Cihet-i Maişet | Cihet-i Maişet ne demek? | Cihet-i Maişet anlamı nedir?

Cihet-i Maişet | Anlamı Nedir?


Aradığınız kelime: cihet maiset

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). hesap; pusula; tarif, beyan; rivayet, hikâye, izahat; önem, ehemmiyet, kıymet, değer; sebep, cihet. account book hesap defteri. accounts payable (tic). tediye olunacak hesaplar accounts receivable (tic). tahsil olunacak hesaplar account r

Türkçe Sözlük

(i. A.). Yemen cihetinde yerleşmiş eski bir kavimdir. HÜd Aleyhisselam’a iman getirmeyip küfr ve şirkte ısrar ettikleri için Tanrı tarafından kahr olunmuştur.

Türkçe Sözlük

(i.). Başın ön tarafının üst kısmı, göz ve kaşların üstüne gelen ciheti: Osm. Nâsiye, cebîn, pîşânî. 1. Her şeyin ön ciheti, cephe: Binanın alnı 2. Yüz, veçhe, çehre. 3. Gösteriş, dış görünüş. 4. Cür’et, hayasızlık, küstahlık. Alnı açık = Utanacak işi olmıyan, afif, namuslu. Alnı ak = Kabahatsiz, mâsum. Alın teri = Meşakkatli ve namuskârane iş ve çalışma. Alın derisi, damarı = hayâ: Alnının damarı patlamış = hayâsız. Alın karışlamak = İnkâr makamında Aferin demek, beğenmek: Bu işi yapabilenin alnını karışlarım. Alınyazısı = Kader, mukadderat.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Üst karşılığı, zîr, taht: Yerin üstü de bir altı da bir. 2. Arka, geri, son: Bu işin altı iyi çıkmıyacak. 3. Gerideki kısım, mâbad, başka cihet: Hikâyenin altı daha gariptir. 4. Aşağıda, bir diğer şeyin aşağılında bulunan, esfel, tahtanî: Alt kat, alt çene. 5. Bir şeye mâruz bulunan: Top altı, rüzgâr altı. Alt alta = Birbirinin altında. Alt aşağı vurmak = Galebe çalmak, yere vurmak. Alta almak = Mağlûb etmek, yenmek. Altüst = Yukarısı aşağı ve aşağısı yukarı gelecek surette, zîr-ü zeber. Altüst etmek = Çok karıştırıp zîr-ü zeber etmek. Alt olmak = Mağlûb olmak, yenilmek, bahiste kaybetmek. Alt etmek = Mağlûb etmek, yenmek, bahiste yenmek. Alt başında = Fasılasız altında, yanında. Alt taraf, alt yan = Bitişik olan aşağı yön, mâbad. Altta kalmak = 1. Mağlûb olmak, yenilmek. 2. Minnettar olmak, bir iyilik görüp de karşılıkta bulunamamak. Altlı üstlü = fevkanî ve tahtanî, aşağısı ve yukarısı beraber: Bu ev altlı üstlü kiraya verilir. Ayakaltı = Geçiş yeri, yol üstünde olan. Ayak altına almak = Çok dövmek, hakir görmek. Elaltından = Gizlice, hafiyyen. El altı = Maiyet, tab’alar. Bıyıkaftı = İstihza: Bıyıkaltından gülmek. Çene altı = Çene altında gerdanın sarkan yeri, gabgab. Hasıraltı, minderaltı = İhmal, yapmama. Saman altından su yürütmek = Aslâ belli olmıyacak surette desiseler kurmak. Dam altı = Ustü örtülü yer, bina. Kubbe altı = Eskiden meclis yeri. Topkapı Sarayı’nda Dİvân-ı Hümâyûn denen Osmanlı hükümetin toplandığı yer. Kahvaltı = Sabah kahvesiyle beraber yenen yemek, kahvaltı, acele olarak yenen şey: Kahvaltı etmek = Bu yemeği yemek. Yer altı = Bodrum, mahzen. Alta, altta, alttan tâbirleri mekân ve harf-i cer mânâsını ifade ederler.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (mü. ameliye). Sırf ilme ve nazariyata ait olmayıp ameliyat ve icraatla dahi yapılan, icraattı, tecrübeli, pratik: Cerrahlığın ilmî cihetini bilmek kifayet etmez, amelî cihetinde dahi alışkanlık elde etmek iktiza eder. Hastahaneye, eczahaneye devam etmekle sırf amelî cerrahlık, eczacılık öğrenmiştir. Amelî bahçıvanlık: İlmî ve amelî çiftçilik. Hikmet-i amelîye: Vaktiyle ilm-i servet ve ilm-i idare-i mülk (sciences politiques et iconomie politique) gibi ameliyat ve icraat için lâzım olan ilimlerin hepsine verilen isimdir.

Türkçe Sözlük

(i. A. c.) (m. «ameliye» bu mânâ ile lisanımızda kullanılmaz). Bir fen ve ilmin icraat ve tatbikat ciheti: Ameliyat-ı cerrahiye, ameliyat-ı kimyeviye, ameliyat görülmedikçe kimyadan bir şey anlaşılmaz. Tıp fakültelerinde talebelerin tahsillerini tamamlamaları, mahir profesörlerin nezaretinde büyük hastahanelerde ameliyat görmelerine bağlıdır. Dilimizde fiil gibi de kullanılır: Filan operatör dün pek büyük bir ameliyat yaptı.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). açı, zaviye; sivri köşe; görüş açısı; vecih, cihet, safha; argo kâr. angle of incidence gelme açısı. angle of reflection yansıma açısı. angle of vision görüş açısı. acute angle dar açı. adjacent angles bitişik açılar. aIternate angles iç ve

Türkçe Sözlük

(i.) (Rumca ve Arnavutça’dan). Arnavûd suretinde yazılması lüzumsuzdur. Balkan yarımadasının batı cihetinde oturan bir kavim. Arnavut elması = Kalkandelen cihetinde çıkan Alâ cinsi. Arnavut biberi = Kırmızı biber. Arnavut peyniri =: Arnavutluğun Koniça cihetinde çıkan ufak, kelle şeklinde yağlı bir cins peynir. Arnavut darısı = Darının bir cinsi. Arnavut rıhtımı = Denizin dibini biraz tarayıp büyük taşları birbiri üzerine oturtmak suretiyle yapılan hafif rıhtım. Arnavut kaldırımı = Aynı şekilde yapılmış kaldırım.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Arnavut cinsiyeti ve bu cinsiyete mensubiyet: Arnavutluğunu inkâr etmiyor. 2. Arnavutlar’la meskûn memleket, Rumeli’nin batı ciheti: Osmanlı devrinde Kosova, Işkodra, Manastır, Yanya vilâyetleri. Şimdi müstakil bir devletin Türkçe’deki adı.

Türkçe Sözlük

(Aslı arzan) (A.). 1. Arz cihetince, genişliğince: Arzen ölçmeli. Arzen üç ve tûlen beş arşındır. 2. Küre-i arzın arzınca, yani ekvatordan kuzey veya güneye doğru olan mesafece: İstanbul’un arzen derecesi nedir?

Türkçe Sözlük

(I. A.) (c. usul). 1. Kök, bih: Ağacın kökü ve dalları. 2. Dip, kütük, ben. 3. Temel, esas, kaide: Aslı çürük. 4. Mebde, başlangıç, iptidâİ, masdar, baş, bir şeyin çıktığı ve başladığı yer, kaynak, menbâ: Bunun aslı nerededir? Hastalığın aslı anlaşılamadı. 5. Suret veya tercüme olmayıp ilk hâlinde bulunan: Sureti aslına mutabıktır. Tercümesini buldumsa da, aslını arıyorum. 6. Hakikat, sıhhat, gerçek ve vakî olma: Bu havadisin aslı yoktur. İddia ettiği zarar ve ziyanın aslı var mıdır? 7. Soy, neseb. Aslı bellisiz = Asıl ve nesli meçhul. Bed-asl — Kötü asıllı soysuz. 8. Bir şeyin esaslı ve başlı kısmı, fer’in mukabili: Dirayet aslı, tecrübe ise fer’dir. Bir fennin usul ve fürûu. 9. Bir şeyin zâtî ve kadîmî (eski) ciheti: Bunun aslı böyle değildi. 10. Aslî, kadîmî, en önce ve en evvel ve en eski: Asıl vatanı orasıdır. Asıl evim yıkıldı. 11. Başlı, esaslı, en mühim: Onun asıl işi dalkavukluktur. 12. Hakikî, sahih, zâtî, doğru: Benim asıl vazifem budur. Asıl ortağı odur. 13. Hâlis, sâfî: Asıl tereyağı ararsanız onda bulursunuz. 14. Esasen, zaten: Kendisi asıl Konyalı’dır. 15. Başlıca, en ziyade, alelhusus, mahzâ: Ben asıl ona bakıyorum. Asıl sizi düşünüyorum. 16. Gerçekten, sahihan, hakikaten: Burada asıl iş gören budur. Asıl anlamak isterseniz. Bed-asl = Soysuz. Bî-asl = Esassız, yalan. An-asl = Aslından, esasen. babadan oğula: An asi Mısırlı bir tacir. Fil-asl = Başlangıçta, aslında Fil-asl iş oradan başladı. Aslından, aslında = Ibtidâ, başlangıçta, asıl hâlinde: O, aslında tacir değildi. Aslında ziraatla meşgul idi. Asıl ve fasıl = Asıl ve esas, sıhhat, hakikat: Bunun aslı ve faslı. Aslı ve esası yoktur, büsbütün esassızdır. Asıl ve nesil = Neseb, soy: Aslı ve nesli maruf. Ne asıl, kelimeleri birleşerek «nasıl» olmuştur, (bk.) Usûl.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. atebât). 1. Basamak, kademe, paye. 2. Eşik, Asitân: Atabe-i felek-mertebe-i cenâb-ı pâdişâhîye: Padişah katına. 3. Eşiği öpülen yüksek makam, ziyaret yeri: Atabât-ı aliyyeyi ziyaret etmek. (Atabât başlıca Necef, Kerbelâ, KAzımiye cihetlerindeki kutsal yerlere denir, bilhassa Şİİler’ce ziyaret edilir).

Türkçe Sözlük

(i. F. bâd = yel, nümâ = gösterici). Rüzgârın cihetini gösterici Alet ki evlerin vesair yüksek yerlerin üstüne konur.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Bakma, bakış, nazar. 2. Mütalaa, düşünme. 3. Besleyiş, timar. 4. Veçhe, cihet, suret: Bir bakıma = Mincihetin.

Türkçe Sözlük

(i). Vaktiyle Esklavonya ve Macaristan cihetlerinde sancak beylerine ve küçük prenslerine verilen unvandır: Voyvoda. Hâlâ oralarda bir ülkeye «Banat» yani banlık namı veriliyor.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. İnsan ve hayvanlarda en yukarı kısım ki beyin, göz, kulak, ağız ve burun gibi duygu organlarını havi olmaka, bedenin en mühim kısmıdır. Re’s, ser, kelle, kafa: insan bajı, at başı. 2. Bir şeyin en yukarısı, tepe, zirve, re’s: Dağ başı. 3. Uç, düğme şeklinde tepe: Meme, çıban başı. 4. Kenar, uç: Köprü başı, çarşı başı. 5. Bir şeyin başladığı yer, mebde’, menbâ: Su başı. 6. Top ve gülle suretinde şey: Bir baş şeker, bir baş peynir, bir baş soğan. 7. Her şeyin önden olan kenarı, kıç mukabili: Gemi başı: Bu şeyin başı ne taraftadır? 8. Yukarıya, üste gelen cihet: Yatağın, odanın, sofranın başı. 9. Mebde, evvel, ibtida, başlangıç: Aybaşı, sene başı, kitabın başı. 10. Canlı hayvan adedi, re’s: Beş baş sığır, iki yüz baş koyun. (Osmanlıca’da re’s daha çok kullanılırdı). 11. Reis, Amir, birinci: Bölük başı, aşçı başı. 12. Akıl, fikir, zekâ. 13. Zübde, kaymak: Süt, yağ, bal başı. Baş açmak = Beddua etmek. 14. Yağlı güreşteki beş derecenin en yükseği. Baş aşağı = 1. Tersine dönmüş, mâkûs. 2. Nehrin mansabına doğru, mukabili: Baş yukarı. Baştan aşmak = Pek ziyade olmak, pek çoğalmak. Baş ağrısı = Başa Arız olan ağrı, Ar. sudâ ve mecazı: Rahatsız eden, faydasız ve nafile iş, gaile. Başını almak = 1. Kurtulmak, teneffüse vakit bulmak. 2. Kaçmak, önüne gelen tarafa kaçıp gitmek. Başucu = Pek yakın yer: Başı ucunda. Yanı başında. Başucundan ayrılmadı. Baş örtüsü = Kadınların baş, boyun ve gerdanlarıyle saçlarını örttükleri bez. Baş vurmak = Müracaat etmek. Başa vurmak = Sersemlik vermek. Başüstüne = Peki, alâ re’sül-ayn: (ata) Baş öğretmek = TAlim etmek. Baş olmak = Becerilmek, başa çıkmak. Başetmek = 1. Galebe çalmak. 2. (Hesabı) toplamak. Baştan inmek = Nüzul isabet etmek. Başbaşa vermek = Mahremâne müzakere etmek, gizlice konuşmak. Başa baş = Tamamı tamamına: Hesap başabaş geldi. Baştan başa = Bir uçtan bir uca, Fars. ser-A-pâ. Baş bağlamak = 1. Intisâb etmek. 2. (Nebat) habbe vermek, başaklanmak. Başını bağlamak = Evlendirmek. Baş belâsı = Başa belâ olan angarya ve müşkülâtlı iş. Başıbozuk = Gayrı muntazam asker. Başıboş = 1. Boş gezen, serseri. 2. Bağlanmamış. Başa çıkmak = Başarabilmek, muvaffak olmak, becermek. Baştan çıkmak = Azmak Baştan çıkarmak = Azdırmak Başı hoş olmamak = Hoşlanmamak, rahat olmamak. Baştan, yeni baştan = İhtidadan, yeniden, Fars. ez-ser-i nev. Baştan kara etmek Gemi tehlike hâlinde başını karaya vurup sahile oturmak. Baştan savmak = Defetmek. Baştan ayağa, tırnağa = Bütün, tekmil, Fars. ser-A-pâ. Başı taşa gelmek = Felâkete uğrayıp nedamet etmek. Başkaldırmak = Serkeşlik etmek. Başkaldırmamak = Pek meşgul olmak, aralık bulamamak. Başa kakmak = Yapılan iyiliği yüze vurmak. Baş komak (baş koymak) = Feda olmak, vücudu vakfetmek, hayatını tehlikeye atarak bir işe girişmek. Başa geçmek = Yüksek makama, üste gelmek, geçmek. Başa geçirmek = Öne almak, yukarıya çıkarmak. Başa gelmek = DÜçâr olmak, uğramak: Başa gelen çekilir. Başgöstermek = Zuhûr etmek. Baş, göz yarmak = Becerememek, yüze göze bulaştırmak. Baş vermek = Çıkmak, zâhir olmak. Baş yemek, başının e

Türkçe Sözlük

(i. «batmak» tan). 1. Güneşin battığı taraf, garb, mağrib. 2. Garpten esen rüzgâr. Batı karayel: Kuzeybatı cihetinden esen rüzgâr. Batı lodos: Güneybatı cihetinden esen rüzgâr.

Türkçe Sözlük

yahut BERÜ (i.). Bu tarafta, yakında, daha yakın, öte mukabili: Beri gel, beride dur, beriye gel, beriden geç. Ötede beride, öteye beriye, öteden beriden: Uzak ve yakın çeşitli yerler. Yakında bulunan, bu cihette olan, yakın, öte mukabiM: Beri taraf. Yakında ve bu cihette olan yer: Berisi ötesinden geniştir. Zaman zarfı — dan beri: Bir vakitten başlayarak devamlılık gösterir. —dan itibaren: Uç seneden beri görüşmedik. O günden beri hastayım. Görüşeliden beri: Görüştüğümüz vakitten itibaren. Öteden beri: Eskiden beri, Ar. minel-kadîm.

Türkçe Sözlük

(BÜBER) (i. Hindce’den gelir). Hind’den ve o cihetteki adalardan gelen yakıcı bir habbe ki tozu yemeğe konur. Ar. fülfüt. Kara biber dahi denilir. Asıl Türkçesi ısıot. Kırmızı biber = Arnavut biberi. Yeşil biber = Bunun tazesi. Tuz biber = Baharat, mec. Lezzet.

Türkçe Sözlük

(e. A. b = edat, hasebi = itibar, nazar). İtibariyle, nazariyle, ce, cihetince: Bihaseb-ir-rütbe = Rütbece, bihaseb-ül-irâb = Irabca (böyle Arapça terkiplerde bulunur).

Türkçe Sözlük

(e. A. b = edat, hasebi = itibar, nazar). İtibariyle, nazariyle, ce, cihetince: Bihaseb-ir-rütbe = Rütbece, bihaseb-ül-İrib = Irabca (böyle Arapça terkiplerde bulunur).

Türkçe Sözlük

(i. «bölmek» ten) 1. Bölünmüş bir şeyin her parçası, kıt’a, kısım, cüz 2. Pay, hisse, sehim: Beş bölüğe ayırmak. 3. Duvar, çit, perde gibi bir şeyle ayrılmış bina vesaire kısmı, oda, daire: Bu ev dört bölüğe ayrılmıştır. 4. Bir büyük cemaatten ayrılmış cemaat, fırka, takım, taife, hizip, zümre: Toplanan adamlar beş bölük olmuştu, bölük bölük geldiler. 5. Umumiyetle kalabalık, cemaat, sürü, gürûh, fevc: Bir bölük halk geldi. 6. Memleketin bir kısmı, cihet, taraf. 7. Ortadan bölünmüş saçın bir tarafa taranmış kısmı: Saçını iki bölük etmiş. 8. Askerlikte eskiden yüz kişiden mürekkep, şimdi daha kalabalık, bir yüzbaşının kumandasındaki birlik. Filân taburun birinci, ikinci bölüğü, bölük subayları. Bölük ağası = Jandarma ve zabtiye yüzbaşısı. Bölük emini = Bölüğün hesaplarına bakan subay veya assubay. Bölük başı = Yeniçeri ocağında yüzbaşıya eşit subay, eskiden hamalların ileri gelenlerinden biri.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Uzunluk, Ar. tûl: Boyunu, enini ölçmek, bu arsa ensiz ise de boyu çoktur. 2. Yükseklik, Ar. irtifa: Ağacın boyu. 3. Bedenin uzunluğu ve yüksekliği, Osm. kad, kamet: Boyu uzun, boyu kısa adam, adam boyu. 4. Tam ve münasip kamet, kadd-i mevzûn: Bir kadında boy olmazsa güzelliği de görünmez. 5. Hacim, büyüklük derecesi: Sattığı sandıklar birkaç boydur. 6. Bir aşiretin bölündüğü oymakların beheri: Boy beyi. Boy atmak = (Çocuk) uzamak, boy hasıl etmek. Boy almak = Tam boyunu bulmak, lüzumu derecede uzamak. 2. Boyun ölçüsünü almak, bode uzamak. Boyu uzun = 1. Uzun, Ar. tavil, medîd: Boyu uzun günler. 2. Uzak, bait: Boyu uzun yer. Boyunun ölçüsünü almak = Had ve değerini anlamak. Boyla beraber = Adam boyu uzunluğunda. Boy bos = Kad ve kamet, Fars. mevzûn endâm, Fars. yâl ü bâl: Boyu bosu yerinde. Boy boy = Çeşitli uzunlukta: Boy boy ağaçlar. Bir karış boy = Pek kısa boy. Boyca = 1. Uzunluk cihetinden, tûlen: Tarlayı boyunca ölçmek. 2. Boyla beraber, endam uzunluğunda: Boyunca bir kürk giymiş. Boyca evlâdı yetişmiş, boyunu almış. Boyunca kalıbını basmak = Kuvvetle taahhüt etmek, kabullenmek. Boy çekmek = (çocuk) Uzamak, boylanmak, boy peyda etmek. Boy sürmek = Uzamak, boylanmak. Boy göstermek = Değerini ortaya koymak. Boyuna = Boyunca, Ar. tûlen: Arsayı boyuna ölçmek, yolun boyuna ağaç dikmek. Boy vermek = (nehir) Adam boyu derinliğinde olmak. Adam boyu = Orta boyda bir insanın boy ölçüsü: Bir iki adam boyunda bir ağaç, bir buçuk adam boyunda su vardır. Aşağı, alçak boy = Ar. kasîr-ül-kame. Orta boy = Ar. mutavassıtül-kame. Uzun boy = Ar. tavîl-ül-kame.

Türkçe Sözlük

(hi.). Eskiden Ural dağları civarında oturan Türk kavimlerinden iken sonra Rumeli cihetine gelip Islav’laşmış bir kavim. Bulgarlar, Bulgar kavmi, Bulgar lisanı.

Türkçe Sözlük

(CAN) (i. F.). 1. İnsan ve hayvanın hayatı olan ve cisim ile beraber şahsiyeti teşkil eden manevî yapı ki, ölümle cisimden ayrılır, ruh: Tende can var iken. 2. Yaşayış, hayat: Canını feda eder. 3. Gönül, yürek, kalb: Canım istiyor, canı istemiyor, candan seviyor. 4. Kuvvet, kudret, zor: Sende hiç can yok mudur? 5. Ruh gibi sevgili ve aziz, dost, muhib: Canım = Dostum, azizim, canım birader. Canım •fendim = Rica yerinde. Can atmak = 1. Pek fazla arzu etmek, çok istemek. 2. Zor kurtulmak, güçle kendisini kurtarmak. Can acıtmak = Ağrı meydana getirmek. Can acı», yürekler acısı = Pek acınacak şey. Can-8zâr = Can inciten. Can almak = Öldürmek, katletmek. Can alacak yer = Bir işin en mühim ve yararlı ciheti: Meselenin can alacak yeri orasıdır. Canâver (bk.) Canavar. Can evi = Midenin üstü. Canbaz. (bk.) Cambaz. Cin-bahş = Can bağışlayan, can bağışlarcasına insanı memnun eden, ferahlık veren. Can ciğer = Sevişen dostlar: Burada hep can ciğeriz. Can çekişmek = Komada olmak. Can çıkmak = Ölmek, ruhunu teslim etmek: Can çıkmadan tereke yazılır mı? Can hırâş = Sanki canı tırmalarcasına heyecanlandıran ve hırpalayan, dayanılmayacak surette keder veren. Candan, can ve yürekten = Büyük bir samimiyetle, gönülden, ciddî bir sevgiyle. Cin-rübâ = Gönül kapan, dil-rübâ. Can-siparane = Canını feda eden, fedakâr. Can-sipârtne = Fedakârca. Cilveli = Gönül alan, dilber. Can-süz = Can yakan, çok keder ve esef veren. Can sıkmak = Sıkıntıyı mucip olmak, ıztırap vermek. Canı sıkılmak = Muztarip olmak. Canına susamak = Kendisini tehlikeye atmak. Çinfersâ = Canın dayanamıyacağı. Cân-fezâ = Can bağışlayan, ferah arttıran. Can kalmamak = Çok gülmekten bayılmak: Gülmeden kimsede can kalmadı, kimde can kaldı? Can kurtarmak = Herkesin kendi canını kurtarma derdine düşmek: Can kurtaran yok mu? Birinin canını kurtarmak, ölümden kurtarmak. Can kurtaranlar = Tahlisiye heyeti. Cân-güzlr = Can eritircesine bıktıran. Ikicanlı = Gebe kadın. Canlı cenaze = Gayetle zayıf. Can vermek = 1. Diriltmek, ihya etmek: Cenâb-ı Hak bir avuç toprağa can verdi. 2. Ölmek, vefat etmek, ruhunu teslim eylemek. 3. Pek ziyade arzu etmek: Zenginlik için can veriyor. Can havliyle = iç oynayarak, helecanla. Cana yakın = Sevimli, kanı sıcak. Can cana, baş başa = Etrafa bakmaya imkân olmayanacak kadar büyük kalabalık, izdihâm. Can yoldaşı = Arkadaş.

Türkçe Sözlük

(i. A. «cenb»den) (c. cevânib, cânibîn). Yan, taraf, cihet. Fars. sû: O cânibden, onun cânibinden. Cânibeynden = Her iki taraftan. Cevânlb-i erbaa Dört taraf. Filânın cânib-i Altlerine, sûy-i vâlâlarına: Eskiden büyüklere hitâb edilirken yazılan tâbirler. Leben-ü cânib = Geçinmesi kolay, yumuşak huylu.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) - Ön taraf, cihet. -Türk dil kuralına göre “b/p” olarak kullanılır.

Türkçe Sözlük

(e.) (katıldığı kelime ince hecelerden mürekkep olursa bu ekin ünlüsü de ince, kalın hecelerden mürekkep olursa kalın okunur: —Ca gibi). 1. Cihet ve itibar beyan eder: Yaşça ben, ondan büyüğüm. Yaş cihetinden, yaş itibariyle: Ehliyetçe o, herkesten ilerdir. 2. Göre, nazaran, kalırsa: Bence = Bana kalırsa, fikrimce. Onlarca = Onlara göre. 3. Tarz, usûl veya dile delâlet ‘ eder: Öylece = O tarzda. Türkçe = Türk tarzında veya dilinde. Askerce = Asker usûlünde. 4. Sıfatlara veya hallere katılarak azlık ve tasgir (küçültme) beyan eder: Güzelce = Az güzel, güzelce, uzunca, yavaşça. 5. Teşbih (benzetme) ve temsil beyan eder: Adamca hareket ediyor, hayvanca muamele. 6. İsimlere ve işaret isimlerine katılarak miktar beyan eder: Zerrece = Zerre kadar, bunca adamlar, şunca zaman. 7. Asıl fiile iki suretle katılıp zamana delâlet eder iki sîga teşkil eder ki, yer ve kullanılış tarzı mânâları gramer kitaplarında gösterilmiştir: Gelince = Geldiği anda, geldikçe, her geldiği vakit. Bu edata bazen »sine» yahut, «leyin», «layın» veya «cek» edatı dahi ilâve olunur: Adamcasına hareket ediyor, böylecesine söylersiniz, ademcılayın, buncalayın, oncalayın, yavaşçacık.

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Keçi yavrusu, oğlak. 2. (astronomi) 12 burçtan bir burç ki, güneş bu burca aralık ayının sonlarında girer. Medâr-ı cediy = Bu burca muvazi olarak gökte ve arzın üzerinde farazî bir çizgi ki, sıcak iklimler ile güney cihetindeki mutedil iklimleri ayırıp güneşin güneye doğru en aşağıya vardığı dereceyi gösterir. Mukabili: Medâr-ı seretân.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Asıl mânâsı yön, cânib ve cihet ise de, dilimizde yalnız saygı tâbiri olarak hazret gibi Farsça veya Türkçe kaidesine göre kullanılır: Cenâb-ı Hak (Tanrı), Cenâb-ı Risalet-meâb (Peygamber), cenâb-ı hilâfet-penâhî (padişah), sefir cenâbları. (zatınız yerine cenâbınız kullanılması yanlıştır). Uluvv-i cenâb = Şeref ve haysiyet muhafazası, cömertlik. Alîcenâb = Şeref ve haysiyetini muhafaza eden, hasisliğe tenezzül etmeyen, kerem sahibi.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. cennât, cinân). 1. Bahçe (bu mânâ ile dilimizde pek kullanılmaz). 2. Ahirette mü’minlere Tanrı tarafından vâdedilen ebedî hayat yaşanacak yer. Türk. uçmak, Ar. firdevs, Fars. behişt: Cennete gitmek = Ölmek. 3. Pek süslü ve ferah verici: Orası cennettir. Cennet kuşu = 1. Avustralya cihetlerinde bulunur pek güzel tüylü bir kuş. 2. Pek küçük yaşta ve masum olarak ölen çocuk.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Dört yönden cenup (güney) cihetinden olarak, cenup tarafından: Türkiye cenuben Suriye ve Irak’la sınırlıdır.

Türkçe Sözlük

(CENUBİ) (i. A.) (mü. cenûbiyye). Cenup cihetinde bulunan, güney, güneye ait: Amerika-i cenubî = Güney Amerika. Memâlik-i cenObiyye = Güney ülkeleri (karşılığı: şimalî). Şark-ı cenubî (cenûb-i şarkî) — Şark ile cenup arasındaki semte doğru olan, güneydoğu. Garb-i cenubî (cenûb-ı garbi) = Garb ile cenup arasındaki semte doğru, güneybatı.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Dört cihetten biri ki, doğuya dönüldüğü takdirde sağ tarafa düşer. şimal karşılığı. Cenup rüzgârı = Lodos.

Türkçe Sözlük

(i. A. c.) (m. cihet). Cihetler, (bk.) Cihet.

Türkçe Sözlük

(i. A. «veçhe» den) (c. cihât). 1. Taraf, yan: O cihetten geldi; falan cihete doğru gitti. 2. Yer, mahal, semt: Anadolu’nun o cihetlerinde bozuk bir Türkçe söyleniyor. Semt semt: Yağmur cihet cihet yağdı. 3. Suret, bakım, nazar: Bir cihetten hakkı vardır: Bir suretle, bir bakıma göre. Her cihetçe = Her suretle. 4. Sebep, mucip: Bu cihetten nâşî = Bu sebepten dolayı. 5. Vesile, bahane: Cihet-i rüchan = Üstünlük vesilesi. 6. Evkafça olan vazife, maaş: İmâmet ciheti, hitabet ciheti Cihât kalemi = Osmanlı devrinde Evkaf-ı Hümâyûn Nezaretinde cihetlere ve vazifelere bakan kalem. Cihât-ı erbaa = Dört taraf; sağ, sol, ön, arka. Şeş-cihât = Altı taraf: Dört taraf ile alt ve üst. Min cihetin = Bir cihetçe, bir bakıma.

Türkçe - İngilizce Sözlük

direction. side yön. yan. aspect. point of view.

Türkçe - İngilizce Sözlük

direction. side. quarter. aspect. point of view. course. modalities.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(A.) [جهت] yön, taraf. 2.bakım, nokta. 3.sebep.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). yön, cihet, istikamet; ders, kurs; (den). rota; gidiş; yol; ahça kap, tabak, servis; (çoğ). aybaşı. as a matter of course gayet tabii olarak. in due course zamanı gelirce, zamanla. in full course bütün hızıyla in short course kısaca. in the cours

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). yön, meyil, cihet, istikamet, taraf; idare, nezaret; emir, talimat, tembih; (müz). belirli bir notanın nasıl çalınacağını belirten işaret. direction finder radyo yön bulucu alet, yön alıcı cihaz. directional (s). istikamete ait. directional anten

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Eğri olmayan, düz, bir uçtan bir uca bir istikamet üzere giden. Ar. müstakim, Fars. râst: Doğru yol, doğru direk, doğru duvar. 2. Yalan olmayan, gerçek. Ar. sahih, muhakkak: Doğru söz, doğru havadis. 3. Yalan söylemez, doğruluktan ayrılmaz, sâdık. Fars. rast-gû: Doğru adam. 4. Doğruluk üzere hareket eden, namuslu. Ar. müstakim: Doğru bir veznedar. 5. Hile bilmeyen, iyi niyetle hareket eden, hâlis: Kalbi doğru; doğru yürekli. 6. Hatâsız, yanlışsız, sağlam: Doğru hesap. 7. Doğru olarak, bir tarafa ve istikamete, sapmayarak ve eğrilmeyerek: Bu yol doğru oraya çıkıyor; doğru yürümek, gitmek. 8. Yalan olmayarak, gerçekten, sahiden: Doğru söyle; doğru haber alabildiniz mi? 9. Hilesiz, temiz kalble, iyi niyetle: Doğru düşünmek. 10. Doğruluk, hakikat, gerçek: Doğruyu sevmek. Doğrudan ayrılmamak 11. Semt ve cihet bildirerek yönelmeyi gösterir: O tarafa doğru hareket etti. 12. Derece bildirerek yaklaşmayı gösterir: Otuz yaşlarına doğru. Doğrudan, doğrudan doğruya Vasıtasız. Doğrusu = Yalansız, Osm. el-hak, bilâ-hilâf. Gün doğrusu = 1. Doğu, şark. 2. Güney doğu rüzgârı.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Doğuş yeri, şark. Ar. Matlâ, maşrık, şark: Gün doğusu (ve galatı: gündoğrusu) = Doğu, şark veya güney doğu rüzgârı ve ciheti.

Türkçe Sözlük

(si.). Uç ile beş arasındaki sayı, 4; iki defa iki. Ar. erbaa, Fars. çihar: Dört yüz, dört bin; on dört, yirmi dört: Dörtte bir = Çeyrek. Dört ayak = Elleri dahi ayak gibi kullanarak (yürümek). Dört el = iki kişi tarafından çalınan piyano usulü. Dört elle yapışmak (sarılmak) = Büyük gayret ve ehemmiyetle teşebbüs etmek. Dört baş = Dört cihet, her taraf, her yan. Dört kaş = Bıyığı yeni terleyerek dört kaşlı gibi görünen. Fars. çâr-ebrû 300 Dört gözle beklemek = Sabırsızlıkla beklemek. Dört köşe = Murabba (kare) biçiminde. Dörtnal = Doludizgin, hayvanı koşturarak. Dört yanına bakınmak = Şaşırmak. Dört yol ağzı = İki yol veya sokağın kesiştiği yer.

Türkçe Sözlük

(DÜBB) (i. A. astronomi). Ayı, hares. Dübb-i ekber, dübb-i asgar = Gökün kuzey cihetinde ayı şeklini andırır iki büyük yıldız topluluğu.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Sade, Adî, pürüzsüz ve müşkülâtsız yahut süssüz: Düzce iş, adam, yazı. Sadece, sadelikle, gösterişsiz, doğrudan: Düzce söyliyeyim. Düzce hareket ediyor. 2. işin sade ve külfetsiz olan doğru ciheti: Düzcesini isterseniz bunu yeniden yapmalı.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. İnsanın tutmak işlemek, asılmak gibi işlerde kullandığı iki organın beheri. Ar. yed, Fars. dest: Sağ el, sol el (umumiyetle omuzdan tırnak uçlarına kadar ve bilhassa kol ve bileğin dışında kalan aşağı kısmı yani bilek mafsalından itibaren avuçla parmakları içine alan cihete denilir). 2. Atın vesair dört ayaklıların ön ayaklarından her biri. 3. Maymunların el şeklinde ve el gibi kullanılan dört uzuvlarının her biri. 4. Aletlerin sapı, kol kulp: Değirmen eli. 5. Bazı Aletlerin vuracak ve dövecek kısmı, deste: Havaneli. 6. Ele ve avuca sığan miktar, evuç, tutam: Bir el buğday. 7. El ile yapılan bir işin bir defalığı, bir sefer: Bir el tabanca, bir el kâğıt. 8. mec. Vurma, darbe: Eli ağır. 9. Karışma, Osm. müdahale, dahi: Bu işte onun da eli vardır. 10. İktidar, irâde, ihtiyâr: O iş benim elimdedir. 11. Sahiplik, Osm. tasarruf, mâlikiyet: Mal bugün kimin elindedir? 12. İş, Ar. amel: Filân cerrâhın eli hafiftir. Filân hattatın eli bellidir. 13. Nöbet, sıra: El kimdedir? El atmak = Girişmek, Osm. tasaddi etmek. El açmak = Dilenmek. Eli açık = Cömert, verip dağıtan, müsrif. El altında = Hazır duran şey. El altından = Gizlice, kendini göstermeksizin, hafiyyen. Ele almak = Almak, kazanmak, kendi tarafına çevirmek. Ele avuca sığmaz = Zaptolunmaz, pek haşarı. El ayası = Avucun içinin düz yeri. Ar. râhe. El ele vermek = Birbirine yardım etmek, birlikte çalışmak. El vurmak = Girişmek, bir iş yapmaya koyulmak. 2. Çalmak, çırpmak, alkışlamak. 3. El koymak, dokundurmak, basmak. El uzatmak = Almaya hazırlanmak, istemek. Eli uzun = 1. Nüfûzlu. 2. Hırsız. El üstünde el var = Üstün üstü vardır. El uğuşturmak = Kederle şaşırmak. El etmek = İşaret etmek. Elde etmek = Kazanmak, kendi tarafına çevirmek. El ermek = Erişmek, nail olmak. El işi = Makine işi olmayıp el İle yapılmış. El bağlamak = Divan durmak. Ele bakmak = Muhtaç olmak, para beklemek. Eli bayraklı — Şirret, huysuz, fenalıkla tanınmış. El birliği = İttifak, işte ortaklık. Eli belde = Hizmete hazır. Eli boş = 1. İşsiz, Ar. muattal. 2. Bir şeye malik olmayan. Fars. tehî-dest. Eli pek = Cimri, hasis. El-pençe = Divan duran, hizmete hazır. El çabukluğu = Hokkabazlık. El çırpmak = El vurmak, alkışlamak. El çekmek = Vazgeçmek, Osm. sarf-ı nazar etmek, fâriğ olmak, kef-i yed etmek. El değmek = Vakit ve fırsat bulmak. Elden = 1. Nöbete ve muamele sırasına konmayarak; bizzat takip ederek. 2. Pazar ve çarşıdan olmayarak, bir münasebetle doğrudan sahibinden olarak: Bu arabayı elden aldım. Elden düşme — Kelepir, kullanılmış, ucuz. Fransızca: d’occasion. Elden çıkarmak = Satmak, defetmek, mâlik olmaktan kurtulmak. Elden çıkmak = Ölmek. Elden gelmek = Yapabilmek, iktidarı dahilinde olmak: Bu iş elimden gelmez, elden gelen. Elde = 1. Emri altında. İktidarı dahilinde. 3. Kazanılmış, itaat eden. 4. Hazır, Ar. müheyyâ. Hesapta toplamada üstteki sıraya geçirilmek üzere alttaki sıradan artan sayı. Elde bir = En evvel hesaba dahil olması lâzım gelen: O, elde bir. El sürmek = Bir işe başlamak. El suyu = Abdest. El dokundurmak = El sürmek, karışmak. E

Türkçe Sözlük

(e. F.) (Türkçe’deki «den» ve Arapça’daki «men» yahut «An» gibi başlangıç mânâsıyle bazı Farsça tabirlerde bulunur): Ez-An-cümle = O cümleden olarak. Ez-dil-ü can = Can ve gönülden. Ez-ser-i nev = Yeni baştan. Ez-kazâ = Kazâra, şayet. Ez her cihet = Her bakımdan.

İngilizce - Türkçe Sözlük

edat bağlaç için, -e; uğruna; şerefine; -den dolayı sebebi ile, cihetten; -e mukabil, karşı; uygun; yerine; hususunda, dair; göre; baglaç çünkü, zira. for all I know bildiğime göre. for all that herşeye rağmen. forall the world ne pahasına olursa olsu

Türkçe Sözlük

(i. A.). Garp cihetinden, batı tarafından: Anadolu, garben Ege Denizi ile sınırlıdır. Şehir, garben tabiî istihkâm şeklinde bir kaya ile çevrilidir.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (mü. garbiyye). 1. Güneşin battığı tarafa ait: Taraf-ı garbî (batı tarafı), şimâl-i garbî (kuzeybatı), cenûb-i garbî (güneybatı), Hind-i garbî (batı Hind yani Antil Adaları), Avrupay-ı garbî (batı Avrupa), memâlik-i garbiyye (batı ülkeleri). 2. Bize nisbetle garp (batı) cihetinde bulunan Avrupa’ya ait: Medeniyyet-i Garbiyye, Edebîyât-ı Garbiyye.

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. (bir gök cismi) Batı cihetinde ufkun altına geçip görünmez olma, batma, ufûl: Güneş, Ay, Merih, Süreyyâ gurûb etti. 2. mec. Batma, geçme, alçalma, yok olma, zeval bulma, zail olma.

Türkçe Sözlük

(i. A. «hafakan» dan if.). Müfredi, dilimizde kullanılmaz. Türkçe: Hafıkan. HSfıkayn = Doğu ve batı c. Havâfık: Cihât-ı erbaa = Dört cihet: Doğu, batı, kuzey, güney; ufuklar.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Gereğince, göre, cihetiyle, binâen: Hasb-el-lüzûm = Lüzuma göre. Hasb-el-mevsim — Mevsim icabınca. Hasbel-el-karâbe = Karabet, akrabalık cihetiyle. Hasb-el-meslek = Mesleki sebebiyle Hasb-el-İcâb = İcaba göre. Hasbıhâl = Birine hâlini anlatarak kendisinden akıl, fikir sorma, danışma: Sizinle hasbıhâl edelim. Arapçada zamirlere eklenerek: Hasbî, hasbenâ, hasbek gibi tâbirler bana, bize, sana kâfidir mânâsıyla kullanılır: Hasbiyallah, hasbenallah, hasbekallah.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Tabiatça, ahlâk cihetiyle: Hulkan babasına benzer.

Türkçe Sözlük

(e.). Ne tarafa, ne cihette, nereye doğru?

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. eknâf). 1. Taraf, çevre, nahiye, yüz, cihet. 2. mec. Himâye, sahip çıkma.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Taraf, cihet, nezd: Kıbel-i hükümetten.

Türkçe Sözlük

(i. A. c.) (m. külliyye bu mânâda kullanılmaz). 1. Bir işin teferruatı olmaksızın toptan olan kısım ve ciheti: O, işin külliyâtı ile meşguldur, teferruata girişemez. 2. Bir yazarın ve şairin bütün eserlerini veya bütünüyle bir mevzuu içine alan seri, Lat. corpus: Külliyyât-ı SAdî, külliyyât-ı Zİyâ Paşa.

Türkçe Sözlük

(KUTR) (i. A.) (c. aktâr). I. Taraf, yön, yer, cihet: Aktâr-ı şimâliyede yaşayan hayvanlar (bu mânâ ile cem’i kullanılır). 2. (geometride) Dairenin merkezinden geçmek şartıyla bir tarafından diğer tarafına uzanan düz çizgi ki, dairelerin, silindir ve küre şeklindeki şeylerin ölçüsüdür. Nısf-ı kutr = Dairenin merkezinden yayının bir noktasına uzanan düz çizgi, yarıçap.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i.) arz derecesi; genişlik; bolluk, şümul; serbestlik, tolerans, musamaha; (astr.), (coğr.) enlem; mıntıka; (foto.) filmin toleransı. high latitudes kutuplara yakın yerler. latitu'dinal (s.) arz cihetiyle, enine olan.

Türkçe Sözlük

(i. A. c.). 1. İlm-i ledün. 2. mec. Bir işin gizli cihetleri: Siz işin ledünniyyâtına vâkıf değilsiniz.

Türkçe Sözlük

(i. A. «ayş» tan masdar) (C. maâyiş). 1. Yaşayış, yaşama, ömür: Güzel bir maişet sürdü. 2. Yaşamak için lâzım gelen şeyler: Maîşetı dardır. Eskiden küçük ilmiyye rütbesindekilerin tâylnâtı.

Türkçe - İngilizce Sözlük

alimonia. bread. sustenance.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(A.) [معيشت] geçim, dirlik.

Türkçe Sözlük

(MİHRAB) (i. A ). 1. Mescid, câmi veya namazgahın kıble cihetindeki cephesinin iç tarafında yapılan oyuk ki imam onun önünde namaz kılar. 2. mec. Uyulacak, emirleri dinlenecek yer. 3. (edebiyat). Sevgilinin kaşları.

Türkçe Sözlük

(e. A.). 1. -den, den beri. Min elevvel-ilâ-Ahırihi = Başından sonuna kadar. Mine’l-ezel = Ezelden, ezelden beri. Yevmen mine’l-eyyâm = Günlerden bir gün. Min-ba’d = Bundan sonra, ondan sonra. 2. -den dolayı, sebebiyle. Min cihetin = Bir cihetten, bir cihetçe. Min külli’l-vücûh Her veçhile. Min gayri haddin = Haddim olmayarak. Min gayri resmin = Resmî olmayarak, gayriresmî surette. Anhâ minhâ = Şundan bundan, şu bu.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (mü. müdebbire). Her işin arkasını ve sonunu düşünüp önden çare arayan, işin har cihetini iyi düşünen tedbirli, tedbir alan, çare bulan: Müdebbir bir kadın.

Türkçe Sözlük

(i. A. «râhat» tan if.) (mü. müsterîha). Rahatlayan, rahat eden, gaileden kurtulup gönlü rahat olan: O cihetten siz müsterih olunuz.

Türkçe Sözlük

(i. F.). 1. Namaz kılmaya mahsus meydan ki, kıble cihetinde mihrap yerine bir dikili taşı olur. 2. Ustü açık mescit.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. nukaat, nikaat) (tes. noktateyn). 1. Benek, leke: Lâciverd zemin üzerine beyaz noktalan vardır. 2. Bazı harflerin üstünde veya aıtında olan benek: Falan harfin bir, iki, üç noktası vardır. 3. Günlerin bittiğine işaret olan benek, durak. 4. Mevki, yer: Asker bir noktada toplanmalı. 5. (matematik). Üç buûdundan hiçbiri olmayan hayâlî yer. 6. (tıp) Göze Arız olan leke. 7. (askerlik) Bir neferden ibaret karakol, nöbetçi: Oraya bir nokta dikmeli. 8. Cihet, yön. Bî-nukat (Arap harflerinde) = Noktasız harften mürekkeb (ibare), (fizik) Nokta-i incimâd = Suyun donma derecesi: 0°C. Nokta-i galeyan = Suyun kaynama derecesi: 100° C. Nokta-i nazar = 1. Bakışa hedef olan. 2. Görüş, fikir.

Türkçe Sözlük

(i.). Uzağı gösteren işaret zamiridir. Yakın için «bu» ve orta yer için «şu» kullanılır. Bazen de sayı için kullanılır: O mübârek adam böyle söyledi. Zaman gösterir; isimlerle zaman zarfları yapar: O anda, o saat, o gün, o gece, o vakit, o sefer, o defa. Bunların yakın için mukabilleri «bu» ile teşkil olunur: Bu anda, bu saat vesaire. Yer gösteren isimlerle yer zarfları da yapar: O yer, o yan, o taraf, o cihet. O bu, şu bu = Öteki beriki, halk. O kadar = O miktarda. O gibi = O mıkdarda, o misilli: O gibi işlerde acele etmek olmaz. O yolda = Öyle, o tavır ve meslekte, o gidiş ve tertiple.

Türkçe Sözlük

(i.). Uzak yere işaret içindir, o yer, o mahal, o cihet. Zıddı: bura. Ora adamları hep uzun boylu olur. Oranın meyveleri meşhurdur. Eklerle beraber kullanılır: Oradan, orada, oraca, oraya, oraya kadar. Şahıs zamirleri ile birleşerek yine aynı mânâda kullanılır: Oram ağrıyor, oranızda bir ufak şiş vardır, orası memleketin en güzel yeridir, asıl işin müşkülü orasıdır, o cihettir, orasını düşünmeli. Oralar = O cihetler, o yerler. Oracıkta = Ta orada (bu küçültme, işaret edilen yeri sınırlar).

Türkçe Sözlük

(i. I.). 1. Geminin sol tarafı, iskele. 2. Geminin, rüzgârın geldiği tarafa yakın bir cihete döndürülmesi: Gemiyi orsa etmek. Orsa alabanda = Birdenbire sola dönmek. Orsa boca = GAh sola ve gâh sağa dönerek yürümek.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Oturma, dinlenme, dernek: O kış Erzurum’da oturak tuttular. 2. Oturulacak yer, oturulan yer, merkez, makam. 3. Oturulacak yer, sıra, sofa. 4. Konak: Beş gün askere oturak verdi. 5. Bir şeyin yere değecek ciheti, kaide. 6. Kayıkta kürek çekilirken oturulan yer. 7. Aptes etmek için kullanılan kap, lâzımlık. 8. Seferde istirahat hâlinde olan, konaklayan: Beş gün oturak kaldık.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Solun karşısını işaret eden yön ki, insanın daha kolay kullandığı el ve koluna karşılıktır: Sağ kol, sağ ayak, sağ göz. 2. insanın sağ tarafına düşen veya ruhsuz bir cismin sağ tarafında bulunan: Sağ taraf, binanın sağ yanı, ordunun sağ kolu. 3. Sağ taraf, sağ cihet, sağ kol, sağa sapmak, köyü sağda bırakarak gitmek, sağını solunu bilmez, sağı soldan farketmek. 4. Uğur: Sağa rasgelmek. Sağ kol = Ordunun sağ kanadı. Sağ kolağalığı = Eskiden kıdemli yüzbaşı. Sağlam ayakkabı = Emniyet ve itimada değer. Sağlam ayakkabı değildir = Güvenilecek adam değildir. Sağı, solu yok = Doğru, fakat sert ve tabiatı anlaşılmaz insan. Sağına, soluna bakmamak = Dikkat etmemek, yürüyüp geçmek. Sağını, solunu saymamak = Hatır saymamak. Sağ tarafından kalkmak = İşi yolunda gitmek.

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Güneşin doğduğu yön, doğu, zıddı: barg. Şark-ı şimllî = kuzeydoğu; şark-ı cenObt = güneydoğu. 2. Avrupa’ya cihetle doğuda kalan ülkeler. 3. A.B.D.’nin Atlantik kıyıları. 4. Bugünkü Fas. Aksiy-ı Şark ve daha doğrusu Maşrık-ı Aksâ = Uzak Doğu (Doğu Asya).

Türkçe Sözlük

(I. A.) (c. sümût). Yan, cihet, taraf. Ar. cânib. Semtü’r-re’s = Yeryüzünde ayakta duran bir kimsenin başı İstikametinde bir çizgi çizildiği tasavvur olunursa gökte başı üstüne gelen nokta ki, bunun mukabilinde ayak tarafında bulunan noktaya «»emt-i kadem» denir.

Türkçe Sözlük

(i.). Altı yön, altı cihet.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i., s. yan; taraf; kenar; cihet; etek (dağ); taraftarlar, fırka; den. kenar, yan, yan taraf; ing., (argo). yüksekten atıp tutma; bilardoda bilyeye vurmak suretiyle hasıl olan dönerek gitme kuvveti; s. yan, yanda veya yandan olan; ikincil, ikinci derec

İngilizce - Türkçe Sözlük

f., i., s. yana yatmak, meyilli olmak; kendi görüşüne göre anlatmak, gerçeği çarpıtmak; i. eğim, meyilli düzey; alay, istihza; gerçekten ayrılma; cihet, tutum, görüş noktası; yan bakış; s. meyilli, eğri. slantingly, slantwise z. meyilli olarak, verevin

İngilizce - Türkçe Sözlük

z., (bağlaç), (ünlem), s. böyle, şöyle, öyle, bu suretle; bu kadar; şu kadar; bu veya şu sebepten; bu cihetle, bu münasebetle; pek âlâ, pek iyi; kadar, sanki; çok; pek çok; (bağlaç) şartı ile; müddetçe; bunun için; ve; (ünlem) Ya! demek ki; yeter, kâfi

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. güneşli; güneş gibi; neşeli. sunny side güneşli taraf; (bir işte) iyi cihet, ümit verici yön. sunny side up çevrilmeden pişirilen (tavada yumurta).

Türkçe Sözlük

(TAFSİL) (i. A. «fasl»dan mas.) (c. tafsîlât). Etrafıyla ve her cihetini ayrı olarak gösterme, uzun uzadıya izah etme: Meseleyi tafsîl etti.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. etrâf, tarafîn). 1. Yan, cihet, üst ve alt, ön ve arka, sağ ve sol gibi cihetlerin herbiri: On taraf, arka taraf, üst taraf, alt taraf, yan taraf, sağ taraf, sol taraf. 2. Yer, memleket, kıt’a, ülke, cihet: Bazı taraflara yağmur yağdı; o tarafların meyvesi güzeldir. 3. Ind, nezd, yan: Tarafınıza gönderildi, tarafınızdan geldi. 4. Taraftarlık, tarafgirlik, koruma: Siz onun tarafını tutuyorsunuz; o, sizden tarafa çıkıyor. 5. Fırka, parti, bölük, aralarında muhalefet bulunan kısımların herbiri: Onlar iki taraf olmuşlar, birkaç tarafa ayrılmışlar. 6. Muharebe veya muhâkemede yahut güreş ve oyun gibi bir müsabakada bulunan iki muhalif şahıs veya topluluğun herbiri: Bir tarafın vekili geldi öbür taraf daha vekil göndermedi. Alt taraf = Ar. mâbaad: Romanın alt tarafını yarın okuyacaksınız. Üst taraf = 1. Ar. mâkabl: Bunun üst tarafını okuduk. 2. Fazla, artık, kalan, bakıyye: Ust tarafını sonra veririm. O taraf = Orası. Bu taraf = Burası. Bir taraftan = Bir yönden Ber-taraf = Aradan çıkmış: O mesele ber-taraf oldu; orası ber-taraf. Onu ber-taraf et = O, şöyle dursun, onu şöyle bırak, aradan çıkar. Bitaraf = Tarafsız. Taraf taraf = Cihet cihet, her yanda. Taraf tutmak = Taraftarlık etmek. Her taraf = Her yer, her cihet, her yan Her taraftan = Her yerden veya herkesten. Hiçbir taraftan = Hiçbir yerden veya hiç kimseden: Hiçbir taraftan yardım beklemiyorum. 7. Havali, civarlar: Etrafta yağmur yağdı. Etrâf-ı erbaa = Dört cihet.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Yan ve ciheti olan. İki taraflı = İki tarafı Olan. Üç taraflı = Üç yanı olan, üç tarafa da mensup bulunan. 2. Taraftarları çok olan.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Başka, diğer: Cihet-i uhrâ, mes’ele-i uhrâ.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. vücûh, evceh). 1. Yüz, çehre, suret: Vechini göremedim. 2. Ust, satıh, yüz. Vechü’l-Arz = Yeryüzü. 3. Uslûb, tarz, yol, şekil: Bu veçhile. 4. Sebep, vesîle, cihet, münasebet. Ber-vech-i meşrûh, ber-vech-i muharrer = Açıklandığı, yazıldığı üzere. Ber-vech-i pîşîn (peşin) = Peşin olarak. Bir veçhile, hiçbir veçhile Hiçbir suretle. Bu veçhile = Böylece. Min vechin = Ne suretle, nasıl. 5. (c.). ilerigelenler. VücCh-ı memleketten = Memleketin ilerigelenlerinden. Vechen-min-el-vücûh = Hiçbir suretle. Minkülli’l-vücûh, bi’l-vücûh = Her cihetle, (astronomi) Vücûh-ı kamer = Ayın bir ay içinde gösterdiği çeşitli, şekiller.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Bir veçhile, bir suretle, bir cihetten. Vechen-min-el-vüc&h = Hiçbir veçhile.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. yol, tarik; yön, yan, taraf, cihet; yer; mesafe; usul, tarz; husus; adet, itiyat, huy; hal, durum, halet; gidiş, ilerleme, ileri gitme; çare, vasıta; huk. irtifak hakkı, geçit hakkı; çoğ. gemi kızağı. ways and means mali tedbirler, para temini, tah

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Ön ve arka, üst ve alttan başka olan taraf, kenar, Ar. cenâh: Sağ yan, sol yan, yandan. 2. Taraf, cihet, semt: O yandadır, ne yandan geliyor? 3. Civar, yakınlık: Yanındadır, yanına gitti. 4. Yan, nezd, kat: Benim yanımda, onun hiç kıymeti yoktur. 5. Vücudun bir tarafı: Bir yanı hiç tutmuyor. 6. Yandan, doğrudan doğruya olmayan, eğri: Yan bakış. Yan bakmak = Düşmanca bakmak. Yan çizmek = Usulcacık sıvışmak. Yan gelmek = Çekilip rahat etmek. Yanına kalmak = Ettiği yolsuzluğun cezasını görmemek, cezasız kalmak. Yan yana = Bitişik: Yan yana oturdular. Evlerimiz yan yanadır. Yan yana yürüyorlar.

Türkçe Sözlük

(i.), -den yana = Cihetçe, dair, bakımından, gelince: Yiyecekten yana sıkıntımız yoktur, terbiyeden yana nasıldır? Yazıdan yana pek geridir. Yana yana. (bk.) Yanmak.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Yer tutmak, yer bulup oturmak: Şuraya yerleşin. 2. Yerinde sabit olmak, yerinden oynamamak: Anadolu’da yerleştiniz artık, bu taş şurada yerleşmiş. 3. Daimî surette oturmak, vatan edinmek, ikametgâh edinmek: Sonra gelen muhacirler Ankara cihetine yerleştiler. 4. Eşyasını yerli yerine koyup nizam ve tertibe girmek: Köşke taşındık ama daha yerleşemedik.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Taraf, cihet, yan. 2. Yüz, Ar. vech.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Yüksek, yüksekte bulunan, üstündeki, Ar. Alâ, mürtefî, fevkaan, Fars. bâlâ: Yukarı mahalle, yukarı kat. 2. Yüksek taraf, cihet: Yukarının havası serindir. Ağaçların, dağın yukarısı. 3. Yüksekte, yükseğe, üstte, üste, aşağı mukabili: Yukarı oturmak, yukarı çıkmak, yukarı kaldırmak. Aşağı, yukarı = Hemen hemen yaklaşık olarak. Yukarıdan aşağı = Baştan ayağa. Başı yukarıda = Mağrur, kibirli. Burnu yukarıda = Çok isteyen, aza kanaat etmeyen. Yukarı yığmak = . Pahalı tutmak.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Çehre, Ar. vech, Fars. rûy: Yüzü güzel, yüzü çirkin. 2. Satıh, bir şeyin dıştan görünüşü: Yeryüzü. 3. Bir kumaş vesairenin doğru tarafı, ters mukabili: Bu kumaşın yüzü, tersi belli değildir. 4. Elbisenin dış tarafı, astar mukabili: Astarı yüzünden pahalı. 5. Cihet, sebep: Bu yüzden zarar gördü. 6. Cüret, hayâsızlık: Bu adamda ne yüz vardır! Yüz akı, suyu = Namus, Fars. Ab-ı rû: Bu işten yüzümüzün akı ile çıktık. Ekşi yüz = Asık çehre. Yüz ekşitmek = Abusluk etmek, surat asmak. Yüze vurmak = Bir kabahati yapanın yüzüne karşı söyleyip mahcubetmek. Yüzüstü bırakmak = Düzensiz, eksik bir hâlde bırakmak, tamamlamamak. İçyüz. = l.Bir şeyin iç taraftan olan sathı. 2. mec. Bir işin saklı ve gizli olan ciheti, asıl sebep: Meselenin içyüzünü bilmem. Yüze bakmak, yüz yüze bakmak = Karşı karşıya gelince utanacak bir şey olmamak: Birbirimizin yüzüne bakacağız, o adamın yüzüne bakamam, nasıl yüzüne bakayım? Yüzüne bakılmaz = 1. Pek çirkin. 2. Pek güzel, göz kamaştırır. Yüz bulmak = İyi muameleden şımararak ileri varmak. Yüzü pek = Utanmaz, yüzü tutar. Yüz çevirmek = Terk ve feragat etmek, çekinmek, Osm. ictinâb etmek. Yüzünden düşen bin parça olur = Pek abus ve asık yüzlü. Yüztutmak = 1. Utanmamak, yüze karşı söyleyebilmek. 2. Başlamak, Osm. bede ve mübâşeret etmek, bir hâl kazanmaya yaklaşmak: İyileşmeye yüztuttu, harab olmaya yüztutmuş. Yüz tutmamak = Utanmak, yüzüne karşı söyleyememek. Dışyüz = Dış satıh. Yüzkarası = Namussuzluk, Arsızlık. Yüzükoyun = Yüz aşağıya gelecek surette. Yüz yüze gelmek = Karşı karşıya görüşmek. Yüzgörümlüğü = Güveyinin gelini ilk gördüğünde ve sanki yüzünü gördüğüne karşı verdiği hediye. Yüzgöz olmak = LAubâlî olmak, münasebetsiz teklifsizlik. Yüze gülmek = Yapmacık iltifat göstermek. Ne yüzle = Ne cür’etle, nasıl utanmadan: Ne yüzle yine geldi. Yüz vermek = Lüzumundan fazla iltifat veya müsaade edip şımartmak. Yüz yazısı = Köylerde gelinin yüzüne konulan tel, pul ve yapıştırmalar. Yüz yastığı = Baş dayamaya mahsus yumuşak ve yassı yatak yastığı. Yüzü yok = Yaptığı bir iş ve hareketinden dolayı mahcup: Yanınıza gelmeye yüzü yoktur.