Hace ül Haram | Hace ül Haram ne demek? | Hace ül Haram anlamı nedir?

Hace ül Haram | Anlamı Nedir?


Aradığınız kelime: hace ul haram

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Kadın İsmi) - Hz.İsmail (a.s.)’in annesi (bkz.Hacer).

Türkçe Sözlük

(i. A. c.) (m. Hacer). Taşlar, (bk.) Hacer.

Türkçe Sözlük

İğreti dediğimiz kelimenin doğrusu olmak üzere icat olunmuş fâhiş galat bir kelime olup zaten «iğreti» halis ve fasih bir Türkçe olduğundan, bu garip icada hâcet yoktur.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Düzgünlüğünü izale etmek, başka hâle sokmak: Odayı düzeltmiştim, kim bozdu? 2. Harap ve vîran etmek: Bahçenin duvarını bozmuşlar. 3. Muattal ve battal etmek, işlemez bir hâle getirmek: Saatini kim bozdu? 4. İzâle, fesh ve lağvetmek: O usûlü bozdular. 5. ifsad, ihlâl etmek: Terbiyesiz adamlarla görüşmesi ahlâkını bozdu, yağmur yolları bozmuş. 6. Dokunmak, zarar etmek: Ham meyveler sıhhati bozar, şeker mideyi bozar. 7. Geri almak, nakzetmek: Yeminini, pazarlığı bozdu. 8. Mağlûp ve münhezim etmek: Düşmanın bir tümenini bozdu. 9. Beklenmeyen bir ters cevapla mahcup etmek: Herkesin önünde adamı bozmak iyi bir şey değildir. 10. Çıldırmak. 11. Çıldıracak surette bir şeyin üzerine düşmek: Bu adam atıyla bozacaktır. Abdest bozmak = Defi hâcet etmek. Ağız bozmak = Sövmek, küfretmek. İstifini bozmak = Kımıldamak, rahatını ihlâl etmek. Oruç bozmak = iftar etmek. Bağ bozmak = Üzümleri toplamak. Tarla bozmak = Açmak, işlemek. Latifey», şakaya bozmak = Ciddî olarak başlanmış bir sözü lâtifeye çevirmek.

Türkçe Sözlük

(i.), işeme, tebevvül. Çiş etmek = İşemek. Çişi olmak, gelmek = İşeyeceği gelmek (asıl eski Türkçe’de çiş: Def’-i hâcet ve çişmek: Def-i hâcet etmek demektir).

Türkçe - İngilizce Sözlük

rot. decay. spoil. go bad. become unsound. decompose. canker. decline. fester. go off. languish. molder. moulder. perish. putrefy. sphacelate.

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Öteye itme, kakma, cezb ve celb’in zıddı: Gök cisimlerini yerli yerinde tutan cezb ve def kaidesidlr. 2. Savma, men, savuşturma: Bu ilâç sıtmayı def eder, öyle muzır bir adamı her yerden defederler. Olmak fiiliyle de kullanılır: Hele buradan defolup gitti. Hamdolsun baş ağrısı defoldu, defol, yıkıl, eksik oll 3. Verme, ödeme, sarf, harç (bu mânâ ile dilimizde masdarı az kullanılmıştır; ism-i mef’Ülü «medfûAt» kullanılır). 4. Ortadan kaldırma, imha etme, bertaraf etme: İhtiyaçlarını def etmek: Gaileyi def etti. 5. (hukuk) Davalı tarafından davacının davasını def edecek bir dava açılması. Def’-i hâcet = Abdest bozma.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. derecât). 1. Yukarıya çıkacak basamak: Bir derece yukarı •çıktı (Zıddına yani aşağı inenine «dereke» denir). 2. Dairenin bölündüğü küçük dilim, 360 kısmın beheri ki, açıları vesaireyi ölçmeye yarar: 35 dereceli bir açı. 3. Termometrenin bölündüğü kısımların beheri ki, sıfırdan yukarı ve sıfırdan aşağı olmak üzere iki takım ise de, sıfırdan aşağı olanlara «dereke» denilirse, sıfırdan yukarı veya aşağı kaydına hacet kalmaz: Mısır’da ısı 50 dereceye kadar çıkar. Moskova’da soğuğun 25 derekeden aşağı düştüğü olur. 4. Mertebe, pâye: Şan ve şerefin en yüksek derecesine çıktı. 5. Miktar, rütbe: Bu derece ilim ve irfanı vardır. Bir derecede hastadır ki, elini oynatmaya iktidarı yoktur. Derece derece = Yavaş yavaş, tedrîcen, birer derece: Derece derece yükselerek bu mertebeye ulaştı.

Türkçe Sözlük

(i. Rumca’dan). 1. Sahip, malik, mevlâ: Evin efendisi, uşağın, bahçıvanın efendisi. 2. Osm. seyyid, çelebî, hâce (saygı unvanı olup başlıca Alimlerle, kalem erbabına mahsustur. Ağa mukabili): Ahmed Efendi, hoca efendi, kâtip efendi. 3. Şer’İ hâkim, kadı, molla: İstanbul efendisi (saygı ve nezaket mübalağası olarak paşa ve bey gibi unvanlara eklenir): Paşaefendi, bey-efendi, hanım-efendi, sultân efendi. Dîvân efendisi = Eskiden vezirlerin yazı işlerini idare eden resmî memur. Reis Efendi = Tanzimat’tan önce hâriciye nâzırı, reis-ülküttâb. i. Terbiyeli, edîb, temkin ve vakar sahibi, çelebî: Efendi adam (garip bir terkip olarak: Efendiden adam da derler). Efendimiz = Peygamberimiz ve eskiden padişah ve hanedan üyeleri hakkında kullanılırdı.

Türkçe Sözlük

(alfabe) sırasına göre dizilmiş harfler. 2. Arap alfabesinde kelimelerdeki harfleri seslendiren (elif, vav, he, ye) harfler, (bk.) Hace.

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. (zooloji) Arslangiller. 2. (botanik) Sukamışıgiller (Fr. typhacees).

Türkçe Sözlük

(f.) (hayvan). Ayağıyle yeri kazımak, def’i-hâcet veya kaşınmak veya yem aramak için tozu, toprağı karıştırmak: Kedi, tavuk eşinmek.

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Kandil ve muma konulan pamuktan bükülmüş ip. Fitil emdiği yağla yanıp ortalığı aydınlatır: Kandilin fitili bitti; bu mumların fitilleri pek kalın. 2. En evvel icat olunan tüfek ve topların falyelerine konulan kaytan ki, bir ucu tutuşturulup ateş falye deliğine ulaşınca içlerindeki barut parlayıp silâh boşanırdı: Tüfek, top fitili. 3. Merheme batiniıp yaraya geçirilen uzun tiftik. 4. Kumaşın altına kaytan gibi bükülmüş bir şey konup dıştan kabarık yol gibi görünen dikiş: Fitil yapmak; fitil çevirmek. Fitili almak = Birdenbire hiddet edip parlamak. İdare fitili = Eskiden kullanılan pek az yağ yakan ve az ışık veren kandil. Burnundan fitil fitil gelmek = Edilen fenalığın karşılığını görmek. Fitiltaşı — Cam gibi şeffaf, kâğıt gibi yumuşak ve kolay kesilir, ateşte yanmaz bir maden ki, soba, kapı ve pencerelerine ve buna benzer şeylere takılır. Osm. hâcer-i fetîle, dağ keteni, Fr. amiante. Fitil vermek = Kızdırmak, azdırmak, (denizcilik) Fitil tahtası = Geminin iç kaplamasından iki lumbar arasında kaplanan tahtalar.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Lâzım, yarar, Ar. muktezi: O, bana gerektir. Neme gerek? 2. Yakışır, şâyân, şâyeste, lâyık, müstahak: Bu memuriyet size gerektir. O adam prangaya gerektir. Gereği budur = Yakışırı, gereği gibi, lâyıkı veçhile. 3. Lüzum, hâcet: Gerek ise, gereği budur. 4. (asıl gerekmek fiilinin geniş zaman 3. şahsıdır) İster, Fars. hâh: Gerek zengin, gerek fakir olsun. Gerek siz, gerek biz.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Dolaşmak, kendi kendine gezip vakit geçirmek: Denizin kenarında geziniyordum. 2. mec. Def-i hâcet için dışarı çıkmak, su dökmeye gitmek.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Bir yerden bir yere gitmek, göç etmek Osm. rihlet, intikal etmek, muhaceret eylemek: Öbür dünyaya göçtü. 2. Çadırı kaldırıp başka yere konmak: Göçebeler, hayvanlarına otlak bulabilmek için daima konup göçerler. 3. Ev nakletmek, taşınmak: Yaylaya, köşke göçeceğiz. 4. Irtihal etmek, ölmek, vefat etmek: O da göçmüş. 5. İçeriye yıkılmak, batmak, çökmek: Kuyu göçtü.

Türkçe Sözlük

(i. A. c.) (m. hâcet). Hâcetler, dilekler, (bk.) HAcet.

Türkçe Sözlük

(i. A. «hâc.dan mü. ). Hacca gitmiş kadın, hacı olmuş kadın: Hâce hanım.

Türkçe Sözlük

(bk.) HAcet.

Türkçe Sözlük

(i. F.). 1. Efendi, ağa, çelebi, seyyid, sahip. 2. (Türkçe: hoca) Muallim, öğretmen, üstat: Mektep hocası, coğrafya, hesap, yazı hocası. 3. Sarıklı efendi, molla: Hoca efendi, hoca kıyafeti.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(F.) [ خواجه] hoca. 2.efendi. 3.ağa. 4.sahip. 5.vezir.

İsimler ve Anlamları

(Fars.) (Erkek İsmi) 1.Hoca. 2.Bilgin, öğretmen. 3.Çelebi, sahip, muallim, profesör. - Daha çok lakab olarak kullanılır.

Türkçe Sözlük

(i. F. c.) (m. hoca) (Türkçe m.). Vaktiyle BAbıâli kalemleri efendilerinden, hususi bir rütbe taşıyan adam: Dİvân-ı hümâyûn hâcegânı, hâcegân rütbesi. (bk.) HAce.

Türkçe Sözlük

(i.). Tacir: Bedestende hacegi

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. ahcâr). Taş, Fars. seng: Hacer-i şecer — Taş, odun, değersiz ve iktidarsız adam. Hacer-i esved = KAbe-i mükerremenin kapısı yanında, duvarda bulunan siyah göktaşı, hac töreninde ziyaret edilir. Hacer-01-cav = Havadan düşen taş, göktaşı: Hacer-i semli = Fezada kendi başına veya toplu surette devreden çeşitli büyüklükte taşlar.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Kadın İsmi) 1.Taş, kaya. -Hacer-i Esved: Kabe’nin duvarında bulunan meşhur kara taş. 2.Hz.İsmail’in annesi ve Hz.İbrahim’in cariyesinin adı.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. hâcât, havâyic). 1. İhtiyaç, lüzum, iktizâ: Bu kadar tafsilâta ne hâcet? Böyle zahmetlere hâcet yok. 2. Muhtaçlık, zaruret. 3. Lâzım ve zaruri olan şey: İnsanın birçok hâcetleri vardır. Def-i hâcet = 1. Muhtaç olunan şeyi elde etme. 2. Abdest. Kazâ-i hâcet Abdest etme. Kadıyyül-hâcit — Her hâceti defeden Tanrı. Havâyic-i zarOriyye = İnsanın zarurî olarak muhtaç olduğu yiyecek, içecek ve giyecek gibi şeyler (Ar. terkiplerde «hâce» suretinde kullanılır): Indel-hâce, ledelhâee = Lüzumu hâlinde.

Türkçe Sözlük

(HAL) (I ince) (i. A.) (c. ahvâl). 1. Oluş, bulunuş, Ar. suret, hey’et, keyfiyet: Ne haldesiniz? Kendisini fena bir halde gördüm; onun hâlini göz önüne getirin; o vakitki hâliyle şimdiki hâli arasında çok fark vardır. 2. Şimdiki zaman, mazi (geçmiş) ile istikbal (gelecek) arası: İstikbali hâle feda etmemeli. 3. Mecal, kuvvet, tâkat: Hâlim kalmadı; zavallının ayakta duracak hâli yoktur. 4. Müşkülât, sıkıntı; dert: Bu işi görünceye kadar başıma hal geldi. 5. Tasavvuf ve tarikat mensuplarının geçici olarak eriştikleri cezbe: Vecd ü hâl sahibi. 6. Dert, keder, elem: Herkesin hâlini bir Allah bilir. 7. (Türkçe gramerde): İsmin halleri. 8. (gene Türkçe gramerde) Fiilde bugünkü zaman (hâl-i hâzır) kipi (sigası): Geliyor, gidiyor gibi. Ehl-i hal = Vecd-ü hal sahibi, gönül adamı. Hâl-Aşinâ, halden anlar = İhtiyaç sahiplerinin hâline acıyan kendilerine yardım eden adam. O halde = O takdirde, öyle olursa Behemehal = Her nasıl olsa, mutlaka. Halbuki = Şu kadar var ki, öyle iken: Hanım dışarı çıkmayı istiyor halbuki doktor daha müsaade etmiyor. Hal böyle iken = Böyle olduğu halde. Beyân-ı hâl = İnsanın bulunduğu hal ve durumu ifade etmesi, Osm. ifâde-i merâm, arz-ı hâcet. Derhal = O anda, hemen. Sia-i hâl = Refah. Şimdiki halde = Bugünkü günde, Ar. elyevm. Hal sormak = Birinin nasıl olduğunu anlamak istemek, hatır sormak. Arz-ı hâl = 1. Hâlini arz ve ifade etme. 2. Bir iş için resmî bir yere sunulan istida veya bir kimseye verilen istek mektubu (bu ikinci mânâ ile bitişik olarak «arzıhal» yazılır, (bk.) Arzıhal). Alâhâle = Kendi hâlinde, bulunduğu halde. Alâ-külli-hâl = Her halde, her nasıl olsa. Filhâl = Ansızın. Kendi hâlinde = Görevi dışında işlere karışmaz, sâkin ve uslu adam. Lisân-ı hâl ile = Dil ile söylemediği halde hâli söyler gibi olma. Ne hâl ise, her ne hâl ise — Her ne suretle oldu ise. Herhalde = Her nasıl olsa. «Halde» tâbiri bir fiile eklenirse: 1. Şart ve takdir ifade eder: O, geldiği halde biz de gideriz. 2. Uyuşmazlık ve zıt olma durumu gösterir: Onlar bizi dâvet ettikleri halde biz mukabele etmedik.

Türkçe Sözlük

(HARAM) (i. A.). 1. İslâm dininde yapılması veya kullanılması yasak olan, helâl olmayan: İçki haramdır. İslâm dini domuz eti yemeyi harâm etmiştir. 2. Dokunulması ve tecavüzü yasak, kutsal, mukaddes, mübarek: Beytullah-ül-harâm, Mescid-i harâm, beled-i harâm, Muharrem-ülharâm. Harâm olsun = İçe sinmesin: Bana bundan sonra eğlence haram olsun. 3. Kullanılması din bakımından yasak olan şey, helâl zıddı: Haram yemek, haramdan kaçınmak.

Türkçe - İngilizce Sözlük

forbidden by religion. illicit. ill-gotten. illegimate.

Türkçe - İngilizce Sözlük

forbidden by religion. ill-gotten. unlawful. wrong.

Türkçe - İngilizce Sözlük

forbidden by religion. unlawful. wrong. illicit.

Türkçe - İngilizce Sözlük

This category is prohibited for the Muslim to do such as stealing and lying Doing the haram counts as a bad deed and not doing it counts as a good deed. forbidden unlawful.

Türkçe - İngilizce Sözlük

M prohibited food; the word actually refers to that which is delineated or indeed sacred. forbidden.

Türkçe - İngilizce Sözlük

The sacred enclave in Mecca enclosing the Ka'bah, the focal point of the hajj.

Türkçe - İngilizce Sözlük

That which is against Islamic law.

Türkçe - İngilizce Sözlük

The Holy Precinct of Mekka.

Türkçe - İngilizce Sözlük

Something a Muslim must not do or eat.

Türkçe - İngilizce Sözlük

Something which is unlawful or prohibited in Islam.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(A.) [حرام] haram.

Türkçe Sözlük

(HARÇ) (i. A.). 1. Sarf, bozma: Verdiğiniz parayı tamamiyle harcettim. O paranın hepsi hareoldu mu? 2. (Masdar mânâsında olmayarak): Sarfolunacak para, masraf, harçlık: Çok harç gidiyor. 3. Bir resmî iş için verilen resim: Mahkeme harcı, intikal harcı, İlâm harcı. 4. (Türkçe): Bir şeyin imaline yarayan madde, kereste: Ustaların harcı kalmadığından boş duruyorlar. Yemek harcı. 5. Duvar örmeye ve sıva vesaireye yarayan kireç ile kum veya horasan yahut çamurla saman vesaire karışımı: Duvar harcı, sıv8 harcı, harç yapmak. 6. Elbiseye süs için çeşitli şekillerde dikilen kaytan vesaire: Kadın elbiselerine harç koymak bu sene moda oldu. Avrupa’dan hazır harç gelir. Harcı olmak = Yapabilmek elinden gelebilmek: Bu iş oun harcı değildir. Bu yükü kaldırmak benim harcım değildir. O ata binmek senin harcın mı? (bk.) Harcırah. Harc-ı Alem, harc-ı Am = Herkese göre, elverişli, herkesin kullanabileceği, ipekli elbise harc-ı Alem değildir. Vekilharç = Bir büyük konakta masraf işlerine bakan adam. Harcı içinden çıkmak = Ayrıca masraf etmeye hâcet olmamak.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. ihyân). Zaman, vakit, hengâm: Hİn-i hâcette = Lüzumu vaktinde. Hîn-i istirâhatte = Dinlenme zamanında. Hînen minel-ihyân = (menfî cümlede) Hiçbir zamanda, (bk.) Ihyânen.

Türkçe Sözlük

(i. F.). 1. Din hizmetlerinde vazifeli kimse. 2. Öğretmen. 3. Üstad. (bk.) HAce.

Türkçe Sözlük

(a uzun) (I. A «kıyâm»dan masdar). (İkamet ile aynı kelime olduğu halde dilimizde mânâ ve kullanılış yeri büsbütün ayrıdır). 1. Oturtma, iskân: O yerde bir bölük asker ikame etmek elzemdir. 2. Kaldırma, kıyâm ettirme, ayakta durdurma. 3. Meydana koyma: Delil ikame etmeye hâcet yoktur. Ikame-i hüccet = Protesto. İkame-I dâvâ = Dava açma, davaya kalkışma. İkame-i salât = Namaz kılma, namaza durma.

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Yan, Osm. nezd, göre: Onun indinde kitabın hiçbir kıymeti yoktur. Alimlerin indinde değeri büyüktür. 2. Katında, yanında, nezdinde, göre. 3. Vukuunda, halinde, takdirinde, Ar. ledi: Inde’ttahkik = Tahkik sonunda. Inde’l-hâce — Gerektiği zaman. 4. Yanında, nezdinde: Onun indinde bulunuyor. 5. Göre, fikrince: Benim indimde bunun hiç kıymeti yoktur. 6. Nisbeten, kıyasen, göre: Filin indinde at küçük bir hayvandır. Güneşin indinde dünya bir zerredir.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. insanın çalışarak yaptığı şey, Ar. amel, Fars. kâr: İş yapmak, iş işlemek. 2. Çalışma, uğraşma, meşguliyet: İşim vardır; yazı yazmayı iş edinmişimdir. 3. Emir, madde, görev: Bu, müşkül bir iştir, bunda bir iş vardır. 4. Vazife, görev, bir adamın yapacağı: O, benim işimdir; o, senin işin değildir. 5. Ehemmiyetli madde, mesele: Bunu da iş yaptınız. 6. Hizmet, memuriyet: Bir iş arıyor; kendisi bir işte midir? 7. Hâcet: İşimi görmedi; işini bilir. İş adamı, eri = Elinden iş gelir; iş görmeye muktedir, usta işçi. İş ola = Eskiden iş ve san’at sahiplerine selâm yerine söylenen dua. Mecâzen: Münasebetsiz bir harekette bulunana da tekdir için söylenir: «İş ola» = sanki iş görmüş demek. İşi olmak = İşi görülmek, maksadı hâsıl olmak. İş içinde iş var = Gizli maksat ve hile bulunmak. İş işten geçmek = Artık olup bitmek, tâmir ve ıslaha vakit kalmamak. İşbaşı = 1İş sahibi. 2. Bir iş görmeye memur adamların başı, işçibaşı, usta. İşbaşı etmek = Çalışmaya koyulmak. İşin başı = Gerçek, kaynak, asıl. İş başında = işle meşgul: Kazanmak isteyen sabah erken işinin başında bulunmalıdır. İşe bakmak = İşle meşgul olmak, İş görmek. İş bitirmek = İşi sona erdirmek, hal ve fasletmek. İş bilir = Elinden iş gelir. İş bilmez = Elinden iş gelmez, gafil. İş çıkarmak = 1. Ehemmiyetsiz şeye ehemmiyet verip mesele çıkarmak, asılsız yere uğraşmak ve uğraştırmak. 2. Çalışıp çok ve iyi netice almak. İş kisvetl = işle uğraşıldığı vakit giyilen esvap, iş elbisesi veya üst gömleği. İç güc = Meşguliyet. İş güc etmek = İş edinmek. İş görmek = Müsbet iş yapmak. İş günü = Tatil dışında çalışılan gün. İş göstermek = Yapacak iş vermek. İşli güçlü = Meşgul, dağdağalı. İş yapmak = İş görmek ve mecâzen iş bozmak: Amma iş yaptınız. İşe yaramak = Değeri olmak. Elişi = Nakış gibi kadınlara mahsus bazı san’atlar. Usta işi = Maharetle yapılmış, sanatlı, süslü şey İğne işi — Kasnak.

Türkçe Sözlük

(İSRAF) (I. A. «sarf» tan masdar) (c. isrâfât). Lüzumsuz yere, fazla olarak mal vesaireyi sarf ve telef etme: Malını israf etti, isrâf-ı kelâma hâcet yoktur. İsraf haramdır.

Türkçe Sözlük

(f.). T. Dilemek, talep etmek: Biri gelmiş para istiyor. 2. Arzu etmek, isteklisi ölmek: Herkes zengin olmayı ister. 3. Aramak, araştırmak: Kimi istiyorsunuz? 4. Çağırmak, celp ve davet etmek: Sizi istiyorlar, kendisini mahkemeden istediler. 5. Kast ye niyet etmek: Ava gitmek isterim. 6. Muhtaç olmak, lüzum ve ihtiyacını hissetmek: Mahallemiz muntazam bir mektep ister. Lüzum ve ihtiyacı olmak, lâzım olmak: Bu odaya bir avize ister. İstemez = Lüzumu yoktur, hâcet yoktur.

Türkçe Sözlük

(i. A. masdar). El dokundurup öperek, (Hacer-i Esved’i) ziyâret etme.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. akzıye). 1. Her şey hakkında Tanrı’nın ezelî hükmünün yerine gelmesi (kazâ ile kader arasındaki fark kelâm ilminde uzun uzun anlatılır). 2. Kadılık, kadı’nın hükmü, kadılık vazifesi: Filân efendi kazâ mesleğine girdi, yirmi sene kazâda bulundu. 3. Bir kadı’nın kazâsı dahilinde olan yer, kadılık. 4. Bundan galat olarak bir kaymakamın hükümet dairesi, nâhiyeden sonra mülkî taksimâtın en küçüğü, kaymakamlık (ilçe): Her il, birkaç kazâya ayrılmıştır, kazâ kaymakamı (cem’inde Farsça kazâhâ kullanılır: Kazâhây-ı erbaa = Dört kazâ). 5. Kasitsiz ve hata neticesi olan öldürme, yaralama vesair vukuat, muhatara, tehlike, ansızın gelen musibet, elem verici olay: Bir kazâ oldu, kazâ vuku buldu, az kaldı kazâ oluyordu. Kazâ savuşturmak = Vuku bulan veya vukuu pek beklenen bir tehlikeden kurtulmak. Kazâya uğramak = Ansızın ve beklenmedik tehlikeye düşmek: Karayolunda, demiryolundan fazla kazâ olur. 6. Yerine getirme, yapma: Kazâ-i hâcet = Abdest bozma. 7. Vaktinde yerine getirilmeyen namaz ve oruç gibi bir borcu sonradan şer’İ icabına göre ödeme: Hastalığımda kılamadığım namazları kazâ edeceğim, şimdi oruç tutamazsanız kazâsı mümkündür. Ecel-i kazâ = Kaçınılmaz olmakla beraber tabiî olmayıp bir kazâdan ileri gelen ölüm. Zıddı: Ecel-i mev’Üd. Ezkazâ = Kazâen, şâyet, eğer, tesadüfi olarak, beklenmeksizin: Ez-kazâ doktora muhtaç olursanız (memnuniyet verici şeyler için kullanılmamalıdır).

Türkçe Sözlük

(i. A.) (mü. kilsiyye) (jeoloji). Kireçtaşı çeşidinden olan: Hacer-i kilsî, arâzî-i kilsiyye.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Yer, yan, vukuunda, sırasında, esnasında. Lede’s-suâl = Soruldukta. Lede’l-tahkik = Tahkik olundukta, araştırılınca. Lede’l-hâce = ihtiyaç görüldükte, Ar. inde’l-hâce.

Türkçe Sözlük

(LÜZUM) (i. A.). 1. Lâzım olma, gereklilik, işe yaramak: Bu eşyayı taşımak için üç arabaya lüzum vardır. 2. Hâcet, ihtiyaç. 3. Riayet etme, uyma. Lüzûm-i mâ-lâ-yelzem — LAzım olmayan bir şeyin iltizâm olunması, boş yere fazla bir şeye riayet etme. Lüzûmu olmak = Gerekli olmak.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (mü. mağfûre, gufrân’dan imef. Mağfûrun-leh daha doğrudur). Tanrı’nın mağfiretine erişen veya erişmesi arzu ve dua olunan, merhum: Hâce-i mağfûr, merhum ve mağfûruleh.

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Dokunma, değme, Ar. temâs, lems. Vücûduna erkek eli messetmemiştir. 2. Vaki olma, vuku bulma. Hâcet messetmek = ihtiyaç vaki olmak, ortaya bir ihtiyaç çıkmak.

İngilizce - Türkçe Sözlük

f. göç etmek, hicret etmek. migrent i. göçmen, muhacir. migration i. göç, hicret, muhaceret, göçmenlik. mi'gratory s. göçebe; göçücü; göçle ilgili.

Türkçe Sözlük

(i. A. «hücûm»dan) (c. muhâcemât). Her taraftan ve birden hücum etme, üşüşme.

Türkçe Sözlük

(I. A. «hicret» ten). Ailece yerleşmek üzere başka ülkeye göçme, hicret, göç: Bu yıl çok muhâceret oldu.

Türkçe Sözlük

(MUHTAC) (i. A. «havece, hâcet» den if.) (c. muhtâcîn). t. Bir şeye ihtiyaç ve lüzumu olan, bir ihtiyacı olup da gideremeyen: Ekmeğe, suya, nasihata muhtaçtır. 2. Lüzumu olan: Bu ev tamire muhtaçtır. 3. Fakir, yoksul: Muhtaçlara yardım etmek. 4. Birinden iyilik görmek ümidinde bulunmakla veya yardımını görmekle kendisine baş eğmeye mecbur olan: Ben, sana muhtaç değilim; ne yapsın ona muhtaçtır.

Türkçe Sözlük

(i. A. «hacer» den imef.) (mü. müstahcere). Sertleşip taşa dönmüş.

Türkçe Sözlük

(i. A. «hacer» den if.) (mü. mütehaccire). Taş hâline gelmiş, taş olmuş.

Türkçe Sözlük

(e.). 1. Bir şeyden bazen soru sormak için kullanılır: Sİz kimsiniz, elinizdeki nedir? Ne istiyorsunuz? Bu ne adamdır. 2. Şaşkınlık ve bolluk gösterir: Ne güzel! Ne soğuk! Ne yağmur! Bu ne hava! Yalnız olarak şaşma edatı gibi de kullanılır: Ne! 3. Soru olmaksızın müphemlik ve umumîlik gösterir: Ne buldu ise aldı; ne :şitse inanır; ne isterse yapsın. 4. izafet zamirleri ile birleşerek «hangi şey» mânâsını ifade eder: Nem, nemiz, nen, neniz, nesi, neleri, nemiz eksik? Nen var? (c.). Başlıca «ne kadar şeyler» mânâsıyle kullanılır: Ne umurum, ne umurun, bana ne vs. Neme, nene lâzım; ne vazifem, ne vazifen. Ne o = Nedir? Ne oluyor? Ne olursa = Her ne olsa. Ne olursa olsun — Her halde, netice iyi de olsa, kötü de olsa, Fars. herçi-bâd-Abâd. Ne ola (nola) = Bir şey değildir, büyük bir şey mi? Ne çıkar? Ne için (niçin) = Ne sebepten, ne maksatla? Ne ise = Tafsilâta hâcet yoktur, ne olursa olsun. Nece = Ne dilde, hangi dille= Türkçe söylemiyorsa nece söylüyor? Neci = 1. Hangi san’at sahibi, hangi san’ atla meşgul: Bu adam kunduracı mıdır necidir? 2. Hangi münasebetle: Sen, burada necisin? Ne hâcet = Daha neler? Ne hâl = Keyfiyet, nasıliık: Ne haldedir? Ne hâle geldi? Ne hâl peydâ etti? Ne haber, bir şey var mı, bir şey bilir misiniz? Nedir = Ne var, ne oluyor? Ne türlü = Nasıl: Bu ne türlü işdir? Ne türlü yaptınız? Neden = Ne sebepten; neden dolayı, Ne için? Ne demek = 1. Mânâsı, nedir? 2. O nasıl söz, öyle şey mi olur? Ne demek olsun = Öyle şey olmaz. Ne zaman, ne vakit = Hangi vakit ve zamanda? Ne aceb = Acaba. Ne kadar = 1. Sayı sualidir: Ne kadar kâğıt istiyorsun? Bu bardak ne kadar su alır? 2. Çok, ne çok: Ne kadar su içiyorsunuz. Bu havayı ne kadar severim. 3. Her ne miktarda: Ne kadar çalışsanız ona yetişemezsiniz. Her ne kadar = İle beraber, olduğu halde: Her ne kadar okumamış ise de sözü sohbeti yerindedir; her ne kadar ihtiyacım var ise de ondan bir şey istemeyeceğim. Ne gerek, re lâzım = Neme gerek, neme lâzım = Bana ait değildir, ben karışmam; nene, nenize, nesine gerek, lâzım. Ne münasebet = Hiç, asla, öyle şey olmaz. Ne var = Nedir, ne oluyor? Ne var ne yok = Ne haber? Neye = Ne için, ne maksatla: Neye geldiniz? Ne sebepten: Dün neye gelmediniz?

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Kirletmek. 2. Def’i hâcet etmek.

Türkçe Sözlük

(i. F.). Taş, Ar. hacer. Seng-I hârâ = Mermer taşı. Seng-i ibret = Topkapı sarayının orta kapısında, üzerine öldürülenlerin kesik başlarının konduğu taş, ibret taşı.

Türkçe Sözlük

(f.). t. Söylemeye zorlamak veya müsaade etmek: Söyleyecektim ama söyletmedi. 2. İtiraf ettirmek: İyi bir savcı suçluya her şeyi söyletir. ( «Söylettirmek» demeye hâcet yoktur), (mec.) Sazı söyletmek = Güzel çalmak.

Türkçe Sözlük

(i. A. «hacer» den masdar). Taş olma, taş gibi katılaşma.

Türkçe Sözlük

(i. A. «hacer» den). 1. Bir yere taş koyma, yığma. 2. Hayvanı dağlayıp nişanlama. 3. Kimsenin girmemesi için arazinin etrafına çit çevirme.

Türkçe Sözlük

(i ). 1. Yer yüzünde çok bol bulunan sert cisim. Ar. hacer, Fars. seng: Taş atmak, taşla vurmak. 2. Kaya. 3. Taştan direk, sütun veya heykel: Dikilitaş, Çenberlitaş, Kıztaşı. 4. Yüzük, küpe vs.de kullanılan maden: Cevâhir taşı, pek kıymetli bir taş buldum, tek taş yüzük. 5. Dama ve satranç gibi oyunlarda oynatılan pul: Taş oynamak, dama taşı. 6. Böbrek ve safra kesesi gibi iç organlarda teşekkül eden taşcık: Mesane taşı, karaciğerinde taş vardır. 7. Taştan yapılmış: Taş bina, taş köprü, taş mektep. 8. Taş gibi sert ve katı: Taş yürekli. Taş atmak = İmâ yoluyla birisinin lehinde olmayan söz söylemek. Atlama taşı = Çamur veya sudan geçmek için ayak basmak üzere ortaya konan taş. Taş atıp kolu yorulmamak = Zahmetsizce bir şeye sahip olmak. Alçı «aşı = Yakılıp alçı yapılan taş Ayak taşı = Kayıklarda denk taşı. Ot taşı = Ateşe dayanır bir cins sünger taşı. Taş ocağı = Yapı vesaire için taş çıkarılan yer. Taş bademi = Kabuğu sert badem, zıddı: diş bademi. Başı taşa gelmek = İbret olacak bir neticeye erişmek Başını taştan taşa vurmak = Çok pişman olup dövünmek. Bir taşla iki kuş vurmak = Bir zahmetle iki iş görmek. Taşbalığı = Bir cins balık. Bağra taş basmak = Sabır ve tahammül etmek, acıya katlanmak Baltayı taşa vurmak = Farkında olmaksızın birinin yüzüne karşı kendisine veya yakınına dokunur söz söylemek. Bileziktaşı = Kuyunun ağzına konulan ortası delik taş, taştan kuyu halkası. Bileği taşı = Bıçak ve benzerlerinin bilendiği taş. Binek taşı = Bazı merdiven altlarında ve kapı yanlarında, hayvana binmede basamak yerini tutmak için konan taş veya sed. Teslim taşı = Bazı tarikat mensuplarının boyunlarına astıkları balgamî veya siyah taştan etrafı dişli daire şeklinde taş. Tekne taşı = Çeşme suyunun aktığı yere konulan taş tekne. Temel taşı = Yapı temeline konulan büyük ve sağlam taş. Ceher.nemtaşı = Çürük etleri yakmakta kullanılan pek yakıcı bir kimyevî madde. Çakmak taşı = Çakmakla vurulunca kıvılcım çıkaran taş ki, çakmaklı silâhlara da konurdu. Çakıltaşı = Nehir ve deniz kenarlarında çalkanmaktan yuvarlak veya bidem taneleri şeklini almış küçük taşlar ki, rengârenk olup kaldırım yapmakta da kul lanılır. Taş çatlasa = Ne yapılsa, imkânı yok. Çeki taşı = Odun, taş vesaire tartmak için ölçü sayılan tartılı taş ki, bir demir halka ile çekiye asılı olur. Çırpıcı taşı = Su ile beraber deniz veya nehir içindeki taş, Fr. recif. Taş çıkarmaks = Oyunda, hile vesairede birinden daha mahir olup kendisine npüsaade etmek, geçmek, üstün gelmek. Harman taşı = Harman dövülen taş. Değirmen taşı = Değirmenin altlı üstlü iki taş tekerleği. Taşa dönmek = Pek sertleşmek, katılaşmak. Süzgeç, süzgü taşı = Delikleri süzgeç gibi kullanılan taş. Sünger taşı = Biçimce süngere benzeyen, pek hafif taş Taşı sıksa suyunu çıkarır = Gayet kuvvetli insan. Dağ, taş = Görünen yerlerin hepsi, dere tepe. Taş toprak = Moloz. Taşa tutmak Taş atarak kovalamak. Faltaşı = Falcıların attığı küçük çakıl taşı. Gözlerini faltaşı gibi açmak = Hayretle bakmak. Kaldırım taşı = Kaldırıma döşenen taş. Karataş = 1. Çocukların yazı

Türkçe Sözlük

(i. A. «külfet» ten) (c. tekellüfât). 1. Bir zahmete, zahmetli bir işe katlanma: Bu kadar tekellüfe ne hacet? 2. Özenme: Bu şiirde tekellüf vardır; tekellüf ile yapılmış bir iş olduğu anlaşılıyor. 3. Gösteriş, sahte tavır ve hareket, özeniş: Tavır ve hâlindeki tekellüf pek soğuktur. Bî-tekellüf, bilâ-tekellüf = Ozenmeksizin, tabiî olarak.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. yokluk, adem; eksiklik, noksan; lüzum, ihtiyaç; gerek, hacet; sıkıntı, zaruret, yoksulluk, fakirlik; istek, arzu. want ad k.dili., gazet. küçük ilan. be in want muhtaç olmak. for want of bulunmadığından.

Türkçe Sözlük

(hi.) (mü. Yemâniyye). 1. Yemen’e ait. Hacer-i Yemâni = Bir nevi akik. 2. (tıp) DÜd-ı Yemâni = Yemen’e mahsus olup vücudun etleri içinde meydana gelen pek ince bir kurt.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Yeni hâline koymak, Osm. tecdîd etmek: Şu keçeyi yeniledim. 2. Tamir edip yeni gibi yapmak: Bunu Adeta yenilemiş. 3. Yeniden, tekrar yapmek: Oyle haller, böyle sözler yenilenmeyin, o sözleri yenilemeye hacet yoktur.