Evlen | Evlen ne demek? | Evlen anlamı nedir?

Evlen | Anlamı Nedir?


Aradığınız kelime: evlen

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s). alevler içinde, alevlenmiş, tutuşmuş.

Türkçe Sözlük

(i. T. F.). Alevlenmiş.

Türkçe Sözlük

(i. T. F.). Alevlenen, parlayan.

Türkçe Sözlük

(i.). Alevlenmiş, alevi olan.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). anlaşma, birleşme, uyuşma , ittifak; evlenme ile hâsıl olan akrabalık, dünürlük; (zool). birbirine benzeyen bir takım familyalar.

Türkçe Sözlük

(f.). Almak, 1. El ile tutup götürmek, alıp yakalamak: Yerden bir taş aldı. 2. Kabul etmek, verilen şeyi tesellüm etmek: Çiftliğin bu senelik varidatını aldı. 3. Beraber götürmek: Çoluk çocuğunu alıp gitmiş; sel köprüyü almış. 4. Tahsil etmek, edinmek, mâlik ve haiz olmak : Memuriyet, rütbe, nişan almak, 5. Ele geçirmek, zabt, fethetmek. 6. Satın almak, iştirâ, mübayaa etmek: Bir at almak isterim. 7. Kendine doğru çekmek: Kayıkçı, küreği aldı. 8. istiap etmek, içine almak: Bu şişe yüz gram su alır. 9. Çevirmek, ihata etmek: Etrafını almak, ortaya almak. 10. Anlamak, kavrayıp idrak etmek: Zihnim almıyor, öğretmen dersi iyi anlatıyor, ama onun kafası bir türlü almıyor. 11. Telâkki etmek: Emrinizi aldım. 12. Kesmek, kısmak: Boyundan biraz almalı. 13. Kabil ve müsait olmak: Boya, cilâ almak. 14. Peyda ve hasıl etmek: Nem almak. 15. Kazanmak, tahsil etmek: Para almak, nam almak. 16. Bir menfezden içine girmek: Gemi su, fıçı hava alıyor. 17. Kapmak, yakalanmak, mübtelâ olmak: Hastalık almak. Ateş almak — Tutuşmak, birden parlamak ve ziyade hiddetlenmek. İzin almak, istizan etmek = izinli gitmek. Etrafını almak, ortaya almak = Elde etmek kuşatmak. Ödünç almak = İstikraz etmek. Örnek almak = imtisâl etmek. Üstüne almak = 1. Deruhte, taahhüt etmek. 2. Bir kabahatin faili kendi olduğunu söylemek. Üzerine almak = Ortaya söylenilen bir lakırdıdan maksat kendi olduğunu zannetmek. Önünü almak = Vukuundan evvel çaresini bulmak, önlemek. Ölçü almak = 1. Ölçmek, mikyasını kaydetmek. 2. Kıyas etmek. Borç almak = İstikraz etmek. Boyunun ölçütünü almak = Kendi derece ve itibarını anlamak. Boynuna almak = Deruhde, taahhüt etmek. Pertav almak = Meydan alıp koşmak. Cevap almak = Sualinin cevabına nail olmak; cevab-ı red almak. Haber almak = İstihbar etmek, duymak. Hızını almak = Sükûnet bulmak, teskin olunmak, yavaşlamak. Söz almak = Vaad ve taahhüt ettirmek. Satın almak = Mübayaa, iştirâ etmek. Soğuk almak = Soğuktan hastalanmak, kendini üşütmek. Suret almak = İstinsah etmek, aynını çıkarmak. Soluk, nefes almak = Teneffüs etmek; biraz istirahat etmek. İbret almak = Mütenebbih olmak. Kan almak = Hacamat etmek, bir miktar kan akıtmak. Kız almak = Evlenmek; akrabalık peydâ etmek. Göz almak = Gözü kamaştırmak. Gönül almak = hatır okşamak. Maskaraya almak = Eğlenmek, İstihza etmek. Meşk almak = Yazı vesairede birinden örnek alıp onun sanatını taklide çalışmak. Meydan almak = İmkân ve fırsat bulmak. Yol almak = Yol kat’etmek, ilerlemek. Alıp vermek = Tenkit etmek. Alıp verememek = Uğraşmak. Al benden de o kadar = Ben de aynı durumdayım yahut ben de aynı fikirdeyim. Al gülüm, ver gülüm = Yapılan bir hizmetin karşılığının hemen beklendiğini anlatır. Al takke, ver külâh = Son derece senli benli olmayı ifade eder. Aldı = (Halk edebiyatında) söylemeye başladı: Aldı Kerem, bakalım ne dedi? Aldı yürüdü = Kısa zamanda çok ilerledi. Aldığı aptes ürküttüğü kurbağaya değmemek = Temin ettiği iyilik verdiği zarara değmemek. Alıp verememek = Anlaşmazlık ifade eder: Her halde benimle bir alıp veremiyeceği var.

Genel Bilgi

Anneler gününün nereden kaynaklandığını anlatanlar günün yaratıcısı olarak hep annesini kaybetmiş olan küçük bir kızdan bahsederler. Gerçekte ise bu fikri hayata geçiren Anna Jarvis annesini 1905 yılında kaybettiğinde 41 yaşındaydı.

Asıl mesleği öğretmenlik olan 1864 doğumlu Anna Jarvis, 1902 yılında babası ölünce annesi ile beraber ABD’de, Philadelphia’da yaşamaya ve çalışmaya başladı. Üç yıl sonra 9 Mayıs 1905’de de annesini kaybetti. Sürekli annesi ile beraber yaşamasına rağmen öldükten sonra “Ona hayatta iken gerekli ilgiyi gösteremediği”ne inanıyor ve bunun ezikliğini duyuyordu.

İki sene sonra Mayıs’ın ikinci pazarında, annesinin ölüm yıldönümünde arkadaşlarını evine çağırdı ve bu günün anneler günü olarak ülke çapında kutlanması fikrini ilk onlara açtı. Fikir kabul gördü, anneler memnun kaldı, babalar itiraz etmedi, Amerika’nın önde gelen bir giysi tüccarı da finansal desteği sağladı.

İlk anneler günü Jarvis’in annesinin 20 yıl süresince haftalık dini dersler verdiği Grafton’daki bir kilisede, 10 Mayıs 1908’de, 407 çocuk ve annesinin katılımı ile kutlandı. Jarvin her bir anneye ve çocuğa kendi annesinin en çok sevdiği çiçek olan karanfillerden birer tane verdi. O günden sonra, temizliği, asaleti, şefkati ve sabrı ifade eden beyaz karanfil Amerika’da anneler gününün sembolü olarak kabul edildi.

Sıra anneler gününü “milli bir gün” olarak kabul ettirmeye gelmişti. Jarvis, tarihte tek bir kişi tarafından gerçekleştirilen en başarılı mektup yazma kampanyası ile gazete patronlarından işadamlarına, devlet adamlarından din adamlarına kadar ulaşabildiği herkese bu fikrini iletti. Fikir o kadar çok ve çabuk kabul gördü ki, Senato onaylamadan çok önce, bir çok eyalet ve şehirde anneler günü kutlamaları gayrı resmi olarak başlatılmıştı bile.

Sonunda 8 Mayıs 1914’de Senato’nun onayı, Başkan Wilson’ın da imzası ile Mayıs’ın ikinci pazarı ‘Anneler Günü’ olarak resmen ilan edildi. Çok kısa sürede diğer ülkelere de yayılan bu gün çiçek ve tebrik kartı satışlarının tavana vurduğu bir gün oldu.

Anna Jarvis sonunda muradına ermiş, kampanyasını başarı ile sonuçlandırmıştı ama kendi hayatı pek mutlu sonla bitmedi. Yoğun çalışmadan evlenmeye ve çocuk sahibi olmaya fırsat bulamadı. Her anneler günü onun için bu yönden acı oldu.

Daha ziyade dini ağırlıklı bir kutlama olarak düşündüğü bu günden ticari çıkar sağlamaya çalışanlara karşı hukuki savaş açtı. Davaların hepsini kaybetti. Dünyadan elini eteğini çekti. Bütün gelirlerini hatta ailesinden kalan evini bile kaybetti.

Kalan hayatını- adadığı, gözleri görmeyen kız kardeşi Elsino-re’da 1944’de ölünce sağlığı da tehlikeye girdi. Dostları ona destek vererek son yılını sanatoryumda geçirmesini sağladılar. Bütün dünya annelerinin en azından senede bir gün mutlu olmalarını sağlayan Anna Jarvin, mutsuz, yarı görmez ve yalnız bir şekilde 1948’de 84 yaşında öldü.

Ülkemizde de Türk Kadınlar Birliği’nin girişimi ve önerisi üzerine 1955 yılından beri Mayıs ayının ikinci Pazar günü ‘Anneler Günü’ olarak kutlanmaktadır.

Genel Bilgi

Anneler gününün nereden kaynaklandığını anlatanlar günün yaratıcısı olarak hep annesini kaybetmiş olan küçük bir kızdan bahsederler. Gerçekte ise bu fikri hayata geçiren Anna Jarvis annesini 1905 yılında kaybettiğinde 41 yaşındaydı.

Asıl mesleği öğretmenlik olan 1864 doğumlu Anna Jarvis, 1902 yılında babası ölünce annesi ile beraber ABD’de, Philadelphia’da yaşamaya ve çalışmaya başladı. Üç yıl sonra 9 Mayıs 1905’de de annesini kaybetti. Sürekli annesi ile beraber yaşamasına rağmen öldüklen sonra “Ona hayatta iken gerekli ilgiyi gösteremediği”ne inanıyor ve bunun ezikliğini duyuyordu.

İki sene sonra Mayıs’ın ikinci pazarında, annesinin ölüm yıldönümünde arkadaşlarını evine çağırdı ve bu günün anneler günü olarak ülke çapında kutlanması fikrini ilk onlara açtı. Fikir kabul gördü, anneler memnun kaldı, babalar itiraz etmedi, Amerika’nın önde gelen bir giysi tüccarı da finansal desteği sağladı. İlk anneler günü Jarvis’in annesinin 20 yıl süresince haftalık dini dersler verdiği Grafton’daki bir kilisede, 10 Mayıs 1908’de, 407 çocuk ve annesinin katılımı ile kutlandı. Jarvin her bir anneye ve çocuğa kendi annesinin en çok sevdiği çiçek olan karanfillerden birer tane verdi. O günden sonra, temizliği, asaleti, şefkati ve sabrı ifade eden beyaz karanfil Amerika’da anneler gününün sembolü olarak kabul edildi.

Sıra anneler gününü “milli bir gün” olarak kabul ettirmeye gelmişti. Jarvis, tarihte tek bir kişi tarafından gerçekleştirilen en başarılı mektup yazma kampanyası ile gazete patronlarından işadamlarına, devlet adamlarından din adamlarına kadar ulaşabildiği herkese bu fikrini iletti. Fikir o kadar çok ve çabuk kabul gördü ki, Senato onaylamadan çok önce, bir çok eyalet ve şehirde anneler günü kutlamaları gayrı resmi olarak başlatılmıştı bile.

Sonunda 8 Mayıs 1914’te Senato’nun onayı, Başkan Wilson’ın da imzası ile Mayıs’ın ikinci pazarı ‘Anneler Günü’ olarak resmen ilan edildi. Çok kısa sürede diğer ülkelere de yayılan bu gün çiçek ve tebrik kartı satışlarının tavana vurduğu bir gün oldu.

Anna Jarvis sonunda muradına ermiş, kampanyasını başarı ile sonuçlandırmıştı ama kendi hayatı pek mutlu sonla bitmedi. Yoğun çalışmadan evlenmeye ve çocuk sahibi olmaya fırsat bulamadı. Her anneler günü onun için bu yönden acı oldu.

Daha ziyade dini ağırlıklı bir kutlama olarak düşündüğü bu günden ticari çıkar sağlamaya çalışanlara karşı hukuki savaş açtı. Davaların hepsini kaybetti. Dünyadan elini eteğini çekti. Bütün gelirlerini hatta ailesinden kalan evini bile kaybetti.

Kalan hayatını adadığı, gözleri görmeyen kız kardeşi Elsinore’da 1944’de ölünce sağlığı da tehlikeye girdi. Dostları ona destek vererek son yılını sanatoryumda geçirmesini sağladılar. Bütün dünya annelerinin en azından senede bir gün mutlu olmalarını sağlayan Anna Jarvin, mutsuz, yarı görmez ve yalnız bir şekilde 1948’de 84 yaşında öldü.

Ülkemizde de Türk Kadınlar Birliği’nin girişimi ve önerisi üzerine 1955 yılından beri Mayıs ayının ikinci Pazar günü ‘Anneler Günü’ olarak kutlanmaktadır.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. arâis). Gelin, yeni evlenmiş kadın yahut evlenmek üzere süslenmiş kız (Arapça’da müzekker dahi olup güveyiye de denir). Zülf-i arûs = Hint baklası. Tuğ-ı arûs = Zanbak çeşidi.

Yabancı Kelime

Fr. assemblée

kurul

Bir işi yapmak, yönetmek veya bir kurum ve kuruluşu temsil etmek için görevlendirilmiş kişilerden oluşmuş topluluk.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (Sıhr’ın çokluğu). Evlenme neticesinde erkek akrabalar, güveyler, kayınbiraderler, kayınpederler.

Türkçe Sözlük

(i.). Tenasül organı eksik olup, evlenmeye ve doğurmaya yaramayan (karı) retkaa. (i.). Bu tabiî noksan. Aslık İlleti.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Kadın İsmi) - (bkz.Atik). Atike: Kureyş kabilesinden Zeyd b. Amr’ın kızıdır. Hicretten önce İslamiyeti kabul etmiştir. Medine’ye hicret edenler arasındadır. Hz.Ebubekir’in oğlu ile evlenmiştir. Abdullah, Taif te şehid olunca Hz.Ömer’le O şehid edilince Zübeyr b. el-Avvam ile, o da şehid edilince Hz.Hüseyin ile evlendi. Ve Hz.Hüseyin de şehid olunca şehid zevcesi olarak anıldı.

İsimler ve Anlamları

(Tür.) (Erkek İsmi) 1.Yılın on iki bölümünden biri. 2.Dört hafta, 29-30, 31 günden oluşan zaman dilimi. 3.Kutsal kitapta adı geçen kent. Kudüs’ün kuzeyi. 4.Dünyanın uydusu. Ay: Mısır kralı. Amarnada memurdu. Genç kral Tutank Hamon’un danışmanı oldu. Daha sonra o ölünce dul karısıyla evlenip tahta çıktı (İ.Ö. 1320).

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c azâb, azzâb, Azâb). 1. Evlenmemiş, bekâr, ergen, mücerred. (Arapça’da müzekker ve müennesi eşit sıfat olup evlenmemiş kadına da denir). 2. Osmanlı askerf teşkilâtında deniz piyadesi: Azeb askeri, Azeb kapısı.

Türkçe Sözlük

(i.). İki kızkardeşls evlenmiş iki adam arasındaki münasebet ve akrabalık.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). bekâr erkek, evlenmemiş erkek; fen veya edebiyat fakültesi mezunu; bir başkasının bayrağı altında hizmet eden genç şövalye. bachelor'sbutton (i)., (bot). peygamber çiçeği. bachelordom, bachelorhood bachelorship (i). bekârlık. Bachelor of Art

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Kadın İsmi) - İrak’ın başkenti olan tarihsel kent. Bağdat Hatun: (XIV. yy.) Emir Coban’ın güzelliğiyle ünlü kızı. İlhanlılar devletinin son hükümdarı Ebu Said Bahadır Han ile evlenmiştir. Bahadır Han’ın ölümünden sorumlu tutularak Arpa Han tarafından öldürüldü.

Türkçe Sözlük

(f. aslı: Bağmak). 1. ip ve ona benzer şeyleri dolaştırıp rabtetmek, düğüm yapmak: ipi bağlamak; İpi çiviye bağlamak. 2. İp ve ona benzer bir şeyle bir şeyi diğerine veya birkaç şeyi birlikte rabt ve bend etmek, bir araya getirmek: Demet bağlamak; ağacı hereğe bağlamak; hayvanı kazığa bağlamak; birinin ellerini, ayaklarını bağlamak. 3. Sarmak, sargı geçirmek: Başını, gözünü, yarayı bağlamak; başına mendil bağlamak. 4. Takmak, asmak, kuşanmak, kuşatmak: Bele kılıç bağlamak. 5. Kapamak, sed ve bend etmek: Kapıyı, suyun mecrasını bağlamak. 6. Hâsıl ve peyda etmek, edinmek: Ekin, tane, tohum bağladı; süt kaymak bağladı. Sular buz bağlamış; yara kabuk bağladı. 7. Kavuşturmak: Ellerini bağlayıp divan durmak. 8. Tahsis ve tayin etmek: Birine maaş, aylık tayinat bağlamak. 9. Yapmak, teşkil etmek: Saf bağlamak. 10. Toplayıp bohça ve denk etmek: Eşyayı bağlamış; yatakları bağlamışlardı. 11. Pranga ve zincire vurmak: Suçluları bağlamak usûlü kaldırıldı. Baş bağlamak = Bir yere mensup ve bağlı olmak, intisâb etmek. Başını banlamak = Bir işle uğraştırmak, işi vermek, Avârelikten kurtarmak. Evlendirmek. Bel bağlamak = Umld etmek, intisab etmek, hizmet arz etmek: Hizmetinize bel bağladım. Pamuk ipliğiyle bağlamak = Geçici bir tedbir ve çare bulmak. Sağlam kazığa bağlamak = Sağlamlaştırmak. Tatlı yerinde bağlamak = İyi netice vermek. Göz bağlamak = Sihir ve büyü etmek. Gönül bağlamak = Aşık olmak, sevmek, kendini bir şahsa, bir şeye, bir ümide vakfetmek. Yelken bağlamak = (Gemi) harekete hazırlanmak.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). beyanname, tebliğ, bildiri; ortaçağda seferberlik ilanı. banns (i)., (çoğ). nikâh ilânı, evlenme beyannamesi. publish the banns nikâh kâğıtlarını asmak, nikâhı ilân etmek.

Türkçe Sözlük

(f.). Ev bark sahibi olmak, evlenip çoluk çocuk edinmek.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. İnsan ve hayvanlarda en yukarı kısım ki beyin, göz, kulak, ağız ve burun gibi duygu organlarını havi olmaka, bedenin en mühim kısmıdır. Re’s, ser, kelle, kafa: insan bajı, at başı. 2. Bir şeyin en yukarısı, tepe, zirve, re’s: Dağ başı. 3. Uç, düğme şeklinde tepe: Meme, çıban başı. 4. Kenar, uç: Köprü başı, çarşı başı. 5. Bir şeyin başladığı yer, mebde’, menbâ: Su başı. 6. Top ve gülle suretinde şey: Bir baş şeker, bir baş peynir, bir baş soğan. 7. Her şeyin önden olan kenarı, kıç mukabili: Gemi başı: Bu şeyin başı ne taraftadır? 8. Yukarıya, üste gelen cihet: Yatağın, odanın, sofranın başı. 9. Mebde, evvel, ibtida, başlangıç: Aybaşı, sene başı, kitabın başı. 10. Canlı hayvan adedi, re’s: Beş baş sığır, iki yüz baş koyun. (Osmanlıca’da re’s daha çok kullanılırdı). 11. Reis, Amir, birinci: Bölük başı, aşçı başı. 12. Akıl, fikir, zekâ. 13. Zübde, kaymak: Süt, yağ, bal başı. Baş açmak = Beddua etmek. 14. Yağlı güreşteki beş derecenin en yükseği. Baş aşağı = 1. Tersine dönmüş, mâkûs. 2. Nehrin mansabına doğru, mukabili: Baş yukarı. Baştan aşmak = Pek ziyade olmak, pek çoğalmak. Baş ağrısı = Başa Arız olan ağrı, Ar. sudâ ve mecazı: Rahatsız eden, faydasız ve nafile iş, gaile. Başını almak = 1. Kurtulmak, teneffüse vakit bulmak. 2. Kaçmak, önüne gelen tarafa kaçıp gitmek. Başucu = Pek yakın yer: Başı ucunda. Yanı başında. Başucundan ayrılmadı. Baş örtüsü = Kadınların baş, boyun ve gerdanlarıyle saçlarını örttükleri bez. Baş vurmak = Müracaat etmek. Başa vurmak = Sersemlik vermek. Başüstüne = Peki, alâ re’sül-ayn: (ata) Baş öğretmek = TAlim etmek. Baş olmak = Becerilmek, başa çıkmak. Başetmek = 1. Galebe çalmak. 2. (Hesabı) toplamak. Baştan inmek = Nüzul isabet etmek. Başbaşa vermek = Mahremâne müzakere etmek, gizlice konuşmak. Başa baş = Tamamı tamamına: Hesap başabaş geldi. Baştan başa = Bir uçtan bir uca, Fars. ser-A-pâ. Baş bağlamak = 1. Intisâb etmek. 2. (Nebat) habbe vermek, başaklanmak. Başını bağlamak = Evlendirmek. Baş belâsı = Başa belâ olan angarya ve müşkülâtlı iş. Başıbozuk = Gayrı muntazam asker. Başıboş = 1. Boş gezen, serseri. 2. Bağlanmamış. Başa çıkmak = Başarabilmek, muvaffak olmak, becermek. Baştan çıkmak = Azmak Baştan çıkarmak = Azdırmak Başı hoş olmamak = Hoşlanmamak, rahat olmamak. Baştan, yeni baştan = İhtidadan, yeniden, Fars. ez-ser-i nev. Baştan kara etmek Gemi tehlike hâlinde başını karaya vurup sahile oturmak. Baştan savmak = Defetmek. Baştan ayağa, tırnağa = Bütün, tekmil, Fars. ser-A-pâ. Başı taşa gelmek = Felâkete uğrayıp nedamet etmek. Başkaldırmak = Serkeşlik etmek. Başkaldırmamak = Pek meşgul olmak, aralık bulamamak. Başa kakmak = Yapılan iyiliği yüze vurmak. Baş komak (baş koymak) = Feda olmak, vücudu vakfetmek, hayatını tehlikeye atarak bir işe girişmek. Başa geçmek = Yüksek makama, üste gelmek, geçmek. Başa geçirmek = Öne almak, yukarıya çıkarmak. Başa gelmek = DÜçâr olmak, uğramak: Başa gelen çekilir. Başgöstermek = Zuhûr etmek. Baş, göz yarmak = Becerememek, yüze göze bulaştırmak. Baş vermek = Çıkmak, zâhir olmak. Baş yemek, başının e

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). yatak, karyola; çiçeklik, tarh; yığın; evlenme; nehir yatağı; tabaka, kat (kaya,arazi); mezar. bed linen yatak takımları. bed and board yiyecek ve yatacak yer, iaşe ve ibateş confined to bed yatağa düşmüş. go to bed yatmak. make a bed yatak yapmak. m

Türkçe Sözlük

(i. Arapça «bikr» den galat. Farsça zanniyle «bîkâr» yazılması yanlıştır). 1. Evlenmemiş, zevcesi olmayan adam: Bekâr adam, bekâr gibi yaşamak. (Nadiren, evlenmemiş kız hakkında da kullanılır). 2. Taşralı olup bir büyük şehirde bir işle meşgul olarak, ailesiz yaşayan adam: Bekâr odaları, bekârların çamaşırlarını yıkamak.

Türkçe Sözlük

(i). Evli olmayan adamın hali. Evlenmemiş erkek veya kızın hali: Bekârlık evlilikten iyi değildir.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Kadın İsmi) - Müslümanların seba melikesine verdikleri isim. - Güneşe tapan bir kavmin kraliçesi iken Hz.Süleyman’a biat ederek kendisiyle evlenmiş ve müslüman olmuştur. Kur’an’da ismi lafzen geçmemiştir. Fakat Hz.Süleymanla arasında geçen olaylar Neml suresinde anlatılır. Kur’an’da bahsedilen kadının o olduğu rivayet edilir.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. Shakespeare'in Much Ado About Nothing,- adlı oyununda kendine çok güvenip de sonunda evlenen bekâr: yeni evli adam.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. uzun bir bekârlık devresinden sonra evlenen adam; yeni evli adam; evli adam.

İngilizce - Türkçe Sözlük

f. nişanlanmak, evleneceğine söz vermek. betrothal i. nişanlanma, nişanlama. betrothed i., s. nişanlı kimse; s. nişanlı.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i., f., s., mak. iki yüzeyin 90° dışındaki herhangi bir eğimi; açı; iletki; f. şevlendirmek, eğik olarak kesmek; s. şevli, meyilli, eğik. bevel gear konik dişli. bevel square dülgerlerin, eğik olarak biçilen yüzeylerin doğruluğunu ve açılarım öIçmede kull

İsimler ve Anlamları

(Tür.) (Kadın İsmi) - Evlenmemiş, çouğu olmamış.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i., f. büyük alev, ateş; parlaklık, aydınlık; alevlenme; atın alnındaki beyaz işaret, akıtma; yolun kolayca bulunması için ağaçların gövdelerine kazılan işaret; çoğ, (argo) cehennem; f. alevlendirmek; saçmak (ışık); ilân etmek; ağaçların gövdesine işaret

Yabancı Kelime

İng. bodyguard

koruma

Can güvenliğinin tehlikede olduğu düşünülen bir kimseyi saldırılardan korumak üzere görevlendirilmiş kişi.

Türkçe Sözlük

(i.). Pirinçle karışık ıspanak veya diğer sebze yemeği. (Halîfe Me’mûn’ un evlendiği Boran’ın meşhur incili yeşil halısına renkçe benzediği için bu isimle adlandırılmıştır).

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. gelin, yeni evli kadın veya evlenmek üzere olan kız. give away the bride nikâhta gelini güveye teslim etmek.

Ülke

Başkent: Bjumbura.

Nüfus: 5.451.000.

Yüzölçümü: 27.834 km2.

Komşuları: Kuzey’de Ruanda, Doğuda Tanzanya, Batıda ve Güneyde Zaire.

Önemli Şehirleri: Bjumbura, Kitega.

Din: Hıristiyan %85.5, Kabile dinleri %13.5, Müslüman %0.9.

Dil: Burundi dili, Fransızca (resmi).

Yönetim Biçimi: Askeri Yönetim.

Tarih: Orta Afrika’da bağımsız bir ülkedir. Almanya bölgeyi 1879’da yönetmeye başladı. Ancak Belçika Birlikleri Birinci Dünya Savaşı sırasında burasını işgal ettiler ve 1919’da Belçika MC tarafından Ruanda-Urundi’yi yönetmekle görevlendirildi. Ruanda-Urundi’nin 1962’de ikiye ayrılmasıyla Belçika’nın egemenliği sona erdi. Ruanda Cumhuriyet, Burundi ise Monarşiyle yönetilmeye başlandı. 1966’da Tutsi subayları Tutsi Kralı’nı devirdi ve bir Cumhuriyet kurdular. Hutular ve Tutsiler arasında savaş şiddetlendi. 1970’lerin başlarında Cumhurbaşkanı Micombera yönetimi Hutuları suçladı. Kısa aralıklarla binlerce Hutu öldürüldü. Sağ kalanlar komşu ülkelere sığındılar.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Emek verdirmek, çabalatmak: Bu işe ne kendisi çalışıyor ve ne de bizi çalıştırıyor. 2. İşletmek, iş vermek, işte kullanmak, görevlendirmek: Her gün on, on beş işçi çalıştırıyor. 3. Okutmak, tahsil ettirmek, tahsil ile uğraştırmak: Yazın sıcak aylarında çocukları çaIıştırmak sıhhatlerine zarar vericidir; oğlunu Almanca’ya çalıştırıyor.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). bekârlık; evlenmeme yemini (dini sebeplerden öturü).

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i)., (s). bekâr; (s). özellikle dini sebeplerle evlenmeyen.

Türkçe Sözlük

(f.). Cihazlamak, evlenecek kızın çeyizini düzmek.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Çıra koymak ve tutuşturmak, yakmak, alevlendirmek. 2. mec. Fesat karıştırmak, kötüleştirmek.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i)., (f). görev, vazife, iş; işleme; eylem; komisyon ücreti, yüzdelik; kurul, komisyon; rütbe, mevki; salahiyetname, emirname; belirli bir görev için verilen yetki; (f). tayin etmek, atamak; vazifelendirmek, görevlendirmek, memur etmek; den donanmaya kat

Türkçe Sözlük

(I.). Evlenmelerde aracılık eden kimse.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). beşik; beşiğe benzer iskele veya çerçeve; ot toplamak için tırpana eklenen parmaklık; (den). karada filika için dayak. cradlesongi ninni rob the cradle (k.dili). yaşça kendinden çok küçük birisi ile gezmek veya evlenmek.

Türkçe Sözlük

(DRAHOMA) (i.). Drahoma. Hıristiyanlar’da evlenen kızın, kocasına verdiği para, mal, mülk. (bk.) Drahoma.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). evlenmemiş kadın, kız; telli turna, (zool). Anthropoides virgo; yusufçuk.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). Diana, eski Roma'da av tanrıçası; kadın avcı; evlenmek istemeyen kadın; ay, kamer.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). ikinci defa evlenme.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s)., (huk). evlenmemiş veya dul (kadın).

İsimler ve Anlamları

(Tür.) (Kadın İsmi) 1.Henüz evlenmemiş kız. 2.Örfte devamlı erkek çocuğu olan ailenin son doğan çocuğu kız olursa döndü adını koyarlardı.

Türkçe Sözlük

(i.) (aslı: tüğ). Bir adamın evlendiği veya bir çocuğun doğduğu veya sünnet olduğu gün yapılan şenlik. Osm. velîme, sûr, cem’iyyet: Filânın düğününde, düğün yapmak. Sünnet düğünü = Osm. Hıtân cem’iyyeti. mec. Düğün evi = Gürültülü ve kalabalık yer.

Genel Bilgi

Günümüzde düğüne, evlenen çift tarafından bir pastanın kesilmesiyle başlanılması vazgeçilmez bir adet haline gelmiştir. Pastanın kat kat yüksekliği biraz da sosyal statü olarak görüldüğünden gelin ile damat, boylarını aşan bu pastaları, kılıç gibi uzun bir bıçak kullanarak ancak kesebiliyorlar.

Buğday, tarih boyunca bereket, doğurganlık ve mutluluğun sembolü olduğundan başlangıçta, düğün törenlerinde, iyi temenniler gelinin başına buğday dökülerek sunuluyordu. Evlenmemiş veya evlenmeyi bekleyen genç kızlar, kısmetleri açılsın diye bu buğday duşunun kendilerinin de başlarına isabet etmesi için uğraşırlardı. Tıpkı günümüzde, gelinin elindeki buketten fırlattığı çiçekleri aynı inanışla yakalamaya çalışan genç kızlar gibi.

Romalılar devrinin başlangıcında aşçılar çok saygın bir meslek grubunu oluşturuyorlardı ve bu aşçılar milattan yaklaşık 100 yıl önce adeti biraz değiştirdiler. Bu buğdaylarla küçük, tatlı kekler yaptılar. Kekler şüphesiz gelinin başına atmak için değil, yemek içindi, ama bir şey atmayı alışkanlık haline getirenler bu tatlı kekleri de gelinin başına atmaya devam ettiler.

Daha sonraları bu adetin devamı olarak, düğüne getirilen keklerin bereket getirmesi için gelinin başı üstünde ufalanması, ardından da evlenen çiftin bu kek kırıntılarını birlikte yemesi gibi bir adet başladı. Zaman geçtikçe misafirler de evlerinden getirdikleri fındık, fıstık, kurutulmuş meyveler ve bala bulanmış bademlerle düğün törenine katkıda bulunmaya başladılar.

Adet hızla Avrupa’nın batısına, oradan da İngiltere’ye geçti. İngiliz aşçılar kekleri bir çeşit biraya batırıp kendilerine has düğün pastalarını yarattılar. Ortaçağın başlarında ise bu adet bir süre unutuldu. Gelinin başına buğday ve pirinç dökülmesi tekrar moda oldu.

Ne zaman ki, dekoratif ve süslü bisküviler, yağlı çörekler ortaya çıktı, adet yine değişti. Misafirler bunları evlerinde yapıp düğüne getirmeye başladılar. İngiltere’de ise bu getirilenler üst üste yığılmaya başlandı. Yiyecek yığını ne kadar yüksekse o kadar iyi, o kadar çok bereket habercisi idi. Evlenen çift bu yığının üzerinden birbirlerini öptükten sonra öncelik gelinde olmak üzere yiyecek tepeciğinin yenilmesine başlanıyordu.

İngiliz ve Fransız aşçılar arasındaki yaratıcılık, en iyi, en dekoratif ve en lezzetli pastayı yapma yarışı süreci içinde düğün pastası adeti de yayıldıkça yayıldı, düğün törenlerinin olmazsa olmazları arasına girdi.

Genel Bilgi

Günümüzde düğüne, evlenen çift tarafından bir pastanın kesilmesiyle başlanılması vazgeçilmez bir adet haline gelmiştir. Pastanın kat kat yüksekliği biraz da sosyal statü olarak görüldüğünden gelin ile damat, boylarını aşan bu pastaları, kılıç gibi uzun bir bıçak kullanarak ancak kesebiliyorlar.

Buğday, tarih boyunca bereket, doğurganlık ve mutluluğun sembolü olduğundan başlangıçta, düğün törenlerinde, iyi temenniler gelinin başına buğday dökülerek sunuluyordu. Evlenmemiş veya evlenmeyi bekleyen genç kızlar, kısmetleri açılsın diye bu buğday duşunun kendilerinin de başlarına isabet etmesi için uğraşırlardı. Tıpkı günümüzde, gelinin elindeki buketten fırlattığı çiçekleri aynı inanışla yakalamaya çalışan genç kızlar gibi.

Romalılar devrinin başlangıcında aşçılar çok saygın bir meslek grubunu oluşturuyorlardı ve bu aşçılar milattan yaklaşık 100 yıl önce adeti biraz değiştirdiler. Bu buğdaylarla küçük, tatlı kekler yaptılar. Kekler şüphesiz gelinin başına atmak için değil, yemek içindi, ama bir şey atmayı alışkanlık haline getirenler bu tatlı kekleri de gelinin başına atmaya devam ettiler.

Daha sonraları bu adetin devamı olarak, düğüne getirilen keklerin bereket getirmesi için gelinin başı üstünde ufalanması, ardından da evlenen çiftin bu kek kırıntılarını birlikte yemesi gibi bir adet başladı. Zaman geçtikçe misafirler de evlerinden getirdikleri fındık, fıstık, kurutulmuş meyveler ve bala bulanmış bademlerle düğün törenine katkıda bulunmaya başladılar.

Adet hızla Avrupa’nın batısına, oradan da İngiltere’ye geçti, İngiliz aşçılar kekleri bir çeşit biraya batırıp kendilerine has düğün pastalarını yarattılar. Ortaçağın başlarında ise bu adet bir süre unutuldu. Gelinin başına buğday ve pirinç dökülmesi tekrar moda oldu.

Ne zaman ki, dekoratif ve süslü bisküviler, yağlı çörekler ortaya çıktı, adet yine değişti. Misafirler bunları evlerinde yapıp düğüne getirmeye başladılar. İngiltere’de ise bu getirilenler üst üste yığılmaya başlandı. Yiyecek yığını ne kadar yüksekse o kadar iyi, o kadar çok bereket habercisi idi. Evlenen çift bu yığının üzerinden birbirlerini öptükten sonra öncelik gelinde olmak üzere yiyecek tepeciğinin yenilmesine başlanıyordu.

İngiliz ve Fransız aşçılar arasındaki yaratıcılık, en iyi, en dekoratif ve en lezzetli pastayı yapma yarışı süreci içinde düğün pastası adeti de yayıldıkça yayıldı, düğün törenlerinin olmazsa olmazları arasına girdi.

Yabancı Kelime

Fr. exogamie

top. b. dış evlilik

Evlenecek kimsenin eşini kendi boy veya soyunun dışından seçmesi kuralına dayalı evlilik biçimi.

Yabancı Kelime

Fr. exacerbation

tıp alevlenme

Sessizce sürmekte olan bir hastalığın belirtilerinin artması.

İngilizce - Türkçe Sözlük

f. evlenmek için evden kaçmak, aşığıyla kaçmak; iş veya vazifeden kaçmak. elopement i. bu suretle kaçma.

İngilizce - Türkçe Sözlük

f. aydınlatmak; alevlendirmek, tutuşturmak.

İngilizce - Türkçe Sözlük

f., i. kullanmak, bir hizmet veya işte kullanmak, istihdam etmek; meşgul etmek, iş vermek, görevlendirmek, memur etmek; sarfetmek, vermek (vakit, enerji); i. görev, hizmet, memuriyet. employable s. kullanılabilir, istihdam olunabilir. employer i. pa

Yabancı Kelime

Fr. endogamie

top. b. iç evlilik

Evlenecek kimsenin eşini, kendi boy veya soyu içinden seçmesi kuralına dayalı evlilik biçimi.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. yalnız kabile veya zümre içinde evlenme. endogamous s. kabile içinde evlenen.

İngilizce - Türkçe Sözlük

f. tutuşturmak, alevlendirmek, yakmak.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Erkek, bülûğa ermiş insan. Ar. recûl, Fars. merd (kadın ve çocuk mukabili). 2. Koca, zevc. mec. Değerli adam, hakkıyle erkek denmeye değer adam, mert, bahadır, ehil: Eroğlu er. Er başı = Onayak. İş eri = Becerikli, elinden iş gelir, eski Osmanlıca’da amele, işçi. Ersiz = Kocasız, dul. Ere varmak = Kocaya varmak, evlenmek. Ere vermek = kızı kocaya vermek, evlendirmek. Söz eri = Söz söylemeye muktedir. Sözünün eri = Sözünde durur, vaadini tutar. Erkek, er kişi. Er keçi = Teke. mec. Cesur, ehil.

Türkçe Sözlük

(i. aslı: irmek’ten, irgen). Bü!Üğ yaşına erip de henüz evlenmemiş. Ar. azeb, Fars. bekâr.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Yetişmek, vâsıl olmak: Erişir menzil-i maksûduna Aheste giden. 2. Uzanıp tutmak, el veya boy yetişmek: Şu rafa erişebilir misiniz? Ayağa kalksa başı tavana erişir. 3. (bir haber) Vasıl olmak: Bu hâdise o gün kendisine erişmiş. 4. Olmak, kemal bulmak: Üzümler daha erişmedi. 5. Evlenmeye elverişli yaşa gelmek, yetişmek: Erişmiş kızı vardır.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Erkek insan veya hayvanın hal ve sıfatı. Ar. zükûriyyet. 2. İnsan erkekliği. Ar. recûliyyet, Fars: merdî. 3. Bülûğ, bülûğ yaşına erişme, evlât yetiştirebilecek bir yaş ve halde bulunma: Daha erkek olmadan kendisini evlendirmeğe kalkıştılar. 4. mec. Yiğitlik, bahadırlık, şecaat, cesaret.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i.) kabullenme, benimseme; evlenme, nikâh; nişanlama, nişanlanma.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(f.) kabullenmek, benimsemek;evlenmek .

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i.) Avrasya. Eurasian (s.),(i.) Avrupa ile Asya'ya ait; (i.) bir Avrupalı ile bir Asyalının evlenmesinden doğan çocuk.

Türkçe Sözlük

(f.). Evlendirmek, Osm. tezvîc etmek.

Türkçe Sözlük

(f.). Ev bark sahibi etmek, eş vermek. Osm. teehhül ettirmek, tezvîc etmek: Kızımı evlendirdim; oğlumu evlendireceğim.

Türkçe Sözlük

(i.). Evlenmek işi, Osm. teehhül, tezevvüc, izdivâc.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i.), (sosyol.) egzogami, dışarıdan evlenme. exogamic, exog'amous (s.) dışarıdan evlenme ile ilgili.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s). olağan üstü, fevkalade, nadir, garip,müstesna, özel bir durum için görevlendirilmiş. extraordinar'ily (z). fevkalade bir şekilde.

İsimler ve Anlamları

(Ar) (Kadın İsmi) 1.Sütten kesilmiş. 2.Kendisi ve zürriyeti cehennemden uzak kılınmış.- Hz.Peygamber’in Hz.Hatice’den dünyaya gelen en küçük kızının adıdır. Hicretten 18 yıl önce 605’te Mekke’de dünyaya gelmiştir. 632 yılında Medine’de vefat etmiştir. 18 yaşında iken Hz.Ali ile evlenmiş, Hz.Hasan, Hz.Hüseyin, Hz.Ümmü gülsüm ve Hz.Zeyneb adında dört çocuğu vardır. Rasûlullah (s.a.s)’tan sonra 6 ay yaşamıştır. Lakabı Zehra’dır.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i)., (huk). zevce, karı. feme covert (huk). evli kadın. feme sole hiç evlenmemiş, dul veya boşanmış kadın.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(f). tutuşturmak, ateşe vermek, alevlendirmek; yakmak, pişirmek; canlandırmak, harekete geçirmek, gayrete getirmek, tahrik etmek; teşvik etmek; patlatmak, ateş etmek; atmak, püskürtmek; tutuşmak; silahla ateş etmek. fire a volley yaylım atesi açmak. Fi

İngilizce - Türkçe Sözlük

(f). alevlenmek, alev çıkarmak, alev alev yanmak; (mec). alevlenmek, yanmak, tutuşmak; öfkelenmek; parlamak, alev gibi kızarmak. flame up alevlenmek, tutuşmak.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(f)., (i). birden alevlendirmek veya alevlenmek; çan şeklinde yaymak veya yayılmak; meşalelerle işaret vermek; (i). göz kamaştırıcı ışık, işaret fişeği; yayılma veya yayılan şey; gösteriş. flareback (i). topun kuyruk kamasından çıkan alev. flare light

İngilizce - Türkçe Sözlük

(f). birden alevlenmek, şimşek gibi çakmak veya parlamak; birden parlamak; birden akla gelmek; cam bir mamule ikinci bir renkte ince cam tabakası ilâve etmek; telgraf veya radyo ile acele haber ulaştırmak; (k).dili birdenbire göstermek; yağmurdan koru

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). talih, baht; rastlantı, tesadüf; uğur; şans; kader, kaza, kısmet; servet, çok para. fortune hunter bilhassa evlenme yolu ile zengin olmak isteyen kimse, servet avcısı. fortuneteller (i). falcı. fortunetelling (i). falcılık. make a fortune zengin olma

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Çentik, yıkık yer. Ar. fürce, rahne: Duvarın gediği, dağ gediği. 2. Düşük diş, dişlerin dizisindeki eksik. 3. Eksik, noksan, kusur: Eksik, gedik tamamlamak. 4. Büyük dairelerde ve bilhassa Osmanlı devrinde saray-ı hümâyûnda bir hizmetin vazife ve imtiyazı. 5. Esnafa kendi başlarına ticaret etmek üzere verilen ruhsat ve imtiyaz: Esnaf gediği. 6. Bazı mülklerin vakfa ait vergisi: O dükkânın gediği vardır. Gedikler kalemi, kâtibi. 7. mec. Tunus gediği = Kelepir şey ve bilhassa serveti için evlenilen yaşlı zengin kadın 8. Ön dişlerinden bir, ikisi düşük olan.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Evlenmeye hazırlanmış kız veya yeni evlenmiş kadın. Ar. arûs, arûse: Gelin almaya gidiyorlar. Filân kız gelin oldu. 2. Oğulun eşi: Falanın gelini Filân kadın gelini ile iyi geçiniyor. Gelininden memnundu. Uç gelini vardır, mec. Ermeni gelini = Pek ağır hareketli. Gelinsaçı = Eftimon denilen bir cins bitki. Gelin feneri = Elgengeç denilen bir cins bitki. Gelin kuşu = Bir cins büyük toygar. Gelin havası = Pek hareketli hava. Yüzü yazılı gelin gibi kalmak = Boşuna beklemek (şimdi kullanılmıyor).

Genel Bilgi

Çocuk annesine sormuş: ‘Anne gelinlerin giysisi niçin beyaz renkte?’ Annesi cevaplamış: ‘Beyaz renk masumiyetin ve mutluluğun sembolüdür.’ Çocuk tekrar sormuş: Teki o zaman damatlar niçin siyah giyiyorlar?’

Eski Roma’da gelinliklerin rengi sarıydı. Gelinler yine sarı renkte peçe takıyorlardı. Peçe evli ve bekar kadınları ayırt ediyordu. Ortaçağlarda ise gelinliğin rengi üzerinde pek durulmadı. Kumaşın kaliteli ve gösterişli olması daha önemliydi. Herkes en iyi elbiselerini giyiyordu, renk de herkesin kendi tercihine göreydi.

Beyaz gelinlik adetinin yaygınlaşması 16. yüzyılda olmuştur. Bu yıllarda kraliyet ailesi gelinlerinin gümüşi renkte gelinlik giymeleri gelenekti. Kraliçe Viktorya bunu reddetti ve beyaz gelinlik giymekte ısrar etti.

Bundan sonra İngiliz ve Fransız yazarlar, beyaz rengin masumiyetin simgesi olduğu konusunu işlemeye başladılar. O dönem ahlakına göre bekaret evliliğin vazgeçilmez koşulu olduğu için beyaz gelinlik adeti tuttu. Evlenirken beyaz giysi giymek genç kızların bekaretlerini topluma ilan etmelerinin vasıtası oldu.

Gelinlikle ilgili bazı batıl inançlar da var. Bunlara göre gelinin gelinliğini bizzat kendisi dikmesi, damadın düğünden önce gelini gelinlikle görmesi, gelinin gelinliği düğünden önce giymesi uğursuzluk getiriyor.

Söz evlenmeden açılınca evlilik yüzüğünden de bahsetmek gerekiyor. İnsanların evlenince yüzük takmaları eski Mısırlıların inançlarına dayanıyor. Milattan 2800 yıl önce Mısır’da yaşayanlar dairenin veya halka şeklindeki cisimlerin, başlangıç ve bitiş noktalarının olmaması nedeni ile sonsuzluğu temsil ettiklerine inanıyorlardı. Yüzük evliliğin sonsuza dek süreceğini simgeliyordu. Sonra bu inanç ve adet Romalılar vasıtası ile iyice yaygınlaştı. Kazılarda o devirlere ait çok ilginç evlilik yüzüklerine rastlanılmıştır.

Evlilik yüzüğünün sol ele ve sondan bir önceki parmağa takılmasının sebebi ise modern tıbbın gelişmesinden önceki devirlere ait yanlış bir insan anatomisi bilgisidir. O zamanlarda dolaşım sistemimizdeki ana damarın sol elimizde bu parmaktan başlayıp kalbimize gittiği sanılıyordu. Böylece buraya takılan yüzükler evli çiftin kalben bağlılığını simgeliyordu. Gerçi şimdi damarların nereden gelip nereye gittiği biliniyor ama bu da bir adet olarak kaldı.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. içeriye varmak, sokulmak, dahil olmak, Ar. duhûl. Çıkmak mukabili: Eve girdi, yılen deliğe girdi. 2. Araya sıkışmak, karışmak: Meclise, kalabalığa girdi. Ben, öyle adamların içine giremem. 3. Bir meslek ve sınıfa katılmak, Osm. sülük etmek: Askere, işe, mektebe girdi. 4. Sığmak, Osm. istiab olunmak: Mızrak çuvale girmez. 5. Geçmek, sirayet etmek, sirayet edip yayılmak, intişar etmek: Koyunlara kelebek girdi. Düşman askerine hastalık girdi. Eve ateş girdi, mec Rahatsızlık girmek. 6. Karışmak, müdahale etmek: Ben öyle işe girmem. O, münakaşaya hiç girmedi. 7. Gelmek, başlamak, Osm. hulûl etmek: Muharrem girdi. Yaz giriyor. Araya girmek = Tavassut etmek, barıştırmak istemek. Ele girmek = 1. Ele geçmek, yakalanmak, tutulmak, Osm. giriftâr olmak. 2. Tesadüf olunmak. Birbirine girmek = Karışmak, kavgaya tutuşmak, telâşa düşmek. Bir çuvala girmek = Birlikte bulunmak. Denize girmek = Deniz banyosu almak, denizde yıkanmak. Zihne girmek = 1. Anlaşılmak, Osm. derkolunmak. 2. İstediği bir şeyi yaptırmak. Renklen renge, bin bir renge girmek = Pek sık fikir ve şekil değiştirmek. Rüyaya girmek = Düşte görünmek: Filân iş hiç aklımda yokken bu gece rüyama girdi. Suya girmek = Dalmak. Kıyafete girmek = Bir kıyafet almak. Günaha girmek = Günahkâr olmak. Günahına girmek = Biri hakkında haksız yere kötü düşünmek veya haksız yere kötülük isnâd etmek. Güveyi girmek = Zifaf etmek, evlenmek. Girip çıkar. = Gelip giden: Bu eve girip çıkanların haddi hesabı yoktur. Balta girmemiş = Hiç insan eli görmemiş, birbirine karışmış (orman).

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Yakından uzağa geçmek, varmak, göç etmek: Eve gittim, çarşıya gitti, gurbete gidecektir. 2. Bir yerden ayrılıp uzaklaşmak, hareket, Osm. azîmet, rihlet etmek: Kendisi buradan gitti. Gelen misafirler daha gitmediler. 3. Kaçmak, bırakıp ayrılmak: Aşçısı gitmiş. 4. Yok olmak, Osm. gaib ve nâ-bedîd olmak: O kadar servet nereye gitti? Oranın bir zamanki güzelliği gitti. 5. Sarfolunmak, tüketilmek: Bu ziyafete çok para gitti. Bu binaya birkaç bin lira gider. 6. Geçmek, savuşmak, Osm. def ve zail olmak. Bütün kış benden sızılar gitmez. 7. Sonra ermek, müntehi olmak; varmak: Bu çay, bu yol nereye gider? 8. Yürümek: O, pek çabuk gider. Geçmek, bitmek: O zamanlar gitti. Çoğu gitti, azı kaldı. 10. Ayakyoluna taşınmak, Osm. def’-i tabiî etmek, ishali olmak: Bu gece beş on defa gitmiş. 11. Götürülmek, sevkolunmak: Cenazesi gidiyordu. Yarın çeyiz gidecektir. Araya, aralığa gitmek = Telef olmak. Ere gitmek = Kocaya varmak, evlenmek. Eğri gitmek = Şaşmak. Elden gitmek = Ölmek. İç gitmek = Ishâle uğramak. İçeri gitmek = zarar etmek. İleri gitmek = İlerlemek, ileri geçmek, Osm. takaddüm ve terakki etmek. İlerisine gitmek = Tecavüz eylemek, çok olmak. Batasıya gitmek — Çıkmayacak bir yol tutmak, batakçılık etmek. Ters gitmek = İyi gitmemek, talihi müsait olmamak. Can gelip gitmek = AyıIıp bayılmak. Hasır altına gitmek = Bakılmamak, minder altı olmak. Hoşa gitmek = Haz olunmak, sevilmek. Renk gitmek = Solmak. Sokağa gitmek = Dışarı çıkmak. Suyunca gitmek = İyi geçinmek, Osm. mümâşât etmek. Suyun akıntısına gitmek = Uymak, muvafakat etmek. Tat gitmek = Tatsızlanmak. Bok yoluna gitmek = Boşuna telef olmak, heder olmak. Doğru gitmek = İyi harekette bulunmak. Akıl gitmek = Hatırlamak. Akıl baştan gitmek — Çok şaşmak ve telâşlanmak, şaşakalmak. Geri gitmek = 1. Avdet etmek, geri dönmek. 2. Gerilemek, Osm. tedenni etmek. Gelip gitmek = Tereddüt etmek. Yanlış gitmek = Yolu şaşırmak. Yayan gitmek = Yayan yürümek. Yol gitmek = Yol yürümek. Yola gitmek = Seyahat etmek. Git git, git gide = (bk.) Git.

İngilizce - Türkçe Sözlük

f., i. ısıdan kızarmak veya beyazlaşmak, kor haline gelmek, yanmak; sıcak olmak, hararetli o!mak; kızarmak, kırmızılaşmak; şevke gelmek, alevlenmek; i. şevk, parlaklık, kızartı; hararet; ateş; şevk ve gayret. glowworm i. ateş böceği, yıldız kurdu, kand

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Evlenmekte olan erkek, gelin mukabili, Ar. arûs: Güvey ölmek, gelin güvey, güvey gelinin koltuğuna girdi. 2. Bir adamın kızını veya kızı olan yakınlarından bir kızı almış olan adam, damat: Filânın güveysi, o, benim güveyimdir. Güveyotu = Bir cins bitki Fars. merzencûş. Içgüveysi = Karısının evine giden damat. Içgüveyisinden hallice = Kendi hâlinde, kendi derdiyle sessiz sedasız uğraşır durumda. Güvey feneri = KAkünç denilen bitki.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Güvey hâli, evlenmekte olan adamın hâli. 2. Damatlık, Ar. sıhriyyet.

Türkçe Sözlük

(f.). (ateşi) Uyandırmak, alevlendirmek.

Türkçe Sözlük

(i.). Evlenmesi helâl olan, şer’an evlenilebilen. Helâlliğe almak = Evlenmek.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(f). ip ile bağlamak; bağlamak, iliştirmek, takmak; topallayarak yürümek; çekelemek; (k).dili evlenmek; takılmak, yakalanmak, ilişmek; (A.B.D)., argo otostop yapmak. hitch on to bir şeye bağlamak. hitch one's wagon to a star yüksek bir gayeye bağlanmak,

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. çengelli; çengel şeklinde; çalınmış; argo müptela, düşkün; argo evlenmiş, evli. hooked rug tığ ile örülmüş halı.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i., b.h., mit. evlilik tanrısı: izdivaç, evlenme; anat. kızlık zarı. hymene'al s., i. düğüne ait, evlenme ile ilgili; i. düğün şarkısı.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Kocasından ayrılan veya kocası ölen kadının, tekrar evlenmek için beklemeye mecbur olduğu şer’İ müddet: Iddetini tamamlamadan evlenemez.

Türkçe Sözlük

(i. A. «lehb.den masdar). 1. Alevlendirme, tutuşturma. 2. İltihaba uğratma, şişirip, cerahatlandırma.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(A.) [ التهاب] alevlenme. 2.yangı.

Türkçe Sözlük

(İLTİHAB) (i. A.) (c. iltihâbât). 1. Alevlenme, tutuşma, parlama: Esen rüzgâr, alevin birden iltihâbına sebep oldu. 2. (tıp) Hasta bir organa kanın hücumu ile hasıl olan ağrılı hararet, şiş ve kızarma: Mide iltihabı, mafsal iltihabı vs.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. engel, mani; huk. evlenmeye mani sebep; pelteklik. impedimen'tal s. engel kabilinden, mâni olan.

İngilizce - Türkçe Sözlük

f. alevlendirmek, tahrik etmek; öfkelendirmek; tıb. iltihaplandırmak; alevlenmek, ateş almak, tutuşmak.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. alevlendirme, tutuşma; tıb. kızarma; tıb. iltihaplanma, iltihap. inflammatory s. tahrik edici, alevlendirici; kızdırıcı.

Genel Bilgi

Ayak yere basarak vücudun tüm ağırlığını taşır. İnsan gövdesinde en ağır görev ayaklara düşer. Yetişmiş bir insanın vücudunda 206 kemik vardır, bunların neredeyse dörtte biri, 62 adedi ayak ve bacaklarımızdadır. Vücut ağırlığım taşıyan ve hareketi sağlayan bu organın bakımı ayakkabı ile başlar.

Ayak kemikleri yere düz basmaz. Taban çukuru denilen içbükey bir kubbenin iki ucuna ve kenarlarına basılır. Ayağın taban kısmının yapısı oldukça karışıktır. Burada birçok kas, kiriş, damar ve sinir yer almaktadır. Vücudumuzdaki kasların içinde en güçlüsü tabanlarımızda bulunur. İnsanın en hassas bölgelerinden biri olan bu bölgeyi korumak insan hayatı için çok önemlidir.

Çoğu ayakkabı ‘taban’ adı verilen ve kullanıldıkça eskiyen kalın bir alt parça ile ‘saya’ adı verilen ve ayağı saran daha ince bir üst parçadan oluşur. Ayakkabılar dünyada çok farklı iklimlerde yaşayan insanların yaşam şartlarına göre değişiklik gösterdiği gibi tarih boyunca moda da ayakkabıların şekilleri üzerinde çok etkili olmuştur.

Gerçi İspanya’daki 12-15 bin yıl öncelerine ait mağara resimlerinde erkeklerde deri, kadınlarda kürkten yapılmış giysiler görülüyor ama dünyadaki en eski ayakkabı izine, kuruyan çamur içinde sertleşip günümüze kadar kalmış olarak Mezopotamya’da rastlanmıştır.

Günümüzdeki anlamı ve şekli ile ayakkabının ilk olarak sandalet şeklinde sıcak iklimli ülkelerde ortaya çıktığı sanılıyor. İlk ayakkabılar ham deri, ayağın girebileceği şekilde bir zarf haline getirilerek yapılırdı. Bu ayakkabılar ayağın altını kızgın kumlardan, üstünü güneş ve sıcaktan koruyorlardı.

Mısır sanat eserlerinde hükümdar ve tanrılar daima çıplak ayaklı olarak görülürler. Sandaletlerin ise bu devirde sadece ev içinde giyildiği tahmin edilmektedir. Hititler bugün Anadolu’da çok az da olsa hala kullanılan çarıklara benzer ayakkabılar giyerlerdi.

Ortaçağda kızı evlenen bir baba onun üzerindeki otoritesini evleneceği adama bir ayakkabı töreni ile devrediyordu. Bugün bazı Batı ülkelerinde yeni evlenen çiftin arabalarının arkasına ayakkabı bağlama adeti de o günlerden, kız babasının damadına kızının ayakkabılarından birini vererek, artık onun himayesine girdiğini belirtmesi adetinden kalmadır.

Avrupa’da 11. yüzyıldan 15. yüzyıla kadar sivri burunlu ayakkabılar moda oldu. Ortadoğu bölgesinde ise ayağı kızgın kumlardan korumak amacı ile yüksekte tutabilmek için ayakkabılara topuk ilave edildi. Avrupa’da 16. ve 17. yüzyıllarda bütün ayakkabıların topukları kırmızı renge boyanıyordu.

Avrupa’da 18. yüzyıla kadar kadın ve erkek ayakkabıları farklı değildi. Yüksekliği 15 santimetreyi bulan topuklu ayakkabıları Avrupa’da o yıllarda sadece üst sınıfa mensup insanlar (tabii iki kişinin yardımıyla) giyebiliyordu.

19. yüzyıla gelene kadar tüm dünyada her iki ayak için de eş ayakkabılar kullanıldığını yani ayakkabılarda sağ sol farkının olmadığını biliyor muydunuz? Sağ ve sol ayaklar için ayrı ayrı ayakkabı üretimine ilk olarak ABD’de, Philadelphia’da başlandı.

Altı lastik ayakkabılar ise ilk olarak 1916’da yine ABD’de yapıldı ve bunlara ‘ket’ (ked) adı verildi. Botlar ise ata binmenin yaygın olduğu soğuk ve dağlık bölgeler ile sıcak ve kumlu çöllerde ortaya çıktılar. Kadınlar için ilk bot 1840 yılında Kraliçe Victoria için dizayn edildi. Bağcıklı rahat yürüyüş ayakkabısı ise Birinci Dünyâ Savaşı sırasında ortaya çıktı.

Osmanlı Türkleri’nde de deri işleme sanatının çok gelişmiş olması ve özellikle Yeniçeri Ocağı’nın at binmede uygun olan yumuşak deri çizmelere gösterdiği ihtiyaç yüzünden ayakkabıcılık çok gelişmiştir.

Bugün artık en ilkel topluluklarda bile insanlar bir çeşit ayakkabı giyiyor. Dünyada kaç çift ayakkabı var bilinmiyor ama uzayda dolaşan bir çift olduğu biliniyor. Ay’a ilk ayak basan astronot Neil Armstrong’un ayakkabıları dönüş yolculuğunda herhangi bir hastalık veya bilinmeyen bir kirlenme tehlikesine önlem olmak üzere dünyaya getirilmeyip uzaya bırakılmış. Şimdi uzayda dolanıp duruyorlar. Diğer astronot ile daha sonra gidenlerin ayakkabıları şimdi neredeler acaba?

Genel Bilgi

Ayak yere basarak vücudun tüm ağırlığını taşır. İnsan gövdesinde en ağır görev ayaklara düşer. Yetişmiş bir insanın vücudunda 206 kemik vardır, bunların neredeyse dörtte biri, 62 adedi ayak ve bacaklarımızdadır. Vücut ağırlığını taşıyan ve hareketi sağlayan bu organın bakımı ayakkabı ile başlar.

Ayak kemikleri yere düz basmaz. Taban çukuru denilen içbükey bir kubbenin iki ucuna ve kenarlarına basılır. Ayağın taban kısmının yapısı oldukça karışıktır. Burada birçok kas, kiriş, damar ve sinir yer almaktadır. Vücudumuzdaki kasların içinde en güçlüsü tabanlarımızda bulunur. İnsanın en hassas bölgelerinden biri olan bu bölgeyi korumak insan hayatı için çok önemlidir.

Çoğu ayakkabı ‘taban’ adı verilen ve kullanıldıkça eskiyen kalın bir alt parça ile ‘saya’ adı verilen ve ayağı saran daha ince bir üst parçadan oluşur. Ayakkabılar dünyada çok farklı iklimlerde yaşayan insanların yaşam şartlarına göre değişiklik gösterdiği gibi tarih boyunca moda da ayakkabıların şekilleri üzerinde çok etkili olmuştur.

Gerçi İspanya’daki 12 - 15 bin yıl öncelerine ait mağara resimlerinde erkeklerde deri, kadınlarda kürkten yapılmış giysiler görülüyor ama dünyadaki en eski ayakkabı izine, kuruyan çamur içinde sertleşip günümüze kadar kalmış olarak Mezopotamya’da rastlanmıştır.

Günümüzdeki anlamı ve şekli ile ayakkabının ilk olarak sandalet şeklinde sıcak iklimli ülkelerde ortaya çıktığı sanılıyor, ilk ayakkabılar ham deri, ayağın girebileceği şekilde bir zarf haline getirilerek yapılırdı. Bu ayakkabılar ayağın altını kızgın kumlardan, üstünü güneş ve sıcaktan koruyorlardı.

Mısır sanat eserlerinde hükümdar ve tanrılar daima çıplak ayaklı olarak görülürler. Sandaletlerin ise bu devirde sadece ev içinde giyildiği tahmin edilmektedir. Hititler bugün Anadolu’da çok az da olsa hala kullanılan çarıklara benzer ayakkabılar giyerlerdi.

Ortaçağda kızı evlenen bir baba onun üzerindeki otoritesini evleneceği adama bir ayakkabı töreni ile devrediyordu. Bugün bazı Batı ülkelerinde yeni evlenen çiftin arabalarının arkasına ayakkabı bağlama adeti de o günlerden, kız babasının damadına kızının ayakkabılarından birini vererek, artık onun himayesine girdiğini belirtmesi adetinden kalmadır.

Avrupa’da 11. yüzyıldan 15. yüzyıla kadar sivri burunlu ayakkabılar moda oldu. Ortadoğu bölgesinde ise ayağı kızgın kumlardan korumak amacı ile yüksekte tutabilmek için ayakkabılara topuk ilave edildi. Avrupa’da 16. ve 17. yüzyıllarda bütün ayakkabıların topukları kırmızı renge boyanıyordu.

Avrupa’da 18. yüzyıla kadar kadın ve erkek ayakkabıları farklı değildi. Yüksekliği 15 santimetreyi bulan topuklu ayakkabıları Avrupa’da o yıllarda sadece üst sınıfa mensup insanlar (tabii iki kişinin yardımıyla) giyebiliyordu.

19. yüzyıla gelene kadar tüm dünyada her iki ayak için de eş ayakkabılar kullanıldığını yani ayakkabılarda sağ sol farkının olmadığını biliyor muydunuz? Sağ ve sol ayaklar için ayrı ayrı ayakkabı üretimine ilk olarak ABD’de, Philadelphia’da başlandı. Altı lastik ayakkabılar ise ilk olarak 1916’da yine ABD’de yapıldı ve bunlara ‘ket’ (ked) adı verildi. Botlar ise ata binmenin yaygın olduğu soğuk ve dağlık bölgeler ile sıcak ve kumlu çöllerde ortaya çıktılar. Kadınlar için ilk bot 1840 yılında Kraliçe Victoria için dizayn edildi. Bağcıklı rahat yürüyüş ayakkabısı ise Birinci Dünya Savaşı sırasında ortaya çıktı.

Osmanlı Türkleri’nde de deri işleme sanatının çok gelişmiş olması ve özellikle Yeniçeri Ocağı’nın at binmede uygun olan yumuşak deri çizmelere gösterdiği ihtiyaç yüzünden ayakkabıcılık çok gelişmiştir.

Bugün artık en ilkel topluluklarda bile insanlar bir çeşit ayakkabı giyiyor. Dünyada kaç çift ayakkabı var bilinmiyor ama uzayda dolaşan bir çift olduğu biliniyor. Ay’a ilk ayak basan astronot Neil Armstrong’un ayakkabıları dönüş yolculuğunda herhangi bir hastalık veya bilinmeyen bir kirlenme tehlikesine önlem olmak üzere dünyaya getirilmeyip uzaya bırakılmış. İimdi uzayda dolanıp duruyorlar. Diğer astronot ile daha sonra gidenlerin ayakkabıları şimdi neredeler acaba?

Genel Bilgi

Yüzümüz kişiliğimizin aynasıdır. Duygularımızı, düşüncelerimizi yansıtır. Yüzümüz sayesinde birbirimizi tanır, bir kimsenin yaşını hatta hangi coğrafyadan olduğunu tahmin edebiliriz. Çocuklar konuşmada olduğu gibi insan yüzlerini ayırt etmeyi de sonradan öğrenirler.

Yetişkinler ise başka ırktan olan kişileri tanıyıp ayırt etmekte zorluk çekerler. Beyaz ırka göre tüm Japonların birbirlerine benzemesi gibi. Oysa aynı milletten olanların hatta dışa kapalı bir toplumda yetişmiş olanların bile yüzleri birbirlerinden çok farklıdır. Bu özellik sayesinde insanlar birbirlerini tanımayı başarırlar.

Bildiğimiz, gördüğümüz kişilerin bırakın şimdiki yüzlerini görür görmez tanımayı, o kişiye ait çocukluk fotoğrafını bile ilk gördüğümüzde, ona ait olduğunu çıkartabiliriz. Tüm insanların yüzlerinde aynı organlar var, kaş, göz, ağız, kulak, burun, vb. Beynimiz nasıl oluyor da bu organların insandan insana değişen ve her insana değişik ve kişisel bir yüz ifadesi veren bu çok küçük farkları tespit edebiliyor?

Yüzün hangi bölümünün kişiyi tanımada daha önemli bir rol oynadığı sorusu kesin bir cevap bulabilmiş değildir. İnsanların karşısındakileri tanımak için yüzün tamamına bir göz atması yeterlidir.

Karşımızdaki yüzü beynimizin algılaması ve tanıması bir kaç kademeden sonra oluyor. Önce yüzden yansıyan ışık gözümüze giriyor, yani aydınlık ortam şart. Beyin önce açık ve koyu renkli noktalan, sonra da renkleri tespit ediyor. Daha sonra da her şeklin köşelerini kontrol ediyor. Bütün bunlar çok süratli oluyor ama bir anda değil. Bu yüksek seviyede tespitte asıl şaşırtıcı olan bunu beynimizin çok küçük ve sırf bu işle görevlendirilmiş bir kısmının yapmasıdır.

Beynimizin bu minik kısmı yüz görüntüsünü tespit ettikten sonra hafıza ile kontrol ederek, kime ait olduğunu bize hatırlatıyor. Tüm bu kademelerin sırrı henüz çözülebilmiş değildir. Günümüzde en gelişmiş bilgisayarların bile halen başaramadığı bu işlem en çok bilgisayarlarla ilgili araştırma yapan bilim insanlarının ilgisini çekmektedir.

Hayvanlar insanları çoğunlukla kokularından ayırt ederlerken insan beyninin yüzleri hafızaya alma ve zamanı gelince karşılaştırmalı değerlendirme için geliştirdiği mekanizma gerçekten çok şaşırtıcıdır.

İnsan beyninin bu görüntü hafızası ile bilgisayarlar arasında çok önemli bir fark vardır. Bilgisayarlar yazı ve numaraları hafızalarına daha kolay alırlarken resimler hafızada daha çok yer kaplarlar. İnsan beyninde ise durum bunun tam tersidir. Bu nedenle beynin resim hafıza kapasitesi çok geniştir.

Beynin bir yüzü tanıyabilmesi için bazen de ilave bilgiler gerekir. İlk bakışta tanınamayan bir kişi hakkında geçmişi ile ilgili biraz bilgi verildiğinde hemen akla gelebilir. Bütün bu müthiş meziyetine rağmen beynimiz, insan isimlerini hatırlamada bu kadar başarılı değildir.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i.) maksat, niyet, murat, meram; mana; kasıt; (çoğ.) evlenme niyeti; (tıb.) yaranın kapanma tarzı. intentional (s.) maksatlı, mahsus, kasıtlı. intentionally (z.) kasten, mahsus.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i.) çeşitli aileler veya milletler arasında evlenme; yakın akrabalar arasında evlenme.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(f.) değisik milletten birisi ile evlenmek; aileler arasında kız alıp vermek .

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. iştiâlât). Tutuşma, parlama, alevlenme, yalınlanma: Ateş, rüzgârdan iştiâl etti. Kaabil-i iştiâl = Birden tutuşup parlayabilen (barut ve kibrit gibi şeyler).

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(A.) [اشتعال] alevlenme, yalazlanma, parlama, tutuşma.

Türkçe Sözlük

(İZDİVAC) (I. A. «zevç» ten masdar). 1. Çiftleşme, çift olma: lzdlvlc-ı tuyOr = Kuşların çiftleşmesi. 2. Evlenme: İzdivaç etmek = Evlenmek (bu ikinci mânâ ile tezevvüc deha doğrudur; zaten «izdlvâc» Arapça’da bu mânâya gelmez).

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i.) övünme; (huk.) başkasının zararına olan boş övünme veya sav; (tıb.) çırpınma. jactitation of marriage (İng.), (huk.) gerçeğe aykırı olarak belirli bir şahısla evlenmiş gibi davranma suçu.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Kaçmasına sebep olmak, kaçmasına yardım etmek, firar ettirmek: Hapishaneden adam kaçırmak büyük bir suçtur. 2. Gümrük vermeksizin gizlice mal geçirmek: Gümrükten mal kaçırmak; tütün kaçırmak. 3. Dikkatsizlikle ve gafletle söylemek: Ağzından kaçırdı. 4. Kaybetmek: Fırsatı kaçırdık. 5. Kaçmaya mecbur etmek: Nihayet kendisini kaçırdık. 6. Saklı, gizli tutmak, göstermemek, kapalı gezdirmek: Karısını benden kaçırıyor. Alta kaçırmak = Üstüne etmek. Ucunu alta kaçırmak = İflâs etmek (eskimiştir). Tadını kaçırmak == Tadsızlık etmek, can sıkmak. Aklını kaçırmak = Çıldırmak. Kız kaçırmak = Ekseriya evlenmek niyetiyle kızı baba evinden gizlice alıp kaçmak

İsimler ve Anlamları

(Tür.) (Kadın İsmi) 1.Yetişkin dişi insan. 2.Evlenmiş kadın. 3.Evli ve itibarlı kadın, hanım.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Açık şey kapalı olmak: Kapı kapandı, bu pencere kapanmıyor. 2. Bir şeyin kapısı, kapağı veya diğer bir menfez ve giriş, tıkanmak, örtülmek: Ev, dükkân, kapı, kutu kapandı. 3. Örtülmek, üstüne örtü ve perde çekilmek, Osm. setrolunmak, mestûr olmak: Bu keçe ile döşemenin her tarafı kapanmıyor. Eğerin üstü haşa ile kapanır. 4. Kesilmek, engellenmek, işlemez ve geçilmez hâle gelmek: Yuvarlanan kayalardan yol kapanmış. Açılan lâğımlardan yollar kapandı. 5. Çıkmamak, içerde durmak, Osm. ihtibâs etmek: Evinde kapanıp okumakla meşgul oluyor. 6. Örtünmek, tesettür etmek, erkekten kaçmak: Bazı yerlerde kızlar evleninceye kadar kapanmazlar. 7. Tatil olunmak, işlememek, battal olmak: O değirmen, fabrika, lokanta kapandı. 8. Bahsi olunmamak, sükûtla geçirilmek: O söz, o bahis çabuk kapandı. 9. Doldurulmak, Osm. imlâ edilmek, kuyu ve hendek gibi yerleri ortadan kaldırmak: O kuyu, o hendek kapandı. 10. Hesap kesilmek, kat’ olunmak, mahsûb olup ilişik kalmamak: Benim hesabım, bu senenin defterleri kapandı. 11. Diz çökerek veya yüz üstü düşerek sarılmak: Ayaklarına, dizlerine kapandı. Yerlere kapandı. 12. Atın ön ayağı sürçüp başı üstüne düşmek: Bu hayvan çok kapanır. 13. Yara iyileşmek, her tarafının derisi birleşip örtülmek: Kurşun yaraları daha kapanmadı. 14. Gökyüzü bulutla örtülüp hava kapalı ve keder verici olmak: Ufkun her tarafı kapandı. (göz) Kapanık hâle gelmek, kör olup görmemek: Zavallının bir gözü kapandı. (bir aile, sülâle veya hanedân) Son bulmak, soyu kalmamak: Bermekkîler sülâlesi tâ eskiden kapanmış idi. O memlekette bir hanedan vardı, o da kapandı. Muhasaraya girmek, sığınmak: Açıkta mukavemet edemiyeceğini anlayınca, yanındaki askerlerle kaleye kapandı.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Fars. siyah, Ar. esved: Kara boya, kara at: Yağız. Kara toprak. 2. mec. Matemli, gamlı, kederli, Ar. meş’ Üm, menhûs: Kara gün, kara haber, kara talih. 3. mec. Ayıp, arlı: Kara yüz, yüzü kara. 4. Esmer: Kara Ahmed, kara ekmek. 5. Siyahlık, siyah boya: Karaya boyamak, karası kara, akı ak. 6. Siyâhî, zenci, Afrika’nın siyah adamı. (c.). Karalar = Yas kıyafeti, mâtem: Karalar giymek. Alın karası = Talihsizlik, Osm. baht-ı siyâh. Kara et = Geyik, tavşan vesaire gibi av eti. Karaoğlan = 1. Çingene. 2. Ayı. Karaiğne = Bir cins ufak karınca. Kara baş = Evlenmeyen manastır kesişi. Siyah sarık saran tarikat dervişi. 3. İlkbaharda açan güzel kokulu mor bir çiçek. Karabasan (başkan) Ağırlık, kâbus. Karabiber = Hindistan’dan gelen maruf bahar ki, kırmızı biberden bu isimle ayrılır. Kara buğday = Buğday çeşidi. Karaboya = Zaçyağı. Karapazı, karapelin = Pazı ve pelin çeşitleri. Karaciğer = Midenin sağ tarafında bulunan iç organ. Karacümle = 1. Çarpma işlemi. 2. Ezberden hesap yapabilme kabiliyeti. Kara cehennem = Pek esmer ve yüzü gülmez adam. Karaçam = Çam ağacı çeşitlerinden biri. Karaçalı = Bir cins dikenli çalı. Karahummâ = Tehlikeli bir çeşit tifüs. Karahaber = Birinin ölüm haberi. Karadeniz = Türkiye’nin kuzeyindeki büyük deniz, Osm. Bahr-i Siyâh. Karadiken = Bir cins bitki. Karasakız = Zift. Karateydi — MAlihulyâ, melankoli. Karasöğüt = Söğüt çeşidi. Karasungur = Doğanın bir cinsi. Karatavuk = Avlanan bir cins tavuk. Karataban — 1. Horasan demiri. 2. Bir çeşit sığır hastalığı. 3. Ipekböceğinin kararıp kırılması illeti. Karadut = Dutun siyah cinsi. Kara Arap = Zenci, siyâhî. Karakarga = Büsbütün siyah olan karga. Karakaş = Kaşları siyah. Karakalem = 1, Yalnız siyah çiçekleri olan İdî porselen. 2. Siyah kurşun kalemiyle yapılan resim. Kara koca = Ağarmamış ihtiyar. Kara kurbağa = Siyahımsı bir cins kurbağa. Karakış = Kışın ortası ve pek soğuk mevsimi. Aradan karakedi geçmek = Bozuşmak: Aramızdan kara kedi mi geçti? Karayazı = Bahtı siyah. Karayüzlü = Bir ir ve namussuzluğu olan. Akı ak, Karası kara = Beyaz çehreli ve siyah gözlü, kaşlı, ablak. Akla karayı seçmek = Çok zahmet çekmek. Is karası = Kurum boyası. Kestane karası = Açık siyah renk. Yüz karası = Namussuzluk, Ar.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Evlenmeyen papaz, rahip. 2. mec. Evlenmek istemeyen adam. 3. İri çoban köpeği, (botanik) 1. Bir cins karabuğday. 2. Ballıbabagillerden, mavi veya menekşe renginde çiçekleri olan bir bitki ki, karabaş yağı denilen esansı verir (lavendula staechas).

Genel Bilgi

Genlerin ana mekanizması çok basittir. Her anne ve baba iki tam gene sahiptir. Ve bunlardan birini çocuğuna geçirir. Eğer anne ve babadan alınan genler aynı ise, yani çocuk her iki taraftan da mavi göz genini aldı ise problem yoktur. Çocuğun gözlerinin rengi mavi olacaktır. Ancak bir taraftan mavi göz, diğerinden kahverengi göz genini aldı ise gözlerinin biri mavi diğeri kahverengi olamayacağına göre bu genlerden biri üstün gelecektir.

İşte rakibine karşı daima üstün gelen bu genlere hakim (dominant) gen adı verilir. İnsanlarda koyu renk göz geni hakim gendir. Yukarıda bahsi geçen çocuğun gözleri kahverengi olacaktır. Mavi göz rengi gibi mücadeleyi kaybeden gene de saklı (recessive) gen denilmektedir.

Anne ve babadaki her iki gen de hakim gen ise sonuç aynı olacaktır. Saklı gen bu mücadelede ancak her iki tarafın geni de saklı gen ise galip çıkabilir. Uzun boy ve kısa boy genlerinde hakim olan uzun boydur. Örneğin babada iki uzun boy geni (U/U), annede ise iki kısa boy geni (k/k) varsa, her çocukta mutlaka bir uzun ve bir kısa boy geni(U/k) olacak ve uzun boy hakim gen olduğundan her çocuk uzun boylu olacaktır.

Bu çocuklar (U/k) gen yapılı biri ile evlenirlerse, çocukların her birinde muhtemelen (U/U, U/k,’k/U, k/k) gen yapısı oluşacak yani üç çocuk uzun boylu olurken bir tanesi kısa boylu kalacaktır. İnsanlarda kahverengi göz rengi, görme yeteneği ve saçlılık hakim genler iken mavi göz, renk körlüğü ve kellik saklı genlerdir.

Saklı gen çocuğun DNA sarmalında kalıp, onun çocuklarına da geçebilir. Babası mavi, annesi kahverengi gözlü çocuk kahverengi gözlü olur ama mavi renk göz geni saklı olarak durur. Kendisi ile aynı genetik yapıda biri ile evlenirse yukarıdaki uzun boy-kısa boy örneğinde olduğu gibi anne ve baba kahverengi gözlü olmalarına rağmen çocuklardan biri mavi gözlü olabilir.

Bu durum Mendel kurallarına uygun olup mavi gözlü çocukları olan kahverengi gözlü anne ve babaların paniğe kapılmalarına ve ortada başka bir neden aramalarına gerek yoktur.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Eş, Ar. refika, zevce, halîle: Filânın karısı. Karı koca = Ar. zevceyn. Karı koca kavgası = Karı ile koca arasındaki kıskançlık kavgası. Karakoca olmak = Evlenmek. 2. İnsanın dişisi, çamaşırcı karı, aşçı karı (hürmet için, kadın denilir). Çarşamba karısı = 1. Umacı, sihirbaz. 2. mec. Saçları dökük ve birbirine karışmış, üstü başı intizamsız kadın. Karılar (kadınlar) hamamı = mec. Gayet gürültülü yer. Karı düzeni Kadın hilesi. Kocakarı = Yaşlı kadın, Ar. acûz, Fars. pîre-zen. Kocakarı masalı, ilâcı. Kocakarı soğuğu = Kış aylarının sayılı soğuğu, berdelacûz

Türkçe Sözlük

(I. F.). Manastır râhibi, evlenmeyen râhip, Osm. târik-i dünyâ, karabaş. (coğrafya) Keşişdağı — Uludağ’ın eski adı, klasik adı: Olimpus.

Türkçe Sözlük

(f.). Birinin evlenmesine aracılık etmek, iki tarafı uyuşturmak.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Yol gösterme, rehberlik, Osm. delâlet. 2. Bir evlenme veya anlaşmaya aracılık, Osm. meyancılık: Kılavuzluk etmek.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Genç ve evlenmemiş dişi insan, Fars. duhter: Bir kız gördüm; köyün kızları oyun oynuyorlardı. 2. Dişi evlât, Ar. bint, kerîme, Fars. duhter: İki oğlu, bir kızı var; kızlarını evlendirdi. Evlenmemiş bir kızı var; kızının oğulları. 3. Bâkire, evlenmemiş kadın, Ar. bikr Fars. dûşîze: iki defa evlenip bir defasında kız, diğerinde dul eldi. Kızoğlan kız = BAkire. Kız kardeş = Fars. hemşîre. Ar. uht. Kız evlâd = Ar. bint, kerîme. Kız alıp vermek = Akrabalık kurmak. Kızlarağası = DArü’s-saâdeti’ş-şerîfe ağası. Hanım kız = Genç ve terbiyeli kız. Kızkuşu = Ağaçkakanın yeşil bir çeşidi. Kız gibi = Terbiyeli ve mahcup adam. Kızklllmi = Aşîret kızlarının dokudukları bir çeşit makbûl kilim. Kızmemesi = Greypfrut, altıntop. Kız vermek = Evlendirmek.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Çok ısıtılmış, pek sıcak: Kızgın demir; kızgın su. 2. Dargın, gücenmiş, hiddete gelmiş: Şimdi pek kızgındır, söz söylenmez. 3. Şiddetlenmiş, alevlenmiş, aşırı olmuş: Kızgın kavga; kızgın münakaşa. 4. Azmış, azgın: Kızgın boğa, azgın kısrak.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Çok ısınmış şeyin hâli, fazla sıcaklık: Demirin kızgınlığı. 2. Dargınlık, gücenme, hiddet, gazap: Şimdi kızgınlığı vardır. 3. Alevlenme, çok şiddetlenme: Kavganın, münakaşanın kızgınlığı. 4. Azgınlık, küsünme: Boğanın, İneğin, aygırın kızgınlığı.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Şiddetlenmek, alevlenmek, Osm. iştiâl ve iştidâd eylemek: Kavga, münakaşa kızıştı. 2. Revaç bulmak, değeri artmak: Pazarlık, alışveriş kızıştı. 3. Kızgınlık ve ısı peydâ etmek, azmak, çiftini aramak: Aygır, koç, tavuklar kızıştı.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Büyük, Ar. cesîm: Koca bina; koca dağ; koskoca ev. 2. İhtiyar, yaşlı, Fars. pîr, Ar. şeyh, müsîn: Koca adam; kocamak. 3. Eski, Ar. kadîm, meşhur: Koca Mustafa Paşa; Koca RAgıb Paşa. 4. İktidar ve tedbir sahibi, büyük, akıllı: Koca Sinan, Koca Hayreddin Paşa ne deniz muharebeleri etti. 5. Er, Ar. zevç, halîl: O kadının kocası sağ mıdır? Kocaoğlan = Ayı. Kocabaşı = Bir köy ihtiyarlarının birincisi, muhtar, (denizcilik) Koca reis = Şileplerde ikinci kaptan. Kocakarı = İhtiyar kadın, Fars. pîre-zen, Ar. acûz. Kocakarı soğuğu = Ar. berd-ül-acOz. Karı koca — Zevç ve zevce, Ar. zevceyn. Karı koca kavgası = Kıskançlık kavgası. Kara-koca = Ağarmamış İhtiyar, saçı, sakalı siyah yaşlı adam. Kocaya varmak = Evlenmek, ere gitmek. Kocayemişi = Çileğe benzer hafif bir cins dağ meyvesi ki, bir çeşidine tavulga derler.

Türkçe Sözlük

(I.). Zevci olmayan, dul yahut evlenmemiş kadın.

Genel Bilgi

Genlerin ana mekanizması çok basittir. Her anne ve baba iki tam gene sahiptir. Ve bunlardan birini çocuğuna geçirir. Eğer anne ve babadan alınan genler aynı ise, yani çocuk her iki taraftan da mavi göz genini aldı ise problem yoktur.Çocuğun gözlerinin rengi mavi olacaktır. Ancak bir taraftan mavi göz, diğerinden kahverengi göz genini aldı ise gözlerinin biri mavi diğeri kahverengi olmayacağına göre bu genlerden biri üstün gelecektir.

İşte rakibine karşı daima üstün gelen bu genlere hakim (dominant) gen adı verilir. İnsanlarda koyu renk göz geni hakim gendir. Yukarıda bahsi geçen çocuğun gözleri kahverengi olacaktır. Mavi göz rengi gibi mücadeleyi kaybeden gene de saklı (recessive) gen denilmektedir.

Anne ve babadaki her iki gen de hakim gen ise sonuç aynı olacaktır. Saklı gen bu mücadelede ancak her iki tarafın geni de saklı gen ise galip çıkabilir. Uzun boy ve kısa boy genlerinde hakim olan uzun boydur. Örneğin babada iki uzun boy geni (U/U), annede ise iki kısa boy geni (k/k) varsa, her çocukta mutlaka bir uzun ve bir kısa boy geni (U/k) olacak ve uzun boy hakim gen olduğundan her çocuk uzun boylu olacaktır.

Bu çocuklar (U/k) gen yapılı biri ile evlenirlerse, çocukların her birinde muhtemelen (U/U, U/k, k/U, k/k) gen yapısı oluşacak yani üç çocuk uzun boylu olurken bir tanesi kısa boylu kalacaktır. İnsanlarda kahverengi göz rengi, görme yeteneği ve saçlılık hakim genler iken mavi göz, renk körlüğü ve kellik saklı genlerdir.

Saklı gen çocuğun DNA sarmalında kalıp, onun çocuklarına da geçebilir. Babası mavi, annesi kahverengi gözlü çocuk kahverengi olur ama mavi renk göz geni saklı olarak durur. Kendisi ile aynı genetik yapıda biri ile evlenirse yukarıdaki uzun boy-kısa boy örneğinde olduğu gibi anne ve baba kahverengi gözlü olamlarına rağmen çocuklardan biri mavi gözlü olabilir.

Bu durum Mendel kurallarına uygun olup mavi gözlü çocukları olan kahverengi gözlü anne ve babaların paniğe kapılmalarına ve ortada başka bir neden aramalarına gerek yoktur.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. solak; sağdan sola; acemice, acemi; salak; sinsi, entrikacı; ikiyuzlü; asil olmayan bir kadınla evlenmiş bir prensin evliliğine ait.lefthanded com- pliment acemice veya samimi olmayan iltifat. lefthandedness i. solak olma; gizli anlamı olma.

Yabancı Kelime

Fr. lecteur

okutman

Üniversitede yabancı dil, Türkçe ve inkılap tarihi gibi ortak, zorunlu dersleri öğretmek için görevlendirilen, uygulamalı çalışmaları yöneten öğretim elemanı.

Türkçe Sözlük

(i. Fr.). Yakın Doğu’da yerleşmiş veya evlenerek soyu karışmış Avrupalı.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i., s. İbranilerde ölmüş adamın karısı ile ölünün kardeşinin veya en yakın akrabasının evlenme mecburi yeti; s. bu âdete ait.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. yalnız, kimsesiz; ıssız, tenha; bekâr, evlenmemiş. lone hand kağıt oyununda refakatsiz oynayan kimse; tek başına mücadele eden siyasi aday.

Türkçe Sözlük

(i. Fr. madame). 1. Avrupalı hanım, evlenmiş Avrupalı kadın: Bir madam geldi. 2. Zevce, eş: Filan mösyö, madamıyla beraber geldi (Fransızca’da kadınlar için kullanılan umumî saygı tâbiridir ve «efendim» mânâsına gelir).

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. (çoğ. s., Fr. mesdemoiselles) evlenmemiş Fransız kadını, matmazel; Fransız mürebbiye veya kız öğretmen.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. genç kız, bakire kız, kız çocuk; hizmetçi kız. maid of all work her işi gören hizmetçi kadın maid of honor kraliçe veya prenses nedimesi; düğünde geline refakat eden kız. old maid evlenmemiş yaşlı kız; titiz ve telaşlı kimse.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i., s. genç kız, evlenmemiş kız; s. evlenmemiş, bekâr; tecrübesiz, bakir, yeni, taze; masum, nezih; ilk. maiden effort ilk teşebbüs. maiden name evli kadının bekarlık soyadı. maiden over kriket oyununda sayı kaydedilmeyen devre. maidenly s. kız gibi;

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. evlenmeye ait; evlenme ile ilgili. marital rights evlilikte karı kocaya tanınan haklar. maritally z. evlenme bağIıIığında.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. evlenme, izdivaç, evlilik; birleşme. marriage bed yeni evlilerin ilk gece yattıkları yatak; nikahın verdiği hak ve vazife. marriage broker para karşılığında çöpçatanlık yapan kimse. marriage certificate evlenme cüzdanı. marriage license nikâh kâğı

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. evlenecek yaşta, yetişmiş.

İngilizce - Türkçe Sözlük

f. evlenmek; evlendirmek, nikah kıymak; evermek; birleşmek, birleştirmek.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. eş, akran, denk, benzer; tam kopya; tamamlayıcı şey; uygun çift; evlenme; evlenme kararı; eşliğe uygun kimse; rakip; maç, karşılaşma, müsabaka. meet one's match hakkından gelecek birine rast gelmek, rakibi ile karşılaşmak.

İngilizce - Türkçe Sözlük

f. uymak, benzemek; eşlemek; uydurmak; karşılaştırmak; geçmek, üstün gelmek; yazı turada karşılaştırmak üzere iki para atmak; geçirmek, birbirine tutturmak; birleştirmek evlendirmek. matching fund bağışların toplamına eşit miktarda yapılan şartlıbağış.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i., f. eş, misil; karı, koca, eş; çift hayvanın erkek veya dişisi; arkadaş; den. ticaret gemisinde ikinci kaptan, muavin; f. eşlemek; evlendirmek; evlenmek; çiftleştirmek; çiftleşmek; uymak; mat etmek.

Türkçe Sözlük

(i. Fr. mademoiselle). Fransa’da ve Fransızca konuşulan yerlerde evlenmemiş kızlar için kullanılan hitap sözü. «Hanım» ve «efendim» mânâlarına gelir.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. evlenmeye ait. matrimonially z. evlenmeye ait; evlenme suretiyle.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. evlenme, izdivaç, evlilik; evlenme merasimi; bir kâğıt oyunu.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. kendisine uygun olmayan birisiyle evlenme.

Türkçe Sözlük

(i. İng.). İngilizce konuşan ülkelerde evlenmemiş kızlar için kullanılan unvan.

Türkçe Sözlük

(i. ing.). İngilizce konuşan ülkelerde evlenmiş kadınlar için kullanılan unvan.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i., f. sınıfta düzeni korumakla görevlendirilen öğrenci; nasihat eden kimse; etobur iri bir kertenkele, varan; den. taretinde ağır topları olan güvertesi basık eski bir harp gemisi; izleme veya gözlem tertibatı; f. izlemek, gözlemek. monitorial , moni

Türkçe Sözlük

(I. Y. sosyoloji). Erkek veya kadının tek eşle evlenmesi prensibi.

Yabancı Kelime

Fr. monogamie

top. b. tek eşlilik

Kadının veya erkeğin karşı cinsten yalnız bir kişiyle evlenebilmesini onaylayan, birden çok kadınla veya erkekle evlenmeyi yasaklayan evlilik biçimi.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. dengi olmayan (izdivaç). morganatic marriage krallık ailesinden birinin aşağı tabakadan biriyle unvan ve miras hakkı vermemek şartıyle evlenmesi.

Türkçe Sözlük

(i. A. «fark» tan). 1. Ayrılma, birinden uzaklaşma, ayrılık: Dostlarından mufârakat etmiş. 2. Bir yeri terk edip gitme: Ticaret için memleketimden mufârakat edeli epeyce oluyor; oradan mufârakatımda. 3. Karı koca arasında ayrılma, boşanma: Evlendiğinin senesinde mufârakat oldu.

Türkçe Sözlük

(i. A. «lehb» den if.) (mü. mültehibe). 1. Alevlenmiş, tutuşmuş. 2. (tıp) Şişip kızarmış, iltihap yapmış.

Türkçe Sözlük

(I. A.) (mü. mültehlfe). 1. Alevlenmiş, tutuşmuş. 2. Pek fazla kederli ve hasretli, yanıp yakaran.

Türkçe Sözlük

(i. A. «imas.»). 1. Mertlik, yiğitlik; İnsanlık, fazilet. 2. (Türkçe) Çocukların yetişip evlenmek ve baba olmak gibi sevinçleri ve ana babanın bundan hâsıl olan bahtiyarlığı: Şimdi torunlarınızı mektebe başlatıyorsunuz, ne mürüvveti Bİ-mürüvvet = İnsaniyetsiz.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (mü. müştalle). Yanmış, tutuşmuş, ateş almış, alevlenmiş.

Türkçe Sözlük

(i. A. «ehl» den if.) (mü. müteehhlile). Evlenmiş, evli: Müteehhil adam.

Türkçe Sözlük

(i. A. «Ieheb»den if.) (mü. mütelehhibe). Alevlenmiş, alev çıkaran.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. evlenmeden evvelki soyadıyle.

Genel Bilgi

İnsan bir yakınını kaybedince, başarısından dolayı bir ödül kazandığında, duygusal bir film seyrederken, yıllardır üzerine titrediği çocuğunu evlendirirken veya çok haklı olduğuna inandığı bir konuda haksızlığa uğradığında gözyaşlarını tutamaz.

Nedenleri çok değişik de olsa tüm bu olaylar karşısında gözlerden akan damlalar ruhsal bir boşalma sağlar. İnsan ağladıkça açılır, ferahlar gibi görünür. Ancak gözyaşının arkasında yatan psikolojik ve biyolojik mekanizma hala tam anlaşılmış değildir.

Ağlama şekli insandan insana değiştiği gibi gözyaşı dökmenin de değişik biçimleri vardır. Aslında gözlerimize sürekli gözyaşı salgılanır. Bunlar göz kırpmamız sayesinde gözlerimizi korur ve devamlı nemli kalmalarını sağlarlar.

Bundan başka soğan doğrarken veya mangal yakarken dumanın gözümüze kaçması sonucu olarak döktüğümüz yakıcı gözyaşları vardır. Son olarak da asıl konumuz olan, üzüntü, aşırı sevinç veya benzeri gerginliklerimize tepki olarak döktüğümüz ruhsal gözyaşları vardır.

Ruhsal ağlama konusunu ilk inceleyen Darwin oldu. Tabii her şeyde olduğu gibi bunu da evrim teorisine bağladı. Ona göre ruhsal tepki ve ağlama bir davranış şeklinin tümü idi. Evrim sürecinde bu tepki içinde anlamsız bir işlevi olan gözyaşı öne çıktı. Bu teoriye karşı çıkanlar gerekçe olarak yine Darwin’in doğal seçme ve ayıklama teorisini ileri sürdüler. Buna göre evrim içinde insan için faydalı fonksiyonlar öne çıkmakta, diğerleri körelmekte ve gözyaşı anlamsız bir fonksiyon ise evrim süreci içersinde yok olması gerekirdi.

Yirminci yüzyılın ortalarında ortaya atılan bir diğer teoriye göre ise hıçkırarak ağlayınca dökülen gözyaşlarının hastalıklara karşı korunmamıza yardım eden yaşamsal bir değeri vardır. Gözyaşı dökmeden hıçkırarak ağlarken nefes kesiliyor, burun ve boğazdaki koruyucu zarlar kuruyor ve bakterilerin istilasına uygun bir ortam haline geliyorlar. Oysa ağlarken burun pasajına akan gözyaşları bu kurumaya mani oluyor.

Tabii bu teoriyi ileri sürenler herkesin hıçkırarak ağladığını varsayıyorlardı. Halbuki insanların çoğu hıçkırmadan sessiz sessiz ağlarlar. Bu teoriye göre spor yaparken burun ve boğazları kuruyan sporcuların da gözyaşı dökmeleri gerekmekteydi.

Pek akla yakın gelmeyen bu iki teoriden sonra bir hipotez daha ileri sürüldü. Buna göre de ruhsal sıkıntılar sırasında vücutta bir takım kimyasal maddeler oluşuyor, bunlar tıpkı ter, idrar, dışkı sayesinde toksik maddelerin vücuttan atılışına benzer şekilde gözyaşı ile vücuttan uzaklaştırılıyorlardı.

Bu teori doğru ise ruhsal gözyaşları ile soğan doğrarken akan gözyaşlarının kimyasal yapılarının farklı olmaları gerekiyordu. Yapılan deneyler sonucu görüldü ki, ruhsal gözyaşları, soğan (yakıcı) gözyaşlarından daha fazla protein içermektedirler. Fakat henüz bu farkın nedenini açıklayacak bir kanıt bulunabilmiş değildir. Sevinç ve üzüntü gözyaşlarının da aralarında kimyasal bir fark olup olmadığı halen araştırılmaktadır.

Dünyadaki yaratıklardan sadece insan ruhsal nedenlerle ağlar. İnsanı farklı kılan bu durum da şüphesiz yaşam tarihindeki evriminin bir sonucudur. Doğrudan gözünü rahatsız edecek bir şey olmazsa yeni doğmuş bir bebek doğumundan bir kaç hatta sonraya kadar gözyaşı dökmezsizin ağlar.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Resmî evlenme: Nikâh kıymak. Nikâh etmek = 1. Evlenmek. 2. Evlendirmek.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Nişan koymak, işaret etmek. 2. Nişan atmak, hedefe vurmak: Güzel nişanlıyor. 3. Evlenmek üzebirbirine sözlü etmek.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Bir nişanla işaret olunmak. 2. Evlenmek için sözlü olmak: Filân kız, filân delikanlı ile nişanlandı.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Bir nişanı olan. 2. Evlenmek üzere namzet; nişanlanmış: O kız nişanlıdır, kızın nişanlısı burada değildir.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(f.) başkasını aday olarak göstermek; atamak, görevlendirmek.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s.) evlenecek yaşa gelmiş, gelinlik. nubil'ity (i.) erginlik.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s.), (i.) evlenmeye veya düğüne ait; (i.), (gen.) (çoğ.) nikâh, düğün.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Kadın İsmi) 1.Aydınlık, parıltı, parlaklık, niran. 2.Mekke’deki Hıra dağı. Işığın bir şeye yansımasından meydana gelen parlaklık. Zünnureyn: Hz.Peygamberin 2 kızıyla evlendiği için Hz.Osman’a verilen unvan, onur sahibi. Kur’an-ı Kerim’in 24.suresinin adı.

Yabancı Kelime

İng. ombudsman

huk. kamu denetçisi

Parlamento tarafından görevlendirilen, vatandaşları resmî makamların keyfî ve yasa dışı davranışlarına karşı korumakla görevli kişi veya kurum.

Türkçe Sözlük

(f.). Otuz yaşına erişmek: Orada erkekler otuzlamayınca evlenmezler.

İsimler ve Anlamları

(Fars.) - Allah tarafından kullarına haber götürmekle görevlendirilmiş seçkin insan. Nebi, Rasul. - Yalnız Peygamberlere mahsus bir isimdir.

İngilizce - Türkçe Sözlük

f .teminat vermek, söz vermek. plight one's troth evlenme sözü vermek.

İngilizce - Türkçe Sözlük

f. (-ped,-ping) pat diye ses çıkarmak; patlamak; çabucak sokuvermek; patlatmak (mısır); ateş etmek. pop in uğramak. pop off k.dili birden gitmek, ölüvermek. pop out ağızdan kaçmak; fırlamak. pop the question k.dili evlenme teklif etmek.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. söz, vaat, taahhüt,vaat edilen şey;ümit verici şey. breach of promise cayma, sözünden dönme; özellikle evlenme vaadini tutmayış. express promise kesin söz. implied promise ima edilen vaat, zımni vaat. keep a promise sözünü tutmak.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. teklif; teklif etme; evlenme teklifi.

İngilizce - Türkçe Sözlük

f. teklif etmek, arzetmek; kurmak, niyet etmek; evlenme teklif etmek.

İngilizce - Türkçe Sözlük

f. boşandıktan veya dul kaldıktan sonra yeniden evlenmek.

Türkçe Sözlük

(i.). Sağdıç sıfatı ve vazifesi: Evlendiğiniz vakit size kim sağdıçlık etti?

Yabancı Kelime

Fr. cérémonie

tören

Anma, kutlama, nişan, evlenme, ölüm gibi sebeplerle yapılan toplantı.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Güvey, enişte ve evlenerek akraba olan kimse, hısım.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (mü. sıhriyye). Evlenmekten olan ve doğan. Karâbet-i sıhriyye = Evlenmekten hâsıl olan akrabalık.

Türkçe Sözlük

(I. A.). Bir evlenme dolayısıyle hâsıl olan akrabalık. Sıhriyyet-i seniyye = Padişah ile bu yolda akrabâlık.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i., s. gümüş; gümüş para; gümüş eşya; gümüş kaplama eşya; gümüşe benzer şey; gümüş rengi; s. gümüşten yapılmış; gümüşe benzer, gümüş gibi, beyaz ve parlak; berrak (ses). silver anniversary yirmibeşinci evlenme yıldönümü. silver fir beyaz çam ağacı, gü

İngilizce - Türkçe Sözlük

s., i. tek, bir, yalnız, ayrı, münferit; bekar, evlenmemiş; özel, hususi, tek kişilik; iki tarafta yalnız birer rakip bulunan (oyun); sağlam; sade, basit, saf; bir kat, yalın kat; çiçekleri yalın kat olan; i. bir, tek; gen. çoğ. teniste tekler, single;

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. tek, yalnız, biricik, yegâne, başlı başına; huk. evlenmemiş, bekâr. solely z. yalnız, ancak, sadece.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Bir kurul veya kişi adına söz söyleme, onun düşünce ve davranışlarını savunma yetkisi olan kimse. 2. Bir komisyonun verdiği kararların gerekçesini kaleme alıp genel kurul karşısında savunmakla görevlendirilen üye ki. Meclis komisyonlarında ikisi başkadır.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. (çoğ nii) anat. somun kas. splenyus splice (splays) f, i. büküp lehimleyerek birleştirmek (tel); örerek birbirine tutturmak (halat); yapıştırarak eklemek (bant, filim): birbirine geçirip ,çivilemek (tahta); (argo) evlenmek, evlendirmek; i. çek y

İngilizce - Türkçe Sözlük

i., gen. çoğ., s. evlenme, nikâh; s. nikaha ait.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. Kuzey Amerika kızılderilisi kadın; (argo) kız kadın. squaw man kızılderili bir kadınla evlenip onun kabilesinde yaşayan beyaz erkek.

Türkçe Sözlük

(i. F., Ar. şûle = lev, Fars. dâşten — tutmak). Alevli, alevlenmiş, parıltılı.

Türkçe Sözlük

(i. F., Ar. şûle = alev, Fars. glrîften = tutmak). Alevlenen, tutuşan.

Türkçe Sözlük

(f.). Alevlendirmek, tutuşturmak.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i., f. naip, vekil; yerine geçen kimse veya şey; özellikle evlenme izinnamelerini veren memur; huk. vasiyetname şartlarını yerine getirmeye memur kimse; f. vekil tayin etmek.

Türkçe Sözlük

(i. A. «add»den). Birden fazla, birkaç olma. Taaddüd-i avalim = Alemlerin müteaddid olması. Taaddüd-i zevcât = Birden fazla kadınla evlenme.

Türkçe Sözlük

(i. A. «Iazâ»dan). Alevlenme, alev çıkarma.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i., f. iş, görev, vazife; ödev; hizmet; külfet; f. iş vermek, görevlendirmek; külfet yüklemek; itham etmek, suçlamak. task force geçici işbirliği. take one to task azarlamak, paylamak .

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(A.) [توظيف] görevlendirme.

Türkçe Sözlük

(i. A. «cered» den masdar). 1. Soyunma, çıplak olma. 2. Her şeyden uzak olma. 3. Evlenmeyip tek başına yaşama. 4. (botanik) Tecerrüd-i evrâk = Yaprakların dökülmesi.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(A.) [ تأهل] evlenme. 2.evcilleşme.

Türkçe Sözlük

(i. A. «leheb» den). Alevlendirme, tutuşturma.

Türkçe Sözlük

(i. A. «şu’l»dan). Parlama, tutuşma, alevlenme.

Türkçe Sözlük

(i. A. «şu’l»dan). Parlatma, tutuşturma, alevlendirme.

Türkçe Sözlük

(i. A. «zevç» den). Evlenme, nikâhla karı alma, zevce edinme.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(A.) [تزوج] evllilik, evlenme.

Türkçe Sözlük

(i. A. «zevç» den) (bir erkek veya kızı) Evlendirme: Filânı tezvîc ediyorlar.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(A.) [تزویج] evlendirme.

İngilizce - Türkçe Sözlük

in with k.dili ile ilişkisi olmak. tie into hızla sarılmak; (argo) haşlamak; tutmak. tie one on (argo) sarhoş olmak. tie one's tongue susmak, susturmak. tie the knot evlenmek, evlendirmek. tie to himayesine sığınmak. tie up bağlamak; bağlayıp kapamak

İngilizce - Türkçe Sözlük

f. (-d, tying) bağlamak, raptetmek; düğümlemek; birleştirmek, bitiştirmek; k.dili. izdivaçla bağlamak, evlendirmek; müz. bağlamak; berabere kalmak. tie a can to (argo) kovmak. tie by the leg engel olmak. tie down kayıt altına almak, bağlamak. tie

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Birbirini tutmak, birbirine ilişip dokunmak, temas etmek: El ele tutuştular. 2. Kavga etmek, mücadele etmek: Onlar sonunda tutuşacaklardır. 3. Alevlenmek, parlamak: Ateş tutuştu, ocak tutuşmuş. 3. Başlamak, girişmek, teşebbüs etmek: Kavgaya, yazıya tutuştu. 4. Birlikte tutmak, bir yere getirmek, temas ettirmek: El tutuşmak. 5. Bağlamak, anlaşmak: Lades tutuşmak, bahis tutuşmak. Etekler tutuşmak = mec. Çok telâş etmek, çaresiz kalıp ne yapacağını şaşırmak. Haberi alınca etekleri tutuştu.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Birbirine tutturmak: El ele tutuşturmak. 2. İliştirmek, bitiştirmek: Bunun iki kenarını tutuşturmalı. 3. Kavga ettirmek: Onun maksadı bizi tutuşturup uzaktan seyretmektir. 4. Alevlendirmek: Şu odunları tutuşturmalı. 5. Sıkıştırmak, usullacık vermek, eline bırakmak: Eline birkaç kuruş tutuşturdu.

Genel Bilgi

Tarihte kayda geçen ilk un patlaması 1785 yılında İtalya’da Turiri’de bir ekmek fırınında, bir lambanın un tozunu tutuşturması sonucu oldu. Ölüme ve fazla zarara yol açmayan bu patlamadan sonra konu unutuldu gitti. Modern günlerimizin başlangıcında, insanlık tarihinin ana gıdası ekmeğimizin en önemli girdisi olan unun çok ciddi bir şekilde yanarak patlayabileceğini kime söyleseniz herhalde şaka kabul eder gülerdi. 1981’de ABD’de büyük bir hububat silosu infilak edip, 9 kişi ölüp, 30 kişi de yaralanınca gülmeler durdu. 1988’de hububat bulunan yerlere belirli bir emniyet standardı getiren kuralların uygulanmasına başlanılmasına rağmen 90’lı yıllarda sadece ABD’de undan kaynaklanan ortalama yılda 13 patlama oldu.

Peki nasıl oluyor da un bu kadar tehlikeli bir şekilde patlayabiliyor? Sebebi basit. Çünkü o bir karbonhidrat. Havada toz olarak asılı duran karbonhidratın miktarı, bir metreküpte 50 gramı aşınca herhangi bir şekilde tutuşturulduğunda patlar. Un tozları o kadar küçüktür ki, anında yanar ve bu yangın diğerlerine zincirleme yayılır. Bu da toz bulutunda, ortama da bağlı olarak, patlayıcı bir güç oluşturur. Benzer durum şeker, puding ve hatta çok ince testere talaşlarında bile oluşabilir.

Bir yangının çıkması için üç şeyin bir arada olması gerekir. Hava (içindeki oksijen), yanıcı madde (burada un oluyor) ve tutuşturucu. Silolarda insanların çalıştıkları yerlerde tutuşmak için gereken metreküpte en az 50 gram un tozu miktarına pek ulaşılamaz. Tabii burada unutulmaması gereken patlamaya sebep verenin yanıcı maddenin havada asılı duran toz miktarı olduğudur, yoksa yere serilen unda böyle bir tehlike yoktur.

Silolarda tutuşmaya sebep olan şeyler, bilinçsizce yapılan bir kaynak, bir kesme işlemi, sigara, asansörler ve konveyörlerin mekanizmalarından çıkan kıvılcımlar olabilir. Şüphesiz ortamın da çok önemi vardır. Patlamanın yarattığı büyük basınç boşalacak yer bulamazsa binayı bile yıkabilir. Açık havada ise patlama olmaz ama yine de tehlikeli bir alevlenme olur.

Hanımlar, endişelenmeyin, kurabiye veya börek yapmak için aldığınız bir kilo undan 50 gramı havaya uçmaz. Bu olay için tonlarca un gerekir. Hamur yoğurmak için balkona çıkmanıza hiç gerek yok!

Genel Bilgi

Tarihte kayda geçen ilk un patlaması 1785 yılında İtalya’da Turiri’de bir ekmek fırınında, bir lambanın un tozunu tutuşturması sonucu oldu. Ölüme ve fazla zarara yol açmayan bu patlamadan sonra konu unutuldu gitti.

Modern günlerimizin başlangıcında, insanlık tarihinin ana gıdası ekmeğimizin en önemli girdisi olan unun çok ciddi bir şekilde yanarak patlayabileceğini kime söyleseniz herhalde şaka kabul eder gülerdi. 1981’de ABD’de büyük bir hububat silosu infilak edip, 9 kişi ölüp, 30 kişi de yaralanınca gülmeler durdu. 1988’de hububat bulunan yerlere belirli bir emniyet standardı getiren kuralların uygulanmasına başlanmasına rağmen 90’lı yıllarda sadece ABD’de undan kaynaklanan ortalama yılda 13 patlama oldu.

Peki nasıl oluyor da un bu kadar tehlikeli bir şekilde patlayabiliyor? Sebebi basit. Çünkü o bir karbonhidrat. Havada toz olarak asılı duran karbonhidratın miktarı, bir metreküpte 50 gramı aşınca herhangi bir şekilde tutuşturulduğunda patlar. Un tozları o kadar küçüktür ki, anında yanar ve bu yangın diğerlerine incirleme yayılır. Bu da toz bulutunda, ortama da bağlı olarak, patlayıcı bir güç oluşturur. Benzer durum şeker, puding ve hatta çok ince testere talaşlarında bile oluşabilir.

Bir yangının çıkması için üç şeyin bir arada olması gerekir. Hava (içindeki oksijen), yanıcı madde (burada un oluyor) ve tutuşturucu. Silolarda insanların çalıştıkları yerlerde tutuşmak için gereken metreküpte en az 50 gram un tozu miktarına pek ulaşılamaz. Tabii burada unutulmaması gereken patlamaya sebep verenin yanıcı maddenin havada asılı duran toz miktarı olduğudur, yoksa yere serilen unda böyle bir tehlike yoktur.

Silolarda tutuşmaya sebep olan şeyler, bilinçsizce yapılan bir kaynak, bir kesme işlemi, sigara, asansörler ve konveyörlerin mekanizmalarından çıkan kıvılcımlar olabilir. İüphesiz ortamın da çok önemi vardır. Patlamanın yarattığı büyük basınç boşalacak yer bulamazsa binayı bile yıkabilir. Açık havada ise patlama olmaz ama yine de tehlikeli bir alevlenme olur.

Hanımlar, endişelenmeyin, kurabiye veya börek yapmak için aldığınız bir kilo undan 50 gramı havaya uçmaz. Bu olay için tonlarca un gerekir. Hamur yoğurmak için balkona çıkmanıza hiç gerek yok!

Türkçe Sözlük

(i. A.). Bekârlık, ergenlik, evlenmeden yaşama.

Türkçe Sözlük

(f.). T. Gitmek, yetişmek, Osm. vusûl bulmak: Acaba şehre vardılar mı? 2. Tutmak, Osm. bâliğ olmak: Bu masraf yüz liraya vardı. 3. Neticelenmek: Bu iş neye varacak? 4. Yanaşmak, Osm. takarrüb etmek, müracaat etmek: Yanına, eteğine vardı. 5. Anlamak, Osm. fehmetmek: Farkına, içyüzüne, hakikatine vardı. 6. Dalmak, kendini vermek: Uykuya, zevke vardı. 7. Kıymak, cür’et etmek, acımamak, çekinmemek: O sözü söylemeye nasıl ağzı varıyor? Aşağı varmak — Eksilmek. Ere varmak = Kocaya varmak, (kız) evlenmek. El varmamak = Gönül istememek. Üstüne varmak = 1. Zorlamak. 2. Birdenbire gelivermek. Fenaya varmak = Neticesi fena olmak. Kocaya varmak = (kız) Evlenmek. Var, haydi git = Var bildiğini yap. Varsın = Bırak, ko: Varsın desin. Vararak, vara vara = Git gide.

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Düğün ziyafeti. 2. Evlenme töreni, düğün: Velîme cemiyeti.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Kadın İsmi) - Düğün ziyafeti. Evlenme, düğün.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. buhar olabilen, buharlaşabilen, uçar, gaz haline gelir; havai, hafif meşrep; dönek; çabuk alevlenir; kısa süreli, geçici; devamsız. volatileness, volatility i. buharlaşabilme.

İngilizce - Türkçe Sözlük

f. (-ded; -ded veya wed; -ding) nikah ile almak veya varmak: ile evlenmek bağlanmak; evlenmek, kocaya varmak, dünya evine girmek.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. evli, evlenmiş; evliliğe özgü. wedded to bağlı, kendini adamış.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. nikâh, evlenme merasimi, düğün; evlilik yıldönümü. wedding cake düğün pastası. wedding ring nikah yüzüğü. golden wedding evliliğin ellinci yıldönümü. silver wedding evliliğin yirmi beşinci yıldonumü.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. (çoğ. -wives) karı, zevce, eş, hanım, refika. take to wife evlenmek. wife'hood i. zevcelik, karılık. wife'less s. karısız, karısı olmayan. wife'ly s. zevceye yakışır.

İngilizce - Türkçe Sözlük

f., (eski) evlenmek, karı almak; kadınla evlendirmek.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Ateşe vermek: Barakaları yakmışlar, bu kış çok odun yaktık. 2. Tutuşturmak, alevlendirmek: Biraz ateş yakalım, sobayı yakalım mı? Mumları yakın. 3. Çok ısınmak, çok sıcak olmak: Bugün güneş yakıyor. 4. Acıtmak, biber gibi keskin bir acı ile tesir etmek: Hardal dilimi yaktı, bu ilâç çok yakıyor. 4. mec. Aşka düşürmek: O kız biçareyi yaktı. 6. mec. Çok zarar vermek: Adam bu çürük malı satarak beni yaktı. Başını nâra yakmak = Belâya düşürmek. Abayı yakmak (argo) = Aşık olmak.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Tutuşmak, parlamak, alevlenmek: Ateş yandı, soba daha yanmadı. 2. Ateş alıp kül olmak: O konak yandı. 3. Ateşte lüzumundan fazla kalmak, çok pişip yanmış gibi olmak: Yemek yandı. 4. mec. Çok elem, keder veya aşk ve hicran çekmek. 5. Zarar ve ziyan görmek, ders almak: Avdan yandım. 6. Dert anlatmak: Yanıp yakılmak. 7. Oyunu kaybetmek: Ben yandım. 8. Çok üzülmek, acımak: Şu çocuğun hâline yanıyorum. Birinin nârına yanmak = Biri yüzünden zarar görmek. Can yanmak = Ders ve ibret alacak surette zarar görmek. Yanıp yakılarak = Büyük bir üzüntüyle: Dostunun vefatını yanıp yakılarak anlatıyordu. Yana yana = Yürek acısıyle.

Türkçe Sözlük

(i.). Yetişmiş, evlenme çağına gelmiş.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Büyümüş, iş görebilecek veya evlenecek yaşa vâsıl olmuş: Yetişmiş oğullan, yetişmiş bir kızı vardır. 2. Olgun, kemal bulmuş: Yetişmiş meyve.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i., f. boyunduruk; sakaların omuz sırığı; bağ, esaret; yeke; çatal; nigah rabıtası gibi bağ; hizmet, kulluk; boyunduruğa koşulmuş çift hayvan; evlendirmek; bağlamak; çalışmak. yoke of oxen bir çift öküz. yoke of a rudder dümenin boyunduruk yekesi. throw o

Türkçe Sözlük

(i. F.). 1. Terazi dili gibi Aletlerin dil şeklindeki kısmı. 2. Alev, yalım. Zebâne-keş = Alevlenen, alevi çıkan.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Erkek İsmi) - İki nur sahibi. Hz.Osman’a Hz.Muhammed (s.a.s)’in iki kızıyla evlendiği için bu ad verilmiştir.