| Anlamı Nedir?


Aradığınız kelime: isbat vu��c��d

Türkçe Sözlük

(i. Fr.). 1. Yüksek tahsilini tamamladıktan sonra, kendi sahasında çalışmalarına devam ederek o İlim kolunda yüksek bir mertebeye vardığını imtihanla isbat edenlere verilen ilmî unvan: Edebiyat doktoru, tıp doktoru, hukuk doktoru. 2. Hekim, tıp doktoru.

Türkçe Sözlük

(i. A.), ilim ve fenne uygun şekilde, fen kaidesince, fen vasıtasıyle: Dünyanın hareketi fennen isbat olunmuştur.

Türkçe Sözlük

(f. aslı geidirmek). 1. Gelmesini sağlamak, uzak yerden yakına sevk ve nakletmek. Osm. celb ve ihzar, sevk ve İsâl eylemek: Yemeği getirin. Çeşmeden su, çarşıdan kumaş getirdiler. Avrupa’dan hayli hediyeler getirmiş. 2. Beyan etmek, nakletmek, zikretmek: Her kaideye bir misal getirmek: Her sözde bir hadîs-i şerif getirir. İddiasını isbat etmek için Mevlânâ’nın bir beytini, filânın bir sözünü getirdi. 3. Koymak, vaz’etmek; sokmak: Yoluna getirmek, fiile, kuvveden fiile getirmek, meydana, vücuda getirmek. 4. Uydurmak, tatbik etmek: Kumaşı dalı dalına getirmek, yazıyı satırı satırına getirmek: Terzi şu paltonun yakasını iyi getirmemiş. 5. Kalbetmek, çevirmek, döndürmek: Kuraklık, ekinleri bu hale getirdi. Araplar vaktiyle bütün Kuzey Afrika ve Doğu ahalisini İslâm’a getirmişlerdir. 6. icab etmek, meydana gelmesine sebep olmak, ortaya çıkarmak, vermek: Bu rüzgâr kar getirir. Bu hava sıtma getirir. Ham meyve hastalık getirir. Bu ilâç bana bir sersemlik getirdi. 7. Hâsıl ve peydâ etmek, uğramak, dûçâr olmak: Pişmanlık, merak, sevda getirmek. İmana getirmek -İnandırmak. mec. Yoluna koymak, ıslah etmek. Bir yere getirmek: Toplamak, cem’etmek, biriktirmek. İki ucunu bir yere getirmek = idare etmek, gelirini giderine dengeli hâle getirebilmek. Hak getire = Allah vere, yok. Hatıra, zihne, akla getirmek = Hatırlamak, düşünmek. Dört ayağını bir yere getirmek = Var kuvvetini vermek, elden geleni uzak etmemek. Dünyaya getirmek = Doğurmak. Dile getirmek = Teşhir etmek, aleyhinde söz söylenmesine sebebiyet vermek. Sonunu getirememek = Nihayette başarısız olmak, varını kaybetmek. Geri getirmek = İade etmek. Geviş getirmek = (geviş getiren hayvanlar) Yediklerini tekrar ağza getirip çiğnemek. Yerine getirmek = İcra, ifâ etmek, yapmak: O, vaidlerini yerine getirir.

Türkçe Sözlük

(HÜVİYYET) (i. A.) (Osmanlıların yaptığı Ar. kelimelerdendir). 1. Mahiyet, gerçek. 2. (hukuk) Bir adamın aranılan veya olmak iddiasında bulunduğu şahıs, olması, hüviyetini isbat edemedi; tutulan adamın hüviyeti daha gerçekleşmedi.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(A.) [اثبات] kanıtlama.

Türkçe Sözlük

(İSBAT) (i. A. «sübût» tan masdar). 1. Sağlamlaştırma. 2. Delil gösterek, senet ve şahitle doğruluğunu apaçık meydana çıkarma: Davasını isbat edemedi. Söylediğiniz şeyi ispat edebilir misiniz? 3. Var etme, mevcut bırakma, mahvetmeyiş: Filân kitabı mahv ve isbat yoluyla (yani bazı yerlerini kaldırıp bazı yerlerini bırakarak) kendi adına bastırdı. 4. Meydana çıkarma, gösterme, belirtme= Isbât-ı hüner. 5. Bir dava veya meselenin doğruluğunu göstermek için söylenen açık delil: Bu davaya isbatım yoktur, bunu isbat edemem. Gramerde menfînin zıddı. İsbât-ı vücOd = Hazır ve mevcut olduğunu göstermek için bir kere görünme (Fr. acte de prisence).

Türkçe Sözlük

(i. A. «şehâdet» ten masdar). 1. Şahit gösterme, şehâdetine başvurma: istişhâd için beni de çağırdılar. 2. Delil sayma, dava isbatı için delil gösterme. Büyük Alimlerin sözleriyle istişhâd olunur: 3. Şehit olma, şehit düşme: Hazret-i Hüseynin Kerbelâ’da istişhâdı (bu üçüncü mânâda şehâdet kelimesi daha iyidir).

Türkçe Sözlük

(İTİRAF) (i. A.) (c. İtirâfât). Kendi kusur ve noksanını, az çok aleyhinde bulunan bir hâli seklamayıp, inkâr etmeyip kabûl, teslim ve ikrâr etme: Kabahatini itiraf ediyor; ben kusurumu, bilmediğimi itiraf ediyorum: İtirafları isbata lüzum bırakmadı.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. akvâl). 1. Söz, lâkırdı, Fars. suhan, güftâr: Onun kavliyle hareket ediyor, filânın kavline göre. Fiil zıddı: Fiiti kavline uygun, kavli işine benzemiyor. 3. Sözbirliği etme, sözleşme, mukavele, uyuşma: Biz onunla kavlettik; kavileşmişler. Kavl-i hod = Kendi sözü; kimse tarafından tasdik olunmayan söz. Kavl-i mücerred = İsbat olunmayan söz: O dava kendisinin kavl-i mücerredinde kaldı.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Yerleştirmek, Osm. vaz’etmek: Bohçayı minderin altıne koy, zahireyi nereye koyuyorsunuz? 2. Bırakmak, terketmek: Kitabı elinden koymaz, sonraya koymak, davet etmedik kimse koymadı. 3. Müsaade etmek, engel olmamak. 4. Almak, sokmak, yerleştirmek: Misafirleri nereye koyacağız? Atı ahıra koyun. 5. Tutmak, bulundurmak, bırakmak: Beni aç koydular. 6. Atmak, yükletmek. 7. Bir işe tayin etmek: Oraya bekçi koymalı. 8. Giymek, üstüne almak: Yeni şapka koymuş, başına bir başlık koymuş, bu elbiseyi bir daha koymayın. 9. Tutmak, edinmek, Osm. hâsıl ve peydâ eylemek: Süt kaymak koymuş. 10. Kabûl ettirmek, yerleştirmek, göndermek, çocukları mektebe, ustaya, san’ata koydu. 11. Bir şeyi pişmek veya olmak üzere hazırlamak: Turşu, şarap, sirke koydum, aşçı daha yemoğl koymadı. 12. Kurmak, düzeltmek: Sofrayı koyunca bize haber verin, yemeği koydunuzsa gelelim. Ateş koymak = Tutuşturmak, ataş vermek: Saman kulübelerine ateş koydular. Ad koymak = İsim takmak: Çocuğun adını koydular mı? Araya koymak = Aracılık ettirmek, Osm. tovsit etmek, tavassut ettirmek: Tanıdıklardan birini araya koymalı. Askıda koymak = Bitirmemek, süründürmek. Elden koymak = Vazgeçmek, terketmek, yapmamak: Siz himmeti elden koymayın. Ortaya koymak = Açıklamak, açığa çıkarmak, Osm. izhâr etmek, ibrâz eylemek, isbat etmek, (denizcilik) Üzerine koymak = Rüzgârın daha da şiddetlenmesi. Üste koymak = Arttırmak, Osm. tezytd etmek. İçeri koymak — İçeri almak, sokmak, kabûl etmek: Giden misafirleri içeri koymuyorlar. Baş koymak = Baştan geçmek, canını feda etmek. Bahis koymak = Öğdül. Bahse tutuşmak. Bir tarafa, bir yana koymak = Ayırmak, saklamak, korumak. Bez koymak = Bez yapmak üzare İplikleri tezgâha germek. Boş koymak = Mahkûm ve sessiz bırakmak. Temel koymak = Temel tutmak, Osm. pâyldâr olmak. Hâle koymak = Bir hâle getirmek, hâlini değiştirip diğer biçime değiştirmek: Bakın hastalık beni ne hâle koydu, yağmurun bolluğu bizim bahçeyi göl hâline koydu. Rehin koymek = Rehin etmek. Sonraya koymak = Geciktirmek. Minnet koymak = Başına kakmak. Meydana koymak = Ortaya çıkarmak. Nişan koymak s İşaret etmek, unutmamak, hatırlamak. Yanına koymak — Öcünü almamak, cezasını vermemek: Yaptıklarını senin yanına koymayacağım. Yoluna koymak = Düzeltmek, hesaplaşmak. Yola koymak = Göndermek. Yolda koymak = Yolda, yarı yolda bırakmak. Koyup gitmek = Öksüz bırakmak, terketmek.

Türkçe Sözlük

(e. A.). 1. Madde ve cisim olarak: Bu, ondan maddeten daha büyük, daha ağırdır. 2. İşle, sözle değil, fiilen: Ben, söylediğimi maddeten isbat ederim.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (geçişli ve geçişsiz fiil mânâsıyla kullanılır). 1. Yok etme, ortadan kaldırma, giderme: Savaş nice şehirleri mahvetmiştir. 2. Batırma, harap etme: Beni mahvetti. Evimin barkımın mahvına yürüdü. 3. Yok olma, ortadan kalkma: O kadar servet az zamanda mahvoldu. 4. Batma, harâb olma: Eski derebeyleri tamamen mahvoldu. Mahv-ü isbât = 1. Bir şeyin bazı yerlerini değiştirip bazılarını bırakmak suretiyle tâmiri ve yenilenmesi: Meçhul bir şairin şiirlerini mahv-ü isbât ederek kendi adına yayınladı. 2. (astronomi) Ay’daki siyahlık.

Türkçe Sözlük

(u uzun) (i. A. «akl» dan imef.) (mü. mâkule). 1. Akla uygun, akla yakın, aklın kabûl ettiği: Dediğiniz şey mâkul değildir. 2. Akıl ile bilinir, akılla isbat olunur, aklî, menkul zıddı: Ulûm-i mâkule ve menkule (aslî-naklî ilimler). 3. Oldukça akıllı, sözü akla yatkın: Mâkul bir adamdır.

Türkçe Sözlük

(i. A. «sıdk» dan). Bir şeyin doğruluğunu isbata yarayan şey, meşhur bir sözün hakikata uygun olduğunu gösterir hâl ve olay: Filân atasözü mısdakınca.

Türkçe Sözlük

(i. «burhân» dan imef.) (mü. müberhene). BUrhan ile isbat olunmuş, ispatlı: Arz’ın küre şekli, ayın tutulmasında üzerine düşen dünyanın gölgeslyle de müberhendir.

Türkçe Sözlük

(i. A. «delâlet» den İmef.) Delil ile isbat olunmuş (Arapça’da böyle bir mânâsı yoktur).

Türkçe Sözlük

(i. A.). Bilinir, belli, gerçekliği açık olan, isbat istemeyen, (bk.) Müteârif.

Türkçe Sözlük

(i. A. «zükOt» tan if.) (mü. müzekkiye). 1. Tezkiye eden, saf ve hâlis hâle koyan. 2. Cenazenin başında ölünün hâl ve şanını cemaattan sorup tezkiye eden. 3. Şahitlerin durumunu araştırıp şahitliklerinin kabûl olunabilecek hâlde bulunduklarını İsbat eden.

Türkçe Sözlük

(i. Fr.). 1. (matematik ve fizik) Sıfırdan büyük, negatif karşıtı. 2. (felsefe) Tecrübeye dayanan, isbat edilmiş: Pozitif ilimler.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Erkek İsmi) 1.Bir yerde bulunan, bir şeyi gören ve gördüğü ve bildiği şeyler konusunda bilgi veren kimse, tanık. 2.Bir akdin yapılması sırasında taraflardan birinin yanında hazır bulunan. 3.Doğrulayan, isbat eden. 4.Hz.Muhammed’in sıfatlarından.

Türkçe Sözlük

(i. A. «şahâdet» den if) (c. ŞuhOd). 1. Gördüğü veya bildiği şeyleri mahkemede yerinde ifade ederek davanın isbatına yardımcı olan. 2. Tanrı’nın birliğine şahit olan Hz. Muhammed’in sıfatlarından biri. 3. Senet yerine geçecek derecede makbul ve muteber bir eserden getirilen misal: Şâhid-i Adil = Şehâdetinde asla şüphe olunmayan şahit. Yalan şâhid, şâhid-i zor = Yalan yere şâhitlik eden.

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Kapma, zorla alma: Malını elinden selbetti. 2. Red, inkâr; isbat mukabili,

Türkçe Sözlük

(SENED) (i. A.) (c. senedât). 1. Üzerine dayanılan şey, dayanılacak yer. 2. Başkasında olan bir hakkın, alınacak bir malın, alınmış bir paranın aidiyetini belirten kâğıt, iki veya daha çok kimseler arasında bir anlaşmayı isbat için tanzim olunan kâğıt ki, borçlu tarafından alacaklıya verilir.

Türkçe Sözlük

(i. A. «berâet» ten masdar). 1. Birini bir şüphe ve suçtan uzak tutma. 2. Borçtan kurtarma. Tebriye-i zimmet etmek = İlişiği olmadığını isbat etmek.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. zimem). 1. Himaye, sahip çıkma, koruma mecburiyeti, birinin emniyetini taahhüt. Ehl-i Zimmet = Bir İslâm devletinin tâbiiyyet ve himayesinde bulunan Hıristiyan ve Yahudiler. 2 Uhde: Birinin üzerinde, elinde bulunan şey: Filânın zimmetinde şu kadar alacağım vardır; zimmetine para geçirmiş; Bu iş benim zimmetimdedir. 3. Bir adamın kendi üzerine geçirip ödemeye mecbur olduğu para, borç: Eski veznedarın hayli zimmeti çıktı. Tebriye-i zimmet = Üzerinde bir şey olmadığını isbat etme: O, tebriye-i zimmet etti. Tebriye-i zimmet mazbatası = Bir memurun işten ayrılmasında kendisine verilen ve hiçbir ilişiği olmadığını belirten mazbata. Beriyy-üz-zimme = Osm. tebriyye-i zimmet etmiş, ilişiksiz.