Kıyl | Kıyl ne demek? | Kıyl anlamı nedir?

Kıyl | Anlamı Nedir?


Aradığınız kelime: kiyl

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Erkek İsmi) -Allaha itaat ve ibadet eden, kulluğunu hakkıyla yerine getiren. Yasaklarından kaçınan. -Abbad b. Bişr. Ashab’dan.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s). uygun, ehven, elverişli, kifayetli, yeterli.adequately (z). layıkıyle adequateness (i). yeterlilik.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Erkek İsmi) 1.Doğruluk gösteren. Doğru. 2.Eşit, eş, müsavi. 3.Adaletli davranan. Kur’anî bir isimdir. Allah’ın emirlerini hakkıyla uygulayan anlamına gelir. Raşid halifelerin 2.cisi Ömer b. el-Hattab’ın meşhur lakabı.

Türkçe Sözlük

(i. A. «irfan» dan if.) (mü. Arife). Bilen, bilgi sahibi, dânâ, Aşinâ, vâkıf: Arif-i esrar = Sırlar bilen: Hüner ve fende Ariftir. Arif-i billâh = Allah’ı hakkıyle anlamış. Mürşid-i Arif = Tanrı sırlarını bilen.

Türkçe Sözlük

Genellikle kimyasal etkiyle, bir maddede zamanla oluşan yıpranma. Aşınmaya yol açan etki maddeleri içinde en çok bilinenleri sülfür oksitleri ve klor, fluor vb. bileşikleridir.

Türkçe Sözlük

(i. A. e.). Hakkiyle, lâyıkı veçhile, tamamiyle, gereği gibi: Vazifeyi bihakkın ifa etmelidir.

Türkçe Sözlük

(i. A. e.). Hakkiyle, lâyıkı veçhile, tamamiyle, gereği gibi: Vazifeyi bihakkın ifa etmelidir.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(A.) [بحق] hakkıyla, hak ederek.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Sapan sürerek toprağı işleyen adam: Köylülerin büyük kısmı çiftçidir. 2. Kendi malı olmayan bir çiftlikte belirli ücret almak suretiyle çalışan adam: Çiftlikten hem mülk sahibi, hem de çiftçi hakkıyle faydalanıyor.

Türkçe Sözlük

(i.). Ayağında çizmesi olan. Sarı çizmeli Mehmed Ağa = Meçhul, hekkıyle tarif olunamayan şahıs hakkında kullanılır.

Yabancı Kelime

Fr. datif

db. yönelme durumu

Ad soyundan bir sözü yönelme kavramıyla fiile veya bir edata bağlayan -a / -e ekiyle kurulan durum.

Türkçe Sözlük

(i.). Söylenmiş: O «damın dediği dediktir = Söylediği sözü hakkıyle söylemiştir, geri dönmesine imkân yoktur. Sözü sözdür.

Türkçe Sözlük

(i.) (asıl demek ve komak fiillerinin mazileridir). 1. Boş söz. Ar. kiyl-ü-kaal, Fars. güft-ü-gû. 2. Şunu bunu çekiştirme, nemmâmlık, suhançinlik, laf getirip, götürme, laf toplama.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Uydurma, şöyle böyle, lâyıkıyla olmayan, eksiği ve kusuru olan. Şuradan buradan toplanmış: Derme çatma bir yazı.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(f). müstahak olmak,layık olmak; hak kazanmak, mükafata 1ayık olmak. deservedly (z). hakkıyla, haklı olarak.

Türkçe Sözlük

(i. A.) («dîn» den imüb.). Mükâfatı ve cezayı hakkıyle veren (Esmâ-i Hüsnâ’dan yani Tanrı’nın adlarındandır).

Teknolojik Terim

Sony Ses Mühendisleri ve ses uzmanları tarafından Sony Pictures Entertainment’ta geliştirilen Digital Sinema Sesi, film deneyimini evinize taşır. Bu teknoloji, Sony’ye ait üç prestij sahibi ses dublaj salonlarında Kim Novak, Barbara Streisand ve Cary Grant’ın yardımlarıyla geliştirilmiştir. Bu salonlarda ses alanı ölçüleri alarak Sony, sinemadakiyle aynı aural hissini yeniden yaratabilen dijital işleme teknolojisini geliştirmiştir. Çoğu Sony HiFi alıcıları ve ev sinema sistemleri DCS özelliğine sahiptir.

Türkçe Sözlük

(i. F.). Dinî kaidelere hakkıylere riayet eden; dininin emirlerini yerine getiren. Ar. mütedeyyin: Dindar bir adamdır.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). Kızıl deniz ve Hint Okyanusu sularında yaşayan ve bitkiyle beslenen bir çeşit memeli hayvan, dugung ,dugon .

İngilizce - Türkçe Sözlük

(z). uygun olarak, usulen, hakkıyla, lâyıkıyle; tam zamanında; yeteri kadar.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (el = harf-i târif ve hak). Doğrusu, hakikaten, hakkıyle.

Türkçe Sözlük

(ka ile) (i. F. A.). Beklenmedik emir, beklenmeyen iş, sürpriz, zorlayıcı bir baskıyle bir iş yapmaya mecbur etme.

Türkçe Sözlük

(i.) (hal.), inceden inceye. Osm. arîz ve amîk, gereği gibi, lâyıkıyle, adetâ, hatırı sayılır derecede: Bugün enikonu soğuktur; enikonu matematik öğrenmiş.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Erkek, bülûğa ermiş insan. Ar. recûl, Fars. merd (kadın ve çocuk mukabili). 2. Koca, zevc. mec. Değerli adam, hakkıyle erkek denmeye değer adam, mert, bahadır, ehil: Eroğlu er. Er başı = Onayak. İş eri = Becerikli, elinden iş gelir, eski Osmanlıca’da amele, işçi. Ersiz = Kocasız, dul. Ere varmak = Kocaya varmak, evlenmek. Ere vermek = kızı kocaya vermek, evlendirmek. Söz eri = Söz söylemeye muktedir. Sözünün eri = Sözünde durur, vaadini tutar. Erkek, er kişi. Er keçi = Teke. mec. Cesur, ehil.

Türkçe Sözlük

(i. A. c.) (m. takıy). Takıyler, dindar ve doğru adamlar, (bk.) Takıy.

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Ayrılık, ayrılma: Bu iki şey arasında fark vardır. 2. İki şeyden beherinin başka türlü olması. Ar. mubâyenet, tefâvüt, benzemeyiş: Maymunun şebekten farkı vardır. 3. Ayırma, seçme. Ar. tefrik: O adamın yazısını sizinkinden hiç farkedemiyorum. Bin kişi arasında olsa ben onu farkederim. 4. İyi görme, seçme, tanıma, teşhis: Karanlıkta farkedemedim, şu yazıyı buradan farkedebilir misin? Çoktan görmediğim için birdenbire farkedemedim. 5. Bir şeyin diğer bir şeyden miktar veya kıymet vesairece fazla veya eksik olduğu miktar: Size borcum olan Fransız frangı yerine Türk lirası verirsem farkını verir misiniz? Atımı sizinkiyle değiştiririm ama farkını da isterim, farkı ne kadardır? 4. Anlama: Kendisine gösterdimse de fark edemedi, farkına varamadı. Para farkı = 1. Paraların hakikî kıymetiyle itibârt kıymeti arasındaki fark. 2. Bir parayı diğer bir cins para ile değiştirirken alınan sarrafiye (Fr. agio). Farketmek = Ayırmak, seçmek. Farkına varmak = Anlayabilmek, ince ve gizli bir şeyi kavrayabilmek: Kitabının yırtılan yaprağını görünmeyecek surette tamir ettimse de yine farkına vardı. Bili fark = Tamamiyle birbirine benzer, farksız: Bilâ fark ikisi birdir.

Sağlık Bilgisi

Zührevi bir hastalıktır. Bulaşıcıdır. Tıp dilinde sifilis denir. Frengili kadının doğurduğu çocuğa, doğuştan geçmesi şekli istisna edilirse; hemen hemen her zaman cinsel ilişkiyle geçer. Mikrop vücuda girdikten 3 hafta sonra belirtilerini göstermeye başlar. Mikrobun vücuda girdiği yerde, yani erkeklerde peniste, kadınlarda vajinada Şankr adı verilen bir yara meydana gelir. Bu yara dudakta, meme ucunda, makatta veya parmaklarda da görülebilir. Zamanla akıntılı bir yara haline gelip; çevresi kızarır ve sertleşir. Mikrobun vücuda girmesinden 6-12 hafta sonra hastada; baş ağrıları, ateş, boğaz ağrısı, deri döküntüleri ve iştahsızlık, görülmeye başlar. 6 ay sonra ise, mikrop vücudun belli başlı organlarına oturur. Tedaviye en kısa zamanda başlanması gerekir. Penisilin tedavisi ile iyi sonuç alınır. Aşağıdaki reçeteler de kullanılabilir.

Tedavi için gerekli malzeme : Saparna, su.

Hazırlanışı : 4 bardak suya 50 gram saparna konur. 20 dakika kaynatılıp süzülür. Günde 3 kere birer çorba kaşığı içilir.

Yabancı Kelime

Fr. génitif

db. tamlayan durumu

Ad görevindeki sözün taşıdığı kavramı başka bir kavrama -ın / -in / -un / -ün, -nın / -nin / -nun / -nün ekiyle bağlayan durum.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Germek, çekip uzatarak kurmak: ipi, teli, yayı germek. 2. Çekip uzatarak asmak: Perde, çarşaf germek. Haça, çarmıha germek, asmak. Göğüs germek = 1. Güvenmek, övünmek, hakkıyla iftihar etmek: Göğsümü gere gere gezerim. 2. Karşı durmak, mukavemet etmek: Düşmana göğüs geren bir alay.

Türkçe Sözlük

(i. F. girân = ağır, cân = ruh). Ağır canlı. Ar. sakıyl-ür-rûh.

Türkçe Sözlük

(i. F. güften fiilinden imas. olup sıfat terkipleri teşkiline girer). Diyen, söyleyen: Rlst-gO = Doğru söyleyen. GOft ü gû = Dedikodu, Ar. kıyl ü kaal.

Türkçe Sözlük

(i. F.) (Farsça’da dedi ve söyledi demektir). Söz, lâkırdı: Güft 0 gO = Dedikodu. Ar. Kıyl ü kaal; güft ü »enîd = Duyulan şeyler, Ar. mesmûAt.

Türkçe Sözlük

(i.). Uykusu gelmiş, uyuklayan veya uykudan yeni kalkıp daha lâyikıyle gözlerini açmamış.

Türkçe Sözlük

(i. A. hukuk). 1. Doğruluk, doğru ve gerçek olan şey, bâtıl mukabili: Hak budur; hakkı söylemeli. 2. Adi, adalet, hakkı koruma, insaf: Haktan katiyen ayrılmamalı. 3. Bir adama ait. olan şey: Hakkımı vermediler, hakkını istiyor; hakk-ı sarîh. 4. Bir iş ve zahmetin karşılığı: Emek hakkı, ayak hakkı. 5. Bir adamın emeğine karşı alacaklı olduğu maddî veya mânevî karşılık: Ana, babanın, öğretmenin hakkı pek büyüktür. 6. Pay, hisse: Makas hakkı = Makas peyi; ateş hakkı. 7. Adalet ve hakkaniyetin kendisi olan veya doğru olup bâtıl olmayan Allah: Hak-Taâlâ; Cenâb-ı Hak’tan dilerim. Bir isme bağlanarak «d» edatı ile beraber dair ve ait mânâsını ifade eder: Onun hakkında birtakım sözler oldu; bu husus hakkında bazı tafsilât verdi; bu, sizin hakkınızda hayırlı oldu. Hakkı olmak = Doğru söylemek, sözü doğru ve haklı olmak: Hakkınız vardır = Doğru söylüyorsunuz; bunu yapmaya, istemeye hakkım yok mudur? Hakketmek = Hak kazanmak, eriştiği bir karşılık ve mükâfata ait bir hizmette bulunmak: Siz bu rütbeyi, bu nişanı hakkettiniz. Hakkı için = Yemin tâbiri: Allah, peygamber hakkı için. Hakkından gelmek = Ustun gelip intikam almak veya birine lâyık olduğu cezayı vermek. Hak kazanmak. = Haklı çıkmak. Hakkuşu = Ishak kuşu. Hakuran (hakkuran) = Penbe kumru. Hak vermek = Tasdik etmek. Hakkını yemek = Alacağını vermemek veya değer ve emeğini kabûl etmemek: O adamın hakkı yenmez, değeri inkâr edilemez. Hak yolu = Doğruluk veya Tanrı yolu, Fars. râh-ı Hudâ. Elhak = Doğrusu, Ar. hakkaa. Bihakkın = Hakkıyle, haklı olarak. Bigayrihakkın = Haksız yere, hakkaniyete aykırı olarak. Nâhak = Haksız. Su hakkı = Kadınlar hamamında sarfolunan su için verilen para. c. 1. Herkesin hakkından, alacağından ve adaletten bahseden ilim: Hukuk ilmi, hukuk fakültesi. 2. Kanunun cinayete ve cezaya ait kısımlarından veya fıkhın itikat ve mezhep kısmından başka, sırf alacak, vereceğe ait kısmı: Hukuk mahkemesi. 3. Ahbaplık, dostluk, her birinden diğerine geçmiş iyilik ve hizmet hakları: Aramızda eski hukuk vardır; onunla hukukum pek eskidir.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Hakkıyla, gerçekten, bihakkın: O, hakikaten büyük adamdır; o adam hakikaten ustadır.

Türkçe Sözlük

(i. A. «hikmet» ten smüş.) (c. hükemâ). 1. Üstün zekâsı ve yüksek ahlâkıyla seçkin adam, filozof: Lokman hakîm. Yunan hakimleri. 2. İlim ve felsefe mütehassısı. 3. Bütün ilim ve fenleri bilen adam, ansiklopedist, Alim, allâme: Hakîm-i zû-fünûn. 4. Tıb ilmi mütehassısı, tabip, doktor (bu mânâsıyle Türkçe’de «hekîm» şekli yerleşmiştir). Hakîm-i Mutlak = Tanrı.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (mü. hiye) (tes. hümâ) (c. him). O, ol: Kemâ hüve hakka = Hakkı olduğu gibi, hakkıyla. Hüvesl hüvesine = Tıpkı tıpkısına, tamamiyle uygun ve muvafık olarak.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. nâs). 1. Adam, Ar. beşer, Fars. merdüm: İnsan, akıl ve zekâ ile diğer hayvanlardan üstündür. 2. İnsaniyetli ve vicdanlı adam. Ben onu insan zannettim. 3. Terbiyeli, insaniyetli, hakkıyla insan denmeye lâyık: O, insan adamdır. Çok insan çocuktur. Insân-ül-ayn = Gözbebeği.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Kadın olmak hususu: Kadınlık zor iştir. 2. Hakkıyle kadın olmak hususu: Gereği gibi kadınlık nedir bilmez.

Türkçe Sözlük

(a uzun) (i. A.). (Arapça’da «kavi» = demek» masdarından geçmiş zaman kipinin 3. müzekker şahsı olup «dedi» demektir). Söz, kavil, Fars. sühan: Kale alınmaz = Sözünü etmeye değmez. Kıyl-ü-kal = Dedikodu. Fars. Güft-ügû = Birtakım kıyl-ü-kale sebebiyet verdi.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Arapça üç harekeden esre denilen hareke kl, i, ı okunan harfin altına yazılır. Kesre-i hafife = Türkçe’de cbiz» ve «kimi gibi ince okunan esre. Kesre-i sakiyle = Yine Türkçe’de «sıra» ve «ılık» gibi kalın okunan esre. Kısa ı, i vokalinin işareti.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. «Kılab» denilen eğirme çarkıyla sarılan sırma veya tel ile karışık ipek veya pamuk iplik. 2. Bakırdan yaldızlı sırma taklidi: Kılabdan işleme; kılabdan nakşı.

Türkçe Sözlük

(KIYAS) (I. A.). 1. Bir şeyi diğer bir şeye benzeterek veya ona göre tutarak hükmetme: Kırdaki yolları şehrin sokaklarıyla kıyas etmemeli; benim işim onun işiyle kıyas olunmaz. 2. Benzetme, benzerlik: Bu adamı başkasına kıyas etmeyin; bu kimse ile kıyas kabûl etmez. 3. (edebiyat) Umumî kaideye uyma: Kıyâs ile tasrîf olunan fiiller. 4. Doğru sayılan bir hükümden üçüncüyü çıkarma esasına dayanan muhakeme usûlü. 5. (fıkh) Ayet ve hâdîs İle, ispatlanmamış konuların Ayet ve hadîse dayanan benzerlerine uydurulması. Bî-kıyâs = Derecesiz, hadden fazla. Ala’l-kıyl» = Kıyas olarak. Allgayri’-l-kıyâs = Kaideye uymayarak. Kıyîs-ı nef» = Kendine benzeterek hükmetme, kendinden örnek alma.

Türkçe Sözlük

(I.) (konuk’tan hafifletilmiş). Misafir. Konu komşu = Misafir ve komşu. Konu komşuyu davet etmek lâzım, konu komşu arasında ayıp olur. Enikonu = LAyıkıyla, rahatça hayliden hayli: Uyandığım zaman enikonu gündüz olmuştu, bugün enikonu soğuk var.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. (birisinin) aşkıyle vurulmuş.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (mâ = bağlama edatı, dûn = alt), t. Alt taraf, bir şeyin aşağısında bulunan yer: Bin sayısı mâdûnunda, bu miktarın mâdûnunda olmamalı. 2. Emir altında bulunan, diğerinin emir ve hükmü altında olan, mâfevk zıddı: Bir Amir daima mâdûnunu kayırmaya ve onlarla yüz-göz olmamaya çalışmalıdır: Mâfevkıyle geçinemiyorsa da mâdûnu ile pek iyi geçiniyor.

Türkçe Sözlük

(i. A. «cünûn» dan imef.) (mü. mecnûne). 1. Çılgın, deli. 2. mec. Fena halde Aşık (i. A. c. mecânîn). Çıldırmış adam, deli. Dârü’l-mecânin == Tımarhane. 3. (hi.) Leylâ isminde bir kıza aşkıyla tanınmış Doğu edebiyatının pek ünlü şahsı.

Türkçe Sözlük

(i. A. «fi’l» den imef.) (mü. mef’Üle). Yapılmış, kılınmış, işlenmiş, (i. A. c. mefâİl). (gramer) FAilln te’sirini kabûl eden şahıs veya şeye delâlet eden isim: «Çocuk bardağı kırdı» cümlesinde çocuk fâil ve bardak mef’uldur ki, mef’Ül-i bih de denilir. Ism-i mef’Ül = Yazılan, yazılmış gibi. Mef’Ül-i ileyh = Arapça’da «ilâ» harf-i cerriyle, Türkçe’de «e» yahut «ye» ekiyle yapılan ismin e hâli: Eve gittim, dışarı çıktım, arabaya girdim gibi. Mef’Ül-i bih = Arapça’da «b» harf-i cerr’ı ve Türkçe’de «i, ı» eki ile yapılan ismin i hâli: Kitabı okudum, yazıyı yazdım gibi.

Türkçe Sözlük

(ME’MÜR) (i. A. «emr» den imef.) (mü., me’mûre). 1. Bir emir alan, bir işe tayin olunan, görevli: Bu işi yapmaya memurdur. Memur olduğu hizmeti hakkıyla yaptı. 3. (A. c. memûrtn). Devlet hizmetinde bulunan adam, bir Amirin hizmetinde bulunan adam, bir Amirin emrinde iş görmekle görevli maaşlı adam.

Türkçe Sözlük

(aslı: MÜDİR) (i. A. «devr» den if). (mü. müdîre). 1. idare eden, çeviren, bakan: Mektep müdürü. 2. İdare bilir, idareye muktedir, bir işi hakkıyla idare edebilen: Müdür bir adamdır, pek müdîre bir kadın. (c. F. müdîrân). 3. idare memuru: Vapur şirketinin müdürü. Evrik müdürü — Evrak kalem ve dairesinin başı. 4. Bir nahiyenin en büyük mülkiye memuru: Nahiye müdürü. 5. Son devirde Osmanlı devletine tâbî devletlerde nâzır vazifesini gören adam: Mısır, Bulgaristan, Romanya, Sırbistan, Karadağ, Tunus dâhiliye, maarif, maliye müdürü, hey’et-i müdîrân. 6. Son devirde Mısır Hidivliği’nde vali: Şarkıyye müdürü. Malmüdürü = Osmanlı devrinde bir kazânın mâliye işlerini idareyle görevli memur, sancağınkine (il) muhâsebeci ve vilâyetinkine (eyalet) defterdâr denirdi.

Türkçe Sözlük

(I. A. «fetş» ten if.). Bir şeyi etrafıyla arayıp inceleyen adam, her sınıf memurların veya resmî bir dairenin hakkıyle görev yapıp yapmadıklarını araştıran memur: Adliye, maliye müfettişi.

Türkçe Sözlük

(ÖMR) (i. A.). 1. Yaşayış, yaşamak, hayat: Ömür sürmek, Allah ömürler versin. 2. Hayat müddeti, insan veya hayvanın yaşadığı müddet: Bütün ömrünce. 3. Tatlı yaşayış, hakkıyle yaşama: Havası güzel bir yerde gailesiz yaşamak ömürdür. (Türkçe). 1. Garip, tuhaf gülünç: Kendi macerasını anlatması pek ömürdür. 2. Şen, nükteci: Herif ömürdür.

İsimler ve Anlamları

(Tür.) (Erkek İsmi) - Gerçek kul. Hakkıyla ibadet eden kul.

İsimler ve Anlamları

(Tür.) 1.Hakkıyla kazanılmış ün. 2.Şiir. - Erkek ve kadın adı olarak kullanılır.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. yetkiyle kararlaştırılmış.

İngilizce - Türkçe Sözlük

Lat. Ne hak ile? Hangi yetkiyle? q.v. kıs. quod vide müracaat, buna bakınız, b., bk. rabbin'ical s hahamlara veya öğrettikleri şeylere ait

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i.) sebep, neden, illet; delil, tanıt; akıl, fikir, idrak, anlayış, aklıselim; mantık; hak, insaf, adalet. bring to reason aklını başına getirmek. by reason of nedeniyle, sebebiyle. in all reason mantıki olarak, hakkıyle düşünülürse. It stands to rea

Türkçe Sözlük

(i. Fr. salon). 1. Evlerin misafir kabûl etmeye mahsus en büyük ve en güzel odası, başoda, divan, arz odası. 2. Sergi yeri, hususî müze: Resim salonu. Salon adamı = Cemiyet içinde yaşama kaidelerini, görgü kaidelerini lâyıkıyle bilip icra eden adam.

Türkçe Sözlük

(ka ile) (i. A.). 1. Öne katıp sürme, ileri götürme: Koyunları otlağa şevketti. 2. Sebep olup bir neticeye götürme: Tenbellik insanı sefalete sevkeder. 3. Gönderme, eriştirme: Erzak sevketmek. Sevk-ı asker = Bir tarafa asker götürme, (askerlik) Sevku’l-ceyş = Strateji. Sevku’ttabîa (sevk-ı tabi)) = Hayvanlarda, düşünmeyerek, tabiatın sevkı ve zorlamasıyla yapılan hareket. Sevk memuru = Erzak ve askerî mühimmâtın askerî mevkilere şevkiyle görevli subay.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Kelime: «Bülbül» Fersça’dan alınma bir sözdür. 2. Kelimelerden mürekkep, İsteklerin ifedesine yarayan lâkırdı, Ar. kelâm, kavi: Atalarımızdan kalma bir sözdür. 3. Haber, havâdis, şâyia: Bir söz işittim; bir söz dolaşıyor. 4. Vaad, taahhüt: Kendisi söz verdi; o sözünde durmaz adam değildir. 5. Uyuşma, Ar. mukavele, muvafakat, karar: Aramızda söz ettik; önler söz bağlamışlar; söz alıp vermişler. 6. Bahis: Onun sözü geçti; ondan söz açıldı. 7. Dedikodu, Fars. güft-ü gû, Ar. kıyl-u kaal: Söz olmasın diye çekmiyorum. 8. Hüküm, nüfuz. Atalarsözü = Ar. Darb-ı mesel. Söz atmak = Sözle sataşmak, Osm. harfendâzlık etmek. Acı söz = Hoşe gitmeyecek söz. Söz açılmak = Bahsi geçmek. Söz anlamak = Anlayış göstermek. Söz anlatmak = İnandırmak. Söz almak = VAdettlrmek. Söz ayağa düşmek = Küçük büyüğü dinlememek, her kafadan bir ses çıkmak. Sözebesi = Durmadan konuşan, laf yetiştiren. Söz eri = Baş, reis. Sözünün eri = Sözünde durur, vâdine sadık. Söz ehil = Güzel söz söylemeye muktedir, Osm. mîr-i kelâm. Söz etmek = Bir şeyden bahsetmek. Söz başı = Bahis başı. Söz bir Allah bir = Söylediğim söyledik, kararımdan dönmem. Söz bir etmek = Söz birliği etmek, ittifak etmek. Söz bitmek = Karar verilmek, muvafakat hâsıl olmak. Söz birliği = İttifak. Büyük söz = Kibirle söylenilen söz. Söz aramızda, beynimizde = Gizli kalsın, kimse işitmesin. Söz çıkarmak = Haber yaymak. Düşman sözü — İftira. Söz düşmek = Bahsi geçmek. Sözde = Sanki, güya. Sözden dönmek = Vaadden caymak. Söz dinlemek = Kanmak, itaat etmek. Söz tutmak = Dediğini yapmak. Söz kaldırmak = Sert söze tahammül etmek. Söz kesmek = Karar vermek. Sözü kesmek — Sözü tamamlamadan bırakıp sükût etmek. Söz geçirmek — Sözünü dinletmek. Söz gelişi = Meselâ, farazâ. Söz götürmek = Kesin olmamak. Söz götürmez = Diyecek yok. Söz girmek, karışmak — Bir bahse başka lâkırdı karışmak. Sözüm ona, sözüm yabana = Biri hakkında ağır veya edebe aykırı bir şey ileri sürülünce söylenen nezaket cümlesi. Sözüm sözdür, sözüm söz olsun = VA’dimden dönmem. Söz vermek = Vaad ve taahhüt etmek. Sözü yabana atmak = İtibar etmemek. Yabana atılacak söz değildir = Doğrudur. Söz yok = Diyecek yok, uygun, doğru. Saz ve söz = Eğlenceli meclis. Söz alıp vermek = Bir işi kararlaştırmak.

Türkçe Sözlük

(i. F.). Hakkıyla söz söyliyebilen.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Erkek İsmi) - Dinde muttaki, Allah’tan hakkıyla korkan kişi.

Türkçe Sözlük

(i. gramer) (y. k.). isim veya sıfat takımı terkibi. Belirtili tamlama = —in ekiyle yapılmış tamlama (duvarın sıvası gibi). Belirtisiz tamlama = Tamlayanı eksik olan tamlama (duvar sıvası ) gibi.

Türkçe Sözlük

Boyar maddenin tutkallı suyla genellikle de yumurta akıyla karıştırılmasıyla elde edilen bir boya türü ve bu boya kullanılarak yapılmış resim. Tempera Orta Çağda sık kullanılmış, 15. yy.dan sonra yağlı boya resmin gelişmiyle birlikte ortadan kalkmıştır.

İngilizce - Türkçe Sözlük

ılımlılık, ölçülülük; içkiden kaçınma;( eski) kendine hakim olma, sükûnet. temperance drink alkolsüz içecek. temperance hotel (eski )içki bulun durmayan otel. temperance movement içki aleyhinde hareket. temperance society içkiyle mücadele derneği.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(sonek) (or ekiyle biten bazı isimlerin dişil sekli: aviatrix, executrix)

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Söz verme, bir işi üstüne alma, Ar. vaad, taahhüd, tekeffül: Bu işi uhdesine aldı. 2. Vazife, bir adamın yapmaya mecbur olduğu iş: Bu iş filânın uhdesindedir. 3. Hakkıyla yerine getirme, altında kalmama, becerme: O adam bu işin uhdesinden gelebilir. 4. Mesuliyet.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Canlının sesi. 2. Yüksek sesle şarkı söyleme. 3. Musiki makamı. 4. Şöhret, llnüne gitmek = Şöhret arkasına düşmek, şöhret kazanma hevesine düşmek. Kuru ün = Yalancı şöhret, hakkıyle elde edilmemiş şöhret, Osm. şöhret-i kâzibe.

İngilizce - Türkçe Sözlük

z., s. (better, best) iyi, güzel, hoş, ala, iyice; hakkıyle, Iâyıkıyle; çok, pek; tamamen, hayli, oldukça; s. iyi, güzel; sıhhatça iyi, sıhhatli; kârlı, elverişli. Well begun is half done iyi başlayan iş yarı yarıya bitmiştir. well on in life yaşı hayl

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Harekette bulunan hava, rüzgâr, Ar. rîh, Fars. bâd: Yel esiyor, poyraz, lodos yeli. 2. Yel gibi hareket eden ağrı. 3. Karında -hâsıl olan gaz: Karnında yel vardır, bu yemek yel yapar. Yel ardınca giden = Bir cins martı kuşu. Yeltüfeği = Hava tazyikıyle boşanan tüfek. Yeldeğirmeni = Rüzgârın çevirdiği bir çark vasıtasiyle çalışan değirmen. Karayel = Kuzey batıdan esen rüzgâr. Yele vermek = 1. Savurmak. 2. Telef etmek. Yel yeperek = Acele ile. Yerinde yeller esmek = İzi kalmamak, mahvolmak. Yelyutan = 1. Bir at hastalığı. 2. Çobanaltadan kuşunun büyüğü.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Yetişmiş genj, delikanlı, tam ve hakkıyla erkek, mert. 2. Yürekli, kahraman, cesur, bahadır, Fars. dilîr, dilâver: Çok yiğit adamdır. Babayiğit = Cesur ve gösterişli genç. Yiğitbaşı = Eskiden esnaf loncalarında icra memuru.

Türkçe Sözlük

(ka ile) (i. A.). 1. Tatma, tât, lezzet: O meyvenin zevki nasıldır? 2. Hoşlanma, lezzet duyma, Osm. mütelezziz olma, haz, mahzûziyyet: Şu bina, şu söz, şu beyit, şu yazı zevkime gitti. Bunda ne zevk vardır? Bunun bir zevki var mıdır? 3. İyiyi kötüden farketmek, ayırmak kabiliyet ve iktidarı: O adamda Allah için zevk vardır. 4. Eğlence, cünbü}, sof d: Son zerkin e bak, o herif zevkimizi bozdu, zevk ve sefasıyle meşgul adam, zevk etmek. Zevkine bakmak = Zevk ve safâsıyle meşgul olup işe karışmamak. Zevkini çıkarmak = Hakkıyla sâfâsını sürmek: Oranın zevkini o çıkardı. Zevki çıkmak = Hakkıyla’ Safâsı sürülmek, lezzeti duyulmak: Gezmenin böyle zevki çıkmaz. Zevke gitmek = Hoşa gitmek, memnuniyyet sebebi olmak, beğenilmek: Bu söz zevkime gitti. Zevkine mecbur = Zevk ve safâya düşkün.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(A.) [زهروی] cinsel ilişkiyle bulaşan.