Elay | Elay ne demek? | Elay anlamı nedir?

Elay | Anlamı Nedir?


Aradığınız kelime: elay

Türkçe - İngilizce Sözlük

To wait; to pause; to delay.

Türkçe - İngilizce Sözlük

Australian Communication Exchange The current National Relay Service provider and emergency call person for the text based emergency call service. 1 a score of 1 on a hole 2 holing the first shot, or tee shot, on a hole Example: An ace or hole in one is u

Türkçe - İngilizce Sözlük

urgent. pressing. prompt. immediate. hasty. swift. speedy. it admits of no delay. sore.

Türkçe - İngilizce Sözlük

urgently. without delay.

Türkçe - İngilizce Sözlük

Attitude direction indicator. alternate delay interval.

Türkçe Sözlük

(A. F.) (Afetzede’ nin çokluğu. Afete, belâya, felâkete uğramışlar.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(A.-F.) [آفت زده] belaya uğramış, afet görmüş.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(f). keder vermek, üzmek, mahzun etmek, müteessir etmek; müptela etmek, belaya düşürmek. affliction (i). dert, keder, elem, belâ afflictive (s). keder veya elem verici.

İsimler ve Anlamları

(Tür.) (Erkek İsmi) - Boğa gibi güçlü ve temiz şahsiyetli. Akboğa Celayir: Moğol emir ve komutanı.

Türkçe - İngilizce Sözlük

interrupted. delayed. checked. lame. limping.

Türkçe - İngilizce Sözlük

breakdown. fault. trouble. limp. interruption. delayed. defect.

Türkçe - İngilizce Sözlük

to limp. to have a hitch. to delay. to drag.

Türkçe - İngilizce Sözlük

to hinder. to hamper. to paralyse. to delay.

Türkçe - İngilizce Sözlük

to hinder. to impede. to arrest. to interrupt. to throw cold water on. to retard. to slacken. to delay. to hold back.

Türkçe - İngilizce Sözlük

detain. keep from. keep. hold up. hold. delay. withhold. restrain. retain. check. constrain. deforce. disable. hinder. incapacitate. intercept. keep in. preclude. retard. stay. stick. stop.

Türkçe - İngilizce Sözlük

debar. detain. deter. stop. to keep. to keep back. to detain. to delay. to hinder. to stop. to prevent. to deter.

Türkçe - İngilizce Sözlük

to hold in for a while. to detain. to keep from doing sth. to set aside. delay. hold. hold back. intern. keep. retain. stay. stop.

Türkçe - İngilizce Sözlük

The rate data is transferred by the user access channel The speed of the access channel determines how rapidly the end user can inject data into a frame relay network. The standard Mallinckrodt grade of analytical reagents; suitable for laboratory and gen

Türkçe - İngilizce Sözlük

Relay Mode, Communications Mode of the Space Suit Communicator.

Türkçe - İngilizce Sözlük

Application Relay An NRS term which, for mail, refers to the name of another entity which the mail should be sent to. antireflective coating.

Türkçe - İngilizce Sözlük

half time. intermediate. break. interval. intermission. distance between two things. relation between people. interlude. space. spacing. intermediary. interstice. hiatus. cessation. inherent delay. interruption. interspace. letup. lull. meantime. recess.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Bulmaya çalışmak, araştırmak, cüst ü cû etmek: Kaçan atını arıyor. 2. İstemek, talebetmek: Hakkımı arıyorum. 3. Yoklamak, muayene ve teftiş etmek: Birinin ceplerini, üstünü aramak. 4. Ümit etmek, var zannında bulunmak: Bizde öyle şey aramal 5. Arzu etmek, bir şeyin olmasına çalışmak: Siz kavga arıyorsunuz. 6. Bakmak, kaydetmek, nazar-ı itibara almak: Ben öyle şey aramam. Arayıp bulmak = İsteyerek bir belâya duçar olmak. Çare aramak = Tedbir düşünmek. Gökte arayıp yerde bulmak = Umulanın haricinde olarak kolaylıkla maksada nail olmak.

Türkçe Sözlük

1. Birini atlatmaya ve sıçramaya sevk ve icbar etmek. 2. Geçirmek, aşırmak, savmak: Bir hastalığı, bir belâyı atlatmak.

Türkçe - İngilizce Sözlük

The maximum amount of uncommitted data in excess of Bc that a frame relay network can attempt to deliver during a time interval Tc This data generally is delivered with a lower probability than Bc The network treats Be data as discard eligible See also Co

Türkçe - İngilizce Sözlük

to make sb wait. to delay. to postpone.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (Cem’i kullanılmayıp «belâyâ» ise «beliyye» nin cem’idir). 1. Gam, keder, tasa. 2. Afet. 3. Adamın ne yapacağını bilmediği ağır ve sıkıntılı iş veya şahıs. 4. Ağırlık, sıklet, sıkıntı, müşkülât. 5. Ceza, mücazât, hak edilen ceza: Belâsını bııldu. Belâya uğramak = Istemiyerek biriyle kavgaya girişip başına sıkıntı celbetmek. Belâya uğratmak = Tehlikeli ve gaileli bir işe sokmak. Baş belâsı = Uzaklaştırılması müşkül gaile, tâciz eden adam.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(A.-F.) [بلادیده] belaya uğramış.

İngilizce - Türkçe Sözlük

f., den. halatı volta etmek; bağlamak. belaying pin den. armadora çeliği, bağlama direği.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. belâyâ, belâyat). Belâ, musibet, müşkülât.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Kurmak, kereste ve.saireyi birbirine bağlayıp dikmek: Çardağı çabucak çattılar. 2. Uç uca kavuşturmak, iliştirmek: Dikiş çatmak. 3. (askerlik) Tüfekleri uç uca iliştirip durdurmak. 4. Hayvana yük yükletmek, vurmak, çarpmak, müsademe etmek: Duvara çattı. 5. Uğramak, Fars. dûçâr ve griftâr olmak: Belâya çattık. 6. Rasgelmek, tesadüf etmek: Bir mirasyediye çattım. 7. (geÇavdar mi) Çarpıp batmak. 8. (mevsim ve zaman) Yaklaşmak, yakına gelmek: Bahar çattı. 9. İntisap etmek, dalkavuklukla yaranıp birinin teveccühünü kazanmak: O, filâna çatmıştır. Baş başa çatmak = Müşavere etmek. Kaş çatmak = Kaşları indirip yüz ekşitmek. Keyif çatmak = Keyif sürmek.

İsimler ve Anlamları

(Tür.) (Erkek İsmi) - Moğol kavminin bir kolu olup birçok kabileyi bünyesinde toplamıştır. Celayirliler devleti, kendisine İlhanlılar devletini örnek almıştır.

Türkçe - İngilizce Sözlük

Discard Eligible A 1-bit field in a frame relay header that provides a two level priority indicator Used to bias discards of frames in the event of congestion toward lower priority frames Similar to the CLP bit in ATM.

Türkçe Sözlük

(f. A. T.). 1. Savmak. 2. Savuşturmak: Belâyı defetmek. Düşmanı defetmek. 2. Kovmak. 3. (fizik) itelemek.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Döndürmek, devrettirmek, çepeçevre gezdirmek: Kendisine bütün bağları dolaştırdım; beni iki saat çarşıda dolaştırdı 2. Doğrudan doğruya götürmeyip sapa yollardan ve uzaklardan çevirerek götürmek: Yarım saatte gitmek mümkünken rehberimiz bizi iki saat dolaştırdı; bizi tâ nerelere kadar dolaştırdı. 3. (sözü) Maksada sevk için münasebet düşürmek: Sözünü dolaştıra dolaştıra maksadına geldi. 4. Çevirmek, sarmak: Ayağına bir ip dolaştırdı. 5. Etrafını çevirmek, sarmak, kuşatmak: Düşmanın bulunduğu tepeyi askerle dolaştırdı. Ayağa, başa dolaştırmak = Musallat etmek: Bu işi, bu belâyı başıma, ayağıma dolaştırdılar.

Türkçe - İngilizce Sözlük

Dynamic Random Access Memory: a cheap and compact form of RAM which needs to be periodically refreshed in order to retain its contents. dynamic random-access memory RAM that stores information in capacitors that must be periodically refreshed Delays can o

Türkçe Sözlük

(i. F.). Ulaşmış, çatmış, düşkün. Ar. mübtelâ, Fars. giriftâr: Bir belâya dûçâr oldu: Ağır bir hastalığa dûçâr olmuş.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Yukarıdan aşağıya birden bire, ansızın ve elde olmayarak inmek. Osm. sukut etmek: Damdan bir kiremit düştü. Pencereden bir şey düştü. 2. Yukarıdan inmek, Osm. hübût, nüzûl etmek: Pencereden düştü. 3. Yürürken yahut dururken yıkılıp yere yatmak: Düşüp kolunu incitti. Hayvandan düştü. Az kaldı düşüyordum. Çocuğa bakın düşmesin. 4. Yıkılmak, devrilmek. Osm. münhedim olmak: Bahçe duvarının bir tarafı düştü. Bu ağaç bir gün düşecektir. 5. Yağmak: Bu gece epeyi yağmur düştü. Dağlara kar düşmüş olmalıdır. 6. Kıymetçe aşağılamak, ucuzlamak, kıymeti olmamak. Osm. tedenni etmek: Zahire çok düştü. Piyasa gittikçe düşüyor. 7. Derece ve miktarı yahut şiddeti azalmak, hafiflenmek, tenezzül etmek: Sıcak, soğuk, rüzgâr düştü. Sıtması daha düşmedi. Hiddeti düşünce haksızlığı anladı. 8. Kuvvetsiz kalıp zayıflamak, kuvvetten düşmek: Zavallı kadın, o kadar ihtiyar değilse de çektiği acılardan çok düştü. Artık bu son zamanda çok hasta düştü. 9. Servet ve itibarını kaybedip fakir olmak: Düşmüş bir aileye mensuptur. Pek muteber bir tacir iken ziyana uğrayıp düştü. 10. Uğramak, Osm. musâb olmak, tutulmak: Belâya düştüm. El ağzına düştük. 11. Tesadüf etmek, vaki olmak, vuku bulmak, zuhur etmek: Gün düşer ki çok alış veriş olur. Bazen öyle düşer. İşim düşerse gelirim. Oradan yolunuz düşerse bize uğrayın. Köy yolun sağına düşer. 12. Uymak, yakışmak, ait ve münasip olmak: Söylemek bana düşmez ama söyleyeceğim. Benim aleyhimde bulunmak size düşer mi? Öyle demek düşer. 13. Katılmak: Kervanın önüne, arkasına, peşine düştü. Önümüze düştü. Yola düştük. 14. Sığınmak, Osm. ilticâ ve dehâlet etmek: Ocağına, eteğine, ağına düştü. Ardına, arkasına düşmek = Takip etmek, arkasını bırakmamak. Etten düşmek = Arık ve lağar olmak, zayıflamak. Elden, ayaktan düşmek = Takatsiz kalmak, kötürüm olmak, iş yapamaz hâle gelmek. Üstüne düşmek = Çok sevmek, çok uğraşmak. Hesaptan düşmek = Tenzil etmek. Damdan düşmek = Münasebetsiz vakitte ve sırası değilken bir şey söylemek. Küçük düşmek = Mahcup olmak, mukabele edememek. Gözden düşmek = İtimadı ve teveccühü kaybetmek. Düşüp kalkmak = Beraber yaşamak, refakat etmek, arkadaşlık etmek. Düşe kalka = Düşüp kalkarak, zahmetle.

Türkçe - İngilizce Sözlük

arrangement. organization. preparation. formulation. accomodation. design. devising. rectification. timing. equipment. relaying. systemizing. improvement. planning. commutation. coordination. adjusting. adjustment. grouping. governing. confection. colloca

Türkçe - İngilizce Sözlük

frolic. lark. ridicule. entertainment. mockery. delaying.

Türkçe - İngilizce Sözlük

postponement. adjournment. delay. putoff. suspension. suspense. continuance. holdover. procrastination. respite. retardation. stay.

Türkçe - İngilizce Sözlük

postpone. delay. adjourn. defer. suspend. carry over. continue. hang up. hold off. hold over. lay aside. lay by. lay over. leave over. procrastinate. reserve. respite. scrub. shelve. sidetrack. stay. table. waive. put off.

Türkçe - İngilizce Sözlük

adjourn. defer. delay. postpone. shelve. stay. suspend. to postpone. to delay. to defer. to put sth off. to put sth back. to hold over. to adjourn. to suspend. to adjurn.

Türkçe - İngilizce Sözlük

postpone. defer. to postpone. to delay. to defer. to put off. to adjourn. carry over. continue. hold over. procrastinate. put back. put over. remit. respite. stall. stand adjourned. stay. suspend. table. wait. waive.

Türkçe - İngilizce Sözlük

to be postponed / deferred / delayed. to be put off. to stand adjourned. to be delayed. to lie on the table.

Türkçe Sözlük

(i. A. c.) (m. velî). Velîler, (bk.) Velî. Velâyet ve keramet sahibi, Tanrı’ya yakın adam: Bu türbede bir büyük evliyâ yatıyor. Veli gibi iyi ahlâk sahibi: Bu adam Adeta evliyadır (Türkçe’de müfret gibi de kullanılır, fakat «evliyâlar» şeklinde ikinci defa cem hâline getirilmesi kaidelere aykırı sayılır).

Türkçe Sözlük

(i. A.) (m. fâzıla) (c. füzelâ) (fazl’dan if.). 1. Fazîlet sahibi, ahlâklı, iyi huylu, olgun: Fâzıl adam. 2. İlim ve irfanıyle akranından üstün, ilim sahibi: Fâzıl bir adamdır, fuzelây-ı asrdan (asrın fâzıllarından) bir zât.

Türkçe - İngilizce Sözlük

late. belated. delayed. behindhand.

Türkçe - İngilizce Sözlük

delay. lag. lateness. detention. hold-up. hysteresis. leeway. retardation. tardiness.

Türkçe - İngilizce Sözlük

delay. time lag. lateness.

Türkçe - İngilizce Sözlük

lag. delay. being behind schedule. detention. holdup. late arrival. tardiness. wait.

Türkçe - İngilizce Sözlük

be late. delay. lag. be tardy. fall behind with. hold off. be hung up. lag behind.

Türkçe - İngilizce Sözlük

delay. to be late. be delayed. to delay.

Türkçe - İngilizce Sözlük

to be late. to retard. to be delayed.

Türkçe - İngilizce Sözlük

delayed behind schedule. delay action.

Türkçe - İngilizce Sözlük

belated. behindhand. late. past-due. tardy. delayed.

Türkçe - İngilizce Sözlük

belated. delayed. detained. late. overdue. out of time.

Türkçe - İngilizce Sözlük

adjournment. delaying. protraction. retardation. delay. postponement. check. delay action. detainment. dilatoriness. putting back.

Türkçe - İngilizce Sözlük

delay. postpone. adjourn. hold up. impede. keep back. procrastinate. put back. retard. set back. sidetrack. stall. stall off. stave off.

Türkçe - İngilizce Sözlük

delay. retard. stall. stay. to delay. to postpone. to retard. to hold off sth. to hold sth up.

Türkçe - İngilizce Sözlük

delaying. retrogressive.

Türkçe - İngilizce Sözlük

at once. immediately. right away. right now. nearly. almost. about. as soon as. without delay. directly. forthwith. in the instant. instanter. instantly. in no time. right off. straight off. pronto. shortly. soon. straightaway. then and there. thereupon.

Türkçe - İngilizce Sözlük

Usually refers to a delayed attempt to assist the learner in obtaining the acceptable or correct response by supplying additional information or calling attention to certain parts of the information the learner already has. A declaration by the 1st or 2nd

Türkçe - İngilizce Sözlük

A single trunk line between two switches in a frame relay network An established PVC consists of a certain number of hops, spanning the distance from the ingress access interface to the egress access interface within the network.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. büyük eşekarısı, zool. Vespa crabo. stir up a hornet's nest belâyıaramak.

Türkçe Sözlük

(i.). Başlıca bağlamaya yarayan uzun ve kalınca bükülmüş sicim, Ar. habl, Fars. resen, rismân: Çamaşır ipi, kovanın ipi. Daha kalınına urgan, büsbütün kalınına halat, ipten incesine de sicim denir. İpucu = Vesile, sebep. İpucu vermek = Sebebiyet vermek. İpe un sermek = Baha neler uydurarak bir işi yapmaktan kaçınmak. İpine basan = Sersem. İp parası vermek = Belâyı def etmek. İpe çekmek = Asmak. İpten kuşak = Son derecede fakirlik. İpe dizmek = Tanzim etmek. İpini sürümek = Cezasını aramak. İp kaçkını = Asılacak adam. İpten, kazıktan kurtulmuş = Birçok cinayet işlemiş. İpiyle kuyuya inilmez = İtimada lâyık olmayan, sözüne güvenilmez. İpini kırmış = Azgın.

İngilizce - Türkçe Sözlük

z.içeride, içeriye, içine; evde; vazife ba- şında; mevsimi gelmiş be in with ortağı ol- mak; arkadaşı olmak. have it in for k.dili kin beslemek We are in for a fight şimdi çattık belaya ! muhakkak kavga çıkacak.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Bir kesici Aletle ayırmak, Osm. kat’etmek: Tahta, ağaç, kâğıt, bez kesmek. 2. Biçmek: Ceket, pantolon kesmek; kesip dikmek. I. Durdurmak, dindirmek, geçirmek: Rüzgâr, yağmuru kesti; aspirin baş ağrısını keser. 4. Aralık vermek, fâsıla vermek: Lâkırdısını kesti; sözünüzü kesmeyin. 5. Kararlaştırmak, karar vermek, hükmetmek, kesin şekilde söylemek, tâyin etmek: Gününü, miktarını kesmedi; dâvâyı, meseleyi kesti. 6. Kaldırmak, yok etmek, Osm. ref’etmek: Ümidi kesti, kendisiyle muhabereyi, münasebetleri kesti. 7. Boğazlamak, Osm. zebhetmek: Bir koyun, bir hindi kesti. 8. Kılıçla ve diğer kesici Aletle öldürmek: Adam kesmek. 9. Yontmak: Kalem kesmek; tırnak kesmek. 10. Enemek, hadım etmek, iğdiş etmek, Osm. ihsâ eylemek: Atı kesmek. 11. Paralamak: Fare, eşyayı kesiyor. 12, TAyin ve tahsis etmek: Maaş, tayın kesmek. 13. Fiyat indirmek, ödenecek bir meblâğın bir miktarını alıkoymak: Alacağından kesme; işçinin ücretinden kesme. 14. Tutmak, çıkmak, mal olmak: Bu iş ne kesti, ne kesiyor? İS. Taklit etmek, eğlenmek, elaya almak. Ardını kesmek = Terketmek, devam etmemek. Para, sikke, akça kesmek = MAdeni para basmak. Ayağını kesmek — Artık gitmemek, gitmekten vazgeçmek Elini kesmek = Men’etmek. Umlt kesmek = Ümitsiz olmak. Önünü kesmek — Önüne çıkıp ileri gitmesine engel olmak. Başkesmek = Başaşağı etmek. Başını kesmek = Boynunu vurmak. Boyun kesmek = İtaat etmek. Bahâ kesmek = Kıymet, değer biçmek. Had kesmek = Sınır tayin etmek. Hesap kesmek = Hesabı temizleyip ilişik bırakmamak. Sesini kesmek = Artık susmak. Sözü bal İle kesmek Başkası konuşurken sözünü ağzından almak. Akıl kesmek = Anlamak, mümkün olduğunu kabûl etmek: Aklım kesemiyor; bunu aklım kesiyor. Kısa kesmek = Uzatmamak, kısaca söylemek. Gözü kesmek = Yapabileceğini anlayıp güvenmek. Kesip atmak = Kesin şekilde karara varmak. Memeden, sütten kesmek = Çocuğa artık meme vermemek.

Türkçe - İngilizce Sözlük

A strong cleat to which large ropes are belayed.

Türkçe - İngilizce Sözlük

any of a class of plant hormones that promote cell division and delay the senescence of leaves.

Türkçe - İngilizce Sözlük

any of a class of plant hormones that promote cell division and delay the senescence of leaves.

Ülke

Coğrafi Verileri

Konum: Güneydoğu Asya, Endonezya ile Güney Çin Denizi Sınırında, Vietnam’ın güneyinde yer alır.

Coğrafi konumu: 2 30 Kuzey enlemi, 112 30 Doğu boylamı.

Haritadaki konumu: Güneydoğu Asya.

Yüzölçümü: 329,750 km².

Sınırları: toplam: 2,669 km.

sınır komşuları: Bruney 381 km, Endonezya 1,782 km, Tayland 506 km.

Sahil şeridi: 4,675 km.

İklimi: tropikal.

Arazi yapısı: Tepelikler ve dağlarla çevrili kıyı ovaları.

Deniz seviyesinden yüksekliği: en alçak noktası: Hint Okyanusu 0 m.

en yüksek noktası: Gunung Kinabalu 4,100 m.

Doğal kaynakları: Kalay, petrol, kereste, bakır, demir, doğal gaz, boksit.

Arazi kullanımı: tarıma uygun topraklar: %5.46.

daimi ekinler: %17.54.

Diğer: %77 (2005 verileri).

Sulanan arazi: 3,650 km² (2003 verileri).

Doğal afetler: Su baskınları, heyelanlar.

Nüfus Bilgileri

Nüfus: 24,385,858 (Temmuz 2006 verileri).

Nüfus artış oranı: %1.78 (2006 verileri).

Mülteci oranı: 0 mülteci/1,000 nüfus (2006 tahmini).

Bebek ölüm oranı: 17.16 ölüm/1,000 doğan bebek (2006 tahmini).

Ortalama hayat süresi: Toplam nüfus: 72.5 yıl.

Erkeklerde: 69.8 yıl.

Kadınlarda: 75.38 yıl (2006 verileri).

Ortalama çocuk sayısı: 3.04 çocuk/1 kadın (2006 tahmini).

HIV/AIDS - hastalıklarına yakalanan yetişkin sayısı: %0.4 (2003 verileri).

HIV/AIDS - hastalığı olan insan sayısı: 52,000 (2003 verileri).

HIV/AIDS - hastalığı olan insan sayısı: 2,000 (2003 verileri).

Ulus: Malezyalı.

Nüfusun etnik dağılımı: Malaya ve diğer yerliler %58, Çinli %27, Hint %8, diğer %7.

Din: İslam, Budizm, Taoizm, Hinduizm, Hıristiyanlık.

Diller: Bahasa Melayu (resmi), İngilizce, Çin lehçeleri (Cantonese, Mandarin, Hokkien, Hakka, Hainan, Foochow), Tamil, Telugu, Malayalam, Panjabi, Thai.

Okur yazar oranı: 15 yaş ve üzeri için veriler.

Toplam nüfusta: %88.7.

erkekler: %92.

kadınlar: %85.4 (2002 verileri).

Yönetimi

Ülke adı: Geleneksel adı: Malezya.

Eski adı: Malezya Federasyonu.

Yönetim biçimi: Federal Meşruti Monarşi.

Başkent: Kuala Lumpur.

İdari bölümler: 13 bölge ve 2 federal arazi; Johor, Kedah, Kelantan, Labuan, Melaka, Negeri Sembilan, Pahang, Perak, Perlis, Pulau Pinang, Sabah, Sarawak, Selangor, Terengganu, Persekutuan Vilayeti.

Bağımsızlık günü: 31 Ağustos 1957 (İngiltere’den).

Milli bayram: Bağımsızlık günü /Malezya Günü, 31 Ağustos (1957).

Anayasa: 31 Ağustos 1957.

Üye olduğu uluslararası örgüt ve kuruluşlar: APEC, ARF, AsDB (Asya Kalkınma Bankası), ASEAN (Güneydoğu Asya Ülkeleri Örgütü), BIS (Uluslararası İmar Bankası), C, CCC (Gümrük İşbirliği Konseyi), CP, ESCAP (Asya ve Pasifikler Ekonomik ve Sosyal Komisyonu), FAO (Tarım ve Gıda Örgütü), G-15, G-77, IAEA (Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı), IBRD (Uluslararası İmar ve Kalkınma Bankası), ICAO (Uluslararası Sivil Havacılık Örgütü), ICFTU (Uluslararası Serbest Ticaret Birlikleri Konfederastonu), ICRM (Uluslararası Kızılhaç ve Kızılay Hareketi), IDA (Uluslararası Kalkınma Birliği), IDB (İslam Kalkınma Bankası), IFAD (Uluslararası Tarımsal Kalkınma Fo

Türkçe Sözlük

(i. F„ Ar. mihnet = dert ve belâ, Fars. zeden = vurmak). Afet ve belâya, mihnete uğramış.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Sağlam, kaçınılmaz: Belây-ı mübrem.

Türkçe - İngilizce Sözlük

delay. respite. term. fixed period of time (for the carrying out of an action. grace period. extension. due date. deadline. option. space of time. interval. grace. time granted.

Türkçe - İngilizce Sözlük

by relay. live. by transfer.

Türkçe - İngilizce Sözlük

Occupational Therapy Focuses on delays in fine motor areas Delayed pencil control.

Türkçe - İngilizce Sözlük

arm. authority. power. authority yetke. sulta. velayet.

Türkçe - İngilizce Sözlük

delayed. distraction. diversion. stall.

Türkçe - İngilizce Sözlük

put off. divert. string along. waste smb.'s time. delay. temporize. entertain. amuse. stall. stall off. embroider.

Türkçe - İngilizce Sözlük

waste time. dilly-dally. monkey around. fool around. fool about. fool. be amused. amuse oneself. dally. delay. disport oneself. footle. fribble. frivol. hang out. linger. loiter. mess around. piddle. play around. be pleased with. potter. potter about.

Türkçe - İngilizce Sözlük

The peak level in bits per second allowed for a frame relay connection.

Türkçe - İngilizce Sözlük

mail. post. relay. gang.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i., f. torba, çuval; bir çuval dolusu; bedene tam oturmayan kadın veya çocuk ceketi; (argo) işten atılma, kovulma; f. çuvala koymak; (argo) kovmak, defetmek, işten atmak. be left holding the sack k.dili kötü sonuçla başbaşa bırakılmak, belâya çatmak.

Türkçe - İngilizce Sözlük

Store and Forward A technique where transactions are captured and stored in a bucket for later transmission to a remote system Typically used where transaction involve connecting to remote machines and the delay of doing this should be defferred until con

Türkçe Sözlük

(ŞEH) (i. F.) (c. Şâhân). 1. Sahip, mâlik. 2. İmparator, padişah. Bilhassa İran imparatoru. 3. Terkiplerde «baş, reis, birinci» mânâsını ifade eder: Şâh-râh = Büyük cadde; ŞAh-bâz = İri doğan; ŞAhsuvâr = Pek mahir binici; ŞAh-damar = büyük damar, 4. Satranç tuşlarından biri. Şâh-ı serdâr, şâh-ı velâyet = Hz. Ali.

Türkçe - İngilizce Sözlük

A UNIX command that enables users to talk in real-time similar to Internet Relay Chat. a program that lets you speak to someone elsewhere in the world using your modem and Internet connection instead of your telephone You need a soundcard and microphone,

Türkçe - İngilizce Sözlük

postponement. delay. retardation.

Türkçe - İngilizce Sözlük

delay. postponement. deferment.

Türkçe - İngilizce Sözlük

postponement. delay. deferment. suspension. deferment.

Türkçe - İngilizce Sözlük

postponement. delay. putoff. suspension.

Türkçe - İngilizce Sözlük

deferment. delay. postponement. delaying. deferral. adjournement. late arrival.

Türkçe - İngilizce Sözlük

sb who dislikes delay. peppery.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. zahmet, sıkıntı, üzgü, üzüntü, ıstırap, dert, keder, belâ; sıkıntılı şey, mesele; rahatsızlık, hastalık. ask for trouble. bela aramak, bela satın almak. digestive troubles sindirim bozukluğu, hazlmsızlık. get into trouble belaya çatmak, başı belaya

Türkçe - İngilizce Sözlük

catch. detention. hold. holding. support. seizing. capture. keeping. retaining. arrest. adhesion. maintenance. taking. upholding. clinging. gripe. clutching. handgrip. handling. hire. invasion. delaying. retarding. hiring. occupation. engagement. charter.

Türkçe Sözlük

(f. «ok» tan). ı. Geçerken bir yere ilişmek, geçici olarak durmak: Geçerken bize uğrayın. 2. Düşmek, tutulmak, Osm. Dûçâr ve giriftâr olmak: Bir baş ağrısına uğradım; belâya uğradım; iftiraya uğradı. 3. Geçmek: Konya yolu Kütahya’ya uğruyor mu? 4. Fırlamak, çıkmak: Gözleri dışarıya uğramış.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Vardırmak, geçerken bir yere iliştirmek. 2. Düşünmek, Osm. dûçâr ve giriftâr etmek: Beni bir derde, belâya uğrattınız; başımı belâya uğrattım.

Türkçe - İngilizce Sözlük

maturity. term. due date. delay. fixed period of time. prompt. date of maturity. grace period. respite. extension. one's hour of death. fixed time. option. fixed term. terminal date. time allowed.

Türkçe Sözlük

(VALİ) (i. A. «velâyet» ten if.) (c. vulât). Bir vilâyetin idaresine memur adam, en yüksek mülkî Amir ve hükümetin temsilcisi bulunan zat: Vâli-i vilâyet, vâli paşa, İzmir vâlisi.

Türkçe - İngilizce Sözlük

job rotation. relay. shift. spell. turn of work. watch.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Ateşe vermek: Barakaları yakmışlar, bu kış çok odun yaktık. 2. Tutuşturmak, alevlendirmek: Biraz ateş yakalım, sobayı yakalım mı? Mumları yakın. 3. Çok ısınmak, çok sıcak olmak: Bugün güneş yakıyor. 4. Acıtmak, biber gibi keskin bir acı ile tesir etmek: Hardal dilimi yaktı, bu ilâç çok yakıyor. 4. mec. Aşka düşürmek: O kız biçareyi yaktı. 6. mec. Çok zarar vermek: Adam bu çürük malı satarak beni yaktı. Başını nâra yakmak = Belâya düşürmek. Abayı yakmak (argo) = Aşık olmak.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Yarılmış yer, uçurum. 2. Varta, girdap. Yardan atmak = Belâya düşürmek, kazaya uğratmak. Yardan uçmak = Aldanıp belâya düşmek.