 25 Ağustos 1991’de bağımsızlığını ilan etti. Sovyetler Birliği’nin 26 Aralık 1991’de dağılması üzerine de bağımsız bir devlet oldu. Ülkenin yeni anayasası 15 Mart 1994’te kabul edildi ve 10 Temmuz 1994 seçiminde de yeni bir devlet başkanı seçildi.

Türkçe Sözlük

(E.A.) Allah'ın adı ile. Bir işe başlarken ve hayret veya endişe duyulduğu zaman söylenir. Bismillah demek = Bir işe başlamak. Nihayet bismillâh dedi.

Euzü ve Besmele’nin manası nedir?

Euzübillahimineşşeytanirracim demek, Allah’ın rahmetinden uzak olan ve gazabına uğrayarak dünyada ve ahirette helak olan şeytandan, Allahü teâlâya sığınırım, korunurum, yardım beklerim. Ona haykırır, feryat ederim demektir.

Bismillahirrahmanirrahim demek ise, her var olana, onu yaratmakla ve varlıkta durdurmakla, yok olmaktan korumakla iyilik etmiş olan Allahü teâlânın yardımı ile, bu işimi yapabiliyorum demektir.

SÖZLER

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

وَ بِهِ نَسْتَعِينُ

اَلْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ وَ الصَّلاَةُ وَ السَّلاَمُ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَ عَلَى

اَلِهِ وَ صَحْبِهِ اَجْمَعِينَ

Ey kardeş! Benden birkaç nasihat istedin.Sen bir asker olduğun için askerlik temsilâtiyle, sekiz hikâyecikler ile birkaç hakikatı nefsimle beraber dinle.Çünki ben nefsimi herkesten ziyade nasihâta muhtaç görüyorum.Vaktiyle sekiz âyetten istifade ettiğim sekiz sözü biraz uzunca nefsime demiştim.Şimdi kısaca ve Avâm lisanıyla nefsime diyeceğim.Kim isterse beraber dinlesin.

Birinci Söz

Bismillah her hayrın başıdır.Biz dahi başta ona başlarız.Bil ey nefsim, şu mübarek kelime İslâm nişanı olduğu gibi, bütün mevcudatın Lisan-ı hâliyle vird-i zebânıdır.Bismillah ne büyük tükenmez bir kuvvet, ne çok bitmez bir bereket olduğunu anlamak istersen, şu temsilî hikâyeciğe bak dinle!.Şöyle ki:

Bedevî Arab çöllerinde seyahat eden adama gerektir ki, bir kabile reisinin ismini alsın ve himeyesine girsin.Tâ şakîlerin şerrinden kurtulup hâcâtını tedârik edebilsin.Yoksa tek başıyle hadsiz düşman ve ihtiyacâtına karşı perişan olacaktır.İşte böyle bir seyahat için iki adam, sahraya çıkıp gidiyorlar.Onlardan birisi mütevazi idi.Diğeri mağrur...Mütevazii, bir reisin ismini aldı.Mağrur, almadı...Alanı, her yerde selâmetle gezdi.Bir kâtıü’t-tarîka rast gelse, der: “Ben, filân reisin ismiyle gezerim.” Şakî defolur, ilişemez.Bir çadıra girse, o nam ile hürmet görür.Öteki mağrur, bütün seyahatinde öyle belalar çeker ki, târif edilmez.Daima titrer, daima dilencilik ederdi.Hem zelîl, hem rezil oldu.

İşte ey mağrur nefsim! Sen o seyyahsın.Şu dünya ise, bir çöldür.Aczin ve fakrın hadsizdir.Düşmanın,hâcâtın nihayetsizdir.Mâdem öyledir; şu sahranın Mâlik-i Ebedî’si ve Hâkim-i Ezelî’sinin ismini al.Tâ, bütün kâinatın dilenciliğinden ve her hâdisatın karşısında titremeden kurtulasın.

Evet, bu kelime öyle mübarek bir definedir ki: Senin nihayetsiz Aczin ve fakrın , seni nihayetsiz kudrete, rahmete raptedip Kadîr-i Rahîm’in dergâhında aczi, fakrı en makbul bir şefaatçı yapar.Evet, bu kelime ile hareket eden, o adama benzer ki: Askere kaydolur.Devlet namına hareket eder.Hiçbir kimseden pervâsı kalmaz.Kanun namına, devlet namına der, her işi yapar, her şeye karşı dayanır.

Başta demiştik: Bütün mevcudat, Lisan-ı hâl ile Bismillah der.Öyle mi?

Evet, nasılki görsen: Bir tek adam geldi.Bütün şehir ahalisini cebren bir yere sevketti ve cebren işlerde çalıştırdı.Yakînen bilirsin; o adam kendi namıyla, kendi kuvvetiyle hareket “etmiyor.Belki o bir askerdir.Devlet namına hareket eder.Bir padişah kuvvetine istinad eder.Öyle de her şey, Cenâb-ı Hakk’ın namına hareket eder ki; zerrecikler gibi tohumlar, çekirdekler başlarında koca ağaçları taşıyor, dağ gibi yükleri kaldırıyorlar.Demek herbir ağaç, Bismillah der.Hazine-i Rahmet meyvelerinden ellerini dolduruyor, bizlere tablacılık ediyor.Her bir bostan, Bismillah der.Matbaha-i kudretten bir kazan olur ki: Çeşit çeşit pekçok muhtelif leziz taamlar, içinde beraber pişiriliyor.Herbir inek, deve, koyun, keçi gibi mübarek hayvanlar Bismillah der.Rahmet feyzinden bir süt çeşmesi olur.Bizlere, Rezzak namına en lâtif, en nazif, âb-ı hayat gibi “bir gıdayı takdim ediyorlar.Herbir nebat ve ağaç ve otların ipek gibi yumuşak kök ve damarları, Bismillah der.Sert olan taş ve toprağı deler geçer.Allah namına, Rahman namına der, her şey ona musahhar olur.Evet havada dalların intişarı ve meyve vermesi gibi, o sert taş ve topraktaki köklerin kemâl-i sühûletle intişar etmesi ve yer altında yemiş vermesi; hem şiddet-i hararete karşı aylarca nâzik, yeşil yaprakların yaş kalması; tabiiyyûnun ağzına şiddetle tokat vuruyor.Kör olası gözüne parmağını sokuyor ve diyor ki: En güvendiğin salâbet ve hararet dahi, emir tahtında hareket ediyorlar ki; o ipek gibi yumuşak damarlar, birer asâ-yi Mûsâ (A.S.) gibi فَقُلْنَااضْرِبْْبِعَصَاكَالْحَجَرَ emrine imtisâl ederek taşları şakk eder.Ve o sigara kâğıdı gibi ince nazenin yapraklar, birer a’zâ-yi İbrahim (A.S.) gibi ateş saçan hararete karşı يَانَارُكُونِىبَرْدًاوَسَلاَمًا âyetini okuyorlar.

Mâdem her şey mânen Bismillah der.Allah namına Allah’ın ni’etlerini getirip bizlere veriyorlar.Biz dahi Bismillah demeliyiz.Allah nâmına vermeliyiz.Allah nâmına almalıyız.Öyle ise, Allah nâmına vermeyen gafil insanlardan almamalıyız...

Sual: Tablacı hükmünde olan insanlara bir fiat veriyoruz.Acaba asıl mal sahibi olan Allah, ne fiat istiyor?

Elcevab: Evet o Mün’im-i Hakiki, bizden o kıymettar ni’metlere, mallara bedel istediği fiat ise; üç şeydir.Biri: Zikir.Biri: Şükür.Biri: Fikir’dir.Başta “Bismillah” zikirdir.Âhirde “Elhamdülillah” şükürdür.Ortada, ‘’bu kıymettar hârika-yi san’at olan nimetler Ehad-ü Samed’in mu’cize-i kudreti ve Hediye-i rahmeti olduğunu düşünmek ve derk etmek’’ fikirdir.Bir pâdişahın kıymettar bir hediyesini sana getiren bir miskin adamın ayağını öpüp, hediye sahibini tanımamak ne derece belâhet ise, öyle de; zâhirî mün’imlere medih ve muhabbet edip, Mün’im-i Hakiki’yi unutmak; ondan bin derece daha belâhettir.

Ey nefis! böyle ebleh olmamak istersen; Allah nâmına ver, Allah nâmına al, Allah namına başla, Allah nâmına işle.Vesselâm.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. yanmış; mahvolmuş, tahrip edilmiş; Allahın belâsı.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s., f. kanlı; kan gibi; kana susamış, gaddar, zalim; Ing., (argo) Allahın belası, uğursuz, alçak; f. kana bulamak, kanla lekelemek. bloody flux dizanteri, kanlı ishal. bloody Mary votka ve domates suyundan yapılan bir içki. bloody minded hunhar, zalim, ga

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. darbe, vuruş; hamle, saldırı; ani gelen bela, felaket; rüzgar, şiddetli esinti; k.dili övünme, yüksekten atma. at one blow bir hamlede. come to blows kavgaya tutuşmak.

İngilizce - Türkçe Sözlük

f., i. can sıkmak, bizar etmek, baş ağrıtmak; i. can sıkıcı kimse veya olay, baş belası.

Türkçe Sözlük

(i.). Ahmaklık. Ar. hamâkat, belâhat: Onun budalalığı Aşikârdır. Bir budalalık etti.

Türkçe Sözlük

(müzari: bulur) (f.) (Çağatay lehçesinde olmak yerine yardımcı fiil gibi kullanılır: Bolmak). 1. Arayarak veya tesadüfen bir şey elde etmek: Bahçede güzel bir çiçek buldum. Filân bir define buldu. 2. Kaybolmuş bir şeyi tekrar ele geçirmek: Kaybolan atı buldular. Düşürdüğünüz parayı buldunuz mu? 3. Varmak, erişmek: Yetmişi buldu, sağlıkla baharı bulalım. 4. Nâil olmak, ele geçirmek, zafer kazanmak, hâsıl etmek, şifâ, iyilik bulmak. 5. Uğramak, kötülüğe yakalanmak: Belâsını bulmak: İnsan ettiğini bulur. 6. Tedarik etmek: Bize biraz yemek bulmalı. 7. Raslamak, tesadüf etmek, rasgelmek, görüşmek: Dün filânı buldum. 8. Keşf, icat, ihtirâ etmek: Kristof Kolomb Amerika’yı, Gutenberg matbaayı buldu. Filân yeni bir makine, bir usûl buldu. Aralarını bulmak = Uyuşturmak, uzlaştırmak, barıştırmak. Aralık bulmak = Fırsat düşürmek. Arayıp bulmak = Aradığını bulmak, lâyık olduğu cezaya uğramak. Allah’tah bulmak = Tanrı gazabına uğramak. Vücut bulmak = Vücuda gelmek, mevcut olmak. Vuku bulmak = Meydana gelmek. Yerini bulmak = Yerine gelmek, icra olunmak. Yüz bulmak = Yüz verilmek, iyi muameleden azmak.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(A.) [بلغاء] belagat sahipleri.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). belâ, felâket, afet. calamitous (s). felâketli, felâket getiren, vahim, belâlı. calamitously (z). felâket ve belâ getirerek.

Türkçe - İngilizce Sözlük

work. to study. to work. to strive. to try. to run. to operate. attempt. belabour. endeavour. to have a go at sth. go. keep at sth. ply. toil.

Türkçe Sözlük

(i. F.). Ruh alıcı, can çıkarıcı, insana belâ olan, güzel.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Kurmak, kereste ve.saireyi birbirine bağlayıp dikmek: Çardağı çabucak çattılar. 2. Uç uca kavuşturmak, iliştirmek: Dikiş çatmak. 3. (askerlik) Tüfekleri uç uca iliştirip durdurmak. 4. Hayvana yük yükletmek, vurmak, çarpmak, müsademe etmek: Duvara çattı. 5. Uğramak, Fars. dûçâr ve griftâr olmak: Belâya çattık. 6. Rasgelmek, tesadüf etmek: Bir mirasyediye çattım. 7. (geÇavdar mi) Çarpıp batmak. 8. (mevsim ve zaman) Yaklaşmak, yakına gelmek: Bahar çattı. 9. İntisap etmek, dalkavuklukla yaranıp birinin teveccühünü kazanmak: O, filâna çatmıştır. Baş başa çatmak = Müşavere etmek. Kaş çatmak = Kaşları indirip yüz ekşitmek. Keyif çatmak = Keyif sürmek.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(f)., (i). Iânet etmek, beddua etmek, sövmek, sövüp saymak; belâ getirmek; (i). Iânet, beddua, inkisar; belâ, felâket, gazap. the curse (k).dili aybaşı, regl. cursed (s). Iânetli. cursed (s). talihsiz; hırçın. cursed with çeken, -den mustarip.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(f)., (i). lanet etmek, takbih etmek; sövmek, Iânet okumak, beddua etmek; (i). Iânet. Damn!, Damn itl, Damn himl Allah belâsını versin. I damning evidence mahkum edici delil. damn with faint praise istemeyerek ve zorla birisini methetmek. damyankee (i).,

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). Iânet, mahkumiyet, belâ; cehennem mahkumiyeti. Damnationl Lânet olsun.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s). melun; mahkum; Allahın belâsı. Damned if I know. Bilmem, Biliyorsam kahrolayım damnedest (s)., (i)., (k).dili en lânetli; çok şaşırtıcı; (i). en iyisi, en gayretlisi. He did his damnedest to please them. Onları memnun etmek için elinden geleni yapt

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(A.) [ضربه] vuruş, darbe. 2.bela.

Türkçe Sözlük

(i. A.) Mihnet, belâ, şiddet; karşılığı: Serrâ: Ne serrâda, ne darrâda,

İngilizce - Türkçe Sözlük

(f). belâgatle söz söylemek, inşat etmek; nutuk çekmek. declaim against şiddetle karşı koymak, bağırıp çağırmak.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). sööz söyleme, sanatı, hitabet, belâgat.

Türkçe Sözlük

(f. A. T.). 1. Savmak. 2. Savuşturmak: Belâyı defetmek. Düşmanı defetmek. 2. Kovmak. 3. (fizik) itelemek.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(F.) [درد سر] baş belası, baş ağrısı, sorun, problem.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). harap etme, mahvetme, yok etme, helâk, yıkılma; yıkım; belâ; afet.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). şeytan, iblis; cin, ifrit; habis kimse; delicesine cesur veya öfkeli kimse; Allah'ın belâsı; kör şeytan; zavallı kimse; matbaacı çırağı. devil's advocate Katolik Kilisesinde aziz adayı aleyhinde münakaşa eden savcı; karşı tarafı tutarak münakaşa

Türkçe Sözlük

(i. F. dil = yürek, sûhten = yakmak). Yürek yakan, pek acıklı ve tesirli: Vak’a-i dil-sûz-i Kerbelâ = Gönül yakan Kerbelâ vak’ası.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). felaket, belâ, musibet, talihsizlik, büyük kaza. disastrous (s). felâket getiren, feci. disastrously (z). feci halde.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Döndürülmek, devredilmek, çepeçevre gezdirilmek: Sofrada yemek dolaştırılıp herkes tabağına yemek alır. 2. Doğrudan doğruya götürülmeyip uzak uzak yollardan gezdirilmek: Şehri seyretsin diye dolaştırılarak götürüldü. 3. (söz) Münasebetini bulmak için bahisten bahse geçirilerek maksada götürülmek: Söz dolaştırılarak maksada gelindi. 4. Çevrilmek, sardırılmak: Ayağına bir ip dolaştırıldı. Ayağa, başa dolaştırılmak = Musallat edilmek, baş belâsı olarak verilmek: Bu iş de benim başıma dolaştırıldı; bir belâdır ayağıma dolaştırıldı.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Döndürmek, devrettirmek, çepeçevre gezdirmek: Kendisine bütün bağları dolaştırdım; beni iki saat çarşıda dolaştırdı 2. Doğrudan doğruya götürmeyip sapa yollardan ve uzaklardan çevirerek götürmek: Yarım saatte gitmek mümkünken rehberimiz bizi iki saat dolaştırdı; bizi tâ nerelere kadar dolaştırdı. 3. (sözü) Maksada sevk için münasebet düşürmek: Sözünü dolaştıra dolaştıra maksadına geldi. 4. Çevirmek, sarmak: Ayağına bir ip dolaştırdı. 5. Etrafını çevirmek, sarmak, kuşatmak: Düşmanın bulunduğu tepeyi askerle dolaştırdı. Ayağa, başa dolaştırmak = Musallat etmek: Bu işi, bu belâyı başıma, ayağıma dolaştırdılar.

Türkçe - İngilizce Sözlük

give the stick. give a beating. dust smb.'s jacket. beat. pound. punish. tan. knock about. knock around. thrash. give smb. a thrashing. hammer. forge. bash up. baste. batter. beat out. beat up. belabor. belabour. bruise. cane. castigate. chastise. cl.

Türkçe Sözlük

(i. F.). Ulaşmış, çatmış, düşkün. Ar. mübtelâ, Fars. giriftâr: Bir belâya dûçâr oldu: Ağır bir hastalığa dûçâr olmuş.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Yukarıdan aşağıya birden bire, ansızın ve elde olmayarak inmek. Osm. sukut etmek: Damdan bir kiremit düştü. Pencereden bir şey düştü. 2. Yukarıdan inmek, Osm. hübût, nüzûl etmek: Pencereden düştü. 3. Yürürken yahut dururken yıkılıp yere yatmak: Düşüp kolunu incitti. Hayvandan düştü. Az kaldı düşüyordum. Çocuğa bakın düşmesin. 4. Yıkılmak, devrilmek. Osm. münhedim olmak: Bahçe duvarının bir tarafı düştü. Bu ağaç bir gün düşecektir. 5. Yağmak: Bu gece epeyi yağmur düştü. Dağlara kar düşmüş olmalıdır. 6. Kıymetçe aşağılamak, ucuzlamak, kıymeti olmamak. Osm. tedenni etmek: Zahire çok düştü. Piyasa gittikçe düşüyor. 7. Derece ve miktarı yahut şiddeti azalmak, hafiflenmek, tenezzül etmek: Sıcak, soğuk, rüzgâr düştü. Sıtması daha düşmedi. Hiddeti düşünce haksızlığı anladı. 8. Kuvvetsiz kalıp zayıflamak, kuvvetten düşmek: Zavallı kadın, o kadar ihtiyar değilse de çektiği acılardan çok düştü. Artık bu son zamanda çok hasta düştü. 9. Servet ve itibarını kaybedip fakir olmak: Düşmüş bir aileye mensuptur. Pek muteber bir tacir iken ziyana uğrayıp düştü. 10. Uğramak, Osm. musâb olmak, tutulmak: Belâya düştüm. El ağzına düştük. 11. Tesadüf etmek, vaki olmak, vuku bulmak, zuhur etmek: Gün düşer ki çok alış veriş olur. Bazen öyle düşer. İşim düşerse gelirim. Oradan yolunuz düşerse bize uğrayın. Köy yolun sağına düşer. 12. Uymak, yakışmak, ait ve münasip olmak: Söylemek bana düşmez ama söyleyeceğim. Benim aleyhimde bulunmak size düşer mi? Öyle demek düşer. 13. Katılmak: Kervanın önüne, arkasına, peşine düştü. Önümüze düştü. Yola düştük. 14. Sığınmak, Osm. ilticâ ve dehâlet etmek: Ocağına, eteğine, ağına düştü. Ardına, arkasına düşmek = Takip etmek, arkasını bırakmamak. Etten düşmek = Arık ve lağar olmak, zayıflamak. Elden, ayaktan düşmek = Takatsiz kalmak, kötürüm olmak, iş yapamaz hâle gelmek. Üstüne düşmek = Çok sevmek, çok uğraşmak. Hesaptan düşmek = Tenzil etmek. Damdan düşmek = Münasebetsiz vakitte ve sırası değilken bir şey söylemek. Küçük düşmek = Mahcup olmak, mukabele edememek. Gözden düşmek = İtimadı ve teveccühü kaybetmek. Düşüp kalkmak = Beraber yaşamak, refakat etmek, arkadaşlık etmek. Düşe kalka = Düşüp kalkarak, zahmetle.

Türkçe - İngilizce Sözlük

flatness. smoothness. levelness. evenness. plainness. flat. level place. plain. tabeland. table. level area. plane fillet. level.

Türkçe Sözlük

(i. A. «belâhet» ten smüş.). Ahmak, akılsız, budala. Ebleh-pesendâne = Budalaların beğeneceği şekilde. Ebleh-firîb = Ancak ahmakları aldatabilir («eblehâne» ve «eblehî» tâbirleri kullanılacak şeyler değildir).

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. söz söyleme sanatı veya yeteneği, hitabet, güzel ve etkili söz söyleme veya yazma, belagat. elocutionist i. belâgat sahibi kimse, hatip.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. etkili ve güzel söz söyleme sanatı, belagat, fesahat. eloquent s. hitabet yeteneğine sahip, açık ve düzgün (ifade); dokunaklı. eloquently z. belagatla.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i.) armalı kalkan, arma; (den ) geminin isim tabelâsı; anahtar deliğinin etrafındaki süslü madeni çerçeve. a blot on his escutcheon şerefine sürülmüş leke.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s.), (i.) günahkar, fena, kötü, kem; keder verici; (i.) günah, şer, fenalık, kötülük, zarar,bela, dert. evildoer (i.) kötülük eden kimse, şerir, günahkar kimse, suçlu kimse. evil eye kem göz, nazar değdiren bakış. evil-minded (s.) fenalık düşünen, kötü n

İngilizce - Türkçe Sözlük

(f.) Iânet etmek, belâ okumak, nefret etmek. execra'tion (i.) lânet, nefret; melun şey.

Türkçe Sözlük

(i. A. c.) (m. fecî»). Öfkeler, musibetler, belâlar.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. fecâyi). Musîbet, Afet, belâ. (bk.) FAcia.

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Musîbet, belâ. 2. Bahtsızlık.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(A.) [فلاکت] büyük bela, musibet.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Bir insanın esirlikten veya düştüğü bir belâdan kurtulması için verilen para vesaire: Kendisini haydutların elinden kurtarmak için fidye vermek lâzım geldi. Deha çok Fidye-i necât = Kurtuluş parası denir.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(f). akmak, akıntı gibi gitmek, cereyan etmek, seyelan etmek; dalgalanmak, sallanmak; kabarmak, met halinde olmak; dolmak,dopdolu olmak; bol bol içilmek (şarap); su basmak; akıtmak. flowing (s). akıcı,belagatli. flowing bowl içki, içki kâsesi. flowing s

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s). salim, kazadan belâdan uzak; kusursuz, başarı kazanamaması imkansız olan.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(f),, (i). tavada kızartmak veya kızarmak; (i). kızartılmış yemek; kızartılmış yemeklerin yendiği piknik. frying pan tava. jump out of the frying pan into the fire bir belâdan kurtulayım derken daha kötüsüne çatmak, yağmurdan kaçıp doluya tutulmak.

Türkçe Sözlük

(a uzundur) (i. A.) (c. gavâil). 1. Sıkıntılı iş, baş ağrısı veren meşguliyet, belâ, çözümü zor mesele, uğraştıran iş: Büyük başın gailesi çok olur, gaileden kurtulamıyorum. 2. Harb, muharebe, çatışma: Galle-i zâilede = Geçen seferki muharebede.

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Kıskanma, kıskançlık: Korkarım gayret beni öldürür. 2. Sevgili ve kutsal bir şeye yabancıların tecavüz ve taarruzunu görmekten hasıl olan tahammülsüzlük duygusu. Ar. hamiyyet: Kendisinde vatan gayreti, din gayreti vardır. Aile hakkında gayretini herkes bilir. 3. Fevkalâde çalışma, himmet; rehavet mukabili: Bu işi bugün bitirmeye gayret etmeli. Bu iş sizin gayretinizle olacaktır. 4. Sabır, tahammül, bir belâ olunca erkekçe davranma: Böyle bir halde siz gayret etmelisiniz ki, sizin gayretiniz diğerlerine de teselli versin. Gayreti elden bırakmamalı. Gayret vermek = Cesaret vermek teselli etmek. Gayreti kesilmek = Cesaretini kaybetmek. Birinin gayretini gütmek = Ona taraftarlık etmek: Daima hemşehrilerinin gayretini güder. 5. e. Gayreti... = Davran, himmet et, çalışmaya devam eti

Türkçe - İngilizce Sözlük

late. belated. delayed. behindhand.

Türkçe - İngilizce Sözlük

belated. behindhand. late. past-due. tardy. delayed.

Türkçe - İngilizce Sözlük

behindhand. belated. late. tardy.

Türkçe - İngilizce Sözlük

belated. delayed. detained. late. overdue. out of time.

Türkçe - İngilizce Sözlük

past. bygone. belated. previous. former. departed. gone. passe. passee. antecedents. past. bygone. yesterdays. case history. background. history. lang syne. standing.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Gelmek, beriye hareket etmek. Ar. vürûd, Fars. Amed: Babam dün geldi. Her akşam eve gelir. Çocuklar şimdi okuldan gelecektir. 2. Geriye dönmek, Osm. rücû etmek: Gidip gelme: Osm. azîmet ve avdet: Gittiği ‘yerden gelmez. Git ama, çabuk gel. 3. Girmek, yaklaşmak, başlamak, olmak: Yaz geldi. Ramazan geliyor. Tatil, imtihan geliyor. 4. Yetişmek, Osm. vusûl, muvasalat etmek: Vapur kaçta gelir? 5. Ortaya çıkmak, belli olmak, Osm. zuhûr etmek, peydâ olmak, hâsıl olmak, tebâdür eylemek. Kendisine bir alıklık geldi, iki günde bir sıtma gelir. Hatırıma, aklıma geldi. 6. Dokunmak, isabet etmek, rasgelmek: Başına bir taş geldi. Başına bir musibet gelmiş. Gelen çekilecek. 7. Uymak, uygun ve muvafık olmak, yakışmak: Bu palto bana gelmez. Bu kıyafet benim yaşımda bulunanlara gelmez. Bu hesap işinize gelir mi? 8. Tesadüfen olmak, bulunmak, çıkmak, tesadüf etmek: O çizme bana dar, kısa geldi. Yediğim yemek mideme ağır geldi. Yağan yağmur ekinlere çok iyi geldi. 9. Ğörünmek zannolunmak: Bu yol bana pek uzun geldi. Bu meyve size acı gelmedi mi? Bana öyle geliyor ki = Zannediyorum. 10. Çekmek, tahammül etmek, dayanmak: Bu at yüke gelmez. Ben çok yürümeye gelmem. O adam şakaya, latifeye gelmez. 11. Netice vermek, Osm. intâc olunmak, netice suretiyle hasıl olmak, müncer olmak: Bundan ne gelir? Bundan çok şey gelebilir. Bu hal neden gelir? 12. Dûçâr olmak, uğramak: Aha gelmek. Ahıma geleceksiniz. 13. Gelir getirmek, irâd olmak, vâridat ve aidat suretinde hasıl olmak: Çiftlikten, malından, vakıftan kendisine senede bir kaç bin lira gelir. 14. Kabûl etmek, muvafakat eylemek: Sonunda benim sözüme geleceksiniz. O da benim fikrime geldi. 15. Kabil olmak, uymak: Hesaba, kaleme, imlâya, tarife gelmek. 16. Çıkmak, görünmek, Osm. sudûr etmek, sâdır olmak: Benden öyle iş gelmez. O adamdan böyle bir iş gelebilir mi? 17. Yalandan göstermek veya görünmek: Görmezden gelmek = Görmez gibi olmak. Bilmezden gelmek — Bilmez gibi olmak, tecahül etmek. Arkadan gelmek = Takip etmek. Aşağı gelmek: 1. İnmek, Osm. nüzul etmek. 2. Yıkılmak, düşmek. Ağıra gelmek = Güce gitmek, hiddete sebep olmak. Elden gelmek = Mümkün olmak, iktidar dahilinde olmak: Bu iş benim elimden gelmez: Ben yapmaya muktedir değilim. Elden gelen = İktidar dahilinde olan, kabil ve mümkün olan: Elden geleni esirgememeli, yapmalı. Elden ne gelir: Ne yapılabilir? Ele gelmek = 1. Yakalanmak, tutulmak, Osm. ahz ve girift olunmak. 2. Sahip olunmak, tasarruf olunmak, müyesser olmak: Böyle bir mal kolay ele gelmez (geçmez). İçeri gelmek = Girmek, Osm. dühûl etmek. İçe gelmek = Kalbe doğmak, Osm. sünûh etmek. İşe gelmek = Yaramak, kullanılabilir olmak. İleri gelmek = Netice çıkmak: Bu hal neden ileri geliyor? İlerigelen = Hatırlı kimse: Kasabanın ilerigelenleri: Eşraf ve Ayânı. İmâna gelmek = 1. İnanmak, Müslüman olmak, Osm. ihtidâ etmek. 2. mec. Sonunda doğruyu kabul etmek, kanmak. Başa gelmek = 1. Üste çıkmak, Osm. tasaddur etmek. 2. Vuku bulmak. Derde uğramış olmak: Başıma bir belâ geldi. Başıma geleni bilseniz. Başıma neler geldi. Başı taşa gelmek

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(F.) [ گزند] zarar. 2.bela.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. İnsanın duygu merkezi, yüreğin mânevi varlığı, kalb, Fars. dil. Ar. fuâd: Gönlüm istiyor, gönlüme tesir etti, gönül ihtiyarlamaz. 2. mec. Duygu, his, tesir: O adamda gönül yoktur. 3. Muhabbet, şefkat, sevgi: Gönül vermek, bağlamak. 4. Aşk, alâka, ibtilâ: Gönül çekiyor, gönül belâsı. 5. İstek, arzu, heves, meyil, hâhiş: Okumaya gönlü yoktur. O kitapta gönlüm kaldı. Gönül ile, gönülsüz işliyor. 6. Rıza, muvafakat: Bir türlü gönlü olamadı. Ben, onun gönlünü ederim. 7. Cesaret, cüret, şecaat (bu mânâ ile yürek daha çok kullanılır). 8. Kibir, gurur, Ar. taazzum, tekebbür: O adamda hiç gönül yoktur. Pek gönülsüzdür. 9. Ahlak, yaradılış, sîret, tabiat, duygu: Gönlü güzel adam. Onun gönlü kimsede yoktur. 10. Hatır: Gönlünü almak, yapmak, gönül kırmak. 11. Mide: Gönlüm bulanıyor. O yemeği gönlüm almadı. Gönül açılmak = Ferahlamak, neşelenmek. Gönül açıklığı = Ferahlık, neş’e. Gönül almak = Hatır yapmak, memnun etmek, sevindirmek. Gönül eğlencesi = Gönlü dinlendiren şey, Fars. dil-Arâm, dil-firîb. Gönlü olmak = Razı olmak, rıza vermek, muvafakat etmek. Gönlünü etmek = Kandırmak, Osm. ırzâ etmek. İki gönül bir olmak = Sevişmek, Osm. muâşaka etmek. Gönül bulandırmak = Yürek bulandırmak, mide kabartmak. mec. Şüpheyi davet etmek. Gönül bulanmak = Yürek bulanmak, mide bozulmak, kusacak hâle gelmek, mec. Şüphelenmek’. Gönül bolluğu = Kanaat, göz tokluğu. Can ve gönülden = Samimiyetle, arzu ile. Hatır, gönül = İltimas, birini memnun etmek için adalet ve hakkaniyetten ayrılma. Gönlü hoş olmak — Memnun ve hoşnut olmak. Gönül hoşluğu = Memnuniyet, hoşnutluk. Gönülden = Kalben, arzu ile, isteyerek. Gönülden kopmak = (bir sadaka veya iane için) Kendiliğinden verilmek: Herkes gönlünden ne koparsa verir. Gönül darlığı = Hüzün, keder, ıztırap. Gönül kalmak = Kırılmak, hatır kalmak, Osm. münfail ve münkesir olmak. Gönlü kara = Kötülük isteyen, kötü niyetli, yüreği fena. Gönül kırmak = Hatır bozmak, üzmek, kelbini kırmak. Gönlünce = Arzusunca, İstediği gibi.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i.) keder, ıstırap, dert, elem, acı; felâket, bela; eser. come to grief felakete uğramak, belâsını bulmak. grief stricken (s.) çok kederli, meyus, bedbaht.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Kuvvet, tâkat, kudret, Osm. tâb, tüvân, Ar. iktidar: Gücüm yetmiyor; gücü yettiği kadar. 2. Zor, cebir, şiddet, Ar. unf, kahır. 3. Zahmet, zorluk, müşkülât: Güçle yapabildi. 4. Elem, keder, ıztırap, dargınlık, infial: Gücüme gitti: Adamın gücüne gider (bu mânâ ile ekseriya böyle «gitmek» fiili ile kullanılır). 5. İş, fiil, meşguliyet, gaile: İş güç yok; onun işi gücü budur (bu mânâ ile ekseriya aynı mânâdaki «iş» kelimesiyle beraber kullanılır). 6. Zor, zahmetli, müşkül, sarp, çetin, Ar. saab, müteassir: Güç iş; güç ders; söyleme si de güç, yapması da güç. Güç etmek = Var kuvvetini sarfetmek. Güç hal ile, güç belâ = Çok zahmetle, pek zor. Güce sarmak = Zor ve müşkül olmak. Gücüne koşmak = Zorlaştırmak, müşkülât çıkarmak. Gücünü yenmek = Nefsini yenmek.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i.) baş ağrısı; A.B.D., (k.dili) dert, güçIük, baş belâsı.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i)., (f). kabadayı; (f). taciz etmek, rahatsız etmek, başına bela kesilmek.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). (mit). tanrıların habercisi olan ilim ile seyahat ve belagat tanrısı.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. büyük eşekarısı, zool. Vespa crabo. stir up a hornet's nest belâyıaramak.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(çoğ. -drae, -dras) i., zool. tatlı su polipi; suyılanı; kolayca defedilemeyen bela. hydraheaded s. çok başlı, yok edilmesi güç.

Türkçe Sözlük

(i. A. «belâ» dan masdar). Bir şeye tutulma, düşkünlük mübtelâ oluş (Arapça’da mânâsı deneme ve imtihandır).

Türkçe Sözlük

(i.). Başlıca bağlamaya yarayan uzun ve kalınca bükülmüş sicim, Ar. habl, Fars. resen, rismân: Çamaşır ipi, kovanın ipi. Daha kalınına urgan, büsbütün kalınına halat, ipten incesine de sicim denir. İpucu = Vesile, sebep. İpucu vermek = Sebebiyet vermek. İpe un sermek = Baha neler uydurarak bir işi yapmaktan kaçınmak. İpine basan = Sersem. İp parası vermek = Belâyı def etmek. İpe çekmek = Asmak. İpten kuşak = Son derecede fakirlik. İpe dizmek = Tanzim etmek. İpini sürümek = Cezasını aramak. İp kaçkını = Asılacak adam. İpten, kazıktan kurtulmuş = Birçok cinayet işlemiş. İpiyle kuyuya inilmez = İtimada lâyık olmayan, sözüne güvenilmez. İpini kırmış = Azgın.

Türkçe Sözlük

(İLTİFAT) (i. A. masdar). 1. Yüzünü çevirip bakma: Bizim tarafa hiç iltifat etmedi. 2. Dikkat, itina: İltifat eyleme çok hendeseye (Vehbî). 3. Teveccüh, taltif, hatır sorma, güler yüzle ve lutufkârâne dostluk: iltifatınıza nail olmadık. İltifat yok mu? 4. (edebiyat) Sözü meselâ üçüncü şahıstan, ikinci şahsa, ikinci şahıstan birinci şahsa çevirmekten ibaret belâgat. Fâtiha süresindeki (eyyâke nâ’budu) Ayet-i kerîmesinde olduğu gibi.

İngilizce - Türkçe Sözlük

z.içeride, içeriye, içine; evde; vazife ba- şında; mevsimi gelmiş be in with ortağı ol- mak; arkadaşı olmak. have it in for k.dili kin beslemek We are in for a fight şimdi çattık belaya ! muhakkak kavga çıkacak.

Türkçe Sözlük

(i. A. «şehâdet» ten masdar). 1. Şahit gösterme, şehâdetine başvurma: istişhâd için beni de çağırdılar. 2. Delil sayma, dava isbatı için delil gösterme. Büyük Alimlerin sözleriyle istişhâd olunur: 3. Şehit olma, şehit düşme: Hazret-i Hüseynin Kerbelâ’da istişhâdı (bu üçüncü mânâda şehâdet kelimesi daha iyidir).

İngilizce - Türkçe Sözlük

z. tam, tam tamına, kesin olarak; hemen, şimdi, biraz önce; ancak; hemen hemen; neredeyse; güçbela, darı darına; sadece, yalnız; k.dili çok. just how many tam tamma ne kadar. just now hemen şimdi, biraz evvel, tam şimdi. just then o arallk, o esnada,

Türkçe Sözlük

(i.). Yüzün iki tarafına sarkar saçları olan, zülüflü, mec. Kâküllü belâ = İçinden çıkılması zor dertler ve engeller.

Türkçe - İngilizce Sözlük

A strong cleat to which large ropes are belayed.

Türkçe Sözlük

(i. A.). «LA-havle ve lâ-kuvvete illâ-billâ-hül-aliyyül azîm» duası ki, «kuvvet ve kudret ancak Cenab-ı Hak’tadır» mânâsıyie bir belâ ve tehlike sırasında ve sabrın tükendiğini açıklamak için kullanılır: Lâhavle okuyarak gitti.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. harflerle işaret etme; tabela üzerine yazılan harfler.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(A.) [لوحه] plaka, tabela.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i., tıb. belağrısı, lumbago.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. tumturaklı, mübalaalı abartmalı (söz). magniloquence i. tantanalı ve belagatli söz söyleme. magniloquently z. mübalağalı bir şekilde.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. emrâz). 1. Hastalık, Ar. dâ, illet: Emrâz-ı dahiliye; emrâz-ı hâriciye; emrâz-ı cildiye; emrâz-ı efrenciye (iç, dış, cilt, frengi hastalıkları); maraz-ı müstevli (salgın hastalık). 2. Dert, belâ, tahammülü zor hâl: Bu iş bana maraz oldu.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. merâsî) (çift y ile yazılması yanlıştır). Ölmüş bir adamın iyiliklerini sayarak ölümünden duyulan acıları anlatan şiir veya nutuk, ağıt: Filân şâirin mersiyeleri çok güzeldir. Kerbelâ şehitleri hakkında mersiyeleri vardır. Mersiye, Türk şiir ve musikisinde ayrı bir çeşittir.

Türkçe Sözlük

(I. F.). 1. Mersiye okuyan, bir ölünün cenazesi veya mezarı başında mersiye söyleyen. 2. Muharrem ayında tekkelerde Kerbelâ şehitleri hakkında mersiyeler okuyan müzisyen.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. mihen). 1. Zahmet, eziyet, Fars. rene: Bu yolda çok mihnet çektik. 2. Dert, elem, keder, gam: Mihnet-i dil = Gönül derdi. 3. Musibet, belâ, Afet: Mihnete uğramak.

Türkçe Sözlük

(i. F„ Ar. mihnet = dert ve belâ, Fars. zeden = vurmak). Afet ve belâya, mihnete uğramış.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. kaza, belâ, talihsizlik, felâket.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. talihsizlik; bedbahtlık; kaza, belâ, felâket.

Türkçe Sözlük

(I.). Mübalağa edilen, mübalağası olan, olduğundan fazla gösterilen: Mübelağalı söz, birtakım mübalağalı övmeler.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Sağlam, kaçınılmaz: Belây-ı mübrem.

Türkçe Sözlük

(i. A. «belâ» dan imef.). T. Düşkün: Bir derde mübtelâ oldu, işrete mübtelâ. 2. Aşık: O kadının mübtelâsıdır.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Erkek İsmi) 1.Tahrim olunmuş, haram kılınmış. 2.Kamer takviminin birinci ayı aşura ayı. Müslümanlıktan önce bu ayda savaşmak yasak olduğu için bu ad verilmiştir. Bu ayın ilk 10 gününde Kerbela vakasının yıldönümünde matem yapılır. 10.gününde aşure pişirilir.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i., f. adam öldürme, cinayet; k.dili baş belası; f. katletmek, öldürmek, kasten öldürmek; bozmak, harap etmek. murder a piece of music bir müzik parçasını berbat etmek. murder in the first degree kasten adam öldürme. Murder will out. Cinayet gizli k

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Görünmez belâ, felâket: Bu, benim için bir musibettir. 2. Pis, uğursuz: Ne musîbet karı; ne musibet mürekkep, her yere bulaştı.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(A.) [ مصيبت] bela. 2.şirret, uğursuz.

Türkçe Sözlük

(i. A. «kabl» den imef.) (mü. müstakbele). 1. Gelecek, önde bulunan, ilerdeki: Müstakbel zaman. (I. A. c. müstakbelât). 2. Gelecek zaman, istikbâl. (edebiyat) Fiilde gelecek zaman kipi, istikbal.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i.) sıkıcı şey veya kimse; sıkıntı, dert, bela; (huk.) başkalarına zarar veya sıkıntı veren şey. nuisance tax çok ufak tutarlar halinde toplandığından dolayı sıkıcı olan vergi. public nuisance umumun rahatını bozan şey.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. hatip, nutuk çeken kimse; belagatle söz söyleyen kimse; huk. davacı.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. hatipliğe ait, hitabet ile ilgili; hatibe yakışır, belâgatli. oratorically z. hatiplikle ilgili olarak.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. hatiplik, hitabet; belagat. oratorical s. belâgatli. oratorically z. belagatle.

Türkçe - İngilizce Sözlük

sing smb.'s praise. sing the praises of. praise. commend. vaunt. flatter. speak in praise of smb. glorify. eulogize. acclaim. accord praise. belaud. boost. build up. celebrate. compliment. crack up. cry up. emblazon. exalt. extol. extoll. laud. magn.

Türkçe - İngilizce Sözlük

to beat. to thrash. to give sb a beating. to wash clothes by beating them in a hurried. haphazard way. belabour. whop.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. baş belâsı; sıkıcı şey veya kimse; zararlı şey veya kimse; veba, taun. pesthouse i. bulaşıcı hastalıklara ve özellikle vebaya mahsus eskiden kullanılan hastane. pesticide i. böcek zehiri.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s., k.dili baş belası, başkalarına sıkıntı veren; bulaşıcı, hastalık nakleden; ahlâksızlık yayan, toplumu ifsat eden. pestiferously z. ahlaksızlık yayarak; baş belâsı olarak.

Türkçe Sözlük

(i. F. «pirâsten» fiilinden imas. olup sıfat terkibi teşkiline girer). Donatıcı, süsleyen, süsleyici. Belâgat-pîri = Belâgati güzelleştiren, sağlam, güzel söz.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i., f. belâ musibet; taun, veba; k.dili baş belâsı, dert; f. uğraşmak, rahatsız etmek; eziyet vermek, başına bela kesilmek; belâsını vermek. Plague take it I Plague on it! Allah belâsını versin! black plague kara veba. white plague verem.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s., k.dili sıkıcı, baş belâsı olan.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. kötü hal, bela; hal, halet, durum, vaziyet; man. cins, kategori.

Türkçe Sözlük

(i.). İplik, İpek yahut sırma ve telden yukarısı top ve aşağısı dağınık askı. Püsküllü belâ = Büyük çapraşık dert.

Türkçe Sözlük

(I. A. c.) (m. rezîe). Belâlar, musibetler, felâketler.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. belâgat ilmi, konuşma sanatı.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. güzel söz söylemeye ait; güzel söz söyleme sanatına ait. rhetorical question cevabı beklenilmeyen ve etkili olsun diye kullanılan soru. rhetorically z. belâgat ilmine göre, belâgatli olarak.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. belagat ilmi âlimi veya hocası; güzel konuşma ustası, hatip; belâgatli hatip veya yazar.

İngilizce - Türkçe Sözlük

f., gen. of( ile) kurtarmak; eski defetmek, gidermek. be rid of, get rid of başından defedip kurtulmak. rid'dance i. kurtuluş, kurtulma. good riddance belâdan iyi kurtulma.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i., f. torba, çuval; bir çuval dolusu; bedene tam oturmayan kadın veya çocuk ceketi; (argo) işten atılma, kovulma; f. çuvala koymak; (argo) kovmak, defetmek, işten atmak. be left holding the sack k.dili kötü sonuçla başbaşa bırakılmak, belâya çatmak.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s., z. nadir, seyrek, az; eksik, kıt; güçbelâ, zoraki, yok gibi; z. hemen hemen hiç. make oneself scarce k.dili ortadan kaybolmak. scarce'ly z. ancak, güç belâ, zorla, güçlükle. scarce'ness, scarcity i. kıtlık, nadir oluş.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i., f. kaynamakta veya mayalanmakta olan su yüzünde biriken tabaka, köpük; maden cürufu; pislik; f. köpüğünü almak; köpük bağlamak. scum of the earth baş belâsı, ayaktakımı. scum'my s. köpüklü; kir bağlamış; alçak, iğrenç.

Türkçe Sözlük

(i. A. c.) (m. şedîde). 1. Zahmetli ve meşakkatli durumlar, şiddetler: soğuğun, harbin, yolun şedâidi. 2. Afetler, belâlar.

Türkçe Sözlük

(i. F.). Ötede beride gezen, başı boş, işi gücü olmayıp boşta dolaşan, derbeder, haylaz, Avâre: Serseri oldu, serseri geziyor.

Türkçe - İngilizce Sözlük

vagrant. vagabond. wandering. good-for-nothing. adrift. errant. larrikin. no-good. outcast. roguish. stray. strayed. vagabond. tramp. rascal. bummer. rogue. beat. bum. dawdler. dosser. down and out. drifter. flotsam. flotsam and jetsam. gadabout. hob.

Türkçe - İngilizce Sözlük

bum. drifter. fiddler. hobo. hooligan. outcast. stray. tramp. vagabond. vagrant. drifting. wandering. footloose. stray. wild.

Türkçe - İngilizce Sözlük

tramp. vagabond. vagrant. good-for-nothing. bum. loafer. adrift. beggar. hedge bird. hiker. layabout. ne'er do well. piker. plug ugly. prowler. punk. runabout. varmint. yob.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(F.) [ سرسری] aylak. 2.anlamsız.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i.), (f.) çatı kaplamaya mahsus ince tahta, tahta kiremit, tahta pul, padavra; (k.dili) avukat veya doktor tabelası; alagarson saç; (f.) ince tahtalarla kaplamak (çatı); (saçı) kısa kesmek. hang out one's shingle (k.dili) yazıhane açmak (avukat); mu

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. işaret, alâmet, nişan, belirti, iz, remiz; tabela, levha; astr. on iki burçtan biri; tıb. araz. sign language sağır ve dilsizlerin işaretlerle konuştuklan dil. sign manual el yazısı imza (bilhassa hükümdarın). sign painter tabela ressamı. I had a

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. tabela, yafta, afiş.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. deri, cilt: tulum: post: kabuk: den. geminin dış kaplaması; hilekar kişi; (argo) cimri kimse. skin diving aletli dalış. skin game hileli kumar oyunu. skin grafting deri aşısı. by the skin of one's teeth kıtı kıtına, ancak, güçbelâ. dark skin esmer

İngilizce - Türkçe Sözlük

f., i. acımak, acıtmak; pişman olmak; belâsını çekmek, canı yanmak; i. acı, elem, keder; leh. miktar. smart money tazminat; yaralanan asker veya işçilere tazminat olarak verilen para.

İngilizce - Türkçe Sözlük

f. (smote, smitten) vurmak, kuvvetle vurmak, darbe indirmek, çarpmak; şamar atmak; vurup öldürmek; belâ kesilmek; kuvvetle etkilemek; rahatsız etmek, pişman etmek. smite off bir darbede kesmek. smite out bir darbede ortadan kaldırmak.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Ağıza hoş gelen, zıddı: acı: Tatlı meyve, tatlı yemek. 2. Lezzetli, hoşa gider, latif: Mal tatlıdır, can tatlıdır, tatlı söz. 3. İçilir, içilmeye gelir, tuzlu ve acı olmayan su: Tatlı su balığı. 4. Tatlı yemek veya reçel. Sabahleyin bir kaşık tatlı yemek iyidir. Tatlı belâ = mec. Evlât. Tatlıdil = Gönül alan nazik söz. Tatlısu Frengi = Osmanlı Türkiyesi’nde doğmuş ve azınlıklara karışmış Avrupalı, levanten.

İngilizce - Türkçe Sözlük

içdiken; üzüntü cefa; dikeni çok bitki; (eski) İngilizce'de th sesini gösteren harfin adıö thorn apple alıç bot. Crataegus azarolus; tatula, bot. Daturastra monium. thorn in the flesh baş belâsı. thorn'y s. dikenli; belâlı, cefalı sıkıntılı.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s., i. kopmaz, kırılmaz; sert, pek dayanıklı; kart; güç, zor, çetin; kuvvetli, eğilmez; direşken; belâlı; i. külhanbeyi. tough spot çıkmaz. That's tough. Tough luck. Geçmiş olsun. Vah, vah! Pek yazık. He had the toughest beat in the city. Şehrin en

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. ortaçağ üniversitelerinde ilk dört seneyi teşkil eden dilbilgisi ile belâgat ve mantık.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. zahmet, sıkıntı, üzgü, üzüntü, ıstırap, dert, keder, belâ; sıkıntılı şey, mesele; rahatsızlık, hastalık. ask for trouble. bela aramak, bela satın almak. digestive troubles sindirim bozukluğu, hazlmsızlık. get into trouble belaya çatmak, başı belaya

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. mesele çıkaran kimse: baş belası.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. zahmetli, sıkıntılı, üzgülü, belâlı, üzüntülü; baş belası, musibet, rahat vermez. troublesomely z. zahmetli olarak. troublesomeness i. zahmetlilik.

Türkçe Sözlük

(f. «ok» tan). ı. Geçerken bir yere ilişmek, geçici olarak durmak: Geçerken bize uğrayın. 2. Düşmek, tutulmak, Osm. Dûçâr ve giriftâr olmak: Bir baş ağrısına uğradım; belâya uğradım; iftiraya uğradı. 3. Geçmek: Konya yolu Kütahya’ya uğruyor mu? 4. Fırlamak, çıkmak: Gözleri dışarıya uğramış.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Vardırmak, geçerken bir yere iliştirmek. 2. Düşünmek, Osm. dûçâr ve giriftâr etmek: Beni bir derde, belâya uğrattınız; başımı belâya uğrattım.

Türkçe - İngilizce Sözlük

extend. prolong. lengthen. stretch out. protract. renew. augment. belabor. belabour. continue. drag out. draw out. elongate. enlarge. grow. hand. hold out. hold over. outstretch. pad out. pass. pull out. rack. reach. repose on. sidestep. span. spin o.

İngilizce - Türkçe Sözlük

f. artmak, yükselmek, büyümek, olmak. wax beautiful güzelleşmek. wax eloquent belâgatli konuşmak. wax strong kuvvetlenmek. The moon waxed and the moon waned. Günler geçti.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Ateşe vermek: Barakaları yakmışlar, bu kış çok odun yaktık. 2. Tutuşturmak, alevlendirmek: Biraz ateş yakalım, sobayı yakalım mı? Mumları yakın. 3. Çok ısınmak, çok sıcak olmak: Bugün güneş yakıyor. 4. Acıtmak, biber gibi keskin bir acı ile tesir etmek: Hardal dilimi yaktı, bu ilâç çok yakıyor. 4. mec. Aşka düşürmek: O kız biçareyi yaktı. 6. mec. Çok zarar vermek: Adam bu çürük malı satarak beni yaktı. Başını nâra yakmak = Belâya düşürmek. Abayı yakmak (argo) = Aşık olmak.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Yarılmış yer, uçurum. 2. Varta, girdap. Yardan atmak = Belâya düşürmek, kazaya uğratmak. Yardan uçmak = Aldanıp belâya düşmek.