Fena Fil Işk | Fena Fil Işk ne demek? | Fena Fil Işk anlamı nedir?

Fena Fil işk | Anlamı Nedir?


Aradığınız kelime: fena fil isk

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s) çok kötü, iğrenç, nefret uyandıran abominable snowman (bak) yeti abominably (z) çok fena bir şekilde, berbat olarak.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Nam ve şöhret kazanmak. 2. Fenalıkta şöhret bulmak, bed-nâm olmak.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Adı ve ismi olan, adlanmış: Ahmed adlı = Ahmed nâm, Ahmed ismiyle müsemmâ. 2. Meşhur, tanınmış, şöhret kazanan. 3. Fenalıkta adı çıkmış. İyi adlı = itibarlı, iyi şöhretli. Adlı sanlı = Şöhret, şan ve itibar sahibi.

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Afiflik, temizlik, temiz olma, iffet. 2. Fenalıktan günâh işlemeden kaçınma (bilhassa cinsî ahlâk için kullanılır).

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Kadın İsmi) 1.Afıflik, temizlik, temiz olan. 2.Fenalıktan, günah işlemekten kaçınma. 3.Namuslu olmak.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Daha ağır olmak, ağırlığı artmak. 2. Vahamet kesbetmek, vahîm olmak: Hasta, hastalık ağırlattı. 3. Vakar ve temkin peyda etmek, daha olgun olmak. 4. Fena kokmağa başlamak, bozulmak: Yemek ağırlaştı.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(z). fena, yanlış; kusurlu. come amiss zarar vermek. go amiss yolunu şaşırmak , yanılmak. not amiss isabetli, münasip. take amiss gücenmek.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(f). imha etmek yok etmek; bozmak; iptal etmek, feshetmek. annihilable (s). imha edilebilir, fesh ve iptal edilebilir. annihila'tion (i). imha, yok etme; iptal; tüketme; fena.

Şifalı Bitki

(Wacholder, Geniévre, Juniper): Kışın yapraklarını dökmeyen daimi yeşil ağaçlardan. Yaprakları küçük pulsu veya iğne şeklinde olup 1-2 cm uzunluğundadır. Bir evcikli veya iki evcikli bitkilerdir. Ardıç yemişi diye anılan kozalakları dişi ağaçlar üzerinde bulunur. Ardıç türleri kozalaklarının büyüklüğüne, rengine ve özellikle her kozalağın içinde bulunan tohumlarının sayısına göre birbirinden ayırt edilir. Çesitleri ve kullanıldığı yerler: Sıcak iklimlerde ve korunmuş alanlarda ağaç gibi büyümesine karşılık, soğuk bölgelerde çalı manzarasındadırlar. Genel olarak odunu yumuşak ve dayanıklıdır. Kurşun kalem yapılır. Kerestesi de demiryolu traversi olarak kullanılır. Bütün Kuzey Yarımküre’de yetişen 60 türü vardır. Memleketimizde 8 ardıç türü yetişmekte olup önemlileri şunlardır: - Katran ardıcı (Juniperus oxycedrus): Trakya ve Anadolu’da yaygındır. Çalı veya küçük bir ağaç şeklindedir. Yaprakları üçlü ve batıcıdır. Kozalakları kırmızımsı olup iki tohumludur. Dallarından elde edilen katranı cilt hastalıklarında kullanılır. - Adi ardıç (Juniperus communis): Memleketimizde Trakya bölgesinde tesadüf edilen çalımsı veya küçük agaçlardandır, yaprakları batıcıdır. Kozalakları mavimsi siyah renkli, üç tohumludur. İdrar söktürücü olarak kullanılır. - Bodur ardıç (Juniperus nana): Memleketimiz dağlarında, özellikle Kuzey Anadolu dağlarında geniş topluluklar meydana getirir. Kozalakları mavimsi siyah renklidir. Yenir ve idrar söktürücü özelliktedir. - Kokar ardıç (Juniperus foetidissima): Doğu Akdeniz Bölgesi ağacıdır. Memleketimizin dağlık yerlerinde yetişir. Sürgünleri dört köşeli, kozalakları mavimsi siyah renkli, 1-2 tohumludur. Yapraklar ezildiği zaman fena kokular çıkarır. - Yüksek ardıç (Juniperus excelsa): Memleketimizin dağlık bölgelerinde yetişir. Sürgünleri dört köşeli değildir. Kozalakları mavimsi siyah renkli, 4-6 tohumludur. - Finike ardıcı (Juniperus phoenicea): Batı ve Güney Anadolu’da yetişen çalımsı, bodur ağaçlardandır. Kozalakları kızılımsı kahverengi, 4-9 tohumludur.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s). çok fena, pek çirkin, iğrenç, menfur; gaddar, zalim, kalpsiz atrociously (z). zalimlikle, gaddarcasına; korkunç bir şekilde. atrociousness (i). zulüm gaddarlık, iğrençlik, menfur oluş.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s). korkunç, dehşet verici; müthiş, berbat, çok kötü; (k).dili heybetli, iri awfully (z)., (k).dili çok; çok fena.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Ayrı olarak, ayrı bir önem verilerek. 2. Bundan başka, üstelik: Çocuğu fena halde azarladılar, ayrıca dayak ea yedi.

Türkçe Sözlük

(i.). Ayva: Ekmek ayvası, şeker ayvası, gevrek ayva, limon ayvası, Çin ayvası = Bu meyvenin çeşitleri. Ayva çekirdeği = Donuk penbe renk. Ayva gibi = Pek sararmış, hasta. Ayvayı yutmak, yemek = Sarhoş olmak, fena bir vaziyete düşmek.

Türkçe Sözlük

(f). 1. Başkası tarafından kışkırtılmak. 2. Yüz verilip şımartılmak (şımarılmak): Yüz bula bula azdırıldı. 3. Yoldan çıkarılıp kötü yola sevkedilmek. 4. Küçük bir fenalığı ıslah olunmayacak hâle getirmek.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Harekete getirmek, kışkırtmak. 2. Yüz verip şımartmak. 3. Yoldan çıkartmak, ayartmak, sapıttırmak. 4. Küçük bir fenalığı ıslah olunmayacak hale getirmek: Çamaşırcı çamaşırı azdırdı: Fena yıkayarak temizlenmeyecek hâle getirdi.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Coşmak, tehevvür ve heyecana gelmek, şımarmak: Bu adam azdı. 2. Taşmak, yatağından çıkmak: Dereler azmış. 3. Doğru yoldan çıkmak, taşkınlık etmek. 4. Şiddetlenmek: Rüzgâr azdı. 5. Şehveti fazlalaşmak: Bu adam azdı. 6. Fenalaşmak, iltihap peyda etmek: Yarası azdı. 7. Kudurmak: Köpek azdı. 8. Sararıp temizlenemiyecek hâle gelmek: 8u çamaşır azmış. 9. İki ayrı cinsten, iki ayrı haynandan doğmak: Bu koyun merinosla kıvırcıktan azmıştır. Bu köpek çakaldan azmıştır. Döş azmak = İhtllâm olmak.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(f). fena yola sapmak; doğru yoldan tekrar günaha dönmek. backslider (i). fena yola sapan kimse; tekrar günaha dönen kimse.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(z). fena halde; (k.dili) çok .

Türkçe Sözlük

(BAKAA) (bk. beka) (i. A.). Bulunduğu halde kalma, devam, sebat, yok olmama, fenâ mukabili: Baka bulmak — Daim ve sâbit olmak. D»r-ı baka = Ahret, dâr-ı fenâ (dünya) zıddı.

Türkçe Sözlük

(ka ile) (i. A. «beka» dan if.) (mü. bâkîye). 1. Daimî, ebedî, ölümsüz, geçici olmayan, fenâ bulmaz: Dünya fânî, ahret bâkîdir. 2. Kalan, artan. (Her ne kadar kalmak mefhumunu da içine alırsa da, yine kalmak fiiliyle kullanılır): Hesaptan bâkî kalan miktar. Alt taraf, mâbad: Bâkîsi mâlûm olamadı. Artık, bundan başka, Ahır: Bâkî dua.

Türkçe Sözlük

(f. müzârî: Batar). 1. Bir şeyin içine sokulmak, aşağıya gitmek, dalmak: Suya, yere, çamura batmak. 2. Girmek, hulûl ve nüfuz etmek: Ayağıma iğne, diken battı. 3. Girer gibi hissolunmak, acıtmak: Gözüme bir şey batıyor. 4. Ufuktan aşağı gitmek, gurub, ufûl etmek: Güneş battı, ay batacak. 5. Garkolmak, denizin dibine çökmek: Gemi battı. 6. Mahvolmak, kaybolmak: Bütün malı, serveti battı. Filân bankada birkaç bin lirası battı. 7. İflâs etmek, müflis olmak, bir şeyi kalmamak: O adam battı. Filân şirket, banka batmak üzredir. 8. Bozguna uğrayıp mahv ve perişan olmak: Bütün bir tümen battı. 9. Görülmez ve işitilmez olmak, eseri kalmamak: Onun adı battı. 10. Dalmak, müstağrak olmak: Borca, tere, al kanlara batmak. II. Fena tesir etmek, dokunmak: Onun lâkırdısı bana batmaz. Kandil batıp çıkmak = Sönmek derecesinde olmak. Çağatayca’da yardımcı fiillerden olup devam ve istimrar beyan eder: Bağırıp batmak = Bağırıp yatmak, durmak.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). hayvan, bilhassa dört ayaklı iri hayvan; hayvanca davranan kaba kimse beast of burden yük hayvanı. beast of prey yırtıcı hayvan, canavar. beastie (i)., iskoç. hayvancık. beastly (s)., (z). hayvan gibi; (k.dili). çok fena; (z)., ing., (argo) çok.beast

Türkçe Sözlük

(i. F.) 1. Kötü, fena. 2. Çirkin, nâhoş, soğuk: Bed koku. Kötülük, fenalık, şer: Nİk ve bedi (iyi ile kötüyü) farketmek. (Birçok sıfat terkiplerinin teşkiline de girer ki başlıcaları sıralarında zikrolunacaklardır). Bed-renk = Açıkla koyu arasında kirlimsi renk.

Türkçe Sözlük

(i. F.). Hiç bir şeyi beğenmeyen, her şeyi fenâ gören adama yakışacak surette, kötümserce.

Türkçe Sözlük

(i. F.). Fenâ görürlük, kötümserlik, bedbinlik.

Türkçe Sözlük

(i. F. bed = kötü, bû = koku). Kötü kokulu, fena kokan.

Türkçe Sözlük

(i. F. bed = kötü, fercam = encâm). Encamı kötü, sonu fena.

Türkçe Sözlük

(i. F. bed = kötü, fiâl = işler). İşi kötü, fena işler.

Türkçe Sözlük

(i. F. bed = kötü, güman = zan). 1. Fenalık düşünen, herkesin fenalığında bulunan, bed-hâh. 2. Her işde bir fenalık gören, vesveseli.

Türkçe Sözlük

(i. F.). Hâli kötü, kötü halli, fena bir halde bulunan, düşkün.

Türkçe Sözlük

yahut BED-HUY (i. F. bed = kötü, hû = tabiat, ahlâk). Kötü huylu, fena tabiatlı, kötü alışmış, huysuz.

Türkçe Sözlük

(i. F. bed = kötü, kâr = iş). İşi kötü, fenalıkta bulunan.

Türkçe Sözlük

(i. F. 1. Sarhoşluğu kötü, fenâ sarhoş. 2. Kendini bilmeyecek derecede sarhoş, kendinden geçmiş.

Türkçe Sözlük

(i. F. bed = kötü, nihâd = tabiat, huy). Kötü tabiatlı, fena huylu.

Türkçe Sözlük

(i. F. bed = kötü, dîden = görmek). Kötümser, herkesin kötülüğünü gören ve arayan. Bilhassa politika dilinde Fransızca pessimiste kelimesinin tercümesi olarak kullanılır ki, her hali fena görmeye meyleden demektir.

Türkçe Sözlük

(i. F. ber = yükseltme edatı, bâd = hava). 1. Havaya uçmuş gibi perişan. 2. Harap, viran, telef olmuş. Türkçe. 1. Pis, kirli: Berbat adam. Üstünü başını berbat etti. 2. Kötü, fena.

Türkçe Sözlük

(i. F. «bed-ter»den muhaffef). Daha kötü, daha fena: O, iyi değildi, bu, ondan beterdir. Daha kötü hal: Beterine uğramak, Allah beterinden saklasın.

Türkçe Sözlük

(i.). Bitmiş, mahv ve harap olmuş, fena bulmuş, ümitsiz.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Sona ermek, tamam olmak, Osm. pâyâna varmak, hitâm bulmak: Yapmaya başladıkları cami bitti, yazdığınız mektup bitti mi? 2. Tükenmek, kalmamak: Mürekkebim bitti, kandilin yağı bitti. 3. Mahv ve harap ve perişan olmak, fenâ bulmak, bozulmak: Muharebede düşman tümeni bitti. 4. Kalakalmak. 5. Yorulup kalmak, bıkmak, bezmek: Sabahtan beri uğraşa uğraşa bittim. 6. İstihza ile hayret etmek, şaşmak: Söylediği şiire bittim. 7. Nihayet derecede sevmek: Şu güzel ata bittim.

Türkçe Sözlük

(i.). Boy eksikliği, kısalık: Boysuzluk ne fena şey!

Türkçe Sözlük

(f.). t. Düzgünlüğünü kaybetmek, başka hâl almak: Bu kitap bozuldu, bahçe bakımsızlıktan bozulmuş. 2. Harap ve vîran olmak, yıkılmak: Duvarlar bozulmuş. 3. Muattal ve battal olmak, işlemez ve kullanılmaz olmak: Saat bozuldu. 4. Fenâ bulmak, mahvolmak, perişan olmak, fesholunmak: O usul şimdi bozuldu. 5. Kötüleşmek, fenalaşmak: Bu çocuğun terbiyesi bozuldu, yağmurdan yollar bozulmuştur. 6. Çürümek, kokmak veya ekşimek: Bu et, bu yemek bozulmuş. 7. Mağlûp ve perişan olmak, bozgun vermek: Düşmanın filân tümeni bozuldu. 8. Beklenmeyen, ters bir cevap almakla mahcup olmak: Zavallı çocuk o cevaptan bozuldu. 9. Zayıflamak, benzi solmak: Hastalıktan çok bozulmuş.

İngilizce - Türkçe Sözlük

bak. break; s. kırılmış, parçalanmış, yarılmış, yarık, kırık (çizgi); eksik, parçaları kırılmış (çay, yemek takımı); ihlâl edilmiş, çiğnenmiş, yer yer kesilmiş, inkıtaa uğramış; ruhça ve bedence zayıf düşmüş; terbiye edilmiş (at v.b.); bozuk, fena konuşul

Türkçe Sözlük

(f.) Fenalığını söylemek, Osm. fasi ve gıybet etmek: Adam çekiştirme pek kötü bir huydur.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Erkek İsmi) 1.Yerini yurdunu terk etmek. 2.Tasavvufta, kulun, Allanın sıfatlarıyla halvetten çıkışına ve fena fillahda fani oluşuna denilir. Celvetiye; Aziz Mahmud Hüdayi’nin kurduğu tarikatının adı.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Pişmemiş, kaynatılarak yahut kızartılarak yenecek hale gelmemiş. Fars. nâ-pûhte: Çiğ et, çiğ sebze. 2. İyi pişmemiş, az pişmiş: Çiğ ekmek. 3. Olmamış, kemâle ermemiş, ham: Çiğ armut. 4. mec. Tecrübe görmemiş, alışmamış, ham, densiz: Bu adam pek çiğ. 5. Kötü, çirkin, bed, fena, lefafetsiz, soğuk: Çiğ renk. 6. işlenmemiş, tabiî hâlinde, ham: Çiğ toprak. Çiğ çiğ yemek = Büyük bir hırs ve kin göstermek: Askerimiz, düşmanı çiğ çiğ yemek istiyordu.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. içerden dışarıya varmak, çıkmak: Evden çıktı. At ahırdan çıkacaktır. 2. Yükselmek, yukarı kalkmak, Osm. suûd etmek: Evin üst katına çıktı. Merdivenden çıkıyordu. 3. Meydana gelmek, zuhur etmek, görünmek: Bize çıkmadı. 4. Doğmak, Osm. tulü etmek: Güneş, ay çıktı. S. Verilmek, ödenmek: Maaş, ihsan, ikramiye çıktı. 6. Son bulmak, geçmek, Osm. mürûr etmek: Mart çıkıp, nisan girdi. Çıkan ay. 7. Şâyî olmak, duyulmak, intişâr etmek: Bir lâkırdı, bir havadis çıktı. 8. Neşrolunmak, intişar etmek: Bir kitap, bir gazete çıktı. Falan gazete sabahları çıkar. 9. İcad ve ihtirâ olunmak: Yeni bir usul çıktı. Pek işe yarar bir makine çıktı. 10. Birinin veya bir heyetin huzuruna varmak: Makama çıktım. Mahkemeye çıktı. 11. Kaldırılmak, Osm. raf’ ve nez’ olunmak, selb olunmak: Fes baştan, çizme ayaktan çıkar. Bu esvap kolay çıkmaz. Bu yüzük parmağımdan çıkar. 12. Elde edilmek, özü alınmak: Çiçekten su, sütten yağ çıkar. 13. Netice alınmak, Osm. istintâc, istinbât olunmak: Bundan ne çıkar? Böyle sözlerden bir şey çıkmaz. 14. Artmak, yükselmek, pahalılaşmak: Zahirenin fiyatı çıktı. 15. Pahalanmak, pahası artmak: Savaş sebebiyle İngiliz malları çıktı. Pamuk çok çıktı. 16. Mal olmak; şu kadar para ile vücuda gelmek: Bu ev kaça çıktı? Şu kumaştan bir kat esvap kaça çıkar? 17. Gerçekleşmek, tahakkuk etmek, doğru olduğu anlaşılmak, açığa çıkmak: Benim sözüm çıktı. O adamın dediği çıkacaktır. 18. Ortaya çıkmak, zuhûr etmek, görünmek, ne olduğu anlaşılmak: Aldıkları gelin nasıl çıktı? Gelen atlar iyi çıkmadı. O iş umduğumuz gibi çıkmadı. 19. Başa çıkmak: Sendikaların tuttukları yol çıkmaz. O, çıkar iş değildir. 20. Kifayet etmek, yetişmek, kâfi olmak: Bir elbise iki metre kumaştan çıkar mı? Bu kumaştan bir pantolon çıkmaz. 21. Sonuna gelmek, sona ermek, varmak, nihayet bulmak: Bu yol nereye çıkar? 22. Kör olmak, patlamak, akmak, sakatlanmak: Gözü çıktı. Gözlerim çıksın (yemin). 23. (uzuv) Yerinden oynamak, (kemik) mafsaldan ayrılmak: Kolu çıkmış. 24. Sâdır olmak: Emir çıktı. 25. Bitmek: Ekinler yeni çıkıyor. 26. (renk, boya) ZAil olmak, solmak: Bu boya çıkar mı? Bu kumaşın rengi çıkar. Ad çıkmak = Fenalıkta şöhret bulmak, kötü tanınmak. Aradan çıkmak = Mündefî ve zâil olmak. Aslı çıkmak = Doğruluğu belli olmak: O havadisin aslı çıkmadı. Elden çıkmak = Kaybolmak. Usta çıkmak = Maharetini göstermek. Baştan çıkmak = Azmak. Başa çıkmak = Muvaffak ve müyesser olmak. Başa baş çıkmak = Yeke yek gelmek, tamam tamamına yetişmek. Paradan çıkmak = Para sarfına mecbur olmak. Can çıkmak = Olmak ve mec. Çok zahmet ve meşakkat çekmek. Hatırdan çıkmak = Unutulmak. Karşı çıknuk = Karşılamak. Gözden çıkmak = Gözden düşmek, soğumak. Yoldan çıkmak = Katar veya tramvay yolundan dışarı fırlamak. Yola çıkmak = Yolcu olmak, yola koyulmak. Kokusu çıkmak — Duyulmak.

Türkçe Sözlük

(f.). Ciltlemek, kap geçirmek, teclit etmek: O ciltçi, kitapları pek fena ciltledi.

Türkçe Sözlük

(i.) (aslı Farsça «çirk» den, yani kirli). 1. Güzelin zıddı, çirkin: Çirkin adam. Çirkin kız. Çirkin yüzlü. 2. Kötü, beğenilmeyecek. Ar. Mezmûm, redâ, Fars. bed: Çirkin iş, çirkin huy. Kötü, fena: Çirkin etmiş, çirkin söyledi.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Çirkin olanın hali, güzellik karşılığı. 2. Kötülük, fenalık. Ar. redâet.

Türkçe Sözlük

(i. A. c.). Bedduâlar, fenâ sözler.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Saçmak, ayırmak ve perişan etmek: Bu kâğıtları odanın içinde kim dağıttı? 2. Tevzi ve taksim etmek, bölüştürmek, ayrı ayrı vermek: Aşure dağıtıyorlar, gazeteleri müvezziler dağıtır. 3. Öteye beriye püskürtüp defetmek: Rüzgâr bulutlan dağıttı: Ağız dağıtmak = Terbiyesizcesine fena sözler söylemek: Ağzını pek dağıtıyor. Ağzını, burnunu dağıtmak = Pek fena döğmek.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (Arapça’da müennestir. Birçok cem’i varsa da dilimizde hiç biri bu mânâlarla kullanılmaz). 1. Evin büyüğü, birkaç daireyi içine alan mesken, konak. 2. Mahal, mekân, makam, yer: Dâr-ı dünyâ, dâr-ı Ah ı ret. Dâr-ül-istihzârât = Kimya işleri yapılan yer (Fr. laboratoire). Dâr-ül-amân = Emniyet yeri. Dâr-ül-beka = Ahıret. Dâr-ül-harb = Savaş yeri. İslâm hukukunda bir İslâm devletinin hükmünde olmayan yerler. Dâr-ül-hilâfe = Hilâfet merkezi olan şehir, 1924’e kadar İstanbul. Dâr-üs-saâde-i şerife ağası = Osmanlı sarayında haremin en büyük Amiri olan büyük görevli. Dâr-ül-islâm = 1. Cennet. 2. Vaktiyle Bağdad şehri. Dâr-üs-saltanat = Taht merkezi. Dârüşşafaka = Yetim çocukların okutulmasına, tahsil talim ve terbiyesine mahsus müessese. Dâr-ı şûrây-ı askerî = Askerî şûrâ, askerî meclis. Dâr-ül-fenâ = Dünya. Dâr-ülfünûn = Üniversite. Dâr-ülmuallimîn, dâr-ülmuallimât = Erkek ve kız öğretmen yetiştirmeye mahsus mektep. Dâr-ül-mülk = Başkent. Dâr-ülvelâde = Gebe fakir kadınları doğurtmaya mahsus hastahane, doğumevi. Dâreyn = mec. iki ev (dünya ve Ahıret).

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s). sağlıga zararlı, muzır, fena.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(f). fenalaşmak, bozulmak, alçalmak, gerilemek. deteriora'tion (i). fenalaşma, gerileme, bozulma, çürüklük, çürüme.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. insan ve hayvanların ağzındaki organ ki, besini yutmaya ve bilhassa insanda konuşmaya yarar. Ar. lisân, Fars. zebân: insan dili, koyun dili. 2. İnsanların konuştukları lehçelerin beheri. Lügat, lisan, zebân: Dünyada binlerce dil konuşulur. Türkçe eski ve geniş bir dildir. 3. Çeşitli Aletlerin uzunca, yassı ve çok defa oynak kısımları: Terazi, düdük, kilit dili. 4. Denizin içine uzanmış uzun, kumluk, üstü düz ve alçak kara parçası (dağlık ve taşlık olanına burun denir). 5. mec. Dedikodu, aleyhte söz söyleme: Allah, dilinden kurtarsın. Ağzı var dili yok, ağzında dili yok = Ses çıkarmaz, dayanıklı, tahammül eden, utangaç, masum, mahçup. Edirne dili = Başlıca bu şehirde yapılan sığır dili pastırması. Dilaltı = Tavuklarda görülen bir hastalık, kurbağacık. Dil ucunda olmak = Hemen söylenecek gibi hatıra gelip yine kaçmak: Onun adı dilimin ucundadır. Dil uzatmak = Haddini aşarak birinin aleyhinde söylemek. Dili uzun = Edepsiz Dil oğlanı = Vaktiyle Avrupa elçiliklerinde tercüman yamağı. Dil bağlamak = Susmaya mecbur etmek. Osm. iskât etmek. Dil balığı — Yassı bir cins balık. Dil burmak, dil çıkarmak = Eğlenmek, alay, istihzâ etmek. Dil peyniri = Uzun parçalı bir cins taze peynir. Dil tutmak = Düşmanın durumunu söyletecek esir tutmak. Dilini tutmak = Sözüne hâkim olmak, sır vermemek, her şeyi söylemekten sakınmak. Dillere düşmek = Kötü şöhret bulmak, kötülüğü yayılmak. Sığır dili = Uzun yapraklı bir bitki. Ar. lisân-üssevr. Kuş dili = 1. Kelimelerin her hecesi arasına diğer bir hece katarak ve tekrar ederek veya diğer bir suretle söylenmek ve bilmeyenler tarafından anlaşılmamak üzere birkaç kişi arasında uydurma dil. 2. Dişbudak tohumu. Dillerde gezmek = Fenalıkla şöhret bulmak. Dilini kesmek = Susmak, sükût etmek. Dile gelmek = 1. Kötü şöhret kazanmak. 2. Sevilmek. Köpek dili = Kızıllık otu. Küçük dil = Boğazda yukardan aşağıya sarkan küçük et parçası.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). it papatyası, fena kokulu papatya, (bot). Athemus cotula.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. El ile veya vücudun diğer bir organıyle ilişmek, sürülmek. Osm. temas etmek: Soğuk havada mermere dokunmak fenadır; elim dokunmakla soğukluğunu duydum. 2. El sürüp bozmak, halel getirmek, değiştirip bozmak, ilişmek: Kimse bu kâğıtlara dokunmasın; ben o yemeğe hiç dokunmadım; buna asla el dokunmamıştır. 3. İncitmek, zarar vermek, rahat bırakmamak, sataşmak: Bu çocuğa dokunmayın; şu fakire niçin dokunuyorsunuz? 4. Tesir etmek, işlemek, tesirli olmak: Bana, onun sözü dokunmaz; söylediği söz bana çok dokundu. 5. Sarhoşluk vermek, çok sert gelip sersemlik getirmek: Bu tütün, bu şarap bana dokunur. 6. Hüzün, keder, üzüntü vermek, merakı arttırmak: Böyle şarkılar bana dokunur; kaval sesi adama dokunur. 7. Sıhhatçe zararlı olmak, yaramamak, rahatsızlık vermek: Ekşi şeyler bana dokunur; zeytinyağı cilt hastalığı olanlara dokunur; her yemeğin çoğu dokunur. 8. Ait olmak: Hayrı dokunmuyorsa bari şerri de dokunmasın; o işte bana dokunur bir taraf göremiyorum. 9. Tecavüz ve tasallut etmek: Irza, namusa dokunmamalı; o söz haysiyetine dokundu. Su ya sabuna dokunmamak = Hiçbir tara fa zararı olmamak, karışmamak.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Dönmek, devir, cevelan etmek: Sabahtan beri sokaklarda dolaşıyorum; kırlarda dolaşıp durduk. 2. Gezmek, seyahat etmek. Fars, geşt-ü güzâr, Ar. teferrüc: Bir dolaş da gel; bir iki sene Anadolu’da dolaştım; o adam Akdeniz’de çok dolaştı; gelin biraz dolaşalım. 3. Yayılmak, intişar etmek, ortalarda olmak: Öyle bir söz dolaşıyor. 4. Birbirine geçmek, karışmak, girift olmak: Saçları dolaşmış: Bu iplikler dolaşırsa çözülmesi pek zor olur. 5. Doğrudan gitmeyip dolaşıklı olmak, öteye beriye sapmakla uzamak: Bu yol çok dolaşıyor. 6. Dönüp diğer bir taraftan varmak: Arkadan dolaş; art kapıdan dolaştık. 7. Boşuna gezmek, Ötede beride gezip durmak: İşsiz dolaşıp duruyor; buralarda ne dolaşıyorsunuz? Dışarıda çok dolaşma işimiz vardır. 8. Çevrilip öbür tarafa geçmek: Bozburun dolaşıldığı gibi limana girilir. 9. Gezerek aramak ve teftiş etmek: Bütün kırları dolaştık, vuracak bir kuş bile bulamadık. 10. Dönmek, devretmek: Kaptan Cook yelkenli gemisiyle dünyayı üç kere dolaştı; Stanley bütün Güney Afrika’yı dolaştı. 11. Gezip dolanmak veya teftiş etmek: Maarif müdürleri mektepleri dolaşmakla vazifelidir; idare memurları, idarelerindeki yerleri dolaşmakla mükelleftir. Ayak dolaşmak = Doğru yürüyemeyip ayaklan birbirine karışmakla sarhoş gibi yürümek. Ayağa dolaşmak = 1. Mâni ve engel olmak. Osm. musallat ve bâr olmak: Ayağıma dolaştı durdu. 2. İyiliğe karşılık bir fena hareketin cezasını çekmek: Nimetin kadrini bilmedi, ayağına dolaştı. Bir şeyin ardında, arkasında dolaşmak = Peşine düşmek. Dört dolaşmak = Sıkıntıda bulunmak, oraya buraya başvurmak. Dil dolaşmak = Açık ve rahat söyleyememek, sarhoş gibi söylemek, sözün gelişini idare edememek: Sanığın dili dolaştı, itiraf etti. Zihin dolaşmak = Zihin karışmak, şaşırmak.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s). korkunç, dehsetli, heybetli; (k.dili). iğrenç, berbat, çok kötü. dread fully (z). çok fena, dehşetle; (k.dili). çok, muthiş.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Düşmüş olanın hâli, düşüklük. 2. Saadet ve refahtan sonra gelen mahrumiyet. 3. Tutkunluk, alışkanlık: İşret düşkünlüğü pek fenadır.

İngilizce - Türkçe Sözlük

önek fena, zor, sert .

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). (f). cezir, deniz sularının çekilmesi; bozulma, düşüş, düşkünlük; (f). çekilmek (deniz); bozulmak, düşmek, zayıflamak. ebb tide cezir, inik deniz. at a low ebb çok fena vaziyette, müşkül durumda. ebb and flow gelgit, meddücezir.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s). fevkalade kötü, çok fena. egregiously (z). kötülükle. egregiousness (i). göze batar derecede fena ahlâklı oluş, kötülük.

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Daha hafif, daha zararsız: Ehven-i şer veya ehven»i şerreyn = iki fenalığın en hafifi. 2. Daha ve pek ucuz: Ehven fiyatla satılıyor. Bunu ehven almışsınız.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. İnsanın tutmak işlemek, asılmak gibi işlerde kullandığı iki organın beheri. Ar. yed, Fars. dest: Sağ el, sol el (umumiyetle omuzdan tırnak uçlarına kadar ve bilhassa kol ve bileğin dışında kalan aşağı kısmı yani bilek mafsalından itibaren avuçla parmakları içine alan cihete denilir). 2. Atın vesair dört ayaklıların ön ayaklarından her biri. 3. Maymunların el şeklinde ve el gibi kullanılan dört uzuvlarının her biri. 4. Aletlerin sapı, kol kulp: Değirmen eli. 5. Bazı Aletlerin vuracak ve dövecek kısmı, deste: Havaneli. 6. Ele ve avuca sığan miktar, evuç, tutam: Bir el buğday. 7. El ile yapılan bir işin bir defalığı, bir sefer: Bir el tabanca, bir el kâğıt. 8. mec. Vurma, darbe: Eli ağır. 9. Karışma, Osm. müdahale, dahi: Bu işte onun da eli vardır. 10. İktidar, irâde, ihtiyâr: O iş benim elimdedir. 11. Sahiplik, Osm. tasarruf, mâlikiyet: Mal bugün kimin elindedir? 12. İş, Ar. amel: Filân cerrâhın eli hafiftir. Filân hattatın eli bellidir. 13. Nöbet, sıra: El kimdedir? El atmak = Girişmek, Osm. tasaddi etmek. El açmak = Dilenmek. Eli açık = Cömert, verip dağıtan, müsrif. El altında = Hazır duran şey. El altından = Gizlice, kendini göstermeksizin, hafiyyen. Ele almak = Almak, kazanmak, kendi tarafına çevirmek. Ele avuca sığmaz = Zaptolunmaz, pek haşarı. El ayası = Avucun içinin düz yeri. Ar. râhe. El ele vermek = Birbirine yardım etmek, birlikte çalışmak. El vurmak = Girişmek, bir iş yapmaya koyulmak. 2. Çalmak, çırpmak, alkışlamak. 3. El koymak, dokundurmak, basmak. El uzatmak = Almaya hazırlanmak, istemek. Eli uzun = 1. Nüfûzlu. 2. Hırsız. El üstünde el var = Üstün üstü vardır. El uğuşturmak = Kederle şaşırmak. El etmek = İşaret etmek. Elde etmek = Kazanmak, kendi tarafına çevirmek. El ermek = Erişmek, nail olmak. El işi = Makine işi olmayıp el İle yapılmış. El bağlamak = Divan durmak. Ele bakmak = Muhtaç olmak, para beklemek. Eli bayraklı — Şirret, huysuz, fenalıkla tanınmış. El birliği = İttifak, işte ortaklık. Eli belde = Hizmete hazır. Eli boş = 1. İşsiz, Ar. muattal. 2. Bir şeye malik olmayan. Fars. tehî-dest. Eli pek = Cimri, hasis. El-pençe = Divan duran, hizmete hazır. El çabukluğu = Hokkabazlık. El çırpmak = El vurmak, alkışlamak. El çekmek = Vazgeçmek, Osm. sarf-ı nazar etmek, fâriğ olmak, kef-i yed etmek. El değmek = Vakit ve fırsat bulmak. Elden = 1. Nöbete ve muamele sırasına konmayarak; bizzat takip ederek. 2. Pazar ve çarşıdan olmayarak, bir münasebetle doğrudan sahibinden olarak: Bu arabayı elden aldım. Elden düşme — Kelepir, kullanılmış, ucuz. Fransızca: d’occasion. Elden çıkarmak = Satmak, defetmek, mâlik olmaktan kurtulmak. Elden çıkmak = Ölmek. Elden gelmek = Yapabilmek, iktidarı dahilinde olmak: Bu iş elimden gelmez, elden gelen. Elde = 1. Emri altında. İktidarı dahilinde. 3. Kazanılmış, itaat eden. 4. Hazır, Ar. müheyyâ. Hesapta toplamada üstteki sıraya geçirilmek üzere alttaki sıradan artan sayı. Elde bir = En evvel hesaba dahil olması lâzım gelen: O, elde bir. El sürmek = Bir işe başlamak. El suyu = Abdest. El dokundurmak = El sürmek, karışmak. E

İngilizce - Türkçe Sözlük

(çoğ. via) (i). fena koku gibi hafif ve gözle görülmeden ortaya yayılan madde; çürüyen cisimlerden çıkan fena koku.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Yardımcı fiil olarak isimleri fiil haline getirmeye yarar: İş halletmek, sebat etmek, sükût etmek, bayram etmek. 2. Yardımcı fiil olarak değer anlatan sözlerle beraber kullanılır: Bu eser beş para etmez, iyi ettin de oraya gittin. Bunu söylemekle fena etmedi. 3. Tahammül etmek: Ben gezmeden edemem, oysa o, gezmeden de edebilir. Beni görmeden edemiyor. 4. Zaman anlatan kelimelerle beraber erişmek: Konuşa konuşa sabahı ettik. 5. Bir şeyden mahrum bırakmak: Böyle giderse onu ekmeğinden ederim. 6. Yapmak: Sorma bana neler ettiğini. Çocuk altına etti. Ettiği hayır kendisinin olsun. Ettiği kâr kalmak = Yaptığı kötülüğün cezasını çekmemek. Ettiği yanına kalmamak = Yapılan bir kötülüğün cezasını bulmak.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s.), (i.) günahkar, fena, kötü, kem; keder verici; (i.) günah, şer, fenalık, kötülük, zarar,bela, dert. evildoer (i.) kötülük eden kimse, şerir, günahkar kimse, suçlu kimse. evil eye kem göz, nazar değdiren bakış. evil-minded (s.) fenalık düşünen, kötü n

Türkçe Sözlük

(i. A. fücûr’dan) (c. fecere, füccâr). 1. Fenâ huylu, günâhkâr, fücur sahibi. 2. Sefih, çok içen. 3. Habîs, rezîl, şerîr, şakî. 4. Kadına düşkün erkek, erkeğe düşkün kadın.

Türkçe Sözlük

(i. A. fena’dan imef.). (mü. fâniye). Zevâl ve son bulan, bâki olmayan, geçici olan: Alem fânidir.

İngilizce - Türkçe Sözlük

ünlem Püf ! Aman ! Ne fena ! Berbat !Uf be!

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Kadın İsmi) 1.İnsanda iyilik etmeye ve fenalıktan çekinmeye olan devamlı ve değişmez istidat, güzel vasıf. 2.Kişiyi, ahlaklı ve iyi hareket etmeye yönelten manevi kuvvet. 3.İnsanın yaratılışındaki iyilik, iyi huy, erdem. 4.İyi anlak, iffet. - (bkz.Erdem).

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s). korku veren, korkunç; korkak, heybetli; dehşetli; çok fena. fearfully (z). korkarak; korkunç derecede, müthiş bir şekilde. fearfulness (i). korkaklık, ödleklik.

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Yok olma, zeval, bakasızlık, devamsızlık. Ar. adem: Fenâ bulmak = Yok olmak. Osm. mahv ve zail olmak. Dâr-ı fenâ = 1. Fanî dünya. 2. (tasavvuf) İnsanın kendisinden ve başka bütün varlıklardan vazgeçip tek varlıkta erimesi.

Türkçe Sözlük

(i.) (yukarıdaki Arapça kelimeden galat). Kötü, Fars. bed, Ar. redî: Fena adam; fena iş; fena hava. Fenama gitti = Gücendim, kızdım, (bk.) Fenâ.

Türkçe - İngilizce Sözlük

bad. ill. evil. sinful. wicked. poor. foul. unholy. malicious. sinister. vicious. ill. badly. poorly. angrily.

Türkçe - İngilizce Sözlük

evil. ill. bad. wicked. unpleasant. badly. a lot. sick. awful.

Türkçe - İngilizce Sözlük

bad. evil. ill. poor. sick. terrible. miserable. harmful. naughty. nefarious. villainous.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(A.) [ فنا] yokluk. 2.kötü.

Türkçe Sözlük

(i. F. A. fenâ = zeval, F. pezireften = kabul etmek). Zeval bulan ebedî olmayan.

Türkçe Sözlük

(f.) T. Kötüleşmek, kötü olmak, fena hale gelmek, bozulmak: Bu ajcının yemeği çok fenalaştı. 2. (hasta) Ağır laşmak: Dün iyice idi bugün fenalaştı. 3. Ansızın bir hastalığa uğramak: Çarşıda alış veriş ederken fenalaştı evine götürdüler.

Türkçe Sözlük

(f.). Fena hale getirmek.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Kötülük: Bu malın fenalığı bellidir: Bunda ne fenalık görüyorsunuz? 2. Zarar, ziyan: Ben kimseye fenalık etmedim, kimsenin fenalığını istemem; o adam kimsenin fenalığında değildir. 3. Hastalık, keyifsizlik, neşesizlik: Bugün bende bir fenalık var. 4. Bayılma, bayılıp düşme veya bayılacak gibi olma: Yazı yazarken ansızın bir fenalık geldi.

Türkçe Sözlük

(i. aslı fenâr). 1. Her tarafı camla kaplı mum veya lâmba mahfazası: Bahçe feneri; sokaklarda fener yanmazsa herkes gece fenerle gezmek mecburiyetinde kalır. Hırsız feneri = Karşısındakini gösterip sahibini göstermiyecek surette yalnız önü camlı fener: Hayâl-i fener = Resimli camları olup duvara o resimleri aksettiren fener. Fr. lanterne magique. Karpuz fener = KAğıttan açılıp kapanır yuvarlak çeşidi. Gelin feneri = Renkli ve süslüsü. Muşamba fener = Muşambadan yapılma açılıp, kapanır fener. 2. Sahillerin tehlikeli burunlarında veya açıktaki kayalar üzerinde vesair yerlerde geceleri gemilere yol göstermek için kuleler veya dubalar üzerine konan sabit veya döner şimşekli lâmba, deniz feneri.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (Farsça pîl’den Arapça’ laşmıştır). Zamanımızda yaşayan kara hayvanlarının en büyüğü ki, Afrika ve Asya (Hindistan) fili olarak başlıca iki çeşidi vardır. İkincisi evcilleşebilir ve birçok işte kullanılır, (tıp) DA-ül-fîl = Baldırların fevkalâde şişip kalınlaşmasına yol açan bir hastalık, fil hastalığı. Fildişi = (bk.) Fildişi.

Türkçe - İngilizce Sözlük

imp. of Fall, v. i.

Türkçe - İngilizce Sözlük

FAST Information List.

Türkçe - İngilizce Sözlük

The number of prosecutions filed during the current year Counts are based on the number of defendants/suspects included in the prosecution TRAC counts all prosecutions, whether the proceeding is before a judge or magistrate This is a broader definition th

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Fenalığa sevk ve teşvik edip dürtme. Ar. iğvâ, iğfâl, ifsâd: Fit vermek. 2. Kumarda kaybettikten sonra kazanma, eşitlik elde etme: Fit olmak, (denizcilik) Fit tulumbası = Makinelerin hareketiyle işleyen ve kazana su vermeye mahsus tulumba.

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Kandil ve muma konulan pamuktan bükülmüş ip. Fitil emdiği yağla yanıp ortalığı aydınlatır: Kandilin fitili bitti; bu mumların fitilleri pek kalın. 2. En evvel icat olunan tüfek ve topların falyelerine konulan kaytan ki, bir ucu tutuşturulup ateş falye deliğine ulaşınca içlerindeki barut parlayıp silâh boşanırdı: Tüfek, top fitili. 3. Merheme batiniıp yaraya geçirilen uzun tiftik. 4. Kumaşın altına kaytan gibi bükülmüş bir şey konup dıştan kabarık yol gibi görünen dikiş: Fitil yapmak; fitil çevirmek. Fitili almak = Birdenbire hiddet edip parlamak. İdare fitili = Eskiden kullanılan pek az yağ yakan ve az ışık veren kandil. Burnundan fitil fitil gelmek = Edilen fenalığın karşılığını görmek. Fitiltaşı — Cam gibi şeffaf, kâğıt gibi yumuşak ve kolay kesilir, ateşte yanmaz bir maden ki, soba, kapı ve pencerelerine ve buna benzer şeylere takılır. Osm. hâcer-i fetîle, dağ keteni, Fr. amiante. Fitil vermek = Kızdırmak, azdırmak, (denizcilik) Fitil tahtası = Geminin iç kaplamasından iki lumbar arasında kaplanan tahtalar.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(f). derisini yüzmek, soymak; fena halde azarlamak, haşlamak; zorla veya hile yaparak parasını almak.

İngilizce - Türkçe Sözlük

ünlem Püf ! Ne fena !

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s)., (i). iğrenç kerih, tiksindirici, nefret verici; kirli, pis, murdar; menfur, çirkin, ayıp; bozuk; sövüp sayma kabilinden; fena (hava); dolaşmış, karışmış, birbirine geçmiş; midye bağlamış (gemi teknesi); (den). gambalı çaparız; (i)., spor kuralla

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). korku, dehşet; korkutucu şey, korkunç kimse; (k).dili çirkin şey. Iook a fright gülünç olmak, fena giyinmiş olmak.

Türkçe Sözlük

(a uzun) (i. A.). Gadreden, hiyanet eden, fenalık eden. (bk.) Gadr.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i.), (s.), (f.) gidiş, ayrılış; yolların durumu; (s.) mevcut olan; hareket eden; işleyen; (f.) gelecek zamanı belirten yardımcı fiil: I am going to do this. Bunu yapacağım. goings on (k.dili) olup bitenler, hal ve hareket (çoğu zaman fena anlamda). a

Türkçe Sözlük

(i.). 1. İnsanın duygu merkezi, yüreğin mânevi varlığı, kalb, Fars. dil. Ar. fuâd: Gönlüm istiyor, gönlüme tesir etti, gönül ihtiyarlamaz. 2. mec. Duygu, his, tesir: O adamda gönül yoktur. 3. Muhabbet, şefkat, sevgi: Gönül vermek, bağlamak. 4. Aşk, alâka, ibtilâ: Gönül çekiyor, gönül belâsı. 5. İstek, arzu, heves, meyil, hâhiş: Okumaya gönlü yoktur. O kitapta gönlüm kaldı. Gönül ile, gönülsüz işliyor. 6. Rıza, muvafakat: Bir türlü gönlü olamadı. Ben, onun gönlünü ederim. 7. Cesaret, cüret, şecaat (bu mânâ ile yürek daha çok kullanılır). 8. Kibir, gurur, Ar. taazzum, tekebbür: O adamda hiç gönül yoktur. Pek gönülsüzdür. 9. Ahlak, yaradılış, sîret, tabiat, duygu: Gönlü güzel adam. Onun gönlü kimsede yoktur. 10. Hatır: Gönlünü almak, yapmak, gönül kırmak. 11. Mide: Gönlüm bulanıyor. O yemeği gönlüm almadı. Gönül açılmak = Ferahlamak, neşelenmek. Gönül açıklığı = Ferahlık, neş’e. Gönül almak = Hatır yapmak, memnun etmek, sevindirmek. Gönül eğlencesi = Gönlü dinlendiren şey, Fars. dil-Arâm, dil-firîb. Gönlü olmak = Razı olmak, rıza vermek, muvafakat etmek. Gönlünü etmek = Kandırmak, Osm. ırzâ etmek. İki gönül bir olmak = Sevişmek, Osm. muâşaka etmek. Gönül bulandırmak = Yürek bulandırmak, mide kabartmak. mec. Şüpheyi davet etmek. Gönül bulanmak = Yürek bulanmak, mide bozulmak, kusacak hâle gelmek, mec. Şüphelenmek’. Gönül bolluğu = Kanaat, göz tokluğu. Can ve gönülden = Samimiyetle, arzu ile. Hatır, gönül = İltimas, birini memnun etmek için adalet ve hakkaniyetten ayrılma. Gönlü hoş olmak — Memnun ve hoşnut olmak. Gönül hoşluğu = Memnuniyet, hoşnutluk. Gönülden = Kalben, arzu ile, isteyerek. Gönülden kopmak = (bir sadaka veya iane için) Kendiliğinden verilmek: Herkes gönlünden ne koparsa verir. Gönül darlığı = Hüzün, keder, ıztırap. Gönül kalmak = Kırılmak, hatır kalmak, Osm. münfail ve münkesir olmak. Gönlü kara = Kötülük isteyen, kötü niyetli, yüreği fena. Gönül kırmak = Hatır bozmak, üzmek, kelbini kırmak. Gönlünce = Arzusunca, İstediği gibi.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Görüş vasıtasiyle bir şeyin şekil ve dış durumunu hissetmek, Osm. rü’yet ve müşâhede eylemek: Yeni yapılan mektebi gördüm. Ömründe deniz görmemiş. 2. Görüş hassasına mâlik olmak, Osm. bînâ olmak: Deynekle gezen şu ihtiyar hiç mi görmüyor? Biraz görüyormuş. Onun gözleri görmez. Bir gözü az görür. 3. Anlamak, Osm. derk ve fehm etmek: Gördüm ki iş fena olacak. Gördün ki fayda yoktur. 4. Mütalaa ve mülâhaza etmek, bulmak, düşünerek, muhakeme eylemek: Bu işi nasıl görüyorsunuz? O adamı nasıl gördünüz? Ben bu havayı iyi görmüyorum. Lâyık, reva, münasip görmek. 5. Rasgelmek, tesadüf etmek, buluşmak, konuşmak, görüşmek, mülâkat etmek: Onu dün gördüm. Berikini yarın göreceğim. Çoktan kendisini görmedim. 6. Ziyaret etmek, ziyaretine gitmek: Hastalandım da kimse görmeye gelmedi. Hastayı görmek bir insanlık vazifescidir. 7. Edâ ve İfâ etmek, yapmak, yerine getirmek, tesviye eylemek: iş görmek, hizmet görmek, masraf görmek, hesap görmek: Ben kendi işimi kendim görürüm. 8. Uğramak, çekmek, Osm. dûçâr ve giriftâr olmak: Bu işten çok zarar gördüm. Ömründe sıtma görmemiş. Çok acı görmüş. Ceza görmek. 9. Erişmek, kavuşmak, elde etmek, Osm. nâil olmak, Fars. dest-res olmak: Kendisinden çok iyilik gördüm. Çok insaniyetini gördüm. Sizden ne gördüm. Sevabını cezasını, mükâfatını görürsünüz. 10. Denemek, tecrübe etmek, geçirmek: İş görmüş, gün görmüş. 11. Gezmek, bulunmak, yaşamak: Çok yerler görmüş, Avrupa görmüş. Hindistan’ı görmüş. Mektep görmek. 12. Almak: Terbiye görmek, ders görmek. Bu arazi hiç gübre, su, çapa görmemiş. 13 Hazırlamak, hazır etmek: Yolculuk hazırlıklarını görüyor. 14. Düşünmek, tedbir almak, bulmak: Çaresini gör. Kendi hâlini görsün. 15. Geçirmek: Bu sene yaz, kış görmedik 16. Lüzum kipine eklenerek meşguliyet ve devamlılık gösterir: Alagörmek, yazagörmek. Az görmek = Azdır diye beğenmemek, küçümsemek. Çok görmek = kıskançlık duymak, çekememek. Hoş görmek = İyi görmek, müsamaha etmek, tasa etmemek. Düş, rüya görmek = MAnâ Aleminde görmek. Adet görmek = Hayız gelmek (kız) bülûğa erişmek. Gün görmek = 1. Aydınlık almak. 2. Mevkie, rahata erişmek. Gün görmüş = Tecrübeli. Göreyim seni = Teşvik tabiridir. Haydi bakalım, utandırma beni! Gün görmez = Karanlık.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s.) keder verici, elem verici, üzücü, ıstırap veren acı veren; acıklı, elem ifade eden; ağır cezaya lâyık. grievously (z.) fena surette; acıklı. grievousness (i.) vahamet; acıklılık .

Türkçe Sözlük

(i. A.). Kötülük, yaramazlık, fenalık, haylazlık: Habâsetine diyecek yoktur.

Türkçe Sözlük

(i. A. «hubs» dan smüş) (mü. habîse). 1. Kötü, fena, fasit: Ervâh-ı habise = Kötü ruhlar, cinler. 2. Habâset eden, fesatçı, yaramaz.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. habâis). Fenâ huy, fenâ hal, çirkin şey, kötü hareket, kötü iş.

Türkçe Sözlük

(HAL) (I ince) (i. A.) (c. ahvâl). 1. Oluş, bulunuş, Ar. suret, hey’et, keyfiyet: Ne haldesiniz? Kendisini fena bir halde gördüm; onun hâlini göz önüne getirin; o vakitki hâliyle şimdiki hâli arasında çok fark vardır. 2. Şimdiki zaman, mazi (geçmiş) ile istikbal (gelecek) arası: İstikbali hâle feda etmemeli. 3. Mecal, kuvvet, tâkat: Hâlim kalmadı; zavallının ayakta duracak hâli yoktur. 4. Müşkülât, sıkıntı; dert: Bu işi görünceye kadar başıma hal geldi. 5. Tasavvuf ve tarikat mensuplarının geçici olarak eriştikleri cezbe: Vecd ü hâl sahibi. 6. Dert, keder, elem: Herkesin hâlini bir Allah bilir. 7. (Türkçe gramerde): İsmin halleri. 8. (gene Türkçe gramerde) Fiilde bugünkü zaman (hâl-i hâzır) kipi (sigası): Geliyor, gidiyor gibi. Ehl-i hal = Vecd-ü hal sahibi, gönül adamı. Hâl-Aşinâ, halden anlar = İhtiyaç sahiplerinin hâline acıyan kendilerine yardım eden adam. O halde = O takdirde, öyle olursa Behemehal = Her nasıl olsa, mutlaka. Halbuki = Şu kadar var ki, öyle iken: Hanım dışarı çıkmayı istiyor halbuki doktor daha müsaade etmiyor. Hal böyle iken = Böyle olduğu halde. Beyân-ı hâl = İnsanın bulunduğu hal ve durumu ifade etmesi, Osm. ifâde-i merâm, arz-ı hâcet. Derhal = O anda, hemen. Sia-i hâl = Refah. Şimdiki halde = Bugünkü günde, Ar. elyevm. Hal sormak = Birinin nasıl olduğunu anlamak istemek, hatır sormak. Arz-ı hâl = 1. Hâlini arz ve ifade etme. 2. Bir iş için resmî bir yere sunulan istida veya bir kimseye verilen istek mektubu (bu ikinci mânâ ile bitişik olarak «arzıhal» yazılır, (bk.) Arzıhal). Alâhâle = Kendi hâlinde, bulunduğu halde. Alâ-külli-hâl = Her halde, her nasıl olsa. Filhâl = Ansızın. Kendi hâlinde = Görevi dışında işlere karışmaz, sâkin ve uslu adam. Lisân-ı hâl ile = Dil ile söylemediği halde hâli söyler gibi olma. Ne hâl ise, her ne hâl ise — Her ne suretle oldu ise. Herhalde = Her nasıl olsa. «Halde» tâbiri bir fiile eklenirse: 1. Şart ve takdir ifade eder: O, geldiği halde biz de gideriz. 2. Uyuşmazlık ve zıt olma durumu gösterir: Onlar bizi dâvet ettikleri halde biz mukabele etmedik.

Türkçe Sözlük

(i. F. hempâ’dan galat). Fenalıkta arkadaş ve yardımcı, yardakçı, kafadar (iyilik için kullanılmaz).

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. harekât). T. Kımıldanma, deprenme, oynama, sükûnun zıddı: Hava o kadar durgun ki, yapraklar hiç hareket etmiyor. 2. İş işleme, bir işde bulunma, Ar. amel, icrâ: Nasıl hareket edeceğimi bilmiyorum. Hareket şeklini tayin etmeli. 3. Tarz, tavır, muamele, gidiş, Fars. reviş: Pek fena hareket etti. Hareketini beğenmedim. Pek küstahça harekette bulundu. 4. Yola çıkma, Ar. azîmet, Fars. azm-i râh: Sabahleyin İstanbul’dan hareket edip akşam Edirne’ye eriştik. Hareket gününden başlayarak maaşı işler. 5. İşlemek ve yürümek gibi idman, tenbel zıddı: Hareket sıhhat için lâzımdır. Doktorlar hareket tavsiye ediyorlar. 6. Coşkunluk, telâş: Savaş meydanında bir hareket vardı. 7. Osmanlı devrinde ilmî rütbeler: Hareket-i dâhil, hareket-i hâriç. Hareket-i arz — Zelzele. Hareket-i ihtiyâriyye, irâdiyye = İsteyerek hareket. Hareket-i gayrı ihtiyâriyye = İstemeyerek hareket. Hareket-i cânibiyye, hareket-i dâime, hareket-i devriyye, hareket-i zâhife, hareket-i mâile, hareket-i mütenâvibe, hareket-i merkeziyye, hareket-i müstedire, hareket-i müstakıyme, hareket-i mün’ akise = Bir cismin hareketlerinin çeşitleri. (astronomi) Hareket-i izâfiyye = Arzın dönmesinden, döner gibi görünen gökyüzünün görünüşte hareketi, (askerlik) Askerin savaş sırasındaki hareket ve davranışı: Savunma hareketi, hücum hareketi, geri çekilme, ric’at hareketi. Bilâ-hareket = Kımıldanmaksızın, yerinden oynamaksızın. Ar. terkiplerde «hareke» suretinde kullanılır: Serî-ül-hareke = Hareketi süratli. Batıyyül-hareke = Hareketi yavaş.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s.) zararlı, fena, ziyan verici. harmfully (z.) zarar verecek şekilde. harm fulness (i.) zararlılık, ziyankarlık .

Türkçe Sözlük

(i. A.). Kötü huy, fena tabiat.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Kaynar suya daldırmak veya üstüne kaynar su dökmek: Çay, yumurta, makarna haşlamak. 2. istemeyerek kaynar su döküp yakmak: Kolumu fena halde haşladım. 3. Karınca ve böcek gibi haşarât ısırıp yakmak: Karıncalar ensemi haşladılar. 4. Fazla tekdir etmek, azarlamak, şiddetle paylamak: Kendisini fena halde haşladı. 5. Büyük zarar ve ziyana uğratmak; batırmak: Ortağım olacak adam beni haşladı.

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Yanlış, yanlışlık, galat: Bunda bir hata vardır. Bu kitabın hataları pek çok. 2. Yanılma, istemiyerek edilen kusur: Hata ettim. 3. Kabahat, günah,, suç: Tenbih ettimse hatâ mı ettim? Kendi isteğimizle ettiğimiz fenalıklerın suçunu kadere yüklemek hatâdır. 4. (fıkh) Kasdî olmayarak yapılmış iş. Hata sevâb cedveli = Bir kitabın içindeki yanlışları ve bu yanlışların düzeltilmiş şekillerini içine alan cetvel.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s)., (z)., (A.B.D)., argo çok fena; çok iyi; çok; (z). çok.

Şifalı Bitki

(semen-contra): Bileşikgiller familyasından “Compositae”nin açılmamış çiçekleridir. Halep, Türkistan, Buhara ve Volga nehri etrafında yetişir. Hekimlikte sarımtırak esmer renkli ve küçük tohuma benzer çiçek başları ile diğer kısımları kullanılır. Kokusu anasona benzer. Tadı acı, yakıcı ve fenadır. Etkili maddesi Santonin’dir. Kullanıldığı yerler: Bağırsak solucanlarını düşürür.

Türkçe Sözlük

(i. A. «fenâ» dan masdar). Yok etme, tüketme, Ar. imhâ, itlâf: Malını ifnâ etti. Ifnây-ı ömr, ifnây-ı vücûd.

Türkçe Sözlük

(İLAÇ) (I. A. masdar) (Arapça’da muâlece İle aynı mânâdadır). 1. Bir hastaya bakma, iyi etmeye çalışma, Ar. muâlece, müdâvât. ilâç etmek (Arapça’da asıl olan bu mânâ ile dilimizde pek kullanılmaz). 2. Bir hastaya veya yaralıya içmek veya sürmek için verilen şey, devâ. Hastalara ilâç verilir. Doktor birçok ilâçlar verdi. Bu hastalığın İlâcı bulunamadı (bu mânâ dilimize mahsustur, Arapça’da devâ denir). 3. mec. Çare, tedbir, derman, tesviye, halletme, yoluna koyma: Bu derdin, fenalığın İlâcı yoktur. Bt-ilâc = Çaresiz, dermansız: Bİ-llâc kaldı. Ll-ilâc = Çaresiz, nâçâr.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. (worse, worst) i., z. hasta, rahatsız, keyifsiz; fena, kötu; ters, meşum, uğursuz; sert, acı, hain, haksız; çirkin, kerih; kabili- yetsiz; i. fenallk, kötülük, zarar; hastalık, ra- hatsızlık, acı; z. fena surette; guçlükle, sıkıntı çekerek; uygunsu

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. fena ifade olunmuş, beceriksizce yapılan, münasebetsiz; hoşnutsuz.

İngilizce - Türkçe Sözlük

f. incitmek, fenalık etmek, zarar vermek; bozmak, ihlal etmek; rencide etmek, haksızlık etmek.

İngilizce - Türkçe Sözlük

f. tahkir etmek, hor görmek, fena muamele etmek, şerefini kırmak. insultingly z. aşağısayarak, hakaretle, onur kırarak.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Fenâ kokma, mikrobun yaptığı şey, hastalık.

Türkçe Sözlük

(i.) (çocuk dilinde). 1. Pislik, neces: Çocuğun kakası var, kakasını edecek. 2. Kötü, fena: Kaka bebek = Yaramaz çocuk.

Türkçe Sözlük

(f.). Kötüleşmek, fenalaşmak.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Vurularak çakılmak: Bu toprağa kazık kakılamaz; bu kapıya bir çivi kakılmış. 2. (madenî eşya) Arkadan vurularak kabartma yapılmak: Bu kutunun kapağı fena kakılmış. 3. Tahta vesaireye altın, gümüş tel ve pulları veya çivileri sokularak süslenilmek.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Karıncası olan, karınca dolmuş: Karıncalı reçel. 2. Pastan veya fena dökülmekten dolayı ince delikleri olan: Karıncalı top, demir.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Karıştırma işini yapmak, altüst etmek: Sütle yumurtayı karıştırmak. Sıva harcını iyice karıştırmalı. 2. Kışkırtmak, ifsâd eylemek: O, fena bir adamdır, kerkesi birbirine karıştırdı. 3. Nizam ve tertibini bozmak, karma karış etmek: Benîm kitaplarımı kimse karıştırmasın. Bu kâğıtları kim karıştırdı? 4. Birinden bahsetmek, bir işe veya söze sokmak: Rica ederim beni karıştırmasın. İşin içine o zavallıyı da karıştırmışlar.

Türkçe Sözlük

(i.). Sıvı veya tane hâlinde olan yiyeceği ağıza götürmeye, bir şey karıştırmaya mahsus oyulmuş Alet: Tahta, bağa, maden, gümüş kaşık. Çorba kaşığı = Adi sofra kaşığı. Hoşaf kaşığı = Ağıza sığmayıp hoşaf içmeye mahsus büyük cinsi. Tatlı kaşığı = Tatlı ve reçel yemeye mahsus küçükcesi. Çay, kahve kaşığı = Fincan tabağına konan küçüğü. 2. Bir kaşık dolusu, bir kaşığın aldığı miktar ve mec. Az miktar. Biraz: Bir kaşık çorba içtim, bir kaşık su. Kaşık atmak = Çok ve hırsla yemek. Ağzının kaşığı değildir = Onun bu işe gücü yetmez. Kaşıkotu = Bir cins bitki, cochlearia officinale. Bir kaşık suda boğmak = Fazlasıyle düşmanlık göstermek. Kaşık düşmanı = Kadın, zevce. Kaşıkla verip sapıyla göz çıkarmak = Ettiği iyiliğe karşı minnet koymak, başa kakmak veya o iyiliği unutturacak bir fenalık etmek, (musiki) Türk halk musikisinde tahta kaşık şeklinde vurma Aleti.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Keskin bir Aletle kaşır gibi yaparak yüzeydeki şeyi oymak: Şu tahtanın boyasını, şu kâğıdın yazısını kazımak lâzımdır. 2. Fazla ve sert kaşımak: Artık arkanı kazıyıp durma. 3. Yüzmek, yolmak, fena tıraş etmek: Meşin yapmak için derileri önce kazırlar, sen şu sakalı kazımalısın, kör bir ustura ile yüzümü kazıdı. 4. Oymak, çukur yaparak nakşetmek veya yazmak, hâk etmek: Mühür kazımak san’atını çok iyi bilir, şimşir üzerine resim kazımak.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Tırnakla deriyi kazırcasına fazla kaşınmak: Kazınıp duruyor. 2. Kör ustura ile fena ve deriyi yüzercesine tıraş olmak. 3. mec. Ne var ne yoksa arayıp bulup vermek.

Şifalı Bitki

(valeriana): İkiçenekliler sınıfının, kediotugiller familyasından; kökü az etli, çok yıllık bir otsu bitkidir. Boylarına göre iki gruba ayrılır. Bir kısmının boyu 5-50 santimetre kadardır. Diğerleri ise, 2 metreyi bulabilirler. En yaygın türü tıbbi kediotudur. Yurdumuzda büyük yapraklı kediotu, küçük kediotu ve dağ kediotu gibi türleri vardır. Tıbbi kediotu: Avrupa ve Kuzey Asya’da yabani olarak yetişir. Öneminden ötürü kültür bitkisi olarak da yetiştirilir. 1-1,5 metre yükseklikte çok yıllık bir kediotu türüdür. Gövdesinin içi boştur. Yarprakları karşılıklı olarak dizilmiştir. Sapları kısa, kenarları dişlidir. Çiçekleri büyük, beyaz veya pembe renklidir. Meyveleri küçük ve tüylüdür. Rizom ve köklerinde nişasta, şeker, reçine, chatin, valerin ve uçucu bir yağ vardır. Kökü tazeyken kokusuzdur. Kuruduğu zaman keskin fena bir kokusu vardır. Kullanıldığı yerler: Sinirleri telkin eder. Nevrasteni ve isteride faydalıdır. Ateş düşürür, spazm çözer. Sinirsel baş ağrılarını, sinirsel çarpıntıları teskin eder. Tıbbi kediotunun kökünden elde edilen kediotu esansı isteri, kore ve epilepside kullanılır. Baş dönmesi, taşıt tutması ve heyecanlanma hallerinde kullanılır.

Türkçe Sözlük

(i. F.). 1. Az, nâkıs, noksan, eksik. 2. Kötü, fena: Kem söz, kem akça.

Türkçe Sözlük

(i.). Fenalık, kötülük, zarar verme, Ar. ızrâr: Kemliğe karşı iyilik etmek; kimseden kemlik görmedi.

Türkçe Sözlük

(i. A. «kerh» ten smüş.) (mü. kerihe). İğrenç, pis, murdar. Ar. menfûr: Kerîh-ün-nefes = Ağzı fena kokan. Kerîhül-manzar = Şekil ve görünüşü çirkin ve iğrenç.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Büyük demirci kerpeteniyle tutup sıkmak: Demirci kızgın demiri kıskaçladı. 2. Eski zamanlarda kıskaçlama şeklinde olan işkenceyi yapmak: Etlerini kıskaçladılar. 3. İstakoz ve benzeri hayvanın kıskasiyle tutup sıkması: İstakoz fena halde elimi kıskaçladı.

Şifalı Bitki

(): Maydanozgiller familyasından; Haziran - Ağustos ayları arasında pembe beyaz renkli çiçekler açan, 30 - 50 cm boyunda, oldukça fena kokulu bir yıllık otsu bir bitkidir. Nemli çayır ve sırtlarda yetişir. Yaprakları açık yeşil renkli ve tüylüdür. Çiçekleri, dallarının uçlarında şemsiye şeklinde toplanmıştır. Meyveleri nişasta, tanen, şekerler ve uçucu yağ taşır. Kişniş şekeri, likör yapımı, pastacılık ve eczacılıkta kullanılır. Kullanıldığı yerler: İştah açar. Bağırsak gazlarını giderir. Sinirleri yatıştırır. Hazmı kolaylaştırır. Sinirsel baş ağrılarını keser. Karın ağrılarını giderir. Cinsel arzuyu kamçılar. Aybaşı kanamasını düzenler. Doğumu kolaylaştırır. Sürmenajda faydalıdır. Bayat yiyeceklerin zararını azaltır. Fazla miktarda yenirse zararı görülür.

Türkçe Sözlük

(I.). Fena kokan yer, kokmuş yar.

Türkçe Sözlük

(I.). 1. Burunla duyulan şey kl, İyi yahut kötü olur. Ar. râyiha, nükhet, Fart. bûy. Güzel koku = Osm. tayylbe. Fena koku = Osm. ufûnet. Koku almak = Koku duymak. Kokusu gelmek = Kokmak. Kokusu çıkmak = mec. Meydana, ortaya çıkmak: Artık bu işin kokusu çıktı. 2. Giyecek, mendil veıaireye güzal koku vermeye mahsus su, ruh vesaire, Oım. ıtrıyyât, parfüm: Birçok kokular almış.

Türkçe Sözlük

(i.). I. Bir tehlike ihtimalinin yaklaşmasıyle ortaya çıkan heyecan, Ar. havf, Fars. bîm: Fırtına korkusundan vapura binmiyor, köpek salmasa bile insan korkusundan yanaşamaz. Can korkusu, baş korkusu = Ölüm korkusu. 2. Tehlike ve hoşa gitmez ihtimal: Fena rüyalar görmek korkusuyle uyumak istemem. 3. Korkaklık, Osm. cebânet: Sende bu korku varken askerlik edemezsin. 4. Ürkme, dehşet: Çocuğa korku vermişler, korku iliğine kadar işlemiş.

Türkçe Sözlük

(i.) (Fr. corniche). 1. Perdenin asılmasına mahsus, pencerenin üzerine takılan süslü tahta, maden avadanlık: Pencere kornişi, perde kornişi. 2. Asılacak bir levha, resim vesaire etrafına çevrilen oymalı ve süslü çerçeve: Şu resme güzel bir korniş geçirmeli. 3. Yapıların gerek taştan olan duvar, sütun vesair taraflarında ve gerek tahtadan olan tavan vesairesinde süs için boyuna uzanan oymalı çıkıntı: Saçağın altına, tavanın kenarına, sütunun başına genişçe bir korniş çekilse fena olmaz.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. İyi olmayan, fena, Fars. bed: Kötü mal; kötü adam; kötü iş («fena» kelimesini yerli yersiz kullanıp «kötü» kelimesini unutmamalıdır). 2. Kötülükle, kötü surette: Kötü yazıyor; kötü söylüyor. 3. Kötülük, fenalık. İyi kötü = Ar. hayr-ü şer, Fars. nîk-ü bed; iyiyi kötüden fark etmek.

Türkçe Sözlük

(f.). Kötü olmak, fenalaşmak, bozulmak: O iş kötüleşti; hasta yeniden kötüleşmiş.

Türkçe Sözlük

(f.). Fenalaştırmak, fena hâle getirmek, bozmak: O işi kötüleştirdi.

Türkçe Sözlük

(i.). Fenalık, Ar. sû, şer, zarar verme.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(f.), (leh.) dövmek, dayak atmak; fena azarlamak.

Türkçe Sözlük

(MAL) (i. A.) (c. emvâl). 1. Sahip olunan değerli ve lüzumlu şey veya elaltında bulunan para, eşya, hayvan, gelir vesaire, var, varlık, servet: Çok malı vardır; malının hesabını kendi de bilmezdi; emvâl-l kesîre kazanmıştı. 2. Nakit para, gelir: Mâl-i mîrî, mal memuru. 3. Tüccar eşyası, Ar. emtia: Tüccar malı. 4. mec. Fena şey veya şahıs: Bilirim ne maldır; bu da bir mal mı? Maletmek, edinmek = Ehemmiyet vermek, vazife edinmek: O, kendine mal etmiyor. Mal bulmuş», mal bulmuş Mağribî’ye dönmek — Hırsla bir mala konup memnun olmak. Beytülmil = İslâm devletinde devlet hazinesi ve sonradan vârisleri belli olmayan mallara bakan şer’İ daire: Beytülmâl müdürü. Ra’sülmll = Faize verilmiş paranın bütünü, faizi dışında esil verilen para. Mâl-i şâmil = Cansız mal. MSI-i nâtık = Canlı mal. Mil sahibi = MAlik, elde tutan. Mal sandığı = Vezne. Mal kalemi = Vezneye bağlı muhasebe kalemi. Emvâl-i menkule = Taşınabilir mallar. Emvâl-i gayr-i menkule = Emlâk, akar ve arazi gibi nakli mümkün olmayan mallar. Malmüdürü = Bir kazanın mâlî işlerine bakan adam. Mâl-i mirî, emvâl-i emîriyye = Devlet hazinesine ait para vesaire. Malı malına = Asıl değeriyle, ticaretsiz, kârsız (satmak).

İngilizce - Türkçe Sözlük

f. kötü davranmak, eziyet etmek. maltreatment i. fena muamele.

Türkçe Sözlük

(i. A. «zann»dan). 1. Hakkında zan ve şüphe olunan, şüpheli, şüphe götürür. Mazınne-ı sû = Kendisinden bir fenalık beklenen adam. Mazınne-ı hayr = Kendisinden yalnız iyilik beklenen adam. 2. Veliliği tahmin olunan insan: Bu adam mazınne-i kirâmdandır (dilimize mahsus olan bu ikinci mânâ ile c. gibi kullanılıyorsa da Arapça’da müfrettir).

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. yetersiz, eksik, az; bereketsiz, mahsulsüz, kuru, yavan, tatsız; zayıf. meagerly z. yetersizce; fena, kusurlu olarak; zayıf halde. meagerness i. zayıf lık; kısırlık, kıtlık.

Türkçe Sözlük

(i. A. «cünûn» dan imef.) (mü. mecnûne). 1. Çılgın, deli. 2. mec. Fena halde Aşık (i. A. c. mecânîn). Çıldırmış adam, deli. Dârü’l-mecânin == Tımarhane. 3. (hi.) Leylâ isminde bir kıza aşkıyla tanınmış Doğu edebiyatının pek ünlü şahsı.

Türkçe Sözlük

(i. A. «fesâd» dan masdar) (c. mefâsid). 1. Bozukluk, fenalık. 2. Karıştırma, azdırma, münafıklık, fesat.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. yerden çıkan zehirleyici pis kokulu buhar; pis koku. mephitic s zehirleyici; fena kokulu.

Türkçe Sözlük

(I. A. c.). Kötülükler, kötü haller, fenalıklar: Onun mesâvîsi pek çoktur,

İngilizce - Türkçe Sözlük

f. yaramazlık etmek; fena hareket etmek. misbehavior i. fena hareket; yaramazlık.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. sefil, pek fakir; dertli, bedbaht, perişan; mutsuz; acınacak halde; zavallı; k.dili hasta; sefalet getiren; süfli, aşağılık, pek kötü; utanmaz. miserably z. pek fena.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. yanlış kullanılış; fena muamele.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s., i. ahlaka ait, ahlaki, törel, ahlaksal; iyi ahlaklı, doğru; iyilik veya fenalık yapmaya muktedir; manevi; olasılı; i. ahlâk dersi; çoğ. ahlâkıyat, ahlak; düstur, özdeyiş. moral defeat manevt yenilgi. doubtful morals ahlâkdışı davranışlar. moral f

Türkçe Sözlük

(i. A. «fenâ» dan if.) (mü. müfniye). Yok eden, mahveden, ifnâ eden.

Türkçe Sözlük

(1. A. «fesâd» dan if.) (mü. müfside). 1. Bozan, fenalaştıran: Müfsid-i mide (mideyi bozan). 2. Fesat veren, nifak koyan.

Türkçe Sözlük

(MUKAABELE-Bİ’LMISL) (i. A.). Fena bir harekete, aynı şiddette bir başka hareketle cevap verme, misilleme («mukabele-i bi’l-misl» yanlıştır).

Türkçe Sözlük

(I. A. «ufûnet» ten İf.) (mü. müteaffine). Kokmuş, taaffün etmiş, bozulup fena kokan, çürük.

Türkçe Sözlük

(ikinci a uzun) (i. A. «nakd»den imüb.). I. Paranın sağlamını kalpından ayıran. 2. Bir şeyin iyisini fenasından ayırabilen. 3. mec. Tenkitçi.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. yaramaz, haylaz; serkeş; münasebetsiz; fena; ahlaksız. naughtily z. haylazca. naughtiness i. yaramazlık; münasebetsizlik.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. fena, kötü, yakışmaz, alçak. nefariously z. kötülükle, alçakça. nefariousness i. alçaklık.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(z.) değil, olmayan. not a little epey not at all hiç, asla, katiyen. Not guilty. Suçsuzdur. Not half bad. Çok iyi. Hiç fena değil. not only this yalnız bu değil. Not that it matters. Mühim değil. whether he goes or not gitse de gitmese de.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s.) sıhhate zarar veren; zararlı, muzır, fena; ahlâkı bozan. noxiously (z.) zararlı olarak. noxiousness (i.) muzırlık.

İngilizce - Türkçe Sözlük

f. meli malı (Gereklik ve zorunluk belirtir.). I ought to go. Gitmeliyim. It ought not to be allowed. Buna izin verilmemeli. You ought to know better. Bu hareketin fena olduğunu bilmeniz gerekir. I ought to have gone. Gitmeliydim.

İngilizce - Türkçe Sözlük

f. fena surette bozmak, kötü davranmak; sövüp saymak; tecavüzde bulunmak.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. çok çirkin, pek fena; edebe aykırı; pek insafsız. outrageously z. fazlasıyle; taşkınca; rezilce. out rageousness i. rezalet.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. geçirilebilir, geçer; kabul edilir, geçerli, muteber; fena olmayan; içinden geçilebilir. passably z geçerli olarak.

İngilizce - Türkçe Sözlük

f. (fena bir şey) yapmak, icra etmek, işlemek. perpetra'tion i. yapma, (suç) işleme, irtikâp. perpetrator i. fail, (suç) işleyen kimse.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i bedbinlik, kötümserlik, karamsarlık; fels. dünyanın esasında fena olduğunu kabul eden kuram.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s., i. fakir, yoksul, muhtaç; zayıf; kıt, az; kuru, kuvvetsiz; sıhhati bozuk; zavallı, biçare; fena, adi, bayağı; rahatsız (gece); i., the ile fakir fukara. poor box sadaka kutusu. poor farm fakirlere iş bulunan ve bakılan kurum. Poor fellow! Vah zav

Sağlık Bilgisi

Çoğunlukla rahim boynunda ve vajinanın başlangıç kısmında meydana gelen bir hastalıktır. Çok düşük yapan veya çok doğuran kadınlarda daha fazla görülür. Tıp dilinde uterus kanseri denir. Vajinadan kan veya fena kokulu akıntı gelir. Böyle durumlarda, vakit kaybetmeden doktora başvurmak gerekir. Ayrıca aşağıdaki reçeteler de kullanılabilir.

Tedavi için gerekli malzeme : Menekşe çiçeği, su.

Hazırlanışı : Dört bardak suya, 1 tutam kuru menekşe çiçeği konur. Kaynatıldıktan sonra 20 dakika bekletilip, süzülür. Bu suyla rahim yıkanır.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s.) uzun veya sık büyümü, (s.) (bitki); ağır kokulu, keskin; (fena anlamda) daniska, tam; bitek; (huk.) haksız.

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Kötülük, fenalık, fesat. 2. (tıp) Hastalık ve yara azgınlığı.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (mü. redîa, redâet’ten). 1. Kötü, fena, fesatla dolu. 2. (tıb) Azgın.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(f.), (i.) buhar veya buğu yaymak; fena koku yaymak; (i.) fena koku; (İskoç.) duman, buhar.

İngilizce - Türkçe Sözlük

f., i. yeniden nüksetmek, tekrar fenalaşmak; tekrar kötü yola sapmak, yeniden dalalete veya günaha sapmak; i. nüksetme, yeniden hastalanma; tekerrür, kötü hale dönme. relapsing fever tıb. Borelia grubuna ait şiddetli ve bulaşıcı bir humma.

Sağlık Bilgisi

Safranın kana karışıp, bütün dokuları hatta göz aklarını bile sarıya boyaması ile ortaya çıkan bir hastalık belirtisidir. Tıp dilinde ikter denilen sarılığın üç çeşidi vardır.

- Hemolitik sarılık :

Kandaki alyuvarların tahrip olması sonucu safra, kana karışır. Hastanın idrar rengi normal, büyük tuvaleti ise koyudur.

- Hepatik sarılık :

Bir virüsün neden olduğu karaciğer iltihabıdır. Karaciğer hücreleri şişer ve safra yolları tıkanır. Belirtileri, yavaş yavaş görülür. Hastada ateş, iştahsızlık, ishal ve kusma vardır. En çok görülen sarılık çeşidi budur.

- Obstrüktif sarılık :

Nedeni, safra kanallarının tıkanmış olmasıdır.

Ortak belirtileri ise şunlardır. Hastalığın neden olduğu sarı renk, önce göz aklarında görülür. Sonra yüz, boyun, gövde, kol ve bacaklara kadar yayılır. İdrarın rengi sarı ile koyu kahverengi arasında değişir. Ciltte de kaşıntı vardır. Büyük abdest, kil renginde ve fena kokuludur. Tedavinin ilk şartı, yatak istirahatidir. Sıkı bir perhiz uygulanır. Aşağıdaki reçeteler de uygulanır.

Tedavi için gerekli malzeme : Pazı, su.

Hazırlanışı : Dört bardak suya 1 avuç doğranmış pazı konur. Haşlandıktan sonra süzülür. Günde 3 kere birer çay bardağı içilir.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Kötülük, fenalık, rezalet, maskaralık.

Türkçe Sözlük

(i. A. «şenâat» tan smüş.) (mü. şenîa). Kötü, fena, ayıp, utanacak şey gibi ayıplanmış ve yasak iş.

Türkçe Sözlük

(i. A. «şenâat» tan smüş.) (mü. şenîa). Kötü, fena, ayıp, utanacak şey gibi ayıplanmış ve yasak iş.

Türkçe Sözlük

(ŞERR) (i. A.) (c. şürûr). 1. Kötülük, fenalık, kötü iş, zıddı: hayr. 2. Kavga, fitne.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Şer işleme, fenalık, kötülük.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Şer işleme, fenalık, kötülük.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. eşrâr). 1. Kötü adam, fenalık eden, Ar. fâsid, fâsık («şerir» ile aynı mânâdadır). 2. Daha kötü, en kötü. (İtaf. «eşerr» yerine).

Türkçe Sözlük

(i. A.) (mü. seyyie) (c. seyyiât). Kötü, fena, hafif günah.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. seyyiât). 1. Kötü iş, kötülük, fenalık. 2. Suç, kabahat, günah. 3. Bir kötü işin neticesi ve cezası olarak çekilen zahmet. Zıddı: hasene, hasenât.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i., f. (slopped, -ping) sulu çamur, yarı erimiş kar; yere dökülmüş sulu madde; sulu hayvan yemi; çoğ. adi veya fena cins yemek; çoğ. bulaşık suyu; f. dökülmek, sıçramak; sulu çamurda yürümek; dökmek,sıçratmak; A.B.D. hayvana sulu yem vermek. slop pail

İngilizce - Türkçe Sözlük

f. (-ed veya smelt) i. koklamak, kokusunu almak; sezmek; kokmak; fena kokmak; koku saçmak; i. koklama; koku, rayiha; ima; hava. smell about araştırmak. smell a rat şüphelenmek, bir hile olduğunu sezmek. smell of ima etmek. smell out kokusunu alarak iz

İngilizce - Türkçe Sözlük

s., i., z. dokununca acıyan; çok hassas; kederli, müteessir, mustarip; k.dili. kızgın, sinirli; şiddetli, aşırı, âcil; sinirlendirici, çıldırtıcı; i. yara; acıyan yer; acı veren şey; z., eski şiddetle, fena sürette. sore spot, sore subject nazik konu. so

Türkçe Sözlük

(f.). Küfretmek. Sövüp saymak: Sövmek pek fena şeydir.

Türkçe Sözlük

(i.). Yakını gösteren «böyle» ile uzağı gösteren, «öyle» arasında ortada bulunanı İşaret eder: Öyle yapma, şöyle yap. Şöyle böyle — İkisi ortası, ne pek iyi, ne pek fena. Şöyle dursun = Osm. Sarf-ı nazar: Yazmak şöyle dursun okumaya bile gücü yoktur.

Türkçe Sözlük

(i. A.), (c. esvâ ise de dilimizde onun yerine «mesâvî» kullanılmıştır). Kötülük, fenalık. SO-i hareket = Kötü hareket; SÜ-i ahlâk Fena ahlâk. Sû-i niyyet — Kötü niyet; SÜ-i zan = Kötü zan. Sû-i istîmâl = Görevi kötüye kullanma.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Ayağını bir engele çarptırıp düşecek hâle getirmek: Atı her adımda sürçtüren yolun fenalığıdır. 2. Hata ettirmek, yanıltmak.

Türkçe Sözlük

(i. F.). Fena, acı lezzetli.

Türkçe Sözlük

(i.) I. Yüzün zıddı, arka. 2. Bir Aletin kesmeyen tarafı, gerisi: Kılıcın, baltanın tersi, 3. Bir şeyin aşağıdan yukarıya, geriye öne olan istikameti. Ar. aks, hilâf. 4. Bazı hayvanların pisliği: Pire tersi, sinek tersi. 5. Yüzü arka ve arkası yüz olacak surette dönmüş: Ters kürk, ters pantolon 6. Doğru olmayan, doğru gitmeyen: Ters yol, ters yazı. 7. Zıd, aykırı. Ters iş. 8. Fena, aksi, uğursuz: Ticarete başladı, fakat işi ters gitti.

Türkçe Sözlük

( (.). ). Tersine dönmüş olan şeyin hâli. 2. Doğru olmayış, eğrilik. 3. Zıddiyet, muhalefet: Bu işin tersliği. 4. Fenalık, uğursuzluk Ticarete başladı, fa kat işinde bir terslik var. 5. Kötü tabiat, huysuzluk, sertlik.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i.) en yüksek iyiliğin meydana gelebilmesi için fenalığın gerekli olduğunu iddia ederek Allahın tedbirlerini haklı çıkaran felsefe.

Şifalı Bitki

(paris incompleta): Zambakgiller familyasından; nemli ortamlarda yetişen, 20 - 50 cm boyunda, çok yıllık bir bitkidir. Yaprakları pürtüksüz, tam, koyu yeşil renkli ve saplıdır. Ezilince fena bir koku çıkarır. Lezzeti acıdır. Çiçekleri küçük, beyaz veya sarımsı renklidir. Meyveleri, leblebi büyüklüğünde, sarıda kırmızıya ve siyaha kadar değişen renktedir. Zehirlidir. Kullanılan kısımları kurutulmuş yapraklarıdır. Kullanıldığı yerler: Uyku verir. Sinirleri teskin eder. Fazlası zehirler. Haricen kullanılır. Ağrıları dindirir.

Türkçe Sözlük

(i. F.). Karanlık, bulanık, kara. Tîre-dil = Fena yürekli. Tîre-baht = Talihsiz.

Türkçe Sözlük

(f ). 1. El ile almak, elde bulundurmak: Şu ipi tut. 2. Yakalamak, ele geçirmek: Bir kuş tuttum, haydutları tuttular. 3. El dokundurmak: Şu masayı tutma. 4. Emrinde bulundurmak, sahip ve mâliki olmak: O çiftliği şimdi kim tutuyor? 5. Nikâhında bulundurmak, zevci olmak: Onun büyük kızını filân tutuyor. 6. Riayet etmek, uymak: Oruç, perhiz tutmak. 7. Dokunmak, başa vurmak, sersem veya sarhoş etmek: Sizi deniz tutuyor mu? Bu şarap beni çok tutuyor. 8. Zabt ve işgal etmek, kaplamak: Bu kanape çok yer tutuyor, bir duman ortalığı tuttu. 9. Kiralamak: Bir ev, bir at, bir araba tutmak. 10. Kapamak: Bir kaya yuvarlanıp yolu tuttu. 11. itibar etmek, nazarıyla bakmak: Bunu bir şeref tutuyor. 12. Farzetmek: Tutalım ki geldi, tutun, bu da oldu. 13. Başlamak: İşi yoluyla tutmak. 14. Saklamak: Aklında tutmak, kin tutmak. 15. Hakkından gelmek, habsetmek, bırakmamak: Kendini tutmak, dilini tutmak, nefesini tutmak. 16. Kullanmak, Osm. istihdâm, istîmâl etmek: Uşak, at, araba tutmak. 17. Yayılmak, çok ün yapmak: Şöhreti Alemi tuttu. 18. Hesap etmek, saymak: Bunu kaça tutuyorsunuz? 19. Kabûl etmek, dinlemek: Söz tutmak, nasihat tutmak. 20. Sebat ve devam etmek: Sözünü tutmak 21. (bir yola, mesleğe) Girmek: Bir yol, bir iş, bir sanat tutmak. 22. Hedef almak, vurmak: Topa, tüfeğe, taşa tutmak. 23. Meşgul etmek: Lâkırdıya tutmak. 24. Arız olmak, yakalamak, musallat olmak: Sıtma tuttu, göğsüm tuttu, beni yine sızılar tuttu. 25. Zihne koymak, düşünmek, kurmak: Niyet tutmak. 26. Açmak, kullanmak: Örtü, yaşmak, şemsiye tutmak. 27. Bir şekilde başlamak: İşi uzun, büyük, çok masraflı tutmak. 28. Yapmak, hazırlamak, kurmak, beslemek, yetiştirmek: Hamur, ipekböceği, maya, turşu tutmak. 29. Bağlamak, vermek, hâsıl etmek: Tane, tohum, çiçek tutmak. 30. Borsada bir malın veya hisse senetlerinin fiyatını muhafaza etmek: Kahve daha düşecekti ama borsada tuttular. Geçişsiz fiil olarak: 1. İyi hâlde olmak, kullanılmak, vazifesini ifa etmek, sağlam olmak: Eli, ayağı tutuyor, hiçbir yerim tutmuyor. 2. Ağrımaya başlamak: Başım tuttu. 3. Kökleşmek, temelleşmek, kök salmak, temeli sağlamlaşmak: Diktiğimiz ağaçlar tutmadı. 4. işlemek, geçmek, tesir etmek: Bu boya tutmaz. 5. Uymak, uygun ve mütenasip olmak: Bu ibare üst tarafını tutmuyor. Ağız tutmak = Gevezelik etmemek. Ağzıyla kuş tutmak = imkânsızı gerçekleştirecek kadar gayret göstermek. El üstünde tutmak = Fevkalâde ikram etmek. Elini tutmak ■ El uzatmamak. Uzun tutmak = Lakırdıyı uzatmak. Hor tutmak = Yıpratmak, fena kullanmak. Hoş tutmak = iyi muamele etmek. Söz tutmak = Dinlemek. Sözünü tutmak = Sözünde sebat etmek. Şahit tutmak — Birini bir işte şahit göstermek Damarı tutmak = İnad etmek. Taraf tutmak = Birine taraftarlık etmek. Kafa tutmak = Kendinden büyüğüne karşı gelmek. Kulak tutmak = Söz dinlemek. Göz tutmak = Göze iyi görünmek. Lakırdıya tutmak = Birini lakırdı ile işgal etmek. Yakasını tutmak = Tevkif etmek. Yer tutmak = 1. İşe yaramak. 2. Yer işgal etmek. Yerini tutmak = Yerini doldurmak. Yüz tutmak = 1. Teveccüh etmek, bir işe doğru yönelmek: İyiliğe

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Yara ve çıban etleri çürüyüp fena kokma, çürüme, iltihap. 2. Kötü koku, çürümekten olan koku. 3. Ağırlık: Havanın ufûneti.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. Allaha karşı itaatsiz, dinsiz; kötü, günahkâr; k.dili. pek uygunsuz, pek fena; pek çok. ungodliness i. dinsizlik günahkarlık .

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. sıhhatsiz, sıhhati bozuk; sıhhate zararlı fena; ahlâka zararlı olan; ahlâkı bozan. unhealthily z. sıhhate zarar verecek bir şekilde. unhealthiness i. sıhhatsizlik.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. ifade edilemez, söylenemez, tarifsiz; ağıza alınmaz; berbat. unspeakably z. ifade edilemeyecek şekilde; çok fena.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Hazmı zor, hazmolunmaz, ağır. 2. Tehlikeli, korkulu, neticesi fena, vahtm, muhataralı.

Türkçe Sözlük

(ka’lar uzun) (i. A.). Ağırlık, haysiyeti muhafaza. Ar. temkîn: Kibir ne kadar fena ise, vakar o kadar lâzımdır. Sahte-vakar = Yalandan ve yersiz vakar satan, büyüklük taslayan, Ar. mutaazzım.

Türkçe Sözlük

(f.). T. Gitmek, yetişmek, Osm. vusûl bulmak: Acaba şehre vardılar mı? 2. Tutmak, Osm. bâliğ olmak: Bu masraf yüz liraya vardı. 3. Neticelenmek: Bu iş neye varacak? 4. Yanaşmak, Osm. takarrüb etmek, müracaat etmek: Yanına, eteğine vardı. 5. Anlamak, Osm. fehmetmek: Farkına, içyüzüne, hakikatine vardı. 6. Dalmak, kendini vermek: Uykuya, zevke vardı. 7. Kıymak, cür’et etmek, acımamak, çekinmemek: O sözü söylemeye nasıl ağzı varıyor? Aşağı varmak — Eksilmek. Ere varmak = Kocaya varmak, (kız) evlenmek. El varmamak = Gönül istememek. Üstüne varmak = 1. Zorlamak. 2. Birdenbire gelivermek. Fenaya varmak = Neticesi fena olmak. Kocaya varmak = (kız) Evlenmek. Var, haydi git = Var bildiğini yap. Varsın = Bırak, ko: Varsın desin. Vararak, vara vara = Git gide.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Vermek, teslim etmek, Osm. İtâ etmek: Paketi bana verin, parayı kime verdiniz? 2. Hediye ve ihsan etmek, bağışlamak: Fakirlere verir, o kimseye bir şey vermez. 3. Ödemek, Osm. tediye etmek: Aldığınız eşyanın parasını verdiniz mi? 4. Çıkarmak, neşretmek: Islanınca fena bir koku veriyor. 5. Hâsıl etmek, meydana getirmek; verimi olmak: Bu tarla senede ne veriyor? Bankaya yatırılan para ne kadar faiz verir? 6. Yormak, tefsîr etmek: Bu sözünü neye veriyorsunuz? Bana olan dargınlığına veriyorum. Yardımcı fiil olarak, sür’at bildirir: Alıvermek, gidivermek, yazıvermek ki, hemen alıp geçmek vesaire demektir. Ateşe vermek = Yakmak. Ara vermek = Fasıla vermek, kesmek. Ara vermeksizin = Fasılasız. Arka vermek = Dayanmak. Arka arkaya vermek = Birbirine dayanmak, yardımlaşmak. Elvermek = Yetmek. Ele vermek — Haber verip teslim etmek, sırrını meydana çıkarmak. Aman vermek = 1. Affetmek. 2. Zaman vermek, müsaade etmek. Uste vermek = 1. Değiştirilen bir şey için fazla bir şey vermek. 2. Fayda beklerken zarar görmek: Paramı almadıktan başka kaybettiğim şemsiyeyi de üste vermiş olduk. Baş vermek = 1. Canını feda etmek, baş koymak. 2. Başaklanmak, baş bağlamak. Başbaşa vermek = Konuşmak. Bereket versin = Allah bolluk versin. Bereket versin ki = İyi ki, Allah’a şükrolsun ki. Bel vermek = Eğilmek, öne doğru kanburlaşmak, beli çıkmak: Bu duvar bel vermiş. Boy vermek = Uzamak. Boyun vermek = İtaat, baş eğme. Pay vermek, payını vermek = Paylamak, çıkışmak, sövmek. Pey vermek = Satın aldığını temin için bir şeyin kıymetinden bir miktarını önceden vermek. Teminat vermek = Sağlamlaştırmak İçin bir karşılık göstermek. Can vermek = 1. Ölmek. 2. Pek fazla istemek. Hak vermek = Haklı bulmak. Renk vermek = Belli etmek. Zahmet vermek = Yormak. Senet vermek = Taahhüt etmek. Söz vermek = VAd ve taahhüt etmek. Falan şey süsünü vermek = Ona benzetmek, onun gibi tanıtmak: Adam kendine tüccar süsü verdi. Şan vermek = Şöhret kazanmak. Kaçamak vermek = 1. Firar etmek. 2. Vazifesi başına gitmemek. Kulak vermek = Dinlemek. Mânâ vermek = Tevil etmek, başka bir maksada yormak: Benim sözüme, buraya gelişime mânâ vermiş.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. sert, şiddetli, zorlu, cebirli, kuvvetli; göz alan (renk); zorla yapılan; fena. violent death kaza sonucu ölüm, cebren ölüm. violently z. şiddetle, vahşice.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s., i. günahkâr, kötücül, habis; kötü, hayırsız; adi, bayağı, aşağılık; tehlikeli, fena; şeytansı; k.dili. çok ustalıklı; i., the ile kötü kişiler. wickedly z. günahkarca. wickedness i. günahkârlık.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s., z., i. daha fena, daha kötü, beter; daha hasta, z. daha fena bir şekilde; i. daha fena şey, beteri; kötü durum. He got worse. Hastalığı ağırlaştı. It got worse and worse. Gittikçe daha kötü bir hal aldı. It will be the worse for him. Kendisi için kötü

İngilizce - Türkçe Sözlük

f. kötüleştirmek; kötüleşmek, fenalaşmak.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s., z., i., f. en fenası, en kötüsü; z. en fena surette, en kötü şekilde; i. en kötü şey, en fena durum; f. yenmek, mağlup etmek, üstün gelmek. in the worst way (argo) pek çok, fena halde, adamakıllı. at worst en kötü ihtimale göre. if worst comes to wors

İngilizce - Türkçe Sözlük

s., z., i., f. yanlış; haksız; ters; uygunsuz; usule uygun olmayan; bozuk; makbul olmayan; istenilmeyen; ahlaksız; z. yanlış şekilde, yanlış olarak, fena surette; i. günah; hata, kusur; yalan; haksızlık; gadir, zulüm; zarar; sapıklık, yanlış yol; f. hakkı

Şifalı Bitki

(sofur): Patlıcangiller familyasından; yurdumuzun hemen hemen her bölgesinde rastlanan, 1-2 m boyunda, çok yıllık, fena kokulu bir bitkidir. Haziran-Eylül ayları arasında mor renkli çiçekler açar. Gövdesi sarılıcıdır. Meyvesi sarımsı-kırmızıdır. Dallarında dulcamarin vardır. Meyveleri; solanın ve solasein taşır. Kullanıldığı yerler: Deri hastalıklarında kan temizleyici, hafif uyuşturucu ve romatizma ağrılarını giderici olarak kullanılır. Şehveti keser. Salgıları azaltır.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Bazı meyve ve tanelerden çıkarılan bulaşıcı, yanıcı madde, Fars. revgan: Zeytin, bâdem, bezir, susam yağı. 1. Sütten çıkarılan yumuşak madde ki, yemeğe konur ve birincisinden ayırmak için ekseriya «sade» ve «sağ» kelimeleriyle sıfatlandırılır. Sade yağ, sağ yağ, inek, keçi, koyun yağı: Trabzon, Halep, Rumeli yağı. 2. Etin içinde bulunan beyaz ve eriyici madde, Ar. şahm: İç yağı, kuyruk yağı, domuz yağı. 4. Yanıcı ve sıvı mineraller: Neft yağı, zaçyağı. Taş yağı = Petrol, gaz. İç yağı = Barsakları örten yağ çenberi. Balık yağı = Morina balığından çıkan yağ, kuvvetlenmek için içilir. Tereyağı = Tuzlanmış veya tuzlanmamış taze süt yağı. Donyağı = Çok fena iç yağı ki, makinelerde kullanılır, mec. Ekmeğine yağ sürmek = istemiyerek birinin maksadına hizmet etmek. Yağ, bal = Alâ, çok iyi, istenilene uygun. Yağ, bal olsun = Afiyetler olsun. Yüreğin yağı erimek = Çok üzülmek, endişe etmek. Yüreği yağ bağlamak = 1. Bir nevi kalp hastalığına uğramak. 2. Memnun olmak, ferahlamak. Kendi yağı ile kavrulmak = Olanla kanaat edip başkasına muhtaç olmamak.

Türkçe Sözlük

(i.). T. Kötü, fena, Ar. fâsid. 2. Şiddetli, yavuz: Yaman adamdır.

İsimler ve Anlamları

(Tür.) (Erkek İsmi) 1.Yaman güçlü, güzel. 2.Sert, şiddetli, çetin, keskin. 3.Fevkalade, ala, müstesna. 4.Kötü, fena azgın. Yavuz Sultan Selim. Hilafetin Osmanlılara geçmesini sağlayan dokuzuncu Osmanlı padişahı.

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Ortadan kalkma, yok olma, Osm. zâll olma, fenâ bulma. 2. Kabahat, suç, mes’uliyet: Elçiye zevâl yok. 4. Güneşin öğleden sonra batıya doğru inmesi, meyli. ZevSI vakti = Oğle. Kabl-az-zavil = Öğleden evvel. Bâd-ez-zevil = Öğleden sonra. Serî-üz-zevâl = Çok dayanamıyan, çabuk mahv ve harab olan eşya. ZevSI) saat = Bugün kullanılan saat.

Türkçe Sözlük

(i. ses taklidi). 1. Sürekli, usandırıcı ve fena bir sesi taklit eder: Bütün gün zır zır edip durdu. 2. Bazı sıfatların başına gelerek mânâyı kuvvetlendirir: Zırdeli. Zirzop = Akılsız ve münasebetsiz adam.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Zarar ve ziyanı olmayan: Ziyansız bir ticarettir. 2. Zararsız, oldukça iyi, kötü olmayan: Ziyansız adamdır. 3. Fena değil, oldukça, zararsız: Ziyansız yazıyor.