Meyü Mahbub | Meyü Mahbub ne demek? | Meyü Mahbub anlamı nedir?

Meyü Mahbub | Anlamı Nedir?


Aradığınız kelime: meyu mahbub

Türkçe Sözlük

(i. «bezmek» den). Bezmiş, bıkmış, usanmış, bezginlik getirmiş, meyus.

Türkçe Sözlük

(i. «bıçmak, biçmek» ten). Kesecek Alet ki, hançerin küçüğü ve çakının büyüğüdür. Çeşitleri vardır: Aşçı bıçağı, bahçıvan bıçağı, cerrah bıçağı, kasap bıçağı. Bıçak bıçağa = Bıçakları çıkararak birbirine hücum etme: Bıçak bıçağa geldiler. Ağzını bıçak açmaz = Pek meyus ve mükedder. Burun bıçağı = Oymacı Aleti. Yan bıçağı = Kınında olduğu halde, silâh makamında bele asılan bıçak, cenbiye.. (İki tarafı keser cinse kama derler). Bıçak yarası = Sahtiyanda ve ayakkabıda çatlak.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s). yılgın, başı önünde, meyus.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(f). meyus etmek, mahzun etmek, kederlendirmek; hevesini kırmak. dejected (s). meyus, kederli, mahzun. dejection (i). neşesizlik, keder, can sıkıntısı, yeis; (çoğ)., (tıb). defi tabii, dışkı.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(f). üzmek, kasvet vermek, canını sıkmak, moralini bozmak; kuvvetten düşürmek, zayıflatmak; k.dili kolunu kanadını kırmak; değerini veya miktarını azaltmak; mevki veya rütbesini indirmek; bastırmak; meyus etmek. depressible (s). şevki kırılır, bastırılab

İngilizce - Türkçe Sözlük

(f). boş bırakmak, harap etmek, viran etmek, perişan etmek; yalnız bırakmak, kimsesiz bırakmak; kederlendirmek, meyus etmek.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i)., (f). yeis, üzuntü, keder, ümitsizlik; (f)., sık sık of ile ümitsiz olmak, meyus olmak. despairingly (z). üzüntüyle, kederle.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(f). ümidini kaybetmek, morali bozulmak. despondency (i). yeis, keder, ümitsizlik. despondent (s). ümitsiz, kederli, bedbin, meyus. despondently (z). ümitsizce.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(z). aşağı, aşağıya; güneye doğru; tiyatro sahneye doğru, ileride. down and out hayatta yenilgiye uğramış, bezgin, bitkin. down at the heels perişan bir halde. down at the mouth, down in the dumps üzüntülü, hayal kırıklığına uğramış, meyus, cesareti

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s). meyus, kederli, morali bozuk, maneviyatı kırılmış, mahzun.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s). ümitsiz, meyus; terkedilmiş, metruk, sahipsiz, kimsesiz, ıssız. forlorn hope boş ümit; ümitsiz bir teşebbüs; fedailer takımı. forlornly (z). ümitsizce.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i., f. sıkıntı, can sıkıntısı; karanlık kasvet; kasvetli yer; f. canı sıkkın olmak, surat asmak; kararmak (hava); kederli olmak, meyus olmak; karartmak, kasvet vermek, kederlendirmek.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i.) keder, ıstırap, dert, elem, acı; felâket, bela; eser. come to grief felakete uğramak, belâsını bulmak. grief stricken (s.) çok kederli, meyus, bedbaht.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s). çok kederli, çok meyus.

Türkçe Sözlük

(i. A. «hubb» dan imef.) (mü. mahbûbe). Sevilen, sevgili. Mahbûb-ı Hudâ = Peygamberimiz.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(A.) [ محبوب] sevilen. 2.sevgili.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Erkek İsmi) 1.Muhabbet olunmuş, sevilmiş, sevilen, sevgili. 2.Mahbub-i Hûda, (Allah’ın sevgilisi) Hz.Muhammed (s.a.s).

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. karamsar, umutsuz, bedbin, içedönük, içekapanık, meyus. moodily z. karamsarca moodiness i. karamsarlık.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. ağız; ağız gibi şey; haliç, boğaz; surat buruşturma. mouth organ ağız mızıkası, armonika. a hard mouth geme itaat etmeyen ağız (at). down in the mouth cesareti kırılmış, karamsar, meyus. from mouth to mouth dilden dile, agızdan ağıza, live from hand

Türkçe Sözlük

(i. F„ telh = acı, kâm = damak). Her şey kendisine acı gelen, üzgün, meyus, muztarib: Telhkâm eyledi firâkın beni.

Türkçe Sözlük

(ÜMİD, şiirde bazan: ÜMMİD) (i. F.). Umu, umut, umma, Ar. emel, me’ mul. Ümit etmek, ümidi olmak Ummak: Ümit ediyorum, ümidim vardır, umarım. Ümidi kesmek = Meyus, ümitsiz olmak. Ümit vermek = Umdurmak, limitle yaşamak = Daima ümit edip de emeline erişememek. (coğrafya), limit Burnu = Afrika’nın güneyindeki burun.

Türkçe Sözlük

(YE’S) (i. A.). Ümitsizlik, meyus olma. Yeis getirmek = Meyus olmak.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Üzerinde yaşadığımız gezegen, dünya: Yer, güneşin etrafında döner. 2. Dünyanın kara kısmı, yüzü: Yere basmak, yere oturmak, yerle beraber. 3. Mahal, mevzi, mekân, ikametgâh, makam, cây: Onun yeri yoktur, yeriniz neresidir? 4. Memleket, menşe: Benim yerim Rumeli’dir, cins atların asıl yeri Arabistan’ dır. 5. Bir işe mahsus mahal. Pazar yeri = Pazar kurulan yer. Yere atmak = Ehemmiyet vermeyip bırakmak, yabana atmak. Arka yere gelmek = 1. Arka üstü düşmek. 2. mec. Yenilmek, mağlûp olmak. Yerelması = Sebze gibi kullanılan, şeklen patatese benzeyen bir kök. Yere vurmak = 1. Mağlûp etmek, düşürmek. 2. Aldatıp soymak, dolandırmak. Kendini yerden yere vurmak = Şiddetli ağrı veya üzüntüden tepinip durmak. Yer etmek = 1. İz bırakmak. 2. Tesir etmek, tesirli olmak, geçmek. Yer edinmek = Arazi veya ev almak. Yerini ısıtmak = Bir yerde uzun müddet kalmak. Yere batmak = 1. Toprağın içine sokulmak, gömülmek. 2. Adı ve izi kalmamak. Yere bakar, yere bakan = Mürâİ, sinsi. Bir yere gelmek = Toplanmak. Yer beğenmek = Oturacak yer seçmek. Yer bulmak = 1. Oturacak yere sahip olmak: Odada yer bulamadım. 2. Memuriyete girmek: Bir yer buldu, boşta değil. Yerini bulmak = İcra olunmak: Emriniz yerini bulsun diye bunu yaptım. Yercton göğe = Pek büyük fark, pek ziyade. Yerden yere = Bir taraftan bir tarafa, sık sık yer değiştirerek: Yerden yere geziyor. Gökte ararken yerde bulmak — Uzaklarda ve külfetle ararken yakında ve kolaylıkla bulmak. Bir yerde (menfî cümlede), hiçbir yerde = Bir yerde bulamazsınız. Yerinde = T. Münasip, mükemmel, iyi, uygun, lâyık: Bu söz yerindedir, yerinde söylenmiş bir sözdür. 2. Münasip vakit ve hâlde, münasebet düşünce: Yerinde öyle de denilir. Yerini sevmek = Bir bitki dikildiği yerde çabuk büyümek. Yer sarmaşığı = Yerde uzayan bir cins sarmaşık. Yer sıçanı = Köstebek. Yerini tutmak = Bir şey veya şahıs yerine geçmek, onun işini görmek: Hiç kimse ana yerini tutamaz, bizim yazıhane sofra yerini tuttu. Yerfıstığı = Amerikan fıstığı. Kara yer = Mezar, kabir. Yerine koymak = Saymak, Osm. add ve İtibâr etmek: Ablasını mürebbiye yerine koymuş, beni adam yerine koymadı. Yere geçmek = Çok mahçup ve meyus olmak. Yerine geçmek = Yerini tutmak, bir şey gibi kullanılmak: Ona verdiğiniz para sadaka yerine geçti. Yerine gelmek = 1. Eski hâline dönmek, bozulmuş iken düzelmek: Benzi yerine geldi, ne kadar yıkandıysa yerine gelmedi. 2. iyileşmek. Yeri var = Yerinde, lâyık, münasebet alır: Öyle söylese yeri var. Baş üstünde yeri var = Pek makbûl, muteber ve muhteremdir. Yeri yurdu belirsiz = Serseri, derbeder.