Muk | Muk ne demek? | Muk anlamı nedir?

Muk | Anlamı Nedir?


Aradığınız kelime: muk

Türkçe Sözlük

(TEKNOLOJİ TERİMİ) AAC-LC, dört Gelişmiş Ses Kodlama profilinden biridir. Mp3’ten daha iyi bir ses kalitesi sağlar ve dört profil içinde en basit ve en yaygın olarak desteklenen formattır. AAC-LC, çok çeşitli cihazlarla uyumludur; bu nedenle Sony WALKMAN®, PSP® veya PlayStation® ürününüzde aynı mükemmel ses kalitesinin tadını çıkarabilirsiniz.

Teknolojik Terim

AAC-LC, dört Gelişmiş Ses Kodlama profilinden biridir. Mp3’ten daha iyi bir ses kalitesi sağlar ve dört profil içinde en basit ve en yaygın olarak desteklenen formattır. AAC-LC, çok çeşitli cihazlarla uyumludur; bu nedenle Sony WALKMAN®, PSP® veya PlayStation® ürününüzde aynı mükemmel ses kalitesinin tadını çıkarabilirsiniz..

Türkçe Sözlük

(i. F.). Su, Ab-ı Ateşrenk, Ab-ı Ateşpâre, ib-ı engür, Ab-ı tarab gibi tabirler şairlerce şarap yerine kullanılır. Ab-ı hayât (veya Ab ü hayat), Ab-ı hayvân, Ab-ı zindegî = Hızır’ın içtiği su ki içenleri ebedî hayata kavuşturduğuna inanılır. Lâtif ve hafif su. Ab-ı revân = Akar su, Ab-ı zer = Altın suyu, Alem-i Ab = içki toplantısı. Ab ü tâb = Revnak, terâvet, tazelik, Ab ü dâne = Mukadder olan rızk, kısmet, kader, Ab ü havâ — Bir memleketin sağlık durumu, suyu ve havası.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Erkek İsmi) - Alim ve mükemmel bilgiyi uhdesinde bulunduran Allah’ın kulu. Alim kelimesi Allah’ın 99 isminden birisidir.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(f) bir yerde kalmak; sabit durmak; tahammül etmek, dayanmak, çekmek; ikamet etmek, oturmak, sakin olmak, mukim olmak abide by sebat etmek; itaat etmek durmak.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s). güçlü, muktedir, kadir; istidadı olan, hünerli, becerikli; yetkili able-bodied (s) vücudu sağlam olan güçlü able-bodied seaman gemici tayfa.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(f). içine çekmek, içmek, emmek, massetmek; yutmak; işgal etmek, zapt etmek absorbent (s).(i). içe çekici, alıcı, emici (madde). absorbent cotton hidrofil pamuk. absorption (i). içe çekme, içme, emme, zihin meşguliyeti, dalgınlık.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). şövalyelik rütbesi verilirken kucaklama, öpme veya kılıç yüzü ile omuza hafifçe vurma töreni; mükâfat; övme; (müz). rabıta.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (mü. Acize, c. aceze) (acz’den if.). 1. İktidarsız, geyr-i muktedir, zayıf, gevşek, elinden iş gelmez: Aciz bir adamdır; kendi işini görmekten Acizdir. 2. Şaşırmış, ne yapacağını bilmez, dermansız: Ben bu işde Aciz kaldım; insan cevap vermekten Aciz kalır. 3. Konuşan şahsın söylediği tevazu kelimesi: Acizleri, Aciz bendeleri. Darülaceze = Düşkünler yurdu.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(f). ele geçirmek, elde etmek, kazanmak, istihsal etmek, tedarik etmek. acquired (s). kazanılmış, müktesep. acquired characteristics doğuştan olmayıp sonradan kazanılan özellikler.

Türkçe Sözlük

(i. «adamak» tan). Mukaddes bir şahıs veya makama adanan şey, nezir.

Türkçe Sözlük

(f.). Mukaddes bir şahıs veya makama bir şey ahd ve nezretmek: Adaçayı Tekkeye kurban adamak.

Türkçe Sözlük

(i.). Yer şakayıkına mukabil olarak küçük bir ağaçta hasıl olan şakayık çiçeği.

İngilizce - Türkçe Sözlük

edat karşı, muhalif, aleyhinde, aykırı. He is against reforms. O adam reform düşmanıdır. over against ona karşı, karşılık olarak; karşı karşıya; karşısında, mukabil.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). anlaşma, muvafakat, ittifak, karar; mukavele, itilâf; mukavelename , kontrat, bağıt. come to an agreement bir karara varmak, uyuşmak. gentlemen's agreement karşılıklı anlayışa dayanan ve yazılı metni olmayan anlaşma.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. uhûd). 1. Bir işi üstüne alıp söz verme, uhdesine alma: Ahdettim. 2. Cenâb-ı Hakk’a karşı olan taahhüt, and, yemin: Ahdim olsun. 3. Sözleşme, mukavele, peymân, misak, muahede : Ahd ve peymân. 4. Tanrı’ca, İsrail’e vaki olan misak: Ahd-i Atıyk: Tevrat, Ahd-i Cedîd: İncil. 5. Zaman, devir, hengâm, asır: Ahd-i kadîmde, Romalılar’ın ahdinde, ahd-i şehâb = Gençlik zamanı. 6. Bir hükümdarın zamanı, saltanat devri: Sultan Orhan Gazi ahdinde; ahd-i Sultân Selîm hânîde. 7. Fermân-ı Alî, hatt-ı hümâyûn.

Türkçe Sözlük

(i.). Beyaz. Ak akça kara gün içindir. Temiz, pâk, lekesiz. Ak aş = Tavuk göğsü. Akağa = Zenci olmıyan hadım. Ak akça = Gümüş sikke.. Akpâk = Temiz. Akciğer = Teneffüse yarayan ciğer. Karaciğer mukabili. Aksakal = İhtiyar, köyün veya kabilenin başı. Aksu = Göze Arız bir hastalık. Akyüz = Namus, iffet: Yüzüm ak alnım açıktır. 1. Aklık, beyazlık: Akı ak, karası kara. 2. Beyaz leke: Göze ak düşmek. Sakal akı = İhtiyarlık. Ak ile karayı seçmek = Çok zahmet çekmek. Göz akı = Gözün beyaz kısmı. Yumurta akı = Yumurtanın beyaz kısmı. Yüz akı = Namus, başarı.

Türkçe Sözlük

(i.). Bir çeşit pamuk.

Türkçe Sözlük

(i. A. «Kadîm» den itaf.). t. Daha kadîm, daha ve pek eski, mukaddem : O, berikinden akdemdir. 2. Daha önde, daha ileri, daha ehemmiyetli, tercihe şayan, mukaddem : Bu iş ondan akdemdir. Once: Bundan akdem, bundan evvel, mukaddemâ.

Türkçe Sözlük

(i. A. «Kudüs» dan) Daha veya pek ve en mübarek ve mukaddes, kudsiyete en yakın: Zât-ı akdes-i cenâb-ı risâlet penâhî = Peygamberimiz.

Türkçe Sözlük

(A. Türkçe). —Mukavele, muahede, ittifak, içtima gibi bağlaşma veya toplaşma mânâsı taşıyan Arapça kelimelerle — Yapmak.

Türkçe Sözlük

(ka kalındır) (i. A. «akd» dan if. tes.: Akıdeyn) (hukuk). Bir mukavele ve şirket ve senet vesaire akd ve imza edenlerin herbiri: Akidlerin müracaatları üzerine. Akıdeyn hazır olduğu halde.

Türkçe Sözlük

(bk.) Akd) (i. A.) (c. ukud). 1. Bağlama, rabtetme. 2. Düğümleme, düğüm yapma, çözme mukabili. 3. İki kişi veya iki taraf arasında olacak bir işin, iki tarafın rızasıyle kararlaştırılıp taahhüde alınması : Mukavele akdi, nikâh akdi, muahede akdi, ittifak akdi. 4. Kurma, tertip, tanzim, teşkil: Meclis akdi, cemiyet akdi: Meclis akdettiler. 5. («Akdi-nikâh» dan muhtasar) nikâh icrası, nikâh etme, nikâhlanma işi ve töreni: Bugün falan evde akid vardır; dün akid icra olundu. Hall-i akd-ı umûr: İşlerin görülmesi ve idaresi: Hall-i akd-ı umûr onun elindedir.

Türkçe - İngilizce Sözlük

agreement. contract mukavele. marriage agreement.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Akıl ile, akıl iktızasınca, akılca, akla tatbik olundukta. Mukabili: Naklen: içki, aklen ve naklen insana muzırdır.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (mü. akliyye). Akla mensup ve müteallik, akıl ile anlaşılan ve idrak olunan ve yalnız akla tatbik edilen, naklî mukabili: Aklî ilimler.

Türkçe Sözlük

(i. A. «kâzı» (ka ile) dan itaf.). Daha fakih, fıkıhda (islâm hukukunda) daha Alim ve daha muktedir: Akzâ-ülkudât = Kadıların en kadısı ve en bilgini.

Teknolojik Terim

Alan Seçimi özelliği, BRAVIA TV ses ve görüntü ayarlarını izlediğiniz alana göre otomatik olarak ayarlamak için farklı seçenekler sunar. Alan Seçimi düğmesi, BRAVIA uzaktan kumandasında kolayca bulunabilir. Sinema, Spor, Oyun gibi farklı seçenekler arasından birini seçebilirsiniz. İster büyük maçı ister gişe rekorları kıran yeni filmi izleyin; Alan Seçimi sayesinde ses ve görüntü ayarlarınız içeriğe mükemmel uyum sağlar.

Türkçe Sözlük

(i.). Başın ön tarafının üst kısmı, göz ve kaşların üstüne gelen ciheti: Osm. Nâsiye, cebîn, pîşânî. 1. Her şeyin ön ciheti, cephe: Binanın alnı 2. Yüz, veçhe, çehre. 3. Gösteriş, dış görünüş. 4. Cür’et, hayasızlık, küstahlık. Alnı açık = Utanacak işi olmıyan, afif, namuslu. Alnı ak = Kabahatsiz, mâsum. Alın teri = Meşakkatli ve namuskârane iş ve çalışma. Alın derisi, damarı = hayâ: Alnının damarı patlamış = hayâsız. Alın karışlamak = İnkâr makamında Aferin demek, beğenmek: Bu işi yapabilenin alnını karışlarım. Alınyazısı = Kader, mukadderat.

Türkçe Sözlük

(i.). El çırparak ve yüksek sesle yaşa diye bağırarak edilen takdir ve tahsin: Mükerrer alkışlarla karşılandı.

Türkçe Sözlük

(i.). Rovelver (rövolver) denilen mükerrer ateşli, altı mermi alan tabanca.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). uysallık, yumuşak başlılık, boyun eğme; yükümlülük, mükellefiyet ; sorumluluk, mesuliyet.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s). uysal, yumuşak başlı; yükümlü, mükellef, sorumlu. amenableness (i)., (bak). amenability amenably (z). uysalca, boyun eğerek, yumuşak başlılıkla.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). bir çeşit ince pamuk taşı bir çeşit ince asbest, amyant.

Türkçe Sözlük

(A. matematik). Yukarıdan aşağı düz ve şakulünde olarak: Amûden bir hat indirmek. Mukabili: Ufkan.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (mü. amûdîye) (matematik). Direk gibi yukarıdan aşağıya düz ve şakulünde olan: Hatt-ı Amûdî = Amûdî çizgi, sath-ı amûdî = Amûdî yüzey. Mukabili: Ufkî.

Türkçe Sözlük

(i. Rumca: Yukarıya rücû). Denizde akıntının yanında veya altında, onun aksine olarak akan su. Akıntı mukabili.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). mukayese edilebilen herhangi bir şey, benzeyen herhangi bir şey. analog computer aralıksız olarak, ortaya konulan problemin değerlerine benzer nicelikler (gerilim, direnç v.b.) veren elektronik hesap makinesi.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). benzerlik, benzeşme; karşılaştırma, mukayese, kıyas; benzeyen şey. analogous (s) benzer, paralel, muvazi; (biyol). kuş ve böcek kanatları gibi aynı vazifeyi gören. analogously (z). benzer şekilde.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). cevap, karşılık, mukabele; (müz). bir çalgının başka bir çalgıya cevap vermesi; hesabın doğru sonucu. answerless (s). cevapsız.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(f). cevap vermek, gelmek (çağrılınca) , gitmek; halletmek; mukabele etmek, karşılamak; ihtiyacı karşılamak; ödemek , hesap görmek; to i/e tekabül etmek, uymak. answer back karşılık vermek. answer for that ondan sorumlu olmak. answer the doorbel

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s), (i). önce gelen, evvel, mukaddem; (i). önerti; geçmişte vaki olay; geçmiş, mazi; ,(cog). ced, soy; (gram). zamirin yerini aldığı isim veya tümleç; (mat). bir denklemin ilk ünitesi.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s). evvelki, önceki, mukaddem , eski; ilerde, önde; (biyol). ön, öndeki, ön tarafta bulunan.

Türkçe Sözlük

(i. Y.). Mukabil, karşı tez.

Sağlık Bilgisi

Anus (şerç-makat); yani sindirim kanalının doğrubağırsak denilen son kısmındaki çıkış deliği veya çevresinde (oturak yerinde) görülen kaşıntıların nedeni çeşitlidir. Bunlar arasında; kılkurtları, sümüksü akıntı, basur, çatlak, ishal veya kabızlık, egzama (mayasıl), sinir bozukluğu veya yeteri kadar temizliğe dikkat edilmemesi sayılabilir.

Tedavi için gerekli malzeme : Bal, zeytinyağı

Hazırlanışı : 2 çorba kaşığı süzme bal ile 2 tatlı kaşığı zeytinyağı karıştırılır. Bir pamukla kaşınan yere sürülür. 4 saat sonra, ılık sabunlu su ile yıkanır. Şikayetler geçinceye kadar aynı işleme devam edilir.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i)., (f)b kuyruksuz veya kısa kuyruklu maymun; maymun; mukallit kimse, taklitçi; (f). taklit etmek.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i)., (tıb). pamukçuk.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). Eski Ahit'e bağlı olup İbranice metinleri bulunmadığı için herkesSe Kitabı Mukaddes'in metnine dahil edilmeyen ve bazı kiliselerce mukaddes kabul edilen bir takım kitaplar, apokrifa. apocryphal (s). apokrifaya ait; doğruluğu kabul edilmey

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i)., (anat). vücudun bazı yerlerinde bulunan mukavim bir deri, akderi, akortü.

Türkçe Sözlük

Semiz kaz gibi iki yana sallanarak yürümeyi tasvir için mükerrer kullanılır: Apul apul yürümek = Sallana sallarla yürümek.

Türkçe Sözlük

(hi. coğrafya). Mekke-i Mükerreme yakınında olup, hacıların arafe günü durdukları yerdir ki, bu duruş haccın icaplarındandır.

Türkçe Sözlük

(i. F.) (Arâm-sâhten). Meks ve ikamet eden, mukîm, sâkin: Arâm-sâz-ı izz ü ikbâl = İzzet ve ikbâl ile oturan.

Türkçe Sözlük

Mükerrer kullanılır: Ardın ardın = Arka arka, gerisin geri.

Türkçe Sözlük

(i. dokumacılıkta). Enine atılan iplik, atkı, arış mukabili, pud. Dağ argacı: Dağın yassı tepesi.

Genel Bilgi

Arılar doğanın gerçekten usta mimarlarıdırlar. Kesiti düzgün altıgenler oluşturan prizma şeklindeki petek gözlerinin dipleri bir piramit oluşturarak sona ererler. Kovanlardaki şekliyle dik duran her petekte, petek gözleri yatayla sabit bir açı yapacak şekilde inşa edilirler.

Her bir gözün derinliği 3 santimetre, duvar kalınlığı ise milimetrenin yüzde beşi kadardır. Bu kadar ince duvar kalınlığına rağmen altıgen yapı nedeniyle büyük bir direnç kazanırlar ve arıların depoladıkları kilolarca balı rahatlıkla taşıyabilirler.

Arıların petek gözlerini kusursuz bir şekilde altıgen yapmalarının başka sebepleri de vardır. Eğer beşgen, sekizgen veya daire şekillerini seçselerdi bitişik gözler arasında boşluklar kalacak, işçi arılar fazla mesai yaparak ve daha fazla balmumu harcayarak bu boşlukları doldurmak zorunda kalacaklardı.

Gerçi üçgen veya kare yapsalardı bu boşluklar olmayacaktı ama altıgenin bir başka özelliği daha vardır. Alanları aynı olan üçgen, kare ve altıgen şekillerden toplam kenar uzunluğu en az olanı altıgendir. Yani aynı miktarda balmumu ile daha çok altıgen odacığın kenarı çevrilebilir.

Aslında matematiğin, geometrinin ve simetrinin en kusursuz örnekleri sadece bal peteklerinde değil doğanın her yerinde görülebilir. Ancak bizler günlük hayatın hayhuyu içinde bu mükemmelliğin farkına varamayız.

Kar taneciklerinin hepsi birbirlerinden farklı altıgen şekilleri, tohumların dizilişlerindeki spiraller, mineral krislallerindeki geometrik yapılar ve değişmez açılar, tavus kuşunun kuyruğundaki lekeler, sümüklü böceğin kabuğu, örümcek ağları, tüm bunlar görünümü olarak kusursuz olmalarına karşın müthiş bir matematik düzen de gösterirler.

Papatyanın ortasındaki sağ spirallerin sayısının 21, sol spirallerin ise 34 olması, Himalaya çamının kozalaklarındaki pulların aynı şekilde 5 sağ, 8 sol spiral oluşturması, kara çam kozalaklarında ve ananas meyvesinde ise 8 sağ, 13 sol spiral bulunması tesadüf değildir elbette.

Leonardo Fibonacci (1170-1250) isimli büyük matematik ustası ta o yıllarda, her sayının kendinden önce gelen iki sayının toplamı olduğu bir dizi geliştirdi;

1, 1, 2, 3, 5. 8, 13, 21, 34, 55, 89, 144, 233, 377, 610, ...

Dikkat ederseniz yukarıda verilen sağ, sol spiral sayıları, bu dizide artarda yer alan sayılardır.

Bu dizinin ilginç bir yanı da on ikinci terimden yani 144’den sonraki ardışık sayıların birbirlerine oranlarının (233/144 = 377/233 = 610/377) 1,61803 olması, 5. Sayı ile 12. Sayı arasındaki oranların da bu sayıya çok yakın olmalarıdır.

15. Yüzyılın ikinci yarısında yaşamış matematikçi Pacial Luca tabiatta daima kenarları arasında 1,618 oranı bulunan bir dikdörtgen bulunduğunu, hatta insan vücudunun da bu oranda yaratıldığını ileri sürüyor, mahkeme tarafından yakılma tehlikesine karşı da Leonardo da Vinci’nin çizimlerini göstererek meydan okuyordu. Zamanın heykeltraşlanın heykellerinde de bu oranı kullandıklarını belirtmeleri üzerine bu oran ‘Tanrısal Oran’ olarak da anılmaya başlandı.

Türkçe Sözlük

yahut ARİŞ (i.). Dokumacılıkta boy ipliği. Argaç mukabili, târ.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Sırt, arka, püşt: Arkaya almak, arkası üstü yatmak. 2. Geri taraf, halef, verâ, pes: Dağın arkasında. 3. Yüz mukabili, ters, zahr: Kâğıdın arkasına yazmak. 4. Alt taraf, sonra, mâbâd: Arkadan gitmek, arkaya kalmak. 5. Hâmî, iltimasçı, koruyucu: O adamın arkası yoktur. 6. Himaye, yardım, müzaheret, iltimas: Arkasız bir şey olmaz. 7. Batın, kuşak, nesil: Arkadan arkaya: Batnen bâde batn = Soydan soya, nesilden nesle. Arka arkaya vermek = Yardımlaşmak, elbirliğiyle çalışmak. Arka arka = Gerisin geri. Arkadan arkaya = Gizliden, belli etmeksizin. Arkası pek, kuvvetli = Üşümeyecek surette giyinmiş. Bir şeyin arkasına düşmek = Takip etmek. Arkasında dolaşmak = Araştırıp ele geçirmeye çalışmak: Bir hizmet arkasında dolaşıyor. Arka vermek = Dayanmak, istinad etmek. Arkada ve geride bulunan: Arka kapı, arka sokak.

İsimler ve Anlamları

(Fars.) 1.Hediye, peşkeş, tuhfe, bergüz(Erkek İsmi) 2.Birinin gördüğü işe veya başarısına karşılık olarak verilen şey, mükafat.3.Bir ilim adamını tanıtmak veya çalışmalarından ötürü mükafatlandırmak maksadıyla adına çıkarılan ilmi es(Erkek İsmi) (Köprülü Armağanı). - Erkek ve kadın adı olarak kullanılır.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i) makale, yazı; bent, madde, fıkra, fasıl, bahis; ey, nesne, madde; kısım; gram harfi tarif ve harfi tenkir : (zool) boum, bitki boumu articles of apprenticeship usta ile çırak arasında anlama articles of association şirket mukavelesi

İngilizce - Türkçe Sözlük

(f) maddeler halinde tertip etmek; madde madde şikayetleri içine alan bir dilekçe vasıtasyyla bir kimseyi dava etmek; usta yanyna mukavele ile çırak vermek

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. arazi ve nadiren arzeyn). 1. Yer, zemin, semâ mukabili: Küre-i arz, sath-ı arz. 2. Toprak, hâk, yer: Bu erzın verimliliği zayıftır. 3. Memleket, yer. Ar. buk’a, hıtta, diyâr: Arz-ı Filistin, Güney Amerika’da Ateş Arzı Arz-ı Mukaddes = Filistin, Kudüs. Arz üzerinde = KAğıt üzerinde olmayarak, mevkiinde (ölçmek vesaire). Arâzi = Ekilen veya ekilebilen yerler, insanların tasarrufunda bulunan toprak: Arâzi-i haraciye, arâzi-i öşriyye, arâzi-l metruke, arâzi-i memlûke, arâzi-i mevât, arâzi-i mevkufe: Toprağın Osmanlı kanunlarına göre kısım ve çeşitleri (terkiplerin son kelimelerine (bk.). Arâzi-i hâliye: Sahipsiz toprak. Arâzi-i mübâreke: Hicaz. Arazi kanunnamesi, nizamnamesi = Arazi hakkındaki kanunlar ve nizâmlar mecmuası.

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. En, genişlik, tûl (enlem) mukabili: Arzını tülünü ölçmek. 2. (Astronomi, coğrafya). Küre-i arzın, ekvatordan kutbuna doğru olan mesafesi ve buna karşılık mesafeleri: An-ı şimâli = Hattı üstüvanın kuzeyindeki. Arz-ı cenubî = Ekvatorun güneyindeki.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Yukarı mukabili, Osmanlıca, sâfil, tahtânî, zîrîn: Evin aşağı katı. 2. Eksik, noksan, dûn: Bunun kıymeti aşağıdır. 3. Alçak, dûn, bayağı, değersiz: Aşağı adam, aşağı mal, aşağı taraf, alt, mâdûn: Bu tarlanın aşağısı sulaktır. Alt, taht, zîr: Bir aşağı bir yukarı koşmak, aşağı inmek, aşağıda, aşağıdan aşağıya. Aşağı atmak = Yabana atmak. İtibar etmemek. Aşağı almak: = Düşürmek, yıkmak. Aşağı vurmak = Çıkartmak ve eksiltmek, düşürmek. Başaşağı = Tersine dönmüş. Aşağı düşmek = Sukut etmek, çıkartmak. Aşağı, yukarı = Takriben, az çok.

Türkçe Sözlük

(I. A.) (c. usul). 1. Kök, bih: Ağacın kökü ve dalları. 2. Dip, kütük, ben. 3. Temel, esas, kaide: Aslı çürük. 4. Mebde, başlangıç, iptidâİ, masdar, baş, bir şeyin çıktığı ve başladığı yer, kaynak, menbâ: Bunun aslı nerededir? Hastalığın aslı anlaşılamadı. 5. Suret veya tercüme olmayıp ilk hâlinde bulunan: Sureti aslına mutabıktır. Tercümesini buldumsa da, aslını arıyorum. 6. Hakikat, sıhhat, gerçek ve vakî olma: Bu havadisin aslı yoktur. İddia ettiği zarar ve ziyanın aslı var mıdır? 7. Soy, neseb. Aslı bellisiz = Asıl ve nesli meçhul. Bed-asl — Kötü asıllı soysuz. 8. Bir şeyin esaslı ve başlı kısmı, fer’in mukabili: Dirayet aslı, tecrübe ise fer’dir. Bir fennin usul ve fürûu. 9. Bir şeyin zâtî ve kadîmî (eski) ciheti: Bunun aslı böyle değildi. 10. Aslî, kadîmî, en önce ve en evvel ve en eski: Asıl vatanı orasıdır. Asıl evim yıkıldı. 11. Başlı, esaslı, en mühim: Onun asıl işi dalkavukluktur. 12. Hakikî, sahih, zâtî, doğru: Benim asıl vazifem budur. Asıl ortağı odur. 13. Hâlis, sâfî: Asıl tereyağı ararsanız onda bulursunuz. 14. Esasen, zaten: Kendisi asıl Konyalı’dır. 15. Başlıca, en ziyade, alelhusus, mahzâ: Ben asıl ona bakıyorum. Asıl sizi düşünüyorum. 16. Gerçekten, sahihan, hakikaten: Burada asıl iş gören budur. Asıl anlamak isterseniz. Bed-asl = Soysuz. Bî-asl = Esassız, yalan. An-asl = Aslından, esasen. babadan oğula: An asi Mısırlı bir tacir. Fil-asl = Başlangıçta, aslında Fil-asl iş oradan başladı. Aslından, aslında = Ibtidâ, başlangıçta, asıl hâlinde: O, aslında tacir değildi. Aslında ziraatla meşgul idi. Asıl ve fasıl = Asıl ve esas, sıhhat, hakikat: Bunun aslı ve faslı. Aslı ve esası yoktur, büsbütün esassızdır. Asıl ve nesil = Neseb, soy: Aslı ve nesli maruf. Ne asıl, kelimeleri birleşerek «nasıl» olmuştur, (bk.) Usûl.

Türkçe Sözlük

(i. A. Aslı: Işk). Sevgi, sevda, muhabbet, alâka, ibtilâ: Kays ile Leylâ birbirlerine olan aşklariyle destan olmuşlardır. Aşk-ı hakiki = Gerçek olan Tanrı aşkı. Aşk-ı mecazi = Nefis ve şehvet esası üzerine dayanan aşk. Allah aşkına = Allah’ı severseniz, Aşkolsun = Bir şey içene denir. Bazen «aferin» mânâsiyle de kutlanılır ve aksi mânâyı kasdederek alay yoluyla da kullanılır. Pîr aşkına= Karşılıksız, mükâfatsız, meccanen: Biz iki ay pîr aşkına çalışmış olduk. Aşkınıza, falanın aşkına = Muhabbetinize, falanın muhabbetine (içki sırasında söylenen sözlerden). Aşka gelmek = Şevk ve heyecana kapılmak.

Türkçe Sözlük

(i.) (isim demek olan «ad» dan ayırmak için (t) si (d) ile değiştirilmez). 1. Binek, koşu ve yük için kullanılan mâruf uysal hayvan, beygir, Ar. feres; Fars. esb: Binek atı, koşu atı, yarış atı, Arap atı. 2. Bu hayvanın enememiş erkeği, iğdiş ve kısrak mukabili. At oğlanı, uşağı = Arabacı ve seyis yamağı, ispir. At oynatmak = Hüner göstermek. At pazarı = At vesair hayvanların alınıp satıldığı çarşı, yer. At balığı = Afrika’nın büyük nehirlerinde yüzen büyük hayvan ki, Yunanca’ da (Hipopotam) yani ırmak atı denilir. Balıkla benzerliği yoktur. Suaygırı denir. At sülüğü = Sülüğün işe yaramaz cinsi. At sineği = Hayvanlara yapışan sinek. At kafası = Ahmaklık, beyinsizlik. At kafalı = ahmak, beyinsiz. Atkulağı = Marula benzer bir bitki. Atkuyruğu = Bir cins bitki ki, Arapça’da emsuh derler. Atkestanesi = iri ve yenmez bir cins kestane, ki ağacı süs için bahçelerde ve yollarda dikilip, beyaz ve penbe çiçeklisi olur. Çağatayca «ad» yerine de «at» kullanılır.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Atebe’nin c. 1. Eşikler, basamaklar. 2. Iranlılar’ın mukaddes ziyâretgâhı. 3. Eşiği öpülen mukaddes yerler.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (mü. Atiyye). 1. Gelecek olan, önde bulunan, müstakbel, mâzî ve hal mukabili: Zamân-ı atîde = Gelecek zamanda. Eyyâm-ı Stîye = Gelecek günler. 2. Önde, yukarıda yazılı bulunan: Ber vech-i Ati: Atîyyüz-zikr, Atiyyül-beyân = Alt tarafta zikir ve beyân olunan. Gelecek zaman, istikbal: Atîde zuhûr edecek hâdiseler; Atiden bahsetmek; Atisi karanlık.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (Tüysüz ve parlak demek olan «tals»dan). Yüzü ipek ve tersi pamuk maruf bir cins kumaş, atlas, dîbâ. (Astronomi). Felek-i atlas = Astrolojide bütün felekleri çevirdiğine inanılan felek. (Coğrafya). Harita mecmuası, bütün arzın haritalarını sırasiyle toplayan kitap veya botanik, zooloji, geometri gibi bir fennin şekiller mecmuası.

İsimler ve Anlamları

(Tür.) (Erkek İsmi) 1.Üstü ipek, altı pamuk kumaş, diba. 2.Düz, havasız, tüysüz. 3.Büyük harita. 4.Atlas okyanusu. 5.Kuzey Afrika’da Fas, Cezayir’i geçerek Tunus Körfezi’ne kadar uzanan sıradağlara verilen ad.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Bir şeyi elden bırakıp az çok fırlatmak: Elindeki taşı attı. 2. İçeriden dışarıya çıkarıp bırakmak, defetmek: Evden attılar; sokağa attılar; üstünden attı. 3. Bırakmak, terketmek: Babasını bir köşeye atmış. 4. Açmak, sermek, üste almak, örtmek: Omuzuma bir şal attım; Bu gece bir yorgan daha atmalı. 5. Düşürmek, gidermek, kaybetmek: Rengini, tüyünü, esvabını attı. 6. Saçmak, serpmek, dağıtmak: Tohum atmak. 7. Dövmek, kovmak, koymak: Anbara zahire atmak; kışlık kömürü atmak. 8. Vurmak, yapıştırmak: Tokat atmak; çifte atmak. 9. Uzatmak, sunmak: El atmak. 10. Boşatmak, teşhir etmek: Tüfek, top, tabanca atmak. 11. Geciktirmek: Sonraya, yarına attı. 12. Atıf ve isnat etmek, yükletmek: Kabahati falana attılar. 13. Düşürmek, yatırmak: Yere attılar. 14. Esassız söz söylemek, yalan söylemek. 15. Öğünmek, asılsız şeylerle iftihar etmek. 16. Vurmak, oynamak: Nabzı atıyor. 17. Açılmak, sökmek: Şafak, tan atmak. 18. Boşanmak, ateş almak: Bu tüfek atmıyor. 19. Bir şeyin kenarı kırılıp çentilmek. 20. Solmak, uçmak: Benzi attı. Atıp tutmak = Asılsız şeyler söyliyerek öğünmek. Adım atmak = Yürümek. Beniz atmak = Sararmak, solmak. Pamuk atmak = Hallaç yayla pamuğu kabartmak. Perendeden atmak = Kandırmak. Pösteki atmak = Rezil etmek. Temel atmak = Esasını ortaya koymak. Can atmak = Çok arzu etmek, pek fazla istemek. Çene atmak = Can çekişmek, komaya girmek. Harf, söz atmak = 1. Dolayısiyle târiz etmek. 2. Takılmak, çapkınlık etmek. Taş atmak = İtiraz etmek, aleyhinde bulunmak. Topu atmak = İflâs etmek. Tıpayı atmak = Çok hiddetlenip kızmak. Kaş atmak = İşaret etmek. Kaşık atmak = Hırsla ve çok yemek. Kapağı atmak = Savuşup kurtulmak. Göz atmak = Tamah ve gıbta etmek. Gövdeye atmak = Yemek. Lâf atmak = Gevezelik etmek, lüzumsuz yere çok söylemek. Nâra atmak = Bağırmak. Yabana atmak İtibar etmemek, saymamak.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(f). (toplantıya) iştirak etmek, katılmak; kulak vermek, laf dinlemek; bakmak, mukayyet olmak; eşlik etmek, refakat etmek, maiyetinde bulunmak; hazır bulunmak; beklemek ; on ile hazır bulunmak; to ile bakmak, üzerine almak; ilgilenmek; meşgul olma

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s). altln renginde, yaldlzlı; parlak, mükemmel.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(f). yetki vermek, saIâhiyet vermek; yetkili olarak kurmak; izin vermek; ruhsat vermek; müsaade etmek; caiz görmek; teyit etmek, tasdik etmek. Authorized Version Kitabı Mukaddes'in 1611'de yapılan ingilizce tercümesi.

Türkçe Sözlük

(i. A. c.) (m. Amme), (bk.) Amme. Müfred gibi: Umum, aşağı tabaka, aşağı takım, ayaktakımı havâs mukabili: Avâm için yazılmış şeyler.

Teknolojik Terim

AVC, yani Gelişmiş Video Kodlama, en yeni video kodlama standartlarından biridir. En güncel kodlama sistemlerini kullanarak üstün video kalitesi sunar. Yavaş gösterim sahnelerinde hareketin her anı korunurken özel efektler belirginleştirilir. İster en yeni Blu-ray Disc(TM) filmi izliyor, ister MP4 WALKMAN® çalarınızda bir klip seyrediyor olun, mükemmel bir görüntü kalitesiyle aldığınız keyif ikiye katlanır.

Türkçe Sözlük

(i. Fr. avocat). Mahkemede ücret karşılığı taraflardan birinin savunmasını ve davasını üzerine alan hukukçu, mec. Müdafaaya muktedir, çeneli, cerbezeli.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i).(f).ödül müküfat; olarak vermek;hükmen vermek, hükmetmek, verilmesini emretmek.

Türkçe Sözlük

(e.). 1. Ansızın hissolunan hayret ve telâşa delâlet eder: Ay! Şurada biri var. Ay! Siz gelmiyor musunuz? Ay! Ay ne diyor? 2. Keder ve teessüfe ve bilhassa bir ağrı duyulduğuna delâlet eder: Ay! Parmağım. Mükerrer dahi kullanılır: Ay! Ay! (Bu surette alay yerine geçer). 3. «A» yerine ünlem şeklinde de kullanılır: Ay oğul.

Türkçe Sözlük

(e.). 1. Ansızın hissolunan hayret ve telâşa delâlet eder: Ay! Şurada biri var. Ay! Siz gelmiyor musunuz? Ay! Ay ne diyor? 2. Keder ve teessüfe ve bilhassa bir eğri duyulduğuna delâlet eder: Ay! Parmağım. Mükerrer dahi kullanılır: Ay! Ay! (Bu surette alay yerine geçer). 3. «A» yerine ünlem şeklinde de kullanılır: Ay oğul.

Türkçe Sözlük

(i. «ay» Ar. kamer, «tün» gece). 1. Aylı (gece), Ar. mukammer. 2. Aydınlık, Osm. Rûşen, zıyâ-dâr, münevver. 3. Açık, aşikâr, açıkça görünen. 4. Mübarek, mesut. Gözünüz aydın = Bir sevdiğine veya arzusuna nail olana söylenen tebrik tabiridir.

İsimler ve Anlamları

(Tür.) 1.Aylı gece, mukmin. 2.Aydınlık, ışıklı, parlak, ruşen, ziyadar, münevv(Erkek İsmi) 3.Açık, belli, ortada, vazıh, aşikar, bahir. 4.Kutlu, uğurlu, mübarek, mesut. 5.Okumuş, kültürlü ileri fikirli, münevv(Erkek İsmi) Kılıçarslanın hanımının ismidir. Erkek ve kadın ismi olarak kullanılır.

İsimler ve Anlamları

(Tür.) (Erkek İsmi) - Karşılık, mükafat.

İsimler ve Anlamları

(Tür.) (Erkek İsmi) 1.Kutlu, uğurlu ay. 2.Karşılık, mükafat.

İsimler ve Anlamları

(Tür.) (Erkek İsmi) - Mükafat veren kahraman, iyi karşılık veren bahadır.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Ayda bir ve her ay vuku bulan, aya tâbi olan, Ar. şehrî: Aylık mecmua = Ayda bir neşrolunan mecmua. Bir ayda icra olunan, bir ayda alınan, geçilen: Bir aylık yol, iki aylık iş. 2. Yaşı şu kadar aydan ibafet olan, meydana gelmesinden şu kadar ay geçmiş olan: Altı aylık bir çocuk, üç aylık iş, beş aylık meseli. 3. Bir aylık hizmete mukabil verilen ücret, maaş. Aylık bağlamak = Maaş verilmek. Aylık kesilmek = Maaş kat’olunmak, azledilmek.

Genel Bilgi

Güneş sistemimiz oluşurken koşullar çok az farklı olsaydı, bizler için her şey değişik olabilirdi. Dünyanın madde dağılımı, büyüklüğü, enerjisi, dönme ekseni açısı, atmosfer ve mevsimler çok farklı olabilirdi. Dünyamızda hayat belki yine gerçekleşebilirdi ama farklı şekilde. Bu hali ile sanki her şey, en ince detayına kadar insan için özel olarak hazırlanmış gibidir.

Peki bu oluşum içinde ayın görevi nedir? Nasıl oluştuğu ve dünyanın yörüngesine nasıl girdiği hala büyük bir sır olan Ay’ın bu mükemmel düzen içindeki yeri nedir? Yaşamın oluşmasına ne katkısı vardır? Ay olmasaydı ne olurdu?

Dünyadaki yaşam koşulları bakımından Ay’dan kaynaklanan hiçbir olumsuz etken yoktur. Yani Ay’ın varlığının hiç bir zararı yoktur. Ya yararı?

Ay’ın dünya üzerindeki en büyük etkisi, çekim gücü nedeniyle onun kendi etrafındaki dönüş hızını yavaşlatıp, bildiğimiz günlük periyoduna getirmesidir. Ay’ın olmaması dünyanın dönüş hızının artmasına, yaklaşık 15 saatlik bir gün süresinin oluşmasına sebep olacak, günler kısalacak, canlılardaki biyolojik saat alt üst olacak, yaşam biçimleri ve yapılan farklılaşabilecek buna ayak uyduramayanlar yok olacak, fırtına, kasırga gibi atmosferik olaylar çok şiddetlenecekti.

Neyi değiştireceği bilinmez ama Ay’ın yokluğunda artık Ay ve Güneş tutulmaları da olmazdı. Dünya üzerindeki gel-git olaylarının yüzde 70’i Ay’dan, diğer yüzde 30’u ise Güneş ve gezegenlerden kaynaklandığı için Ay olmayınca, gel-git olayları da yüzde 70 azalırdı.

Denizlerdeki gel-git olayı en çok Kanada’da Fundy körfezinde meydana gelir. Bu sırada deniz 15,4 metre yükselir. Bu olay Manş sahillerinde 11,5 metre, Çanakkale Boğazı’nda 5-6 santimetre olup İstanbul Boğazı’nda pek hissedilmez. Ay’ın etkisiyle yalnız denizler değil karalar da hareketlenir. Kara parçalarında saptanan en büyük yükselme ise 50 santimetredir.

Astronomik gözlemlerde nasıl atmosferimiz iyi görüş almamıza mani teşkil ediyorsa Ay’ın ışığı da öyledir. Öyleyse Ay’ın olmaması bu konuda faydalı olacaktı. Dünya’nın yörünge hareketindeki Ay’dan kaynaklanan küçük salınım hareketleri yavaş yavaş ortadan kalkacak ama dünyanın dönme ekseni bundan pek etkilenmeyecekti.

Ay uzay boşluğunda başıboş gezen göktaşlarına karşı bir kalkan görevi yaptığından, yokluğunda dünya yüzeyine daha fazla göktaşı düşebilecekti.

Ay olmayınca etkinliklerini geceleri Ay ışığında sürdürebilen bir çok canlı türü de bunu yapamayacaklardı. Ay olmasaydı insanların dolunaydan etkilenmesi ve kurt adam hikayeleri de ortadan kalkacak ama en önemlisi romantik çiftlerin el ele tutuşup seyrettikleri, gökyüzündeki o muhteşem manzara olmayacaktı.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Çok mukabili, Ar. kalîl, Fars. endük, cüz’İ: Bu kıymet şu mala göre azdır. 2. Seyrek, nadir: O yerin yağmuru azdır. Ar. kıllet: Az çoğa tâbidir. Çoğa aza bakılmaz. Çoğu gitti, azı kaldı. 4. Az olan şey: Azla kanaat etmek. 5. Az miktarda: Az söylemek, az yemek. 6. Seyrek olarak, nadiren: Böyle iş az düşer. Biraz 7. Az miktar, cüz’İce: Biraz su verin. 8. Kısa müddet: Biraz bekleyin. Birazdan: Sonraca: Birazdan gelin. En azdan: Minimum, akallî, lâakal. Az buçuk = Cüz’İce, ehemmiyetsiz miktarda ve kinaye yoluyla, oldukça: Ondan da az buçuk malûmatımız vardır. Az çok = Her ne miktar olursa, çok değil ise az olsun: Adamcağız az çok okumuş. Az kaldı = Hemen: Az kaldı düşüyordum.

Türkçe Sözlük

(Aslı: Azîz) (i. A. «izzet» ten smüş.) (mü. azîze). 1. Kıymettar, kıymetli: Nİn-ı aziz = Ekmek, yâr-ı azîzim = Sevgili dostum, aziz dostum. 2. Hürmetli, Ar. muhterem, muazzez, mükerrem. 3. Yüksek dereceli, çok seçkin: O zat oralarca pek azizdir. 4. Kuvvet, kudret ve celâl sahibi: Azîz-ullah = Tanrı’nın adlarındandır. Abdülaziz. 5. Velî, keramet sahibi mübarek zât: Bu türbede bir aziz yatıyor. Aazz-ı kirimdan = Azizlerin büyüklerinden bir zât. 6. Bazı milletlerde evliyâ addolunarak namına Ayinler icra olunan ve belirli günleri yortu ittihaz edilen adam. Yunanca ayos: Rumlar’ın birçok azizleri vardır. Katolikler’in azizleri çok olup Protestanlar bunları tanımazlar.

Türkçe Sözlük

(i. F.). İncinmiş, azar görmüş. Dil-izürde, aıürde-dil = Gönlü incinmiş, hüzünlü, kederli, Ar. mahzun, mükedder.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(A.) [اعوج] yamuk, eğri büğrü.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Baba, ata, peder, vâlid (Esasen çocuk diline mahsus olarak ekser diller arasında müşterektir. Avrupa lisanlarında papa telaffuz olunur). 2. Yaşlı ve muhterem adam ve bir çeşit ruhanî sıfatı olan: Hacıbaba, derviş baba. 3. Bektaşî şeyhi. 4. Baş, top: asâ babası, tırabzan babası. 5. Zencilere Arız olan sar’aya benzer bir asabî hâl: Babası var; babası tutmak. 6. Hayır-hâh, iyi niyetli ve muhterem : Baba adam. 7. Erkek, anaç mukabili: Babahindi, babaincir. Ahûbaba, ağababa = Ak sakallı yaşlı ve hürmete şayan adam. Ana baba bir = Öz kardeş. Anababa gönü = Kimsenin anasını babasını aramaya vakti olmadığı ve tanımadığı gün, mahşer, büyük musibet. Baba ocağı = Atalardan kalan ev. Öksüzler babası = Yetim ve kimsesizlere bakar, hayır sahibi ve ikramcı adam. Babadan babaya = Oğuldan ataya, yukarıya doğru müteselsilen. Babadan oğula, evlâda = Aşağıya doğru müteselsilen. Büyükbaba = Büyük ata, püyük peder, ced. Baba yurdv = Atalardan kalan mülk, ev. Dokuz babalı = Zina çocuğu, meşrû olmayan çocuk. mec. Cin fikirli adam.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Karaciğer. 2. Her şeyin içi veya önü: Dağın, yayın bağrı. Bağrıaçık = Perişan hal. Bağra basmak = Kucaklamak. Bağrıkara, bağrıyamk = Kederli, mahzun ve mükedder.

Türkçe Sözlük

(kullanılan şekli: Bâr). Bağırmayı tasvir etmek ve mânâyı kuvvetlendirmek için mükerrer kullanılır: Bağır bağır bağırmak.

Türkçe Sözlük

(f. aslı: Bağmak). 1. ip ve ona benzer şeyleri dolaştırıp rabtetmek, düğüm yapmak: ipi bağlamak; İpi çiviye bağlamak. 2. İp ve ona benzer bir şeyle bir şeyi diğerine veya birkaç şeyi birlikte rabt ve bend etmek, bir araya getirmek: Demet bağlamak; ağacı hereğe bağlamak; hayvanı kazığa bağlamak; birinin ellerini, ayaklarını bağlamak. 3. Sarmak, sargı geçirmek: Başını, gözünü, yarayı bağlamak; başına mendil bağlamak. 4. Takmak, asmak, kuşanmak, kuşatmak: Bele kılıç bağlamak. 5. Kapamak, sed ve bend etmek: Kapıyı, suyun mecrasını bağlamak. 6. Hâsıl ve peyda etmek, edinmek: Ekin, tane, tohum bağladı; süt kaymak bağladı. Sular buz bağlamış; yara kabuk bağladı. 7. Kavuşturmak: Ellerini bağlayıp divan durmak. 8. Tahsis ve tayin etmek: Birine maaş, aylık tayinat bağlamak. 9. Yapmak, teşkil etmek: Saf bağlamak. 10. Toplayıp bohça ve denk etmek: Eşyayı bağlamış; yatakları bağlamışlardı. 11. Pranga ve zincire vurmak: Suçluları bağlamak usûlü kaldırıldı. Baş bağlamak = Bir yere mensup ve bağlı olmak, intisâb etmek. Başını banlamak = Bir işle uğraştırmak, işi vermek, Avârelikten kurtarmak. Evlendirmek. Bel bağlamak = Umld etmek, intisab etmek, hizmet arz etmek: Hizmetinize bel bağladım. Pamuk ipliğiyle bağlamak = Geçici bir tedbir ve çare bulmak. Sağlam kazığa bağlamak = Sağlamlaştırmak. Tatlı yerinde bağlamak = İyi netice vermek. Göz bağlamak = Sihir ve büyü etmek. Gönül bağlamak = Aşık olmak, sevmek, kendini bir şahsa, bir şeye, bir ümide vakfetmek. Yelken bağlamak = (Gemi) harekete hazırlanmak.

İsimler ve Anlamları

(Fars.) (Kadın İsmi) 1.Kışla yaz arasındaki mevsim. 22 Mart’la Haziran arası, ilkyaz. 2.Güzellik, güzel. 3.Sığır gözü, papatya, sığır papatyası, sarı papatya. 4.Put, çelipa, sanem. 5.Atılmış pamuk. 6.Ölçek. 7.Karanfil, tarçın, karabiber gibi kokulu şey.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (aslı bahs) (c. ebhas). 1. Bir şey hakkında etrafiyle söz söyleyip hakikati araştırma: İslâm medeniyetinden bahsediyorduk; son ilmî terakkilerden bahis açıldı. 2. Söz münazaası, muaraza, mübahase: Bu adam bahsi çok seviyor; bazı inanışlar hakkında bahse giriştiler. 3. Bir mevzu hakkında tafsilât, açıklama: Fizikte ses bahsi; akaait’te kader bahsi. 4. Bir iddia üzerine, sözü doğru çıkan tarafından kazanılmak üzere bir mükâfat tayini, ödül: Böyle olduğuna bahsederim; bahsi kazandı; bahse girişmem (bu dördüncü mânâ dilimize mahsustur).

Türkçe Sözlük

(i. A.). Denizden, deniz yoluyla, berren (karadan) mukabili: İzmir’e berren de gidilir, bahren de.

Türkçe Sözlük

(i. F.). Batı, garp, mağrib, hâver mukabili. (Bazen de bâhter maşrık = Doğu ve hâver mağrib = Batı mânâsiyle kullanılmıştır).

Türkçe Sözlük

(BAKAA) (bk. beka) (i. A.). Bulunduğu halde kalma, devam, sebat, yok olmama, fenâ mukabili: Baka bulmak — Daim ve sâbit olmak. D»r-ı baka = Ahret, dâr-ı fenâ (dünya) zıddı.

Türkçe Sözlük

(i.). Hükümet üyelerinden her biri. Devletin görmekle mükellef bulunduğu hizmetlerden birini idare etmek üzere başbakan tarafından milletvekilleri arasından veya dışarıdan seçilen ve devlet başkalarınca tasdik edilerek iş başına getirilen kimse, nâzır, vekil: Devlet bakanı, millî eğitim bakanı v.s.

Teknolojik Terim

Gelişmiş Sony DVD oynatıcılar, elektriksel parazitlere karşı mükemmel bir dayanıklılık sağlayan bir bakır kaplı şasi ile donatılmışlardır.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Bal. Arının yaptığı maruf tatlı madde, Osm. asel, engebin, şehd: Arı balı, süzülmüş bal. Gümeç balı = Süzülmemişi. 2. Ağaçların şekeri ve yemişlerin koyulaşmış özü. (Sıfat olarak) Tatlı, lezîz, lezzetli. Bal peteği = Kursa, asale, balın petek kısmı. Balkabağı = Kışın yenir bir cins iri ve koyu sarı kabak. Balkuşu = Bir cins kuş. Balmumu = Bal eritlldikte ayrılan madde ki, mum yapmakta vesair işlerde kullanılır. Şem’. Balmumu kuşu — Bir cins kuş. Pamuk balı = Beyaz bal. Delibal = Yaban arısının yaptığı bal. Siyah bal = Kamış suyu. Kekik balı. Kehrüba balı = Billûrî ve berrak cinsi. Miyan balı = Buyan. Ucunu bul da yağa bala ver = İşin içinden çıkabilirsen çık.

Türkçe Sözlük

(i. F.). Yüksek, yukarı, zîr ve pest mukabili, Osm. Alî, refî’. Kadd-I bili = Yüksek boy. Bili-perviz = Kendini olduğundan yukarı tutup övünen. Rütba-i bili = Son asır Osmanlı mülkiye teşkilâtında rütbe-i Ülâ sınıf-ı evveli ile vezâret arasında bir yüksek sivil rütbe (askerî rütbelerden orgenerale eşitti): Rütbe-i bâlâ ricâlinden. Kad, kamet, boy. Dübili = İki ket.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). aslen İrlanda'nım Balbriggan şehrinde imal edilip çorap ve iç çamaşırları yapımında kullanılan ince pamuklu kumaş.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Solunum yollarında tahriş ve iltihap dolayısıyle meydana gelen, çok defa öksürerek çıkarılan sümüklü madde. Balgam çıkarmak. Balgam sökmek. Balgam atmak = Yapılmakta olan bir iş hakkında şüphe uyandıracak şekilde konuşmak.

Sağlık Bilgisi

Sümüksü, cerahatli veya kanlı görünüşte bir maddedir. Bronşitin işareti olabilir. Aşağıdaki reçeteler balgam söktürücü olarak kullanılabilir.

Tedavi için gerekli malzeme : Tere tohumu.

Hazırlanışı : 1 tatlı kaşığı tere tohumu, havanda dövülür, az su ile içilir.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i)., f, takım, zümre; bando; dans müziği çalan orkestra; (f).toplamak, bir kamp v.b.'nde bir araya gelmek, birleşmek; bağlamak, bir araya toplamak. beat the band (argo) mükemmel olmak; şaşırtıcı olmak.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). şapka muhafaza etmede kullanılan mukavva veya ince tahtadan yapılmış kutu.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(f)., (s)., (i). topa vurur gibi sağa sola vurmak; mukabele etmek, atışmak; (s). çarpık, dışarı doğru meyilli (bacak); (i)., ing. hokey oyunu; hokey kulubü. bandylegged (s). çarpık bacaklı.

Genel Bilgi

Banyodaki havlular yıkanıldıktan sonra, yani vücudumuz tertemiz iken kullanılır ve sadece vücudumuza değerler. Buna rağmen birkaç gün içinde bu havlular kokmaya başlarlar. Bunun sebebi vücudumuz değil vücudumuzdaki ölü deri hücreleridir. İstediğimiz kadar bol su ve sabunla yıkanalım, su ile birlikte kirlerin ve bakterilerin gittiğini zannedelim, yine de vücudumuz üstünde ölü deri hücreleri kalır ve kurulanırken bunlar havluya geçer.

Bundan sonraki sorun havalandırmadır. Zaten havası devamlı nemli olan banyolar küflenme için ideal ortamlardır. Bu nedenle banyoları yıkanma sırasında değil de az sonra açıp havalandırmak gerekmektedir. Aksi takdirde havluya sinmiş deri hücreleri süratle kokuşmaya başlarlar.

Ellerimizi yıkadığımızda sabunun görevi derimiz üzerindeki bakterileri gevşetmektir. Ellerimizi bir havlu ile kuruladığımızda bu gevşemiş bakteriler de havluya geçer. Dolayısıyla ellerimizi sabunla yıkadıktan sonra kurulamadan ıslak bırakmanın temizlik bakımından pek faydası yoktur.

Daha ziyade halka açık yerlerde ve işyerlerinde tuvaletlerde kullanılan elektrikli el kurutucuları elleri kuruturlar ama bakteriler yine deride kalırlar. Bu nedenle temizlik açısından havlular, tabii ki temiz olmak şartıyla, sıcak hava üfleyen elektrikli kurutuculardan daha etkindirler.

Havluların diğer kumaşlardan farkını yaratan, suyu kolayca emme özelliğini veren, kullanılan ipliğin cinsi ve daha önemlisi havlu kumaşının dokunuş biçimidir. Havlu kumaş, kumaşın iki yüzünde halka gibi kıvrılmış iplikler bırakan, ana çözgüden ayrı bir çözgüyle dokunur. Havlu kumaş yapımında daha çok pamuk ipliği kullanılır ve özel bir işlemden (apre) geçirilerek su emme gücü arttırılır.

Türkiye’de havluculuk 18. yüzyılın başından itibaren Bursa’da gelişmiştir. Bunun nedeni Bursa’da kadife dokumacılığının dünya çapında gelişmiş olmasıdır. Havluculuk, kadife dokumacılığının bir yan ürünü olarak doğmuştur. Havlu ismi de Hav’lı kumaş anlamında Arapça’dan gelmektedir. ‘Hav’ Arapça’da kadife, çuha gibi kumaşların yüzeylerindeki ince tüylere verilen addır. Hav’sız olarak yapılan ve peşkir de denilen keten havlular ise ayrı bir imalat konusudur.

Genel Bilgi

Banyodaki havlular yıkanıldıktan sonra, yani vücudumuz tertemiz iken kullanılır ve sadece vücudumuza değerler. Buna rağmen birkaç gün içinde bu havlular kokmaya başlarlar. Bunun sebebi vücudumuz değil vücudumuzdaki ölü deri hücreleridir. İstediğimiz kadar bol su ve sabunla yıkanalım, su ile birlikte kirlerin ve bakterilerin gittiğini zannedelim, yine de vücudumuz üstünde ölü deri hücreleri kalır ve kurulanırken bunlar havluya geçer.

Bundan sonraki sorun havalandırmadır. Zaten havası devamlı nemli olan banyolar küflenme için ideal ortamlardır. Bu nedenle banyoları yıkanma sırasında değil de az sonra açıp havalandırmak gerekmektedir. Aksi takdirde havluya sinmiş deri hücreleri süratle kokuşmaya başlarlar.

Ellerimizi yıkadığımızda sabunun görevi derimiz üzerindeki bakierileri gevşetmektir. Ellerimizi bir havlu ile kuruladığımızda bu gevşemiş bakteriler de havluya geçer. Dolayısıyla ellerimizi sabunla yıkadıktan sonra kurulamadan ıslak bırakmanın temizlik bakımından pek faydası yoktur.

Daha ziyade halka açık yerlerde ve işyerlerinde tuvaletlerde kullanılan elektrikli el kurutucuları elleri kuruturlar ama bakteriler yine deride kalırlar. Bu nedenle temizlik açısından havlular, tabii ki temiz olmak şartıyla, sıcak hava üfleyen elektrikli kurutuculardan daha etkindirler.

Havluların diğer kumaşlardan farkını yaratan, suyu kolayca emme özelliğini veren, kullanılan ipliğin cinsi ve daha önemlisi havlu kumaşının dokunuş biçimidir. Havlu kumaş, kumaşın iki yüzünde halka gibi kıvrılmış iplikler bırakan, ana çözgüden ayrı bir çözgüyle dokunur. Havlu kumaş yapımında daha çok pamuk ipliği kullanılır ve özel bir işlemden (apre) geçirilerek su emme gücü arttırılır.

Türkiye’de havluculuk 18. yüzyılın başından itibaren Bursa’da gelişmiştir. Bunun nedeni Bursa’da kadife dokumacılığının dünya çapında gelişmiş olmasıdır. Havluculuk, kadife dokumacılığınm bir yan ürünü olarak doğmuştur. Havlu ismi de Hav’lı kumaş anlamında Arapça’dan gelmektedir. ‘Hav’ Arapça’da kadife, çuha gibi kumaşların yüzeylerindeki ince tüylere verilen addır. Hav’sız olarak yapılan ve peşkir de denilen keten havlular ise ayrı bir imalat konusudur.

Türkçe Sözlük

(i. Y). Fransızca barometre’den). Havanın ağırlığını mukayese ve hava değişikliklerini önceden tayin ve yerini, irtifaını keşfetmeye mahsus Alet. Osm. Mikyas-ül-havâ, mîzân-ül-havâ.

Türkçe Sözlük

(i. Y.). Güherçile ile kükürt ve kömürden mürekkep alev alıcı bir madde ki, toz halinde olup, umumiyetle ateşli silâhlarda ve taş kırmak gibi işlerde kullanılır. mec. Çabuk ateş alan, hiddet ve şiddete kapılan. Pamuk barutu = Barut gibi parlar eczalı pamuk. Barut kapağı = Mühimmat arabası. Barut kertesi = Barut ölçüsü.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. İnsan ve hayvanlarda en yukarı kısım ki beyin, göz, kulak, ağız ve burun gibi duygu organlarını havi olmaka, bedenin en mühim kısmıdır. Re’s, ser, kelle, kafa: insan bajı, at başı. 2. Bir şeyin en yukarısı, tepe, zirve, re’s: Dağ başı. 3. Uç, düğme şeklinde tepe: Meme, çıban başı. 4. Kenar, uç: Köprü başı, çarşı başı. 5. Bir şeyin başladığı yer, mebde’, menbâ: Su başı. 6. Top ve gülle suretinde şey: Bir baş şeker, bir baş peynir, bir baş soğan. 7. Her şeyin önden olan kenarı, kıç mukabili: Gemi başı: Bu şeyin başı ne taraftadır? 8. Yukarıya, üste gelen cihet: Yatağın, odanın, sofranın başı. 9. Mebde, evvel, ibtida, başlangıç: Aybaşı, sene başı, kitabın başı. 10. Canlı hayvan adedi, re’s: Beş baş sığır, iki yüz baş koyun. (Osmanlıca’da re’s daha çok kullanılırdı). 11. Reis, Amir, birinci: Bölük başı, aşçı başı. 12. Akıl, fikir, zekâ. 13. Zübde, kaymak: Süt, yağ, bal başı. Baş açmak = Beddua etmek. 14. Yağlı güreşteki beş derecenin en yükseği. Baş aşağı = 1. Tersine dönmüş, mâkûs. 2. Nehrin mansabına doğru, mukabili: Baş yukarı. Baştan aşmak = Pek ziyade olmak, pek çoğalmak. Baş ağrısı = Başa Arız olan ağrı, Ar. sudâ ve mecazı: Rahatsız eden, faydasız ve nafile iş, gaile. Başını almak = 1. Kurtulmak, teneffüse vakit bulmak. 2. Kaçmak, önüne gelen tarafa kaçıp gitmek. Başucu = Pek yakın yer: Başı ucunda. Yanı başında. Başucundan ayrılmadı. Baş örtüsü = Kadınların baş, boyun ve gerdanlarıyle saçlarını örttükleri bez. Baş vurmak = Müracaat etmek. Başa vurmak = Sersemlik vermek. Başüstüne = Peki, alâ re’sül-ayn: (ata) Baş öğretmek = TAlim etmek. Baş olmak = Becerilmek, başa çıkmak. Başetmek = 1. Galebe çalmak. 2. (Hesabı) toplamak. Baştan inmek = Nüzul isabet etmek. Başbaşa vermek = Mahremâne müzakere etmek, gizlice konuşmak. Başa baş = Tamamı tamamına: Hesap başabaş geldi. Baştan başa = Bir uçtan bir uca, Fars. ser-A-pâ. Baş bağlamak = 1. Intisâb etmek. 2. (Nebat) habbe vermek, başaklanmak. Başını bağlamak = Evlendirmek. Baş belâsı = Başa belâ olan angarya ve müşkülâtlı iş. Başıbozuk = Gayrı muntazam asker. Başıboş = 1. Boş gezen, serseri. 2. Bağlanmamış. Başa çıkmak = Başarabilmek, muvaffak olmak, becermek. Baştan çıkmak = Azmak Baştan çıkarmak = Azdırmak Başı hoş olmamak = Hoşlanmamak, rahat olmamak. Baştan, yeni baştan = İhtidadan, yeniden, Fars. ez-ser-i nev. Baştan kara etmek Gemi tehlike hâlinde başını karaya vurup sahile oturmak. Baştan savmak = Defetmek. Baştan ayağa, tırnağa = Bütün, tekmil, Fars. ser-A-pâ. Başı taşa gelmek = Felâkete uğrayıp nedamet etmek. Başkaldırmak = Serkeşlik etmek. Başkaldırmamak = Pek meşgul olmak, aralık bulamamak. Başa kakmak = Yapılan iyiliği yüze vurmak. Baş komak (baş koymak) = Feda olmak, vücudu vakfetmek, hayatını tehlikeye atarak bir işe girişmek. Başa geçmek = Yüksek makama, üste gelmek, geçmek. Başa geçirmek = Öne almak, yukarıya çıkarmak. Başa gelmek = DÜçâr olmak, uğramak: Başa gelen çekilir. Başgöstermek = Zuhûr etmek. Baş, göz yarmak = Becerememek, yüze göze bulaştırmak. Baş vermek = Çıkmak, zâhir olmak. Baş yemek, başının e

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Başlangıç, açma, Ar. mebde. 2. Mukaddime, dîbâce, önsöz.

Türkçe Sözlük

(i.) 1. Basmak işi. 2. Beyaz dokunup sonra renk ve çiçekleri basılmış pamuklu ince dokuma: ingiliz basması. 3. Tabaat, tab’ = Hurufat basması, tipografya. Taşbasması = Litografya. Kalıp basması = Istraotip. Basılmış, tab’olunmuş. Matbû = Basma kitap, yazma mukabili. Basmakalıp (basma kalıp) = Aynen sureti çıkarılmış, tıpkı tıpkısına taklit, yapan kimsenin zekâsı eklenmeyen iş.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Yayma, serme, döşetme, açma: Bast-ı mekal etmek = Söz açmak. Bast-ı mukeddimât etmek = Mukaddemeler serdetmek, söze başlangıç yapmak.

Türkçe Sözlük

(i. A. «butlan» dan if.) (mü. bâtıla). 1. Sıhhat ve hakikate aykırı, doğru olmayan, halk mukabili: Din-i bâtıl. itikaadât-ı bâtıla = Bâtıl din, bâtıl (boş) itikadlar (inanışlar). 2. Boş, beyhude, nâfile: Fikr-i bâtıl = Boş, doğru olmıyan, hak olmayan fikir.

Türkçe Sözlük

(i. A. «batın» dan if.) (mü. bâtına). 1. İç, dahifî, gizli, zâhir mukabil: Havâs-ı bâtına = İç hassalar. 2. İç yüz, dahil: Bâtını zâhire (içi dışına) benzemez. 3. Sır, Fars. râz: Bâtına vakıf: Ehl-i irfân. Ehl-i bâtın = ilâhî sırlara vâkıf Arifler.

Türkçe Sözlük

(A.) (mü. bâtıniyye). 1. İç, dahilî: Havâss-ı bâtıniyye. 2. Sır ve gerçeğe mensup ve müteallik, zâhirî mukabili: Ayât-ı Kerîme’nin mânâ-yı bâtınîsi. (Kur’ An Ayetlerinin bâtınî mânâsı). Hakaayık-ı bâtıniyyeye vâkıf. Bâtıniyye = İslâm’da aşırı ve sapıtmış mezheplerden biridir.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). tabaka halinde pamuk (yorgan veya şiltede kullanılır); spor. bazı top oyunlannda vuruş.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Birtakım, birkaç, bir miktar: Bazı adamlar bu fikirde bulunurlar. Bazı eşya alacağım. Bazımız gidelim, bazımız da burada kalalım. (Galat olarak bazı gibi kullanılıp: Bazısı, bazıları denilir. Ekseriya cem’e ait olup sanıldığı gibi «bazı şey» ve «bazı hakîm» denilmez. Bununla beraber bazı kere, bazı defa, bazı gece, bazı sene gibi zamana delâlet eden tabirlerde müfrede izâfeti caizdir). Bu Arapça kelimenin mânâsı ve kullanılış sureti farklıdır. İsim gibi kullanıldığında «küll» mukabili olarak cüz ve kısım demektir. Kinâye gibi kullanıldığında ise «biri» mânâsını ifade eder. Meselâ Araplar «bâz-üş-şuarâ» dedikleri vakit «şairin biri» mânâsını kastederler. Biz ise «BAzı şuarâ» tâbirinden «Birtakım şairler» mânâsını çıkarırız.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Erkek İsmi) - Eşi benzeri olmayan güzel, mükemmel, yeni şeyl(Erkek İsmi)

Türkçe Sözlük

(e. A.). Bedel olarak, bedel suretiyle, aynen ve şahsen tâbirinin mukabili: Tâyînâtı aynen mi, yoksa bedelen mi alıyorlar? Askerlik hizmetini bedelen veya şahsen ifa etmek.

Türkçe Sözlük

(e. A.). Bedeniyle, cismiyle, şahsen, vücudiyle, nakden ve bedenen mukabili: bedenen hizmet etti.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (mü. bedeviyye). Bâdiyede yani çölde, çadır ile konup göçerek yaşayan; medenî mukabili: Akvâm-ı bedeviyye = Bedevî kavimler. Bu halde yaşayan adam.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Erkek İsmi) 1.Bir şeyi örneği olmadığı halde meydana getiren. 2.Yoktan vareden. Allah’ın 99 isminden birisidir. 3.Söz estetiği, halin muktezasına uyan delilleri açık şekilde belirtme ve sözü güzelleştirme yollarına ait bilgiler toplamı. 4.Güzel, güzellik. Bedi b. Mansur. Hanefi fıkıh alimi (Sivas-1223). El-Bahru’1-Muhit adlı bir fıkıh eseri vardır.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Erkek İsmi) 1.Zamanın harikası. 2.Asrın mükemmel insanı. - Daha çok lakab olarak kullanılır. - Bediüzzaman Said Nursi: Son devrin meşhur müslüman alimlerindendir. Hayatının önemli bir kısmı İslami düşüncelerinden ötürü hapislere girip çıkmakla geçti. Risale-i Nur Külliyatı’nı telif etmiştir.

Türkçe Sözlük

(i. A). Dolunay, on dört gecelik ay. (coğrafya). Mekke-i Mükerreme ile Medine-i Münevvere arasında bir yer ki, Peygamberimizin meşhur gazasının geçtiği yerdir. Ashâb-ı Bedr: Bu gazâda bulunan sahâbe.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. Kitabl Mukaddes'te bahsi geçen suaygırına benzer bir hayvan; A.B.D., k.dili iri ve kuvvetli insan veya hayvan.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. büldân, bilâd). 1. Yer, memleket, hıtta. 2. Kasaba, şehir: Beled-i emin (el-beled-ül-emîn): Mekke-i Mükerreme. Şeyh-ül-beled = Arap ülkelerinde belediye reisi.

Türkçe Sözlük

(i. F.). 1. Bağlama, rabt, kayd: Bendetmek = Bağlamak. 2. Kendi hükmü altına alma, ayrılamıyacak ve her hususta tâbî olacak surette celbetme: Kendisine bend etmek. (Bu iki mânâda masdar hâlini ifade eder). 3. Bağ, rabıta, kayd: Bend-i Ahenîn = Demirden bağ. 4. Boğum, mafsal, boğmak: Kamışın bendleri. 5. Kanun ve kavâid kitaplarında rakam altında veya rakamsız fıkra, madde: İkinci faslın beşinci bendi. 6. Yüksekten suyu akıtmak için yapılan kemerli veya düz su yolu yahut suyu biriktirmek için yapılan sed. 7. Gazete ve benzeri evraka konulan makale, sütun, bahis: Bend-i mahsûs, bend yazmak. 8. (edebiyat) Çeşitli kafiyelerde birkaç kısımdan mürekkep bir manzumenin her kısmı nihayetinde aynen tekrar veya kafiyeli olarak irad olunan beyit ki, birinci takdirde manzumeye «tereî-i bend» ve ikinci takdirde «terkîb-i bend» derler. 9. Bağlayan, rabt ve kaydeden. (Bu mânâ ile sıfat terkibi teşkiline girer: Dİv-bend = Devleri bağlayan, pâ-bend — Ayak bağlayan, bukağı. 10. Bağlanmış, bağlı, merbut, kayıtlı, mukayyed. (Keza sıfat terkibi teşkiline girer): Zencîr-bend = Zincirle bağlı.

Türkçe Sözlük

(BERR) (i. A.). 1. Kara, deniz mukabili: Berr ü bahrda = Karada ve denizde.

Türkçe Sözlük

BERHURDAR (i. F.). Çalışma ve himmetinin neticesini alan, iyi bir işin mükâfatına nail olan: Berhurdâr olsun. Berhudâr ol oğlum.

Türkçe Sözlük

BERHUDARLIK (i), iş, himmet ve müsbet çalışmanın netice ve mükâfatına kavuşma.

Türkçe Sözlük

yahut BERÜ (i.). Bu tarafta, yakında, daha yakın, öte mukabili: Beri gel, beride dur, beriye gel, beriden geç. Ötede beride, öteye beriye, öteden beriden: Uzak ve yakın çeşitli yerler. Yakında bulunan, bu cihette olan, yakın, öte mukabiM: Beri taraf. Yakında ve bu cihette olan yer: Berisi ötesinden geniştir. Zaman zarfı — dan beri: Bir vakitten başlayarak devamlılık gösterir. —dan itibaren: Uç seneden beri görüşmedik. O günden beri hastayım. Görüşeliden beri: Görüştüğümüz vakitten itibaren. Öteden beri: Eskiden beri, Ar. minel-kadîm.

Türkçe Sözlük

yahut BERÜKÜ (i.). Bu taraftaki, yakındaki, öteki mukabili: Beriki, ötekinden büyüktür. Öteki beriki = Her kim olursa, herkes.

Türkçe Sözlük

(e. A.). Karadan, kara yoluyla, bahren mukabili: İstanbul’dan Haleb’e berren gitti.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (mü. berriyye). Karaya mensup ve müteallik. Bahrî mukabili: Asâkir-i berriyye = Kara ordusu.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Kara askeri, kuvve-i berriyye, bahriyye mukabili. İngiltere’ nin berriyyesi (kara kuvvetleri), bahriyesinden (deniz kuvvetlerinden) çok azdır.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Erkek İsmi) 1.Müjde getiren müjdeci. 2.Güleryüzlü güleç adam. Kur’ani bir kavramdır. İnsanlara Allah’ın emir ve nimetlerini, cennet ve mükafatı haber veren peygamberler ve Kur’an için kullanılmıştır.

Türkçe Sözlük

(f.). t. Yiyip içeceğini tedarik etmek: Çoluk çocuğunu beslemek için çalışıyor. 2. Semirtmek, tavlandırmak, şişmanlatmak: Kazları kesmeden evvel beslemeli. 3. Yetiştirmek, idare etmek: Çiftliğinde hayvan besliyor. 4. Kalınlaştırmak, kabartmak, altını doldurmak: Altını pamukla beslemek.

Türkçe Sözlük

(i. F. «besten» fiilinden imef.). Bağlanmış, bağlı, Ar. me”rbut: Dil-beste = Gönül bağlamış. Bir şarkı veya manzum tiyatro oyununun makam ve ahengi. Mukabili: Güfte.

Genel Bilgi

Bakkaldan veya marketten yumurta alırken kabuğunun rengi sizin için önemli mi, bu konuda bir tercihiniz var mı? Sizce kabuk renkleri farklı olan yumurtaların içleri de besin değeri olarak farklı olabilir mi? Tavukların niçin bazılarının yumurtaları beyaz da bazılarının açık kahverengi?

Bu konuda iki zıt ama ikisi de yanlış olan görüş var. Kabuktaki beyaz rengin, yumurtanın ideal oluşumunu tamamladığını gösterdiğini, bunun dışında bir renk değişiminin kalitede düşüş anlamına geldiğini iddia edenlerin yanı sıra kabuğun rengi ne kadar koyu ise besin açısından da o kadar değerli olduğunu ileri sürenler de var. Genellikle Avrupa ülkelerinde kahverengi yumurtalar makbul sayılırken ABD’de durum tam tersidir.

Oysa her iki görüş de yanlıştır. Besin değeri, lezzet ve pişme karakteristikleri bakımından her iki renk yumurtanın da içi aynı değerdedir. Her iki yumurtada da aynı miktarda protein, mineral ve vitaminler (C vitamini hariç) vardır. Tabii tavuğun yediği yemin kalitesi de belirli farklar yaratabilir.

Yumurtanın içi değil de kabuğunun rengi ile haklı olarak ilgilenenler sadece onları paketleyenler ve satanlardır, çünkü bir pakette hep aynı rengin olması müşteri tarafından tercih edilmektedir.

Tabiatta yaşayan hayvanların yumurtalarını renkli veya koyu renkte hatta gölgeli ve çizgili şekilde yumurtlamalarının ana nedeni, bu yumurtaları yemek isteyen düşmanlarına karşı kamuflaj yaparak neslin devamını sağlamaktır.

Yumurtaların kabuklarının renklerini, tavuğun kökenine, atalarının yaşadığı yerlere bağlayanlar da var. Bu görüşe göre Asya kökenli tavukların yumurtaları kahverengi, Akdeniz kıyıları kökenlilerin ise beyaz oluyormuş.

Daha çok kabul gören bir diğer görüşe göre ise beyaz kabuklu yumurtalar beyaz ibikli ve kulak memesi beyaz olan tavuklar tarafından yumurtlanıyormuş. İbik ve kulak memesi kırmızı olanlar ise kahverengi kabukları olanları yumurtluyormuş.

Kabuğu hangi renk olursa olsun işte size yumurta ile ilgili bazı faydalı bilgiler: Yumurtayı haşlayıp haşlamadığınızı unuttunuz. Masanın üstünde fırıldak gibi döndürün. Eğer hemen duruyorsa taze yani pişmemiş, biraz daha uzun süre dönmeye devam ediyorsa içi katı yani haşlanmış demektir. Yumurtanın tazeliğini merak ediyorsanız suya koyun, taze ise suda batacak, bayat ise yüzecektir.

Yumurtada hemen hemen hayati tüm vitaminler vardır. Bulunmayan tek vitamin C vitaminidir. Yumurtanın besin değeri yüksek olan kısmı sarısıdır. Akı ve sarısı karıştırılarak, omlet gibi pişirilen yumurtalarda, aktaki bazı maddeler sarıdaki vitaminlerin bir kısmının etkilerini yok ederler.

Kalori açısından et ve süt ile mukayese edildiğinde 55 gramlık bir yumurta, 40 gram yağlı sığır etine veya 100 gram yağlı süte eşdeğerdedir.

Türkçe Sözlük

(i. aslı Arapça olup şeddelidir: Bezz). Pamuk veya ketenden yapılmış be yaz dokuma ki, çeşitleri olup başlıca çamaşır, çarşaf, kese vesaire imaline yarar. Trabzon bezi. Ayak bezi = Ayak silecek bez. El beıi = Çocukların ellerini silmeye mahsus bez. Tahta bezi = Tahta oğdukları ve yıkanmış tahtaların üzerine yaydıkları bez. Çocuk bezi = Kundak bezlerinin beheri. Sofra bezi = Masanın üstüne açılan örtü ve vaktiyle sofranın altına yayılan yaygı. Namaz bezi = Kadınların namaz kıldıkları vakit başlarına örttükleri bez. Bez çözmek = Bezi tezgâhtan çıkarmak ve mec. gidip gelmek.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. Kitabı Mukaddes; Eski ve Yeni Ahit; k.h. herhangi bir dinin kutsal kitabı; müracaat kitabı olarak kabul edilen herhangi bir kitap.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. Kitabı Mukaddes'e ait veya bunda bulunan. Biblically z. Kitabı Mukaddes'le ilgili olarak.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. Kitabı Mukaddes'i kelimesi kelimesine kabul eden kimse; Kitabı Mukaddes bilgini . biblio- önek kitaplarla ilgili, Kitabı Mukaddes'le ilgili.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. Kitabı Mukaddes'e fazlasıyle tapınma; kitaplara aşırı derecede tutkun olma.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. kitap falı; bilhassa Kitabı Mukaddes'le kitap falı açma.

Türkçe Sözlük

(i. «bıçmak, biçmek» ten). Kesecek Alet ki, hançerin küçüğü ve çakının büyüğüdür. Çeşitleri vardır: Aşçı bıçağı, bahçıvan bıçağı, cerrah bıçağı, kasap bıçağı. Bıçak bıçağa = Bıçakları çıkararak birbirine hücum etme: Bıçak bıçağa geldiler. Ağzını bıçak açmaz = Pek meyus ve mükedder. Burun bıçağı = Oymacı Aleti. Yan bıçağı = Kınında olduğu halde, silâh makamında bele asılan bıçak, cenbiye.. (İki tarafı keser cinse kama derler). Bıçak yarası = Sahtiyanda ve ayakkabıda çatlak.

Türkçe Sözlük

(i.). Bileğe takılan bend, kelepçe. Ar. mukattara.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Bir şey hakkında vukuf ve malûmatı olmak, vâkıf olmak: Bu işin böyle olduğunu bilirim. O adam mühendisliği iyi bilir. 2. Öğrenmek, vukuf kesbetmek ve malûmat edinmek: Sizin geldiğinizi bilemedim, sonradan bildim. Tanımak, Aşinâsı olmak, Aşinâ çıkmak: Sizi bilemedim. Bu adamı bileceğim geliyor. 4. Hatıra getirmek, yâd ve tahattür etmek: Şimdi bildim. 5. Zan ve itikat etmek, bir fikir ve zanda bulunmak: Ben sizi gitmiş biliyordum. Ben onu dost biliyordum. Herkes seni Alim biliyor. 6. (Yardımcı fiil olarak): Muktedir olmak: Yazabilmek = Yazmaya muktedir olmak. Gidebilmek = Gitmeye muktedir olmak. Menfisi yazamarrıak, bilememk gibi olur. 7. Tanımak, mes’ul tumak: Ben sizi bilirim. 8. Şüphelenmek, bir şey isnad etmek: Ben, ondan bilirim. 9. Müteşekkir ve minnettar olmak İyilik bilir adamdır. O adam iyilik bilmez. İyilik bilmek = Vefalı olmak. Bilen bilir = Erbabına malûmdur. Çok bilmiş = Hilekâr, aldenmaz. Kendini bilmek = Edepli, terbiyeli olmak: Kendini bilir adamdır. Kendini bilmez adam = Terbiyesiz, Fars. nâ-dân. Kendini bilm»mek = Baygın yatmak. Kendi bilir, siz bilirsiniz = Nasıl isterse yapsın, nasıl isterseniz yapın. Bilerek = Ar. Amden, kasden. Bilmeyerek = Kasdî olmayarak, istemeyerek. Bilmiş ol = Malûmun olsun.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(A.) [بالمقابله] karşılığında, aynen, mukabele ederek, mukâbil olarak.

Türkçe Sözlük

(I. aslı Moğolca’dır). Ordunun sağ kolu, meymene (mukabili olan sol kola yani meysereye civangâr derler).

İngilizce - Türkçe Sözlük

i kereste, tahta; çoğ., (tiyatro) sahne; oyun tahtası (satranç); mukavva; masa, sofra; yiyecek, içecek, iaşe; idare heyeti; den. geminin yanı veya bordası; den. volta seyrinde bir rüzgara karşı gidilen yol. above board dürüst, açıkça. across the board her

Türkçe Sözlük

(i.). Küçük hayvan, haşarat çeşidi. (Fr. insecte). Ateşböceği = Kıçındaki fosforu aralık aralık parlatan bilinen sinek ki mayısta çıkar. Fars. şeb-tâb. Ağustosböceği = Orak kuşu, cırcır. Ekinböceği = Ekine musallat olan bir cins bit. Uzunböcek = Yılan. Ipekböceği = İpek yapan maruf böcek. Ar. dûd-el-kazz. Tesbihböceği = Ar. kanfese. Hamamböceği = Karafatma, oldukça İri bir cins böcek. Ar. kaker. Hanıtnböceği = Karalı kırmızılı uçar güzel bir küçük böcek. Hırsızların böceği = Hırsızları arayan. Sümüklüböcek = Salyangozun kabuksuzu. Kuduz böceği = Zeruh (galatı: Kunduz). Mayısböceği = Gülleri bozan küçük, yeşil ve parlak bir böcek. Böcekkabuğu = Yeşili ile mavi arasında güzel ve parlak bir renk. Bokböceği (bk.) Bok.

Genel Bilgi

Biz insanlar kendimizi tabiattaki en mükemmel varlık olarak kabul eder, dünyanın asıl sahibi olduğumuzu zannederiz. Oysa diğer canlılar bir yana insanlar böceklerle yaptığı savaştan bile galip çıkamamıştır. Bir kere böcekler, insanın ortaya çıkmasından milyonlarca yıl önce de dünyada yaşıyorlardı.

O devirlerde onlarla birlikle yaşayan, başta dinazorlar olmak üzere, bir çok canlı türü tabiattan silindikleri halde, onlar çoğalma kapasiteleri ve farklılaşarak yeni türler çıkarma yetenekleri sayesinde günümüze kadar gelebilmişler, okyanusların derinlikleri hariç dünyanın her köşesinde yaşamayı başarmışlardır.

İnsan en baştan beri böceklerle savaş halindedir. Bilim ve teknolojinin bu kadar gelişmesine rağmen insan bu savaşta nihai zafere ulaşamamıştır. Halbuki böcekler fare piresi ile yayılan veba mikrobu aracılığıyla tarihte 100 milyonun üzerinde insanın ölmesine sebep olmuşlardır. Böceklerle taşınan virüs, bakteri ve mikropların insana verdiği zarar ve zayiata tarih boyunca hiç bir savaş sebep olamamıştır.

İlk bakışta boyutlarının küçüklüğü böcekler için bir dezavantaj olarak görülebilir. Oysa böceklerin insanlarla savaşlarındaki başarılarının en önemli faktörlerinden biri de bu boyutlarındaki küçüklüktür. Böcekler bu bedenleri ile her yere girebilmekte, kolaylıkla kaçabilmekte, saklanabilmekte, gıdamıza ortak olmakta, evimizde yaşamakta hatta kanımızı bile emebilmektedirler.

Böceklerin beden yapılarının küçük olması, onların çok kuvvetli bir kas sistemine ve inanılmaz fiziksel özelliklere sahip olmalarını sağlamıştır. Bacak uzunluğu 1,2 milimetre olan bir pire 196 milimetre yüksekliğe sıçrar ve 330 milimetre uzaklığa rahatça atlar.

Eğer insanoğlu kendi bedenine göre pire kadar kuvvetli olabilseydi bacak uzunluğu 90 santimetre olan ortalama bir insan 146 metre yüksekliğe sıçrayabilir, 247 metre uzağa atlayabilirdi. Muhteşem kas yapıları nedeni ile bir kaç milimetre boyunda olan bir sinek saniyede 330 kez kanat çırpabilir, küçük bir karınca ağırlığının 50 katı kadar bir yükü itebilir.

Böcekler üreme bakımından da insanlardan çok üstündürler.

Bir çift sineğin bıraktığı yumurtaların hepsi yaşasa ve bunlar erginleştikten sonra hepsi üremeye devam edebilse 5 ay içerisinde sayıları inanılmaz bir miktara ulaşırdı (l91’in yanına 18 tane sıfır koyun). İükür ki tabiatın dengeleri hiçbir zaman buna müsaade etmez.

Böceklerin bir çoğu insan kemiğinden daha sert, daha dayanıklı ve hafif, mekanik ve kimyasal dış etkenlere hatta aside dayanıklı bir dış iskelete veya beden duvarına sahiptirler.

Ayrıca böceklerin dünyada yaşadıkları yerlerde nüfus yoğunlukları da çoktur. Çekirgelerin sürü halindeki uçuşlarında 320 kilometrekarelik bir alanı kapladıkları görülmüştür. Ormanlık bir bölgede 4 bin 500 metrekarelik bir alanda, toprağın üstünde ve altında 65 milyon böcek yaşayabilmektedir. Eğer dünyadaki bütün böcekler bir araya gelebilselerdi, bunların toplam ağırlığı, dünyamızda yaşayan tüm insanların ve hayvanların ağırlıklarının toplamından fazla olurdu.

Şimdiye kadar böceklerin hep zararlarını anlattık. İpeği yapan ipek böceği ya da balı yapan arı da birer böcektir. Çiçeklerin ve meyvelerin çoğunun üremeleri böceklerin taşıdıkları tozlarla olur.

O halde dünyamızın bu üstün yaratıkları ile savaşla, iyi ile kötüyü ayırt etmeye, tabiatın dengesini bozmamaya çok dikkat etmemiz gerekmektedir. Zaten şimdilik her iki taraf da belirgin bir üstünlük sağlamış değillerdir.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. tohum kabuğu veya zarfı (pamuk , keten). boll weevil pamuk mahsülüne çok zarar veren bir çeşit kurt.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i., f. bağ irtibat, rabıta; ip, zincir; fertleri bir grup halinde bir araya getiren ilişki; yapışıklık; yapıştırıcı madde; mukaveler bono, senet, tahvilat; gümrüğü ödenmemiş malların hükümette muhafaza edilme durumu; kefalet; örgü (duvar); f. kefalete rap

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. kitap; cilt, fasıl, bap; müz livre, opera metni; (tiyatro) senaryo; (iskambil) bir takımın kazandıgı el sayısı; (briç) kazanılan ilk altı el; müşterek bahis defteri. the Book Kitabı Mukaddes. book of matches kibrit paketi. book club abonelerine indirim

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Borcu olan, Ar. medyûn, garım, verecekli. 2. Mecbur, mükellef: Bu işi yapmaya borçluyum. 3. Minnet altında kalmış, minnettar: O adama karşı borçlu kaldık.

Türkçe Sözlük

(i. biyoloji) (y. k.). Barsaklarda kalan sindirim artıkları, böbreklerin süzdüğü sidik ile tükrük, sümük ve ter gibi salgıların vücuttan dışarı atılması, ifrağ.

Teknolojik Terim

BRAVIA Engine 2 PRO görüntü verilerini size ekranda görmeden önce filtreleyen, temizleyen ve optimize eden güçlü bir işlemcidir. Full HD 1080p LCD ekranınızda gerçeğe en yakın High Definition görüntüleri sunmak için sinyal kalitesi büyük ölçüde iyileştirilir. En beğendiğiniz programlar, Blu-ray Disc™’ler, DVD’ler ve PLAYSTATION®3 oyunları bugüne kadar gördüğünüz en üstün renk aralığı, en yumuşak yüksek hızlı hareket ve en temiz siyahlar olarak canlanır. Hiçbir şeyin izleme deneyiminizi engellemesine izin vermeyen gürültü azaltma teknolojisi, mükemmel görüntüyü sunmak için her sahnede hareket ve parlaklık ayarlarını otomatik olarak yapar.

Teknolojik Terim

BRAVIA ENGINE PRO, gelişmiş Dijital Gerçeklik Oluşturma teknolojisinden tam olarak yararlanarak BRAVIA ENGINE EX’in (yukarıda açıklanmaktadır) bir adım ötesine geçer. Bu, High Definition sinyalinizi güçlendirerek daha mükemmel çözünürlük ve üstün resim performansı elde etmenizi sağlar.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. ince pamuklu,yünlü veya suni ipekten dokunmus kumaş.

Sağlık Bilgisi

Akciğerlere giden havayollarının iç yüzündeki zarın iltihaplanmasıdır. Akut ve kronik olarak iki gruba ayrılır.

- Akut Bronşit : Genellikle grip, kızamık, boğmaca veya tifo gibi hastalıklar sırasında görülür. Sisli ve soğuk havalarda çok rahatsız olurlar. Hastalığın başlangıcında kuru ve ağrılı öksürük, az yapışkan balgam, sonraları sümüksü cerahatli balgam ile hafif ateş ve halsizlik görülür. Mutlaka tedavi edilmesi gerekir.

- Kronik Bronşit : Bu çeşit bronşitte; havayollarını yağlayan bezler büyümüş, iç yüzlerinde bulunan tüyler görevini yapamaz olmuştur. Mutlaka tedavi edilmesi gerekir.

Her iki bronşitte de yapılacak ilk iş sigarayı bırakıp istirahat etmektir. Ayrıca aşağıdaki reçeteler uygulanır.

Tedavi için gerekli malzeme : Okaliptus yaprağı

Hazırlanışı : Kuru okaliptus yaprakları, ince ince kıyılır. Pipoya doldurulup içilir.

Türkçe Sözlük

(i.). Yakına işaret içindir, uzak için olan «o» mukabili, hâzâ: Bu adam, bu dağ, bu iş, bu kitaplar, bu, bunun, buna, bunu, bunlar, bunların, bunlara, bunları, bunda, bundan bununla, bunun için. Şu bu = Öte beri, öteki, beriki. Şundan bundan = Öteden, beriden her şeyden. Bu ne = Bu nasıl iş?

İngilizce - Türkçe Sözlük

i., f. tela, terzilikte ve ciltçilikte kullanılan çirişli pamuklu bez; suni ve fazla resmi tavır; f. tela ile beslemek.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s., ünlem, k.dili iyi, güzel, ala, mükemmel; ünlem Bravo ! Aferin !

Genel Bilgi

Tepenizde gördüğünüz orta büyüklükte, yaklaşık l kilometre çapındaki bir bulutun hacmi 4 milyar metreküptür ve içinde l-5 milyon kilogram su vardır. Peki nasıl oluyor da bu kadar su başımıza kovadan dökülür gibi dökülmüyor, bu kadar tonlarca ağırlık havada durabiliyor? Gerçekten bulutlar gökyüzünün inanılmaz ve harika süsleridir.

Hiçbir bulut diğeri ile şekil ve hacim olarak aynı değildir. Çünkü oluşumlarına etki eden hava akımları, sıcaklık, basınç, havadaki toz miktarı v.b. gibi o kadar çok etken vardır ki, çok değişken olan atmosferde iki yerde bütün bu şartları eşit olarak sağlamak mümkün değildir.

Isınan yeryüzünden buharlaşan su, havadan hafif minik su buharları şeklinde doğruca gökyüzüne yükselir. Belirli bir yükseklikte basınç azaldığı, hava da soğuduğu için minik su damlacıkları haline geçerler ve bulutları oluştururlar. Başlangıçta bu damlalar o kadar küçüktür ki, çapları birkaç mikrometredir. (İnsan saçı 100 mikrometredir.) Ortalama bir yağmur damlasının oluşabilmesi için bunlardan milyonlarcasının birleşmesi gerekir.

Bulutların bu kadar ağırlığa rağmen gökyüzünde asılı kalabilmelerinin sebebi bu damlacıkların çok küçük olmalarıdır. Her ne kadar bir kilometre çapındaki bir bulutta en azından 1.000 ton su varsa da bu hacimdeki hava 1.000.000 tondur, yani bin kez daha ağırdır. Bu nedenle de bulutlar içerlerindeki yağmur taneleri iyice oluşup, ağırlaşıp yere düşene kadar tepemizde gezinip dururlar. Aslında yağmur yağarken yağmur damlası oluşma işlemi devam ettiğinden bulut içindeki suyu boşaltıp bir anda kaybolmaz.

Bulutun oluşumunda başlangıçta oluşan su damlacıkları o kadar küçüktür ki, üzerlerine gelen ışıkları doğrudan yansıtırlar ve bu tip bulutlar pamuk gibi beyaz görünürler. Su damlacıkları birleşip büyüdükçe, yani kalınlaştıkça ışığı daha az yansıtırlar, bu nedenle de yağmur bulutları daha koyu, gri hatta siyaha yakın renkte görünür. Gittikçe büyüyerek ağırlaşan bu damlalar bulutun altında toplandığından, bu tip bulutların tabanları üst taraflarına nazaran daha koyu renktedirler.

Havadaki sıcaklık yatay olarak genellikle aynıdır. Bu nedenle havanın içine suyu alabileceği yükseklik yatay olarak hemen hemen aynı olduğundan bulutların altları daha düzdür. Bulutun ortası ile üst kenarı arasındaki ısı farklı olduğu ve üst tarafında su damlası oluşumu devam ettiği için üst taraflar kıvrımlıdır.

Bulutlar şekillerine ve yüksekliklerine göre sınıflandırılırlar. Genelde üç ana grupta toplanırlar. Bu sınıflandırmaya göre, ince, tutam tutam, ufak bulutlara ‘sirüs’, kümeler halinde olanlara ‘kümülüs’, ufukta tabaka halinde görünenlere de ‘stratus’ deniliyor. Ayrıca iki tane de yükseklik kategorisi var. Bulutun tabanı yerden 2.000 - 6.000 metre yükseklikte ise ön ismi ‘alto’, 6.000 metreden daha yükseklikte ise de ‘sirro’ oluyor. Yağmur bulutlarına da diğerlerinden ayırmak için ‘nimbo, nimbus’ gibi isimler ekleniyor.

Genel Bilgi

Tepenizde gördüğünüz orta büyüklükte, yaklaşık 1 kilometre çapındaki bir bulutun hacmi 4 milyar metreküptür ve içinde 1-5 milyon kilogram su vardır. Peki nasıl oluyor da bu kadar su başımıza kovadan dökülür gibi dökülmüyor, bu kadar tonlarca ağırlık havada durabiliyor? Gerçekten bulutlar gökyüzünün inanılmaz ve harika süsleridir.

Hiçbir bulut diğeri ile şekil ve hacim olarak aynı değildir. Çünkü oluşumlarına etki eden hava akımları, sıcaklık, basınç, havadaki toz miktarı v.b. gibi o kadar çok etken vardır ki, çok değişken olan atmosferde iki yerde bütün bu şartları eşit olarak sağlamak mümkün değildir.

Isınan yeryüzünden buharlaşan su, havadan hafif minik su buharları şeklinde doğruca gökyüzüne yükselir. Belirli bir yükseklikte basınç azaldığı, hava da soğuduğu için minik su damlacıkları haline geçerler ve bulutları oluştururlar. Başlangıçta bu damlalar o kadar küçüktür ki, çapları birkaç mikrometredir. (İnsan saçı 100 mikrometredir.) Ortalama bir yağmur damlasının oluşabilmesi için bunlardan milyonlarcasının birleşmesi gerekir.

Bulutların bu kadar ağarlığa rağmen gökyüzünde asılı kalabilmelerinin sebebi bu damlacıkların çok küçük olmalarıdır. Her ne kadar bir kilometre çapındaki bir bulutta en azından 1000 ton su varsa da bu hacimdeki hava 1 milyon tondur, yani bin kez daha ağırdır. Bu nedenle de bulutlar içerlerindeki yağmur taneleri iyice oluşup, ağırlaşıp yere düşene kadar tepemizde gezinip dururlar. Aslında yağmur yağarken yağmur damlası oluşma işlemi devam ettiğinden bulut içindeki suyu boşaltıp bir anda kaybolmaz.

Bulutun oluşumunda başlangıçta oluşan su damlacıkları o kadar küçüktür ki, üzerlerine gelen ışıkları doğrudan yansıtırlar ve bu tip bulutlar pamuk gibi beyaz görünürler. Su damlacıkları birleşip büyüdükçe, yani kalınlaştıkça ışığı daha az yansıtırlar, bu nedenle de yağmur bulutları daha koyu, gri hatta siyaha yakın renkte görünür. Gittikçe büyüyerek ağırlaşan bu damlalar bulutun altında toplandığından, bu tip bulutların tabanları üst taraflarına nazaran daha koyu renktedirler.

Havadaki sıcaklık yatay olarak genellikle aynıdır. Bu nedenle havanın içine suyu alabileceği yükseklik yatay olarak hemen hemen aynı olduğundan bulutların altları daha düzdür. Bulutun ortası ile üst kenarı arasındaki ısı farklı olduğu ve üst tarafında su damlası oluşumu devam ettiği için üst taraflar kıvrımlıdır.

Bulutlar şekillerine ve yüksekliklerine göre sınıflandırılırlar. Genelde üç ana grupta toplanırlar. Bu sınıflandırmaya göre, ince, tutam tutam, ufak bulutlara ‘sirüs’, kümeler halinde olanlara ‘kümülüs’, ufukta tabaka halinde görünenlere de ‘stratus’ deniliyor. Ayrıca iki tane de yükseklik kategorisi var. Bulutun tabanı yerden 2 bin-6 bin metre yükseklikte ise ön ismi ‘alto’, 6 bin metreden daha yükseklikte ise de ‘sirro’ oluyor. Yağmur bulutlarına da diğerlerinden ayırmak için ‘nimbo, nimbüs’ gibi isimler ekleniyor.

Türkçe Sözlük

(i.) (Aslı bunçalayın) 1. Bu kadar, bu miktarda: Bunculayın işin ehemmiyeti yoktur. 2. Böyle, bu tarzda, bu halde. Bunculayın adam (yakın için olup, uzak için olan mukabili onculayındır, eskimiştir).

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. süs ve işaret flamaları için kullanılan pamuklu kaba kumaş, bayrak bezi; bir geminin bütün flamaları; kiraz kuşu, zoolş Emberizaden.

Sağlık Bilgisi

Burunda et büyümesinden kaynaklanan bu hastalığa tıp dilinde Adenoid ve Polip denir. Hastanın burnundan soluması güçleşir. Daha çok ağzından nefes alıp verir. Tedavi amacıyla aşağıdaki reçeteler uygulanır.

Tedavi için gerekli malzeme : Tereotu, pamuk

Hazırlanışı : 1 avuç tere otu ezilir. Suyuna batırılan pamuk, burun içindeki ete sürülür. Bu işlem günde üç kere tekrarlanır.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Hep, Ar. cemî, cümle, kâffe, tekmil: Bütün Alem, bütün halk, bütün insanlar, bütün gün. 2. Yarım veya parça olmayan, tam: Bütün bir koyun, bütün elma, bütün sayı. 3. Yekpâre, som: Mermerden bütün bir sütun. 4. Eğilmez, yekpâre gibi, çevrilmez, dik ve sert: Bütün endam, bütün huy. 5. Tamam, tekmil: Koyunun bütününü almak. 6. Mecmuan, kâffeten, tamamiyle, hep (ekseriye mükerrer): Bütün bütün harap oldu. Büsbütün = KAmilen, tamamiyle, hepsi. Bütün bütüne = KAmilen, esasen, hepsiyle.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). bazı kabuklu hayvanlan kayalara bağlayan lif; iyi cins sarımtırak keten:Mısırlıların mumyalamada kullandıkları kumaş; pamuklu veya ipekli kumaş.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). özellikle Musevilerce Kitabı Mukkades'in bâtıni tefsiri; bâtıni bilgi, sır. cabalism (i). Kitabı Mukaddes'in Musevilerce bâtıni tefsiri. cabalist (i). bu çeşit tefsir yapan kimse.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i)., (s). (çoğ. calicoes, calicos) pamuklu bez, basma; (ing). patiska, amerikan; (s). patiskadan yapılmış; benekli. calico cat beyaz, siyah ve turuncu renkli dişi kedi.

Türkçe Sözlük

(i. aslı «çalışgan»), 1. çalışan, gayret eden. Ar. mukdim: Çalışkan adamdır. 2. Çok işleyen, çok iş gören: Çalışkan rençber. Dersine ve tahsile ehemmiyet vererek devam eden çalışkan talebe.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Mide bozan şey. 2. Müshil. 3. Pamuk kozasını temizlemeye mahsus sepet dolap, çırçır, koşkinara.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). ince beyaz pamuklu veya keten kumaş; patiska. cambric tea sıcak su ile süt ve şeker karışımı bir içecek (bazen çay da ilâve edilir).

Türkçe Sözlük

(ses taklidi). Boş yere çok ve aralıksız söylemeyi ve çene yarıştırıp gevezelik etmeyi tasvir ederek mükerrer kullanılır: Bütün gün çan çan etmekten işine bakmaya vakti yok ki.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i)., (f)., (tıb). ağızda meydana gelen yara, pamukçuk; yozlaştıran herhangi bir şey; atların tabanlarında hâsıl olan yara; bitkilerin gövdelerinde görülen bir hastalık; (f). pamukçuk hâsıl etmek; çürütmek, tedricen mahvetmek; pamukçuğa tutulmak; çürümek,

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s). yer yer çürümekte olan; pamukçuk cinsinden; pamukçuk hâsıl eden; yozlaştıran.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). kilise kanunu; kanun, nizam, düzen; miyar, ölçüt, kriter; Hiristiyan kilisesince Kitabı Mukaddes'in bir bölümü olarak kabul edilen kitapların toplamı; kilisece kabul edilen azizlerin listesi; herhangi bir dinin kutsal kitapları; (müz). kanon; 48 punt

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s). kilise kanununa göre; dini esaslara ait; Kitabı Mukaddes'in bir kısmı olan; meşru, kabul edilmiş. canonically (z). dini esaslara uyarak.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). bir yazının kilisece Kitabı Mukaddes'in bir bölümü olarak kabul edilip edilmemesi.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). Kanton. Canton crepe ince ve hafif bir cins krep ipekli kumaş. Canton flannel bir yüzü tüylü pamuklu kumaş. Cantonese' (i). Güney ,Çinli; Güney çin dili.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s). muktedir, ehliyetli, kabiliyetli. cspableness (i). muktedir olma. capably (z). kabiliyeti sayesinde başararak.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(f). muktedir hale koymak; salahiyet vermek, yetkilendirmek.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i)., (s). başşehir, başkent; büyük harf, majüskül; mal. sermaye, anamal, kapital; sütun başı; (s). sermayeye ait; belli başlı, baş, ana, önemli; mükemmel, kusursuz. make capital of kendi çıkarına kullanmak, istismar etmek. capital account sermaye hesabı.

Türkçe Sözlük

(e.). Faydasız bağırıp çağırmayı ve gevezeliği ifade eder ve ekseriya mükerrer kullanılır: Bütün gün car car edip ağzı durmuyor. Ses, sedâ, Avâz, nidâ: Car çektirmek = Tellâl çağırtmak, tellâl vasıtasiyle ilân etmek.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). kart, posta kartı; tebrik kartı; kartvizit; üyelik kartı; giriş kartı; program; iskambil kağıdı; (çoğ). kâğıt oyunları; (k).dili şakacı ve neşeli insan; yün, pamuk vb'ni taramaya mahsus tarak. (dokumacılıkta), kaşağı. card catalogue kart kataloğu. ca

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). yün ve pamuk tarama carding machine yün ve pamuk tarama makinası.

Teknolojik Terim

Carl Zeiss®’in profesyonel sınıf, tam kaplamalı, hassas cam lensleri, sapmasız optik mükemmellikleriyle ünlüdür. Görüntünün kenar kısımlarında bile net görüntüler ve daha az bozulma sağlar. Optik elemanlara uygulanan gelişmiş kaplama, kontrastı ve renk doğruluğunun daha iyi olmasını sağlarken istenmeyen suni efektleri azaltır.

Teknolojik Terim

Carl Zeiss®’in profesyonel sınıf, tam kaplamalı, hassas cam lensleri, sapmasız optik mükemmellikleriyle ünlüdür. Görüntünün kenar kısımlarında bile net görüntüler ve daha az bozulma sağlar. Optik zoom, geniş açıdan telefotoya kadar çok geniş bir aralık sağlayarak, fotoğrafçının görüntü çerçevesini mükemmel biçimde belirlemesini sağlar. Optik elemanlara uygulanan gelişmiş kaplama, kontrastı ve renk doğruluğunun daha iyi olmasını sağlarken istenmeyen suni efektleri azaltır. Vario-Sonnar® lensler, daha fazla ışığı etkili biçimde topladığından, daha iyi fotoğraflar çekmenizi sağlar.

Teknolojik Terim

Kompakt fotoğraf makineleri ve video kameralarda kullanılması için tasarlanmış küçük, güçlü bir objektif. Parlak, net görüntü üretmek üzere kontrast ve rengi yakalamak için mükemmel.

Türkçe Sözlük

(i.). J. Vuruşma, tokuşma. Ar. müsâdeme. 2. Tutuşma. Ar. mudârebe, mukatele.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Vuruşmak, tokuşmak, müsâdeme etmek: Pencere kanatları rüzgârdan çarpışıyordu. 2. Tutuşmak, Osm. mudârebe ve mukatele etmek: İki birlik birbirine rastgelip çarpıştılar.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). karton kutu, mukavva kutu.

Türkçe Sözlük

(i.). Bir İpekle üç pamuktan mürekkep bir nevi yerli kumaş.

Türkçe Sözlük

(ses taklidi). 1. Kereste, diş ve kemik gibi gevrek şeylerin gürültüsünü taklit edip mükerrer kullanılır: Bina çatır çatır yıkıldı, yılan, hayvanı sıkıp kemiklerini çatır çatır kırdı. 2. Art arda kullanılınca sökercesine mânâsına gelir: Paramı çatır çatır almasını bilirim.

Şifalı Bitki

(claviceps purpurea): Çavdar ve ona benzeyen bitkilerin çiçeklerinde üreyen parazit bir mantarın kışı geçirmek üzere aldığı mukavemet şeklidir. 10-35 milimetre uzunluğunda, 2-5 milimete genişliğindedir. Dışı siyahımsı-mor; içi pempemsi veya morumsu beyaz renktedir. Tadı yoktur. İçinde ergotin denilen zehirli bir madde vardır. Ev ilaçlarında kullanılmamalıdır. Kullanıldığı yerler: Damarları daraltıcı özelliğinden ötürü hekimlikte kullanılır.

Türkçe Sözlük

(i.). Mükerrer kullanılarak bir şeyin sürat ve şiddetle yandığını veya yırtıldığını tasvir eder: Cayır cayır yandı, cayır cayır yırttı.

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Keçi yavrusu, oğlak. 2. (astronomi) 12 burçtan bir burç ki, güneş bu burca aralık ayının sonlarında girer. Medâr-ı cediy = Bu burca muvazi olarak gökte ve arzın üzerinde farazî bir çizgi ki, sıcak iklimler ile güney cihetindeki mutedil iklimleri ayırıp güneşin güneye doğru en aşağıya vardığı dereceyi gösterir. Mukabili: Medâr-ı seretân.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Pamuk ve ipek sardıkları saplı çıkrık. 2. Bir cehreye sarılan bürümcük miktarı.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). hücre; küçük oda; ünite; (elek). pil. cell-block (i). hapishanede birçok hücreden meydana gelen bölüm. cell fluid lenf. cell wall hücre çeperi. dry cell kuru pil. padded cell çok azgın deliler için duvarları pamukla kaplanmış hücre.

Türkçe Sözlük

(CEM’) (i. A.) (c. cumö, ecma’). 1. Toplama, biriktirme, devşirme, birikme: Birçok kitaplar cem’etmiş; sarfetmeyerek bir hayli para cemetti. 2. Birden fazla şeyi toplama: Kılıç ile kalemi cem’ etmiş; o adam dünyevî ve uhrevî faziletleri cem’etmiştir. 3. Arapça’da ikiden, Türkçe ve Farsça ile tesniyesi olmayan sair dillerde birden fazla şahsa delâlet eden kelime (isim, sıfat, kinaye, fiil): Adamlar, geldiler, biz, merdân, ricâl kelimeleri cemîdir (bu mânâ ile c. cumû dahi kullanılır). Cem’-i müzekker, cem’-i müertnes, cem’-i sâiim = «On» ve «İn» ilâvesiyle teşkil olunan Arapça çokluk ki, başlıca sıfatlara mahsustur: Müslimîn, mü’minîn, Alimîn gibi. Cem’i-mükesser = Müfret sigasının değişmesiyle teşekkül eden Arapça çokluk: Kütüb, ricâl gibi. Cem’-ül cemi = Zaten cemî olan bir siganın cem’i: Masârifât gibi ki «masraf» ın cem’i olan «masârif» in cem’idir. İsm-i cemî = Arapça’da müfret olduğu halde cemî mânâsını ifade eden isim ki «he» ilâvesiyle müfredi teşkil olunmaz, zira o vakit cins ismi denilir. Cem’-i kıllet = Dokuzdan aşağıya mahsus olan Arapça çokluk. Cem’-i kesret = Dokuzdan fazlaya mahsus olan Arapça çokluk. 4. (matematik). Hesapta dört işlemin birincisi ki birkaç sayının toplanıp bir sayı teşkil etmesinden ibarettir.

Türkçe Sözlük

(i. A. «cemâl» den smüş.) (mü. cemîle). Cemâl sahibi, güzel: Evsâf-ı cemile = Güzel sıfatlar. Zikr-i cemîl = 1. İyilikle yâd etme, övme: Zikr-i cemîliniz geçti. 2. Mektep imtihanlarında mükâfata lâyık olmayanların en ileride bulunanlarına mükâfat olarak verilen basılı kâğıt.

Türkçe Sözlük

(CEM’İYYET) (i. A.) (c. cem’iyyât). 1. Topluluk, bir yere toplanma veya toplu bulunma, dağınıklık mukabili. 2. Hey’et, topluluk, cemaat: Cem’iyyet-i beşeriyye, cem’iyyet-i beşer. 3. İlim ve fenne ait incelemelerde bulunmak maksadiyle teşekkül etmiş hey’et ve meclis, akademi. Fars. encümen: Cem’iyyet-i ilmiyye (ilim cemiyeti), cem’iyyet-i tıbbiyye (tıp cemiyeti), cem’iyyet-i coğrâfiyye (coğrafya cemiyeti). 4. Eğlence için bir yere toplanan halk, düğün: Nikâh, sünnet cemiyeti: Bu evde akşam cemiyet var idi. 5. Sözün birkaç şekilde benzerlik ve münasebeti toplanması; cem’iyyet-i kelâm. 6. (tasavvuf). Zihin ve hatırın yalnız Tanrı ile meşgul olması: Dindarların hepsine cemiyet müyesser olamaz. Cem’iyyet-i hâtır = Zihin ve fikrin dağınık olmayıp toplu olması: Cem’iyyet-i hâtır olmadıkça insan zihnen çalışamaz.

Türkçe Sözlük

(F.). Birkaç, bazı: Çend rûz mukaddem: Birkaç gün önce. Çend kıt’a = Birkaç parça. Her çend = Her ne kadar.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. ecvibe). 1. Suale karşı söylenilen söz, sorma karşılığı: Cevap almak, cevap vermek: Bu söz, sualime cevap değildir. 2. Kabûl etmeme: Müracaat ettimse de cevap verildi. 3. Cevap mektubu, cevap yolunda yazılan mektup, cevâbname: Yazdımsa da daha cevap almadım. Bu mektup yazımın cevabıdır. Cevab-ı red = Kabûl etmemek yolunda verilen cevab. Cevap yazmak = Bir yazılı suale karşı yazı ile cevap vermek. Hazırcevap (hâzır-cevlb) = Tereddütsüz, düşünmeksizin cevaba muktedir, nükteci. Sual • cevap = Sorgu, Ar. isticvab, istintak. Sual cevap tarzında = Mükâleme suretinde, bir tarafa sualleri ve karşısında cevabları yazmak suretiyle. Cevâb-ı nâ-savâb = Doğru olmayan, yanlış cevap.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Döndürmek: Kebabı çevirmeli. Su, değirmeni; buhar, vapur çarkını çevirir. 2. Alt üst etmek, öbür yüzünü üste getirmek: Yaprağı çevir. 3, Etrafını almak, kuşatmak, çepçevre dolaştırmak: Bağa duvar çevirmeli. 4. Geri döndürmek, iade etmek: Kendisini yarı yoldan çevirdiler. 5. Bozmak, başka hale koymak, değiştirmek: Lâkırdısını çevirdi. 6. Geri almak, nakzetmek, bozmak: Mukaveleyi çevirdi. Ayakkabıyı çevirmek = Gitmeye davet etmek, nezaketle kovmak. Çehreyi çevirmek = Yüz ekşitmek. Geri çevirmek = iade etmek, kabûl etmemek. Yüz çevirmek = İltifat etmemek, vazgeçmek.

Türkçe Sözlük

(CEVZ) (i. A.). Koz denilen maruf meyve. Ceviz ağacı: Koz ağacı. Cevz-i bua — Küçük hindistancevizi. Cevz-i mâil = Tatula. Cevz-i mukayyî = Kargabüken. Cevz-i Hİndî = Hindistan cevizi.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (Arapça’da hem iyi ve hem kötü karşılık mânâsına gelip mükâfat yerine de kullanılırsa da, dilimize yalnız kötülüğe karşılıktır). 1. Cürüm, kabahat ve cinayet sahibine gerek dünyada ve gerek Ahirette verilen karşılık. Ar. ukûbet, azap. Ceza vermek = Müstahak olanın cezasını tertip ve icra etmek. Allah cezasını versin = Beddua, cezasını bulmak, cezaya uğramak, ceza çekmek, ceza. Ceza kanunu = Ceza derecelerini tayin eden kanun. Ceza mahkemesi = Cezayı gerektiren suçlara bakan mahkeme. Cezâ-i nakdî, nakdi ceza, para cezası = Bir kabahate karşı sahibinin vermeye kanunen mecbur olduğu para. Rûz-ı cezi = Kıyamet günü, mahşer günü. 2. Biri diğerine bağlı olan iki cümleden meydana gelen sözün ikincisi ki «cevap» da denilip diğeri «şart» tır. «Haber verirseniz gelirim» cümlesinde «gelirim» kelimesi ceza ve «haber verirseniz» şarttır.

Türkçe Sözlük

(CEZR) (i. A.). Ay’ın tesiriyle deniz suyunun her gün yükselerek karaya doğru uzandıktan sonra inip geriye çekilmesi. Daha çok açık denizlerin sahillerinde görülür. (Mukabili olan uzanmak fiiline «med» denir): Denizin med ve cezri.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). iki renk iplikle dokunmuş pamuklu kumaş.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(f). yüklemek, tahmil etmek; doldurmak (tüfek, top, ocak vb); doyurmak; (havayı) gerginleştirmek; elek şarj etmek; emretmek, vazifelendirmek, itham etmek, mesul tutmak; mükellef addetmek; fiyat talep etmek; hücum etmek, hamle yapmak, saldırmak; hesaba kay

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). ipek veya pamuktan dokunmuş tüylü kordon veya saçak.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s). seçkin, güzide; mükemmel, üstün. choicely (z). seçkin bir şekilde. choiceness (i). seçkin oluş.

Türkçe Sözlük

(i.) (çocuk dilinde). İyi, güzel, makbûl. Kaka mukabili: Cici bebek, kake bebek.

Türkçe Sözlük

yahut ÇİĞİT (i.). 1. Kabuklu çekirdek, pamuk vesaire tohumu. 2. Yüzdekil çil lekesi.

Türkçe Sözlük

(i.). Musikide bir ses dizisinin peşten tize doğru gitmesi: Çıkı dizi; mukabili inici dizidir.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. içerden dışarıya varmak, çıkmak: Evden çıktı. At ahırdan çıkacaktır. 2. Yükselmek, yukarı kalkmak, Osm. suûd etmek: Evin üst katına çıktı. Merdivenden çıkıyordu. 3. Meydana gelmek, zuhur etmek, görünmek: Bize çıkmadı. 4. Doğmak, Osm. tulü etmek: Güneş, ay çıktı. S. Verilmek, ödenmek: Maaş, ihsan, ikramiye çıktı. 6. Son bulmak, geçmek, Osm. mürûr etmek: Mart çıkıp, nisan girdi. Çıkan ay. 7. Şâyî olmak, duyulmak, intişâr etmek: Bir lâkırdı, bir havadis çıktı. 8. Neşrolunmak, intişar etmek: Bir kitap, bir gazete çıktı. Falan gazete sabahları çıkar. 9. İcad ve ihtirâ olunmak: Yeni bir usul çıktı. Pek işe yarar bir makine çıktı. 10. Birinin veya bir heyetin huzuruna varmak: Makama çıktım. Mahkemeye çıktı. 11. Kaldırılmak, Osm. raf’ ve nez’ olunmak, selb olunmak: Fes baştan, çizme ayaktan çıkar. Bu esvap kolay çıkmaz. Bu yüzük parmağımdan çıkar. 12. Elde edilmek, özü alınmak: Çiçekten su, sütten yağ çıkar. 13. Netice alınmak, Osm. istintâc, istinbât olunmak: Bundan ne çıkar? Böyle sözlerden bir şey çıkmaz. 14. Artmak, yükselmek, pahalılaşmak: Zahirenin fiyatı çıktı. 15. Pahalanmak, pahası artmak: Savaş sebebiyle İngiliz malları çıktı. Pamuk çok çıktı. 16. Mal olmak; şu kadar para ile vücuda gelmek: Bu ev kaça çıktı? Şu kumaştan bir kat esvap kaça çıkar? 17. Gerçekleşmek, tahakkuk etmek, doğru olduğu anlaşılmak, açığa çıkmak: Benim sözüm çıktı. O adamın dediği çıkacaktır. 18. Ortaya çıkmak, zuhûr etmek, görünmek, ne olduğu anlaşılmak: Aldıkları gelin nasıl çıktı? Gelen atlar iyi çıkmadı. O iş umduğumuz gibi çıkmadı. 19. Başa çıkmak: Sendikaların tuttukları yol çıkmaz. O, çıkar iş değildir. 20. Kifayet etmek, yetişmek, kâfi olmak: Bir elbise iki metre kumaştan çıkar mı? Bu kumaştan bir pantolon çıkmaz. 21. Sonuna gelmek, sona ermek, varmak, nihayet bulmak: Bu yol nereye çıkar? 22. Kör olmak, patlamak, akmak, sakatlanmak: Gözü çıktı. Gözlerim çıksın (yemin). 23. (uzuv) Yerinden oynamak, (kemik) mafsaldan ayrılmak: Kolu çıkmış. 24. Sâdır olmak: Emir çıktı. 25. Bitmek: Ekinler yeni çıkıyor. 26. (renk, boya) ZAil olmak, solmak: Bu boya çıkar mı? Bu kumaşın rengi çıkar. Ad çıkmak = Fenalıkta şöhret bulmak, kötü tanınmak. Aradan çıkmak = Mündefî ve zâil olmak. Aslı çıkmak = Doğruluğu belli olmak: O havadisin aslı çıkmadı. Elden çıkmak = Kaybolmak. Usta çıkmak = Maharetini göstermek. Baştan çıkmak = Azmak. Başa çıkmak = Muvaffak ve müyesser olmak. Başa baş çıkmak = Yeke yek gelmek, tamam tamamına yetişmek. Paradan çıkmak = Para sarfına mecbur olmak. Can çıkmak = Olmak ve mec. Çok zahmet ve meşakkat çekmek. Hatırdan çıkmak = Unutulmak. Karşı çıknuk = Karşılamak. Gözden çıkmak = Gözden düşmek, soğumak. Yoldan çıkmak = Katar veya tramvay yolundan dışarı fırlamak. Yola çıkmak = Yolcu olmak, yola koyulmak. Kokusu çıkmak — Duyulmak.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Parmak uçlarıyle sıkma. 2. Pamuklu üzerine bir nevi dikiş.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Daimî surette ve kesilmez bir ince ses çıkaran şey. 2. İnce bir sesle çağlayarak akan su. 3. Ot çekirgesi. 4. Ağzı durmaz, geveze, çok söyler. 5. Hamurcuların kısa ve kalın oklavası’, merdâne. Çırçır gözlemesi = Bir nevi gözleme. 6. İçinde pamuk kozası ayıklanan sepet.

Türkçe Sözlük

(i.). Sarı zanbak kökü unundan yapılan bir macun ki, ciltçiler ve papuççular tarafından mukavva ve meşin yapıştırmakta vesair işlerde kullanılır. Kola kullanılması tercih edilir. Çiriş çanağı = Yapışkan ve tatsız şey.

Türkçe Sözlük

(i.). Bir ipekle üç pamuktan mürekkep bir nevi yerli kumaş.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. ipek ve pamukla dokunan bir çeşit kumaş. 2. Sarı çizgili, en büyüğü yarım kiloyu aşmayan, bir balık çeşidi.

Genel Bilgi

Civelek tüysüz yeniçerilere verilen isimdir. Osmanlı döneminde yüzleri pürüzsüz ve tüysüz olan civelek gençler pamuk ipliğinden bir peçe örterek sokağa çıkarlardı.

Türkçe Sözlük

(i.). Tahta vs. mıhlamaya ve kakılmaya mahsus ucu sivri ve arkası başlı demir, mıh: Tel çivisi = Kalıba dökülmüşü, karfiçe. Demir çivi = Enser, misnrvar. Nalıncı çivisi = Demirden ufak çivi. Çivi diş = Dokuz yaş dişi. Çivi çiviyi söker = Taciz edici bir halin aynı şiddetle bir mukabil çare ile giderilebileceğini ifade eder: Nezleyim, ama yine de denize gireceğim, çivi çiviyi söker. Ahmet bana bu oyunu yapınca ben de onu şikâyet ettim; ne yapalım çivi çiviyi söker. Çivi gibi = Çevik ve sıhhatli kimse. Çivi kesmek, çivi gibi olmak = Çok üşümek. Çivi yazısı = Farslar’ın, Medler’in ve Asurlular’ın kullandığı yazı. Çivi yukarı = Yağlı güreşte hasmı tepesi üstü diktikten sonra sırtını yere getirme oyunu.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i)., (f). sınıf, tabaka, zümre; kast; çeşit, tür; takım, grup; ders; bir okulda aynı yılda mezun olacak toplam; (argo). mükemmellik, üstünlük; mevki (tren); (ask). kura; (zool)., (bot). sınıf; (f). sınıflara ayırmak, tasnif etmek; yerine oturtmak; b

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s). klasik, klasik değerde olan; klasik öIçülere uygun; mükemmel, şaheser. classical'ity (i). klasiklik classically (z). klasik olarak, eski usullere göre.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s). temiz, pak; halis, saf, arı; kusursuz; engelsiz açık; masum, temiz ahlaklı; yenebilir (av eti vb); mevzun, öIçüleri muntazam olan, biçimli; mükemmel, fevkalade. clean bill of health sağllk raporu; (hastalık olmadığını belirten) temiz kâğıdı; şüphe k

Teknolojik Terim

Sony tarafından WALKMAN® mp3 ve mp4 çalarlar için geliştirilen yeni Clear Bass teknolojisi, ALC (Otomatik Seviye Kontrolü) aracılığıyla derin ve güçlü bas sesler üretir. Dolayısıyla, ister basların çok güçlü olduğu parçalar ister yavaş şarkılar dinleyin, hiçbir bozulma olmaksızın mükemmel bir ses kalitesi elde edersiniz.

Teknolojik Terim

Sony ClearVoice Plus teknolojisi, konuşma frekansı aralığının ses seviyesini yükseltir; sonuç olarak konuşma sesleri çok daha berrak hale gelir. Yavaş kayıt hızında bile hoparlörden çalınan ses mükemmelliğini korur.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). tarak; midye ve istiridyeye benzer eti yenir bir deniz hayvanı, (zool). Cardium edule; bu hayvanın kabuğu; küçük hafif sandal. cockleshell (i). tarak kabuğu; küçük hafif sandal; kırışık. corn cockle karamuk, (bot). Agrostemma githago It warmed the co

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). el yazması kitap, bilhassa eski Kitabı Mukaddes veya klasik metinlerin nüshası.

Türkçe Sözlük

(I.). Çarşaflık çözmeli pamuk bezi.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). karşılıklı konuşma, mükâleme; diyalog şeklinde yazılmış edebi eser.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s)., (i). mukayeseli, karşılaştırmalı; nispi, orantılı; (gram). (sıfat veya zarflann) üstünlük derecesini gösteren; (i)., (gram). üstünlük derecesi. comparative anatomy karşllaştlrmall anatomi compnrative linguistics karşılaştırmalı dilbilim. in comparat

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). mukayese, kıyas, karşılaştırma .beyond compare, without compare fevkalade, eşsiz, üstün.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). karşılaştırma, mukayese; münasebet, ilişki, nispet, benzerlik; gram sıfat veya zarflara üstünlük veya enüstünltk derecesini katan çekim şekli; benzetme, teşbih. in comparison with -e nispeten, -e nispetle, -e oranla.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s)., (f). tamam, tam, bütün; bitmiş, tamamlanmış; mükemmel, dört başı mamur; (f). tamamlamak, bütünlemek, yetkinleştirmek; bitirmek. a complete surprise tam bir sürpriz. completely (z). tamamen, butünüyle. completeness (i). bütünlük, tam olma hali. compl

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i)., (tıb). kompres; pamuk v.b balyalarını sıkıştıran makina.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s)., (huk). tarafların rızasıyla gayri resmi surette akdedilmiş (mukavele); (biyol). bilinçli hareketlerin uyardığı içgüdüsel ve tepkisel hareketleri belirten; (psik). his veya şuurla beraber giden gayri ihtiyari (hareket).

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). saygı, düşünce; gözönüne alma; karşılık, bedel; önem, ehemmiyet; itibar, saygınlık; (huk). borsada verilen pey akçesi. for a consideration para mukabilinde. in consideration of sebebiyle, itibariyle, hasebiyle; karşılığında. take into considerati

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). teselli, avunç; teselli vesilesi veya sebebi. consolation prize teselli mükâfatı.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s). tam, mükemmel. consummately (z). mükemmelen.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). anlaşma, mukavele, akit, kontrat; anlaşma metni, mukavelename; briç karar verilen oyun. on contract mukaveleli, anlaşmalı, mukavele ile. contract bridge briç oyunu.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(f). kasmak, kasılmak, daraltmak, kısaltmak, büzmek; buruşturmak,çatmak (kaş); yakalanmak, almak, duçar olmak (hastalık); anlaşma veya mukavele yapmak; ilişki kurmak.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). müteahhit, mukavele yapan kimse; kasan şey, kısaltan şey daraltan şey büzen şey, çeken şey.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s). mukaveleden doğan; mukavele kabilinden, mukaveleye ait, anlaşmaya dair.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(f). aradaki farkı göstermek üzere karşılaştırmak, mukabele etmek, birbirinin zıddı olmak, tezat teşkil etmek, tezat göstermek, benzememek.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). yardım, bağış, muavenet, iane; makale, yazı; (tic). vergi, mükellefiyet; aidat, prim; müştereken mesul olanlardan birinin hissesini vermesi hali.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). kongre, toplantı; mukavele, anlaşma; kabul edilen düzen; âdet, gelenek; (fels). ulaşım. conventioneer (i). delege.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). konuşma, sohbet, muhavere mükâleme. conversation piece dikkati çeken ve kendisinden bahsettiren herhangi bir şey. criminal conversation (huk). zina.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s). serin, oldukça soğuk (hava); serin tutan (elbise); sakin, kayıtsız, soğukkanlı, kendine hâkim; (ABD)., (k.dili). hakiki; (argo). iyi, mükemmel; (güz)., (san). mavi ve yeşil tonlarının hâkim olduğu. cool-headed (s). serinkanlı, heyecana kapılmay

Türkçe Sözlük

(i). 1. Saman, ot vs. parçacığı: Gözüme bir çöp kaçtı. 2. Değnek, tahta vs. parçası: Bir çöple karıştırmalı. 3. Süprüntü: Dökülecek çöp var mı? Çöp atlamaz = Teferruata düşkün, meraklı. Üzüm çöpü = Üzüm salkımının taneleri yendikten sonra kalan sapı. Çöpçatan = Mukadder, kısmet veren. Çörçöp = Öte beri, süprüntülük şeyler. Söndürme çöpü = Bir nevi çocuk oyunu. mec. Bir işi başından atmak, ehemmiyet vermemek. Nane çöpü = Pek zayıf adam.

Türkçe Sözlük

(i.). Ayağa giyilen yün veya pamuktan örme şey; konçlu, konçsuz çorap. Çorap örmek = Çorap yapmak, mec. Hile ve tuzak kurmak. Çorap söküğü = Biribiri ardınca vuku bulan, uzayıp giden şey.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s). yerini tutan; mektuplaşan, muhabere eden. correspondingly (z). mukabil olarak.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s). pahalı, kıymetli; mükellef, muhteşem.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i)., (s). pamuk, pamuklu bez; pamuğa benzer herhangi bir tüylü madde; (s). pamuklu. cotton batting tabaka halinde pamuk. cotton belt A.B.D.'nde pamuk ekim mıntıkası. cotton eake çiğit küspesi. cotton slin çiğiti pamuktan ayıran çark, çırçır.cotton gr

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). çiğit. cottonseed oil pamuk yağı.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s). pamuk gibi, pamuğa ait, pamuklu.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i)., (s)., (z). karşıt şey; karşılık; karşılıklı vuruş; (s). ters, zıt, aksi; karşı, mukabil: (z). aksi yolda; tersine, aksine. go counter to, run counter to aykırı düşmek, uymamak; zıt gitmek.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(f). karşı koymak, mukavemet etmek; mukabil harekette bulunmak, mukabele etmek.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i)., (ask). mukabil hücum, karşı saldırı.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i)., (huk). davada mukabil cevap.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i)., (f). mukabil entrika, karşı tedbir; bir oyun veya edebi eserde ikinci tema; (f). mukabil entrika hazırlamak, karşı tedbir almak.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i)., (f). mukabil ağırlık; denge; (f). mukabil ağırlık veya kuvvet ile muvazene husule getirmek , denkleştirmek.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). mukabil teklif , karşı öneri.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i)., (f). akit, ahit, söz, sözleşme, anlaşma, mukavele, muahede; (f). akdetmek, ahdetmek, anlaşmaya girmek, sözleşmek.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Çözme pamuktan çarşaflık bez, bir çeşit çarşaflık dokuma. 2. Dokumada boyuna gelen tel, iplik.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Düğüm ve bağ açılmak: Bu düğüm çözülemiyor, yükler çözüldü mü? 2. iliklenmiş veya kopçaianmış bir elbise açılmak: Ne kadar sıcak olsa göğüs çözülmek Adet değildir, bu tozluk çözülmedikçe çıkmaz. 3. Erimeye başlayıp yumuşamak ve gevşemek: Buzlar çözüldü. 4. Müşkül bir mesele hal ve faslolunmak. 5. Bozulmak, dağılmak: Düşman askeri çözüldü; mukavemetçiler çözülmeye başladı.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). kreton, çiçekli kalın pamuklu kumaş.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s). darılmış, öfkeli; huysuz, ters, titiz; aksi, zıt; çapraz; aykırı; melez; karşıya geçen. cross action. (huk). mukabil dava. cross section kesit, profil. cross street ara sokak.

Türkçe Sözlük

(i.). Oyulmuş, Ar. muka’ar, derin, amîk: Çukur bostan, çukur ova, çukur göz. 1. Oyulmuş yer, delik, hufre: Çukur kazmak, çukur doldurmak, ağaç dikmek için çukur açmak. 2. Derin kazılmış yer, kuyu. Fars. çâh: Çukur kazıyor. 3. Mezar, kabir: Bir ayağı çukurda = Ölümü yaklaşmış, çok ihtiyarlamış 4. Bedenin bazı yerlerinde bulunan ufak çökük yer: Çene çukuru = ÇAh-ı zenahdân, çenenin altındaki çukur. Göz çukuru = Çeşm-hâne. Yanak çukuru = Bazı kimselerde gülerken yanakta beliren çukur.

Türkçe Sözlük

(i.). Tahıl, un, kömür ve buna benzer şeyler koymaya mahsus olarak Çulluk kaba yün, kınnap veya pamuk dokumasından yapılmış büyük kese: Un, şeker, sabun çuvalı.

Türkçe Sözlük

(CÜZ’) (i. A.) (c. eczâ). 1. Bir bütünün mürekkep olduğu kısımlardan beheri, küll mukabili. 2. Kısım, parça, bölük. 3. Kur’an’ın bölündüğü otuz cüz’ün beheri: Amme cüz’ü, Tebâreke cüz’ü 4. El yazısiyle yazılı kitapların beheri, on yaprak yani 20 sayfadan ibaret bölükleri. 5. Basılı kitapların bir defa’da basılan sekiz, on altı yahut otuz iki sahifesi (forma), veyahut parça parça neşrolunanlarının beher parçası, fasikül: Cüz cüz neşrolunuyor; kaçıncı cüz’ü çıktı? (kimya). Cüz-i ferd = Bir cismi terkip eden ve her biri ayrı olup sırf çekici ve uzaklaştırıcı kuvvetler yardımıyle birbirini tutarak bitişik gibi görünen zerrelerin beheri. Atom. Cüz’-i lâ-yetecezzâ = Eski felsefede her cismin artık bölünmeyecek dereceye varan en küçük zerresi, atom. (c.): Eczâ. Eczâ-yı şerife = Kur’an-ı Kerîm’in otuz cüz’ü.

Türkçe Sözlük

(i. F.). Karâr-dâde = Kararlaştırılmış, mukarrer, kararı verilmiş (bu terkip isim gibi kullanılıp bir müzayede vesaire hakkında «karârdâdesi verildi» denirse açık galattır).

Teknolojik Terim

Optik sistemlerin yapısından dolayı görüntüler köşelere doğru daha koyu çıkarlar. Bu özellik, paraziti artırmadan mükemmel homojenlikte bir görüntü elde etmek için köşelerde kazanımı artırarak bu sorunu ortadan kaldırır.

Türkçe Sözlük

(DAHİL) (i. A.) (mü. dâhile) (duhûl’den). T. Giren, duhûl eden: Şehre dahil oldu. 2. Bir şeyin içinde bulunan Dahll-I hesap = Mahsup. Dâhil-I bil’-meclis = Mecliste hazır. 3. Bir şeyin içerisi, iç taraf, iç: Bu evin dahili, haricinden güzeldir. 4. Bir devletin ülkesi, hariç mukabili: Elde edilen mahsul dahilde sarfolunduktan sonra hayli miktarı da ihraç edilir. 5. Osmanlı devrinde bir ilmîye rütbesi: İbtidây-i dâhil.

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Girme, karışma, müdâhale: Bu işte benim hiç dahlim yoktur. 2. Nüfuz, tesir: Dünya tarihinin akışında Türkler’in dahli büyüktür. 3. Vâridat, gelir, irad, harç mukabili. 4. Târiz, İtiraz: İnancıma dahi ediyor.

Türkçe Sözlük

(i. A. «deyn»den if.). Borç veren, ikraz eden, alacaklı, medyûn (borçlu) mukabili: Dâinler kendisini sıkıştırıyorlar.

Türkçe Sözlük

(i. kimya). Damıtma yoiuyle elde edilmiş. Ar. mukattar.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s)., (i)., (k).dili âlâ mükemmel, iyi; (i). mükemmel kimse veya şey; züppe kimse, (colloq). çıtkırıldım kimse, hanım evladı; (den). bocurum dirsekli şalupa. dandy roller kâğıt filigran silindiri.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Müzakere, müşavere, görüşme. 2. Mukavele, muvafakat, anlaşma. Danışık döğüşü = Gösteriş ve aldatmak kasdiyle önceden anlaşarak çıkarılan anlaşmazlık. Ar. muvâzaa.

Türkçe Sözlük

(DAVET) (i. A.) (c.dâvât).l. Getirme, çekme, celb, cezb, bir şeyin olmasına sebebiyet verme: Perhiz etmemekle hastalığı davet ettiniz. 2. Çağırma, celp, bir yerde bulunmayı teklif etme: Kendisini mahkemeye davet ettiler: İslâm dinine davet etti, kendisini düelloya davet ettiler. 3. Ziyafete çağırma, ikram ve saygı olarak yemeğe gelmesini teklif etme: Filân zat bizi davet etti, filân ziyafete sizi de davet ettiler mi? 4. Saygı ve ikram maksadıyle verilen yemek, ziyafet: Mükemmel bir davet verdi, filânın davetinde bulundunuz mu? Bu akşam davet vardır. 5. Dua, yakarış, niyaz: Dâvât-ı hayriyyeleriyle meşgulüm. Müstecâb-Ud-dâve = Duası Tanrı tarafından yerine getirilen (bu mânâda yalnız çokluk hâli ve Arapça’deki dâve şekli kullanılır).

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Arkayı veya vücudun diğer bir yerini bir şeye yükleterek durmak. Osm. istinâd etmek, yasdanmak: Duvara dayandım, oğlunun koluna dayanmıştı. 2. Güvenmek, itimat etmek: Ben, size dayandım. 3. Sebat ve mukavemet etmek, metanet göstermek, durabilmek: O mevkide iki gün dayandı. 4. Sürmek, yaşamak, bozulmamak, devamlı olmak: Bu bina, bu esvap, bu hayvan çok dayandı. 5. Sabır ve tahammül etmek: Soğuğa, sıcağa, acıya dayanmak: Ben artık dayanamam. 6. İyilikte, yardımda bulunmak, imdada yetişmek: Askerle, erzakla dayandı. 7. Arkasını vermek, altına girmek: Siz de dayanın, kaldıralım, hep birden dayanalım.

Teknolojik Terim

Az ısı açığa çıkararak, yüksek düzeyde dengeli, yüksek güçlü Doğru Akım (DC) voltajları oluşturmada kullanılan bir elektronik yöntem. Bu özellik, mükemmel bir çıkış kafa alanı sağlayacak şekilde en iyi amplifikatör performansı sunar.

Teknolojik Terim

(dijital sinema otomatik kalibrasyon) Ev sineması sisteminizin basit ve mükemmel otomatik kurulumunu sağlayan zeki bir Sony teknolojisi. Odanızın boyutu veya şekli ne olursa olsun, hoparlörlerinizi konumlandırdığınızda DCAC, varsayımları yok eder. Sonuç, hem film hem de müzik için en iyi surround ses performansıdır. Bu kullanıcı dostu özellik, hoparlör mesafesini, ses düzeyi ve frekansını, vb. doğru şekilde ölçmek için bir mikrofon kullanır. Ayrıca istenildiğinde odanızın akustik özelliğini otomatik olarak telafi edebilir. Sony alıcıları ve ev sinema sistemlerinin çoğunda DCAC özelliği bulunur.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). pazarlık, anlaşma, mukavele; iş; miktar; iskambil kâğıtlarını dağıtma. a good deal a great deal bir çok, bir hayli.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s). kesin, kati, şüphesiz; kararlaştırılmış, mukarrer, muhakkak; sebatkar, inatçı. decidedly (z). kesinlikle, katiyetle.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). meydan okuma; karşı koyma, muhalefet mukavemet. in defiance of hiç bırakmayarak, zorluklara rağmen gözüne alarak.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s). sınırlı, mahdut, belirli, muayyen, kararlaştırılmış, mukarrer; kesin, kati. definite article İngilizcede isimden önce kullanılan ve nitelediği ismi belirleyen kelime, yani the. definitely (z). kesinlikle, tamamen, kati surette. definiteness (i). kesi

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s). kesin, kati, nihai, son, tam ve eksiksiz; tayin eden, sınırlandıran, tahdit eden, mukarrer. definitively (z). kesinlikle; nihai olarak.

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Bir defada, birden, tedricen mukabili: Borcunu defaten verdi, defaten veremezse tedricen versin. Daf’ate» bâde uhri = Defalarca, defaatle.

Türkçe Sözlük

(i. «değmek» ten). 1. Kıymet, paha, bedel: Bu kılıcın değeri nedir? Bunun değerini takdir etmeli. 2. Kadir, itibar, haysiyet, şeref: O adamın değeri çoktur. Hiç değeri yoktur. S. Ehliyet, kabiliyet, iktidar: Herkese değerine göre hürmet edilir. Memuriyet herkesin değeriyle mütenasip olmalıdır. 4. Filân kıymette olan, şu pahada bulunan: Cihan değer. Dünyalar değer bir lutuftur. Beş yüz lira değer bir attır. 5. Mukabil, muadil, şâyân, lâyık: Zahmete değer bir iştir.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Dokunmak, temas etmek: Islak gömlek tenime değdi. 2. Çarpmak, rasgelmek, isabet etmek: Karanlıkta elim sert bir şeye değdi. 3. Ulaşmak, varmak, vasıl olmak: Gönderdiğiniz mektup yerine değdi. 4. Sonuna varmak, nihayete varıp durmak: Kova, kuyunun dibine değdi. 5. Yetişmek: Başım tavana değdi. Geminin demiri kuma değdi. 6. Tesir etmek, tak etmek: Acısı canıma değdi. 7. Dokunmak, ilişmek, ilgili ve Ait olmak: O adamın bana iyiliği değmedi. 8. isabet etmek, göz, nazar değmek. Osm. isâbet-i ayn. 9. Bir paha ve kıymette olmak: Bu kitap on lira değer. 10. Eşit ve mukabil olmak, karşılık olabilmek, denk olmak: Ettiğimiz istifade çektiğimiz zahmete değmedi. El değmek = Vakit ayırabilmek, boş vakit bulup yapabilmek: İstediğiniz müsveddeyi yazmaya elim değmedi. Başı tavana değmek = Oğünmek, sevinmek.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). derece, mertebe; paye; tabaka, sınıf; rütbe, mevki, seviye .degree of latitudeparalel derecesi degree of longitude meridyen derecesi. by degrees yavaş yavaş, derece derece, gittikçe. comparative degree (gram). mukayese derecesi, üstünlük derecesi.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). yünlü veya yün ile pamuk karışık ince elbiselik kumaş.

Türkçe Sözlük

(i.). Biraz önce. Ar. mukaddemâ: Demin birisi gelip sizi istedi. Demin buradaydı.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Kiraya verilen çiftlik, ev fabrika vesairede kiracı tarafından kullanılıp mukavele sonunda aynen sahibine iadesi şart olan Alet ve eşya, hayvan vesaire. 2. mec. Değişmez ve daimî şey. 3. Kendi dediğinden dönmez, inatçı.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). pamuklu döşemelik kumaş; işçi tulumu yapımında kullanılan kaba pamuklu kumaş, blucin kumaşı.

Genel Bilgi

Yirminci yüzyılın başlarında bilim insanları bu konuyu çok basit bir şekilde açıklıyorlardı. Bu açıklamaya göre, her ne kadar nehirlerin suları tatlı ise de içlerinde bir miktar da erimiş mineral vardır. Yataklarındaki bu mineralleri ve içlerinde tuz bulunan kayaları erozyona uğratarak okyanuslara taşırlar. Bu mineraller içinde en çok olanı kimya dilinde sodyum klorür (NaCl) diye adlandırılan bildiğimiz sofra tuzudur ve bir daha karaya geri dönmez.

Bilim insanları bu teoriden yola çıkarak dünyanın yaşının da hesap edilebileceğine inanıyorlardı. Ancak nehirlerdeki tuz oranı ile okyanuslardaki tuz oranı mukayese edilerek yapılan hesaplamalarda dünyanın yaşı 300 milyon yıl çıktı. Dünyamız ise gerçekte 4,5 milyar küsur yaşındadır.

Ayrıca bu teoriye göre denizlerdeki tuzun her geçen yıl artması gerekir. Her ne kadar denizlerdeki tuz oranı bölgelere ve zamana göre değişiklik gösterse de içindeki belli başlı elementlerin yoğunluklarının yüz milyonlarca yıl hemen hemen aynı kaldıkları bilinmektedir. Öyleyse bu yüksek miktardaki tuz başlangıçta denizlere nereden gelmiştir? Bilim insanları da tam olarak bilemiyorlar ve emin değiller ama iyi bir tahminleri var.

Tuz iki çeşit atomdan yapılmıştır. Sodyum (Na) ve Klor (Cl). Bilim insanları Sodyum’un ilk teoride olduğu gibi nehirler yolu ile karalardan denizlere taşındığını, Klor’un ise dünya tarihinin ilk dönemlerinde, yer kabuğu ile yer merkezi arasında kalan katmanlardan, okyanusların diplerindeki çatlaklar ve volkanlar yolu ile denize karıştığını ve bu ikisinin birleşerek denizin tuzunu oluşturduklarını tahmin ediyorlar.

Ama hala niçin denizlerin gittikçe tuzlu olmadığının cevabını alabilmiş değiliz. Bilim insanları bunun açıklamasını da şöyle yapıyorlar: Tuz nehirler yolu ile denizlere ilave edilmektedir, ama aynı zamanda denizdeki diğer kimyasallarla birleşerek, okyanus tabanındaki kayalar tarafından emilerek veya deniz suyunun çözeltisinden ayrılıp çökelti haline gelerek bir şekilde deniz suyunun içinden eksilmektedir.

Yüz milyonlarca yıl, eksiltme ve ilave etme yolu ile deniz suyunun tuzluluk oranını hep aynı tutan bu müthiş ayar gerçekten çok etkileyici.

Genel Bilgi

Yirminci yüzyılın başlarında bilim insanları bu konuyu çok basit bir şekilde açıklıyorlardı. Bu açıklamaya göre, her ne kadar nehirlerin suları tatlı ise de içlerinde bir miktar da erimiş mineral vardır. Yataklarındaki bu minarelleri ve içlerinde tuz buluna kayaları erezyona uğratarak okyanuslara taşırlar. Bu minareller içinde en çok olanı kimya dilinde sodyum klorür (NaCl) diye adlandırılan bildiğimiz sofra tuzudur ve bir daha karaya geri dönmez.

Bilim insanları bu teoriden yola çıkarak dünyanın yaşının da hesap edilebileceğine inanıyorlardı. Ancak nehirlerdeki tuz oranı ile okyanuslardaki tuz oranı mukayese edilerek yapılan hesaplamalarda dünyanın yaşı 300 milyon yıl çıktı. Dünyamız ise gerçekte 4,5 milyar küsur yaşındadır.

Ayrıca bu teoriye göre denizlerdeki tuzun her geçen yıl artması gerekir. Her ne kadar denizlerdeki tuz oranı bölgelere ve zamana göre değişiklik gösterse de içindeki belli başlı elementlerin yoğunluklarının yüz milyonlarca yıl hemen hemen aynı kaldıkları bilinmektedir. Öyleyse bu yüksek miktardaki tuz başlangıçta denizlere nereden gelmiştir? Bilim insanları da tam olarak bilemiyorlar ve emin değiller ama iyi bir tahminleri var.

Tuz iki çeşit atomdan yapılmıştır. Sodyum (Na) ve Klor (Cl). Bilim insanları Sodyum’un ilk teoride olduğu gibi nehirler yolu ile karalardan denizlere taşındığını, Klor’un ise dünya tarihinin ilk dönemlerinde, yer kabuğu ile yer merkezi arasında kalan katmanlardan, okyanusların diplerindeki çatlaklar ve volkanlar yolu ile denize karıştığını ve bu ikisinin birleşerek denizin tuzunu oluşturduklarını tahmin ediyorlar.

Ama hala niçin denizlerin gittikçe tuzlu olmadığının cevabını alabilmiş değiliz. Bilim insanları bunun açıklamasını da şöyle yapıyorlar: Tuz nehirler yolu ile denizlere ilave edilmektedir, ama aynı zamanda denizdeki diğer kimyasallarla birleşerek, okyanus tabanındaki kayalar tarafından emilerek veya deniz suyunun çözeltisinden ayrılıp çökelti haline gelerek bir şekilde deniz suyunun içinden eksilmektedir.

Yüz milyonlarca yıl, eksilme ve ilave etme yolu ile deniz suyunun tuzluluk oranını hep aynı tutan bu müthiş ayar gerçekten çok etkileyici.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(f). ihbar etmek, haber vermek, ifşa etmek; mukavele veya anlaşmanın fesholunacağını haber vermek; suçlamak, itham etmek, bir kimsenin kusurlarını açığa vurmak.

Türkçe Sözlük

(i. F.). Dertli, kederli, mahzun, mükeder.

Genel Bilgi

Deri bedeni bütünüyle sarar. Ağız, burun, anüs gibi doğal deliklerde mukoza adı verilen, yapısı deriye benzeyen ama daha ince bir tabaka ile birleşir. Dudaklarımızın renginin yüzümüzden farklı, biraz daha kırmızımsı olmasının da nedeni budur. Dudaklarımız yüzümüzdeki derimizin bir parçası değil sindirim ve solunum sistemimizin bir parçası olan ağzımızın dışa dönük devamıdır.

Vücudun hayati organlarını sayın deseler, derimiz pek akla gelmez. Halbuki derimiz vücudumuzun en hayati organlarının başında gelir. Derinin önemi o kadar büyüktür ki, yanma sonucunda üçte birinin yok olması hatta üçte birinin yağlıboya ile sıvanarak üzerindeki deliklerin kapatılması hayati sorun doğurabilir. Ayrıca derimiz vücudumuzun en büyük organıdır. Yetişkin bir insanın derisi 4-5 kilogram ağırlığındadır ve yaklaşık 7 metrekare alan kaplar.

Derimiz diğer tüm organlarımızdan daha hızlı büyür ve insan hayatı boyunca sürekli kendini yeniler. Devamlı kendini yenileyen bu organın, insan yaşlandıkça kırışmasının nedeni kendisi değil, altındaki kasların etkinliklerini yitirmeleridir.

Derimiz o kadar mükemmel bir organdır ki, kesildiği ya da yaralandığı zaman çevresindeki sağlam dokunun hücreleri hızla çoğalarak bu yarayı ya da kesiği kapatır. Kesilen yerin iki kenarı dikişle birbirlerine yaklaştırılırsa, onarılması gereken açıklık daralacağından iyileşme daha da çabuk olur. Bazen bu açıklık ne kadar kapatılırsa kapatılsın aradaki doku yeterince kendini onaramadığı için derimizde kalan bu yara izini ömrümüz boyunca taşırız.

Derimizin kalınlığı l-4 milimetre arasında değişir. En kalın derimiz avuçiçlerinde ve topuklarımızın altındakilerdir. Elleriyle çalışan kimselerin ellerinde veya uygun ayakkabı giymeyenlerin ayaklarında nasırlar meydana gelir. Bunlar derinin fazla sertleşmiş biçiminden başka bir şey değillerdir. Göz kapakları üzerindeki deri ise vücudun en ince derişidir.

Eğer vücudumuz deri ile kaplanmış olmasaydı yaşamımız düşünülemezdi. Derimiz bizi yalnız sıcağa, soğuğa karşı değil, aynı zamanda çarpmalara, sürtünmelere, ıslaklığa, rüzgara, güneş ışınlarına, zararlı bakterilere ve dışarıdan gelecek tehlikelere karşı da korur. Derimizin bütünü üzerinde soğuk ve sıcaklığı duymamıza yardım eden dokunma cisimciklerinin sayısı 600,000’den fazladır.

Derimiz terleme yolu ile solunum yapar, toksinleri atar, vücudun ısı dengesini korur. Bir santimetrekarelik bir deri yüzeyinde binlerce ter deliği bulunur. Her gün buharlaşarak derimizden çıkan ter ortalama l litre kadardır.

Öteki organlarımızın aksine derimiz kısa zamanda aşınır. Yüzeydeki hücreler bir kaç hafta içinde ölür ve dökülürler ama aşınan derinin yerine sürekli yenisi gelir. Hiç başımızdaki kepeklerin nereden geldiklerini düşündünüz mü? Kepekler aslında derimizin küçük pulcuklar halinde ufalanıp düşmesinden başka bir şey değillerdir.

Türkçe Sözlük

(f.). Derin hale gelmek, derinliği artmak. Osm. taammuk etmek: Yara işledikçe derinleşir.

Türkçe Sözlük

(I.). 1. Dert ve kederi olan. Ar. mağmOm, mahzûn, mükedder. 2. Müzmin bir hastalığı olan. Ar. altl, martz.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(f). kutsal bir şeye karşı hürmetsizlikte bulunmak, kutsal bir gayeden çevirmek, uzaklaştırmak. desecra'tion (i). mukaddesata hürmetsizlik , tecavüz.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). liyakat, istihkak, pay, hisse; mükafatı hak etme. He got his deserts. Hak ettiğini buldu.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(f). müstahak olmak,layık olmak; hak kazanmak, mükafata 1ayık olmak. deservedly (z). hakkıyla, haklı olarak.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s). mükafata 1ayık, değerli. deserving of praise övülmeye layık değerli deservingly (z). övülmeye lâyık olarak.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). kader, nasip, kısmet, mukadderat, alın yazısı.

Türkçe Sözlük

(i. F.) (el demek olan dest ile «ver» edatından mürekkeptir. Cem’i desâtîr gelir). 1. Hüküm ve nüfuzu olan vezir: Destûr-ı mükerrem, destûr-ı Azâm. 2. Zerdüşt dininin mânevî reisi ve lideri. 3. Büyük defter, başvurulan defter-i kebîr. 4. Esas kaide, bir ilim ve fende kaidelerin uygulandığı esas kaide ve umumî örnek: Hesap, cebir düsturu. 5. Türk devletinin kanunlar dergisi. 6. Ruhsat, izin, mezuniyet. Destur = İzin verin geçelim. Müsaade edin, açılın. Bu mânâ ile cin ve perilere karşı da kullanılıp, karanlıkta bir yere girileceği vakit «destur» denilir. Destûr-ül-amel = Her iş ve hareket ona tatbik edilmek üzere örnek alınan kaide ve nizam veya tâlimat.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s). belirli, muayyen, hudutlu, mahdut, kesin, kati; kararlaşmış, mukarrer.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s). kilisece sonradan veya ikinci derecede muteber sayılan mukaddes kitaplara ait.

Genel Bilgi

Devenin ana yurdu Kuzey Amerika’dır. Tarih içinde oradan Güney Amerika ve Asya’ya yayılmış, Kuzey Amerika kıtasında ise zamanla yok olmuştur. Güney Amerika’daki lama, alpaka (bir cins koyun), guanako {lamanın irisi) gibi hayvanlar devenin akrabaları sayılabilirler.

Yaşadıkları kum fırtınalarına ve diğer olumsuz şartlara uyabilmek için iki sıra koruyucu kirpikleri ve tüylü kulak delikleri oluşmuş, burun deliklerini açıp kapayabilme, çok uzaktan görebilme ve koku alabilme yeteneklerine sahip olmuşlardır.

Develerin tek hörgüçlülerine Arap devesi, çift hörgüçlülerine ise Baktriane (Bactrian) devesi adı verilir. Baktriane Afganistan’ın kuzeyinde bir yer olup bugün adı pek bilinmemesine rağmen çok çeşitli medeniyet ve kültürlere ev sahipliği yapmış, çok önemli tarihi geçmişi olan bir bölgedir.

Her iki cins deve de yük hayvanı olarak kullanılırlar. Çift hörgüçlü deve daha yavaştır (3-5 kilometre/saat) ama bir günde kervan içinde durmadan 50 kilometre yol gidebilir. Hörgücünün tepesine kadar olan yüksekliği 2 metre iken Arap devesinin sadece bacak yüksekliği neredeyse 2 metredir. Arap devesi 18 saat boyunca saatte 13-16 kilometre hızla yol alabilir. Develerin yük hayvanı olmalarının yanında etlerinden, sütlerinden, yünlerinden ve derilerinden de faydalanılır.

Genelde develerin hörgüçlerinde su olduğuna, bu sayede çöllerde uzun süreli yolculuklara bu kadar dayanıklı olduklarına inanılır ama gerçek bu değildir. Öyle olsaydı deve vücudundan su tükettikçe hörgücünün de bir balon gibi porsuyup inmesi gerekirdi.

Develerin hörgüçlerinde sadece yağ bulunur. Burası 30-35 kilogramlık bir yağ deposudur. Genellikle bir çok hayvan ilerde enerji kaynağı olarak kullanmak üzere vücudunda yağ depolar ama develer bunu hörgüçlerinde yaparlar. Yiyecek bulamadıkları zaman buradan faydalanırlar. Hörgücün bir ikinci işlevi de deveyi çölün kızgın güneşinden korumasıdır.

Develer zaten çölde suya az gereksinim duyarlar. 40 dereceyi bulan sıcaklıklarda iki haftaya yakın susuz kalabilirler. Burun mukozaları insana göre 100 kat daha büyüktür. Bu sayede nefes verirken havada bulunan nemin üçte ikisini geri kazanabilirler.

Bir devenin vücudundaki toplam suyun yüzde 22’sinin kaybı halinde karnı çekilir, kasları büzüşür ama bu, onun performansını çok etkilemez. Buna karşın bir insan vücudundaki suyun yüzde 5’ini kaybedince görme duyusunda azalma başlar, yüzde 12’sini kaybedince de ölebilir.

Develerin susuzluğa dayanıklı olmalarının nedeni su kayıplarının büyük bir kısmının dokularındaki sudan olması, kandaki suyun pek etkilenmemesidir. Ancak bütün bu özelliklere rağmen susuzluğa dayanma rekoru develerde değil, farelerdedir. Bu konuda zürafa da her ikisiyle yarışabilir.

Yeri gelmişken develerin bir başka özelliğine de değinelim, hayvanlar arasında sadece deve, kedi ve zürafa önce sağ taraftaki ön ve arka ayaklarını, sonra sol taraflakileri atarak yürürler. Yani sol - sağ seklinde değil sol - sol, sağ - sağ şeklinde. Hatta şiirdeki aruz vezninin ritminin Arap yarımadasındaki develerin bu yürüyüşlerindeki ritimden doğduğu bile rivayet edilir.

Türkçe Sözlük

(i. A.) («dîn» den imüb.). Mükâfatı ve cezayı hakkıyle veren (Esmâ-i Hüsnâ’dan yani Tanrı’nın adlarındandır).

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Söyleşmek, karşılıklı konuşmak. Osm. mükâleme, müsahabe etmek: Hüneri varsa gelsin, dilleşelim. 2. Ecnebi dili ile konuşmak. 3. Münakaşa etmek (ağızlarda).

Türkçe Sözlük

(i.). Verevine dokunmuş pamuk veya yün kumaş veya bez, şayak vs.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). üzeri kabartma çizgili ince pamuklu bez.

Teknolojik Terim

Görüntü kalitesinin daima mükemmel kalması için Dinamik Kontrast en parlak beyaz ile en koyu siyah arasındaki tüm gölgelerin korunduğundan emin olunmasını sağlar. Bu da görüntüye daha fazla derinlik ve ayrıntı katar. Arka ışık parlaklığının sahnenin parlaklığına göre ayarlanmasını sağlayarak çalışır. Benzersiz dinamik kontrast sistemimizde tüm keskin gri gölgeleri, daha yüksek bir kontrast düzeyi ve daha net High Definition görüntü sağlayan ACE (gelişmiş kontrast geliştirici) özelliği bulunur.

Teknolojik Terim

RGB (Kırmızı, Yeşil ve Mavi) Dinamik LED teknolojisi orijinaline mükemmel şekilde benzeyen görüntüler yaratır. Sürekli yanan floresan (CCFL) tüpler yerine LED teknolojisi kullanılarak renk kontrastı iyileştirilmiş ve daha yüksek netlik sağlanmıştır. Dinamik RGB LED ekranda olup bitenlere tepki verir, böylece görüntünün karanlık olduğu bölümlerde arka ışığın anlık olarak kapatılabilmesini sağlar. Sonuç, size daha ayrıntılı bir görüntü ve enerji bakımından daha verimli bir TV sunan saf, gerçek siyahlardır. Geleneksel beyaz yerine kırmızı, yeşil ve mavi LED’lerin kombinasyonlarını kullanarak, ekrandaki görüntüler daha geniş bir renk aralığına sahip olur – bu da Blu-ray Disc™’leri, DVD’leri ve PLAYSTATION®3 oyunlarını yapımcıların amaçladığı şekilde izleyebilirsiniz.

Türkçe Sözlük

(i. F.). Bayrak, sancak. Ar. alem. Dırafş-ı GAyvânî = İran mitolojisinde meşhur GAve’nin deriden olan önlüğünden ibaret ve mücevherlerle bezenmiş bayrak ki, eski iranlılarca resmî ve mukaddes bir alâmet idi.

Türkçe Sözlük

(i. fizik). Bir kuvvetin tesirine karşı koyan karşı kuvvet, mukavemet.

İsimler ve Anlamları

(Tür.) (Erkek İsmi) - Karşı koyan kuvvet, mukavemet.

Türkçe Sözlük

(i.). Ağzın içinde, alt ve üst çene kemikleri üzerine karşılıklı olarak sıralanmış beyazımsı organların her biri. Hayvanların çoğunda müdafaa ve taarruz silâhı yerini de tutar. Ar. sin, Fars. dendân: Diş çıkarmak, çekmek, diş düşmek, dökülmek, ön dişler, azı dişleri, köpek dişleri, dip dişi. Süt dişi = Çocukların sonradan değişen dişleri. Akıl dişleri = 18-20 yaşlarında çıkan azı dişleri. 2. Çark ve testere gibi çentikli şeylerin her çentiği. Fars. dendâne: Tarağın birkaç dişi kırık, çarkın dişleri eğrilmiş. 3. Bazı şeylerin ince ve uzun dilimleri, bu şekilde olan tane: Sarmısak dişi; diş diş kar. 4. Kap kenarında ve kesici Aletlerin ağzında meydana gelen çentik: Sahanın kenarı diş diş olmuş. Bu çakının bir dişi var. Diş otu = Ada çayı. Diş bademi = Dişle kırılır ince kabuklu sakız hademi. Dişbudak = Bir cins orman ağacı. Diş bilemek = Hırslanmak, yemeğe hazırlanmak. Diş buğdayı = 1. Çocuk diş çıkardığı zaman kaynatılıp dağıtılan buğday. 2. Aşure yapmakta kullanılan iri buğday. Diş tabibi, hekimi = Dişlere bakan tabip, dişçi. Diş göstermek = Mukavemete hazırlanıp tehdit etmek. Diş geçirmek = Taarruz etmek, bir şey yapmak: O, diş geçiremiyor. Takma, yapma diş = Sun’i olarak yapılan diş: Diş takmak. Peynir dişi = İhtiyarların seksen, doksan yaşında çıkardıkları diş.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i)., (f). karşılıklı konuşma, mükâleme, muhavere; tez, makale, broşür; söz, hitabe, nutuk; (f). söylemek, bahsetmek, konuşmak, hitap etmek, bir konuyu sözle veya yazılı olarak işlemek.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. İnsanlar ve hayvanlarda erkeğin mukabili: Dişi kedi, dişi hindi. 2. Birbiri içine giren Aletlerin diğerini içine alan deliklisi: Dişi kopça, dişi anahtar. 3. Yumuşak, mülâyim: Dişi demir, dişi söz.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s)., (Fr). sivrilmiş, üstün, mükemmel, zarif, kibar, nazik.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(f). ayırt etmek, ayırmak, tefrik etmek; anlamak, idrak etmek; sivrilmek, temayüz etmek; değer kazandırmak. distinguishable (s). görülebilir, fark edilebilir. distinguishably (z). farkedilecek surette. distinguished (s). üstün, mükemmel, kibar, sivri

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Lif lif ayırmak: Bezi, kumaşı ditmek. 2. Pamuk vesaireyi atmak, taramak. 3. (kuş) Gagasıyle parça parça koparmak: Karga leşi didiyordu.

Türkçe Sözlük

(i.). Altı mukavva ile beşli üzeri sırmalı işleme.

Türkçe Sözlük

(i.). Altı mukavva ile beşli, üstü sırmalı işleme.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s)., (i). Tanrı ile ilgili tanrı bilime ait, ilâhi, kutsal, göksel, tanrısal; fevkalade, mükemmel, fevkalade, mükemmel, ala;k.dili çok güzel; (i).rahip, ilahiyatçı.divinely (z). mükemmel olarak.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). tanrılık vasfı, ilahi vasıf, metafizik kuvvet, salt mükemmellik; ilâhiyat; ilâh, mabut, tanrı, tanrıça; Tanrıdan aşağı insandan üstün göksel yaratık, melek; bir çeşit şekerleme. divinity school ilâhiyat okulu. the Divinity Tanrı.

Sağlık Bilgisi

Bulaşıcı ve salgın bir hastalıktır. Hastada, ishal görülür. Dışkısı kanlı ve sümüklüdür. İştahsızlık karın ağrısı ve ateş de vardır Su veya besinlerle bulaşır. İki çeşit dizanteri vardır.

- Amipli Dizanteri : Vücuda mikrop girmesinden 10-21 gün sonra hastalık belirtileri ortaya çıkar. Hastada kanlı ishal, ateş, karın krampları, kilo kaybı, ve halsizlik görülür.

- Basilli Dizanteri : Mikrobun vücuda girmesinden 2-7 gün sonra belirtileri ortaya çıkar. Hastalığın salgın halini almasında kara sinekler başrolü oynar. Hastada; kanlı ve balgam kıvamında ishal, karın ağrısı, halsizlik ve ateş görülür.

Yapılacak ilk iş; hastayı, sağlamlardan ayırmaktır. Tedavi maksadıyla aşağıdaki reçeteler kullanılır.

Tedavi için gerekli malzeme : Su, tuz.

Hazırlanışı : Bir gün boyunca, hiç bir şey yenmez. Sadece tuzlu su içilir.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Dokumak işi, dokumak suretiyle yapılan şey. Ar. nesc: Dokuması sık bez. 2. Boyalı pamuk ipliğinden dokunmuş yatak kılıfı ve minder örtüsü yapımında kullanılan bez: Yerli dokuma.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Dönmek, devir, cevelan etmek: Sabahtan beri sokaklarda dolaşıyorum; kırlarda dolaşıp durduk. 2. Gezmek, seyahat etmek. Fars, geşt-ü güzâr, Ar. teferrüc: Bir dolaş da gel; bir iki sene Anadolu’da dolaştım; o adam Akdeniz’de çok dolaştı; gelin biraz dolaşalım. 3. Yayılmak, intişar etmek, ortalarda olmak: Öyle bir söz dolaşıyor. 4. Birbirine geçmek, karışmak, girift olmak: Saçları dolaşmış: Bu iplikler dolaşırsa çözülmesi pek zor olur. 5. Doğrudan gitmeyip dolaşıklı olmak, öteye beriye sapmakla uzamak: Bu yol çok dolaşıyor. 6. Dönüp diğer bir taraftan varmak: Arkadan dolaş; art kapıdan dolaştık. 7. Boşuna gezmek, Ötede beride gezip durmak: İşsiz dolaşıp duruyor; buralarda ne dolaşıyorsunuz? Dışarıda çok dolaşma işimiz vardır. 8. Çevrilip öbür tarafa geçmek: Bozburun dolaşıldığı gibi limana girilir. 9. Gezerek aramak ve teftiş etmek: Bütün kırları dolaştık, vuracak bir kuş bile bulamadık. 10. Dönmek, devretmek: Kaptan Cook yelkenli gemisiyle dünyayı üç kere dolaştı; Stanley bütün Güney Afrika’yı dolaştı. 11. Gezip dolanmak veya teftiş etmek: Maarif müdürleri mektepleri dolaşmakla vazifelidir; idare memurları, idarelerindeki yerleri dolaşmakla mükelleftir. Ayak dolaşmak = Doğru yürüyemeyip ayaklan birbirine karışmakla sarhoş gibi yürümek. Ayağa dolaşmak = 1. Mâni ve engel olmak. Osm. musallat ve bâr olmak: Ayağıma dolaştı durdu. 2. İyiliğe karşılık bir fena hareketin cezasını çekmek: Nimetin kadrini bilmedi, ayağına dolaştı. Bir şeyin ardında, arkasında dolaşmak = Peşine düşmek. Dört dolaşmak = Sıkıntıda bulunmak, oraya buraya başvurmak. Dil dolaşmak = Açık ve rahat söyleyememek, sarhoş gibi söylemek, sözün gelişini idare edememek: Sanığın dili dolaştı, itiraf etti. Zihin dolaşmak = Zihin karışmak, şaşırmak.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Süslenmek, bezenmek: Gelin güzel donanmış. 2. (şehir, bina vs.) Elektirik ve bayraklarla süslenmek: Bütün şehir donanmış; resmi binalar çok güzel donandı. 3. (gemi) Yelken vesaire takımıyle cihazlanmak: Yeni inşa olunan gemiler daha donanmadı. 4. (at) Mükemmel takımlarla hazırlanmak: At donandı.

Teknolojik Terim

16:9 en-boy oranı ve mükemmel görüntü kalitesi sunan bir TV projeksiyon sistemi.

Türkçe Sözlük

(i.) 1. Yatak: Kendisine mükemmel bir döşek yaptılar. 2. Pamuklu yumuşak şiltenin altına serilen yünle dolu kaba şilte. 3. (denizcilik.) Iskarmozların sonunu teşkil eden yarım döşekleri omurgaya bağlamak için omurganın üzerine konan ağaçlar.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s). rüya ile ilgili, rüya gibi; belirsiz, müphem, karanlık; dinlendirici yatıştırıcı, teskin edici; (k.dili). fevkalade mükemmel.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). dimi ve dok denilen bir çeşit pamuk veya keten bezi, diril.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s)., (argo) mükemmel, fevkalade; sevgili, aziz.

Türkçe Sözlük

(i. F. düm = kuyruk, dâşten = taşımak) (askerlik). Ordunun arkasından gidip arka tarafını muhafaza eden sınıf, artçı. Mukabili: Pİş-dâr.

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Alçak, aşağılık, denî, zelil: Dehr-i dûn = Aşağılık felek. 2. Aşağı: DÜn rütbe, dûn fiyat. 3. Altta, aşağıda olan. Mâdûn = Mevkice altta bulunan, mâfevk mukabili.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). Hindistan'a mahsus bir çeşit kaba pamuklu kumaş; (çoğ.) bu kumaştan yapılmış işçi tulumu.

Türkçe Sözlük

(i. A. itaf. olan «ednâ» nın müennesidir). 1. Alem, Ahırete nisbetle şimdi yaşadığımız Alem, kâinat: Dünya fânî, Ahıret bâkîdir. 2. Başka seyyarelere ve gök cisimlerine nisbetle yer, küre-i arz: Kâinatın genişlik ve büyüklüğüne nisbetle dünya bir zerre değildir. 3. Dünyada yaşamak için lâzım gelen şeyler, servet, mal, mülk: O adam dünyaca iyidir, dünyası uygundur. Ehl-i dünyâ = Bu dünya için çalışan, Ahırete ehemmiyet vermeyen. Tirik-i dünyâ = Dünya işlerinden el çekmiş, Ahıret adamı. Dünya adamı = Dünya işlerini ve dünyada yaşamayı iyi bilen ve dünya işleriyle meşgul olan adam: Dünya adamıdır, mukabili: Ahıret adamı. Dünyaya getirmek = Doğurmak: O kadın, üç çocuk dünyaya getirdi (hayvanlar hakkında kullanılmaz). Yeni Dünya = Amerika veya Avustralya.

Türkçe Sözlük

(i. A. «dünyâ» dan imen.) (mü. dünyeviyye). Bu Aleme mensup ve ait: Bu işin dünyevi ve uhrevt mükâfatı vardır.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). dayanıklılık, mukavemet; sürekli oluş, devam.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s). dayanıklı, mukavim, sağlam, eskimez; devamlı, sürekli. durably (z). dayanıklılıkla, mukavemetle; sürekli olarak.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Oynamamak, hareket etmemek, sükûn. Osm. sükûnette bulunmak: Yerinde durmak; ayakta durmak. 2. Hareketi kesmek. Osm. tevakkuf etmek: Bizim önümüze gelince durdu; araba, at durdu. 3. Bulunmak, kalmak, bir karar üzere olmak, devam etmek, mevcut ve baki olmak: Sizin aşçı duruyor mu? O kitaplar bende duruyor; dünya durdukça; aç durmak. 4. Beklemek, sabretmek: Durun biraz; duramıyorum. 5. Hareketsiz kalmak, râkid olmak: Su dura dura bozulur. 6. Oturmak, ikamet etmek. Osm. sakin ve mukim olmak: Şimdi nerede duruyorsunuz? 7. Şaşmak, hayrete dalmak, hayrette kalmak: Bunu işitince durdu. 8. Rahat oturmak, telâş ve gürültü etmemek: Hiç durmuyor. 9. Sebat ve devam etmek: Sözünde durmak; bir halde, bir kararda durmak. 10. Geçmemek, ilerlememek, ilişip kalmak: Mideye, boğaza durmak. 11. işlememek, kalmak: Saat, makine durmuş. 12. Dinmek, kesilmek: Yağmur, rüzgâr durdu. 13. Dinlenmek: Burada bir iki saat duralım. 14. Düşmek, konmak: Masanın üzerine toz durmuş. 15. Fiillerde atıf ve iltizam sigalarından sonra yardımcı fiil olarak kalıcılık gösterir: Kakıp durmak, bakıp durmak. Akan sular durur = Hiç diyecek yok; apaçık. Eğri durmak = Muhalefet göstermek. Uslu durmak = Yaramazlık etmemek. İç durmak = Sabretmek. Boş durmak = Hiçbir iş görememek. Tek durmak = Rahat oturmak, hiçbir yaramazlıkta bulunmamak: O tek durmaz. Hazır durmak (ve galatı; has durmak) = Selâma durmak veya diğer bir talim için hazır bulunmak kumandası. Dil durmak = Sükût etmek, söylememek: Onun dili durmaz. Divan durmak = Ayak üzre durup ellerini aşağıya uzatmak kumandası. Zihin durmak = Çok şaşırmak. Rahat durmak = Sükûnet üzre olup yaramazlık etmemek, (askerlik) Tüfeği yere dayayıp ayak üzere durmak. Selâma durmak = Ust geçerken selâmını almak üzere ayağa kalkıp beklemek. Tüfeği veya kılıcı yüzün önünde iki eliyle tutup geçen üstü selâmlamak kumandası: Selâma durl (ve galatı selâm dur). Şöyle dursun, bir yana dursun = Ondan başka. Doğru durmak = İyi harekette bulunmak, yaramazlık etmemek. Karşı durmak = Muhalefet ve serkeşlik etmek. Göze, dize durmak = Şükrü bilinmeyen nimet adamı kör, topal etmek. Mideye durmak = Hazmoiunamayıp ağırlık vermek.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Yukarıdan aşağıya birden bire, ansızın ve elde olmayarak inmek. Osm. sukut etmek: Damdan bir kiremit düştü. Pencereden bir şey düştü. 2. Yukarıdan inmek, Osm. hübût, nüzûl etmek: Pencereden düştü. 3. Yürürken yahut dururken yıkılıp yere yatmak: Düşüp kolunu incitti. Hayvandan düştü. Az kaldı düşüyordum. Çocuğa bakın düşmesin. 4. Yıkılmak, devrilmek. Osm. münhedim olmak: Bahçe duvarının bir tarafı düştü. Bu ağaç bir gün düşecektir. 5. Yağmak: Bu gece epeyi yağmur düştü. Dağlara kar düşmüş olmalıdır. 6. Kıymetçe aşağılamak, ucuzlamak, kıymeti olmamak. Osm. tedenni etmek: Zahire çok düştü. Piyasa gittikçe düşüyor. 7. Derece ve miktarı yahut şiddeti azalmak, hafiflenmek, tenezzül etmek: Sıcak, soğuk, rüzgâr düştü. Sıtması daha düşmedi. Hiddeti düşünce haksızlığı anladı. 8. Kuvvetsiz kalıp zayıflamak, kuvvetten düşmek: Zavallı kadın, o kadar ihtiyar değilse de çektiği acılardan çok düştü. Artık bu son zamanda çok hasta düştü. 9. Servet ve itibarını kaybedip fakir olmak: Düşmüş bir aileye mensuptur. Pek muteber bir tacir iken ziyana uğrayıp düştü. 10. Uğramak, Osm. musâb olmak, tutulmak: Belâya düştüm. El ağzına düştük. 11. Tesadüf etmek, vaki olmak, vuku bulmak, zuhur etmek: Gün düşer ki çok alış veriş olur. Bazen öyle düşer. İşim düşerse gelirim. Oradan yolunuz düşerse bize uğrayın. Köy yolun sağına düşer. 12. Uymak, yakışmak, ait ve münasip olmak: Söylemek bana düşmez ama söyleyeceğim. Benim aleyhimde bulunmak size düşer mi? Öyle demek düşer. 13. Katılmak: Kervanın önüne, arkasına, peşine düştü. Önümüze düştü. Yola düştük. 14. Sığınmak, Osm. ilticâ ve dehâlet etmek: Ocağına, eteğine, ağına düştü. Ardına, arkasına düşmek = Takip etmek, arkasını bırakmamak. Etten düşmek = Arık ve lağar olmak, zayıflamak. Elden, ayaktan düşmek = Takatsiz kalmak, kötürüm olmak, iş yapamaz hâle gelmek. Üstüne düşmek = Çok sevmek, çok uğraşmak. Hesaptan düşmek = Tenzil etmek. Damdan düşmek = Münasebetsiz vakitte ve sırası değilken bir şey söylemek. Küçük düşmek = Mahcup olmak, mukabele edememek. Gözden düşmek = İtimadı ve teveccühü kaybetmek. Düşüp kalkmak = Beraber yaşamak, refakat etmek, arkadaşlık etmek. Düşe kalka = Düşüp kalkarak, zahmetle.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. desâtîr). t. Kanun, kaide. 2. Vezir, müşîr: Düstûr-i mükerrem. 3. Büyük defter. 4. Esaslı kaide. 5. Kanunları içine alan kitap: DüstOr-nâme.

Şifalı Bitki

(morus): Dutgillerden yapraklarıyla ipek böceği beslenen bir ağaçtır. Meyveleri, Beyaz ve kara olur. Karadut ekşidir. Dutusaresi çıkartılır. Hekimlikte şurubu, meyveleri, ve yaprakları kullanılır. Kullanıldığı yerler: Beyaz dut yaprakları idrar söktürür. Vücutta biriken suyu boşaltır. Aç karnına yenen beyaz dut, Bağırsak solucanlarının düşürülmesini sağlar. Mide ve bağırsakların düzenli çalışmasını sağlar. Karadut şurubu pamukçuk hariç diğer ağız ve bademcik iltihaplarını giderir.

Teknolojik Terim

DVD’ye ses kaydedilmesini sağlayan bir biçimdir. Yüksek örnekleme hızları ve çözünürlük, mükemmel ses kalitesinin elde edilmesini sağlar.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. Abâd) Sonu olmayan gelecek zaman. Ar. müstakbel. Mukabili: Ezel (başı olmayan geçmiş zaman). Ilel-ebed = Nihâyetsiz, dâima. Ebed-ül-eb«d = Hiçbir vakit, aslâ. Minel-ezel ilel-ebed = Başlangıcı olmayan ve nihayetsiz bir zamanda. Ebed-müddet = (Yanlış bir terkiptir). Sonsuz, tükenmez, ebedî müddet.

Türkçe Sözlük

(i. A. «ebed» den imen.) (mü. ebediyye). Sonu olmayan, gelecek zamana mensup ve müteallik. Sonsuz, zevâlsiz, tükenmez: Ebediyyüd-devâm = Ebediyen dâim olacak. Mukabili: Ezelî: Başlangıcı olmayan. Türkçe: Hiç bir vakit, aslâ.

İsimler ve Anlamları

(Ar.). (Nu’man b. Sabit). Hanefi mezhebinin kurucusu. Müetehid, alim. (Küfe 699-Bağdat 787). Kabil’den gelen büyük babası Kufe’ye yerleşti. İslami ilimler sahasında mükemmel bir eğitim gören İmam-ı Azam ictihad edebilecek seviyeye geldi. Devrinin en meşhur bilginidir. Küfe kadılığı teklifini reddedince Halife Mansur onu hapse attırdı. Hapishanede iken vefat etli.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. ücûr). 1. Bir iş karşılığı verilen şey, karşılık (bu mânâ ile ücret kelimesi daha uygundur). 2. Bir iyi iş yahut sabır ve tevekkülle karşılanan bir musibete karşı verilen mânevî mükâfat, sevap: Allah ecir ve sabır versin, (hukuk) Ecr-i misil = Bir iş için ehli vukuf tarafından tayin olunan ücret. Osm. ücret-i hakikiye. Ecr-i müsemmâ = Mukavele ve pazarlıkla tayin olunmuş ücret.

Türkçe - İngilizce Sözlük

acquirement. gain müktesebat. competence.

Türkçe Sözlük

(i. A. denî’den itaf.) (c. edânî). 1. Daha yahut pek aşağı ve alçak, Alâ mukabili. 2. Daha yahut pek aşağı ve hor hakir: Ednâ bir adam. 3. Daha veya pek bayağı: Kumaşların ednâsı. 4. Pek az. Ar. cüz’İ, kalîl: Ednâ düşünmekle anlaşılır, i. c. Ayak takımı.

Türkçe Sözlük

(i. Rumca’dan). 1. Sahip, malik, mevlâ: Evin efendisi, uşağın, bahçıvanın efendisi. 2. Osm. seyyid, çelebî, hâce (saygı unvanı olup başlıca Alimlerle, kalem erbabına mahsustur. Ağa mukabili): Ahmed Efendi, hoca efendi, kâtip efendi. 3. Şer’İ hâkim, kadı, molla: İstanbul efendisi (saygı ve nezaket mübalağası olarak paşa ve bey gibi unvanlara eklenir): Paşaefendi, bey-efendi, hanım-efendi, sultân efendi. Dîvân efendisi = Eskiden vezirlerin yazı işlerini idare eden resmî memur. Reis Efendi = Tanzimat’tan önce hâriciye nâzırı, reis-ülküttâb. i. Terbiyeli, edîb, temkin ve vakar sahibi, çelebî: Efendi adam (garip bir terkip olarak: Efendiden adam da derler). Efendimiz = Peygamberimiz ve eskiden padişah ve hanedan üyeleri hakkında kullanılırdı.

Türkçe Sözlük

(i.). T. Fikri uyanık, rey ve mütalaa beyanına iktidarı olan; akıllı: Efkârlı adamdır. 2. Mahzun, gamlı, kederli. Ar. mükedder, mağmûm: Kendisini pek efkârlı gördüğüm için bir şey söyleyemedim.

Türkçe Sözlük

(i. F. efkenden fiilinden imas., sıfat terkîbi teşkiline girer). Düşüren, yere atan, yığan, salan: Şİrefken = Arslanı yere atmaya muktedir. Sâye-efken = Gölge salan. Fars. sâye-endâz.

Türkçe Sözlük

(e. F.). 1. Şart edatı olup şart sigası bulunan şart cümlesine girer ki, bu siga şart göstermeye kâfi olduğundan bu edat fazladır. Bunun için dilimizde böyle bir edat yoktur: Eğer sevaba nail olmak isterseniz bu işi yapın. Yaşamak çok hoş olurdu, eğer ölüm olmasaydı. 2. Gerek, Fars. hâh, ister: (mükerrer olarak) Eğer Aşık, eğer sâdık ziyaret eylese bir kez (şimdi bu mânâ ile kullanılmamaktadır). Nadiren hemzesi kaldırılıp yalnız «ger» kalır: Ger dilersen bulasın ondan necât. Şiirde bazen şart cümlesinin sonuna katılır: Olmasaydi kalemin çâk-i girîbânı eğer.

Türkçe Sözlük

(f.). iğ ile iplik bükmek, (yün ve pamuk vesaireyi) iğden çekip iplik yapmak.

Türkçe Sözlük

(f.). İğ ile iplik büktürmek, iğden yün ve pamuk vesaire çektirmek: Fukara kızlarını toplayıp pamuk eğirtmekle meşgul oluyor.

Türkçe Sözlük

(İĞMEK) (f.). 1. Bir yana meylettirmek, çarpıtmak: Başını eğmek, sancağı eğmek. 2. Bükmek, çevirmek, kıvırmak. Osm. münhant veya mukavves etmek: Fidanı, teli eğmek. 3. mec. iknâ etmek, itaat altına almak: Kendisini eğmeye muvaffak oldu. Ağız eğmek = İstihzâ etmek. Baş eğmek = 1. İtaat göstermek, muti olmak. Osm. ser-fürû etmek. 2. Mahcup olmak. Boyun eğmek = İtaat etmek, çaresiz razı olmak. Yüz, çehre eğmek = Somurtmak, surat asmak.

Türkçe Sözlük

(İĞRİ) (i.). 1. Bir tarafa meyleden, çarpık, doğru olmayan. Ar. muavvec, münhanî: Eğri odun, eğri yol. 2. Kemerli, bükülmüş. Ar. mukavves: Eğri kılıç. 3. mec. Söz ve işinde doğruluk olmayan, yalancı: Eğri adam. 4. Doğru olmayan, yalan. Ar. kâzib: Eğri söz... Doğru olmayarak, bir yandan çarpık: Eğri gitmek: Eğri oturmak, i. Eğrilik, Ar. İvicâc: Eğrisini doğrultmak, eğriden hoşlanmak. Eğri bakmak: 1. Kin ve hiddet nazariyle bakmak. 2. Şaşı olmak. Eğri büğrü = Her tarafı çarpık, muntazam olmayan: Eğri büğrü ağaç. Boynu eğri = 1. Merhamet çeken. 2. Bir çeşit çiçek, iri nergis. Eğri çehre = Ekşi yüz, abusluk. Çehre eğrisi = Gazap, hiddet.

Türkçe Sözlük

(f.). Eğip bükmek, eğri etmek, çarpıtmak. Osm. mukavves ve münhani etmek: Taze fidanı istediğin gibi eğriltebilirsin.

Türkçe Sözlük

(EHL) (i. A.) (hem teklik, hem çokluk gibi kullanılır). 1. Sahip, mâlik, mutasarrıf: Ehl-i servet, ehl-l hüner, ehl-i nâmOs, ehl-i vukuf = Servet, hüner, namus, bilgi sahibi veya sahipleri. 2. Oturan, Ar. halk, sâkin, mütemekkin: Ehl-l karye, ehl-i Cennet = Köy halkı, Cennet halkı. 3. Muktedir, becerikli, erbab: Bu işin ehlidir. Bu memuriyet için ehil bir adam aramalı. 4. Eşlerden beheri: Karı, koca: Ehliyle hoş geçinmek, ehl ü ayal = Aile, çoluk çocuk. Ehlullah = Velî, evliyâ. Ehl-l beyt = Ev halkı, aile, hanedân, sülâle. Ehl-i beyt-i Nebi ve sadece Ehl-i beyt = Evlâd-ı Resûl-ullâh (Peygamberimizin kızı Fatma, damadı Ali ve torunları Hasan’la Hüseyin). Muhibb-i ehl-i Beyt = Ehl-i Beyt’i seven. Ehl-i hâl = Vecd ve hal sahibi. Ehl-i hibre = Bir iş hakkında bilgi sahibi olanlar, bazı hususların tahkik ve halli için o işin mütehassıslarından kurulan hey’et, bilirkişi (y. k.). Ehl-i dil = Gönül adamı. Ehl-l dünyâ = Dünya adamı, dünya işleriyle meşgul adam. Ehl-i Sünnet = Sünnîler. Ehl-i tarik = Bir tarikata mensup, girmiş. Ehl-i kıble = Müslüman. Ehl-l kitap = Mukaddes kitaplardan birine inananlar: Müslümanlar, Hıristiyanlar, Yahudiler. Ehl-i vukuf = İşi iyi bilen ve bildiren. Fars. kâr-Aşinâ.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Erkek İsmi) l. Daha, pek kamil, mükemmel ve kusursuz olan. 2.En uygun, en eksiksiz. 3.Ekmel-i Enbiya: Hz.Rasûlullah (s.a.s). 4.Dinin tamamlanması. Maide suresi ayet, 3.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Pek mükemmel ve kusursuz olanın hal ve sıfatı, kusursuzluk, mükemmellik: Fuzulî’nin şiirde ekmeliyyeti kabûl edilmiştir.

Türkçe Sözlük

(i.) (ekseriya’dan kısalmış yahut sonundaki «i» Türkçe iyelik ekidir). En ziyade, çok zaman, ekseriya, umumiyetle: İnsanlar ekseri kendi nefisleriyle mukayese ederek karar verirler.

Türkçe Sözlük

(i. eksimek’ten). 1. Bütün olmayan, noksan. F. nâtamam: Bu kitap eksiktir. 2. Kusurlu, ayıplı, tam ve mükemmel olmayan: Bu adamın aklı eksiktir. Eksik doğmuş bir çocuk. 3. Mevcut olmayan: Onun yardımı eksik olsun. Eksik oldu, kurtulduk. 4. Diğerinden az ve nâkıs olan: Bu, ondan eksiktir. 5. Tartısı tam olmayan. Osm. nâkıs-ül-ayâr: Eksik bir altın. Noksan olarak: Eksik söylemek, eksik tartmak. 6. Eksik olan şeyin noksanı,” tam olmak için ilâvesi lâzım gelen miktar: Eksiği çoktur. Eksik doldurmak: Bu kitabın baştan beş sahife eksiği vardır. 7. Kusur, ayıp: Eksiği gediği yoktur. Eksik etmek = Kesmek, ara vermek, devam etmemek: Mektuplarınızı eksik etmeyin. Eksik olmak = Ortadan kalkmak, yok olmak: Eksik olmayın, onun edeceği iyilik eksik olsun. Eksik olmamak = Sağ ve devamlı olmak: Eksik olma = Sağ ve daim ol, yaşa.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Noksanı olmayan, tam, bütün: Eksiksiz kitap. 2. Ayıp ve kusuru olmayan, mükemmel: Eksiksiz iş. 3. Devamlı, kesilmeksizin devam eden, ardı arkası kesilmeyen: Onun şarkıları eksiksizdir.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. dikkatle işlenmiş, özenilmiş, mükellef, tafsilâtlı, ayrıntılı, inceden inceye işli. elaborately z. üzerinde dikkatle durarak, inceden inceye işleyerek.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. zarif, şık; nazik, ince, kibar; mükemmel, üstün. elegantly z. zarafetle, nezaketle.

Türkçe Sözlük

(i. F.) (A. elem = keder, F. zeden = vurmak). Dert ve kedere düşmüş, acı görmüş. Ar. mükedder, Fars. gam-dîde.

Türkçe Sözlük

(i. A. c.) (m. emânet). Emânetler. Emânât-ı Mukaddese = Topkapı Sarayanın Hırka-i Saâdet dairesinde saklanan, Peygamberimiz’e ve diğer din büyüklerine ait kutsal eşya ve nesneler. Emânât-ı Şerife de denir.

Türkçe Sözlük

(i. A. emr’den). 1. Emîrllk, beylik, bir emîr veya beyin hal ve sıfatı: Emâret-i Mekke-i Mükerreme. 2. Bir emîr, bey veya prensin idaresinde bulunan memleket, beylik, prenslik: Bulgaristan Emâreti.

Türkçe Sözlük

(EMEK-DAR) (i. T. F.) (c. emek-dârân) (Türkçe emek, Farsça «dâşten» den yanlış terkip). Emeği keçmiş, kıdem ve mükâfata hak kazanmış memur, hizmetçi vesaire: Emektar bir hizmetçisi vardır. Emek-dârân bende-gân meyânında = Emektar bendeler (maiyet) arasında.

Türkçe Sözlük

(EMR) (i. A.) (c. evâmir). 1. Buyurma, buyruk, ferman: Filân emretti. Gitmeye emir aldım. Emr-i Ali = Sadâret emri. Emr-i nezâret-penâhi (Osmanlı devrinde) = Emir sizindir. Emr ü ferman hazret-i men-leh-ül-emrindir = Eskiden resmi mektupların sonuna yazılması Adet nezâket tabiri. 2. Bir makamdan bir iş hakkında emri ihtiva eden yazı; emirnâme: Bakanlıktan bir emir geldi. Memuriyetiniz hakkındaki emri aldınız mı? Menfi şekliyle de: Bana gitme diye emrettiler, yani beni gitmekten men’ ettiler. 3. (tıp) Doktorun tertip ve tenbihi; reçete. 4. (gramer) Fiilin yap veya yapsın gibi emir mânâsını ifade eden sığası. Emr-i İlâhî = Allahın emri. Emr-i Hak vâkî olmak = Ölüm, vefat. Emr-i bil mâruf nehy-i anil münker = Şer’an yapılması lüzumlu olan işleri destekleme, yapılmaması gerekenleri de önlemeye çalışma. Emr-i Hak = Ölüm, vefat: Emr-i Hak vukuunda. Ulul-emr = Şer’ an halka emretmekle ve halkın emirlerine itaatle mükellef bulunan devlet otoriteleri. Emir kulu = Aldığı emri yapmaya mecbur bulunan ve o hususta fikir beyan edemeyen adam. Emre muharrer senet = Bono.

Türkçe Sözlük

(i. A. emr’den smüş.) (c. ümerâ). İ. Bir kavim veya memleketin başı, bey, reis: Küveyt emîri. 2. Büyük bir hanedana mensup asil zat. Emîr-I Ahûr yahut mîrâhûr (bk.) Ahûr. Emîr-ül-ümerâ. (bk.) Ümerâ. Emîr-ül-ceyş = Arap hükümetlerinde serasker, başkumandan. Emîr-ül-hac = Hacıların işlerine nezaret etmekle görevli kimse. Emîr-i Mekke-i Mükerreme = Mekke-i Mükerreme ve civarının idaresinde Osmanlıların Hicâz valisine yardım eden, «şerif» unvaniyle de anılan şeriflerden bir zat. Emîr-ül-mü’minîn = Halîfe (önce bu unvanı Hazret-i Ömer almıştır). Farsça’da «mîr» denilip bu da dilimize geçmiştir, (bk.) Mİr.

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Korkusuzluk, eminliklik, emniyet: Emn ü emân. 2. Rahatlık, istirahat, Fars. Asûdegî. Ar. Asâyiş: Memlekette emn-ü emân mükemmeldir.

İngilizce - Türkçe Sözlük

f. muktedir kılmak, kuvvet vermek; yetki vermek, salâhiyet tanımak; imkân vermek, mümkün kılmak, kolaylaştırmak.

Türkçe Sözlük

(i. F.). 1. Düşünen, düşüncesi olan. 2. Tasalı, gamlı, kederli, Osm. mağmum, mükedder. 3. Şüphe ve vesvese eden, vesveseli.

Türkçe Sözlük

(i. F.). Tasalı, kaygılı, kederli, gamlı. Ar. mükedder, mağmûm.

Türkçe Sözlük

(i. F.). Kazanılmış, elde •-.diimi}. Ar. mükteseb (az kullanılmıştır).

Türkçe Sözlük

(ka uzundur) (i. A. c.) (m. mukz) (dilimizde kullanılmaz). Yıkılmış bir binanın kerestesi, yıkıntı. «Enkazlar» demek yanlıştır.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. tamamlık, mükemmellik, bütünlük; yekparelik; tüm, bütün. in its entirety bütünü ile, tamamen.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i.), (biyol.) epitelyum, mukozanın dış tabakası.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Erkek, bülûğa ermiş insan. Ar. recûl, Fars. merd (kadın ve çocuk mukabili). 2. Koca, zevc. mec. Değerli adam, hakkıyle erkek denmeye değer adam, mert, bahadır, ehil: Eroğlu er. Er başı = Onayak. İş eri = Becerikli, elinden iş gelir, eski Osmanlıca’da amele, işçi. Ersiz = Kocasız, dul. Ere varmak = Kocaya varmak, evlenmek. Ere vermek = kızı kocaya vermek, evlendirmek. Söz eri = Söz söylemeye muktedir. Sözünün eri = Sözünde durur, vaadini tutar. Erkek, er kişi. Er keçi = Teke. mec. Cesur, ehil.

Türkçe Sözlük

(i. A. c.) (m. rab). (bk.) Rab. Ehil, lâyık ve muktedir: O adam bu işin erbâbı değildir: Erbab adamdır.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. İnsan ve hayvanın dişiyi dölleyecek cinste olanı, doğurtmak ve baba olmak hassa ve kuvvetini haiz olanı, dişi mukabili. Ar. zeker, Fars. ner: Erkek adam, erkek çocuk, erkek kedi. 2. Güçlü, kuvvetli, tüvânâ: Erkek bir adam. 3. Sert, kolay eğilip bükülmez. Fars. dürüşt: Erkek demir, erkek ifade. 4. Koca, zevç: Bu kadının erkeği yanında değil midir? 5. Bir çift teşkil eden iki şeyden eşine geçecek bir çıkıntısı olanı veya diğeri içine girecek surette bulunanı: Erkek kopça, anahtar. Erkek insan, recül, merd, kadın mukabili: Bekleme salonlarının biri erkeklere ve diğeri kadınlara mahsustur, erkek kadın hep birlikte.

Türkçe Sözlük

(i.) (aslı: ir-ken, ir-iken). Geç mukabili, vakit geçmeden: Sabah erken kalkarım, erkenden, erken vakit, daha erkendir.

Türkçe Sözlük

(i.). İsmi deftere kaydolunmuş, kayıtlı. Ar. mukayyed.

Türkçe Sözlük

(i.) (belki sahip demek olan ıs’ dan). Büyük erkek kardeş, ağabey mukabili; yani küçük erkek kardeş, eni.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Ortaya çıkmasından beri çok zaman geçmiş olan. Ar. kadtm, atîk, Fars dîrîn, göhen: Eski zaman, eski maden, eski adamlar, eski şarap. 2. Şimdikinden önce olan. Ar. mukaddem, sabık, sâlif, Fars. pîşîn: Yenisi, eskisini aratıyor, eski bahçıvan. 3. Eskiyip yerleşmiş. Ar müzmin: Eski bir öksürüğüm vardır. 4. Kıdem kazanmış, kıdemli, Fr. doyen: Vezirlerin en eskisi. 5. Hükmü geçmiş, Ar. muattal: Eski takvim, eski moda. 6. Yaşlı, ihtiyar. Eski adamdır. 7. Zamanla bozulmuş şey, Osm. fersude, köhne: Eski esvap, eski kundura. 8. Bozuk, harap, viran: Eski ev, eski kale. Eskiler = 1. Eski adamlar. Ar. kudemâ, mütekaddimîn. 2. Eski esvap vs. Eskiden = Eski zamandan beri, Ar. minelkadîm. Baş eski = Eskiden saray emektarlarının en kıdemlisi. Eski pabuç = Değersiz şey. Eski pabucumu alırsın = Bir şey kazanamazsın. Eski püskü = Köhne şey, yırtık pırtık. Eski tas, eski hamam = Eskisinden asla farkı yoktur. Eski kurt = Kurnaz adam, bulunduğu mesleğin her şeyini bilen kimse.

Türkçe Sözlük

(i. Fr.). Pamuk, keten veya ipekten seyrek dokunmuş bir çeşit kumaş.

Türkçe Sözlük

(ETEMM) (i. A. «tâm» dan itaf.). Daha veya en yahut pek tam ve mükemmel, noksansız, en iyisi.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Erkek İsmi) - Daha tam daha noksansız, mükemmel. - (bkz.Ekmel).

Türkçe Sözlük

(i.) (aslı iv, yiv). 1. Her ailenin ayrı olarak oturmasına mahsus yeri ki, taş ve keresteden veya tahtadan olur. hâne, Ar. beyt, mesken, Fars. dâr: Kâgir ev, ahşap ev; bir katlı, iki katlı ev. 2. Küçük parçalara bölünmüş bir şeyin beher kısmı, hane: Satrançta fil evi, at evi. 3. Bir evde oturanların hepsi, aile: Namuslu ev; muteber ev. 4. Soy, nesil, sülâle, hanedan: Rumeli’nde Kavanozoğlu evi meşhurdu. Ev adamı = Pek teklifsiz ve yakın adam. Ev eşyası = Mobilya, döşeme vesaire takımları. Ev işi = Dükkân ve fabrikada yapılmayıp evde kadınlar tarafından yapılan: Bu reçel ev işidir. Ev bark = Çoluk çocuk, Osm. ehl ü lyâl, hânmân: Evce, evcak = Bütün ev halkı birlikte: Evce gezmeye gitmiştik. Ev hayvanı = Alışık, evcil hayvan, yabanî hayvan mukabili Ev halkı = Aile efradiyle hizmetçiler, bir evde birlikte yaşayanlar. Evden, evde = Kadınlar, harem: Evde diktiler, evden istiyorlar. Evsahibi, sahibesi = Evin büyüğü, evi idare eden. Fars. kethudâ, ked-bânû. Ev gailesi = Çoluk çocuğun idaresi işleri. Ev kadını = Eve bakan ve bakmasını bilen kadın. Ev hekimi = Bir ev halkına daima bakan hallerini ve durumlarını bilen doktor; aile doktoru. Ev yemeği = Evde pişen, kadınlar tarafından pişirilen yemek. Ahıret evi = Ahıret, öbür dünya. Aşevi = Mutfak. Ak ev = Göçebe aşiret. Kara ev = Yerli ve yerleşik aşiret. Canevi = Midenin üstü ki, sevinç, korku vesair duygulanmalarda orada bir ürperti hisolunur. Düğün evi = Düğün yapılan ev; sevinç ve şenlik evi.

Türkçe Sözlük

(i. A.) («velî» den itaf.). 1. Daha önce gelen, daha iyi. Ar. mukaddem, müraccah: Oyle yapmaktan ise böyle yapmak evlâdır. 2. Daha lâyık, daha uygun, tebrike değer. Ar. enseb: Bu göreve o, benden evlâdır.

Türkçe Sözlük

(i. A. «veel» den itaf.) (mü. evlâ) . (c. evvelin, evâil). 1. Birinci, ilk: Bâb-ı evvel = Birinci bâb; birinci kısım. Dereee-i Ülâ = Birinci derece; insanların evveli Hazret-i Adem’dir. 2. Eski, geçmiş, Ar. kadîm: Evvel zamanda; zaman-ı evvelde. Evvelin ve Ahirin = Eskiler ve yeniler. 3. Daha önce gelen, Osm. takaddüm eden, mukaddem: O, benden evveldir. 3. Başlangıç, baş, ibtidâ: işin evveli, kelimenin evvelinde, kitabın evveli, beşinci asrın evâili, haziranın evâilinde; onun evvel ve Ahırını bilirim. Min evveli ilâ Ahire = Başından sonuna kadar. 1. Geçmiş zamanda, Osm. mukaddimâ, ibtidâları: Evvel güzel yazı yazardım sonra bozdum. 2. Daha önce, daha ileri, daha eski: O, benden evvel bu işe başladı; ben sizden evvel geldim; bir gün, iki saat, üç sene evvel, mukaddem. Evvel emirde = Önce, başta, iptida, En evvel = En önce, en ibtidâ, en başta. Evvel-be-evvel = En önde, en ibtidâ, her şeyden evvel. Evvel ve Ahır = Önce ve sonra, mükerreren. Evvelleri = Evvelce, eski zaman.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Biraz evvel, önce. Ar. mukaddimâ. 2. Daha evvel, ondan önce.

Türkçe Sözlük

(i. A. c. «evvel» den imen.). Bir iş veya hâdisenin başlan, ilk kısmı, asıl madde veya vak’alardan önce ortaya çıkan alâmetler. Ar. mebâdî, mukaddemât: Bu işin evveliyyâtı vardır; evveliyyâtını bilmedikçe işi anlıyamazsınız.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s.) mükemmel, kusursuz; üstün, faziletli, mümtaz, faik. excellently (z.). peka1â, mükemmelen.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s.), (i.), (f.) bağışık, muaf, ayrı tutulan, müstesna; (i.) muaf olan kimse, mükellef olmayan kimse: (f.) muaf tutmak, bağışıklık tanımak; hariç tutmak, istisna etmek. exemption (i.) muafiyet, bağışıklık, ayrı tutma,ayrılık, istisna etme.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). başlangıç; nutuk veya yazının giriş kısmı, mukaddeme, önsöz.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s)., (i). ince,zarif, nefis, enfes, çok güzel; mükemmel; keskin; şiddetli; (i). züppe adam. exquisitepain şiddetli ağrı. exquisite taste ince zevk. exquisitely (z). zarif bir şekilde; şiddetle.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Erkek İsmi) 1.Sabırlı. 2.Dönen, pişman olan, günahlarına tevbe eden demektir. Kur’an’da adı geçen peygamberlerden. Güzel sabır sahibi. Allah’ın imtihanına güzellikle sabredip mükafat ve ihsana ulaşmıştır. -Türk dil kuralı açısından “b/p” olarak okunur.

Türkçe Sözlük

(i. A.) Başlangıcı olmayan geçmiş zaman, ebed mukabili. Ezelden, min-elezel = iptidadan, eskiden, başlangıcı olmayan zamandan beri.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s). inanılmaz, müthiş, mükemmel, fevkalade; uydurma, hayal mahsulü, efsanevi; abartılmış, mübalâğalı. fabulously (z)., (k.dili) inanılmaz mükemmellikte.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Erkek İsmi) 1.Övünülecek, iftihar edilecek. 2.Şerefli, kıymetli. 3.Parlak, güzel, mükemmel.

Türkçe Sözlük

(i. A. fahâmet’den smüş) (c. fihâm (bunun yerine galat olarak fahîm kullanıyoruz). Büyük, ulu, azametli, Osm. muazzam, mükerrem.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i)., (k.dili) göğüsleri dolgun göstermek için sutyen içine doldurulan pamuk.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). aile; zürriyet, kabile,akraba; çoluk çocuk, ev bark; fasile, cins,tür. family Bible bir ailenin önemli günlerini kaydettiği içinde boş sayfaları bulunan büyük boy Kitabı Mukaddes. family circle aile çevresi, aile muhiti; tiyatroda üst balkon. family

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s). ünlü, meşhur, tanınmış,maruf; belli: (eski), (h. dili) iyi. famously (z). meşhur olarak; (h. dili) mükemmel.

Türkçe Sözlük

(i. A. feres’ten if.) (c. fürsân). 1. Atlı, süvari: Fürsân-ı Arab. 2. Binici, binmek işini iyi bilen, binicilikte mâhir. 3. mec. Mahir, muktedir, bir fen ve hünerde sanki at oynatmaya ehil: Fâris-i meydan-ı fesâhat.

Türkçe Sözlük

(i. A. fark’tan imüb.). 1. Doğruyu yanlıştan fark etmede pek mahir ve muktedir (bu sıfatla ikinci halife Hz. Ömer için kullanılmıştır. Lügat mânâsıyle kullanılmayıp isim gibi kullanılır). 2. (tıp) Tiryak-ı fâruk = Meşhur bir panzehir ilâcı (Fr. Iexplarmaque).

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Tutma, sayma, itibar etme (var veya yok) kabul etme, bir dava ve meseleyi onun üzerine kurmak üzere bir şeye doğru ve olmuş nazariyle bakma, takdir: Taksim olunacak bin liramız var farzedelim, burada on metre yüksekliğinde bir sütun farzedin, farzedin ki, ben razı oldum. Farz-ı muhil = Gerçekleşmesi mümkün olmayan bir şeyi olmuş farzetmek: Farz-ı muhal olarak dünya hareketten dursa. 2. Dinin hükümlerinden icrası vâcib olan, sünnet mukabili: Namaz her Müslüman için farzdır. Farz-ı ayn = icrası istisnâsız bütün Müslümanlara lâzım olan farz. Farz-ı kifâye = Edası yalnız hususî şartları haiz olanlara lâzım bulunan farz. 3. Farz imiş gibi yapılması zaruri şey, vâcib, zarurî, nâçar: Bu işi görmek bize farz oldu. Ebeveyne hizmet etmek -evlât için farz-ı ayndır. Üzerime farz değildir = Vazifem değildir, ne vazifem? Bilfarz = Tutalım, şöylece takdir edelim: Bilfarz ben bu işe razı olsam ne yapmamız gerekir? Bilfarz ve-t-takdir = Farazâ.

Türkçe Sözlük

(FASL) (i. A.) (c. fusûl). 1. Ayrılma, ayrılık, vasi mukabili. 2. Kesme, çözme, hüküm, hal: Davayı fasletti. Hal ve fasl. 3. Bir kitap veya kısmın bölündüğü parçaların her biri: Kitabın ikinci faslı. 4. Senenin bölündüğü dört mevsimin her biri: Fasl-ı bahâr = İlkbahar. Fasl-ı sayf = Yaz. Fasl-ı harîf — Sonbahar. Faıl-ı şltl = Kış. Füsûl-i erbaa = Dört mevsim. 5. Tiyatro oyununun, piyeslerin bölündüğü kısımların beheri ki, perde değişikliği ile oynanır. Fr. acte. 6. Bir defada icra olunan musiki: Bir fasıl çalmak. 7. Çekiştirme, Ar. gıybet, mezemmet: Fasletmek, t. İnsan organlarının oynak yeri: Mafsal. Asıl ve fasıl = Asıl ve esas: Bunun aslı ve faslı yoktur; hiç vukuu yoktur, büsbütün esassızdır. Fasl-ı müşterek — İki sathın birbirine temas ettikleri yer ve orada teşkil ettikleri çizgi.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s). öldürücü, mahvedici, yok edici; talihsizlik getiren; kadere bağlı, mukadder,önüne geçilemeyen. fatally (z). öldürücü bir surette, ölecek derecede; kadere bağlı olarak.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). her şeyi kader ve kısmete bağlayan kimse, fatalist. fatalistic (s). her şeyi talih veya kadere bırakan. fatalistically (z). mukadderata bırakarak.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s). mukadderatı tayin eden, mukadder, kaçınılmaz; tarihi önem taşıyan; meşum. fatefully (z). kaçınılmaz bir surette, mukadder olarak; meşum bir şekilde.

Türkçe Sözlük

(i. A.) 1. Kâbe ve ravza-i mutahhara hademesi ve süpürücüsünün sıfat ve hizmeti. 2. Eskiden yüksek berat ile verilen bir unvan olup, bunu haiz bulunanlar bir vekil tayiniyle her sene mukaddes yerlere birtakım vakıf aidatı takdim ederlerdi: Ferâşet-i şerife beratı; ferâşet çantaları.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Hüzün keder ve üzüntüden sonra gelen sevinç ve iyi hal. Sıkıntı ve şiddet mukabili.

Türkçe Sözlük

(kaile) (i. A.). Üst; alt ve dûn mukabili: Ufkun fevkinde, akrânının fevkine çıktı. Mâ-fevk = 1. Üstteki, daha yukarı olan, mâdûn mukabili: İnsan daima mâfevkıne bakıp ibret almalı, mâdûnuna da bakıp teselli bulmalıdır. 2. Amir: Askerliğin birinci şartı mâfevkıne itaattir. Fevkel-had = Hadden aşırı. Fevkalâde = Normalin üstünde olan, istisnaî olarak. Fevkal-gaye = Nihayet derecede. Fevk-mâ-yetasavver = Tasavvur olunabilecek derecenin üstünde, pek fazla. Fevk-al-me’mûl = Ümit olunabilenden fazla.

Türkçe Sözlük

(i. İng.). Lif, tel, bitki veya cam liflerinden yapılmış mukavva veya tahta.

Türkçe Sözlük

(i.) (ses taklidi). 1. Bir sıvının kaynamasını tasvir ve taklit ederek mükerrer kullanılır: Su fıkır fıkır kaynıyordu. 2. Göz alacak surette parıl parıl parlayan ve ışık saçan bir şeyi tasvir eder: Birtakım cam parçaları kumun içinde güneşten fıkır fıkır parlıyordu. 3. Her biri bir taraftan oynayıp kımıldanan kalabalığı ve hareketi tasvir eder: Böcekler mutfakta fıkır fıkır kaynaşıyorlardı.

Türkçe Sözlük

(hi. coğrafya). Mukaddes toprağı ve Kudüs’ü içine alan ülke ki, şimdi İsrail ile Ürdün devletleri arasında bölünmüştür.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s)., (z)., (f). güzel, ince, zarif; (saf, katkısız, katışıksız, halis; hassas, ince ruhlu, duygulu; ala, mükemmel, üstün: berrak, açık; (z)., (k).dili güzel, hoş, iyi; (f). toz haline getirmek; güzelleşmek. fine arts güzel sanatlar. finedraw (f)., (te

İngilizce - Türkçe Sözlük

(f)., (i). bitirmek, sona erdirmek; tamamlamak, ikmal etmek; terbiye etmek; mahvetmek; telef etmek, yıkmak; (k).dili yok etmek; bitmek, sona ermek, nihayet bulmak; (i). nihayet, son; en mükemmel durum, son iş, cila, rötuş. finish off veya up bitirmek.

Türkçe Sözlük

(i. F.). 1. Yokuş, çıkış. İniş demek olan neşîb mukabili: Firâz 0 neşib a 2, Yükselten, yukarı tutan. Osm. ref’eden (sıfat terkipleri yapmaya da yarar): S«r-flrlz = Başını yükselten, başı yukarıda olan, seçkin.

Yabancı Kelime

İng. first-class

birinci sınıf

Kaliteli, mükemmel, kusursuz.

Türkçe Sözlük

(i.). Sürünen bir kumaş ve eski terlik yahut hafif surette akan su sesini taklit ve tasvir ederek ekseriya mükerrer kullanılır: Fış fış, fışır fışır yürümek, sürünmek, akmak.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i)., (f). yarık, çatlak, rahne; yarma; (tıb). fisur, cilt veya mukozanın hafifçe veya yüzeysel olarak çatlaması; (f). yarmak, çatlatmak; ayrılmak, çatlamak.

Sağlık Bilgisi

Çoğunlukla anüs yakınında meydana gelen, içi cerahat dolu, ufak, kırmızı ve akıntılı bir şişliktir. Etrafında ağrı vardır. Tedavi edilmedikçe geçmez. Tedavisi için aşağıdaki reçeteler veya ameliyat tavsiye edilir.

Tedavi için gerekli malzeme : Adaçayı, su.

Hazırlanışı : 1 çay bardağı kaynak suya, 3 kahve kaşığı adaçayı konur. 10 dakika bekletilip süzülür. Sonra bu suya batırılan bir parça pamukla, fistülün üzerine kompres yapılır. Aynı işlem hergün tekrarlanır.

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Kandil ve muma konulan pamuktan bükülmüş ip. Fitil emdiği yağla yanıp ortalığı aydınlatır: Kandilin fitili bitti; bu mumların fitilleri pek kalın. 2. En evvel icat olunan tüfek ve topların falyelerine konulan kaytan ki, bir ucu tutuşturulup ateş falye deliğine ulaşınca içlerindeki barut parlayıp silâh boşanırdı: Tüfek, top fitili. 3. Merheme batiniıp yaraya geçirilen uzun tiftik. 4. Kumaşın altına kaytan gibi bükülmüş bir şey konup dıştan kabarık yol gibi görünen dikiş: Fitil yapmak; fitil çevirmek. Fitili almak = Birdenbire hiddet edip parlamak. İdare fitili = Eskiden kullanılan pek az yağ yakan ve az ışık veren kandil. Burnundan fitil fitil gelmek = Edilen fenalığın karşılığını görmek. Fitiltaşı — Cam gibi şeffaf, kâğıt gibi yumuşak ve kolay kesilir, ateşte yanmaz bir maden ki, soba, kapı ve pencerelerine ve buna benzer şeylere takılır. Osm. hâcer-i fetîle, dağ keteni, Fr. amiante. Fitil vermek = Kızdırmak, azdırmak, (denizcilik) Fitil tahtası = Geminin iç kaplamasından iki lumbar arasında kaplanan tahtalar.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i)., (f). (ed, Ied; ing,ling) fanila, pazen; (çoğ). fanila, iç çamaşırı; faniladan yapılmış spor pantolon; (f). fanila giydirmek, fanila ile oğmak. flanneled (s). fanila kaplı. flannelette' (i). hafif fanila, fanilaya benzer pamuklu kumaş, pazen.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(f). pamuk gibi top top olmak (bulut); topaklamak (toprak).

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). saç veya yün yumağı şiltelere doldurulan kaba pamuk veya paçavra, kıtık; duvar kağıdına kumaş görünüşü kazandırmakta kullanılan ince ince kesilmiş kumaş veya yün parçaları: (kim)., (çoğ). pamuğa benzer ufak parçalar. flock bed kıtık şilte. flocky

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). vaftiz kurnası; bilhassa Katolik kilisesinde içinde mukaddes su bulunan kurna; menşe, kaynak; lambanın gaz haznesi.

İngilizce - Türkçe Sözlük

edat bağlaç için, -e; uğruna; şerefine; -den dolayı sebebi ile, cihetten; -e mukabil, karşı; uygun; yerine; hususunda, dair; göre; baglaç çünkü, zira. for all I know bildiğime göre. for all that herşeye rağmen. forall the world ne pahasına olursa olsu

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s). önceden gitmiş, geçmiş; bitmiş. foregone conclusion kaçınılmaz sonuç, mukadder olan şey.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). önsöz mukaddeme.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i Pro testanllkta aşırı tutuculuk; Kitabı Mukaddesi harfi harfine tefsir etme fundamentalist i dini akidelerde aşırı tutucu kimse

İngilizce - Türkçe Sözlük

i, s dimi, pamuklu kadife; tumturaklı üslup; s dimiden yapılmış; tum turaklı; saçma, boş, değersiz

Teknolojik Terim

Bu lazer pikap taban birimi, polyester reçine, kalsiyum karbonat ve cam fiberi bileşiğinden yapılmıştır. Mükemmel mekanik özelliklere sahip çok sert, az rezonanslı, anti-manyetik malzemedir.

Türkçe Sözlük

(GAİB) (a uzundur) (i. A.) (mü. gaaibe) (gayb, gıyâb’dan if.). 1. Hazır olmayan, kayıp; gözden gizli olan, göz önünde olmayan, hazır mukabili: Bu işe karar verildiği zaman ben gaip idim, gaip olan arkadaşların hakkını yememeli. 2. Nerede olduğu malûm olmayan, bulunamayan, zâyî: Kalemim gaip oldu, çakımı kaybettim.. 3. Gramerde konuşan ve konuşuculardan başka olan şahıs. Şahs-ı sâiis = Üçüncü şahıs: O kelimesi zamîr-i gaibdir. Kendini gaip etmek = Kendinden geçmek, aklı başından gitmek. Gaibde olmak = Nerede olduğu malûm olmamak, meydanda olmamak, (bk.) Kayıp.

Türkçe Sözlük

(a uzundur) (i. A.). Galiplik, galip gelme, yenme, üstünlük, kazanma, mağlûbiyet mukabili: Galibiyet bizim tarafta kaldı. Biz galibiyete nâil olduk.

Türkçe Sözlük

(i. F. A. gam = keder, F. dîden = Görmek). Keder görmüş, bir dert ve kedere uğramış. Ar. mağmûm, mükedder.

Türkçe Sözlük

(i. F.) (A. gam = keder, F. horden = yemek). Keder eden, üzülen. Ar. mükedder.

Türkçe Sözlük

(i. F.). Kederli, üzgün. Ar. mükedder, mahzun, mağmûm: Kendisini pek gam-nâk gördüm.

Türkçe Sözlük

(i. F. A.) (A. gam = keder, F. zeden == vurmak). Keder ve hüzne kapılmış, Ar. mağmum, mükedder.

Türkçe Sözlük

(i. F.). Gamlı, kederli, üzgün, Ar. mükedder, mağmûm.

Türkçe Sözlük

(a uzun) (i. A.) (mü. gamire) (gamr’dan if.). Harap, bayındır olmayan, şenliksiz, Amir mukabili: Arâzî-i Amire ve gamire.

Türkçe Sözlük

(i. A. garm’dan smüş.) (c. guremâ). Alacaklı, Osm. dâin, mukriz. Taksînvi guremâ = Borçlunun malının alacaklılar arasında bölünmesi.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(A.) [ غصيان] kusma. 2.kusmuk.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. ağyar). 1. Başka, özge, diğer, Ar. Ahar, mâada: Gördüğümüzün gayrı bir adam. Onun gayrı. Beni gayra muhtaç bırakmayın. Ağyâra iltifat ediyor. (Benzerleri gibi bu da dilimizde ekseriya yanlış olarak bir «ı» ile kullanılır): Bu gayrı iştir. Gayrisini aramayın. Aramızda ayrı gayrı yoktur. 2. e. Arapça sıfatların başına girip menfi mânâsıyle mürekkep sıfatlar teşkil eder. Farsça’daki nâedatının karşılığıdır: Gayr-ı câiz = Caiz olmayan, Fars. nâ-revâ. Gayr-ı tabîİ = Tabiî olmayan. Gayr-ı mahdûd = Sınırsız, hadsiz. Gayr-ı muktedir = iktidarsız, Fars. nâ-tüvân. Gayr-ı müslim = Müslüman olmayan, islâm’ın gayrı bir dinde bulunan. Bigayr, min gayr = Menfi mânâ ifade eder: —siz, bilâ—: Bigayr-ı hak = Haksız yere. Min gayrı haddin = Haddim olmayarak. Gayr ez = den mâdâ, haricinde. Gayr-ez-güzeşte = Faizden başka, faizi hesab edilmediği halde. Ve gayrı hi ve gayrı zâlike = Vesairleri, ve başkaları. İlâ gayr-ün-nihâye = Sonu gelmemek üzere, böylece devam etmek, c. Rakipler, düşmanlar: Ağyâre vefâ bize cefâ.

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Kıskanma, kıskançlık: Korkarım gayret beni öldürür. 2. Sevgili ve kutsal bir şeye yabancıların tecavüz ve taarruzunu görmekten hasıl olan tahammülsüzlük duygusu. Ar. hamiyyet: Kendisinde vatan gayreti, din gayreti vardır. Aile hakkında gayretini herkes bilir. 3. Fevkalâde çalışma, himmet; rehavet mukabili: Bu işi bugün bitirmeye gayret etmeli. Bu iş sizin gayretinizle olacaktır. 4. Sabır, tahammül, bir belâ olunca erkekçe davranma: Böyle bir halde siz gayret etmelisiniz ki, sizin gayretiniz diğerlerine de teselli versin. Gayreti elden bırakmamalı. Gayret vermek = Cesaret vermek teselli etmek. Gayreti kesilmek = Cesaretini kaybetmek. Birinin gayretini gütmek = Ona taraftarlık etmek: Daima hemşehrilerinin gayretini güder. 5. e. Gayreti... = Davran, himmet et, çalışmaya devam eti

Türkçe Sözlük

(i.). Pamuk veya ipekten sicim, bükme: ipek kaytan, pamuk kaytan. Gaytan yakısı = Kaytan şeklinde dar ve uzun yakı. (bk.) Kaytan.

Türkçe Sözlük

(e.). Geçtiği halde: Saat beşi çeyrek geçe. Mukabili: Kala.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Gelmek, beriye hareket etmek. Ar. vürûd, Fars. Amed: Babam dün geldi. Her akşam eve gelir. Çocuklar şimdi okuldan gelecektir. 2. Geriye dönmek, Osm. rücû etmek: Gidip gelme: Osm. azîmet ve avdet: Gittiği ‘yerden gelmez. Git ama, çabuk gel. 3. Girmek, yaklaşmak, başlamak, olmak: Yaz geldi. Ramazan geliyor. Tatil, imtihan geliyor. 4. Yetişmek, Osm. vusûl, muvasalat etmek: Vapur kaçta gelir? 5. Ortaya çıkmak, belli olmak, Osm. zuhûr etmek, peydâ olmak, hâsıl olmak, tebâdür eylemek. Kendisine bir alıklık geldi, iki günde bir sıtma gelir. Hatırıma, aklıma geldi. 6. Dokunmak, isabet etmek, rasgelmek: Başına bir taş geldi. Başına bir musibet gelmiş. Gelen çekilecek. 7. Uymak, uygun ve muvafık olmak, yakışmak: Bu palto bana gelmez. Bu kıyafet benim yaşımda bulunanlara gelmez. Bu hesap işinize gelir mi? 8. Tesadüfen olmak, bulunmak, çıkmak, tesadüf etmek: O çizme bana dar, kısa geldi. Yediğim yemek mideme ağır geldi. Yağan yağmur ekinlere çok iyi geldi. 9. Ğörünmek zannolunmak: Bu yol bana pek uzun geldi. Bu meyve size acı gelmedi mi? Bana öyle geliyor ki = Zannediyorum. 10. Çekmek, tahammül etmek, dayanmak: Bu at yüke gelmez. Ben çok yürümeye gelmem. O adam şakaya, latifeye gelmez. 11. Netice vermek, Osm. intâc olunmak, netice suretiyle hasıl olmak, müncer olmak: Bundan ne gelir? Bundan çok şey gelebilir. Bu hal neden gelir? 12. Dûçâr olmak, uğramak: Aha gelmek. Ahıma geleceksiniz. 13. Gelir getirmek, irâd olmak, vâridat ve aidat suretinde hasıl olmak: Çiftlikten, malından, vakıftan kendisine senede bir kaç bin lira gelir. 14. Kabûl etmek, muvafakat eylemek: Sonunda benim sözüme geleceksiniz. O da benim fikrime geldi. 15. Kabil olmak, uymak: Hesaba, kaleme, imlâya, tarife gelmek. 16. Çıkmak, görünmek, Osm. sudûr etmek, sâdır olmak: Benden öyle iş gelmez. O adamdan böyle bir iş gelebilir mi? 17. Yalandan göstermek veya görünmek: Görmezden gelmek = Görmez gibi olmak. Bilmezden gelmek — Bilmez gibi olmak, tecahül etmek. Arkadan gelmek = Takip etmek. Aşağı gelmek: 1. İnmek, Osm. nüzul etmek. 2. Yıkılmak, düşmek. Ağıra gelmek = Güce gitmek, hiddete sebep olmak. Elden gelmek = Mümkün olmak, iktidar dahilinde olmak: Bu iş benim elimden gelmez: Ben yapmaya muktedir değilim. Elden gelen = İktidar dahilinde olan, kabil ve mümkün olan: Elden geleni esirgememeli, yapmalı. Elden ne gelir: Ne yapılabilir? Ele gelmek = 1. Yakalanmak, tutulmak, Osm. ahz ve girift olunmak. 2. Sahip olunmak, tasarruf olunmak, müyesser olmak: Böyle bir mal kolay ele gelmez (geçmez). İçeri gelmek = Girmek, Osm. dühûl etmek. İçe gelmek = Kalbe doğmak, Osm. sünûh etmek. İşe gelmek = Yaramak, kullanılabilir olmak. İleri gelmek = Netice çıkmak: Bu hal neden ileri geliyor? İlerigelen = Hatırlı kimse: Kasabanın ilerigelenleri: Eşraf ve Ayânı. İmâna gelmek = 1. İnanmak, Müslüman olmak, Osm. ihtidâ etmek. 2. mec. Sonunda doğruyu kabul etmek, kanmak. Başa gelmek = 1. Üste çıkmak, Osm. tasaddur etmek. 2. Vuku bulmak. Derde uğramış olmak: Başıma bir belâ geldi. Başıma geleni bilseniz. Başıma neler geldi. Başı taşa gelmek

Türkçe Sözlük

(i. F. A.). Felek gibi muktedir, kudretli.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Lâzım, yarar, Ar. muktezi: O, bana gerektir. Neme gerek? 2. Yakışır, şâyân, şâyeste, lâyık, müstahak: Bu memuriyet size gerektir. O adam prangaya gerektir. Gereği budur = Yakışırı, gereği gibi, lâyıkı veçhile. 3. Lüzum, hâcet: Gerek ise, gereği budur. 4. (asıl gerekmek fiilinin geniş zaman 3. şahsıdır) İster, Fars. hâh: Gerek zengin, gerek fakir olsun. Gerek siz, gerek biz.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Art, jirka, kıç, halef: Evin, geminin, kervanın gerisi. 2. Bir şeyin sonra gelen kısmı, son, art: Kışın, soğuğun, alınan haberlerin gerisi. 3. insan ve hayvanın arkasındaki organ, kıç, kuyruk. Ar. acz, verâ: Tavuğun gerisi. 4. Alt taraf, Ar. mâbâd: Gerisi gelecektir. Gerisi bundan iyidir. 5. Dönüş, avdet; arkaya doğru hareket: Sağdan geri, soldan geri. 6. Arkada bulunan, art, halef, Fars. pesîn: Binanın, geminin geri tarafı, kervanın geri kısmı. 7. Sonraki, Ar. muahhar, ait: Hikâyenin geri kısmı, yazın geri sıcakları. 8. Aşağı bulunan, Fars. dön. Derste arkadaşlarından geridir. 9. Gerçek vakitten az gösteren, ileri mukabili: Sizin saat geridir. 10. Arkada, artta: Geri kalmak, geri geri gidiyor. 11. Sonra, Ar. bâde, muahhar: Şimden geri. 12. Tekrar, yine: Geri gitmek, geri dönmek, geri çevirmek, geri vermek. Katılan harflerle beraber yer ve zaman zarfları teşkil eder: Geriden, geride, geriye, gerisince: Geride kalmak, geriye dönmek, geriden yürümek, gerisince gitmek. Geri almak = Tekrar almak: Malımı beğenmezse geri alırım. Bu sözü geri alın. Gerisini almak = Kalan kısmı da yapıpı bitirmek: O işin gerisini aldınız mı? Ayakları geri geri gitmek = Gönülsüz ve istemiyerek gitmek. Geri çevirmek = İade etmek, yüzgeri etmek. Geri dönmek = Avdet etmek. Geri durmak = Teşebbüs etmemek, karışmamak, ictinâb etmek, çekilmek. Geri kalmak = 1. Diğerlerine yetişememek, arkada kalmak: Arkadaşlarından geri kaldı. O, kimseden geri kalmıyor. 2. Tehir olunmak, geciktirilmek, muvakkaten vazgeçilip yapılmamak: O iş geri kaldı. 3. Uzak olmak, vazgeçmek: Çalışmaktan geri kalmıyor. 4. Gecikmek: Bugün vapur geri kaldı. Geri koymak = Tehir etmek, sonraya bırakmak. Geri gelmek = Geri dönmek. Geri gitmek = Çökmek, çözülmek. Geri vermek = Red, iade etmek.

Türkçe Sözlük

(i. F.). Sıcak hava, yaz; sermâ mukabili.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Germek, çekip uzatarak kurmak: ipi, teli, yayı germek. 2. Çekip uzatarak asmak: Perde, çarşaf germek. Haça, çarmıha germek, asmak. Göğüs germek = 1. Güvenmek, övünmek, hakkıyla iftihar etmek: Göğsümü gere gere gezerim. 2. Karşı durmak, mukavemet etmek: Düşmana göğüs geren bir alay.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Yürümek, dolaşmak, devir ve hareket etmek: Bahçede geziyordum. Damın üzerinde kuşlar geziyor. 2. Seyir, temaşa ve teferrüc etmek, dolaşıp eğlenmek: Çocuklar gezmeye gitti. Derslerini bitirdikten sonra iki saat gezmeye müsaadeleri vardır. 3. Bulunmak, mevcut olmak: Siz buralarda da mı geziyorsunuz? Benim şemsiyem oralarda ne geziyor? 4. Ayakta olmak, yatmamak, hasta olmamak. Epey vakit yattı, şimdi gezmiyor. Yataktan kalkmış geziyor. 5. Dolaşmak, gezip seyahat etmek, dolanmak: Avrupa’nın her tarafını gezmiştir; o, dünyayı gezmiştir. 6. Her tarafını görüp muayene etmek, bakmak: Kiralayacağım, satın alacağım evi, bağı gezdim. Hereke fabrikasını gezmeye gidiyorum... Ardında, arkasında, peyinde, peşinde gezmek = Talibi olmak, elde etmeye, edinmeye çalışmak. El üstündie gezmek = Saygı görmek, Osm. muazzez ve mükerrem olmak. Ellerde gezmek = Çok beğenilmek. Boş gezmek = Avare olmak, işsiz durmak. Dillerde gezmek = Yayılmak, şâyî olmak, dedikodu mevzuu hâline gelmek. Kol gezmek = Muhafaza için asker dolaşmak. Gezip tozmak = Sürtmek, hovardalık etmek. Ne gezer = Nerede? Hani ya, yok: Bu küçük yerde kitap, kitapçı ne gezer? Bizde öyle şeyler ne gezer? Nerelerde geziyor = Nerededir, ne oldu?: Bizim kalemtıraş nerelerde geziyor?

İngilizce - Türkçe Sözlük

s., i., bak. gild; yaldızlı, süslü, müzehhep; i. yaldız. giltedged s. kenarı yaldızlı; birinci sınıf, mükemmel, âla.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i., f. (ned,ning) çiğidi pamuktan ayıran makina, çırçır; mak. makara; maçuna; tuzak; f. pamuk çekirdeklerini çıkarmak; tuzağa düşürmek. gin block mak. vinç tornosu. gin rummy bir çeşit iskambil oyunu.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. alaca dokuma, çizgili pamuklu kumaş.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Bir şeyin içeriye girmiş yeri. Çıkıntı mukabili: Duvarın orasında bir büyük girintisi vardır. Bu binanın girintileri çıkıntıları pek çoktur. 2. Tashih İçin satırlar arasına eklenen küçük satır: Yazı girintisi. 3. Yüke yeni giren dört yaşında deve.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. içeriye varmak, sokulmak, dahil olmak, Ar. duhûl. Çıkmak mukabili: Eve girdi, yılen deliğe girdi. 2. Araya sıkışmak, karışmak: Meclise, kalabalığa girdi. Ben, öyle adamların içine giremem. 3. Bir meslek ve sınıfa katılmak, Osm. sülük etmek: Askere, işe, mektebe girdi. 4. Sığmak, Osm. istiab olunmak: Mızrak çuvale girmez. 5. Geçmek, sirayet etmek, sirayet edip yayılmak, intişar etmek: Koyunlara kelebek girdi. Düşman askerine hastalık girdi. Eve ateş girdi, mec Rahatsızlık girmek. 6. Karışmak, müdahale etmek: Ben öyle işe girmem. O, münakaşaya hiç girmedi. 7. Gelmek, başlamak, Osm. hulûl etmek: Muharrem girdi. Yaz giriyor. Araya girmek = Tavassut etmek, barıştırmak istemek. Ele girmek = 1. Ele geçmek, yakalanmak, tutulmak, Osm. giriftâr olmak. 2. Tesadüf olunmak. Birbirine girmek = Karışmak, kavgaya tutuşmak, telâşa düşmek. Bir çuvala girmek = Birlikte bulunmak. Denize girmek = Deniz banyosu almak, denizde yıkanmak. Zihne girmek = 1. Anlaşılmak, Osm. derkolunmak. 2. İstediği bir şeyi yaptırmak. Renklen renge, bin bir renge girmek = Pek sık fikir ve şekil değiştirmek. Rüyaya girmek = Düşte görünmek: Filân iş hiç aklımda yokken bu gece rüyama girdi. Suya girmek = Dalmak. Kıyafete girmek = Bir kıyafet almak. Günaha girmek = Günahkâr olmak. Günahına girmek = Biri hakkında haksız yere kötü düşünmek veya haksız yere kötülük isnâd etmek. Güveyi girmek = Zifaf etmek, evlenmek. Girip çıkar. = Gelip giden: Bu eve girip çıkanların haddi hesabı yoktur. Balta girmemiş = Hiç insan eli görmemiş, birbirine karışmış (orman).

Türkçe Sözlük

(i.). Giyinmiş, elbisesi mükemmel, üstü başı düzgün. Giyimli kuşamlı = Çok iyi giyinmiş, temiz, iyi kıyafetli.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. şanlı, şerefli, ünlü; parlak, muhteşem, mükemmel, fevkalade. gloriously z. şanla, şerefli olarak. gloriousness i. şanlı oluş, ihtişam.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. İnsanın, önden, gerdanla bel arasındaki kısmı, sine, Ar. sadr. Geniş, dar göğüs. Göğsüm ağrıyor. Göğüse nişan takmak. 2. Atın vesair hayvanların gerdanıyla ön ayaklarının yukarısı arasındaki ön kısımları: Atın göğsü geniş olmalı. 3. Geminin önü, cephesi. Göğüs göğüse vurmak = Red ve defetmek, karşılamak, mukabele etmek. Göğüs tahtası = Göğsün yukarısı, Ar. re’s-üs-sadr. Göğüs çukuru = Göğsün mideye yakın olan çukur yeri. Tavuk göğsü = Tavuğun göğüs etiyle yapılan bir çeşit muhallebi. Göğüs illeti = Göğüs hastalıklarının beheri. Ar. sell-ir-rie, zîk-ı nefes vesaire. Kumrugöğsü = Bir renk adı. Göğüs geçirmek = İç çekmek. Göğüs germek = 1. Güvenmek, dayanmak: Düşmana karşı göğüs gerdim. Bu işe göğüs gerdi. 2. Oğünmek, iftihar etmek: Göğsümü gere gere söylerim. Göğüs göğüse = Yakından, karşı karşıya, yüz yüze, Fars. rû-be-rû: O kalabalıkta kendisiyle göğüs göğüse geldik. İki taraf askeri göğüs göğüse geldiler: Göğüs göğüse harb ettiler. Göğüs vermek = Mukavemet etmek, dayanmak.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Göğsü dayamak, göğsü siper ederek karşılamak. 2. Red ve defetmek, karşılıkta bulunmak, mukabele eylemek.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s.) (better, best) (i.), ünlem iyi, âIâ, güzel, hoş; uygun, münasip, yerinde; faydalı; doğru; hayır sahibi, kerim, cömert; uslu, itaatli; dini bütün; muteber; şerefli; sağlam, mükemmel, dolgun; çok, büyük; hünerli; güvenilir; hayırlı; bozulmamış; sı

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i.), ünlem iyilik, güzellik; erdem, mükemmellik; cömertlik, ne- zaket; fazilet; faydalı kısım; ünlem Allah! Goodness knows! Allah bilir! For good ness' sake! Allah aşkına ! Thank good ness! Allaha şükür! have the goodness to lütfen, nezaketen . I wis

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Görüş vasıtasiyle bir şeyin şekil ve dış durumunu hissetmek, Osm. rü’yet ve müşâhede eylemek: Yeni yapılan mektebi gördüm. Ömründe deniz görmemiş. 2. Görüş hassasına mâlik olmak, Osm. bînâ olmak: Deynekle gezen şu ihtiyar hiç mi görmüyor? Biraz görüyormuş. Onun gözleri görmez. Bir gözü az görür. 3. Anlamak, Osm. derk ve fehm etmek: Gördüm ki iş fena olacak. Gördün ki fayda yoktur. 4. Mütalaa ve mülâhaza etmek, bulmak, düşünerek, muhakeme eylemek: Bu işi nasıl görüyorsunuz? O adamı nasıl gördünüz? Ben bu havayı iyi görmüyorum. Lâyık, reva, münasip görmek. 5. Rasgelmek, tesadüf etmek, buluşmak, konuşmak, görüşmek, mülâkat etmek: Onu dün gördüm. Berikini yarın göreceğim. Çoktan kendisini görmedim. 6. Ziyaret etmek, ziyaretine gitmek: Hastalandım da kimse görmeye gelmedi. Hastayı görmek bir insanlık vazifescidir. 7. Edâ ve İfâ etmek, yapmak, yerine getirmek, tesviye eylemek: iş görmek, hizmet görmek, masraf görmek, hesap görmek: Ben kendi işimi kendim görürüm. 8. Uğramak, çekmek, Osm. dûçâr ve giriftâr olmak: Bu işten çok zarar gördüm. Ömründe sıtma görmemiş. Çok acı görmüş. Ceza görmek. 9. Erişmek, kavuşmak, elde etmek, Osm. nâil olmak, Fars. dest-res olmak: Kendisinden çok iyilik gördüm. Çok insaniyetini gördüm. Sizden ne gördüm. Sevabını cezasını, mükâfatını görürsünüz. 10. Denemek, tecrübe etmek, geçirmek: İş görmüş, gün görmüş. 11. Gezmek, bulunmak, yaşamak: Çok yerler görmüş, Avrupa görmüş. Hindistan’ı görmüş. Mektep görmek. 12. Almak: Terbiye görmek, ders görmek. Bu arazi hiç gübre, su, çapa görmemiş. 13 Hazırlamak, hazır etmek: Yolculuk hazırlıklarını görüyor. 14. Düşünmek, tedbir almak, bulmak: Çaresini gör. Kendi hâlini görsün. 15. Geçirmek: Bu sene yaz, kış görmedik 16. Lüzum kipine eklenerek meşguliyet ve devamlılık gösterir: Alagörmek, yazagörmek. Az görmek = Azdır diye beğenmemek, küçümsemek. Çok görmek = kıskançlık duymak, çekememek. Hoş görmek = İyi görmek, müsamaha etmek, tasa etmemek. Düş, rüya görmek = MAnâ Aleminde görmek. Adet görmek = Hayız gelmek (kız) bülûğa erişmek. Gün görmek = 1. Aydınlık almak. 2. Mevkie, rahata erişmek. Gün görmüş = Tecrübeli. Göreyim seni = Teşvik tabiridir. Haydi bakalım, utandırma beni! Gün görmez = Karanlık.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Mülâkat. 2. Sohbet, sevgi, muhabbet. 3. Mükâleme, konuşma, görüşme, müzakere.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. İki veya fazla adamın birbirlerini görmelerine vasıta olmak, mülâkat ettirmek, bir yere gelmelerine yardım veya müsaade etmek: Sizi seveceğiniz bir adamla görüştüreceğim. Bu mektepte talebeyi yabancılarla görüştürmezler. 2. Sohbet ve mükâleme veya müzakere ettirmek: Ben iki tarafı görüştüreyim de karalarını size bildiririm. .

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Götürmek, yakından uzağa sevk ve nakletmek, getirmek mukabili: İzin verdiğimiz uşak, eşyasını alıp götürdü. On defa eşyasını getirip götürdü. 2. Koparıp almak, Osm. ref ve İzale etmek: Gülle bir kolunu götürdü. Atını su götürdü. 3. Kaldırmak, tahammül etmek, kabil ve mütehammil olmak: Bu pirinç çok su götürür. Sert adamdır, lakırdı götürmez. 4. Almak, taşıyabilmek: Bu kap iki okka götüremez. Su götürmek = Tevile müsait olmak. Başka türlü ifadeye müsait olmak.

Sağlık Bilgisi

Gözkapakları, çoğunlukla fazla ağlama sonucu şişer. Nezle veya kızamık sırasında da görülür. Bunlardan başka, kalp, böbrek, hastalıkları veya beze iltihaplanmasının da bir işareti olabilir. Bazı kimselerde de alerjiktir. Fazla ağlamak sonucu şişen göz kapaklarını tedavi etmek için aşağıdaki reçeteler uygulanır.

Tedavi için gerekli malzeme : Pamuk.

Hazırlanışı : Bir parça pamuk soğuk suya batırıldıktan sonra göz kapakları üzerine konur. 5 dakika bekletilir. Gerekirse tekrarlanır.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s.), (z.), büyük, kocaman, iri, cüsseli, azametli; çok, sayıca çok, külliyetli; uzun, sürekli; fazla; önemli; yüksek, meşhur; asil; mahir, usta; fevkalade; (k.dili) mükemmel; (z.), (k.dili) çok iyi, yolunda. great with eski hamile. be great on (k.dil

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i.), (f.) oluk, yiv, saban izi; alışkanlık, itiyat, âdet; (f.) oluk açmak; argo bir şeye kendini vermek, dalmak. in the groove A.B.D., argo mükemmel bir durumda. groovy (s.), argo son modaya uygun, mükemmel .

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i.) eski bir Alman hanedanına mensup bir kimse; ortaçağda İtalya'da Mukaddes Roma İmparatorluğu aleyhtarı ve Papaya taraftar milli istiklal partisi azası, Gelf.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i.), (f.), şiir mukâfat; bahşiş; (f.) mükâfat vermek .

Türkçe Sözlük

(I. F.). 1. Söylenmiş. 2. Musikiye tatbik olunan bir şarkı, tiyatro oyunu vesairenin nazmı, musikisi dışında kalan sözleri, şiir kısmı, beste mukabili: Filân operanın güftesi Victor Hugo’nun, bestesi ise Verdi’nindir.

Teknolojik Terim

OSD’ye benzer. Ev sineması kurulumunuza yapılacak herhangi bir ayarlama, TV / Projektöre bağlı olarak gerçekleştirilebilir. OSD’den farkı, kullanıcı kılavuzunun tamamen açıklamalı olup başlangıç seviyesinde olanlar için bile mükemmel ev sineması ve ince ayar sağlamasıdır.

Türkçe Sözlük

(i.). Gülmek işi, Ar. dıhk, Fars. hande: Onun bir tuhaf gülmesi vardır; sizin gülmenizden işkillendim Gülme almak = Gülmek his ve arzusuna mukavemet edememek, gülmeyi tutamamak: Beni bir gülme aldı.

Türkçe Sözlük

(i.) (gömmek’ten). 1. Değerli beyaz maden ki, altından sonra gelir. Ev eşyası, kadın süsleri vesaire imâline ve para basmaya yarar. Gümüş, 10.5 yoğunluğunda Ag senbolü ile gösterilen bir elemandır. Ar. fıdda, Fars. stm: Külçe gümüş, işlenmiş gümüş. 2. Gümüşten çatal, bıçak, kaşık: Gümüşleri kaldırdınız mı? Eskiden kalma çok değerli gümüşleri vardır. 3. Gümüşten yapılmış, Fars. simin: Gümüş şamdan. Gümüş kaşık çatal takımı. 2. Gümüş gibi beyaz; gümüş gerdan, gümüş kol. Gümüş balığı = Atrina, çamuka. Gümüş servi — Ayın suya aksetmesiyle hasıl olan beyaz yol. Gümüş suyu = Berrak su. Gümüş göz = Para göz, paradan başka gözüne bir şey girmeyen. Gümüş yaldız = Gümüşten yapılmış beyaz yaldız.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Arzın kendi mihveri üzerinde bir kere dönmesinden ibaret yirmi dört saatlik zaman. Ar. yevm, Fars. rûz: Ay otuz gündür, on gün geçti, beş gün evvel. 2. Yirmi dört saatlik günün aydınlık olan kısmı ki, ortalama on iki saat olup yazın uzar ve kışın kısalır, gündüz, gece mukabili, Ar. nehâr, Fars. rûz (bu mânâ ile bizce kullanılmaz olmuştur). 3. Zaman, çağ, devir, Fars. hengâm: Sultan Mahmud Han gününde, filân valinin gününde o vilâyette asayiş yerinde idi. 4. Hoş geçirilen zaman, ikbal, saadet, rahat: Zavallı, gün görmedi, gün görmüş, gün geçirmiş adam. 5. Hususî gün, resmî gün, yortu: Yarın İngiltere Kraliçesi’nln günü imiş, dün MÜsevîler’in günü idi. 6. Vakit, zamen: Bir gür zengin de olur, onun da günü var, gün oluı ki, çok kazanır. 7. Hel, iyi gün, kötü gün Günaşırı = Her iki günde bir, bir gül olup bir gün olmamak üzere: Günaşırı gc liyor, günaşırı ders okuyor. Ertesi gün = Bir gün sonra. Evvelki gün = Dünden e’ velki gün. İki gün evvel. İki günde bir = Günaşırı. Bir gün, günün birinde = B vakit, bir zaman: Bir gün gelecek ki, b gün olur ki. Bugün = Bulunduğumuz gü Ar. elyevm. Büngünkü günde = Bu zama da, zamanımızda, bulunduğumuz zamane Öbür gün = Yarından sonraki gün. I gün sonra = Yarın değil öbür gün. Günl den bir gün = Günün birinde. Bir gün vel = Mümkün olduğu kadar çabuk. Gi den güne = Gittikçe (günbegün demer II). Günü gününe = Aynı gün, arada ( geçirmeksizin. İşi günü gününde görmek Ertesi güne bırakmaksızın, Ar. bilâ-te’ Geçen gün = Birkaç gün evvel. Bugün de = Bu birkaç gün zarfında. Gün bu = Tam fırsat vaktidir.

Türkçe Sözlük

(i.). Günün aydınlık olan, yani güneşle aydınlanan kısmı, gece mukabili, Ar. nehâr, Fars. rûz: Ekvatora yakın yerlerde gündüz ile gece daima eşit gibidir, kutuplara yaklaşıldıkça yazın gündüz ve kışın gece pek uzayıp üç ay devamlı gündüz veya gece olan yerler de vardır. Gündüz vakti, gündüzün. Ar. nehâren: Gündüz çalışıp gece dinlenmek daha iyidir. Gündüzsefası = Bir cins çiçek ki, gündüz açılıp gece kapanır. Güpegündüz = İyice gündüz olduktan sonra. Ar. bâdelfecr. Gece, gündüz = Gündüzün ve geceleyin, Ar. leyl-ü-nehâr, Fars. şeb-ü-rûz: Daima gece gündüz çalışır, gece gündüz yürüdük.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. gurur). 1. Parlaklık, parlama, parlayan şey. 2. Fecrin ilk ışığı. 3. Yeni başlayan ay, bir günlük hilâl: Gurre-i garrâ. 4. Hicrî ayların birinci günü: Selh mukabili. Gurre-i Muharrem = Muharremin ilk günü. 5. Atın alnındaki beyaz leke, Ar. sabâh-ül-hayr. 6. (fıkıh) Dü şürülen cenine karşılık suçlu için lâzım gelen diyet, mal.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Evlenmekte olan erkek, gelin mukabili, Ar. arûs: Güvey ölmek, gelin güvey, güvey gelinin koltuğuna girdi. 2. Bir adamın kızını veya kızı olan yakınlarından bir kızı almış olan adam, damat: Filânın güveysi, o, benim güveyimdir. Güveyotu = Bir cins bitki Fars. merzencûş. Içgüveysi = Karısının evine giden damat. Içgüveyisinden hallice = Kendi hâlinde, kendi derdiyle sessiz sedasız uğraşır durumda. Güvey feneri = KAkünç denilen bitki.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. ahbâr). I. Bir vakanın tebliği, bir hâdiseden, hazır bulunmayanlara verilen malûmat, bilgi, havâdis, asıl Türkçe’si: Salık. Haber gelmedi; o işden bize haber veren olmadı; bir şey olursa ben size haber ederim. 2. İlim, vukuf, malûmat, bilgi: Fenden, senattan haberi yoktur; bu işden haberim olmadı. 3. Hadîs-i şerif = Peygamberimiz’in sözleri ve fiilleri: Haberde böyle denmiştir. 4. (edebiyat) Gramerde bir isme yakıştırılan sıfat, müsnet: «Allah büyüktür» denildiğinde «Allah» mübtedâ ve «büyük» haberdir. 5. (edebiyat) Olayı bildiren bir fiil veya cümle; mukabili: İnşâ. Bî-haber = Bir işten haber ve bilgisi olmayan, vukufsuz, malûmatsız, gafil (tersi olan «bâ-haber» tâbiri kullanılmayacak kadar soğuktur). İlmühaber = 1. Bir şeyin alındığını gösteren resmî senet. 2. Bir hususu göstermek üzere ekseri muhtarlarca verilen resmî kâğıt. Kara haber — Birinin ölümü hakkında akrabasına verilen haber.

Türkçe Sözlük

(i. A. gramer) (mü. haberiyye) Bir olayı haber veren (fiil ve cümle): Haberi fiil, cümle-i haberiyye. Mukabili: inşâİ.

Türkçe Sözlük

(HACC) (i. A.). Zilhicce ayında Mekke-i Mükerreme’de belirli törenlerle Kabe’yi ziyaret ve tavâf etmek ibadeti ki, İslâm’ın 5. şartıdır: Hac vazifesini yerine getirmek. Emîr-ül-hac = Osmanlı devrinde surre alayı ile karadan ve Şam yoluyla giden hacıları yöneten yüksek rütbeli görevli.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. ahcâr). Taş, Fars. seng: Hacer-i şecer — Taş, odun, değersiz ve iktidarsız adam. Hacer-i esved = KAbe-i mükerremenin kapısı yanında, duvarda bulunan siyah göktaşı, hac töreninde ziyaret edilir. Hacer-01-cav = Havadan düşen taş, göktaşı: Hacer-i semli = Fezada kendi başına veya toplu surette devreden çeşitli büyüklükte taşlar.

Türkçe Sözlük

(i. A. hiddet’ten if.) (mü. hâdde). 1. Sivri, ince uçlu. 2. Keskin, 3. Sert, pek tesirli. 4. (tıp). Şiddetli ve iltihaplı (yara, çıban). Fr. aigue. 5. (matematik): Zâviye-i hâdde — Dik açıdan daha dar olan açı, mukabili: Münferice.

Türkçe Sözlük

(i. A. hidmet’ten if.) (mü. hâdime) (c. hüddâm, hademe). Hizmet eden, hizmetçi, hizmetkâr: Onun menfaatlerine hâdim olmak İstemem. Hadim-ül Haremeyn-iş-Şerîfeyn = Mekke-i Mükerreme ile Medîne-i Münevvere’ye nisbetle Yavuz’dan beri Osmanoğullan’na mensup İslâm halîfelerinin aldığı tevazu unvanı.

Türkçe Sözlük

(İ. A. hafâ’dan smüş.) (mü. hafiyye). Gizli, saklı. Celî mukabili: Hafi ve celî = Açık ve kapalı.

Türkçe Sözlük

(HAFİF) (i. A. hifef’ten smüş.) (mü. hafife). 1. Ağır olmayan, Fars. sebük: Pamuk en hafif katı cisimlerdendir. 2. Ciddî ve mühim olmayan, ağırlığı olmayan: Hafif adam, hafif mizaçlı, hafif meşrepli. (istihkâm) Hafif İstihkâm = Savaş zamanında alelacele yapılan geçici istihkâmlar.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s.) kıllı tüylü, kıldan yapılmış; kıl gibi; ABD, (argo.) tehlikeli; mükemmel. hairi ness (i.) tüylülük, kıllılık.

Türkçe Sözlük

(i. A. hukuk). 1. Doğruluk, doğru ve gerçek olan şey, bâtıl mukabili: Hak budur; hakkı söylemeli. 2. Adi, adalet, hakkı koruma, insaf: Haktan katiyen ayrılmamalı. 3. Bir adama ait. olan şey: Hakkımı vermediler, hakkını istiyor; hakk-ı sarîh. 4. Bir iş ve zahmetin karşılığı: Emek hakkı, ayak hakkı. 5. Bir adamın emeğine karşı alacaklı olduğu maddî veya mânevî karşılık: Ana, babanın, öğretmenin hakkı pek büyüktür. 6. Pay, hisse: Makas hakkı = Makas peyi; ateş hakkı. 7. Adalet ve hakkaniyetin kendisi olan veya doğru olup bâtıl olmayan Allah: Hak-Taâlâ; Cenâb-ı Hak’tan dilerim. Bir isme bağlanarak «d» edatı ile beraber dair ve ait mânâsını ifade eder: Onun hakkında birtakım sözler oldu; bu husus hakkında bazı tafsilât verdi; bu, sizin hakkınızda hayırlı oldu. Hakkı olmak = Doğru söylemek, sözü doğru ve haklı olmak: Hakkınız vardır = Doğru söylüyorsunuz; bunu yapmaya, istemeye hakkım yok mudur? Hakketmek = Hak kazanmak, eriştiği bir karşılık ve mükâfata ait bir hizmette bulunmak: Siz bu rütbeyi, bu nişanı hakkettiniz. Hakkı için = Yemin tâbiri: Allah, peygamber hakkı için. Hakkından gelmek = Ustun gelip intikam almak veya birine lâyık olduğu cezayı vermek. Hak kazanmak. = Haklı çıkmak. Hakkuşu = Ishak kuşu. Hakuran (hakkuran) = Penbe kumru. Hak vermek = Tasdik etmek. Hakkını yemek = Alacağını vermemek veya değer ve emeğini kabûl etmemek: O adamın hakkı yenmez, değeri inkâr edilemez. Hak yolu = Doğruluk veya Tanrı yolu, Fars. râh-ı Hudâ. Elhak = Doğrusu, Ar. hakkaa. Bihakkın = Hakkıyle, haklı olarak. Bigayrihakkın = Haksız yere, hakkaniyete aykırı olarak. Nâhak = Haksız. Su hakkı = Kadınlar hamamında sarfolunan su için verilen para. c. 1. Herkesin hakkından, alacağından ve adaletten bahseden ilim: Hukuk ilmi, hukuk fakültesi. 2. Kanunun cinayete ve cezaya ait kısımlarından veya fıkhın itikat ve mezhep kısmından başka, sırf alacak, vereceğe ait kısmı: Hukuk mahkemesi. 3. Ahbaplık, dostluk, her birinden diğerine geçmiş iyilik ve hizmet hakları: Aramızda eski hukuk vardır; onunla hukukum pek eskidir.

Türkçe Sözlük

(HALL) (I ince) (i. A.). 1. Çözme, akd (bağlama) mukabili: Düğümü halletmek. 2. Karışık veya müşkül bir meseleyi çözme, düzeltme, karar ve neticelendirme: Bir cebir problemini halletti; dâvamızı kim halledecektir? 3. Şüphe ve tereddüde yer bırakmayacak surette izah etme, anlatma: Bir muammanın halli. 4. Eritme, Ar. izâbe (bu mânâ ile «tahlil» kelimesini kullanmak daha doğrudur). 5. (kimya). Bir cismi kimya usulleriyle, mürekkep olduğu maddelere ayırarak terkibini bozma, analiz (bunun da doğrusu «tahlil» dir). Hail ü akd = idare: Hail ü akd-i umûr (işlerin idaresi). Hail ü fasi = Tefsir, açıklama, çözüm: Dâvayı hail ü fasi etti.

Türkçe Sözlük

(HAL) (I ince) (i. A.) (c. ahvâl). 1. Oluş, bulunuş, Ar. suret, hey’et, keyfiyet: Ne haldesiniz? Kendisini fena bir halde gördüm; onun hâlini göz önüne getirin; o vakitki hâliyle şimdiki hâli arasında çok fark vardır. 2. Şimdiki zaman, mazi (geçmiş) ile istikbal (gelecek) arası: İstikbali hâle feda etmemeli. 3. Mecal, kuvvet, tâkat: Hâlim kalmadı; zavallının ayakta duracak hâli yoktur. 4. Müşkülât, sıkıntı; dert: Bu işi görünceye kadar başıma hal geldi. 5. Tasavvuf ve tarikat mensuplarının geçici olarak eriştikleri cezbe: Vecd ü hâl sahibi. 6. Dert, keder, elem: Herkesin hâlini bir Allah bilir. 7. (Türkçe gramerde): İsmin halleri. 8. (gene Türkçe gramerde) Fiilde bugünkü zaman (hâl-i hâzır) kipi (sigası): Geliyor, gidiyor gibi. Ehl-i hal = Vecd-ü hal sahibi, gönül adamı. Hâl-Aşinâ, halden anlar = İhtiyaç sahiplerinin hâline acıyan kendilerine yardım eden adam. O halde = O takdirde, öyle olursa Behemehal = Her nasıl olsa, mutlaka. Halbuki = Şu kadar var ki, öyle iken: Hanım dışarı çıkmayı istiyor halbuki doktor daha müsaade etmiyor. Hal böyle iken = Böyle olduğu halde. Beyân-ı hâl = İnsanın bulunduğu hal ve durumu ifade etmesi, Osm. ifâde-i merâm, arz-ı hâcet. Derhal = O anda, hemen. Sia-i hâl = Refah. Şimdiki halde = Bugünkü günde, Ar. elyevm. Hal sormak = Birinin nasıl olduğunu anlamak istemek, hatır sormak. Arz-ı hâl = 1. Hâlini arz ve ifade etme. 2. Bir iş için resmî bir yere sunulan istida veya bir kimseye verilen istek mektubu (bu ikinci mânâ ile bitişik olarak «arzıhal» yazılır, (bk.) Arzıhal). Alâhâle = Kendi hâlinde, bulunduğu halde. Alâ-külli-hâl = Her halde, her nasıl olsa. Filhâl = Ansızın. Kendi hâlinde = Görevi dışında işlere karışmaz, sâkin ve uslu adam. Lisân-ı hâl ile = Dil ile söylemediği halde hâli söyler gibi olma. Ne hâl ise, her ne hâl ise — Her ne suretle oldu ise. Herhalde = Her nasıl olsa. «Halde» tâbiri bir fiile eklenirse: 1. Şart ve takdir ifade eder: O, geldiği halde biz de gideriz. 2. Uyuşmazlık ve zıt olma durumu gösterir: Onlar bizi dâvet ettikleri halde biz mukabele etmedik.

Türkçe Sözlük

(i.). Pamuk ve bürümcükten imal edilmiş buruşuk yerli bez: Halâli bez. 2. Yaldızlı bakırdan veya meşin kaplı tahtadan mahfazası olan büyük saat, eski zaman saati: Halâli saat. 3. Halâli bezden yapılmış: Halâli gömlek, (bk.) Hilâli.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. ahlâf). 1. Sonradan gelen, birinin yerine geçen kimse, selef mukabili: Selef ile halef — Bir görevde önce bulunmuş adamla sonra onun yerine tayin olunan: Filân, memuriyette bana halef oldu; işten çıktı ama halefini bekleyecektir. 2. Zürriyet, nesil, evlâd ve torunlar: Biz o şanlı ecdâdın ahlâfı değil miyiz? Hayr-ül-halef = Hayırlı evlâd, babasını hayırla yâd ettirmeye sebep olan oğul. Nâhalef = Hayırsız evlâd. Halefen an selefin = Seleften halefe, babadan oğula geçmek suretiyle.

Türkçe Sözlük

(aslında I ince) (i. A.) 1. Yaratma, yaratış: Cenâb-ı Hak kâinâtı halk buyurdu. 2. Icad, uydurma, iftira, kurma: Böyle sözler halk etmeye muktedirdir. 3. İnsanlar, herkes, insan cemiyeti, umum: Halk rahatsız değildir, halka iyilik etmek; halk işitti. 4. Cemaat, gürûh, kalabalık: Birçok halk toplanmıştı. Halk-ı Alem = Bütün insanlar. Beyn-el-halk = Halk arasında.

Türkçe Sözlük

(i. A. «hale» den imüb.). Pamuk atan adam: Hallaç dükkânı.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Erkek İsmi) - Pamuk, yatak, yorgan atan kimse. - Hallac-ı Mansur: 922 yılında “Ene’1-Hak” dediği için asılan ve divan edebiyatında adına sık sık rastlanılan ünlü sufı.

Türkçe Sözlük

(HARAM) (i. A.). 1. İslâm dininde yapılması veya kullanılması yasak olan, helâl olmayan: İçki haramdır. İslâm dini domuz eti yemeyi harâm etmiştir. 2. Dokunulması ve tecavüzü yasak, kutsal, mukaddes, mübarek: Beytullah-ül-harâm, Mescid-i harâm, beled-i harâm, Muharrem-ülharâm. Harâm olsun = İçe sinmesin: Bana bundan sonra eğlence haram olsun. 3. Kullanılması din bakımından yasak olan şey, helâl zıddı: Haram yemek, haramdan kaçınmak.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s.) tahammüllü, mukavim, dayanıklı, kuvvetli; cesur, gözüpek, cüretkâr, yiğit; kendine güvenen, atılgan, küstah; kışa dayanıklı, soğuğa dayanıklı (özellikle bitkiler). hardily (z.) yiğitlikle, mertçe. hardiness (i.) dayanıklılık, mukavim oluş.

Teknolojik Terim

Geleneksel video kaydedicilerde, silme kafası, kaydetme/oynatma kafasından biraz uzakta yer aldığında video düzenlemesi mümkün değildir. Döner silme kafası, video kafası diski üzerinde bulunur ve kaseti tam kayıt konumunda siler. Hareketli silme kafaları Video8, Video Hi8 ve yüksek kaliteli VHS kaydedicilerde standarttır. Sonuçta bu özelliğe sahip kaydediciler, video düzenlemesi için idealdir ve mükemmel ekleme-kesme işlemleri yapabilir.

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Girilmesi herkese açık olmayan kutsal ve-saygı gösterilen yer. Harem-i Şerif = KAbe-i Şerîfe ve civarları. 2. İslâm evlerinin kadınlara mahsus dairesi: Hareme girdi. Haremdedir. Mukabili: Selâmlık. 3. Zevce, eş: Haremi kendisinden yaşlıdır. Harem ağası = Hareme girip çıkan hadım ağa. Harem-i hümâyûn = Osmanlı devrinde saray-ı hümâyûn’un harem dairesi. Haremeyn, Haremeyn-i Şerîfeyn = KAbe-i Şerîfe ile Ravza-i Mutahhara ve bunların bulunduğu Mekke-i Mükerreme ile, Medîne-i Münevvere. Hâdim-ül-Haremeyn-iş-Şerîfeyn = Once Yavuz Sultan Selim tarafından alınan ve Osmanlı padişahlarının halîfe olduklarını gösteren unvan. Haremeyn pâyesi = Osmanlılar devrinde yüksek ilmî rütbelerden.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Kadın İsmi) 1.Yasak kılınmış mukaddes olan şey. 2.Evlerde yabancı erkeklerin girmesine izin verilmeyen, kadınlara ait bölüm. 3.İç avlu. 4.Hicaz’da ihrama girilen yerden Ka’be’ye dek uzanan bölüm. 5.Mekke-Medine’nin ismi.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. hurûf, hurûfât). 1. Bir alfabede bulunan ve okuyup yazmayı sağlayan işaretlerin beheri: Hurûf-ı Arabiyye, Latin harfleri. Hurûf-ı savtıyye = Sesli harfler. Hurûf-ı sâmite = Sesssiz harfler. Hurûf-ı mûceme = Arab alfabesinde noktalı harfler. Hurûf-ı mühmele = Noktasız harfler. 2. Yazı dizip kitap basmaya mahsus kurşundan dökme harf şekilleri (bu mânâ ile ekseriya «cem’ül-cem’» çokluğun çokluğu olan «hurûfât» kullanılır): Hurûfât basması = Böyle harflerle yapılan baskı. Taş basması mukabili. 3. (gramer) Kelimenin tasrif olunmaz ve kendi kendine kullanılmaz kısımları ki, ekseri birer harften ibaret olmaları münasebetiyle böyle adlandırılmıştır: Harf-i cer, harf-i ilsak, harf-i rabt, harf-l şart vesaire ki, hepsine «edat» diyoruz. 4. mec. Söz, kelâm, yazılı şey: Câml-i hurûf = Muharrir, yazar, müellif. 5. Remiz, suret, senbol, ima yoluyle dokunan söz: Harf atmak. Harf-be-harf = Harfi harfine, kelimesi kelimesine, harfiyyen, aynen, aslından ayrılmaksızın: Filân kitabı harf-be-harf, harfi harfine tercüme etti. Söylediğinizi harf-beharf, harfi harfine kendisine tebliğ ettim. Harf-i vâhid (menfî cümlelerde) = Hiçbir harf, hiçbir söz: Kendiliğimden harf-ı vâhid söylemedim.

Türkçe Sözlük

(HARİÇ) (i. A. «hurûc»dan if.) (mü. hârice). Dış, dışarı, bir şeyin dışarısında bulunan, Fars. bîrûn, dahil mukabili: Hesaptan hariç. 1. Bir şeyin dış tarafı, dışarısı, dış tarafı, harici: Bu evin hârici, dahilinden güzeldir. 2. Ecnebi memleket: Eskiden şeker hariçten gelirdi, (matematik) HAric-i kısmet = Bölme işleminin neticesi, bölüm. Meselâ 20 sayısını 5’e bölünce bulduğumuz 4 rakamı hâric-i kısmettir. Hâric-ez-memleket = Devletler hukukunda aslında bir memlekette iken, hükmen başka memlekette sayılmak: Elçiler hâric-ez-memleket imtiyazını haizdirler. Hâric-an-il-merkez = Merkezden dışarıya yatkın kuvvet, Fransızca excentrique. Eklenen harflerle mekân zarfı mânâsını ifade eder: Hariçte, harice, hariçten: Dışarıda, dışarıya, dışarıdan.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Değer, kadir, şahsî, kıymet. İnsanın kendi tabiî değeri, neseb mukabili: Bu adamın haseb ve nesebir vardır (böyle beraber kullanılması aynı mânâda olmaları zannına sebebiyet vermiştir).

Türkçe Sözlük

(Türkiye’de telâffuzu: HâŞİV (i. A.). 1. Dolma, doldurulma, doldurulan şey. 2. Kırılacak şeylerin aralarına konulan saman ve pamuk gibi şeyler. 3. mec. Söz arasında söylenilen fazla ve mânâsız lakırdılar. 4. (anatomi) Ciğer, yürek, barsark ve beyin gibi iç organların doku şekli.

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Son, encâm, akıbet, pâyân: Hâtime çekmek = Bitirmek. 2. Bir kitabın sonuna eklenen makale ki, ekseriya neticesi hükmündedir. Son söz; fâtihe mukaddime, ön söz zıddı: Hâtime-i kitâb, hâtimet-ül-kitâb. r

Türkçe Sözlük

(HAVASS) (i. A. c.). Hâslar, eskiden halktan ayrı ve üstün sayılan yurttaş sınıfı, üst tabaka, avâm mukabili.

Türkçe Sözlük

(i.) (yukarıdaki kelimenin aynı). Perde arkasında ve ışık önünde deri veya mukavvadan resimler oynatarak gölgelerini seyrettirmekten ibaret oyun ki en mühim şahsı olan «karagöz» ismiyle de tanınır. Hayal oynatmak. Hayâl-i fener = Fr. lanterne magique denilen ve resimler gösteren fener. mec. Çok zayıf insan.

Türkçe Sözlük

(i. F„ Ar. hayr = iyilik, Fars. endîşîden = Düşünmek). İyilik düşünen. Bed-endîş mukabili.

Türkçe Sözlük

(HAZİN) (i. A. «hüzn»den) (mü. hazîne). I. Hüzün ve kedere düşmüş; hüzünlü, gamlı, Ar. mağmûm, mükedder, üzüntülü: Kendisini pek hazin gördüm. 2. Hüzün ve kedere delâlet eden, hüzünlü: Hazin bir çehresi, bakışı vardır. 3. Hüzün ve keder verici: Hazin bir manzara, hazin bir makam, bir yer, hüzün ve kederle, mahzun ve gamlı olarak: Hazin hazin bakıyordu, çoban hazin hazin kaval çalıyordu.

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Zırhın altına giyilen pamuklu elbise. 2. Üstten giyilen kürkümsü süslü elbise ki, eskiden ekseriya taltif ve iltifat için, büyükler tarafından liyakat sahiplerine giydirilir veya üstlerine atılırdı. Kaftan.

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Kabuklu sümüklü böcek ve sümüklüböcek kabuğu. 2. Sümüklüböcek kabuğu şekli, saat zembereği gibi gittikçe darlaşan daire şekli. 3. (anatomi) İnsan kulağının dış borusu 4. Vapurun kıçtaki çarkı, uskuru.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (mü. helezoniyye). Sümüklüböcek kabuğu şeklinde olan, gittikçe darlaşır daire şeklinde bulunan.

Türkçe Sözlük

(i. A ). Bir iş hakkında tam bilgi, bir işin gerçeğine ve derinliğine varma, vukuf ve tecrübe. Ehl-i hibret = Bir iş hakkında mükemmel bilgi ve tecrübesi olanlar.

Teknolojik Terim

Fotoğraf makinesi ya da video kamera ekranının her tür ışıkta anlaşılır olmasına yardım eder. Doğrudan güneş ışığında bile mükemmel görüş vermek için yansıyan LCD teknolojisini kullanarak bunu başarır.

Teknolojik Terim

Hibrit LCD monitör, parlak güneş ışığı altında bile mükemmel bir görüş sağlar.

Türkçe Sözlük

(i. Y. Fr.). Suyu kolayca emen: Pamuk hidrofil bir maddedir.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s). daha yüksek.higher criticism Kitabı Mukaddes yazılarının tarih, amaç, kaynak ve derlenmesini inceleme. higher education yuksek öğrenim.

Türkçe Sözlük

(aslı: HIL’AT) (i. A.). Hükümdarlar ve vezirler tarafından birine saygı ve mükâfat yerine giydirilen kaftan: Hil’ at giydirmek.

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Bez ve kumaş parçası. 2. Dervişlerin giydikleri üst giyeceği. 3. Cübbenin altına veya gecelik entarisi üstüne giyilen dize kadar veya daha kısa pamuklu elbise. Hırka-i Saadet, Hırka-i Şerif (doğrusu: Şerife) = Mübârek emânetlerden olan, Peygamberimizin hırkaları.

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Beş duygudan biriyle olan anlayış, duygu: Tenimin üzerinde bir şeyin yürüdüğünü hissettim. 2. mec. Dolayısiyle anlama, Osm. zımnen idrâk: Ben onların geleceklerini hissetmiştim. Ibtâl-i his = Duygunun uyuşturulması, duyurmama: Kloroformla hastanın hissini iptal etmek. Hiss-i derûni, hiss-i kalbî = Yüreğe doğan duygu: Piyangoyu kazanacağımı bir hiss-i derûnî ile anlamıştım. Hiss-i mukaddem = Bir şeyi oluşundan önce haber veren duygu, Ar. hiss-i kable’l-vuku, Fr. prâssentiment.

Teknolojik Terim

Histogram ekranı, bir görüntüde her bir aydınlık değerinin kaç kez gösterildiğini belirtilen bir grafiktir. Aydınlatma koşullarını açık ve doğru biçimde gösterdiğinden pozlamanın ayarlanması için mükemmel bir araçtır. Bu işlev bir çok kayıt ve oynatma modunda kullanılabilir.

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Karşılık, karşı karşı olma, mukabele: Dediğim binâ mektebin hizasındadır. 2. Yüzeyin doğru ve düz olması, istikamet, düzlük: Hizâsını bulmak, bir hizâya getirmek. 3. Tesviye Aleti, çırpı presi.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). kutsiyet. His All Ho liness, His Holiness Mukaddes Peder (Papaya verilen unvan), Papa Cenapları.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s). kutsal, mukaddes, kutsi, mübarek. Holy Father Papa. Holy Ghost, Holy Spirit Ruhulkudüs. Holy Grail (bak). Grail Holy LHnd Mukaddes Diyar, Filistin. holy of holies Musevi tapınaının en iç kısmı; kutsal olan herhangi bir yer. Holy Office Katolik kil

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. şerefli, itibarlı, namuslu; muhterem; sayın; şeref verici; asaletli (yüksek rütbe sahiplerine denir). honorable mention mansiyon, teselli mükafatı. Right Honourable İngiltere'de bir asalet unvanı. honorableness i. şeref, itibar. honorably z. şeref

Teknolojik Terim

Hoparlörün performansı, önemli ölçüde diyaframda kullanılan malzemeye bağlıdır. HOP (High Oriented Polyolefine) hoparlör diyaframları çok sağlam ve serttir. Çok hafif olduklarından mükemmel yüksek frekans tepkisine sahiptirler.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Erkek İsmi) 1.Küçük taze buğday taneceği. Tanecik. Hubeyb b. Adiyy el-Ensarî (Öl. 625): İslam’ın ilk şehitlerindendir. Uhud’un ardından tutsak edildi ve Mekke’ye köle olarak götürüldü. Uhud’ta öldürülen Haris’e mukabil, işkence edilerek vahşi bir biçimde kazığa vuruldu ve şehid oldu.

Teknolojik Terim

2 megapiksel CCD, kameranın tam zoom oranında daha fazla ayrıntıyı çekmesini ve mükemmel netlik sunmasını sağlamaktadır. SteadyShot® resim stabilizasyonu, resim kalitesinden ödün vermeden mükemmel performans sunmaktadır.

Türkçe Sözlük

(İADE) (i. A. «avd.den). 1. Geri çevirme, geri döndürme: Hediyesini iade etti. Gönderdiğim adamı iade ediniz. 2. Tekrar etme, yenileme, red: lâde-i muhakeme. Sözünüzü size iade ederim. 3. Eski hâline getirme, kaybolan bir şeyi yerine getirme: iâde-i Afiyyet, iâde-i servet. 4. Mukabele etme, karşılık yapma: lâde-i ziyaret etmek (Aralarındaki fark için bk. İrcâ).

Türkçe Sözlük

(i. matematik) (uyd. k.). Sathı, bir yarım kürenin içi gibi düzgün ve yuvarlak çukur biçiminde olan, obruk, muka’ar, konkav.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. Doğu kiliselerinde en mukaddes yeri cemaatin bulunduğu kısımdan ayıran üç kapılı ve üstünde azizlerin resimleri bulunan kısım.

Türkçe Sözlük

(i.). İç taraf, dahil, derûn. Taşra mukabili: içresi taşrası birdir. İçinde, dahilinde, zarfında: Memleket içre, zamâne içre.

Türkçe Sözlük

(i. «add»den masdar). Hazırlama, Ar. tehiyye, birini bir işe yeterli ve muktedir olacak hâle getirme.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i., s. tasavvur edilebilen en mükemmel sonuç (şey, hal); ulaşılmak istenilen amaç, kusursuz hayal; mükemmel kimse veya şey, ideal, üIkü; s. ideal, üIküsel; kusursuz, mükemmel, üstün, en yüksek evsafta; tasavvura dayanan, hayali. ideal gas basit fizikse

Türkçe Sözlük

(İFADE) (i. A. «feyd» den masdar) (c. ifâdât). 1. Anlatma, söyleme, beyan, takrir: Hâlimi ifade ettim. Ifâde-i şifâhiyye = Ağızdan anlatış. İfâde-i tahririyye = Yazı ile anlatış. 3. Ders verme, tedris, ders takriri, talebeyi dersinden faydalandırma: Telif ve ifade ile meşgul olurdu. (hukuk) İfade almak, zaptetmek: Davaya ait olan bir madde hakkında birini söyletip söylediğini yazmak. İfâde-i cebriyye (matematik) = Cebir işaretleri ile maksadı anlatma. İfâde-i merâm = Kitabın başına yazılan ve yazış sebebini anlatan sözler, ön söz, Ar. mukaddime.

Türkçe Sözlük

(i.). Yün, pamuk vesaire çevirip kıvırmaya mahsus Alet. Araba iğisi = Araba okunun kalemi. Sapan iği = Ağaç mıhı. İği taş = Değirmenin alt taşı.

Türkçe Sözlük

(i. A. «harem» den). 1. Hac sırasında Harem-i Şerîf’e girerken hacıların büründükleri dikişsiz elbise ki, yün, pamuk veya ketenden olur: Ihrâma girmek. 2. Bedevilerin büründükleri büyük yün çarşaf. 3. Yere veya minderin üzerine yayılan, çarşaf ve yorgen gibi kullanılan havlı veya havsız yün yaygı.

Türkçe Sözlük

(i. F.). 1. İcat ve ihtiraa alt veya muktedir: Bu adamın ihtirâkârâne bir yaradılışı vardır. 2. İhtirâ sahiplerine yakışır surette: ihtirâkârâne bir tarzla.

Türkçe Sözlük

(a uzun) (i. A. «kıyâm» dan masdar). 1. Oturma: İstanbul’da ikamet eden. Kışın şehirde, yazın yalı ve köşkte ikamet hoş olur. 2. (fıkıh) Cemaatla namaza başlanacağı vakit müezzinin seslenişi: İkamet getirmek. 3. Osmanlı devrinde siyasi bakımdan İstanbul’da oturması mahzurlu görülenlerin sürgün olmaksızın, ekseriya bir maaş veya görevle, padişah veya hükümet emriyle İstanbul dışında bir şehirde oturtulması: Filân yerde ikamete memur (eski kitaplarda mukim yerine «ikamet-sâz» ve «Ikamet-güzin» gibi alaca tâbirler kullanılması gülünçtür).

Türkçe Sözlük

(i. F ). 1. Talihi uygun, bahtiyar. 2. Refaha, büyük bir makama erişen, Ar. mukbil.

Türkçe Sözlük

(ka ile) (i. A. «kudret» ten masdar). 1. Kudret verme, muktedir etme, iktidar kazandırma. 2. Refahını arttırarak sıkıntıdan kurtarma: Maaşıma bir miktar eklenerek ikdâr buyrulmaklığım (bu mânâ Arapça’da olmayıp dilimizde birinci mânâsından alınmıştır).

Türkçe Sözlük

(bk.) Üçgen ve yamuk.

Türkçe Sözlük

(i. A. «kemâl» den masdar) (c. ikmâlât). Kemale erdirme, mükemmel etme, tamamlama, bitirme: Yarım kalmış binayı ikmâl etti. Eksiklerini ikmâle çalışıyor. İkmâl-i tahsil = Tahsiline başlanılan ilim ve fennin daha ilerisini öğrenmek üzere daha yüksek bir mektebe veya ihtisasa devam: Tahsilini ikmâl için Avrupa’ya gönderilen talebe («ikmal» in «itmâm» dan farkı şudur ki, itmâm’da yalnız bitirme maksat olduğu halde, ikmâl’de mükemmellik mânâsı da vardır).

Türkçe Sözlük

(İKRAMİYYE) (i. A ). 1. Saygı, mükâfât için verilen para veya hediye: Haremeyn ikramiyesi: Osmanlı devrinde Haremeyn-i Şerîfeyn’e gönderilmek üzere dolgun maaşlı memurların maaşlarından yılda bir kesilen para. 2. Şirketlerin, bankaların belirli zamanlarda hisse sahiplerine kur’a çekerek dağıttıkları para veya piyangoda bilet sahiplerine çıkan para veya hediye: Bu defa çekilen piyangonun büyük ikramiyesi filâna düştü. 3. Satıcı tarafından pazarlığın dışında olarak müşteriye yahut arada vasıta olana verilen para veya yapılan tenzilât: Elli lira ikramiye aldı.

Türkçe Sözlük

(İKTİDAR) (ka ile) (i. A. «kudret» ten masdar). Güç yetme, yapabilme, muktedir olma, tâkat: O işi yapmaya iktidarım yoktur. O iktidara mâlik değildir. Bu iş onun iktldârındadır. Sihib-i Iktldâr = Muktedir. Adem-I ikildir = İktidarsızlık (etmek ve olmak gibi yardımcı fiiller ile mürekkep fiil teşkil etmeyip isim gibi kullanılır) (kudret’ten farklı olup, meselâ Kudret-I ilâhiyye yerine, iktidâr-ı İlâhi denilmez).

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Kudret ve takati olmayan, elinden iş gelemiyen, Osm. gayrı muktedir, Aciz: Pek İktidarsız bir adamdır. 2. Cinsî iktidarı olmayan erkek.

Türkçe Sözlük

(i.). İlâcı olan, ilâçlanmış: İlâçlı kâğıt, pamuk, İlâçlı şarap.

Türkçe Sözlük

(İLM) (I. A.) (e. ulûm). 1. Bilme, biliş, bilgi, dânlş, malumat, haber, vukuf: Cenâb-ı Hakkin ilmi her şeyi içine alır. Buna İlim yetişmiyor. Bu işe onun ilmi de yetmedi. 2. Okumakla öğrenilen bilgilerden biri: Sosyoloji İlmi, tıp ilmi, felsefe İlmi, matematik İlmi, tabiat ilmi, İlim öğrenmek, okumak: Bu adamın ilmi vardır. 3. Nazariyat: Yalnız İlim kâfi değil İş de ister. İlim ve İşi cem’etmek. İlm-ül-arz = Jeoloji. Arz tabakalarından, arzın yapısından ve oluşundan bahseden ilim. Fransızca: gâolojie. Ilm-ül-emriz = Hestahklar ilmi, patoloji. Fransızca: pathologie. İlm-t servet, ilm-i iktisâd = Ekonomi ilmi, İktisat. Fransızca: Aconomie polltique. İlm-ül-llsân = Mukayeseli diller İlmi. Fransızca: llnguistlque. İlm-ül-maâdln = Madenler ilmi. Fransızca: minirologie. Ehl-i İlim = İlim sahipleri, bilginler, ulema. Ilm-I hâl = Namaz, abdest ve daha başka dini bilgi ve inanırları çocuklara öğretmeye mahsus kitap: llm-l hâl okumak. İlmühaber = 1. Bir resmi daireye sunulmak üzere bir kimsenin durumu hakkında, ait bulunduğu makamdan verilen tasdikname: Mahalleden, belediyeden ilmühaber getirmek lâzımdır. 2. Para veya evrak gibi şeylerin teslim olunduğunu gösteren ve getirenin eline verilen pusula: Evrakı teslim ettiğime dair oradan ilmühaber aldım.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. İmtiyazı olan, başkalarından ayrı tutulan seçkin, üstün. İstisnâİ haklar taşıyan, bazı mükellefliklerden müstesna: Bu aşîret imtiyazlıdır. 3. Hususî surette ve başkaları yapmamak şartiyle ruhsat ve müsaade almış: Kibrit fabrikası imtiyazlıdır. 4. Idârî muhtariyeti olan: Bulgaristan, 1878-1908 arasında imtiyazlı bir Osmanlı eyaleti idi.

Türkçe Sözlük

(i. F ). Yakını işaret içindir. Bu, şu mukabili: İn ü an = Şu bu. Bâd-ez-İn — Bundan sonra. Binâ-ber-İn = Binaenaleyh.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Kalın mukabili, Ar. rskîk, Fars. bârik: İnce değnek. 2. Ufak, çok küçük, Ar. dakîk: İnce un, ince toz. 3. Sivri: İnce burun. 4. mec. Zarif, nazik, narin: İnce iş, ince nakış, ince adam. 5. Zekâsı olan, kavrayışlı: İnce zihin. 6. Hafif, muhtasar: İnce donanma, ince karakol. 7. Müessir, tesirli, keskin: İnce ağrı. Kulağa hafif gelen: İnce ses, ince vızıltı. 8. Ufak ve hurda olarak: ince dövmek. Tatbik ederek: Çok ince soruyor. Incehastalık = Verem. İncesaz = Türk sanat musikisinde fasıl repertuarını icra eden saz takımı. İnce kesim = Çelimsiz, zayıf. İnceden inceye = Teferruatına kadar, çok teferruatlı. İnce eleyip sık dokumak = Lüzumundan fazla incelemek, bir işin pek ilerisine varmak.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. İnce olan şeyin hali, Ar. rikkat, kalınlık mukabili. 2. Ufaklık, hurdalık, dikkat. 3. Naziklik, nâriklik, zarafet. 4. Hafiflik, keskinlik.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s., i. teşvik edici; harekete geçirici; i. dürtü, saik; mükâfat; meram. incentive pay fazla yapılan iş için ödenen para.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. enâcil) (Yunanca’ dan). Hazret-i İsa’ya inmiş olan mukaddes kitap: Incil-i şerif. Enâcil-i erbaa = İncil’ in, havârilerden dört kişinin zaptına göre olan dört muhtelif nüshası.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. kıyas kabul etmez; emsalsiz, eşsiz; with veya to ile klyaslanamaz, mukayese edilemez. in comparably z. kıyas kabul etmez surette.

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Eğilme, bükülme, eğrilme, münhani ve mukavves olma: Hattın inhinası. 2. (tıp) Bir kemik vesairenin bir hastalıktan dolayı eğrilmesi.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. inmek işi ve tarzı: Bir iniş indi ki. 2. Yukardan aşağıya eğik yer, yokuş mukabili: Hayvana iniş de zor gelir yokuş da. İniş inmek. 3. mec. İnhitat, gerileme. İniş aşağı: İnişte, inerken, iniş yokuş: Engebe, düz olmayan yer.

İngilizce - Türkçe Sözlük

f. (inlaid) içine kakmak, kakma işlemek; bir resim veya sayfayı kağıt veya mukavvadan çerçeve içine koymak.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Aşağı gelmek, Osm. nüzul, hübût etmek: Gökten indi. Hayvanlar dağdan iniyor. 2. Düşmek, Osm. sukut etmek: Damdan inen su. 3. Azalmak, Osm. tenâkus, tenezzül etmek, çıkmak mukabili, fiyatı düşmek: Ekmek fiyatı indi, kahve indi. 4. Düzleşmek, düşmek, kabarmak mukabili: Şiş indi. 5. Sakin hale gelmek, Osm. teskin olunmak: Sıtma, ateş indi. Hiddeti indi. 6. (hayvan veya arabadan) Yere ayak basmak: Yolda sabahtan akşama kadar hiç inmedik. 7. Konmak, misafir olmak, menzil tutmak: Bu akşam nereye ineceğiz? Gelen misafirler kimin evine indiler? 8. Gerilemek, alçalmak, Osm. Tedennî ve tenezzül etmek. 9. Düşmek, yıkılmak: Duvar indi. 10. Nüzul isabet etmek: Yüreğine indi.

Türkçe Sözlük

(i. A.). İnsan, beşer, Fars. merdüm, nev’i beşer (cin ve melek mukabili).

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. inşâAt). 1. Yapma, vücuda getirme, yapış: Bir ev, bir gemi inşa etmek. 2. Kaleme almak, edebiyat kaidesine tatbik ederek ve nesir yoluyla yazılı ifade: Şiir ve inşâda kudretli bir edebiyatçı. 3. (edebiyat) Emir, te• menni ve dua, yap, yapsın, yapmalı, yapsa gibi. Mukabili: haber. 4. Türkçe çeşitli yazışmalara alıştırmak için mektup, tezkere, dilekçe, tebrik ve tâziyetnâme, senet, vesaire örneklerini içinde toplayan kitap: İnşâ rehberi. 5. c. Inşaât: Bina veya gemi yapımıyla alâkalı işler: İnşaatla uğraşmak, inşaat dairesi (inşa ile imal arasında şu fark vardır ki, inşa, kereste ile yapılan mimarlık ve gemicilikle alâkalı işlere mahsus olduğu halde, imal her suretle yapmaya, meselâ madenden eşya yapmaya da denir).

Genel Bilgi

Farklı cinslerin birleşerek ortaya bir yavru çıkarmalarına biyolojik bir engel vardır. Bunun birincisi spermin yumurtayı bulabilmesidir. Spermler gözleri olmamalarına, takip edecekleri güzergahı gösteren bir sistem de bulunmamasına rağmen şaşırmadan yollarını bulurlar. En önde giden de yumurtaya ilk ulaşan olarak içine girer. İşte burada tabiatın koyduğu bir sınırlama vardır. İnsan spermi sadece insan yumurtasını tanır ve birleşme işlemini sadece onunla yapar.

İkinci sebep, iki farklı cinsin DNA’larının birbirlerine uymamasıdır. Aynı cinste dişi ve erkeğin DNA’ları, bir fermuarı kapattığınızda dişler nasıl karşılıklı olarak birbirlerine geçerlerse, o şekilde uyumlu olarak birleşirler. İnsanlarda 23 çift kromozom vardır. Örneğin 15 veya daha farklı sayıda kromozoma sahip bir hayvanı döllediğinde, meydana gelen orantısızlıktan, ortaya çıkacak hücre anormal bir yapıda olur ve gelişimine bile başlayamaz.

Şempanze ile insanın genetik yapıları yüzde 99 aynı olduğuna ve teorilere göre milyonlarca yıl evvelki ataları aynı olduğuna göre onlar arasında bir uyumun sağlanması gerekmez mi?

Bilim insanlarına göre bu yüzde 99 benzerlik sadece proteinlerin mukayesesinden ortaya çıkıyor, yoksa DNA dizilişinin uyumu anlamına gelmiyor. İnsan sağlığı için DNA haritasını çıkarmada son aşamaya gelinmiştir ama tüm bu bilgiler, tekrar insan sağlığı için tıp alanında kullanılacaktır. Yani ileride mitolojide olduğu gibi insan başlı, hayvan vücutlu veya tersi yaratıklar ortalarda dolaşmayacaklardır. Buna en azından ahlaki bakımdan toplumun baskısı müsaade etmeyecektir.

Madem iki ayrı cinsin birleşmesinden yavru olmuyor, o halde at ile eşek birleşince nasıl katır doğabiliyor? Bir kere bu istisnai bir durum ve at ile eşeğin DNA yapıları insan ve diğer hayvanlar arasındakilere kıyasla birbirlerine çok yakın. Bunda bile sonuç üreme açısından sağlıklı olamıyor.

Katırın annesi at, babası eşektir. Katırlar erkek veya dişi olabilirler ama doğuştan kısırdırlar, üreyemezler. Çok ender de olsa bazı dişi katırların doğum yaptıkları görülmüştür ama erkekleri kesinlikle kısırdır. Bu nedenle katır elde etmek için her seferinde ata ve eşeğe ihtiyaç vardır.

Katırlar kuvvetli, dayanıklı ve kanaaatkardırlar. Biraz huysuz ve inatçı olmalarının nedeni bu özel durumları olabilir. Aslında uygun ortam bulduklarında erkek at (aygır) ile dişi eşek de birleşiyor. Bu ilişkiden doğan çocuklara ‘Bardo’ (veya ester) deniliyor. Bunlar öbürleri kadar dayanıklı olmadıklarından daha seyrek yetiştiriliyorlar.

Genel Bilgi

Bu konuda daha güncel ve romantik bir hikaye var. Biliyorsunuz insanda beş ana duyu var: Dokunma, görme, koklama, tat alma ve işitme. Yemeğe gidilen bir restoranda şarap ısmarlanırsa, garson şarabı getirdikten sonra bardağa bir parmak koyar ve kontrol etmesi için doğrudan erkeğe uzatır. Hiç bir kadının da itiraz etmediği bu durum gerçekten anlaşılmazdır. Çünkü dünyadaki aroma ve tat alma uzmanlarının çoğu kadındır.

Neyse biz gelelim restorana... Kadehin soğuk temasıyla dokunma duyusu tatmin edildikten sonra kadeh havalı bir şekilde göz hizasına kadar kaldırılıp şarabın rengine bakılır. Görme duyusu kontrolünden sonra kadeh burun hizasından bir sağa bir sola gezdirilerek koklanır.

Minik bir yudum alarak tadını da algıladınız. Zaten şaraptan pek anlamıyorsunuz. Garsonun da mantarını açtığı şarabı kendisi içmezse başka birine verecek hali yok. Mecburen ‘mükemmel’ diyorsunuz. Ama hala bir duyu kaldı, işitme duyusu. İşte o duyuyu da kadehleri tokuşturup, ‘çınnn’ sesini duyduktan sonra tatmin ediyoruz.

Hikaye gerçekten romantik ama işin aslı biraz değişik. Antik çağlarda bir insanın düşmanını yemeğe davet edip, onu ortadan kaldırmak için zehirli bir içki sunması görülmemiş bir şey değildi. Ev sahibi içkisinin zehirsiz olduğunu ispat etmek için kendi içkisini havaya kaldırır ve misafirin içkisinden bir miktarını kendi bardağına dökmesine müsaade ederdi. Her iki kişi de içkilerini aynı anda içerek birbirlerine olan güvenlerini gösterirlerdi.

Misafir ev sahibine olan güveninin çok fazla olduğunu göstermek için bardaklar havada yan yana geldiğinde, kendi içkisinden onun bardağına bir şey dökmez, bardağını yavaşça onun bardağına vururdu. Duyulan ‘çın’ sesi gerçek bir güvenin ifadesi idi.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i.) mübadele, değiştirme, nöbetleşme; mukabele; vasıtaların trafiği aksatmadan giriş veya dönüş yapabildiği ve bir hız yoluyla diğer bir yolun kesiştiği kavşak.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i.) başkası ile konuşan kimse; ABD komedyen üçlüsünü sorularıyle yöneten ortadaki adam. interlocution (i.) konuşma, mükâleme, muhavere. interloc'utory (s.) konuşmaya ait, konuşma niteliğindeki.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. intihâbât). 1. Seçme, seçim, bir şeyin en iyisini ayırıp alma: Filan eserden birkaç şiir intihap ettim. İntihap olunmuş kitaplar. 2. Millet meclisi, idare meclisi, belediye için üye seçimi. 3. İstekliler içinden en muktedir ve lâyık olanların seçilmesi.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s.), (i.), (zool.) omurga kemiği olmayan, omurgasız, vertebrasız; mukavemetsiz, dayanıksız, zayıf iradeli; (i.) omurga kemiği olmayan hayvan; dayanıksız kimse.

Türkçe Sözlük

(i.). Dikmeye ve mensucat dokumaya yarayan pamuk, keten, yün, ipek vesaire teli: Keten ipliği, pamuk ipliği, yün ipliği (ve galatı yün ipeği). Ekseriya ipek mukabili olarak pamuk ipliğine de denir. İplik iplik = Tel tel, lif halinde. İpliği pazara çıkmak = Rezil olmak. İplik peyniri = Tel tel bir cins peynir. İğne iplik = Pek zayıf ve kuru. İğneden ipliğe = Bütün teferruatıyla. Pamuk ipliği ile bağlamak = Ustünkörü bir çâre bulmak.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. irâdât). 1. İsteme, dileme, meram etme, Fars. hâhîş. 2. Bir büyük kimsenin emri, hüküm, ferman: Nasıl irade buyurursanız öyle yapalım. Iride-i İlâhiyye = Allah’ın emrj. İrâde-i cüz’iyye = Allah tarafından insanlara verilmiş olan akıl ve irade, Mukabili: Irâde-i külliyye ki, Allah’ın elindedir.

Türkçe Sözlük

(i. A. «rücû»dan masdar). Çevirme, geri döndürme: İşi aslına ircâ etmeli. Ircâ-i kelâm = Sözün yine sadede getirilmesi (ircâ ile iade arasında fark vardır. ircâ bir şeyin geriye doğru çevrilmesi, iade ise tekrar ve bir daha yapılmasıdır. Dilimizdeki kullanımına gelince: Ekseriya ircâ geriye doğru çevirmede, iade ise gönderilmiş veya getirilmiş, bir şeyi red ile tekrar göndermede, bir hâli tekrar kazanmada ve ziyaret gibi işlerde mukabele etmede kullanılır: Binaenaleyh: Ircâ-ı kelâm, ircâ-ı inân, iade-i ziyâret denilir).

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s.) karşı konulamaz, mukavemet edilemez, çok kuvvetli, çok çekici. irresistibil'ity (i.) karşı konulamama. irresistibly (z.) karşı konulamayacak şekilde.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s.) cevap vermez, mukabele etmez. irresponsiveness (i.) mukabele etmeyiş.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Önceden hazırlanmadan veciz şekilde konuşma veya şiir söyleme: İrticâle muktedir bir şair.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. insanın çalışarak yaptığı şey, Ar. amel, Fars. kâr: İş yapmak, iş işlemek. 2. Çalışma, uğraşma, meşguliyet: İşim vardır; yazı yazmayı iş edinmişimdir. 3. Emir, madde, görev: Bu, müşkül bir iştir, bunda bir iş vardır. 4. Vazife, görev, bir adamın yapacağı: O, benim işimdir; o, senin işin değildir. 5. Ehemmiyetli madde, mesele: Bunu da iş yaptınız. 6. Hizmet, memuriyet: Bir iş arıyor; kendisi bir işte midir? 7. Hâcet: İşimi görmedi; işini bilir. İş adamı, eri = Elinden iş gelir; iş görmeye muktedir, usta işçi. İş ola = Eskiden iş ve san’at sahiplerine selâm yerine söylenen dua. Mecâzen: Münasebetsiz bir harekette bulunana da tekdir için söylenir: «İş ola» = sanki iş görmüş demek. İşi olmak = İşi görülmek, maksadı hâsıl olmak. İş içinde iş var = Gizli maksat ve hile bulunmak. İş işten geçmek = Artık olup bitmek, tâmir ve ıslaha vakit kalmamak. İşbaşı = 1İş sahibi. 2. Bir iş görmeye memur adamların başı, işçibaşı, usta. İşbaşı etmek = Çalışmaya koyulmak. İşin başı = Gerçek, kaynak, asıl. İş başında = işle meşgul: Kazanmak isteyen sabah erken işinin başında bulunmalıdır. İşe bakmak = İşle meşgul olmak, İş görmek. İş bitirmek = İşi sona erdirmek, hal ve fasletmek. İş bilir = Elinden iş gelir. İş bilmez = Elinden iş gelmez, gafil. İş çıkarmak = 1. Ehemmiyetsiz şeye ehemmiyet verip mesele çıkarmak, asılsız yere uğraşmak ve uğraştırmak. 2. Çalışıp çok ve iyi netice almak. İş kisvetl = işle uğraşıldığı vakit giyilen esvap, iş elbisesi veya üst gömleği. İç güc = Meşguliyet. İş güc etmek = İş edinmek. İş görmek = Müsbet iş yapmak. İş günü = Tatil dışında çalışılan gün. İş göstermek = Yapacak iş vermek. İşli güçlü = Meşgul, dağdağalı. İş yapmak = İş görmek ve mecâzen iş bozmak: Amma iş yaptınız. İşe yaramak = Değeri olmak. Elişi = Nakış gibi kadınlara mahsus bazı san’atlar. Usta işi = Maharetle yapılmış, sanatlı, süslü şey İğne işi — Kasnak.

Sağlık Bilgisi

İshal; normal katılıktaki dışkının sulu veya yumuşak; sümüklü, kanlı veya yağlı bir şekil alıp, sık sık tuvalete çıkmak ihtiyacını doğurmasıdır. Bazen de ağrı yapar. İshal ve kabızlığın birbiri ardınca sık sık görülmesi kesinlikle ihmal edilmemesi gereken bir durumdur. İshale halk arasında amel ve sürgün; tıp dilinde ise diare denir. İshalin nedenleri arasında; yiyeceklerin bozuk olması, veya yiyecek çeşitlerinin değişikliği, üşütme, isteri, bağırsak hastalıkları, kolera, dizanteri, tifo, nefrit, kalp, karaciğer veya akciğer hastalıkları sayılabilir. Bu nedenle kısa sürede geçmeyen ishallerde mutlaka doktora başvurmak gerekir. Neden ne olursa olsun tedavinin ilk şartı sıkı bir perhizdir. Hastaya açık çay, maden suyu içirilir, yoğurt yedirilir. Sütlü ve yağlı yiyecekler verilmez, peynir yedirilmez. Bol limonlu pirinç çorbası ve patates püresi yedirilir. Her saat başı bir elmayı yemesi tavsiye edilir. Ayrıca aşağıdaki reçeteler uygulanır.

Tedavi için gerekli malzeme : Üzüm koruğu.

Hazırlanışı : 1 avuç üzüm koruğu sıkılıp suyu içilir.

Türkçe Sözlük

(i. A. «sulh» den masdar) (c. ıslâhât). 1. İyi bir hâle koyma, iyileştirme, düzeltme: İşlerini ıslâha muvaffak oldu. 2. Kusur ve eksikliklerini tamamlama, mükemmel hâle koyma: Yargı sisteminin ıslâhı lâzımdır (bu mânâ ile en fazla çokluğu olan ıslâhât kullanılır): Mülkt ıslâhât, askerî ıslâhât, adlî ıslâhât. Rumeli’ nin Manastır taraflarında «iyi, hoş» mânâsiyle sıfat gibi kullanılır. IsISh-ı hâl = Kendi hâlini İyileştirme: Islâh-ı hâl ederse bir görev alabilir. Islâh-ı zât-ül-beyn = Barıştırma, aralarını bulma. Allah ıslâh eyleye = Islâha muhtaç olanlar hakkında söylenen duadır.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s.) iki kenarı birbirine eşit olan, iki yanı bir olan. isosceles triangle (geom.) ikizkenar üçgen. isosceles trapezoid (geom.) ikizkenar yamuk.

Türkçe Sözlük

(i. Y„ Fr. statistique). Bir memleketin nüfus, gelir, ithalât ve ihracat gibi şeylerini her sene muntazam surette kayıt ve mukayesesi ilmi.

Türkçe Sözlük

(i. A. «cevaz» dan masdar). 1. Icâzet isteme, izin isteme. 2. Câize yâni bir şiir için ihsan ve mükâfat isteme.

Türkçe Sözlük

(i. A. «hurûc» dan masdar) (c. istihrâcat). 1. Bir şeyin içinden diğer bir şeyi çıkarma: Arapça’dan mânâ istihrâc etmeye muktedirdir; gül yaprağından gül suyu denilen güzel kokulu su istihrâc olunur. 2. Netice çıkarma, istidlâl etme: Bu sözden ne İstihrâc ediyorsunuz? 3. Bir dilde okuduğunu anlama, mânâ çıkarma: Fransızca’da Istihrâcı vardır. 4. Fal bakma, yıldızlardan mânâ çıkarma: İstihracâtla uğraşıyor.

Türkçe Sözlük

(i. A. «kemâl» den masdar). 1. Bitirme, tamamlama, eksiğini tamarnlama, istikmâl-i esbâb-ı müdafaa. 2. Bir işin noksansız ve mükemmel olması, olgun hâle getirilmesi: Yolların istikmâli lâzımdır.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(f.) tekrarlamak, bir daha söylemek veya yapmak. itera'tion (i.) tekerrür, tekrarlama. it'erative (s.) mükerrer, yinelemeli; tekrarlayıcı.

Türkçe Sözlük

(i. A. masdar). Mâbed veya tekkede yahut kutsal bir yerde, bilhassa Harem-I Şerîf’te kapanıp ibadetle meşgul olma: Bir sene Mekke-i Mükerreme’de İtikâf etmişti.

Türkçe Sözlük

(İTİMAD) (i. A. masdar). 1. Dayanma, Ar. istinâd. 2. Güvenme, emniyet: Size itimadım vardır; o adamın sözüne itimat olunmaz, (askerlik). İtimat hattı = Mukavemete ve icabında çekilip dayanmaya elverişli müstahkem mevkiler.

Türkçe Sözlük

(i. A. «tamâm» dan masdar). Bitirme, ikmal, sona erdirme: Şu binayı itmâm edemedik («ikmâl» den farkı şu ki, ikmal’de bitirmekle beraber mükemmellik mânâsı da vardır).

Türkçe Sözlük

(i. F.). İzzet ve şeref sahibi, Ar. muazzez, mükerrem.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. bir çeşit kaba pamuklu bez. jeans i. bu bezden yapılan pantolon, blucin.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. pamuk eğirme makinası, çıkrık; bazı hayvan ve kuşların dişisi.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (küb şeklinde olduğu için böyle denmiştir). Mekke-i Mükerreme’ deki kutsal yapı ki, Hazret-i İbrahim ve İsmail’den kalma olup bütün Müslümanlar’ ın kıblesi ve hac yeridir: KSbe-i Şerife, KAbe-i Mükerreme. tes. Kâbeteyn = KAbe-i Şerîfe ile Kudüs’teki Mescid-i Aksâ.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. İstidatsız, gayrı müstait, kabiliyeti olmayan: Okumaya karşı pek kabiliyetsiz. 2. İktidarsız, liyakatsiz, İşinin ehli olmayan, Osm. gayrı muktedir.

Türkçe Sözlük

(I. A.). Ön, önde, ileri, ileride, evvel, mukaddem: Kable’t-tlrîh = Tarih öncesi, prelstorya: Kabla’r-zuhr = Öğleden önce. Kable’t-taam = Yemekten önce. Kabl-i hâzâ = Bundan evvel (bu gibi tabirlerde bulunur). Mâ-kabl = Geçen, geçmiş, bir şeyden evvelki, zıddı: mâbad. Bu konunun mâkabline şümûlü yoktur.

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Alma, verilen bir şeyi benimseme: Gönderdiğiniz hediyeyi kabûl ettim; hediyeniz kabûlümdur. 2. Ziyarete gelen kimseyi usûle uygun olarak veya her nasıl olursa bir suretle içeriye alma, ziyarete mukabele etme: Bana müsaade edin şu misafirleri kabûl edeyim; evde misafir kabûl edecek kimse yok; bu köyde misafir kabûl eden var mıdır? Gittiğimiz yerde iyi kabûle mazhar olduk; geleni soğuk bir suretle kabûl etti; pek rahatsız olduğum için ziyaretime gelenleri kabûl edemedim. 3. irtikâp etmek, kötü bir işe tenezzül eylemek: Ben yalanı kabûl etmem; o adam kendi evinde öyle bir hal olmasını hiçbir vakit kabûl etmez; sizin aleyhinizde bulunmayı hiçbir suretle kabûl etmem. 4. Razı olma, rıza, uyuşma: Bu hâl şeklini kabûl ettiniz mi? 5. Alıp kullanma, Ar. ittihâz ve istîmâl: Türkler’in eskiden kendi alfabeleri varken Müslüman olunca Arap alfabesini kabûl etmişlerdir; Sudan’ın güney bölgesi ahalisi, İslâm dinini yakınlarda kabûl etmişlerdir. 6. (hukuk) Almak için ikinci defa söylenen sözdür ki, onunla akit tamam olur. Hüsn-i kabûl = İyi karşılama, hoşlanarak ve sevinç göstererek ikram ve saygıyla karşıla-, ma: Her gittiğimiz yerde hüsn-i kabûl gördük. Uğradığımız yerlerde hüsn-i kabûle mazhar olduk.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Allah, mukaddes ve mübârek eylesin!

Türkçe Sözlük

(aslı: KâDİFE) (i. A.) (c. kadâif). 1. İpek, pamuk veya yünden örgülü parlak, hafif tüylü lüks kumaş. 2. Kadifeden mâmûl: Kadife elbise. Kadifeçiçeği = Yaprakları örgülü çiçek çeşitleri.

Türkçe Sözlük

(a uzun) (i. A. askerlik). İleri karakol. Ar. mukaddimet-ül-ceyş.

Türkçe Sözlük

(i. A. «kudret» den smüş.). Çok kudret sahibi, her şeye muktedir (Esmây-ı Hüsnâ’dan yani Tanrı’nın 99 adından biridjr, başkası hakkında kullanılmaz).

Türkçe Sözlük

(a uzun) (i. A. «kudret» den if.). Kudret ve kuvvet sahibi, muktedir: Ben bu işe kadir değilim; ona kim kadir olabilir? Cenâb-ı Hak her şeye kadirdir.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Erkek İsmi) 1.Allah’la güçlenen. Gücünü Allah’tan alan. 2.Ebu’l-Ahmed b. İshak. Abbasi halifesi (Öl. 1031). Halife Muktedir’in torunu.

Türkçe Sözlük

(i.). Kafiyesi olan, Ar. mukaffâ: Kafiyeli şiir.

Türkçe Sözlük

(i.). Kafiyesi olmayan, kafiyesi uygunsuz olan, gayrı mukaffâ (şiir).

Türkçe Sözlük

(i. Farsça’dan). 1. Yazı yazmak, kitap basmak ve bir şey sarmak gibi işlerde kullanılan pamuk, ağaç vesaireden yapılan yaprak: Yazı, resim kâğıdı. 2. Mektup, nâme, tahrirat, varaka: Kâğıt yazmak; filândan bir kâğıt aldım; kendisinden kâğıt geldi. 3. Oyun ve kumar oynamaya mahsus mâruf kâğıtlar: Oyun kâğıdı, iskambil: Kâğıt oynamak. Sigara kâğıdı = Sigara sarmaya mahsus pek İncesi. Ebrûlu kâğıt = Eskiden ekseriya kitap kaplarının içlerine konan birkaç renkli kâğıt. Elek kâğıdı = Eskiden bordroların basılı olduğu kalın ve iyi kâğıt. Posta kâğıdı = İnce yazı kâğıdı. Bakkal kâğıdı = Bakkalların öte beri sardıkları kaba kâğıt. Tekâlı (tek aharlı), çiftâlı (çifte aharlı) kâğıt = Vaktiyle sülüs yazanların üzerine karalama yazıp bozdukları renkli parlak kâğıt. Tükürük kâğıdı = İnce sigara kâğıdı. Saman kâğıdı = Resme mahsus ince şeffaf kâğıt. Duvar kâğıdı = Duvarlara kaplanan desenli kâğıt. Kâğıt üzre koymak veya geçirmek = Yazmak, kaleme almak. Kâğıt üzerinde kalmak = Sözde kalmak, yerine getirilmemek. Banka kâğıdı = Poliçe veya banknot. Kâğıthelvası = KAğıt gibi ince ve yassı bir çeşit tatlı hamur ki çocuklar için sokaklarda satırlar. Helvacı kâğıdı = Ehemmiyetsiz ve lüzumsuz evrak. Kâğıt kavafı = Herkesin işlerine ait evrakını yürütmeyi üzerine alan adam. Tuvalet kâğıdı = Aptesanelerde kullanılan ince kâğıt. Kâğıt mendil, peçete = Mendil, peçete yerine kullanılan özel kâğıt. bk. Kâğaz.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) 1.Allah’ın sıfatlarındandır. Kur’an-ı Kerim’de iki yerde geç(Erkek İsmi) 2.Kahredici, zorlayan. 3.Yok eden. 4.Ezici kuvvet. Kahir Billah: Abbasi halifesi. (Ebu Mansur Muhammed el-Mutezid). Muktedir’in kardeşi.

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Zorlama, zorla bir iş yaptırma, Ar. cebir, icbâr. 2. Galip gelip batırma, mahv ve helâk etme, yok etme, tenkil: Düşmanlarını kahretti; kötü adamları Allah kahreder. 3. (Türkçe) Bir mahrumiyet ve mağduriyetten dolayı kendisini yiyecek surette keder etme, böyle bir keder ve infialden müteessir olma, keder içine işleme: Çalışmasının mükâfatını görmediğinden kahretti; kahrından telef oldu.

Türkçe Sözlük

(KAL’A) (i. A.) (c. kılâ). 1. İçine asker kapanıp düşmana mukavemet etmek üzere kalın ve sağlam duvarlardan yapılmış geniş ve her taraftan silâh atmaya müsait burçları ve tâbiyeleri olan sağlam yapı, Ar. hısn, hisâr, asıl Türkçe: kurgan, Fars. dej: Kaleye kapanmak; kaleden top atmak; kaleyi topa tutmak, almak. 2. (askerlik) Bir tabur veya bölük askerin düşmana dört taraftan karşı koyacak surette birbirlerine arkalarını vermiş dört saftan ibaret bir kitle teşkil etmesi tâlim ve hareketi: Kale olmak; kale nizamı. Içkale = Bir kalenin İçindeki daha küçük ve sağlam olanı ki, son mukavemet yeridir. Türkçe: erek. Kal’a-i Sultâniyye = Çanakkale şehrinin eski adı. Kale topu = Kale tâbiyelerine konmaya mahsus büyük top. mec. Kale gibi = Pek yüksek ve sağlam: Kale gibi bir ev yaptırdı.

Türkçe Sözlük

(bk.) Kalmuk.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. Kalmuk kabilesi, Batı Çin'le Volga nehri arasında kalan bölgede yaşayan Budist bir Moğol kabilesi ferdi; bu kabilenin dili, Kalmukça.

Türkçe Sözlük

(i. A. “kemâl” den İf) (mü. kâmile). 1. Bütün, tam, noksansız, mükemmel, kusursuz, kemale ermiş: Elf-I kâmil tarihinde = Tam bin yılında. 2. Kemal bulmuş, kemâle ermiş, olgun, olgun yaşta olan: Kâmil adam. 3. Genç olmayan, yaşını almış, hoppa olmayıp tecrübe görmüş, ciddi: Kızını kâmil bir adama vermek istiyor. 4. Olgun, hünerli, ahlâklı, bilgili kimse: Merd-i kâmil, insân-ı kâmil. 5. (matbaacılık) Katlanmamış bütün kâğıt üzerine basılmış (kitap). 6. (Arûz’da) tef ileleri «mütefâil» den ibaret bir bahir: Bahr-I kâmil.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Zarf, mahfaza: Saat kabı, bıçak kabı, sümüklüböcek kabı, mektup kabı. 2. Örtü, yüz, Fars. pûşîde: Kürk kabı. 3. Kapak, cilt: Kitap kabı. 4. Su, yemek vesaire koymaya mahsus kap kaçak, çanak vesaire: Mutfak kapları. Yağ için kap getirdiniz mi? 5. Sahan, tabak, yemek konulan mahfaza: Uç kap yemek. 6. Çuval, torba, fıçı ve her çeşit koruma ve nakil vasıtası: Saman için, sirke için kabımız yoktur. Kap kaçak = Her çeşit kap vesaire. Ayakkabı = Ayağa giyilen pabuç, çizme, fotin vesaire. Sağ ayakkabı (şimdi sağlam ayakkabı) değildir = Güvenilemez, hilekâr. Kabına sığmamak = Sabırsızlık göstermek, telâş etmek.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Açık şey kapalı olmak: Kapı kapandı, bu pencere kapanmıyor. 2. Bir şeyin kapısı, kapağı veya diğer bir menfez ve giriş, tıkanmak, örtülmek: Ev, dükkân, kapı, kutu kapandı. 3. Örtülmek, üstüne örtü ve perde çekilmek, Osm. setrolunmak, mestûr olmak: Bu keçe ile döşemenin her tarafı kapanmıyor. Eğerin üstü haşa ile kapanır. 4. Kesilmek, engellenmek, işlemez ve geçilmez hâle gelmek: Yuvarlanan kayalardan yol kapanmış. Açılan lâğımlardan yollar kapandı. 5. Çıkmamak, içerde durmak, Osm. ihtibâs etmek: Evinde kapanıp okumakla meşgul oluyor. 6. Örtünmek, tesettür etmek, erkekten kaçmak: Bazı yerlerde kızlar evleninceye kadar kapanmazlar. 7. Tatil olunmak, işlememek, battal olmak: O değirmen, fabrika, lokanta kapandı. 8. Bahsi olunmamak, sükûtla geçirilmek: O söz, o bahis çabuk kapandı. 9. Doldurulmak, Osm. imlâ edilmek, kuyu ve hendek gibi yerleri ortadan kaldırmak: O kuyu, o hendek kapandı. 10. Hesap kesilmek, kat’ olunmak, mahsûb olup ilişik kalmamak: Benim hesabım, bu senenin defterleri kapandı. 11. Diz çökerek veya yüz üstü düşerek sarılmak: Ayaklarına, dizlerine kapandı. Yerlere kapandı. 12. Atın ön ayağı sürçüp başı üstüne düşmek: Bu hayvan çok kapanır. 13. Yara iyileşmek, her tarafının derisi birleşip örtülmek: Kurşun yaraları daha kapanmadı. 14. Gökyüzü bulutla örtülüp hava kapalı ve keder verici olmak: Ufkun her tarafı kapandı. (göz) Kapanık hâle gelmek, kör olup görmemek: Zavallının bir gözü kapandı. (bir aile, sülâle veya hanedân) Son bulmak, soyu kalmamak: Bermekkîler sülâlesi tâ eskiden kapanmış idi. O memlekette bir hanedan vardı, o da kapandı. Muhasaraya girmek, sığınmak: Açıkta mukavemet edemiyeceğini anlayınca, yanındaki askerlerle kaleye kapandı.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Buğday içinde biten bir ot ki, unu bozan siyah bir tane verir. 2. Bu otun tanesi: Bu buğdayda çok karamuk var.

Türkçe Sözlük

(KARAR) (i. A.). 1. Durma, Ar. sükûn, Fars. Arâm: Bir yerde karar etmez, karar bulmaz: Durmaz. 2. Sebat, devam: O adam bir kararda durmaz. Kararı yoktur. 3. Rahat, istirahat, asâyiş: Gönlüm bir türlü karar bulamıyor. 4. Devam, süreklilik, Ar. istimrâr: Hâlâ o karardadır. Hep bir kararda gidiyor. 5. Bir müzakere veya düşüncenin neticesi olarak verilen hüküm ve dâvânın hâl sureti: Meclis karar veremedi. Mahkemenin ne karar vereceği bilinmiyor. Kızını üniversiteye sokmaya karar verdi. Ber-karâr Hep bir hal ve kararda duran, devamlı, sabit: Bir kararda = Bir halde, bir derece ve vaziyette. Bi-karâr = Rahat ve huzuru olmayan, bir halde durmaz. Dûzah-karâr = Cehennemde duran, yeri cehennem olan. Karargâh = 1. Dinlenilecek yer. 2. (askerlik) Umumî karargâh (Fransızca: quartier g6nöral, kısaltılmışı: Q. G.) denilen yer ki, seferdeki kara kuvvetlerinin kumendan ve kurmayının bulunduğu yerdir’ Sadece karargâh, daha küçük birliklerin seferdeki merkezleri için kullanılır. Karâr-gîr = Kararı verilmiş, Ar. mukarrer. Mâdelet-karâr = Adaletin durduğu yer, adalet merkezi. Kararlarında Takriben, sularında: Saat beş kararlarında.

Türkçe Sözlük

(i. A. F.). Karalaşmış, kararı verilmiş, karara bağlanmış. Ar. mukarrer.

Türkçe Sözlük

(f.). Kararı verilmek, mukarrer olmak: İmtihanların gelecek hafta yapılması kararlaştırıldı.

Türkçe Sözlük

(f.). Kararını vermek, mukarrer etmek, Osm. tasmîm eylemek: Ertesi gün ava gitmeyi kararlaştırdık.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Sebatlı, yerli, sabit. 2. Kararı verilmiş, Osm. mukarrer, musammem. 3. Hal ve faslolunmuş, neticelendirilmiş.

Türkçe Sözlük

(i.). Bir şeyin karşısında bulunan yer veya şey, mukabil, hiza: Evin karşısı dağın karşısı, ateşin karşısında, pencerenin karşısında. 1. Bir şeyin yüzü ve cephesi karşısında bulunan: Evim meydana karşıdır. Karşı yaka, karşı mahalle. 2. Bir şeye, birine aykırı olan, zıt, muhalif: Bu muamele terbiyeye kerşıdır. İnsaniyete karşı bir harekette bulundu. 3. Mukabilinde, yüz ve cephe hizasında: Meydana karşı oturuyor. Karşıya geçti, karşı çıktı. 4. Hilâfına, aksine, zıddına: Ahmet bana karşı çalışıyor. Kendi menfaatine karşı söylüyor. S. Mekân (yer) zarfı olarak da kullanılır: Karşıda durmak, karşıya çıkmak, karşıdan geçmek, karşıma, karşınıza çıktı. 6. (zaman zarfı olarak) Doğru, takriben, sularında: Akşama karşı gelin; sabaha karşı bir serinlik çıktı. Karşı çıkmak = 1. Karşılamak, Osm. istikbâl etmek. 2. Muhalefet etmek, dayanmak. Karşı durmak, koymak, gelmek = Muhalefet etmek, aleyhinde bulunmak. Karşı karşıya, Tamamiyle önünde, yüzyüze, Osm. mukabilinde, muvâcehesinde (karşı-be-karşı demek çok yanlış ve zevksizdir).

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Mukabele edilmek: Bu kâğıt, müsveddesiyle karşılaştırıldı mı? 2. Denkleştirilmek: Alacağımla vereceğim karşılaştırılsın ki, alacağım olup olmadığı anlaşılsın.

Türkçe Sözlük

(i.). Karşılaştırmak işi, mukayese; (kimya) muamele.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Mukabele etmek: Daktiloyla yazılan metni müsveddesiyle karşılaştırmalı. 2. Denk hâle getirmek, denkleştirilmek: Gelirle gideri karşılaştırdılar.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Bir muameleye karşı ve onun yerini tutmak üzere edilen muamele, Osm. bedel, ivaz, mukabele-i bilmişi, ödeşme, mükâfat: İnsan ettiği iyiliğin elbette karşılığını görmek ister. Benim size olan hizmetlerimin karşılığı bu mudur? 2. Cevap, itiraz, târiz, red: İnsan, haklı da olsa, büyüğüne karşılık vermemelidir. 3. Bir masraf için ayrılmış gelir ve teminat. Fransızca: credie ve garantle: Bu işin karşılığı var mıdır? Karşılığını bulmadan hiçbir masrafa girişmemeli.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Mukabilinde, misli olan, iki taraftan karşılığı olan. Karşılıklı sevgi, karşılıklı yardım. 2. Karşı karşıya olan, biri diğerinin karşısında olmak üzere iki taraflı, iki taraflı olan: Bu bahçenin karşılıklı kapıları vardır. Karşılıklı salonlar, kanepeler. 3. Metniyle tercümesi: Karşılıklı bir kitap. 4. Cevaplı: Karşılıklı mektup.

Türkçe Sözlük

(i. Fr.). Düzgün kesilmiş mukavva parçası.

Türkçe Sözlük

(i.) (Fransızca: carte de visite). Ziyaret kâğıdı. Herkesin isim, unvan, görev ve adresi yazılı ince mukavva parçası ki, ziyaretlerde tebriklerde kullanılır.

Türkçe Sözlük

(i. Y.). İnce mukavva.

Türkçe Sözlük

(i. Y. Fr.). Yapıları süslemek için. kullanılan sertleştirilmiş mukavva.

Türkçe Sözlük

(i. A. «kasâret» ten galat). Pamuk ipliğinin ağartılması.

Türkçe Sözlük

(f.) (pamuk ipliği vesaireyi) Ağartmak.

Türkçe Sözlük

(i.). Ağartılmış (pamuk ipliği vs.).

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Kat kat olmak, bükülmek, eğilmek: Beli katlanmış, bu kumaş iyi katlanmış. 2. Çaresiz kabûl etmek, isteyerek veya istemeyerek râzı olmak, çekmek: İnsan evlâdı için her şeye katlanır. Bükülmek, eğilmek: Mukavva kırılmadan katlanmaz, saç zor katlanır.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (mü. kat’İyye). 1. Kestirme, şüphe ve tereddüde yer bırakmayan: Kat’İ söz. 2. Kararlaştırılmış, vazgeçilemez, mukarrer, kesin, red ve iadesi mümkün olmayan: Kat’İ karar, kat’İ hüküm.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Ateş tutuşturmak veya sigara yakmak için çakmak vesaire ile tutuşturulan kuru şey, tutarak: Mantar kavı. 2. Bazı ağaçlarda ur gibi çıkan ve terbiye olunduktan sonra birer parçası çakmakla tutuşturulan pamuk gibi kuru ve yumuşak bir madde: Çakmakla kav tutuşturmak. 3. Parçalara ayrılmış ve her parçasının ucuna kibrit eczası sürülmüş, çabuk tutuşur kalınca kâğıt: Kav kutusu. Kav gibi = Kuru, hafif, çürük: Bu evin kerestesi kav gibi olmuş.

Türkçe Sözlük

(f.). Sözleşmek, söz bağlamak, mukavele etmek: Yarın ava gitmek üzere kevileştik.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. akvâl). 1. Söz, lâkırdı, Fars. suhan, güftâr: Onun kavliyle hareket ediyor, filânın kavline göre. Fiil zıddı: Fiiti kavline uygun, kavli işine benzemiyor. 3. Sözbirliği etme, sözleşme, mukavele, uyuşma: Biz onunla kavlettik; kavileşmişler. Kavl-i hod = Kendi sözü; kimse tarafından tasdik olunmayan söz. Kavl-i mücerred = İsbat olunmayan söz: O dava kendisinin kavl-i mücerredinde kaldı.

Türkçe Sözlük

(i. F., Ar. kavi = söz, Fars. nâme = yazılı şey). Üzerine bir mukavele ve anlaşma yazılmış ve imzalanmış kâğıt.

Türkçe Sözlük

(i.) (kof demek olan «kav» dan gelir). 1. İçi boş şey, kof mahfaza, kap: Sidik kavuğu = Mesane. Od kavuğu = ödlük. 2. Vaktiyle başa giyilen şey, ekseriya pamuklu ve yüksekçe olup üzerine sarık sarılır: Kâtip kavuğu, yeniçeri kavuğu. mec. Kavuk sallamak = Dalkavukça tasdik etmek, birinin her dediğini tasdik ve takdir ederek ziyakârlık etmek. Karakavuk = Hindibâ.

Türkçe Sözlük

(KAYD) (i. A.) (c. kuyûd). Bağlama, Ar. rabt, Fars. bend: Tavuğu ayağından, koçu boynuzundan kaydetmek. Bağlayacak şey, bağ, bend, râbıta: Ayağındaki kaydı kopardı, kuyûd-ı kaviyye ile mukayyed idi

Türkçe Sözlük

(i.). İpek veya pamuktan sicim. Kaytan bıyıklı = Uzunca ve ince bıyıklı.

Türkçe Sözlük

(i.). Karısına söz geçirebilen mütehakkim erkek. Kılıbık mukabili.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Tasalı, üzgün, Ar. mükedder: Zavallı pek kederliydi. 2. Keder veren, gamlı ve kederli olan, Fars. hüzn-engîz: Kederli haber.

Türkçe Sözlük

(i.). Uysal, mukavemetsiz (asıl Türkçe’de kebe eskisi ve paçavra demek olup, uysal adam eğersiz sayılarak böyle denilmiştir).

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Söz, lâkırdı: Bir kelâm söyledi. 2. (edebiyat) Birkaç cümleden mürekkep ve kendi başına bir maksat ifade eden söz ve ibare, fıkra: Kelâm, cümlelerden mürekkeptir. 3. Konuşma, söyleyiş: Hayvan kelâma muktedir olsa; deve lisân-ı hâl ile kelâma geldi. 4. Lisan, lehçe: Süryânîler’in kelâmı. 5. İslâm felsefesi: llm-i kelâm. 6. Kur’an-ı Kerîm: Hâfız-ı kelâm Kelâm-Ullah, Kelâm-ı Kadîm -Kur’an-ı Kerîm. Hâsıl-ı kelâm, hulâsa-i kelâm, netîce-i kelâm = Elhâsıl, hâsılı, sözün neticesi. Kelâm-ı kibâr = Atasözü, meşhur söz. Malâ-kelâm = Söz götürmez, diyecek yok. Mîr-kelâm = İyi söz söylemeye gücü yeten, meclis adamı.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. kemâlât). 1. Erginlik, olgunluk, pişkinlik, olma: Kemâl bulmuş, kemâle ermiş meyve. 2. Noksansızlık, tamlık, mükemmeliyet, fazlalık, çokluk: Kemâl-i ihtimamla; kemâl-i merhametinden; kemâl-i azametle. 3. Hayatın pişkinlik zamanı, gençlikten sonra ve ihtiyarlıktan önce olan hal ki, otuz ile elli (bugünkü telâkki ile elli ile yetmiş) yaşları arasındadır: Sinn-i kemâle vâsıl olmak; sinn-i kemâlde bulunan edam. 4. İnsanın bilgi ve ahlâkça eksiksiz ve mükemmel olması, Osm. fazl-ü hüner, ilm-ü fazi: Erbâb-ı kemâlden bir zat; fazl-ü kemâl sahibi (cem’i de başlıca bu mânâ ile kullanılmıştır): Kemâlât-ı beşeriyye; iktisâb-ı kemâlât etmek. 5. Türkçe’de: Değer, kadir, baha, kıymet: Bunun kemâli nedir? Kemâli beş para etmez.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Erkek İsmi) 1.Olgunluk, yetkinlik, tamlık, eksiksizlik. 2.En yüksek değer, mükemmellik, değer baha. 3.Bilgi, fazilet.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Kemeri veya kemerleri olan: Kemerli pencere, kapı, köprü; on kemerli bir köprü. 2. Kemer şeklinde, kemer gibi, kavisli, Ar. mukavves: Kemerli burun.

Türkçe Sözlük

(İ.A.) (c. kerrât). Def’a, kez: Bir kerre yıkamak; üç kerre yıkamak; yüz kerre, bin kerre, pek çok defa (çokluk için kullanılır. Bazı kerre = Bazı defa, çok kerre, birçok defa. Ar. mükerreren. Bu kerre = Bu defa. c. Kerrât ile = Birçok defa, müteaddit defalar. Kerrat cedveli = Çarpma tablosu.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. kerrûbiyûn) (F. c. kerrûbiyân). Büyük melek, melek-i mukarreb, dört büyük melekten her biri: Bezm-i kerrûbiyân.

Türkçe Sözlük

(i. F.). Çekilmiş, dizilmiş, geçirilmiş. Keşide-i »ilk-i tahrir = Yazılmış. Keşide etmek = 1. (telgraf) Çekmek: Bir telgraf keşide etmiş; filân tarafından keşide olunan telgraf. 2. (ziyâfet) Vermek: Mükemmel bir ziyâfet keşide etti; filân zâta hürmeten keşide kılınan ziyâfet. 3. Kelimeler arasında kullanılan küçük çizgi (buna yerine göre «fâsıla» ve «râbıta» demek daha doğrudur).

Türkçe Sözlük

(i.), t. Kesme, kesiş, kesmek işi ve şekil, Ar. kat’: Ağaçların kesimi. 2. Bırakma, terk, tatil, aralık verme: Derslerin kesimi. 3. Biçim, tarz, şekil. 4. Bir şeyin bütününe götürü olarak biçilen değer, Osm. iltizam bedeli. Ar. mukataa: Çiftliği kesime vermek. Et kesimi = Hıristiyanlar’ca perhiz başlangıcı, (denizcilik) Su kesimi = Geminin suyun içine batan kısmının derecesini göstermek için kaplamasının aşağı tarafına yazılı rakamlar ki, bu derece geminin ağırlığıyla uygun olup savaş gemilerinde sâbit ve ticaret teknelerinde yükün ağırlığına göre değişir: Bu geminin su kesimi ne kadardır?

İsimler ve Anlamları

(Fars.) 1.Karşılık. 2.Mükafat veya mücazat. - Erkek ve kadın adı olarak kullanılır.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. Hindistan'da evde imal edilen pamuklu kumaş.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. «Kılab» denilen eğirme çarkıyla sarılan sırma veya tel ile karışık ipek veya pamuk iplik. 2. Bakırdan yaldızlı sırma taklidi: Kılabdan işleme; kılabdan nakşı.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Vaktiyle kışın savaş yapılmadığı için o mevsimde asker ve ordunun çekildiği yer: Kasımdan sonra orduy-ı hümâyûn Belgrad kışlağına çekilmişti; şark ordusu Erzurum kışlağında bulunuyordu. 2. Koyun gibi evcil hayvanların kışın çekildikleri mûtedil havalı, kar yağmaz yer ve böyle yerlerdeki otlak, yaylak (yayla) mukabili: Koyunlarınızı hangi kışlakta kışlatıyorsunuz? O çiftliğin asıl iradı kışlaktandır, güzel kışlakları vardır; bir kışlak kiraladım, bk. Kışla.

İngilizce - Türkçe Sözlük

f., i. öpmek; hafifçe dokunmak; bilardoda hafifçe dokunacak surette bilyelere vurmak; i. öpuş öpücük, buse; hafif temas; çok hafif bir çeşit bonbon. kiss and be friends barışmak. kiss away the hurt ağrıyı öpücükle geçirmek. kiss the book Kitabl Mukad

Türkçe Sözlük

(I. A. «kati» den). 1. Vuruşma, Ar. mukatele, mudârebe, muşâcere: Aralarında kıtâl vuku buldu. 2. Muharebe, mücadele, cenk, kavga: Harp ve kıtâl.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(A.) [قياس] karşılaştırma, mukayese.

Türkçe Sözlük

(f.). Karşılaştırmak, mukayese etmek.

Türkçe Sözlük

(i. F„ Ar. kıymet = değer, Fars. şinâhten = tanımak). Kıymet anlayan, takdire muktedir, kıymetli ve kıymetsiz şeyleri birbirinden ayırabilen.

Türkçe Sözlük

(i. Fr.). Tasnif işlerinde kullanılan, gözlere ayrı niş dolap, çekmece vs. Geniş, sertçe mukavva dosya.

Türkçe Sözlük

Fransızca classeur "Yazılı kâğıtları düzenli ve sıralı bir biçimde korumak için kullanılan mukavva veya plastikten telli kap." anlamındaki bu söz için sıralaç karşılığı önerilmiştir.

Yabancı Kelime

Fr. classeur

sıralaç

Yazılı kâğıtları düzenli ve sıralı bir biçimde korumak için kullanılan mukavva veya plastikten telli kap.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Koyun aygırı, damızlık erkek koyun. 2. İyi cinsten iri ve beşli erkek koyun kl, meraklıları yavru iken alıp büyütürler (İstanbul’ca başlıca bu mânâ ile kullanılır). 3. mec. Yiğit adam: Koç yiğit. Ekmeğine koç = ikrâm edici, cömert, Ar. mükrlm, eli, kapısı açık. Koçbaşı = Vaktiyle kale kapılarını kırmak için kullanılan Alet. Koç boynuzu = 1. İklîlü’ül-melek denilen bitkinin bir çeşidi. 2. Top kundağında halat takılacak kuvvetli çengel. 3. (denizcilik) Halat bağlanmak üzere sert ağaçtan veya demir ve pirinçten iki tarafı kulaklı bir parça ki, güvertenin çeşitli yerlerine mıhlanır. Koçkatımı = Koçların bir müddet ayrıldıktan sonra koyunlara salıverilmesi ve bunun mevsimi ki, sonbaharda olur. Koçkatımı fırtınası = O mevsimde olan fırtına.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. İnsanın omuz başından parmakları ucuna kadar uzanan organı, Ar. zirâ. Farı. bâzû: Kollarını sıvadı, kollarını açtı. 2. Atın ön ayağı: Atın lağ kolu ağrıyor. 3. Giyeceğin kola gelen, kolu saran kısmı: Bu ceketin kolları dar. 4. Gömlek yeninin ucu yerinde iğreti, kolalı keten bezi: Yaka, kol (yakalık ve kolluk da denir). 5. Ağa; dalı, Ar. gusn, Fars. şâh: Çınar ağacı her tarafa kol atmış, kol, kanat uzatmış. 6. Şube, dal, bölük, taraf, kısım: Tuna, denize döküldüğü yerin yakınlarında birka; kola ayrılır. Alpler bir;ok kollara bölünür. Avcılar üç kola ayrıldı. 7. Bir ordunun bölündüğü kısımlar, kanat, Osm. cenâh: Sağ kol = Meymene, sağ kanat. Sol kol = Meysere, sol kanat. İleri kol = Pİşdâr, öncü. Geri kol = dümdâr. art;ı. 8. Muhafaza veya teftiş için ayrılıp gezdirilen askeri birlik: Kol gezmek, kola ;ıkmak. 9. Bir heyetin bölündüğü dal ve zümrelerin her biri: Halvetî tarîkatinin HAlidî, Sünbülî kolu. 10. Oyuncu vs. takımı: Zuhûrî kolu, kol oyunu. 11. Bir şeyi kapamak veya bir şeye dayanmak üzere kol şeklinde uzanan ağa;, demir vs.: Kapı kolu. 12. Bazı Alet ve edevâtın sapı, tutulacak veya ;evrilecek parçası: Dikiş makinesinin kolu. 13. (denizcilik) Bir halatın kalınlığını teşkil eden iplerin her biri: U; dört koldan mürekkep halet. Kol atmak = Dallanıp budaklanmak, (at) Kolunu atmak = On kemiği ;ıkmak. Kollarını açmak = Kucaklamaya hazırlanmak, memnuniyetle kabûl etmek. Kola almak = Taltif etmek. Kolağası = Osmanlı devrinde kıdemli yüzbaşı ki, daha da eskiden sağ ve sol kolağası diye ikiye bölünürdü. Kolordu = Bir devlet askerinin bölündüğü en büyük birliklerden biri, ordudan kü;üktür. Kolvurmak = Bir aşağı, bir yukarı gezmek. Kol uzatmak = Dallanmak. Kolu uzun = Kudretli, hükmü geçer. (denizcilik) Kol bastırmak = İki halatı dikerek eklemek. Kol bağlamak = Serbest bırakmamak, hareketine engel olmak. Kol burmak, bükmek = Galip gelip kahretmek. Terazi kolu = Terazinin tutulan veya asılan yerinden itibaren iki tarafının her biri. Kolu çıkmak = Bir kaza ve çarpma ile kol kemiği omuzda veya dirsekteki oynak yerinden ayrılmak: Kolu çıkmış, kolunu çıkarmış. Kola çıkmak = Asayişi temin için askerlerle gezmek. Kol demiri = 1. Kapı üzerine çekilen demir. 2. Bir çeşit kundakçı Aleti. Karakol = 1. Gece gezen devriye asker. 2. Şehrin belirli yerlerindeki zâbıta binaları, karakolhane, merkez. Kol kanat = El, ayak. Kolu, kanadı kırık = Harekete muktedir olmayan. Kol, kanat kalmamak = Çok yorulmak veya dayak yemek. Kol, kanat kırılmak = Ümitsizliğe düşüp bir şey yapamamak. Kol gibi = Kol kalınlığında, bol su. Kol gezmek = Kola çıkmak. Kol kesmek = Kuvvet, iktidar ve harekete güç bırakmamak. Keşif kolu = Düşman askerini ve araziyi keşifle görevli birlik. Kol nizâmı = Saf itibariyle olmayıp, önden geriye doğru uzanan asker tertibi. Hücum kolu = Hücum için ayrılmış askerî birlik. Kolu yetişir = Eli işlere yatkın.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Gömlek vesaireyi kolaya batırıp ütülemek: Bu hizmetçi gömlekleri pek güzel kolalıyor. 2. Kola veya tutkal İle yapıştırmak: Şu kâğıdı bir mukavva üzerine kolalayınız; kaplamayı tahta üzerine kolalarlar.

Türkçe Sözlük

(i.) (Fr. contre). Karşı, mukabil, aleyhte, zıt: O bana kontra gidiyor, o, bu işte kontra bulunuyor. Bazı deniz terimlerinde bulunur: Kontra micane, kontra babafingo, kontra iskota vs.

Türkçe Sözlük

(I.) (I. contrato). Mukavele senedi, bir kira veya bir alışverişe İki tarafça karar verildiğini gösteren resmt senet ki, İki taraf onunla bağlı olur.

Türkçe - İngilizce Sözlük

hospitable. hospitable misafirperver. mükrim.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Görüşme, dostluk. 2. Mükâleme, müsâhabe, sohbet: Konuşması tatlı bir adam.

Türkçe Sözlük

(I.). 1. Hızla yürüyüş, koşuş: Bir koşu koparmak. 2. Yarış: Koşu atı = Yarış atı. Koşu ödülü = Yarış mükâfatı. Koşu yolu = Yarış yeri.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Yuvarlak şey. Ufak top veya kapsül şeklinde şey: İpek kozası, pamuk kozası. 2. Balmumu üzerine basılmış mührün bozulmaması için üzerine konan fildişinden kapakçık ki, «mühür kozalağı» da denir.

Türkçe Sözlük

(i. A. «kuds» ten imüb.). Esmây-ı Hüsnâ’dan yani Allah’ın 99 adından biridir. Pek aziz ve mübarek, pek mukaddes: Yâ Kuddûsl

Türkçe Sözlük

(i. F., Ar. kudret = güc, Fars. yâften = bulmak). Kuvvet bulan, muktedir olan, gücü yeten: Bu işe kudret-yâb olamadı.

Türkçe Sözlük

(I.). Muktedir, iktidar sahibi, gücü yeter. Kudretlû = Padişahlara verilen unvanlardandır.

Türkçe Sözlük

(i.). İktidarsız, muktedir olmayan, zayıf, Aciz.

Türkçe Sözlük

(I. A. «kuds» ten imen.) (mü. kudsiyye). Kutsal, mukaddes, muazzez, azîz, Tanrı’ya ve meleklere ait. Alem-I kudsî = Tanrı katı. Hadîı-i kudsî = Peygamberimizin Allah’ın iihâmıyla söylediği sözler ki, kendiliğinden söylediği hedîs-i şeriflerden ayrılır. Fars. Kudsiyân = Tanrı katında oturanlar, yani melekler.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Erkek İsmi) - Kutsal, muazzez, mukaddes. - Allah’a mensup, ilahi.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Kutsallık, mukaddestik, azizlik, muazzezlik: Kâbe’ye yaklaşılınca bir kudsiyet duyulur.

Türkçe Sözlük

(aslı: KUDS) (i. A.). Kutsallık, azîzlik, mukaddeslik, mübareklik. Hazîretü’l-kuds = Cennet bahçesi. Rûhu’l-akdes = 1. Cebrâil. 2. Hazret-i İsâ’ya üfürülen ruh. 3. (hi. coğrafya) Filistin’de üç semâvî dince kutsal sayılan büyük şehir: Kuds-i Şerif.

Türkçe Sözlük

(i.)Yaş yerde çok kalan, organik maddelerin üstlerinde hâsıl olan yeşilimsi ve atılmış pamuk gibi pek ince bir tüy şeklinde olan madde: Küf tutmak, bağlamak, küf kokmak. Limonküfü = Maviye çalar yeşil renk.

Türkçe Sözlük

(i. A. «küll» den imen.) (mü. külliyye). 1. Bütüne ve umûma ait, umumî, cüz’İ mukabili. Husûf-ı külli, küsûf-ı külli = Ay veya güneşin tam tutulması (zıddı: Husûf-ı cüz’İ, küsûf-ı cüzî). Kaide-i külliyye = İstisnası olmayıp herkese ait olan kaide (umûmî’den farkı şudur ki: Umûmî, husûsî’ye ve külli ise cüz’İye karşı kullanılır). 2. Çok: Bunların arasında küllî fark vardır. Külli kitap almış.

İsimler ve Anlamları

(Tür.) (Erkek İsmi) - (bkz.Kumuk).

Türkçe Sözlük

(i. coğrafya). Güneşe doğru olan taraf; güzey mukabili.

Genel Bilgi

Sadece papağan ve muhabbet kuşları değil, üzerinde uğraşıldığında kargalar, kuzgunlar, saksağanlar ve sığırcıklar da konuşabilirler. Hatta bir kaç kelime söyleyebilen serçe ve kanaryalar bile kayıtlara geçmiştir.

Aslında bu, kuşların yaptıkları konuşma değil, sesleri ezberlemeleri ve taklit etmeleridir. Her insan ağzı ile konuşur ama konusabilmeyi sağlayan asıl organ beyindir. Beyinde oluşan düşünceler daha sonra dilimize ve dudaklarımıza aktarılır. Hayvanlar bu nedenle konuşamaz. Papağan ve benzeri kuşların yaptıkları da konuşma değil, mükemmel bir ses tınısı ezberi ve tekrarıdır.

Kuşların ses organlarının memeli hayvanlardan çok farklı olarak gırtlakta değil de göğüs kafeslerinin dibinde, karın boşluğunun derinliklerinde yer alması kuşların bu ses taklit özelliklerini daha anlaşılmaz bir hale getirmektedir. Ses organlarının bu yeri dolayısıyla tavuk, ördek gibi bazı kuşgiller kafaları kesildikten sonra da ötmeye devam ederler.

Bu ses taklit yeteneği bazı kuşların doğasında vardır. Tabiatla içice yaşarken diğer kuşların seslerini taklit edebilmeleri sayesinde onlarla daha iyi iletişim kurabilmişler ve çevreye daha iyi uyum sağlayabilmişlerdir.

Konuşma denilince ilk akla gelen kuş olan papağanlar Avrupa’ya ilk olarak Büyük İskender tarafından Hindistan’dan getirilmişlerdir. Papağanlar arasında en iyi konuşan tür olan Afrika Papağanları’nın gelişi ise daha sonradır. Muhabbet kumarı 19. yüzyılın ortalarında Avustralya’dan Avrupa’ya getirilmişlerdir. Papağanlar insan isimleri, selam, emir ve soru sözcüklerini öğrenmekten hoşlanırlar. Bir papağan 500-600 kelime öğrenebilir. Zamanla bazı kelimeleri unutur ve yerine yeni kelimeler öğrenir.

Papağanların insan seslerini ve hayvanların bağırışlarını son derece benzeterek taklit etme ve parmaklarını kullanabilme yeteneklerine rağmen çok gelişmiş bir tür oldukları söylenemez. Uzmanlara göre papağanlar, ruhsal bakımdan kargagillerden daha az gelişmişlerdir.

Sağlık Bilgisi

Midenin içindekilerini, elde olmayarak ağız yolu ile dışarı atmaya kusmak, kusulan şeye de kusmuk denir. Kusmanın bir çok nedeni vardır. Örneğin, zehirli, bozulmuş yiyecekler, içki, gastrit ve ülser gibi mide hastalıkları, bazı besinlere karşı hassasiyet, bazı ilaçlar, kanser, mide kanaması, mide fıtığı, sinirlenme, migren, araç tutması, zehirlenme, kansızlık, sarılık, tiroid hastalıkları, hamilelik ve çocuklarda kabakulak, bademcik veya bağırsak hastalıkları sırasında kusma görülür. Tedavinin ilk şartı, kusmanın nedenini belirlemektir. Tedavi nedene göre yapılır. Hasta kustuktan sonra, sırt üstü yatırılır. Birşey yedirilmez. Bir bardak buzlu su, yudum yudum içirilir. Ayrıca tedavi amacıyla aşağıdaki reçeteler uygulanır.

Tedavi için gerekli malzeme : Ihlamur, su.

Hazırlanışı : 4 bardak kaynak suya 1 çorba kaşığı ıhlamur konur. 10 dakika bekletildikten sonra 1 su bardağı içilir.

Türkçe Sözlük

(i.). Kusturan, Ar. mukayyî: Kusturucu ilâç.

Türkçe Sözlük

(i.). Kusulmuş: Kusuk şey. Kusmuk = Kusulan şey: Kedi kusmuğu.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(A.) [قطن] pamuk.

Türkçe Sözlük

(i.) (y. k.). Mukaddes.

İsimler ve Anlamları

(Tür.) (Erkek İsmi) - Kudsi, kutlu mübarek, mukaddes.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Bir şey koymaya mahsus tahta, teneke, mukavva vesaireden mahfaza, küçük çekmece: Mücevherat, tütün, enfiye, hap, kahve, şeker, kibrit kutusu. 2. Eskiden kilenin sekizde biri olan tahıl vesaire ölçüsü ve buna mahsus ince tahtadan yuvarlak kap: İki kutu arpa. 3. Mazbut, muntazam ve küçük şey hakkında kullanılır: Kutu gibi ev, oda. 4. mec. İçi bir şeyle dolu ve kendisi onun mahfazası imiş gibi o halle çok vasıflı insan. Cilve kutusu = Pek cilveli. Fesat kutusu = Pek fesatçı. Akıl kutusu = Birine akıl öğreten, yol gösteren, müşavir. Kapalı kutu = 1. Birçok bilgi sahibi olan. 2. Sır vermeyen. Kutunun kapağını açtırmak = Birini söylemeyeceği şeyleri söylemeye mecbur etmek.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. kuvâ) (kuvvet kelimesinin aynı olup bazı Arapça terkiplerde kuvvet mânâsıyla kullanıldıktan başka, dilimize mahsus şu mânâları da vardır): 1. Fikir, niyet, tasavvur, henüz yapılmayan ve fiile gelmeyip tasavvurda bulunan işin hâli: Falan yere kadar bir demiryolu uzatılması kuvvededir. Henüz kuvveden fiile çıkmadı. Oyle bir şey kuvvede vardır. 2. Gerçekte ve fiilde olmayıp ancak tabiatta olarak, imkân ve ihtimali bulunan şeyin hâli: Her insan kuvvede şair ise de bazıları fiilide kâtip değildir. 3. His, duygu, insanın yaradılışında var olan saygı ve iktidarların her biri. Kuvve-i bâsıra = Görme duygusu. Kuvve-i sâmia = İşitme duygusu. Kuvve-i şamme = Koklama duygusu. Kuvve-i lâmise = Dokunma duygusu. Kuvve-i müdrike = Anlama hassası. Kuvve-i mümeyyize = Seçebilme ve ayırabilme hassa ve iktidarı. Kuvve-i hâfıza = Zihinde tutabilme kabiliyeti. 4. Bir devletin asker vesairece olan hâl ve iktidarı: Kuvve-i askeriyye, kuvve-i mâliyye, kuvve-i berriyye, kuvve-i bahriyye) (askerî, mâlî, kara, deniz kuvvetleri). Bi’l-kuvve = Tasavvurda ve henüz gerçekleşmemiş olan, tasarı hâlinde, bi’l-fiil mukabili. Kuvve-i ile’l-merkez (ile’l-merkeziyye yanlıştır) = Bazı cisimlerin dönerken merkeze yaklaşabilme istidadı; merkezcil kuvvet, Fransızca: force centripite. Kuvvei an’l-merkez (ani’l-merkeziyye değil) = Dönerken merkezden uzaklaşabilme istidadı; merkezkaç kuvvet, Fransızca: force centrifuge.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. kuvâ) (Arapça terkiplerde: kuvve. bk. Kuvve). T. Zor, güç, tâkat, kudret: Bu yükü kaldıracak kadar kuvvetim yok. Buna kuvvetim yetmiyor. 2. Bir devletin silâhlı kuvvetleri: Kuvve-i berriyye, kuvve-i bahriyye (kara ve deniz kuvvetleri). Kuvvetü’z-zahr = Arkada ihtiyaten bulundurulan yedek asker. 3. Sıhhat, sağlamlık, güçlülük, vücudun güçlü olması; zaaf mukabili: Bende hiç kuvvet kalmadı. Kuvvet için ilâç alıyor. 4. Tesir, nüfuz: Onun söylediği sözün kuvveti vardır. 5. (matematik «cebirde») Bir sayının sağında ve biraz daha yukarıda yazılan küçük rakam ki, o sayının kaç kere kendi misliyle çarpılması lâzımgeldiğini gösterir: 4! dört üstü iki ki, dördün iki kere dörtle çarpılacağını gösterir ve 16’ya eşittir. 6. Bir makinenin harekete geçirdiği veya çektiği ağırlık miktarı ki, beygir kuvvetiyle ölçülür: Yüz beygir kuvvetinde bir benzin motoru. 7. Hassa: Kuvve-i hâfıza, kuvve-i müdrike, bk. Kuvve. Kuvvetle = Zorla, pek kuvvetle vurmak, çekmek. Var kuvvetiyle = Bütün vücut kuvvetini kullanarak, olanca kuvvet ve iktidarını toplayıp kullanarak: Var kuvvetiyle çekti, itti. Var kuvvetiyle çalıştı. Kuvvet vermek = 1. Takviye etmek, sağlamlığını arttırmak. 2. Tesirini arttırmak.

Türkçe Sözlük

(i.). Güçlü, zorlu, kavî, sağlam, tüvânâ, muktedir: Kuvvetli adam, at, makine.

Türkçe Sözlük

(i.) (y. k.). 1. Dört ana yönden biri. Doğuyu sağına alan kimsenin tam karşısına düşer, şimâl, mukabili güney. 2. Bu yöne düşen, şimalî. Kuzey noktası (astronomi) = Yer küresinin dönme ekseninin gökyüzündeki İzi farzedilen nokta ki, kutup yıldızının hemen hemen üstüne rastlar.

Genel Bilgi

Napolyon savaşlarına kadar, askeri üniformalar çok renkli ve gösterişli idi. Ancak savaş teknolojisi geliştikçe bunun da bazı sakıncaları ortaya çıkmaya başladı. Kılıç ve kalkanla yapılan savaşlarda gösterişli üniformalar düşmanda moral bozukluğu yaratıyordu ama ateşli silahlar bulununca, bu parlak ve renkli giysiler uzaktan iyi bir hedef olmaya başladı. Bugün askerler savaşa en uygun sadelikte giyinerek giderler ve sadece gerekli teçhizatı taşırlar.

Üniformalardaki haki renk ise ilk kez İngilizler tarafından 1850’li yıllarda Hindistan’da kullanılmaya başlanmıştır. Britanya ordusundan Hary Lumsden İngiliz askerlerinin beyaz üniformaları nedeni ile kolay hedef olduklarını fark edince, üniformaların üzerine toz ve çamur sürerek ve biraz da çay ile boyayarak renklerini gölgeli kahverengine dönüştürmüş ve giysilerin rengini araziye uydurmaya çalışmıştır. Toprak rengine benzeyen bu üniformalara Hintçe toprak rengi anlamına gelen ‘Khaki’ adı verilmiş ve Türkçe’ye de ‘haki’ olarak geçmiştir.

Khaki 20. yüzyılın başlarında günün standartlarına göre değiştirildi. Bu model Amerikan özel timleri tarafından tehlikeli görevlerde kullanılmaya başlanıldı. Birinci Dünya Savaşı’nda da kullanılan bu renkteki kumaşlar çok sert oldukları için askerlerin hareket kabiliyetlerini azaltıyor ve ıslandıkça daralıyorlardı. 1932 yılında pamuktan üretilen ‘cramerton’ ordu elbisesi dayanıklı olması ve içinde kolayca hareket edilebilmesi açısından İkinci Dünya Savaşı’nda ordunun kullandığı en yaygın arazi elbisesi haline geldi.

Bir sonraki aşama ise askerlerin düşman tarafından görülmemesini sağlayacak kadar araziye uygun ama aynı zamanda aynı tarafın askerlerinin birbirlerini vurmamasını sağlayacak şekilde ayırt edilebilir kumaş renk ve desenini yaratmaktı.

Aslında kamuflaja ilk olarak askerler tarafından değil, hayvanların kendilerini fark etmelerini önlemek için avcılar tarafından başvurulmuştu. Kamuflaj desenlerini yaratabilmek için İngiliz ve Fransız orduları ressamlarla işbirliği yapmıştır. Hatta Picasso’nun ordu giysilerini görünce, ‘Bunlar benim desenlerim’ diye bağırdığı bile rivayet edilir.

Türkçe Sözlük

(i. F.). 1. Lâkırdı, söz: Bir lâf söyledi; birtakım lâflar olmuş; bir lâf işittim. 2. Konuşma, mükâleme, sohbet: Lâf ediyorduk; lâf sırasında. 3. Bahis: Onun lâfını etme; lâftan lâfa. 4. Lüzumsuz ve boş söz, saçma söz: O lâftır ben kulak asmam. Lüf-ü güzâf = Saçma sapan. 5. Atıp tutma, övünme: Lâf atıyor; onunki lâftan, sırf kuru lâftan ibarettir. Lâf atmak = 1. Boş sözler söylemek. 2. Söz atmak, dolayısıyla dokunacak bir söz söylemek: Bana lâf atmak istedi. Lâf vurmak = Övünmek, dem vurmak: Cesaretten lâf vuruyor. Lâf etmek = 1. Konuşmak. 2. Münakaşa etmek. Lâfını etmek = Bahsetmek, zikretmek, anmak.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. elfâz). Söz, kelime, mânâlı veya mânâsız olarak ağızdan çıkan ses terkibi, mânâ mukabili olarak sesli veya yazılı söz: Lafz-ı murâd = MAnâsına bakılmayarak lâfzı bakımından geçen söz. Lafızdan ibaret = MAnâsız. Lafız-be-lafız = Kelimesi kelimesine, genel olmayarak: Söylediğini lafız-be-lafız tekrarladı. O kitabı lafız-be-lafız tercüme etti. Elfâz-ı galîza = Kaba küfürden ibaret sözler. Elfâz-ı küfr = 1. Dinden düşmeyi icap ettiren sözler. 2. Çirkin, ayıp sözler.

Türkçe Sözlük

(i. A. «dühk» tan if.) (mü. lâhika). 1. Yetişip ulaşan, arkadan gelip yerleşen: Onlar da kervana lâhik oldular. 2. Eklenen, kelime vesairenin sonuna gelen: Cümlenin sonuna fiil lâhik olur. 3. Şimdiki, hâlen bir görevde bulunan, «sâbık» mukabili: Vâlî-i lâhik = Şimdiki vali. Nâzır-ı lâhik = Şimdiki nâzır.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i.) ince keten bezi; ince keten veya pamuklu kumaş; ince elek.

Teknolojik Terim

Yüksek kaliteli LCD ekran mükemmel renk, kontrast ve ayrıntı özellikleriyle daha net fotoğraflar sunar. Güneşli açık mekanlarda bile olsanız, özellikle çektiğiniz fotoğrafları çerçeveleyip izlerken çok işinize yarar.

Teknolojik Terim

Ekstra büyük, geniş LCD dokunmatik ekran güneşli açık mekanlarda bile mükemmel renk, kontrast ve ayrıntılara sahip net görüntüler sağlar. Fotoğraf makinesi ayarları doğrudan dokunmatik ekran üzerinden yapılabilir.

Teknolojik Terim

16:9 en-boy oranı ve mükemmel görüntü kalitesi sunan bir TV projeksiyon sistemi.

Teknolojik Terim

Yerel Karartma (LED) teknolojisi, orijinalinin mükemmel bir eşi olan görüntüler yaratır. Sürekli yanan flüoresan (CCFL) tüpler yerine LED’ler kullanarak, daha fazla netlik için renk kontrastını geliştirir. Yerel Karartma (LED) ekranda olup bitenlere tepki verir ve görüntünün karanlık olduğu bölümlerde arka ışığın kapatılabilmesini sağlar. Sonuç ise saf, gerçek siyahlar ve enerji tüketimi açısından daha verimli bir TV’dir.

Teknolojik Terim

Sony’nin Blu-ray Disc ortamında kullandığı güçlü performanslı sert muhafazası sayesinde, disk lekelere karşı dayanıklı olup her zaman mükemmel kaliteyi güvence altına alır.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. elvâh). 1. Tahta. 2. Düz ve üzerine yazı, resim vesaire yazılabilir levha. mec. Levh-i hatır = HAfıza. Levh-i mahfuz = ilâhî takdirin, mukadderatın yazılı bulunduğu mânevî levha.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. (çoğ. leges) Lat kanun, kaide, usul. lex scripta yazılı hukuk, mevzu hukuk. lex talionis kısas usulü, misli ile mukabele usulü.

Türkçe Sözlük

(i.). Dikişli, pamuklu aba veya kısa hırka.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s., i. açık fikirli, serbest düşünceli; bol, pek çok; liberal, hür fikirli; yüksek ve şümullü (tahsil); cömert eli açık, mükrim; vasi, serbest; i. liberal, hür fikirli parti azası. liberal arts fen veya tarih ve felsefe gibi yüksek ilimler. liberal o

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. yünle karışık keten veya pamuktan yapılmış kaba kumaş; eski ne olduğu belirsiz şey.

Türkçe Sözlük

(LİSAN) (i. A.) (c. elsine). 1. Ağzın içinde bulunan organ ki, insanda konuşmaya yarar; dil, Fars. zebân. 2. Bir kavmin konuştuğu dil (bu mânâda Türkçe «dil» kelimesi son zamanlarda yerleşmiştir; asıl Türkçe’de «dil» yalnız 1. mânâda yani bildiğimiz organ içindir): Türk, Arap, Fars, İngiliz, Alman, Fransız dilleri. Lisan bilir = Bir yabancı dil bilir, kendi dilinden başka diller bilen adam. 3. Söyleme, söz, nutuk: Bu adamın lisanı yok mu? Lisânında kabalık var. Fasîhü’l-lisân = Düzgün konuşan veya yazan, sözü fasih. Lisân-Aşnâ = Dil bilir, dilmaç. Lisân-ı hâl = Bir şahıs veya şeyin hâlinden ve duruşundan anlaşılan şey: Yorulup kalmış olan deve lisân-ı hâl ile yolun uzunluğundan şikâyet ediyordu. Ilm-i lisân = Mukayeseli diller ilmi, Fr. Iinguistique. Lisâna gelmek = 1. Dile gelmek. 2. Aleyhinde söz söylenmek, hakkında söz söylenmesine sebebiyet vermek, (botanik) Dile benzer bazı yapraklara denir.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. ince ve dayanıklı pamuk ipliği.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. münacat: mukabele ile okunan dua nakarat, tekrar.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. yük, hamule; sıklet, ağırlık; endişe, üzüntü, kaygı; fikir yorgunluğu; silâh doldurmak için barut ve fişek; mak. mukavemet; bir cihazın ihtiva ettiği elektrik miktarı, şarj. load displacement den. geminin tam yükünü alınca çektiği su. load factor bi

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. saç lülesi; çoğ. saçlar; bir tutam yün veya pamuk.

Türkçe Sözlük

(i. Yunanca = güney). 1. Güney rüzgârı: Lodos esmek; bugün biraz lodos var. Batı lodosu = Güneybatı rüzgârı. Kıble lodusu = Güneydoğu rüzgârı. 2. Güney yönü: Lodosa nâzır; lodos tarafında. 3. Güney rüzgârı, havası, lodos estiği gün: Dodosta insana bir gevşeklik gelir: Lodosta balık yenmez. 4. Lodos rüzgârı fırtınası: Lodosa tutulduk; bu lodosta kayığa binilmez, mec. Lodos poyraz = Sebatsızlık. Lodos poyraz mukataası = Serserilik.

Türkçe Sözlük

(i. A ). 1. Bir defada yutulan yiyecek: Yemeğe oturup ilk lokmasını yutmakta iken; iri iri lokmalar yuvarlıyordu. 2. Parça, bölüm, az miktar: Şu dilenciye bir lokma ekmek verin; pişirttiği tatlıdan kimseye bir lokma vermedi. 3. Bir çeşit hamur tatlısı. 4. Bir çeşit pamuklu lökün macunu. Saray lokması = Bir çeşit lokma tatlısı. Lokma lokma etmek = Parçalamak. Lokmagöz = Göz kıkırdakları iri ve dışarı fırlamış adam.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. iyi cins pamuklu kumaş.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. seven, sevgi gösteren, müşfik. loviny cup iki kulplu büyük içki kâsesi, mükafat olarak verilen kâse. loving-kindness i. şefkat, lütuf, iyilik, merhamet. lovingly z. sevgi ile. lovingness i. sevgi tavrı.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (mâ = bağlama edatı, lâ = menfilik edatı, kelâm = söz). Söz götürmez, diyecek yok, pek fazla ve mükemmel: Mâ-lâ-kelâm çalıştı.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. uskumru, zool. Scomber scombrus. mackerel sky atılmış pamuk gibi bulut. chub mackerel kolyoz, zool. Scomber colias. horse mackerel istavrit, zool. Trachurus; orkinos, zool. Thunnus thynnus.

Türkçe Sözlük

(i. felsefe). Maddeden başka varlık kabul etmeyen doktrin. Spiritüalizm mukabili.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. bir çeşit sık dokunmuş ince pamuklu kumaş; parlak renkli büyük başörtüsü.

Türkçe Sözlük

(i. A. «fasl»dan im. Aslı mafsıl’dır) (c. mefâsıl) (anatomi). Bedenin oynak yeri, boğmuk. (tıp) Resye-i mefâsıl = Oynak yerlerine dadanan romatizma.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. ihtişamlı, görkemli, şaşaalı, debdebeli, tantanalı: fevkalade, nefis. magnificence i. ihtişam, görkem, azamet, debdebe. magnificently z. fevkalade olarak, mükemmel şekilde; ihtişamla.

Türkçe Sözlük

(i. A. «hıfz» dan imef.) (mü. mahfûze). 1. Saklanılmış, bir yere konup korunmuş: O evrak mahfuzdur, babamın eşyası yâdigâr olmak üzere bende mahfuzdur. 2. Saklanan, gözetilen: Bu ormanlar mahfuz olaydı çok faydalandırdı. 3. Bir yere gönderilirken asker ve jandarma katılarak serbest olmayan, muhafaza altında gönderilen: Yolda beraber geldikse de kendisi mahfûz olduğu için görüşemedik. 4. Zihinde duran, ezber edilmiş, ezber öğrenilmiş, unutulmayan: Bu şiir mahfûzumdur. Levh-i mahfûz = İlâhî mukadderâtın yazıldığı mânevî levha.

Türkçe Sözlük

(i. A. «hale» dan imef.). Atılmış pamuk.

Türkçe Sözlük

(i.) (Ar.’ya benzetilerek Türkler tarafından yapılan kelime). Kendini hiçe sayma, kendine ehemmiyet vermeyiş, fazla tevazu: Muktedir adamdır ama çok mahviyet gösterir.

Türkçe Sözlük

(MAKIYS) (i. A. «kıyâs» tan imef.) (mü. makıysa) (aslı: «makyûs») «mukyus şekli galattır). Kıyâs edilebilir, kıyas kabûl eder, benzetilebilir: Bu iş başka işlere makıys değildir.

Teknolojik Terim

Küçük ve ayrıntılı nesnelerin mükemmel odaklanılmış yakın fotoğraflarının çekilmesini sağlayan gelişmiş bir objektif odaklama teknolojisi.

Türkçe Sözlük

(i. A. «umrân» dan imef.) (mü. mâmûre). 1. Harâb olmayan: Mâmûr bir ev, mahalle, şehir. 2. İşlenmiş, ekilmiş, boş olmayan: Arâzî-i mâmûre. 3. Ahalisi olan, meskûn: Avrupa’nın her tarafı mâmûrdur. Dörtbaşı mâmûr = Mükemmel, kusursuz.

Türkçe Sözlük

(i. Fr.). Bir eserin değerli diye anılması veya bir mükâfatla, değerlendirilmesi.

Türkçe Sözlük

(i. Y.). Kırk kilometreden uzun bir yol üzerinde yapılan mukavemet ve hız koşusu.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Kadın İsmi) - Şen’un adında birinin kızı olup hicretin 7.yılında kızkardeşi Şirin ile birlikte, Mukavkıs tarafından Hz.Muhammed’e (s.a.s) hediye edilen kıbti bir cariye. Hz.Peygamberin hanımlarından küçük yaşta ölen oğlu İbrahim’in annesi.

Türkçe Sözlük

(i. Fr.). Bir çeşit ince pamuklu kumaş.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. bir cins kalın pamuklu kumaş.

Türkçe Sözlük

(i. Fr.). 1. Matbaacılıkta, hazırlanmış, sayfaların özel bir mukavva üzerine alınan kalıbı. 2. Dizme makinelerinde harf kalıbı.

Türkçe Sözlük

(I. A. «cevâz»dan). Gerçek mânâsiyle kullanılmayıp İlgi ve benzerliği olan diğer bir mânâsı kullanılan, hakikat mukabili: Bu şair çok mecâz kullanıyor, bu sözde mecâz vardır.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Birinin iyiliğini söyleme, övme, zem mukabili.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. (eski) hak; mükafat, ödül.

Türkçe Sözlük

(u uzun) (i. A. «fark» dan imef.) (mü. mefrûka). Ayrılmış, ayrı, araya başka bir şey girmiş, makrûn mukabili.

Teknolojik Terim

Megapiksel sayısı, fotoğraf makinesi sensörünün çözünürlüğünü ifade eder. Yüksek megapiksel sayısı, fotoğraflarınızı büyütülmüş boyutlarda basarken veya ekranda izlerken bile mükemmel görünen net, ayrıntılı görüntüler sağlar.

Türkçe Sözlük

(hi. A.). Hicâz’da KAbe’nin bulunduğu kutsal İslâm şehri ki, Peygamberimizin doğum yeri ve Müslümanlarin kıblesidir: Mekke-i Mükerreme. Mekke pâyesi = Osmanlı ilmî rütbelerinden biri. Mekke pelesengi = Tıbbî bir ağaç.

Türkçe Sözlük

(hi. A.) (mü. mekkiyye). 1. Mekke-i Mükerreme’ye ait. 2. Mekke-i Mükerreme ahalisinden olan, Mekkeli.

Türkçe Sözlük

(f.). Birbirine mektup yazmak, Osm. mükâtebe, mürâsele, muhâbere etmek: Taşrada bulunan babamla daima mektuplaşıyoruz.

Şifalı Bitki

(angelica): Maydanozgiller familyasından; dere kenarlarında, çayırlarda ve ormanlardaki ağaçsız alanlarda yetişen, boyu 3 m kadar, hoş kokulu, otsu bir bitkidir. İstanbul, Marmara Bölgesi, Doğu Karadeniz ve Beyşehir dolaylarında yetişir. Boyu 1- 1,5 m kadardır. 2 veya çok yıllık bir bitkidir. Gövdesi silindiriktir. Boyuna çizgiler vardır. İçi boştur. Mavimtırak yeşil veya kırmızı renktedir. Çiçekleri beyazdır. Kökü ve rizomlarında uçucu bir yağ ve tanen ihtiva eder. Yaz ve sonbahar aylarında toplanıp kurutulur. Kullanıldığı yerler: Mide ve bağırsak hastalıklarına iyi gelir. Sinirleri kuvvetlendirir. Spazmları giderir. Astım nöbetlerini giderir. Kuvvet ve iştah verir. Nekahat devresinin kısa sürmesini sağlar. Yapraklarından çıkan suya, bir parça pamuk bastırılıp, diş çürüğüne konursa, ağrıyı keser. Kandolaşımını düzenler. Terletir. Kurutulmuş melekotu, dövülüp başa sürülecek olursa, bitleri öldürür.

Sağlık Bilgisi

Doğumdan sonraki günlerde süt bezlerinin iltihaplanması sonucu, memelerde ateş ve ağrı hissedilir. Bu durum, bebeği emzirirken daha da ızdırap verici bir hal alır. Böyle durumlarda bebeği emzirirken, bebeğin burnu rahatça hava alacak şekilde bulunmalıdır. Emzirme süresi de, 15 dakikayı geçmemelidir. Memede biriken fazla süt de, lastik emicilerle boşaltılmalıdır. Bebeği emzirmeden önce annenin ellerini yıkaması ve yıkanmamış elleriyle memelerini tutmaması gerekir. Ayrıca memelerin üstünü temiz gaz bezi ile örtmek, bebeği emzirdikten sonra da çok sulu alkole batırılmış bir parça pamukla temizlemek lazımdır. Memelerin üzerine pudra dökülmemelidir. Ayrıca aşağıdaki reçeteler de uygulanır.

Tedavi için gerekli malzeme : Maydanoz tohumu, su.

Hazırlanışı : 4 bardak suya 10 çorba kaşığı maydanoz tohumu konur. 15 dakika kaynatıldıktan sonra süzülür. Günde 1 kere pansuman yapılır.

Teknolojik Terim

Son derece küçük Memory Stick PRO-Duo, dosyaların yüksek hızlı aktarımını ve anında kayıttan çalmayı destekleyen bir medya aygıtıdır. Dosyaları bir bilgisayar veya dizüstünden diğerine aktarmaya ek olarak, Memory Stick PRO-Duo cep tipi dijital fotoğraf makineleri, PSP® avuç içi oyun konsolları ve cep telefonlarıyla kullanmak için mükemmeldir. 16 GB’ye varan depolama kapasitesi seçenekleriyle, müzik, video ve oyunlardan dijital fotoğraf makinelerine ve büyük belgelere kadar beğendiğiniz dosyaları hızlı ve kolay bir şekilde aktarabilirsiniz. Memory Stick PRO-Duo’nuzu takın, dosyaları sürükleyip bırakın ve yola koyulun.

Türkçe Sözlük

(i.) (Ar. olup, ancak Ar.’da havlu ve peçete demektir ve «mendîl» şeklindedir). 1. Burun, yüz ve el silmeye mahsus olarak cepte taşınan pamuk veya keten yahut ipekten dört köşeli dokuma: El, burun mendili, ipek mendil. 2. Elde taşınacak şeyler koymaya mahsus bohça gibi ve astarsız boyalı kumaş: Bir mendil elma, mendile sarılı bir kitap.

İngilizce - Türkçe Sözlük

f. pamuklu kumaşları boyamaya hazırlamak için bunları alkaliye batırmak; parlaklık vermek suretiyle kumaşı ipeğe benzetmek, merserize etmek. mercerized s. merserize.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i., f. yararlık, değer; hüner, marifet; hak; mukâfat; fazilet; f. hak etmek, değer kazanmak, lâyık olmak. merit system A.B.D. devlet memurluğunda başarıya göre atama ve terfi sistemi. on his merits değerine göre. Order of Merit ingiliz kral veya krali

Türkçe Sözlük

(i. A. «sücûd» dan imef.) (c. mesâcid). 1. Cami. 2. Küçük cami, cuma ve bayram namazı kılınmayan minaresiz cami (bu mânâsı Türkçe’ye mahsustur). Mescid-i Aksâ = Kudüs’deki meşhur cami. Mescid-i Harâm = Mekke-i Mükerreme’deki KAba-i Şerife.

Türkçe Sözlük

(i. A. «ecr» den imef.). Ettiği hizmet veya iyiliğin karşılık ve mükâfatını gören, ecr ve mükâfata erişen: Sevâb eden elbette me’cûr olur.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. me’sûbât). Hayırlı bir işe karşılık Tanrı’ca verilen mükâfat, sevab.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s., z. orta, iyice; orta taba kaya mahsus; z., k.dili orta halde, şöyle böyle. middlings i., çoğ. orta kalitede mahsul, borsada fiyat ayarlamasına esas olan ve liflerinin uzunluğu orta derecede pamuk.

Türkçe Sözlük

(i.) (belki Fars. «nîm-.ten» den ki «yarım beden» demektir). Kollu yelek ki, basma vesaireden yapılıp eski kıyafette gömleğin üstüne giyilirdi: Pamuklu, çuha mintan.

Türkçe Sözlük

(i.). Bir hayvan veya insanın ve yevru veya çocuğun derin derin uyuyup hızlıca nefes almasını taklit ve tasvir eder ve mükerrer kullanılır: Mışıl mışıl uyuyordu.

Türkçe Sözlük

(i. A. «setr» dan la), (c. mesâtir). Satırların doğru gitmesi için kâğıdı çizmeye mahsus Alet ki, ince bir mukavva üzerine uzatılmış ipliklerden ibaret olup kâğıdın altına konarak üstünden el ile basıldıkta kâğıt muntazam surette çizilir (taşçı cetveline de «mıstar» denir).

Türkçe Sözlük

(i. Fr. Ar. T.) (musiki). Klasik musiki kaidelerine uymayan yeni musiki akımları (batı san’at mukişinde).

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. keşiş; münzevi kimse. monk hood i. keşişlik; keşişler. monkish s. keşiş gibi monk's cloth perdelik kaba pamuklu kumaş.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s., i. ahlaka ait, ahlaki, törel, ahlaksal; iyi ahlaklı, doğru; iyilik veya fenalık yapmaya muktedir; manevi; olasılı; i. ahlâk dersi; çoğ. ahlâkıyat, ahlak; düstur, özdeyiş. moral defeat manevt yenilgi. doubtful morals ahlâkdışı davranışlar. moral f

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. elbiselik veya perdelik yünlü veya pamuklu kumaş.

Teknolojik Terim

MOSFET (Metal Oksit Silikon Alan Efektli Transistör), çeşitli Sony amplifikatörlerin sürücüsünde ve güç çıkışı aşamasında kullanılan yüksek performanslı bir elektronik devredir. Yüksek güçlü ses amplifikatörlerinde mükemmel geçiş reprodüksiyonu sağlar.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i., f. koyacak; dayangaç; binek hayvanı; binme tarzı, biniş; üzerine resim yapıştırılan mukavva; top kundağı, top arabası; lam ile lamel; f. tırmanmak, çıkmak; üzerine çıkmak; binmek, ata binmek; ata bindirmek; asmak; takmak; monte etmek, kurmak; üzerin

Türkçe Sözlük

(i. A. «Ahır», «te’hîr» den imef.) (mü. muahhare). Geride bulunan, sonra olan, sonraya kalmış ve geriye kalmış, zıddı: mukaddem, sonraki: O savaş XVI. asırdan daha muahhardır.

Türkçe Sözlük

(i. A. «irfân», târîf’ten imef.) (mü. muarrefe). I. Bildik, belli, mâlûm, mâruf. 2. (e.) (Arap gramerinde) Harf-i târîfi olan, belirli bir şey gösteren, münkir mukabili.

Türkçe Sözlük

(MÜBALAĞA) (I. A. «bulûğ» dan masdar). 1. Bir işte pek ileriye varma, kusur bırakmame, mükemmel ve kusursuz etme: İkramda mübalağa ediyor. 2. Büyütme, ifrat, küçük bir İşi pek büyük gösterme: Onun cesaretini överek mübalağa etti. Bu tarifte mübalağa vardır. Mübaleğa-i Acemâne, mübalağayı seviyor. Mübalağa ile = Pek pek, pek fazla. İsm-I mübalağa = Mübalağa ile ism-i fâil, Arapça’da «cebbâr, sabûr, allâme» gibi şekillerde olup mübalağa gösteren Ism-i fâil kipi. Türkçe’de «pek» veya «en» edatları da mübalağa bildiren sıfatlardır: Pek büyük, en büyüğü.

Türkçe Sözlük

(I. A. «bereket» ten imef.) (mü. mübâreke). 1. Bereketli, bereket ve bolluğu olan: Ntl-I mübarek. Koyun, mübârek bir hayvandır. 2. Aziz, hürmetli, saygı değer, kutsal, mukaddes: Eyyâm-ı mübâreke (mübârek günler), mübârek bir zattır, mübarek ellerini kaldırıp dua etti. 3. Uğurlu, hayırlı, mes’ut, kutlu, kademli: Yeni doğan çocuk, yaptırdığınız ev, giydiğiniz esvap mübârek olsun. 4. Alay yoluyla takılmak İstenilen şahıslar ve eşya hakkında kullanılır: O, mübârek adam da durmadan yemek yer. A mübârek, bir kere sorsan a! Bu mübârek çiftliğin zararından başka bir hayrını görmedik.

Türkçe Sözlük

(i. A. «cezâ» dan mastar). Bir suça karşı cezâ verme, kanuna göre icabeden iş (asıl Arapça’da «karşılık» demek olup «mükâfat» yerine de kullanılır).

Türkçe Sözlük

(i. A. «cism» den imef.) (mü. mücesseme). 1. Cismi olan, vücutlu, gövdeli, maket: Yaptıracağı yapıların mukavvadan mücessem şeklini yaptı. 2. mec. Mânevi bir cisim hâlini almış: O adam fazîlet-l mücessemedir. 3. (geometri) Uç boyutlu: Mücessem bir şekil. Zıddı: musatteh. Handese-i mücesseme = Uzay geometri.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. balgam türünden; balgam salgılayan; balgamlı; sümüklü. mucous membrane bazı uzuvlarm iç yüzünü kaplayan salgılı zar, mukoza mucosity i. balgam gibi yapışkanlık.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. sümük; balgam; balgam gibi şey.

Türkçe Sözlük

(aslı: MÜDİR) (i. A. «devr» den if). (mü. müdîre). 1. idare eden, çeviren, bakan: Mektep müdürü. 2. İdare bilir, idareye muktedir, bir işi hakkıyla idare edebilen: Müdür bir adamdır, pek müdîre bir kadın. (c. F. müdîrân). 3. idare memuru: Vapur şirketinin müdürü. Evrik müdürü — Evrak kalem ve dairesinin başı. 4. Bir nahiyenin en büyük mülkiye memuru: Nahiye müdürü. 5. Son devirde Osmanlı devletine tâbî devletlerde nâzır vazifesini gören adam: Mısır, Bulgaristan, Romanya, Sırbistan, Karadağ, Tunus dâhiliye, maarif, maliye müdürü, hey’et-i müdîrân. 6. Son devirde Mısır Hidivliği’nde vali: Şarkıyye müdürü. Malmüdürü = Osmanlı devrinde bir kazânın mâliye işlerini idareyle görevli memur, sancağınkine (il) muhâsebeci ve vilâyetinkine (eyalet) defterdâr denirdi.

Türkçe Sözlük

(i. A. «hadeb» den imef.) (mü. muhaddebe). 1. Kanbur, tümsekli. 2. (matematik, geometride) Kürenin bir kısmı gibi ortası tümsekli ve daire şeklinde olan, zıddı: mukaar, Fr. convexe.

Türkçe Sözlük

(i. A. «hads»ten). Konuşma, birbirine fıkra ve hikâye söyleme, sözleşme, mükâleme.

Türkçe Sözlük

(i. A. tıp). Sümük ve ona benzer yapışkan sıvı.

Türkçe Sözlük

(i. A. «hutbe» den) (c. muhatabât). Birbirine hitab etme, birbirine söz söyleme, mükâleme, konuşma.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (mü. muhâtıyye) (tıp). Sümük çeşidinden, lüzûcetli sıvı.

Türkçe - İngilizce Sözlük

being a mukhtar. the work of a mukhtar.

Türkçe Sözlük

(i. A. «yakaza» dan if.) (mü. mûkıze). 1. Uyandıran, ikaz eden. 2. Gafletten kurtaran. 3. (tıp) Tahrik ve tenbih eden: Devâ-ı mûkız.

Türkçe Sözlük

(i. A. «ka’b»dan imef.) (mü. mükâ’aba) (matematik). 1. Küb yani zar şeklinde, eşit altı yüzü olan, üç buutlu: Cism-i mükâab; mükâab bir taş, bir bina. 2. Uç buutlu küp olan: Bir mükâab metre: Bu kazan iki mükâab metre su alır. 3. İki defa kendi misliyle çarpılmış olan, bir sayının iki defa kendi misliyle çarpılmasından çıkan sayı: 3’ün murabbaı (karesi) 9 ve mükâabı (küpü) 27’dir. Cezıw mükâab = Küpkökü.

Türkçe Sözlük

(a uzun) (i. A. «kabl» den mufâale). 1. Karşı karşıya bulunma, karşılık, karşılama: Biri diğerinin mukabelesindedir («mukabilinde» de denir). 2. Karşı gelme, karşılık verme, karşı durma, aynen karşı koyma: Bana pek ağır sözler söyledi amma ben mukabele etmedim; bana o kadar ikramlar etti, ben mukabelede bulunamadım. 3. İki şeyi, meselâ müsvedde ile temizini yan yana koyarak veya okuyarak uygunluğuna bakma, tatbik etme, karşılaştırma: Yazdığınızı mukabele edelim. 4. Karşı karşıya yapılan zikir ve semâ: Eskiden Mevlevî-hânelerde mukabele olurdu. 5. Camilerde hafızlarla Kur’an’ı açık tutanların karşılıklı Kur’an okumaları: Mukabele okumak.

Türkçe Sözlük

(MUKAABELE-Bİ’LMISL) (i. A.). Fena bir harekete, aynı şiddette bir başka hareketle cevap verme, misilleme («mukabele-i bi’l-misl» yanlıştır).

Türkçe Sözlük

(i.). Eskiden bir kalemde temize çekilen yazıları müsveddeleriyle karşılaştıran kâtip. (bk.) Mukabele.

Türkçe Sözlük

(i. A. «kibri den masdar) (c. mükâberât). Münakaşada ağız kalabalığı ile karşısındakini yenmeye çalışma.

Türkçe Sözlük

(a uzun) (i. A. «kabl» den if.) (mü. mukabile. 1. Karşı karşıya gelen, bir şeyin karşısında bulunan: Evim camiye mukabildir. 2. Bir şeye karşı verilen ücret, sizin zahmetinize mukabil değildir. (matematik) ZAviye-İ mukabile = Diğer bir açının karşısında bulunan açı.

Türkçe Sözlük

(i. A. «kadem» den imef.) (mü. mukaddeme). 1. Önde bulunan, ileride olan, önden giden. 2. Eski, zamanca ileride bulunan, zıddı: muahhar: İskender’ in zamanı Hazret-i Isâ’dan çok mukaddemdir. 3. Değeri fazla olan, mertebesi daha yüksek veya lüzumu daha çok: İş eğlenceden mukaddemdir. 4. İki kısımdan mürekkep olan her şeyin birinci kısmı. 5. (mantık) iki kaziyyeden mürekkep kıyasın birinci kaziyyesi. Diğerine «tâlî» derler. 6. (askerlik) imparatorluk devrinde redif askerinin bölündüğü iki sınıftan birincisi: Önce mukaddem ve sonra tâlî sınıf silâh altına alınır.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Bundan evvel, önce: Bu kelime mukaddemâ kullanılırdı.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. mukaddemât). 1. Maksada girişmeden önce söylenen ve maksadın ifadesine esas alınan söz: Önce bir mukaddeme yaptı, sonra mevzua girdi. 2. Bir kitabın asıl metninden önceki yazı, önsöz, Osm. dîbâce, medhal: Mukaddeme-! İbni Haldûn. 3. (askerlik) Ordunun ileride bulunan kısmı: Mukaddemetüi-ceyş.

Türkçe Sözlük

(i. A. «kader» den imef.) (mü. mukaddere). 1. Tayin ve takdir olunmuş, belirli ölçüde. 2. İlâhî kadere göre, Tanrı’ca takdir olunmuş: Mukadder ne ise o olur. 3. Kader, kazâ, ezelî hüküm.

Türkçe Sözlük

(i. A. c.). Tanrı’ca takdir olunmuş işler: Mukadderât-ı ilâhiyye.

Türkçe Sözlük

(i. A. «kuds» den imef.) (mü. mukaddese). Takdis olunmuş, kutlu. Beyt-i Mukaddes = Kudüs’teki Mescid-i Aksâ.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Mukaddes mefhumların bütünü, (bk.) Mukaddes.

Türkçe Sözlük

(i. A. «kadem» den if.). Takdim eden, bir büyük zâtın huzûruna götürüp veren: Mukaddim-i arî.

Türkçe Sözlük

(i. A. «kifâyet» ten masdar). Bir hizmet ve iyiliğe karşı edilen iyilik, iyilikle karşılama: Ettiği hizmetin mükâfatını gördü: Ettiğim iyiliğin mükâfatı bu mudur? (Arapça’da «mücâzât» ile aynı mânâda olduğu hâlde dilimizde «mücâzât» bunun zıddı olarak kullanılır): Hizmet edenlere mükâfat ve kabahat edenlere mücâzat olunur.

Türkçe Sözlük

(i. A. «kufv» dan imef.). Kafiyeli: Şiir, mevzûn ve mukaffâ sözden iba rettir.

Türkçe Sözlük

(i. A. «kifâyet» ten if.) (mü. mükâfiye). Eşit, beraber, (matematik) Kat’-ı mükâfî = (bk.) Kat’.

Türkçe Sözlük

(i. A. «kühl.dan imef.) (mü. mükâhhale). Kühl (sürme) sürülmüş, sürmeli.

Türkçe Sözlük

(i. A. «kelâm» dan masdar) (c. mükâlemât). 1. Söyleşme, konuşma, iki kişi arasındaki konuşma. 2. Bir dili öğrenmek için iki dil üzere düzenlenmiş konuşma şeklinde temrinler: Fransızca mükâleme. 3. Muahede için iki devlet murahhasları arasında yapılan müzakere: O diplomat mükâlemeye memur oldu.

Türkçe Sözlük

(i. F.). Dil öğrenmek için karşılıklı iki dilden konuşma örnekleri veren kitap: Fransızca Türkçe bir mükâleme-nâme (eskimiştir).

Türkçe Sözlük

(i.) («kılık» dan uydurulmuş bir kelime). Kılık kıyafeti yerinde, yalnız kılığı olup başka bir fazileti olmayan, gösterişli: Mukallak adam (şimdi kullanılmıyor).

Türkçe Sözlük

(i. A. «kalb» den if.) (mü. mukallibe). Kalbeden, başka kalıba sokan, değiştiren.

Türkçe Sözlük

(bk.) Mukallit.

Türkçe Sözlük

(i. F.). Mukallidlikle, taklid ederek, taklitçiye yakışır şekilde: Bir tavr-ı mukallidâne ile.

Türkçe Sözlük

(MUKALLİD) (i. A. «kalb» den if.) (mü. mukallide). 1. Taklid eden, bir şeyin aynını yapmaya çalışan: O şâir Nef’İ’nin mukallididir. 2. Birinin tavırlarının aynını yaparak veya onun gibi söyleyerek maskaralık eden ve bu işiyle herkesi eğlendiren: O, mukallit bir adamdır.

Türkçe Sözlük

(i.). Mukallit, taklitçi insanın hâli ve işi, taklit, taklitçilik: Mukallitlik o adama vergidir.

Türkçe Sözlük

(i. A. «kanûn» dan imef.) (mü. mukannene). Şaşmayan, vakit ve miktarı belirli, düzenli: Çalışması, yemeği her şeyi mukannendir.

Türkçe Sözlük

(i. A. «kantara» dan imef.) (mü. mukantara). Kemerli, kemer şeklinde.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. mukantarât). 1. (astronomi) Güneşin gölgesiyle saatleri gösteren Alet, Osm. basîta-i şemsiyye. 2. Ufka paralel olarak gökyüzünde tasavvur olunan daireler, Fr. almicantarat (bu kelime Arapça’dan alınmıştır).

Türkçe Sözlük

(a uzun) (i. A. «karn» dan). Bitişiklik, ulaşma, bir yere gelme: Bazı olayların mukareneti.

Türkçe Sözlük

(a uzun) (i. A. «kurb» (mü. mukaribe). Birbirine yakın ve karîb olan.

Türkçe Sözlük

(ka uzun) (i. A. «karn» dan if.) (mü. mukarine). Bitişik, ulaşmış, bir yere gelmiş: Mukarin-i sıhhat = Sahih, doğru.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Merdiven gibi dereceleri olan ve uçları içine alan, kubbe şeklinde olan: Felek-i mukarnes.

Türkçe Sözlük

(i. A. «kurb» dan imef.) (mü. mukarrebe). Yaklaşmış, yakın. Melek-i mukarreb = Allah’a yakın olan melek. ( A. c. mukarrebîn) Hükümdarın yakın hizmetinde bulunanlar, mâbeynciler, musâhibler vs.: Mukarrebîn-i hazret-i pâdişâhîden.

Türkçe Sözlük

(i. A. «karâr» dan imef.) (mü. mukarrere). 1. Kararlaştırılmış, kararı verilmiş: Bugün gelmemiz mukarrerdir. 2. Şüphesiz: Cahilin, sözünde yanılması mukarrerdir. 3. İfade olunmuş: Mukarrer maddeler.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Alınan kararlar. (bk.) Mukarrer.

Türkçe Sözlük

(i. A. «kurb» den if.) (mü. mukarribe). Yaklaştıran, Osm. takarrüb ettiren.

Türkçe Sözlük

(i. A. «karâr» dan if.). Takrir ve ifade eden, bir mevzuu açıklayarak anlatan. HuzCr-ı hümâyûn clers-i şerif mukarriri = Eskiden huzûr derslerinde mukarrirlik eden hoca; zıddı: Muhâtab (i. A.) Eskiden dersi talebeye takrir eden müderris muavini.

Türkçe Sözlük

(i. A. «keşf» ten masdar) (c. mükâşefât) (tasavvuf). Mutasavvıflara Tanrı’nın ilhâmıyle İlâhî sırların açılması.

Türkçe Sözlük

(a uzun) (1. A. «kısm» dan). Paylaşma, bölüşme: Ganimeti mukaseme ettiler.

Türkçe Sözlük

(i. A. «kist» dan imef.) (mü. mukassaata). Taksitli. Te’dîyfit-ı mukeşşafa = Taksitli ödemeler.

Türkçe Sözlük

(!. A. «kısm» dan imef.) (mü. mukasseme). Ayrılmış, bölünmüş.

Türkçe Sözlük

(i. A. «kasvet» ten lf.). Kasvet verici, kasvetli, sıkıcı, sıkıntılı, bunaltıcı, dar: Mukasssî bir manzara.

Türkçe Sözlük

(i. A. «kısm» dan if.) (mü. mukassime). Ayıran, bölen, taksim eden.

Türkçe - İngilizce Sözlük

an Arabic word for headquarters or administrative center; 'Arafat was holed up in the mukataa of his West Bank compound'.

Türkçe - İngilizce Sözlük

an Arabic word for headquarters or administrative center; 'Arafat was holed up in the mukataa of his West Bank compound'.

Türkçe Sözlük

(ka uzun) (i.). Muka’taa şeklinde kiralanmış arazi.

Türkçe Sözlük

(i. A. «ketb.den masdar) (c. mükâtebât). Biribirine yazma, mektuplaşma, muhabere: Babamla muntazam mükâtebemiz vardır; ortağımla mükâtebeyi kestim.

Türkçe Sözlük

(i. A. «ketb.den İf.) Biriyle mektuplaşan, sık sık yazan, muhaberede bulunan: Orada bir mükâtibim vardır.

Türkçe Sözlük

(i. A. «kat’» dan imef.) (mü. mukattâa). Kesilmiş, kesik, ayrı. Hurûf-ı mukattâ = Ayrı ayrı yazılan ve birbirlerine bitiştirilmeyen harfler.

Türkçe Sözlük

(I. A. «katr»dan imef.) (mü. mukattara). Taktîr olunmuş, inbikten çekilmiş, damıtılmış. MS-İ mukattar = Inbikten çekilmiş su.

Türkçe Sözlük

(bk.) Mukavele.

Türkçe Sözlük

(a uzun) (i. A. «kavi» den) (c. mukavelât). 1. Sözleşme, söz edişme. 2. Bir iş hakkında iki taraf arasında verilen karar, her iki tarafın şartlarını içine alacak şekilde düzenlenen senet: Şirket mukavelesi; mukavelesiz işe girişememe. Mukavelât muharriri Noter.

Türkçe Sözlük

(i. F.). Mukavele senedi: Mukavele-nâmesini gösterdi.

Türkçe Sözlük

(a uzun) (i. A. «kıyâm» dan lf.) (mü. mukavime). Mukavemet eden, karşı duran, dayanan.

Türkçe Sözlük

(I. A. «kuvvet» den imef.). t. Sağlamlaştırılmış. 2. Vaktiyle birkaç tabaka kâğıdın üst üste yapıştırılmasıyla yapılan ve şimdi kalın olacak şekilde dövülen kâğıt: Mukavvadan kutu. 3. Mukavvadan yapılmış: Mukavva kap.

Türkçe Sözlük

(i. A. «kavs» den imef.) (mü. mukavvese). Yay gibi eğri, bükülmüş, kemerli. Hatt-ı mukavva» = Eğri çizgi.

Türkçe Sözlük

(i. A. «kuvvet» den if.) (mü. mukavviye). 1. Kuvvet veren, kuvvetlendiren, sağlamlaştıran. 2. (tıp) Kuvvet için verilen (ilâç): Mukavvî şurup.

Türkçe Sözlük

(a uzun) (I. A. c. «kıyâs» dan) (c. mukayesât). V. Ölçme, ölçü. 2. Bir şeyi diğer bir şeyle karşılaştırarak ölçü, değer ve kuvvetini takdir etme, diğer bir şeye nisbetle bir şeyi takdir etme, kıyas: Siz herkesi kendinizle mukayese etmeyin; bu iş ‘hiçbir işle mukayese oluna maz. 3. Diğer bir şeye benzeterek hükmetme, kıyas ve nisbetle karar verme: Geçen yılın bütçesi bu yılki bütçeyle mukayese edilemeyecek kadar fazladır.

Türkçe Sözlük

(MUKAYYED) (İ.A. «kayd» dan imef.) (mü. mukayyede). 1. Bağlı, bağlanmış: Merbut ve mukayyet. 2. Ayağında zincir ve pranga bulunan: Zindanın içinde mukayyettir. 3. Kayıt ve şartlarla bağlı, tahsis ve hasredilmiş: Verilen imtiyaz memlekete faydalı kayıtlarla mukayyet idi. 4. Bir işe ehemmiyet verip dikkat eden: Siz de mukayyet olun da bu yol iyi yapılsın. 5. Deftere geçmiş, kaydolunmuş.

Türkçe Sözlük

(i. A. «kayy»dan if.) (mü mukayyie) (tıp). Kusturan, kay ettiren.

Türkçe Sözlük

(i. A. «kayd» dan if.) Bir kalemde evrakı deftere geçirmekle görevli kâtip, kayıt memuru: Bu kalemde bir mukayyid lâzım; nüfus mukayyidi.

Türkçe Sözlük

(i.). Mukayyitin sıfat ve görevi.

Türkçe Sözlük

(i. A. «ka’r» dan imef.) (mü. muka’ara) (fizik). Ortası çukur olan, kenarlarından başlayarak merkeze doğru gittikçe çukurlaşan, zıddı: muhaddeb, Fr. concave. Muka’ar-ı muhaddeb = Bir tarafı mukaar ve diğer tarafı muhaddeb olan, Fr. concavo-cnvexe. Muka’ar-ı muzâaf = İki tarafı muka’ar olan, Fr. concavo-concave.

Türkçe Sözlük

(i. A. «kabl» den lf.) (mü. mukbile). ikballi, kuvvetli, bahtiyar.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Kadın İsmi) - (bkz.Mukbil).

Türkçe Sözlük

(i. A. «kadem» den if.) (mü. mukdime). İkdam sahibi, bir işe devam ve gayret eden: Pek mukdim bir adam.

Türkçe Sözlük

(i. A. «keder» den imef.) (mü. mükeddere). 1. Bulandırılmış, bulanık. 2. Kederli, gamlı, hüzünlü: Bu işten çok mükedder oldu.

Türkçe Sözlük

(i. A. «külfet» ten İmef.) (mü. mükellefe). 1. Bir külfet, bir yük yüklenmiş, bir vazifeyi yerine getirmeye mecbur. Ahilî-i mükellefe = Vergi vermekle mükellef halk. 2. Çok özenerek, mükemmel surette ve külfetli yapılmış, tantanalı, debdebeli, ihtişamlı: Mükellef bir konak, bir sofra.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Mükellef olma hâli: Askerlik mükellefiyeti.

Türkçe Sözlük

(i. A. «ikili»’den imef.) (mü. mükellele). Taçlı, başında taç, iklîl bulunan, taçla süslenmiş.

Türkçe Sözlük

(i. «kemâl» den imef.) (mü. mükemmele). Kemâle erdirilmiş, kemâl bulmuş, olgun, eksiksiz, kusursuz, tam.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Mükemmellik, eksiksizlik, kusursuzluk.

Türkçe Sözlük

(i. A. «künye» den imef.) Künyeli: «Eb’ul-Hasan» künyesiyle mükennâ Ahmed Bey.

Türkçe Sözlük

(i. A. «kerem» den imef.) (mü. mükerreme). Saygı gören: Mekke-i Mükerreme. Düstûr-i mükerrem = Sadrâzam.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Saygı göstererek: Mükerremen uğurladılar.

Türkçe Sözlük

(i. A. «kerr» den imef.) (mü. mükerrere). Tekrar olunmuş, bir daha olmuş, biribiri üstüne iki veya fazla vuku bulmuş, (musiki) İki defa çalınıp okunan mısrt, hâne, söz veya saz parçası. Kand-i mükerrer = Birkaç kere kaynatılmış bitki şekeri.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Tekrar olarak, bir daha: Mükerreren söyledim.

Türkçe Sözlük

(i. A. «kerr» den İf.) (mü. mükerrire). 1. Tekrar eden. 2. (hukuk). İki veya daha çok cürüm işleyen, sabıkalı.

Türkçe Sözlük

(i. A. «kesr»den imef.) (mü. mükessere). Kırık, kırılmış, Fars. şikeste. (e.) (Arapça gramerde) cem’-l mükesser = Kaidesiz, bükümlü çokluk ki, harflerin değişmesiyle olur: Nedim, nüdemâ; şiir, eş’Ar; tanbOr, tanâbîr... gibi. Zıddı: cem’-i sâlim.

Türkçe Sözlük

(i. A. «kesâfet» ten if.) (mü. mükessife) (tıp). Koyulaştıran, kesif hâle koyan.

Türkçe Sözlük

(i. A. «kevn» den if.) (mü. mükevvine) (tıp). Yapan, hâsıl eden, husûle getiren.

Türkçe Sözlük

(i, A. c.) (Türkler’in yaptığı bir Arapça kelime). Keyif veren şeyler, sarhoşluk getiren ve tiryakilik çeşidinden olan şeyler: Tütün, enfiye ve afyon mükeyyifâttandır.

Türkçe Sözlük

(İ.A. «kizb» den if.) (mü. mükezzibe). Yalancı çıkaran, birinin yalanını meydana koyan, bir haberin yalan veya birinin yalancı olduğunu gösterip ilân eden, yalanlayan, tekzîb eden: O haberi mükezzib resmî bir ilân.

Türkçe Sözlük

(MÜKİBB) (i. A. «kebb»den if.). Bir şeyin üzerine çok düşen, başını eğip meşgul olan.

Türkçe Sözlük

(MUKIYM) (i. A. «kıyâm» dan if.) (mü. mukıyme). Oturan, ikamet eden: Bursa’da mukim dayım.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Kadın İsmi) - (bkz.Mukim).

Türkçe Sözlük

(i. A. «karâr» dan if.) (mü. mukirre). İkrar ve İtiraf eden, doğrusunu söyleyip kabahat ve ayıbını gizlemeyen, inkâr etmeyen.

Türkçe Sözlük

(i. A. «kamer» den if.) (mü. mukmire). Ay aydınlığı ile aydınlanmış, mehtaplı. Leyle-i mukmire = Mehtaplı gece.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Kadın İsmi) - (bkz.Mukmir).

Türkçe Sözlük

(I. A. «kanaât» ten if.) (mü. muknîp). Kanaat veren, kandıran, kandırma, ikna eden. Cevâb-ı mukni; edille-i muknia = Kandırıcı deliller.

Yabancı Kelime

Lat.

anat. sümük doku

Üzerinde çok sayıda ince memecik ve salgı bezi delikleri bulunan, iç organları kaplayan koruyucu doku.

Türkçe Sözlük

(I. A. «kerem» den if.) (mü. mükrime). ikramcı, misafire hürmet ve ikram eden, ağırlayan, konuksever: Çok mükrim adamdır.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Kadın İsmi) - (bkz.Mükrim).

Türkçe Sözlük

(i. A. «kabs»dan imef.) (mü. muktebese). Bir yerden alınan, faydalanılan: Bu haber diğer bir gazeteden muktebestir.

Türkçe Sözlük

(i. A. «kabs» dan if.) (mü. muktebise). Birinin bilgi ve tecrübesinden faydalanılan (asıl Arapça’da «ateş yakmak için birinden ateş alan» demektir).

Türkçe Sözlük

(i. A. «kadv» dan imef.) 1. Uyulan, örnek alınan. Muktedây-ı üdebâ = Ediplerce örnek alınan. 2. Önde bulunan, herkesin tâbî olduğu, reis: Muktedây-ı ehl-i irfân («muktedâ-bih» de denilir).

Türkçe Sözlük

(i. A. «kadv» den if.) (mü. muktedıyye). Uyan, tâbî olan.

Türkçe Sözlük

(i. A. «kudret» den if.) 1, Güçlü, kuvvetli, kuvvet ve iktidar sahibi: Muktedir adamdır. 2. Bir işi yapabilen, becerebilen: Ben okutmaya muktedir olamadım.

Türkçe Sözlük

(i. A. «kafâ» dan if.) (mü. muktefiyye). Birinin ardı sıra giden birine uyan.

Türkçe Sözlük

(i. A. «kifâyet» ten if.) (mü. müktefiye). Kanaat eden, iktifâ eden: O kadarla müktefî oldu.

Türkçe Sözlük

(i. A. «kurb» den if.) (mü. mukteribe). Yaklaşan, Osm, takarrüb eden.

Türkçe Sözlük

(i. A. «kisb» den imef.) (mü. müktesebe). Kazanılan, kazanılmış.

Türkçe Sözlük

(i. A. «kisb» den if.) (mü. müktesibe). Kazanan, iktisâb eden: Müktesib mal; müktesib ilim ve terbiye.

Türkçe Sözlük

(MUKTESİD) (i. A. «iktisâd»dan if.). İktisatlı, tutumlu.

Türkçe Sözlük

(i. A. «kazâ» dan imef.). 1. İktizâ eden, lâzım gelen, icab eden: Kanunun falanca maddesi muktezasınca. 2. Eskiden kanun veya fermân hükümlerine göre yazılan şerh.

Türkçe Sözlük

(i. A. c.) (mukteziyât şekli galattır). 1. İktizâ eden ve lâzım gelen şeyler, lüzumlu işler: Yolculuğun muktezeyâtını hazırlamak. 2. Neticeler.

Türkçe Sözlük

(i. A. «kazâ» dan İf.) (mü. mukteziyye). iktizâ eden, lâzım gelen, icap eden, lâzım, lüzumlu: Bu işin böyle olması muktezîdir.

Türkçe Sözlük

(i. A. «hanene» den if.) (mü. münhaniyye). iğri, kanburlu, kemerli, Ar. mukavves: Hatt-ı münbanî; sath-ı münhanî.

Türkçe Sözlük

(i. A. «hüsûf» tan imef.) (mü. münhasife). 1. Ayın, güneş ışığı alamayarak tutulması: Ay, saat beşte tamamen münhasif oldu (güneş için «münkesif» denir). 2. Daha mükemmel bir şeyin yanında bulunduğundan sönük bir halde kalan.

Türkçe Sözlük

(i. A. «neş’et» ten if.). Bir mevzuu nesir hâlinde mükemmel şekilde kaleme alabilen yazar.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. murakkaât). Birbiri üzerine yapıştırılıp mukavva gibi olmuş kâğıdın üzerine yazılmış güzel yazı örneği, hattat meşk-nâmesi: O hattâtın bir hayli murakkaatı vardır.

Türkçe Sözlük

(i. A. «sıdk» dan imef.) (c. musaddaka). Gerçeklendirilmiş, tasdik olunmuş, doğru olduğu resmî bir makam tarafından yazılı şekilde tasdik edilmiş: Musaddak bir mukavele.

Türkçe Sözlük

(i. A. «hakk.dan imef.) (mü. mustahakka). 1. Hak kazanmış, haklı, istihkakı olan, lâyık: O adam mükâfata müstahaktır. Cezaya müstahak bir adam. 2. Hak edilen şey, bir adamın lâyık olduğu mükâfat veya ceza: Allah müstahakını versin (ekseriya ceza, şaka için kullanılır).

Türkçe Sözlük

(I. A. «vefâ» dan if,) (mü. müstevfiyye). Kâfi, yetişir, tam, mükemmel: Müstevfl maaşla bir göreve geldi.

Türkçe Sözlük

(i. A. «tahâret» ten imef.) (mü. mutahhara). 1. Temizlenmiş, temiz olan: Namaz kılacak adamın üstü başı mutahhar olmalıdır. 2. Mübarek, mukaddes, kutsal. Ravza-i Mutahhara = Peygamberimizin Medîne’deki türbesi.

Türkçe Sözlük

(I. A. «mekânet» ten İf.) (mü. mütemekkine). Mekân edinen, oturan (Arapça’da mânâsı: muktedir, kudretli).

Türkçe Sözlük

(i. A. «vech»den mas.). 1. Yüzleşme, yüz yüze gelme: Mahkemede muvâcehe olundular. 2. Karşı, mukabil, huzur: Umumun muvâcehesinde.

Türkçe Sözlük

(i. A. «vefk» den imef.) (mü. muvaffaka). 1. İşi rastgelen. 2. Becerebilen, bulabilen, muktedir: Bu kitabı bitirmeye muvaffak olsaml

Türkçe Sözlük

(I. A.) (c. muvaffakıyyât). 1. Muvaffak olma. 2. Muktedir olma: Muvaffakıyyetiniz için duâ ederim.

Türkçe Sözlük

(MUVAZENE) (i. A. «vezn» den masdar). 1. İki şeyin ağırlıkça bir ve eşit olması, denge. 2. Karşılıklı iki şeyin ölçü ve başka bakımlardan bir gelmesi ile olan uygunluk, denk olma: Devletler muvazenesi. 3. Bir cismin ağırlık merkezi dik gelerek durabilmesi: Pencereden uzanırken muvazenesini kaybedip düştü. 4. Gelir ve giderin bir gelmesi: Bütçe muvazenesi. 5. Mukayese, ölçü: Eski servetinizle şimdiki servetinizi muvazene ederseniz ne kadar ilerlediğinizi anlarsınız.

Türkçe Sözlük

(i. F.). Ücret, karşılık, mükâfat.

Türkçe Sözlük

(i. A. «noksan» dan if.) (mü. nâkısa). 1. Eksik, kusurlu, tam ve mükemmel olmayan, noksan. 2. Ayıp ve kusurlu olan, kusurlu. 3. (matematik) Çıkartma işareti (—).

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. devetüyü renginde Çin pamuklu kumaşı, kahverengimsi sarı renkten pamuk bezi; çoğ. bu bezden yapılan giysi; kahverengimsi sarı renk.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. peçete, peşkir; İng. çocuk bezi; sıhhi pamuk, hijyenik bağ. napkin ring peçete halkası.

Genel Bilgi

Duyu organlarımız bize dış dünya ile ilgili bilgileri aktarırlar. Bu bilgilerin yüzde 80’ini gözlerimizle, yüzde 1’ini ise burnumuzla alırız. Ancak nezle veya grip olup burnumuz tıkandığında, koku alamayınca, yediğimiz yemeklerin tadını bile alamayız, dünyadan aldığımız zevk azalır. Eğer burnunuzu parmaklarınızla iki yandan sıkarsanız, bir dilim çiğ patates mi yoksa elma mı yediğinizi söylemekte bile güçlük çekersiniz.

Koku duyumuz anlaşılması en güç olan duyumuzdur. Bellek ve duygularımızla çok ilgilidir. Bir toprak yolda yürürken yağmur kokusu aldığımızda, birden bir çocukluk anımız canlanabilir.

Peki bir koku duyduğumuz zaman ne oluyor? Bu kokuyu diğerlerinin arasından nasıl tanıyoruz? Beynimiz bu farklı uyarıları nasıl algılıyor? Bir kokunun oranı, bir litre havanın içinde bir miligramın milyonda birinden bile küçük olsa onu nasıl ayırt edebiliyor?

Aslında tek bir koklama ile hemen hemen yeterli algılamayı sağlarız. Normal bir insan dakikada 30 litre havayı içine çekip koklayabilir. Ancak belli bir zaman sonra algılama süratle azalır, yani bir kokunun içinde uzun zaman kalırsak artık onu duymamaya başlarız. Kokunun hangi yönden geldiğini ise burun deliklerimize gelişi arasındaki anlık farktan anlarız.

Koku alma kapasitemiz şüphesiz koku kaynağının gücüne de bağlıdır. Havanın bir litresinde 5,83 miligram eter olunca kokuyu ancak hissederiz de 0,000.000.4 miligram sarımsak kokusu bile hemen hissedilebilir. En güçlü koku çürük yumurta kokusudur. Bu kokunun molekülleri havada 100 bin molekül içinde bir tane dahi olsa burnumuz tarafından hemen algılanır. Bir kokunun artıp azaldığını hissedebilmek için, onun hava içindeki oranının en az yüzde 30 değişmesi gerekir.

İnsanlar gün başlarken daha iyi koku alırlarken kahvaltıdan sonra koku hissi azalır. İlkbahar ve yazın ise kışa göre daha kuvvetlidir. Koku alma duyusunu sıcaklık, aç veya tok olma ve alınan ilaçlar da büyük ölçüde etkiler. Kadınlar erkeklerden daha iyi koku alırlar. Bu duyu 60 yaşından sonra azalmaya başlar. Koku alma duyusu eğitimle arttırılabilir.

Burnumuzun boşlukları içinde, her biri birer metal para büyüklüğünde iki koklama mukozası vardır. Buralarda milyonlarca algılama hücresi bulunur. Bu sinir hücrelerinin tüylü uçları, nefes aldığımız zaman havada bulunan koku veren molekülleri yakalarlar. Aldıkları bilgileri beyin kökündeki koklama soğanına iletirler.

Görüldüğü gibi koklama mekanizması biliniyor da sistem nasıl çalışıyor tam belli değil. Bir görüşe göre her koku molekülü kendine özgü bir frekansta titreşim yapıyor ve burnumuzdaki koku sinirleri bu özel titreşimleri algılıyor. Bu durumda koku seste olduğu gibi dalgalar halinde yayıldığından sinir hücreleri ile moleküller arasında doğrudan bir temas olması da gerekmiyor.

Bir başka görüş ise kokuyu renklere benzetiyor. Nasıl bütün renkler aslında temel renklerden oluşuyorsa, bir kaç kokunun, bütün diğer kokuların temelini oluşturduğu ileri sürülüyor.

Bazı bilim insanları ise her bir kokunun kendisinin başlı başına ayrı bir koku olduğunu, her koku için hücrelerin özel olarak ayrı ayrı görev yaptıklarını, beynin uyarının hangi hücreden geldiğine bakarak karar verdiğini düşünüyorlar. Bunun ispatlanması için her bir sinir hücresinin ayrı bir koku ile uyarılıp test edilmesi gerekir ki bu da imkansızdır.

Görüldüğü gibi burnumuz ve koku alma hissimizin sırları tam çözülebilmiş değil. Kokuları burnumuz gibi olağanüstü bir hassasiyetle ve bir saniyeden çok az bir zamanda algılayıp, ayırt edebilecek bir makineyi günümüzün gelişmiş teknolojisi bırakın yapmayı tasarlayamamaktadır bile.

Türkçe Sözlük

(i. Fr. felsefe). 1. Yaratıcı bir sebebin, ilâhî bir düzenleyicinin varlığını reddederek tabiatın kendiliğinden var olduğunu kabul eden doktrin. 2. (edebiyat) Müsbet ilmin metotlarını ve vardığı neticeleri sanata tatbik ederek, gerçekleri mükemmel bir objektiflikle anlatmayı hedef alan edebî görüş.

Teknolojik Terim

Neodimium, olağanüstü güçlü manyetik özellikleri sayesinde hoparlör sistemlerinde mükemmel biçimde kullanılan, nadir bulunan bir metaldir. Neodimium mıknatıslar, düşük ağırlıkla maksimum yüksekliği bir arada sunarlar ve genellikle daha yüksek hassasiyet sağlarlar.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. hoş, cazip; iyi, mükemmel; nazik; latif, tatlı; ince; dakik. nice and iyice, sevindirici bir derecede. nice and brown iyice pişirilmiş; iyice yanmış. nicely z. iyi bir tarzda, latifçe, güzel bir şekilde. niceness i. incelik, dakik olma.

Teknolojik Terim

NightFraming, karanlıkta fotoğraf çekebilmek için üç işlevi (NightShot, Hologram AF ve Flaş öncesi pozlama kontrol) birlikte kullanır. NightShot ile çerçevenin belirlenmesi: Kızılötesi teknolojisini kullanarak, tamamen karanlıkta bile çekilecek nesneyi görüntüler. Hologram AF ile odaklama: Deklanşöre yarım bastığınızda, fotoğraf makinesi Hologram AF ile çerçevedeki görüntüye odaklanır. Bir lazer, nesnenin kenarlarını algılar ve fotoğraf makinesinin buna düzgün biçimde odaklanabilmesini sağlar. Ön Flaş ile Kayıt: Deklanşör düğmesine tam basıldığında ön flaş yanar. Pozlama belirlenir ve ana flaş yanar; böylece mükemmel biçimde odaklanılmış, çerçeve içine alınmış ve pozlanmış görüntü çekilir.

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Bağlılık, ilgi: Kendisinin o aileye nisbeti vardır. 2. Kıyas, iki şeyin birbirine göre mukayesesi: Benim hâlim sizin hâlinize nisbet olunmaz, nisbet kabûl etmez. 3. (matematik). İki sayı veya şekil arasındaki münasebet ve kıyas. 4. (Türkçe) Birine karşı inadına yapılan iş ve gösterilen hâl: Bana nisbet yapmak istiyor. (Türkçe) Rağmen: Bu işi bana nisbet yapıyor. Arapça tâbirlerde «nisbe» şeklinde de kullanılır. Bi’n-nisbe = Nisbetle, nisbeten. nisbetçi (i.). Başkasına inat bir şey yapan, gösterişçi, inatçı: Çok nisbetçi adamdır.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Nisbetle, kıyas ve mukayese olunarak: Bu, ötekine nisbeten büyüktür.

Türkçe Sözlük

(i. A. «neseb»den imen.) (mü. nisbiyye). Nisbetle, kıyas ve mukayese ile olan.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s.), (i.) asil, soylu, soydan; âlicenap, yüce gönüllü; heybetli, yüce, ulu; mükemmel, çok güzel; eski kimyasal değişiklik göstermeyen (kıymetli maden); (i.) asılzade, soylu kimse; İngiltere'nin eski bir altın parası. nobleman (i.) asılzade. noblewoman

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s.), (i.) eşsiz, misli bulunmaz; (i.) eşsiz kimse; mükemmel şey; altı puntoluk matbaa harfi.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i.) mukavemetsizlik, karşı koymayış, direnmeyiş, teslimiyet. nonresistant (i.) karşı koymayan kimse; otoriteye uyma taraftarı.

Türkçe Sözlük

(i. Fr.). Bazı hukukî muamelelere muteberlik, kuvvet kazandırmak için bunları hazırlamakla ve hazırlanmışları tescil etmekle görevli resmî memur, Osm. mukavelât muharriri, kâtib-i adi.

Türkçe Sözlük

(i. Y. Fr. felsefe). Bir şeyin görünüşü değil de, gerçekte olduğu hâli. Fenomen mukabili.

Türkçe Sözlük

(i.). Uzağı gösteren işaret zamiridir. Yakın için «bu» ve orta yer için «şu» kullanılır. Bazen de sayı için kullanılır: O mübârek adam böyle söyledi. Zaman gösterir; isimlerle zaman zarfları yapar: O anda, o saat, o gün, o gece, o vakit, o sefer, o defa. Bunların yakın için mukabilleri «bu» ile teşkil olunur: Bu anda, bu saat vesaire. Yer gösteren isimlerle yer zarfları da yapar: O yer, o yan, o taraf, o cihet. O bu, şu bu = Öteki beriki, halk. O kadar = O miktarda. O gibi = O mıkdarda, o misilli: O gibi işlerde acele etmek olmaz. O yolda = Öyle, o tavır ve meslekte, o gidiş ve tertiple.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s.) inatçı, ayak direyici, dik kafalı, söz dinlemez; mukavemeti kırılmaz. obstinacy (i.) inatçılık, dik başlılık. obstinately (z.) inatla.

Türkçe Sözlük

(i.). Hasmını yenen pehlivana verilen para, koç, inek, at gibi şeyler (mükâfat yerine kullanılması yanlıştır).

İsimler ve Anlamları

(Tür.) l Bir basan ya da iyilik karşısında verilen armağan. 2.Yarışma veya müsabakalarda bir tarafın, kazanana verdiği hediye, mükafat. -Erkek ve kadın adı olarak kullanılır.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. yağ, sıvı yağ; petrol; zeytinyağı; yağ gibi şey; yağlıboya; yağlıboya resim. oil cake keten veya pamuk tohumunun posası, küspe, köftün. oil color yağlıboya. oil field petrol sahası. oil lamp yağ lambası, kandil.oil pan yağ deposu. oil painting yağlı

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Mümkün, kabil, muhtemel: Olacak iş değil. 2. Mukadder, kaçınılmaz iş: Olacak imiş, insan ne yapsa iş olacağına varır. Olacağı = Fiyatın kabûl edilebilecek miktarı, uyuşulabilecek fiyat: Olacağını söyleyin de alalım.

Türkçe Sözlük

(i.) 1. Ölçme işi. ölçme, mukayese: Ölçüye vurulmadıkça bir şeyin miktarı bilinemez. 2. Ölçecek Alet: Yanınızda ölçü var mı? 3. Takdir, tahmin, kıyas. 4. Münasip miktar, itidal. 5. Değer, itibar. 6. Vezin (şiirde vezin ve musikide düzüm). Ölçü almak = 1. Biçilecek veya yapılacak bir şeyin ölçüsünü tayin etmek. 2. ibret almak: Bundan ölçü almalı. Ölçüye almak, vurmak = Ölçmek, ölçüsünü almak. Ağız ölçüsü — Herkesin hâl ve haddine göre söylemesi lâzım gelen söz. Boy ölçüsü = Kabiliyet derecesi. Boyunun ölçüsünü almak = Biri tarafından azara, hakarete uğramak. Ölçüsünü bildirmek = Miktarını anlatmak, haddini bildirmek. Göz ölçüsü = Tahmin.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Ölçüden geçirilmek (ağırlık hakkında «tartılmak» denilir). 2. mec. İyi düşünülmek, tasarlanmak, mukayese olunmak, takdir ve tahmin edilmek: Karadan önce işin iyice ölçülmesi gerekir.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Mukayese, denge. 2. Düşünce, tahmin, takdir. 3. Tavır, edâ.

Türkçe Sözlük

(i.). Bir eserin başında, o eser hakkında söylenen fakat eserin asıl parçası olmayan kısım, mukaddime.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Önden giden; çığır açan. 2. (askerlik). Yürüyüşte veya savaşta asıl birliğin önünden giden birlik, Osm. pîşdâr. Mukabili: artçı.

Türkçe - İngilizce Sözlük

antecedent. premise. premiss mukaddem.

İngilizce - Türkçe Sözlük

f. takdir etmek, mukadder kılmak; papazlığa atamak, papazlık rütbesini vermek.

Türkçe Sözlük

(i. Fr.) (musiki). Erganun. En mükemmel ve büyük çoksesli çalgı.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. gezinti. outing flannel fanila, fanilaya benzer pamuklu kumaş.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Oymak fiili ve tarzı, oyma. 2. Oyulmuş. Göz oyumu = Gözün yerleştiği oyuk. 3. (e.). Mükerrer olarak mübalağa gösterir. Oyum oyum oynak = Çok ve her tarafını oymak.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. pakt, antlaşma, sözleşme, mukavele, ahit, misak.

İngilizce - Türkçe Sözlük

f. (-ded, -ding) içine pamuk doldurup yastık haline getirmek, takviye etmek; (bir konuşma veya yazıyı) şişirmek padded s. yastıklı, takviye edilmiş; şişirilmiş.

Türkçe Sözlük

(i. F ). 1. Mükâfat. 2. (Türkçe’de) Ayakdaş, yoldaş.

Türkçe Sözlük

(i.) (panbuk ve Fars. penbe’den). Ebegümecigillerden bir bitki ve bunun tohumlarını kaplayan irice teller ki, geniş ölçüde dokumacılıkta kullanılır: Pamuz bezi, ipliği. Pamuk atmak = Hallaçlamak. Pamuğunu atmak = Didiklemek, savurmak. Pamuk ipliği ile bağlamak = Geçici bir çare bulmak. Pamukbalı = Beyaz bal. Pamukbalığı = Eti yenir bir cins camgöz.

Şifalı Bitki

(ossypium): Ebegümecigiller familyasından, lif ve yağ elde etmek maksadıyla ekilen otsu veya odunsu bir bitkidir. Gövdesi dik, dallanmış ve çok tüylüdür. Yaprakları uzun saplıdır. Meyvesi 3-5 gözlü bir kapsüldür. Her gözün içinde siyahımsı renkli, oval ve üzeri, uzun, sık ve beyaz tüylerle örtülü 5-10 tane tohum vardır. Birçok türü vardır. Yurdumuzda koza veya yerli türü yetiştirilir. Yerli pamuk 75-80 santimetre boyunda, yan dalları, kısa, gövde ve yaprak sapları siyah benekli bir türdür. Haziran-Temmuz aylarında sarı çiçekler açar. Çiçekleri çabuk solar ve ceviz iriliğinde koza yapar. Kozalar olgunlaştıktan sonra hasat yapılır. Tohumlarının çevresinde meydana gelen ince, yumuşak teller işlenerek hidrofil pamuk yapılır. Çiğit denilen pamuk tohumlarından pamukyağı elde edilir. Hekimlikte kök kabukları ve yaprakları kullanılır. Kullanıldığı yerler: Kabızlığı giderir. Ateşi düşürür. Aybaşı yokluğunu giderir. Adet kanı söktürür.

Türkçe Sözlük

(i. T. Y.). Nakışta kullanılan bir çeşit pamuk ipliği.

Türkçe Sözlük

(i.). Pamuk satan tacir, pamuk taciri.

Türkçe Sözlük

(f.). Üstü pamukla kaplanmış gibi küf bağlamak.

Türkçe Sözlük

(1.). 1. Yüzü ile astarı arasında pamuk doldurulmuş: Pamuklu hırka. 2. Pamuktan yapılmış.

Türkçe Sözlük

(i. jeoloji). Bazı kaynak sularının dibinde biriken, kalkerli veya silisli tortu. En güzel örnekleri Pamukkale’ dedir.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. (çoğ. -lae) meme; kabarcık; anat., zool. dil üzerinde bulunan kabarcık gibi şeylerden biri, mukoza uzantısı; bot. bitkilerin üzerinde bulunan kıl gibi kabarcık. papil papillary, papillose s. kabarcıkları olan; kabarcığa benzer.

Türkçe Sözlük

(i. Y. matematik). Bir koniyi ana doğrusuna paralel olarak kestiğimiz zaman meydana gelen kesitin biçimi, Osm. kat-ı mükâfî.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. mükemmel olduğu kabul edilen örnek, numune; matb. yirmi puntoluk harf, irice bir çeşit harf.

İngilizce - Türkçe Sözlük

f. paralel olarak koymak; kıyaslamak, mukayese etmek; benzer olmak, müşabih olmak.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. pamuk ve yünden yapılmış ince elbiselik kumaş.

İngilizce - Türkçe Sözlük

Fr. başlıca, belli başlı, fevkalade, mükemmel.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i., f. toplantı, tartışma, münakaşa, mükâleme; f. ateşkes devresinde düşman ile barış görüşmeleri yapmak; özellikle düşmanla müzakere etmek.

Genel Bilgi

Çelik ile demir arasında çok az bir fark vardır. Saf demir bir bakır kadar yumuşaktır. Onun içine yüzde 2’ye kadar karbon katılması ile inanılmaz bir mukavemet, sertlik ve mekanik özellikler elde edilir ki, adı artık çeliktir. Demirin bol olması, kolay ve ucuz elde edilmesi nedeniyle çeliğin de kullanımı çok yaygındır. Ancak çelikte de, demirde olan bir zayıf nokta vardır. Paslanma, diğer bir deyişle oksidasyon.

Günlük hayatımızda kullanılan eşyaların paslanması sonucu her yıl dünyada milyonlarca dolar boşa gitmektedir. Bu kaybın büyük bir kısmı demir ve çeliğin paslanmasından dolayıdır. Paslanmayı kısaca demirin havadaki oksijen ile birleşmesi olarak tanımlayabiliriz. Aslında bu elektro kimyasal bir reaksiyondur. Bu nedenle malzemenin bir yerinde başlayan paslanma boyanın altından geçerek diğer bir yerde ortaya çıkabilir.

Sadece demir ve çelik değil diğer metaller de paslanır. Örneğin, alüminyum, pirinç, bronz gibi. Ancak onlarda malzeme ile oksijenin birleşmesinden oluşan çok ince tabaka, daha oluşur oluşmaz malzemenin hava ile temasını keserek koruyucu bir rol oynar, paslanmanın ilerlemesini önler. Bu tabaka o kadar incedir ki, malzemenin rengi hemen hemen değişmez. Demirdeki paslanmanın özelliği onun ve oksijen atomlarının boyutlarındaki büyük farktan dolayı yüzeyde sağlam bir birleşme olamaması, paslanmanın malzemenin içine nüfuz etmesi, sadece görüntü değil mukavemetin de bozulmasıdır.

Paslanmada havadaki nemin de etkisi büyüktür. Reaksiyondaki su miktarı pasın rengini de belirler. Bu nedenle pasın rengi siyah veya çok koyu kahverengi olabildiği gibi sarımtırak da olabilir. Paslanmanın hızını artıran faktörlerden bir diğeri de tuzdur. O da bu elektro-kimyasal reaksiyonun hızını arttırır. Kışın kar nedeni ile yollarına tuz dökülen yerler ve deniz kenarlarında paslanma daha hızlı olur.

Paslanmaz çelikten önce, paslanmayı önlemek için malzeme boyanıyor veya galvaniz kaplanıyordu. Bu çözümler de özellikle sağlık ve gıda sektöründe başka sorunlar yaratıyordu. İlk paslanmaz çeliği Harry Brearley, 1913 yılında tesadüfen keşfetti. Tüfek namluları için çeşitli metalleri birleştirerek deneyler yaparken bazılarının paslanmaya karşı dirençli olduklarını gördü. Her büyük buluşta olduğu gibi, o da bunu sanayicilere kabul ettirebilmek için uzun bir uğraş verdi.

Krom gibi bazı metaller, atom boyutlarının birbirine yakın olmasından dolayı oksijenle çok kolay ve süratli birleşirler. Kalınlığı birkaç atom olacak kadar çok ince ama çok sağlam bir tabaka oluştururlar. Başka reaksiyon olmaz. Bu tabaka zedelense bile tekrar oluşur. Krom belli bir oranda çeliğe katılırsa yine aynı olay olur, çelik artık paslanmaz.

Paslanmaz çeliğin içinde yüzde 10-30 krom vardır. Bu orana ve eklenecek nikel, titanyum, alüminyum, bakır, sülfür, fosfor ve benzeri elemanlara bağlı olarak kullanım yeri değişir.

Genel Bilgi

Çelik ile demir arasında çok az bir fark vardır. Saf demir bir bakır kadar yumuşaktır. Onun içine yüzde 2’ye kadar karbon katılması ile inanılmaz bir mukavemet, sertlik ve mekanik özellikler elde edilir ki, adı artık çeliktir. Demirin bol olması, kolay ve ucuz elde edilmesi nedeniyle çeliğin de kullanımı çok yaygındır. Ancak çelikte de, demirde olan zayıf bir nokta vardır. Paslanma, diğer bir deyişle oksidasyon.

Günlük hayatımızda kullanılan eşyaların paslanması sonucu her yıl dünyada milyonlarca dolar boşa gitmektedir. Bu kaybın büyük bir kısmı demir ve çeliğin paslanmasından dolayıdır. Paslanmayı kısaca demirin havadaki oksijen ile birleşmesi olarak tanımlayabiliriz. Aslında bu elektro kimyasal bir reaksiyondur. Bu nedenle malzemenin bir yerinde başlayan paslanma boyanın altından geçerek diğer bir yerde ortaya çıkabilir.

Sadece demir ve çelik değil diğer metaller de paslanır. Örneğin, alüminyum, pirinç, bronz gibi. Ancak onlarda malzemem ile oksijenin birleşmesinden oluşan çok ince bir tabaka, daha oluşur oluşmaz malzemenin hava ile temasını keserek koruyucu bir rol oynar, paslanmanın ilerlemesini önler. Bu tabaka o kadar incedir ki, malzemenin rengi hemen hemrn değişmez. Demirdeki paslanmanın özelliği onun ve oksijen atomlarının boyutlarındaki büyük farktan dolayı yüzeyde sağlam bir birleşme olmaması, paslanmanın malzemenin içine nüfuz etmesi, sadece görüntü değil mukavemetin de bozulmasıdır.

Paslanmada havadaki nemin de etkisi büyüktür. Reaksiyondaki su miktarı pasın rengini de belirler. Bu nedenle pasın rengi siyah veya çok koyu kahverengi olabildiği gibi sarımtrak da olabilir. Paslanmanın hızını artıran faktörlerden bir diğeri de tuzdur. O da elektro-kimyasal reaksiyonun hızını artırır. Kışın kar nedeni ile yollarına tuz dökülen yerler ve deniz kenarlarında paslanma daha hızlı olur.

Paslanmaz çelikten önce, paslanmayı önlemek için malzeme boyanıyor veya galvaniz kaplanıyordu. Bu çözümler de özellikle sağlık ve gıda sektöründe başka sorunlar yaratıyordu. İlk paslanmaz çeliği Harry Brearley, 1913 yılında tesadüfen keşfetti. Tüfek namluları için çeşitli metalleri birleştirerek deneyler yaparken bazılarının paslanmaya karşı dirençli olduklarını gördü. Her büyük buluşta olduğu gibi, o da bunu sanayicilere kabul ettirebilmek için uzun bir uğraş verdi.

Krom gibi bazı metaller, atom boyutlarının birbirine yakın olmasından dolayı oksijenle çok kolay ve süratli birleşirler. Kalınlığı birkaç atom olacak kadar çok ince ama çok sağlam bir tabaka oluştururlar. Başka reaksiyon olmaz. Bu tabaka zedelense bile tekrar oluşur. Krom belli bir oranda çeliğe katılırsa yine aynı olay olur, çelik artık paslanmaz.

Paslanmaz çeliğin içinde yüzde 10-30 krom vardır. Bu orana ve eklenecek nikel, titanyum, alüminyum, bakır, sülfür, fosfor ve benzeri elemanlara bağlı olarak kullanım yeri değişir.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i., s. mukavva; hamur tahtası; (argo) kartvizit, iskambil kâğıdı; s. mukavvadan yapılmış; dayanıksız.

Genel Bilgi

Patlamış mısırın hikayesi beş bin yıl evveline, Amerika kıtasına kadar uzanıyor. Amerika yerlileri gıda için kullanılacak mısır ile içi daha sulu olan patlayabilir mısırların arasındaki farkı biliyorlardı.

Kolomb kıtaya ayak bastığında yerlilerin mısır kültürünü gördü, ama asıl ilgi 1510’lu yıllarda Güney Amerika’da terör estiren Hernanda Cortes’in Aztek’lerin dini ayinlerde ipe dizilmiş patlamış mısırları yediklerini görmesi ile başladı. Üstelik yerliler mısırı bir çeşit şişe geçirerek, tekrar tekrar ısıtarak veya kızgın kuma gömerek değişik şekillerde patlatarak yiyorlardı.

Amerika kıtasının keşfinden sonra Avrupa’ya getirilen ürünlerin içinde en ünlüleri patlamış mısır ve tütündü. Birincisine çok fazla yağ ve tuz ilave etmezseniz, kesinlikle ikincisinden daha sağlıklıdır. Ancak tüm mısır taneleri patlamaz. Patlayan mısırın gizemini yaratan iki faktör vardır: Mısır tanesinin içinin çok güzel bir ısı geçiş özelliği ve müthiş bir mekanik mukavemete, yani sağlamlığa sahip kabuğu.

Mısıra dikkatli bakıldığında, etrafında kalın ve su geçirmez bir kabuk olduğu görülür. Bunun altında iki tabaka daha vardır. Tanenin bu iç kısımlarındaki moleküllerin sıralanış biçimi, normal mısır tanelerine göre daha düzenlidir. Bu sayede ısı normal tanelere oranla neredeyse iki misli hızla içine yayılabilir.

Kalın kabuk ısıtıldığında, tanenin içi de süratle ısınır ve içindeki su, basınçlı bir su buharı oluşturur. Isınma süresince gittikçe artan bu basınç, sonunda kalın kabuğun adeta infilak ederek yırtılmasına yol açar. Tane ilk boyutundan yaklaşık 30 misli büyür, içi dışına gelir, yani tanenin içindeki yumuşak kısım dışarı çıkarak yenilebilir kısmı oluşturur. Bu özelliği tabiatta başka hiçbir şeyde göremezsiniz. Belki biraz ekmeğin oluşumunu buna benzetebiliriz.

Bir mısır tanesinin ideal bir şekilde patlayabilmesi için, içinde en az yüzde 14 oranında su olması gerekir. Bunun altındaki oranlarda yine patlar ama kısmen açılır, istenen sonuç alınamaz. Mısırın içersindeki su oranını artırmak için, kapalı bir ortamda üzerine su serpiştirilmesi ve beklemeye bırakılmasının faydalı olacağı söylenir ama bu işlem mısırın içindeki su oranını en fazla yüzde l arttırır. Bir mısırı iğneyle delerseniz, bir fırında veya güneş altında bekletirseniz, 150 derecenin altında ısıtırsanız, yukarıda bahsedilen suyun buharlaşması, basınç ve infilakın hiçbiri gerçekleşmez.

Genel Bilgi

Patlamış mısırın hikayesi beş bin yıl evveline, Amerika kıtasına kadar uzanıyor. Amerika yerlileri gıda için kullanılacak mısır ile içi daha sulu olan patlayabilir mısırların arasındaki farkı biliyorlardı.

Kolomb kıtaya ayak bastığında yerlilerin mısır kültürünü gördü, ama asıl ilgi 1510’lu yıllarda Güney Amerika’da terör estiren Hernanda Cortes’in Aztek’lerin dini ayinlerde ipe dizilmiş patlamış mısırları yediklerini görmesi ile başladı. Üstelik yerliler mısırı bir çeşit şişe geçirerek, tekrar tekrar ısıtarak veya kızgın kuma gömerek değişik şekillerde patlatarak yiyorlardı.

Amerika kıtasının keşfinden sonra Avrupa’ya getirilen ürünlerin içinde en ünlüleri patlamış mısır ve tütündü. Birincisine çok fazla yağ ve tuz ilave etmezseniz, kesinlikle ikincisinden daha sağlıklıdır. Ancak tüm mısır taneleri patlamaz. Patlayan mısırın gizemini yaratan iki faktör vardır: Mısır tanesinin içinin çok güzel bir ısı geçiş özelliğive müthiş bir mekanik mukavemete, yani sağlamlığa sahip kabuğu.

Mısıra dikkatli bakıldığında, etrafında kalın ve su geçirmez bir kabuk olduğu görülür. Bunun altında iki tabaka daha vardır. Tanenin bu iç kısımlarındaki moleküllerin sıralanış biçimi, normal mısır tanelerine göre daha düzenlidir. Bu sayede ısı normal tanelere oranla neredeyse iki misli hızla içine yayılabilir.

Kalın kabuk ısıtıldığında, tanenin içi de süratle ısınır ve içindeki su, basınçlı bir su buharı oluşturur. Isınma süresince gittikçe arrtan bu basınç, sonunda kalın kabuğun adeta infilak ederek yırtılmasına yol açar. Tane ilk boyutundan yaklaşık 30 misli büyür, içi dışına gelir, yani tanenin içindeki yumuşak kısım dışarı çıkarak yenilebilir kısmı oluşturur. Bu özelliği tabiatta başka hiçbir şeyde göremezsiniz. Belki biraz ekmeğin oluşumunu buna benzetebiliriz.

Bir mısır tanesinin ideal bir şekilde patlayabilmesi için, içinde en az yüzde 14 oranında su olması gerekir. Bunun altındaki oranlarda yine patlar ama kısmeen açılır, istenen sonuç alınamaz. Mısırın içerisindeki su oranını artırmak için, kapalı bir ortamda üzerine su serpiştirilmesi ve beklemeye bırakılmasının faydalı olacağı söylenir ama bu işlem mısırın içindeki su oaranını en fazla yüzde 1 artırır. Bir mısırı iğneyle delerseniz, bir fırında veya güneş altında bekletirseniz, 150 derecenin altında ısıtırsanız, yukarıda bahsedilen suyun buharlaşması, basınç ve infilakın hiçbiri gerçekleşmez.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Hisse, nasip, kısmet. 2. Kısım, bölük, parça, Ar. sehim: Bunu beş pay yapın. 3. mec. Azarlama. Pay etmek = Bölüşmek. Pay biçmek = Kıyas, mukayese etmek. Kendinden pay biçmek = Kendi nefsine göre kıyaslamak. Dikiş payı = Biçilen elbiseden dikişe gitmek üzere bırakılan fazla kumaş.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. ödeme, tediye, verme; ödenen sey, ücret, maaş; bedel, karşılık; ceza veya mükâfat. pay dirt işletme zahmetine değer miktarda maden ihtiva eden toprak; herhangi kârlı bir şey. pay office vezne dairesi. pay phone umumi telefon. be in the pay of hizm

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. şeftali gibi; (eski), (argo) mükemmel, âlâ.

Türkçe Sözlük

(i.). T. Gül renginde, açık al: Penbe yanak. Toz penbesi = Daha açığı. 2. Fars. Pamuk.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(F.) [ پناهی] pamuk. 2.pembe.

Türkçe Sözlük

(i.). Altı pamuk ve bürümcük bir nevi ince gömleklik bez.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. Kitabı Mukaddeste Eski Ahdin ilk beş kitabı.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. ince ve sık dokunmuş pamuklu bez.

İngilizce - Türkçe Sözlük

f tamamlamak, bitirmek, ikmal etmek; tekamül ettirmek. perfectibil'ity i. kemale erme kabiliyeti. perfectible s. tamamlanabilir; tekâmül ettirilebilir. perfective s. mükemmelleştirici; tamamlayıcı. perfectively z. tamamlayıcı olarak; mükemmelleştirici

İngilizce - Türkçe Sözlük

s., i. tam, mükemmel; kusursuz; iyice öğrenilmiş (ders); bot. olgun; aynı çiçekte hem erkeklik hem dişilik uzvu olan, tam; k.dili pek çok, müthiş; gram. geçmiş; i., gram. geçmiş zamanlı fiil; geçmiş zaman. perfect circle tam daire. perfect nonsense saç

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. kemal, mükemmellik, tekâmül; bitirme, ikmal, tamamlama; kusursuz kimse veya şey; kusursuzluk.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i., fels. günahsız hayatın kabil olduğunu kabul eden kuram; hayatın en yüksek gayesinin ahlâki kemale erişmek olduğunu kabul eden kuram. perfectionist i. bu nazariyeler taraftarı; her şeyin mükemmel olmasın aşırı derecede isteyen kimse.

Yabancı Kelime

Fr. perfectioniste

mükemmeliyetçi, yetkinci

Herhangi bir alanda mükemmel olma yolunda aşırı çaba sarf eden kimse.

Yabancı Kelime

Fr. perfectionisme

mükemmeliyetçilik, yetkincilik

Herhangi bir alanda mükemmel olma yolunda aşırı çaba sarf etme.

Türkçe Sözlük

(i.) (aslı Fars. pîş-keş = öne çekilen). Hediye, ermağan. Peşkeş çekmek = Olmayacak bir şeyi teklif etmek, sözde mükâfatlandırmak.

Türkçe Sözlük

(i.). Satılık bir şeye talip olan adamın sonradan caymayacağını temin makamında olmak üzere satana peşin verdiği para: Pey vermek. Pey sürmek, vurmak = Müzayede ile satılan bir şeye, mukabil pey vermek.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. Musevilikte Kitabı Mukaddes'ten kısa bir parça taşıyan deri kutu; muska, hamail, tılsım.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. toplayıcı şey veya kimse; pamuk atma makinası; herhangi bir deliği temizlemeye mahsus alet.

Türkçe Sözlük

(i. F„ Fars. pîş = ön, Ar. kadem = ayak). Tekke mukabelelerinde Ayîne başlayan derviş.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. tıb. balgam salgılayan; biyol. sümüksü. pituitary gland, pituitary body hipofiz guddesi. pituitous s. balgama ait.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i., f. tüy, kuştüyü; iri ve gösterişli tüy, tüy sorguç; mükâfat, şeref madalyası, nişan; bazı fidan tohumlarını havaya saçan tüy gibi kısım, sorguç; f tüylerle süslemek; tüylerini düzeltmek (kuş); bö- bürlenmek, kendini beğenmek, övünmek. plumeless s.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. sigorta mukavelenamesi, poliçe;piyangoda kazanan numaralar üzerine oynanan kumar. policy shop piyango biletleri üzerine kumar oynanan yer.endowment policy belirli bir sürenin bitiminde belirli bir meblağın ödenmesini icap ettiren hayat sigortası poliçe

Türkçe Sözlük

(i. İ.). Parlak, ince bir pamuklu kumaş çeşidi.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. başlangıç, mukaddeme, önsöz.

İngilizce - Türkçe Sözlük

f., s. önceden mukadder kılmak, önceden nasip etmek; s. kısmet olan.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i., f. önsöz, mukaddeme, başlangıç; f. önsöz ile başlamak; kitabın önsözünü yazmak; önsöz yerine geçmek.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. önsöz niteliğindeki, mukaddeme kabilinden.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i., f. paha, fiyat; değer, kıymet; rüşvet; mükafat;f. fiyat koymak, paha biçmek; k.dili fiyatını sormak. price ceiling azami fiyat, tavan fiyatı. price cutting fiyat kırma. price fixing asgari veya azami fiyat koyma, narh. price list fiyat listesi,

Türkçe Sözlük

(i. Fr.). 1. Sigortalara ödenen ücret. 2. Bir işe heveslendirmek için mükâfat olarak verilen para. 3. Pay senetlerinin asıl fiyatı İle piyasa fiyatı arasındaki fark.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. hayatın olgunluk devri; bir şeyin en mükemmel olduğu devir; başlangıç; seçkin şey; mat. asal sayı; dakika için kullanılan (') işareti. the prime of life hayatın en dinç ve güzel devresi.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i., f., s. ödül; çok istenilen şey; f. çok değer vermek; paha biçmek, kıymet takdir etmek; s. ödül olarak verilen; ödül kazanan; mükemmel. prize fight mükâfatlı boks.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. mukaddeme, önsöz, giriş, başlangıç; şiir mukaddemesi. proemial s. başlangıca ait.

İngilizce - Türkçe Sözlük

f., s. bulaştırmak, pisletmek, kirletmek; hürmetsizce kullanmak: kötüye kullanmak, suiistimal etmek; s. kâfir, zındık; adi, bayağı; mukaddes olmayan, cismani, dini işlerden ayrı olan; küfür kabilinden. profanely z. hürmetsizce. profaneness i. kutsal

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. protesto; itiraz, itiraz beyannamesi; den. sig. bir kazadan sonra gemi limana gelince bu kazadan hiç kimsenin mesul olmadığına dair kaptan tarafından verilen resmi takrir, prova di fortuna; bir vergiyi istemeyerek ödediğine dair mükellefin itirazı.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i., f. mezmur; ilahi; çoğ, b.h. Kitabı Mukaddeste Mezmurlar kitabı; f. mezmurla sena etmek; makam ile okumak.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i., çoğ. sahte veya taklit yazı, özellikle Kitabı Mukaddes yazarları tarafından yazıldığı iddia olunan fakat doğruluğuna inanılmayan yazılar.

Türkçe Sözlük

(PÜD) (i. F.). Dokumacılıkta enine atılan iplik, argaç, arış demek olan târ mukabili: Târ ü pûd.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. selüloz nitratlardan bileşmiş bir karışım, pamuk barutu.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i., f. Katolik kilisesinde mukaddes ekmeği saklamaya mahsus kutu; İngiltere darphanesinde miyar sikke muhafazasına mahsus sandık; f. sikkelerin ayarını kontrol etmek.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i., f. yorgan; yorgan gibi pamuklu veya yünlü örtü; f., içine pamuk doldurup yorgan yapmak; yorgan gibi dikmek. quilt İng. i. yorgan yapma; yorgancı işi; yorganlık malzeme.

Türkçe Sözlük

(i. A. “rab”den) (mü. rabbâniyye). 1. Rabbe, Tanrı’ya ait: Mukadderât-ı Rabbâniyye 2. (i. A. c. Rabbâniyyûn). Gönlünü Allah’a vermiş.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i.) tepki; karşı koyma, tepkime; mukabele, karşılık, aksi tesir; irtica; (biyol.) tepke; (psik.) tepki; (kim.) reaksiyon; (tıb.) ilâcın hasta üzerinde aksi tesiri, reaksiyon. reactionary (s.), (i.) gerici, mürteci (kimse). reactionist (i.) gerici kim

İngilizce - Türkçe Sözlük

(f.), (i.) karşılığını vermek, mükafatlandırmak; acısını unutturmak, cezasını vermek, Iâyığını vermek; (i.) karşılık, mükafat; ceza.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. rlcâl). Bülûğa ermiş erkek. mec. Ehil, muktedir: Bu işin recülü değildir, (c.). ilerigelenler, Ayân: Ricâl-I devlet.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s.) krala ait, krala yakışır, şahane; muhteşem, mükellef. regally (z.) kral gibi, şahane olarak.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(f.), (i.) mükellef ziyafetle ağırlamak, muhteşem ziyafet çekmek; canlandırmak, dinlendirmek; hoş vakit geçirtmek, eğlendirmek; ziyafette bulunmak; (i.) mükellef ziyafet; nefis yemek. regalement (i.) ziyafet, eğlence.

İngilizce - Türkçe Sözlük

f. cevap vermek, mukabelede bulunmak; huk. cevaba cevap vermek.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. kalıntı, bakıye; yadigâr, habra; mukaddes emanet; çoğ. bir azizin cesedi veya cesedinin bir kısmı veya eşyası.

İngilizce - Türkçe Sözlük

f., i. tekrar ata binmek; tekrar mukavvaya yapıştırmak; i. sakat veya kaybolan atın yerine alınan binek atı.

İngilizce - Türkçe Sözlük

f. hakkını vermek, mükâfatını vermek, emeğinin karşılığını vermek. remunerable s. emeğinin karşılığının ödenmesi mümkün. remunera'tion i. karşılık, mükâfat, bahşiş, ücret, hak.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. tekrarlayan şey veya kimse; düğmesine basılınca çalarak saati belirten cep saati; mükerrer ateşli silah; A.B.D. sabıkalı kimse, suçlu kimse, birkaç kere hapse girmiş kimse; elektromanyetik işaretleri otomatik olarak tekrar gönderen bir alet; A.B.D.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. tekerrür, tekrar yapma veya söyleme; ezberden okuma veya okunma. repetitious s. tekrarlayan, mükerrer, özellikle gereksiz tekrarlar yapan. repetitive s. tekrarlamalı.

İngilizce - Türkçe Sözlük

f., i. cevap vermek; mukabele etmek; i. cevap, karşılık, mukabele.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. misilleme, misli ile mukabele, aynen karşılığını yapma.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i., f. talep, isteme, resmi emir; f. talep etmek, istemek, resmen istemek; mükellefiyete tabi tutmak.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. karşılığını verme, mukabele, karşılık, lâyığını verme.

İngilizce - Türkçe Sözlük

f. karşılığını yapmak veya vermek; mükâfat veya ceza vermek; telafi etmek, acısını çıkarmak.

İngilizce - Türkçe Sözlük

f. oturmak, ikamet etmek, sakin olmak, mukim olmak.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s., i. oturan, sakin, mukim; yerleşmiş; aslında bulunan; gelip geçici olmayan (kuş); i. bir yerde oturan kimse, yerli; bir sömürgede veya himaye altında bulunan bir memlekette hami devlet mümessili.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s., i. oturan, mukim (kimse), sakin.

İngilizce - Türkçe Sözlük

f., i. karşı durmak, mukavemet etmek; dayanmak, tahammül etmek; i. bir yüzeyi paslanma veya çürümeden korumak için sürülen bir madde; kumaş boyacılarının kullandığı tutkal gibi ve kimyasal tesire karşı gelen madde.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s., i. karşı gelen, direnen, mukavemet eden (şey veya kimse).

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. karşı konulabilir, dayanılabilir, mukavemet edilebilir. resistibil'ity i. mukavemet kuvveti, dayanma imkânı.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. mukavemet eden, mukavemet kabilinden, dirençli. resistivity i. mukavemet kuvveti, fiz. özdirenç.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. mukavemet, direnme; karşı gelme; mukavemet eden kuvvet; elek. mukavemet, direnç, rezistans. resistance box elek. rezistans kutusu. resistance coil elek. rezistans bobini. passive resistance pasif direniş.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. Kitabı Mukaddes okunduktan sonra cevap yerine söylenilen sözler; mim. bir kemerin ağırlığını karşılamak amacı ile duvar içine konan yarım direk veya sütun.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. cevap vermeye hazır, hevesli; uyumlu; cevap kabilinden, mukabele gibi. responsively z. hevesli olarak. responsiveness i. heveslilik.

İngilizce - Türkçe Sözlük

f., i. isnada veya siteme karşı isnat veya sitemle cevap vermek; sert cevap vermek; karşılık vermek; i. karşılık, cevap; kötü sözü sahibine iade etme, mukabele. the retort courteous nezaketle verilen aksi cevap.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. arkaya doğru ;bükme veya eğme; huk. aynı ile mukabele,misilleme.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. karşılıkta bulunma; mükâfat veya ceza verme; günah cezası. retrib'utive, retributory s. ödül veya ceza verme eğiliminde, ödül veya ceza kabilinden.

İngilizce - Türkçe Sözlük

f. geri dönmek, geri gelmek, geri gitmek, avdet etmek; eski sahibine dönmek; yanıtlamak, cevap vermek; mukabele etmek; geri getirmek; geri göndermek, iade etmek; ödemek; (kar) sağlamak, getirmek; (tenis) iade etmek (topu); resmen ilan etmek veya bild

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. gizli şeyi gösterme veya söyleme; gizli şeyin meydana konması; ifşa, açığa vurma, keşif; ilah. Allah tarafından verilen ilham, vahiy; b.h. Kitabı Mukaddes'in son cüz'ü, Vahiy Kitabı.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. tabanca, mükerrer ateşli tabanca, altıpatlar, revolver.

İngilizce - Türkçe Sözlük

f., i. mükâfatlandırmak, mükâfatını vermek, ödül vermek; karşılığını vermek; gönül okşamak; taltif etmek; i. mükâfat, ödül, karşılık; ücret, bahşiş. rewardable s. mükâfatlandırılabilir.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. zengin, servet sahibi: mümbit, bitek, verimli, bereketli; bol, çok: mükellef: lezzetli, yağlı, ağır; parlak (renk); gür, dolgun (ses); tuhaf, hoş, nükteli. the rich zenginler, servet sahipleri. riches i. zenginlik, para, servet, mal. richly z. zengi

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. kesici şey veya kimse, yarıc şey veya kimse; dikiş sökmeye mahsus alet; (ing),( argo) çok hoşa giden şey; çok mükemmel adam.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. boydan boya kesen, yaran;ing), (argo) çok güzel, mükemmel, âlâ. a rip ping good time çok güzel vakit.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Erkek İsmi) - Razılık, razı olma, hoşnutluk, memnuniyet, muvafakat, kabul. Bir şeyin olmasına muvafakat etme. Kadere mukadderata boyun eğme.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s., i. Roma'ya veya Romalılara ait; Roma mimarisine ait; gen. k.h. Latin harflerine ait; i. Romalı; gen. k.h. Latin harfleri; çoğ. Kitabı Mukaddeste Resul Pavlus'un Romalılara yazılmış mektubu. Roman candle havan maytabı. Roman Catholic Katolik. Roman

Teknolojik Terim

(S-Master Dijital Amplifikatör) Super gibi yüksek kalite dijital ses kaynaklarından en iyi sonucu almak için geliştirilmiştir Audio CD ve DVD kaynakları, S-Master (Tam Dijital Amplifikatör) teknolojisi, basit ama oldukça gelişmiş dijital bir işlemle sesi hoparlörlere iletir. S-Master teknolojisi mükemmel görüntüleme, yüksek çözünürlük ve sağlam performansla çok etkili güç dağıtımı sağlar. Birçok Sony ev sinema sistemleri, S-Master Dijital Amplifikatör teknolojisine sahiptir. Son modellerden bazılarında mümkün olan en iyi ses kalitesi için S-Master Pro’ya sahip olabilirsiniz.

Teknolojik Terim

(S-Master Dijital Amplifikatör) Super gibi yüksek kalite dijital ses kaynaklarından en iyi sonucu almak için geliştirilmiştir Audio CD ve DVD kaynakları, S-Master (Tam Dijital Amplifikatör) teknolojisi, basit ama oldukça gelişmiş dijital bir işlemle sesi hoparlörlere iletir. S-Master teknolojisi mükemmel görüntüleme, yüksek çözünürlük ve sağlam performansla çok etkili güç dağıtımı sağlar. Birçok Sony ev sinema sistemleri, S-Master Dijital Amplifikatör teknolojisine sahiptir. Bazı son modellerde, mümkün olan en iyi ses kalitesi için S-Master Pro’ya sahip olabilirsiniz.

Genel Bilgi

Aslında sabun bir antiseptik, yani mikrop öldürücü değildir. Normal bir deri üzerinde, ölü deri hücreleri, kurumuş ter, çeşitli bakteriler, yağlı ifrazatlar ve toz vardır. Sabunun özelliği, mekanik olarak derimizin üzerinden bunların alınmasını sağlamasıdır.

Suyu ve yağı (ne yağı olursa olsun) aynı kaba koyarsanız birbirlerine hiç karışmazlar aksine su ve yağ molekülleri arasında birbirlerini iten bir güç vardır. Elimizi sadece su ile yıkadığımızda, derimizin üzerindeki yağ tabakası, suyun derimize temasına mani olur, onu dağıtır ve tam anlamı ile temizlik sağlanamaz. İşte burada sabun devreye girer ve aracılık rolünü üstlenir.

Sabunun bilinen tarihi 2000 yıldan da öncesine uzanır. Hatta Anadolu’da 4000 yıl evvel Hititlerin yaktıkları bitkilerin külleri ile ellerini temizledikleri bilinmektedir. Sabun, tarihinin her döneminde ucuz ve kolay bulunabilen malzemelerden yapılmıştır. Romalılar sabun yapabilmek için, kireç taşını ısıtarak kireç elde etmiş, bu ıslak kireci sıcak ağaç külleri üzerine püskürtüp sonra da karıştırmışlardır.

Oluşan gri çamuru sıcak su dolu bir kazana dökerek keçi yağı ile saatlerce karıştırarak kaynatmışlardır. Kirli kahverengi kalın bir tabaka oluşunca, soğumaya bırakmışlardır. Soğuma sonucu sertleşen tabakayı parçalara bölerek sabun olarak kullanmışlardır.

İşte sabun budur. Her sabun kireç gibi bir alkali madde ile bir çeşit yağın karışımıdır. Günümüzde alkali olarak kireç yerine genellikle kostik soda kullanılıyor. Keçi yağı yerine de, sığır ve koyun yağlarından elde edilen don yağları, hurma, pamuk çekirdeği ve zeytinden elde edilen yağlar kullanılıyor.

Alkali ve yağdan meydana gelen sabun da anne ve babasının özelliklerini taşır. Yani bir taraftan yağı severken diğer taraftan suyu sever. Sabun moleküllerinin bir ucu yağı, diğer ucu da bir alkali olan suyu çeker. Ellerimizi ovuşturduğumuzda yağ ve kirler, dolayısıyla içindeki bakteriler parçalanır. Sabun molekülleri bu yağlı kirleri sararlar suyla birleştirirler ve artık çözünemez hale getirirler. Musluktan akan su ile de uzaklaşır giderler. Ellerin kurulanması ile de bakterilerin çok sevdiği nemli ortam ortadan kalkmış olur.

Günümüzün modern marketlerinde ise sabunun, bazı katkı maddeleri, boyalar, parfümler, deodorantlar, bakteri giderici maddeler, kremler, losyonlar ve reklamlarda söylenilen diğer maddeler eklenmiş hali ile karşılaşıyoruz. Şampuan, diş macunu, tıraş kremi ve kozmetikler, sabunun sodyumun değişik bileşikleri ile yapılmış diğer adlarıdır. Eğer kostik soda yerine potasyum kullanılırsa, daha yumuşak olan sıvı sabun elde edilir.

Genel Bilgi

Aslında sabun bir antiseptik, yani mikrop öldürücü değildir. Normal bir deri üzerinde, ölü deri hücreleri, kurumuş ter, çeşitli bakteriler, yağlı ifrazatlar ve toz vardır. Sabunun özelliği, mekanik olarak derimizin üzerinden bunların alınmasını sağlamasıdır.

Suyu ve yağı(ne yağı olursa olsun) aynı kaba koyarsanız birbirlerine hiç karışmazlar aksine su ve yağ molekülleri arasında birbirlerini iten bir güç vardır. Elimizi sadece su ile yıkadığımızda derimizin, üzerindeki yağ tabakası, suyun derimize temasına mani olur, onu dağıtır ve tam anlamı ile temizlik sağlanamaz. İşte burada sabun devreye girer ve aracılık rolünü üstlenir.

Sabunun bilinen tarihi 2000 yıldan da öncesine uzanır. Hatta Anadolu’da 4000 yıl evvel Hititlerin yaktıkları bitkilerin külleri ile ellerini temizledikleri bilinmektedir. Sabun, tarihinin her döneminde ucuz ve kolay bulunabilen malzemelerden yapılmıştır.

Romalılar sabun yapabilmek için, kireç taşını ısıtarak kiraç elde etmiş, bu ıslak kireci sıcak ağaç külleri üzerine püskürtüp sonrada karıştırmışlardır. Oluşan gri çamuru sıcak su dolu bir kazana dökerek keçi yağı ile saatlerce karıştırarak kaynatmışlardır. Kirli kahverengi kalın bir tabaka oluşunca, soğumaya bırakmışlardır. Soğuma sonucu sertleşen tabakayı parçalara bölerek sabun olark kullanmışlardır.

İşte sabun budur. Her sabun kireç gibi bir alkali madde ile bir çeşit yağın karışımıdır. Günümüzde alkali olarak kireç yerine genellikle kostik soda kullanılıyor. Keçi yağı yerine de sığır, ve koyun yağlarından elde edilen don yağları, hurma, pamuk çekirdeği ve zeytinden elde edilen yağlar kullanılıyor.

Alkali ve yağdan meydana gelen sabun da anne ve babasının özelliklerini taşır. Yani bir taraftan yağı severken diğer taraftan suyu sever. Sabun moleküllerinin bir ucu yağı, diğer ucu da bir alkali olan suyu çeker. Ellerimizi ovuşturduğumuzda yağ ve kirler, dolayısıyla içindeki bakteriler parçalanır. Sabun molekülleri bu yağlı kirleri sararlar suyla birleştirirler ve artık çözünemez hale getirirler. Musluktan akan su ile de uzaklaşır giderler. Ellerin kurulanması ile de bakterilerin çok sevdiği nemli ortam ortadan kalkmış olur.

Günümüzün modern marketlerinde ise sabunun, bazı katkı maddeleri, boyalar, parfümler, deodoranlar, bakteri giderici maddeler, kremler, losyonlar ve raklamlarda söylenilen diğer maddeler eklenmiş hali ile karşılaşıyoruz. İampuan, diş macunu, tıraş kremi ve kozmetikler, sabunun sodyumun değişik bileşikleri ile yapılmış diğer adlarıdır. Eğer kostik soda yerine potasyum kullanılırsa, daha yumuşak olan sıvı sabun elde edilir.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. kutsal, mukaddes; dini, dine ait; mübarek, aziz, muazzez; saygıdeğer, hürmete şayan. sacred cow k.dili başkalarının inançlarına göre küçümsenmesi caiz olmayan şey veya kimse. sacred to the memory of anısına ithafen, ruhuna fatiha sacredly z kutsal

Türkçe Sözlük

(I. A.) (c. sademât). 1. Çarpma, vurma, çatma: Gemi sadmeye uğradı, rıhtıma şiddetli bir sadme ile çarptı. 2. mec. Ansızın başa gelen felâket: işini yoluna koymuş iken bir sadmeye uğradı. 3. (kimya) Patlama, (tıp) Sadme-i mün’akise, ■adrru-l mukabele = Bir tesirden sonra onun zıddına ortaya ;ıkan şiddetli tesir, Fr. contreeoup.

İsimler ve Anlamları

(Fars.) (Erkek İsmi) 1.Beyaz ve iri doğan. 2.Yakışıklı. Yiğit, serdengeçti. 3.Kabadayı. 4.Cömert. 5.Büyük, gösterişli, güzel mükemmel.

Teknolojik Terim

Ayarlanmış pozlama modu seçeneklerinden hızlı seçim yapılmasını sağlar. Seçilen alanda mükemmel sonuçlar elde etmek için diyafram açıklığı, deklanşör hızı ve renk dengesi gibi pozlama ayarları otomatik olarak ayarlanır.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s., i., f. (kıs. St., S.) aziz, mukaddes kutsal, mubarek; i. evliya, aziz, eren; f. azizler mertebesine çıkarmak St. Andrew's cross X şeklinde haç. St. Bernard dog senbernar köpeği St. Elmo's fire bak. corposant St. John's bread keçi boynuzu. St. Nich

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. merhum, ölmüş; azizler mertebesine girmiş; mukaddes.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(A.) [ساقين شبه منحرف] yamuk.

Türkçe Sözlük

(i.) Soytarılık ve mukallitlik ederek her kalıba giren hafif mizaçlı hoppa insan.

Türkçe Sözlük

(i.). Soytarılık, mukallitlik, tuhaflık, hafif mizaçlılık.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (mü salîbiyye) (e. saItbiyyûn). 1. Haça mukaddes nazariyle bakan, Hıristiyan, İsevî. 2. Ehl-I Salib’e (Haçlılar’a) mensup adam. 3. (botanik, anatomi). Haç şeklinde olan, heçvârî (bitki).

Türkçe Sözlük

(i.) (aslı sançmak’dan sançak). Ucu sivri demirden olup yere saplanan büyük bayrak, Ar. râyet, livâ: Sancak açmak, çekmek. 2. Eskiden her vilâyetin bölündüğü üç beş dairenin her biri ki, birkaç kazadan mürekkepti. 3. (denizcilik) Gemide, geminin başına doğru dönük durulunca, geminin sağ tarafı. Sol tarafa iskele denir. Sancak boğmak = Yardım sitemek için yapılan eski bir işarettir ki, sancak ortasınden boğularak asılırdı. Sancak beratı = Bir geminin tâbiiyetini belirten resmi vesika. İşaret sancağı = İşaret için çekilen dört köşeli sancak. Sancak-ı Şerif = Hz. Muhammed’in, mukaddes emanetler arasında bulunan sancağı.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. kutsal olma, mukaddeslik.

İngilizce - Türkçe Sözlük

Lat. en mukaddes yer; inziva yeri, hususi hücre; harim.

İngilizce - Türkçe Sözlük

f., tic., mark. keten veya pamuklu kumaşları çekmesini önlemek üzere özel bir işleme tabi tutmak.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. sağlıkla ilgili, sıhhi sanitary napkin kadınların adet zamanında kullandıkları ve hazırlanmış olarak eczanede satılan pamuk. sanitary regulations sağlık kuralları.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. şurût. «şerâit» ise «şerîta» nın cem’idir ancak mânâca çok farklı olmadığından, bizce «şart» ın cem’i gibi kullanılmıştır). 1. Diğer bir şeyin vücudu onun vücuduna bağlı olan şey: Namazın şartları, ki onlarsız namaz kılınamaz. 2. Bir mukaveleyi meydana getiren bend ve fıkraların her biri ki iki tarafa ait olup bir tarafa alt olanların yerine getirmesine bağlıdır, kayıt: Mukavelenin şartlarını iyi düşünmeli. 3. Bir iş için lâzım olan şey: Kendine gelebilmesi için biraz dinlenmesi şarttır. 4. Eşini boşamak üzere yapılan yemin: Onlar bu işi yapacaklarını şart ettiler; şart olsun. 5. Gramerde biri diğerine bağlı iki cümleden biri. Şart-ı vâkıf = Vakfedenin malını vermesini icab ettiren şart kl, yerine getirilmezse mal, vakıf olmaktan çıkar.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. saten taklidi pamuklu kumaş.

Türkçe Sözlük

(I. Fr. Çince). 1. Atlas. 2. Atlas gibi parlak, pamuklu kumaş.

İngilizce - Türkçe Sözlük

iş ince saten veya saten taklidi kumaş; pamuk arışlı ve yün atkıl kumaş.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. bilgi sahibi, bilgili, muktedir; ilme ait.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. Kitabı Mukaddese ait veya onda bulunan; Kitabı Mukaddese göre.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. Kitabı Mukaddes; k.h. kutsal yazı; eskiyazı, yazılmış şey, kıs. Script.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i.,(eski) mukavelenameleri yazan kimse, arzuhalci; noter.

İngilizce - Türkçe Sözlük

f., i. sopayla vurarak temizlemek (keten); ditmek, atmak, döverek kabartmak (pamuk veya ipek); i. keten ipliğini dövmeye mahsus sopa.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Namazda yüzünü yere koyma, yere kapanma: Secde etmek, secdeye varmak. Secde-i sehv = Namazda veya Kur’an-ı Kerîm’de, okurken yapılan bir hataya mukabil yapılen secde. Secde-I şükür = Şükretmek maksadıyla yapılan secde.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. esfâr). 1, Yolculuk, seyahat. 2. Harbe gitme, muharebeye gidiş. 3. Muharebe, harp, bir devletin diğer bir devletle muharebe ve çatışma hâlinde bulunması: Rusya seferinde. 4. Askerin harbe, muharebeye hazır bulunması, mukabili: hazer. Hazerde ve seferde. 5. (Türkçe) defa, kere, nöbet: Bu sefer affettim. Bir daha yapmıyacaksın. Sefertası = Yolculukta yemek taşımaya yarayan ve tabak yerine kullanılan kaplar takımı.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. sihâm, eshâm). 1. Ok, yayla atılan ucu sivri demirli kamış (bu mânâ ile birinci cem’i kullanılır). 2. Hisse, pay, Ar. nasîb, Fars. behre. 3. Devlet tarafından ikraz olunan paraya mukabil alınan resmi senet (bu mânâ ile ikinci cem’i kullanılır).

Türkçe Sözlük

(i. A. c.) (m. sekene). Durma, duruş, kımıldanmama, hareket mukabili.

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Gem. 2. mec. Kolay baş eğmeyen, mukavemet eden.

Türkçe Sözlük

(i). 1. Eskiden büyük ev ve konakların erkeklere ve erkek misafir kabûl etmeye mahsus kısmı, harem mukabili. 2. Eskiden pâdişâhın cuma namazını kılmak için camiye gitmesi.

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Kapma, zorla alma: Malını elinden selbetti. 2. Red, inkâr; isbat mukabili,

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. eslâf). 1. Bir hâl ve mevkîde, işte diğerlerinden önce bulunmuş olan, geçmiş, eski; halef mukabili. 2. Eski adam, (c.): atalar, geçmişler, eski adamlar.

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Yüzme, soyma, derisini çıkarma. 2. Arabî ayın son günü, gurre mukabili.

Türkçe Sözlük

(i. F., Ar. semâ, Fars hâne — ev). 1. Mevlevi tekkesinin semâ icrasına mahsus salonu. 2. Tekkelerde zikr ve mukabeleye mahsus yer.

Türkçe Sözlük

(I. A.) (c. sümût). Yan, cihet, taraf. Ar. cânib. Semtü’r-re’s = Yeryüzünde ayakta duran bir kimsenin başı İstikametinde bir çizgi çizildiği tasavvur olunursa gökte başı üstüne gelen nokta ki, bunun mukabilinde ayak tarafında bulunan noktaya «»emt-i kadem» denir.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Refah ve memnuniyetle yaşayış, hoş hallik. Mukabili: darrâ: Ne serrâda ne darrâda.

Teknolojik Terim

Ses Büyütme özelliği arka plandaki sesleri değiştirmeden konuşma sesini arttırmanızı ya da azaltmanızı sağlar ve en sevdiğiniz şarkıcıya odaklanmak ya da maç yorumlarını en alt düzeyde tutmak istediğinizde kullanabileceğiniz mükemmel bir özelliktir.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i.) karşılık, mukabil; (huk.) borca mukabil sayılan borç; (mim.) çıkıntı.

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. İyi bir davranışa karşı Allah tarafından verilen mükâfat. 2. Allah’ın rızâsına uygun ve ahret mükâfatına lâyık iyi iş: Sevâb işlemek; şu yetime yardım etmek sevapdır.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i.), (f.) köpekbalığı, (zool.) Mustelus vulgaris; camgöz, (zool.) Galeus canis; dolandırıcı; argo usta kimse; (f.) dolandırıcılıkla geçinmek. angel shark kelerbalığı, (zool.) Squatina squatina. blue shark pamukbalığı, (zool.), Carcharias glaucus. great

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s.), (i.), (z.) keskin, sivri; zeki, açıkgöz; istekli; çok dikkatli; pürüzsüz, temiz; acı; ekşi; sert, haşin, hiddetli, şiddetli; (müz.) diyez, çok tiz (ses); cimri, hesabi; dokunaklı, etkili, tesirli; ABD, argo kıyak, mükemmel; (i.) diyez nota, diyez

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i)., (f). azizlerden kalma kemik gibi bakıyelerin muhafaza olunduğu ufak sandık; bir azizin kabri, türbe; tahsis ve takdis olunmuş yer; (f)., (nad). kutsal bir yere koymak, mukaddes tutmak.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Yamuk (y. k.). _

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(A.-F.) [شبه منحرف] yamuk.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s., i. imza eden; i. imza sahibi; kayıt veya imza eden kimse, özellikle anlaşma veya mukavele imza eden kimse.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Dar, Fars. teng: Sıkı boğaz; sıkı yaka. 2. Pek, katı, sert: Sıkı et. 3. Aceleci, sür’atli: Sıkı iş. 4. Şiddetli: Sıkı emir. Sımsıkı = Pek dar, pek fazla sıkışmış. Sıkı sıkıya = Bir şeyin kabına, tamamı tamamına ve güçlükle yerleşmesi: Tulumbanın pistonu sıkı sıkıya geçmeli. Sıkıfıkı = Pek bitişik, pek devamlı, samimî ve yalnızca: Sıkıfıkı konuşmak, dost olmak. 5. Büyük bir dikkatle: Sıkı sıkı bakıyor, dinliyordu. 6. Birbirinden sonra, birçok defa: Sıkı sıkı gelip gidiyordu (bu şekilde kullanıldığı zaman ekseriya mükerrer olarak geçer) (aşağıdaki maddeye bk.).

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. Silezya; k.h. aslında Silezya'da dokunmuş pamuklu astarlık kumaş.

Türkçe Sözlük

(i.). Yün döşek veya ot minder üzerine yapılan pamukla dolmuş hafif ve yumuşak döşeme: Yatak şiltesi, minder şiltesi. Erkân şiltesi = Üstüne oturmak üzere dört köşeli şilte ki, oturulacak yere naklolunur.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Arslana lâyık, arslanca, Fars. dilîr-Ane: şîrâne mukavemet etti.

İngilizce - Türkçe Sözlük

f. yerleştirmek, yerini tayin etmek. situated s. kain, vaki, mukim, bulunan.

Sağlık Bilgisi

Yağ bezelerinin fazla çalışmasından, hormon veya metabolizma bozukluklarından kaynaklanan en küçük çıbanlara sivilce denir. Sivilceleri sıkmamak, tuzsuz, yağsız ve baharatsız şeyler yemek gerekir. Tedavi amacıyla aşağıdaki reçeteler uygulanır.

Tedavi için gerekli malzeme : Ekşi nar, sirke.

Hazırlanışı : Bir su bardağı ekşi narsuyu ile yarım su bardağı sirke karıştırılır. Bu suya batırılan pamukla, sivilcelerin üzerine kompres yapılır.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Şiir ile, manzum olarak: Düşündüğünü şi’ren ifadeye muktedirdir («Nazmen» demek daha doğrudur).

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. yapışkan, nemli bir maddeyle kaplanmış; sümüksü; pis. sliminess i. yapışkanlık, kayganlık.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i., f. (-bed,- bing) eğirmek için hazırlık olarak azıcık bükülen yün veya pamuk; pamuk ipliğinde kalın yer; f. çekip azcık bükmek.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. sümüklüböcek, zool. Limax.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. çamuka (balık) sand smelt aterina, zool. Atherina presbyter.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. salyangoz, sümüklüböcek, zool. Helix; tembel ve uyuşuk kimse. snailpaced s. çok yavaş yürüyen. climbing snail flower salyangoz, bot. Phaseolus caracalla.

İngilizce - Türkçe Sözlük

f., i. burnu akmak; burun çekerek ağlamak; ağlar gibi konuşmak; ağlamsamak, yalancıktan ağlamak; i. sümük; burun çekerek ağlama.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i., kaba sümük; (argo) alçak herif. snotty s., (argo) kibirli, küstah; alçak, ciğeri beş para etmez; kaba sümüklü.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s., i. bütün borçlarını ödemeye muktedir; eritici; çözücü; i. çözümleyici şey; eritici sıvı. solvency i. bütün borçlarını ödeme iktidarı.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s., z. sağlam, kusursuz; sıhhatli, salim, esen; emin, emniyetli; doğru, sahih; iyi, tam; mükemmel; derin (uyku); geçerli, kanuni, sağlam; z. derin derin. soundly z. derin derin (uyku); mükemmelen; tamamen. soundness z. sağlamlık, sıhhat; doğruluk, ge

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Kelime: «Bülbül» Fersça’dan alınma bir sözdür. 2. Kelimelerden mürekkep, İsteklerin ifedesine yarayan lâkırdı, Ar. kelâm, kavi: Atalarımızdan kalma bir sözdür. 3. Haber, havâdis, şâyia: Bir söz işittim; bir söz dolaşıyor. 4. Vaad, taahhüt: Kendisi söz verdi; o sözünde durmaz adam değildir. 5. Uyuşma, Ar. mukavele, muvafakat, karar: Aramızda söz ettik; önler söz bağlamışlar; söz alıp vermişler. 6. Bahis: Onun sözü geçti; ondan söz açıldı. 7. Dedikodu, Fars. güft-ü gû, Ar. kıyl-u kaal: Söz olmasın diye çekmiyorum. 8. Hüküm, nüfuz. Atalarsözü = Ar. Darb-ı mesel. Söz atmak = Sözle sataşmak, Osm. harfendâzlık etmek. Acı söz = Hoşe gitmeyecek söz. Söz açılmak = Bahsi geçmek. Söz anlamak = Anlayış göstermek. Söz anlatmak = İnandırmak. Söz almak = VAdettlrmek. Söz ayağa düşmek = Küçük büyüğü dinlememek, her kafadan bir ses çıkmak. Sözebesi = Durmadan konuşan, laf yetiştiren. Söz eri = Baş, reis. Sözünün eri = Sözünde durur, vâdine sadık. Söz ehil = Güzel söz söylemeye muktedir, Osm. mîr-i kelâm. Söz etmek = Bir şeyden bahsetmek. Söz başı = Bahis başı. Söz bir Allah bir = Söylediğim söyledik, kararımdan dönmem. Söz bir etmek = Söz birliği etmek, ittifak etmek. Söz bitmek = Karar verilmek, muvafakat hâsıl olmak. Söz birliği = İttifak. Büyük söz = Kibirle söylenilen söz. Söz aramızda, beynimizde = Gizli kalsın, kimse işitmesin. Söz çıkarmak = Haber yaymak. Düşman sözü — İftira. Söz düşmek = Bahsi geçmek. Sözde = Sanki, güya. Sözden dönmek = Vaadden caymak. Söz dinlemek = Kanmak, itaat etmek. Söz tutmak = Dediğini yapmak. Söz kaldırmak = Sert söze tahammül etmek. Söz kesmek = Karar vermek. Sözü kesmek — Sözü tamamlamadan bırakıp sükût etmek. Söz geçirmek — Sözünü dinletmek. Söz gelişi = Meselâ, farazâ. Söz götürmek = Kesin olmamak. Söz götürmez = Diyecek yok. Söz girmek, karışmak — Bir bahse başka lâkırdı karışmak. Sözüm ona, sözüm yabana = Biri hakkında ağır veya edebe aykırı bir şey ileri sürülünce söylenen nezaket cümlesi. Sözüm sözdür, sözüm söz olsun = VA’dimden dönmem. Söz vermek = Vaad ve taahhüt etmek. Sözü yabana atmak = İtibar etmemek. Yabana atılacak söz değildir = Doğrudur. Söz yok = Diyecek yok, uygun, doğru. Saz ve söz = Eğlenceli meclis. Söz alıp vermek = Bir işi kararlaştırmak.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. şahane, fevkalade, mükemmel, a1a; muhteşem, görkemli, debdebeli; parlak. splendidly z. fevkalade birşekilde.

Teknolojik Terim

STAMINA, enerji besleme süresini artırmak, pil performansını geliştirerek fotoğraf makinelerinin verimini artırmak için Sony tarafından geliştirilmiş olan mükemmel bir teknolojidir. Elde edilen daha uzun kayıt süresi sayesinde, daha fazla resim çekebilir, kendinizi özgür hisseder ve pil yerine çekeceğiniz fotoğraflara yoğunlaşırsınız.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i., k.dili. oyunda beraberlik; mukabil kuvvet, tesirsiz bırakma; ilgisizlik, soğukluk; sonraya bırakma, tehir.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. yıldız; yıldız şekli; yıldız işareti; tiyatro, sin. yıldız; mümtaz şahsiyet, sporda mükemmel oyuncu; talih. star apple meyvası elmaya benzer ve Antiller'de yetişen bir ağaç, bot. Chrysophyllum cainito Star Chamber eskiden İngiltere'de hudutsuz yetk

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. kuvvet, güç, takat; sertlik, keskinlik; mukavemet gücü, dayanıklılık; şiddet; tesir derecesi; askeri kuvvet; kuvvet kaynağı; metanet, manevi güç. on the strength of -e güvenerek.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i., f. şiddet, zor; itina, ağırlık, önem, ehemmiyet; mak. iç mukavemet; basınç, tazyik; tahammül; gerginlik; dilb. vurgu, kuvvet; f. baskı yapmak, tazyik etmek; önem vermek, önemle üstünde durmak; vurgulamak. stress accent vurgulama.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. vurma, çarpma; grev; umulmadık bir yerde zengin maden filizi bulma; dolu kilenin üstünü silip düzeltecek alet; üstünlük, mükemmellik; doluluk; jeol. bir tabakanın yatay yönü; bir defada darbedilen sikke miktarı; k.dili. anı başarı, büyük vurgun; bo

İngilizce - Türkçe Sözlük

i., f. alt sözleşme, yan mukavele; f. yan mukavele yapmak. subeontraetor i. taşeron, ikinci üstenci.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (mü. Sulbe) («Salâbet» ten smüş.). 1. Katı, sert. 2. Katı (cisim), mukabili, sıvı ve gaz. 3. (mec): Duygusuz: Pek sulb adam.

Türkçe Sözlük

(i. Fr.). Yazılacak kâğıdın altına konan geniş ve düzgün mukavva.

Türkçe Sözlük

(i.). İnsan ve bazı hayvanlarda burundan akan pislik ki, nezlede fazlalaşır. Sümüğünü çekip durmak = Sümüğünü silmeğe muktedir olamamak, mec. Aciz bulunmak.

Türkçe Sözlük

(i. biyoloji). İç organları kaplayen ve sümük denen salgıyı çıkaran özel bezleri havi koruyucu bir doku, mukoza.

Türkçe Sözlük

(i.). Burnunda sümük bulunan, sümüğü akan. Sümüklü çocuk. Sümüklüböcek = Salyangoz, halezon.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i., s. üstün kalite, ekstra cins; mücellithanede kullanılan pamuk takviye bezi; tic. âlâ derece, âlâ derecede olan şey; s., (argo) üstün.

Teknolojik Terim

İki yüksek frekanslı sürücü birimi kullanarak konuşma ve bas frekansları geliştiren bir hoparlör sistemi. Bu sistem, mükemmel stereo ses üretimini sağlamaktadır.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s., i. en yüksek; mükemmel, eşsiz, üstün; gram. enüstün; fazla; i. en yüksek derece veya miktar; gram. en üstünlük. talk in superlatives abartmak, mübalâğa etmek. superlatively z. en üstün derecede. superlativeness i. fevkaladelik, üstünlük.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. en yüksek, ulu, yüce; hakim; en yüksek mertebede; en yüksek derecede, en mükemmel; son. Supreme Being Hak Taalâ, Allah. Supreme Court Anayasa Mahkemesi. supreme good en büyük iyilik, en yüksek hayır gayesi. Supreme Soviet en üst Sovyet. supreme t

Teknolojik Terim

Bunlar, dijital fotoğrafçılıkta kullanılan farklı Otomatik Odaklama yöntemleridir. Sürekli AF, deklanşör düğmesi kullanıldığından doğru odaklama sağlar. Normal olarak deklanşör düğmesine yarım basılması, görüntü odağını ‘kilitler’. Sürekli AF modunda, doğru odaklama elde edilene kadar odaklamaya devam eder. Çok Noktalı AF, çekim alanı kameranın merkezinde olmasa dahi mükemmel olarak odaklanırken, odak kilidi yapmanız gerekmez ve daha yaratıcı olabilirsiniz. Merkez Ağırlıklı AF, odaklama için görüntünün merkezini kullanır.

Türkçe Sözlük

(i. F.) (sıfat teşkiline girer). 1. Tâkat, kuvvet, mecal. Tâb-iver = Kudreti yeten, muktedir. 2. Parıltı, ışık. 3. Tarâvet, tazelik: Parlayan veya parlatan. Alemtâb = Alemi aydınlatan.

Türkçe Sözlük

(i.) (Aslı «yassı» demektir). 1. Ayağın altı: Çok yürümekten tabanlarım ağrıyor. 2. Kunduranın altını teşkil eden kösele: Bu ayakkabının tabanı sağlam. 3. mec. Dayanma, sebat, direnme, mukavemet: Sizde hiç taban yok mu? 4. Kılıç vesaire namlusu olan iyi demir: Hind, Horasan tabanı (Bu mânâ ile sıfat gibi de kullanılır: Taban kılıç). 5. Tarla veya dağın yassı ve düz sırt şeklinde olanı (Bu mânâ ile sıfat gibi de kullanılır: Taban tarla, yer). 6. Herşeyin altına ufkî durumda konan kereste vs., daire: Kiriş tabanı, taban ağacı. 7. Tarlanın toprağını bastırmak için yuvarlanan ağır silindir. 8. Bir nehrin derin olan orta yeri. Taban atmak = Uzunca bir yolu yaya yürümek. Taban inciri = Yassı kuru incir. Ok tabanı = Dam çatısının makas bağı. Taban çekmek = Durmayıp gitmek. Devetabanı = 1. Açık adım. 2. Bir cins bitki. Düztaban = mec. Uğursuz. Taban suyu = Kuvvetli, bol ve sağlam su. Taban tabana = Tamamiyle zıt, büsbütün uyuşmaz şey. Daltaban = Baldırıçıplak takımı. Tabana kuvvet = Hızla yürüyerek kaçmak. Tabanı kaldırmak = Kaçmak, firar etmek.

Türkçe Sözlük

(i. sosyoloji) (Polinezya dilinden). Var olduğu sanılan mukaddes hususiyetlerinden dolayı dokunulamayan.

Türkçe Sözlük

(i. A. «fadl» dan masdar). Birini diğerlerinden üstün tutma, tercih. Ism-İ tafdîl = Mukayese ve tercih gösteren sıfat ki, dilimizde «daha» ve «en», eski Türkçe’de «rek» ve «rak», Farsça’da ise «ter», «terîn» edatlarıyla ifade olunur: Ar. ekber, Türkçe daha büyük, en büyük, eski Türkçe büyükrek, Fars. büzürgter, büzürgterîn gibi.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Yazı ile; mukabili: şifâhen.

Türkçe Sözlük

(i. A. «hüsn» den masdar). 1. Güzel bulup takdir etme, alkışlama, övme, beğenme: Yazısını görenler tahsîn ettiler. Tahsîn-hân = Tahsîn ve aferin okuyan, takdir eden. Tahsîn-gerde = Takdir olunmuş, beğenilmiş. 2. Eskiden talebelere verilen mânevî mükâfat.

Türkçe Sözlük

(f. A ). Mukaddes olsun!

Türkçe Sözlük

(i. A.). Mübarek, mukaddes kılma.

Türkçe Sözlük

(I. A.) (Arapça terkiplerde: tâka). Güç, zor, kuvvet, kudret, iktidar: Bunu yapmaya tâkatim yoktur, bende tâkat kalmadı. Tâkat götürmek = Kuvvet yetmek, muktedir olmak.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. takdîsât). 1. Mukaddes tutma, kudsiyyet verme: Bütün Müslümanlar KAbe’yi takdîs eder. 2. Hamdetme, şükretme: Cenâb-ı Hakk’ı takdîs etmek. 3. mec. Pek fazla saygı gösterme.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Birlikte kullanılıp hepsi beraber bir düzen teşkil eden ve ancak birlikte kullanılırsa işe yarayabilen şeyler, malzeme: Bahçıvan takımı, çay takımı, yatak takımı, at takımı, yolcu takımı. 2. Hepsi birlikte bir iş görenler, avene, kumpanya: Ortaoyunu takımı. 3. Zümre, sınıf, topluluk, cemaat: Takım takım geldiler. 4. Mikdar, kısım, bölük, bazı: Birtakım adamlar, birtakım eşya, birtakım sözler. 5. Takılacak şey, süs için takılan mücevher vesaire: Bu kadının mükemmel takımı vardır. 6. Kehribar vesaireden ağızlık: Bu takım pek güzel. 7.

Türkçe Sözlük

(I. A.) (mü. tâliye). 1. Sonradan gelen, bir şeyin arkası sıra giden, zıddı: mukaddem. 2. Kur’an-ı Kerîm okuyucusu. 3. (mantık) Kaziye’nin ikinci kısmı, zıddı: mukaddem. 4. (askerlik) (Tanzimat ordusunda) Redif askerinin ikinci sınıfı.

Türkçe Sözlük

(TAMM) (i. A. «tamâm» dan if.) (mü. tâmme). 1. Noksansız, bütün, eksiksiz. 2. Mükemmel, kâmil, olgun: Tam insan. 3. Tamamiyle, eksiksiz: Tam bir senedir.

Türkçe Sözlük

(TAMAM) (i. A.). 1. Bitme, bitirme: Kitap tamam oldu; binayı tamam ettim. 2. Olgunluğa erişme, eksiğini yerine getirme: Şimdi tahsilini tamam etti. 3. Bitmiş: Bu ev tamam değildir. 4. Eksiksiz, mükemmel, tam, bütün. Bedr-i tâm = On beş günlük ay. 5. Hazır: Katar tamamdır. 6. Uygun, muvafık, ne eksik ne fazla: Bu ceket size tamam geldi. 7. Pekâlâ, münasip: Tamam öyle yaparız. Tamamiyle, bltamâmihi, bi-tamamihâ = Büsbütün, hepsi NA-tamâm = Bitmemiş, eksik

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. hamuruna katran karıştırılan bir çeşit sağlam mukavva.

Türkçe Sözlük

(TATBİK) (ka ile) (i. A. «tıpk» tan masdar) (c. tatbikaat). 1. Uydurma, uygun ve muvafık etme, yakıştırma. 2. Uydurma, benzetme, temsil. 3. Karşılaştırma, mukabele, mukayese. 4. Bir kaide ve kanunu yerine getirme. 5. (paleontoloji) Madenlerin tabaka tabaka durumu. 6. İcraat, operasyon, pratik çalışma. 7. Manevra.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. vergi veren kimse, vergi mükellefi.

Ülke

Coğrafi Verileri

Konum: Güneydoğu Asya, Andaman Denizi ve Tayland Körfezi kıyısında, Burma’nın güneydoğusunda yer alır.

Coğrafi konumu: 15 00 Kuzey enlemi, 100 00 Doğu boylamı.

Haritadaki konumu: Güneydoğu Asya.

Yüzölçümü: 514,000 km².

Sınırları: toplam: 4,863 km.

sınır komşuları: Burma 1,800 km, Kamboçya 803 km, Laos 1,754 km, Malezya 506 km.

Sahil şeridi: 3,219 km.

İklimi: Tropikal.

Arazi yapısı: Orta kısımlarda ovalar, doğuda Khorat Platosu, ülke genelinde dağlar yer alır.

Deniz seviyesinden yüksekliği: en alçak noktası: Tayland Körfezi 0 m.

en yüksek noktası: Doi Inthanon 2,576 m.

Doğal kaynakları: Kalay, kauçuk, doğal gaz, tungsten, tantal, kereste, kurşun, balık, alçıtaşı, linyit, işlenebilir topraklar.

Arazi kullanımı: tarıma uygun topraklar: %34.

daimi ekinler: %6.

Otlaklar: %2.

Ormanlık arazi: %26.

Diğer: %32 (1993 verileri).

Sulanan arazi: 44,000 km² (1993 verileri).

Doğal afetler: Yer çökmeleri, kuraklıklar, tsunami.

Nüfus Bilgileri

Nüfus: 61,797,751 (Temmuz 2001 verileri).

Nüfus artış oranı: %0.91 (2001 verileri).

Mülteci oranı: 0 mülteci/1,000 nüfus (2001 tahmini).

Bebek ölüm oranı: 30.49 ölüm/1,000 doğan bebek (2001 tahmini).

Ortalama hayat süresi: Toplam nüfus: 68.86 yıl.

Erkeklerde: 65.64 yıl.

Kadınlarda: 72.24 yıl (2001 verileri).

Ortalama çocuk sayısı: 1.87 çocuk/1 kadın (2001 tahmini).

HIV/AIDS - hastalıklarına yakalanan yetişkin sayısı: %2.15 (1999 verileri).

HIV/AIDS - hastalığı olan insan sayısı: 755,000 (1999 verileri).

HIV/AIDS - hastalıklarından ölenlerin sayısı: 66,000 (1999 verileri).

Ulus: Taylandlı.

Nüfusun etnik dağılımı: Tay %75, Çinli %14, diğer %11.

Din: Budizm %95, Müslüman %3.8, Hıristiyanlık %0.5, Hinduizm %0.1, diğer %0.6 (1991).

Diller: Tay, İngilizce, etnik ve bölgesel lehçeler.

Okur yazar oranı: 15 yaş ve üzeri için veriler.

Toplam nüfusta: %93.8.

erkekler: %96.

kadınlar: %91.6 (1995 verileri).

Yönetimi

Ülke adı: Resmi tam adı: Tayland Krallığı.

kısa şekli : Tayland.

Eski adı: Siam.

Yönetim biçimi: Meşruti Monarşi.

Başkent: Bangkok.

İdari bölümler: 76 bölge; Amnat Charoen, Ang Thong, Buriram, Chachoengsao, Chai Nat, Chaiyaphum, Chanthaburi, Chiang Mai, Chiang Rai, Chon Buri, Chumphon, Kalasin, Kamphaeng Phet, Kanchanaburi, Khon Kaen, Krabi, Krung Thep Mahanakhon (Bangkok), Lampang, Lamphun, Loei, Lop Buri, Mae Hong Son, Maha Sarakham, Mukdahan, Nakhon Nayok, Nakhon Pathom, Nakhon Phanom, Nakhon Ratchasima, Nakhon Sawan, Nakhon Si Thammarat, Nan, Narathiwat, Nong Bua Lamphu, Nong Khai, Nonthaburi, Pathum Thani, Pattani, Phangnga, Phatthalung, Phayao, Phetchabun, Phetchaburi, Phichit, Phitsanulok, Phra Nakhon Si Ayutthaya, Phrae, Phuket, Prachin Buri, Prachuap Khiri Khan, Ranong, Ratchaburi, Rayong, Roi Et, Sa Kaeo, Sakon Nakhon, Samut Prakan, Samut Sakhon, Samut Songkhram, Sara Buri, Satun, Sing Buri, Sisaket, Songkhla, Sukhothai, Suphan Buri, Surat Thani, Surin, Tak, Trang, Trat, Ubon Ratchathani, Udon Thani, Uthai Thani, Uttaradit, Yala, Yaso

Türkçe Sözlük

(TEFSİR) (I. A. «fesr» den) (c. tefsîrât, tefâsîr). 1. Açıklama, izah, Ar. şerh, tafsil: Bir sözü tefsîr etmek. 2. Kur’an-ı Kerîm’in sûrelerini şerh ve açıklayarak gereken tafsilât ve mütalâaları beyan etme ve buna dair kitap yazma: Kur’an-ı Kerîm’i tefsîr etmeye muktedir; Ayet-i Kürsî’yi tef.’’ etmiştir. 3. (masdar mânâsından ayrı oıarak) Kur’an-ı Kerîm’in şerhi, bütün Mushaf-ı Şerîf’in veya bir yahut birkaç SÜre-i Şerîfe’nin şerhini havi kitap: Tefsir yazmakla meşguldür; tefsîr-i kebîr, Zemahşerî’nin tefsîri (bu mânâ ile cem’i tefâsîr gelir). 4. Kur’an-ı Kerîm’in mânâsı, İrâbı vesair teferruatına ait ilim: Tefsir okuyor; tefsir okutmakla meşguldür; ilm-i tefsir.

Türkçe Sözlük

(i. A. «fetk» den), (pamuk) Atma, (yün) tarama, açma.

Türkçe Sözlük

(i.). Eyerin altında hayvanın sırtına örtülen keçe ki, pamuklu gibi teğellenmiş olur (teğelsizine «egrîm» derler).

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Bir tane. 2. Çift mukabili: Tek dizgin, tek tabanca. lkiâdört, altı sayıları çift ve bir, üç beş sayıları tektir: Tek mi çift mi? 3. Bir çift teşkil eden İki şeyin herbiri: Bunun teki nerede? Tekini bulamadım. 4. Yalnız, tenha: Büyük bir evde tek ve tenha oturmak insanı korkutur. 5. Eşsiz, Ar. vahîd, Fars. yektâ: O adam bu memlekette tektir. 6. Rahat, sâkin: O adam tek durmaz. Tek başına = Kendi başına, yalnız, kendi kendine. Tek tük = Seyrek, nâdir: Tek tük bulunur; tek tük misafir gelir.

Türkçe Sözlük

(i. A. «kemâl» den) (s. tekemmülât). Kemale erme, kemal bulma, mükemmel olma, olgunlaşma.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. tekâyâ). 1. Dayanma, Ar. istlnad. 2. (belki «tekyegâh» tan kısalma) Bir şeyhin idaresinde dervişlerin oturduğu, zikr ve mukabele ile uğraştıkları hususî bina, Fars. hânkah, dergâh, Ar. zâviye (Türkçe’de ekseriya ve cem’i daima bu ikinci mânâ ile kullanılmıştır).

Türkçe Sözlük

(i. Ar. «temyiz» den galat). 1PAk, temiz, kirli olmayan: Temiz adam, temiz elbise. 2. Yıkanmış, kirli ve yağlı mukabili: Temiz çamaşjir, temiz tabak. 3. Pak olarak, temizlikle: Temiz yiyip içiyor, temiz süpürür, temiz yıkar.

Türkçe Sözlük

(TEMYİZ) (i. A. «meyz» den). 1. Ayırma, farketme: Hayır ve şerri temyize muktedir bir adamdır. 2. iyiyi kötüden farketmek duygusu: Bu adamda temyiz yoktur. 3. (hukuk). Bir davanın son bir defa görülmesi, en yüksek mahkemeden geçmesi: Dâvâyı temyiz etti. Dîvân-ı temyiz, sonra mahkeme-i temyiz, sonra temyiz mahkemesi ve kısaca temyiz = Yargıtay.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i., anat. veter, kiriş, sinir, kasların kemiklere yapışmasını sağlayan yapılar, tendon. tendon reflex veter üzerine vurulunca kasın mukabil hareketi.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i.) bilim ve sanat kavramlarından birini anlatan kelime, terim; söz; (çoğ.), (huk.) mukavele şartları; şart; (çoğ.) iki şahıs veya iki şey arasındaki ilişkiler; (mat.) eksi veya artı işaretleri ile birleşmiş bir ifadenin kısım larından biri; bir kes

Türkçe Sözlük

(TESLİM) (i. A.) (c. teslîmât). 1. Elden ele verme, ilişik bırakmayacak surette verme. 2. Mukavemetten ümidi kesip kendini veya bir kale ve yeri düşmana terketme. 3. Kabûl ve itiraf etme; muhalefet etmeyip tasdik etme. Teslim-i rûh, teslim-i cin = Olme. 4. (c.). Verilecek bir paraya mahsuben parça parça verilen paralar: Yirmi bin liradan on yedi bin lira teslimâtımız vardır. Teslim taşı = Bektaşî dervişlerinin teslim ve tevekkül alâmeti olarak taşıdıkları balgamî taş.

Türkçe Sözlük

(i. A. «şiyâ»dan). Bir yerden ayrılıp giden bir kimseyi veya kimseleri geçirme, hürmeten biraz birlikte gitme. Karşılama, istikbal mukabili.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. tetimmât). Bir şeyin noksanını gideren veya noksanı gidermek için ilâve olunan şey, bir şeyin mükemmel olması için şart olan şey.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(eski ye) (s.), (z.) bir, o (tarif edatı, harfi tarif, belirtme sıfatı); (z.) ne kadar, o kadar (mukayese sıfatlarından evvel). The more I see him the better I like him. Onu her gördüğümde daha çok seviyorum.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. tam, mükemmel; çok dikkatli; baştan başa. thoroughly z. tamamen, adamakıllı. thoroughness i. kusursuzluk; dikkatlilik.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. her çeşit yuruyüşe alışkın (at); her şeye gelir, tam, mükemmel.

Türkçe Sözlük

(i. A. «fetk» ten), (pamuk) Atma, (yün) tarama, açma.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) - Mekke-i Mükerreme. - Erkek ve kadın adı olarak kullanılır.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Bir hastaya yahut yarasına veya hayvana edilen hizmet, bunlara bakma. Hastayı timar etmek = Bakmak. Atı timar atmak = Temizleyip hizmetini görmek. 2. işlemek, bakmak, hizmetini görmek: Siz bağı timar etmemişsiniz. 3. Eskiden cariyelerin dinlenmek için bir yere gitmesi: Filin kalfa timara çıktı. 4. Vaktiyle sipahilere mâlikine olarak verilen arazi. Harbe şevkine mecbur oldukları muayyen miktar askere mukabil o arazinin öşrünü alırlardı.

Türkçe Sözlük

(i.). Pamuk iplik: Tire ile dikmek; yorgan tiresi: Yorgan kapladıkları kalın cinsi. Pamuk ipliğinden mamul: Tire çorap.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. vuruş; yumruk. tit for tat yumruğa yumruk, misli ile mukabele, kısasa kısas.

Türkçe Sözlük

(i.) (aslı «doymak» tan doyuk). 1. İştihası kalmamış, lüzumu kadar yiyip içerek karnı doymuş, aç mukabili: Tokum, karnım toktur. 2. Dolgun, sık, kalın: Tok kumaş. Tokgözlü = Kanaatkâr, haris ve tamahkâr olmayan.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. üzeri pamuk gibi tüylü,yünlü.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Yuvarlak, gülle şeklinde: Topalak adam. 2. Yuvarlak pamuk dengi: Bir topalak pamuk. 3. Hünnapgillerden bir bitki.

İsimler ve Anlamları

(Tür.) 1.Eğitim, görgü, gelenek. 2.Soyluluk, asalet. 3.Eksiksiz, mükemmel. 4.Geline verilen armağan. - Erkek ve kadın adı olarak kullanılır.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i., geom ikizkenar yamuk (Bazen trapezium ve trapezoid kelimeleri ters anlamda kullanılır). trapezoi'dal s. ikizkenar yamuk şeklinde.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. travertin, ırmaklardaki kireçli su birikintisinden hasıl olan açık sarı renkli sünger gibi kaya, bir çeşit kireç taşı, pamuktaş.

Türkçe Sözlük

(i.). Ateşli silâhların en tanınmışı. Fitilli, çakmaklı, kapsüllü, iğneli, arkadan dolar, mükerrer ateşli tüfek. Tüfek atmak, boşaltmak, endaht etmek. Tüfek patlamak = Savaşa başlanmak, savaş çıkmak. Tüfek patlatmaksızın = Harpsiz.

İsimler ve Anlamları

(Tür.) (Erkek İsmi) - Tam, bütün, mükemmel.

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Uzunluk, boy: Bu arsanın tûl ve arzı, tülünü ölçmek. 2. Zaman çokluğu, uzun müddet. Tûl-i ömür = Ömür çokluğu. 3. Çokluk. Tûl-I emel = Tamah, bitmez tükenmez hırs ve arzu. 4. (coğrafya) Boylam, arz mukabili: Bir yerin tûl ve arz derecelerini tayin etmek. Tûl-i şarkî = Başlangıç sayılan bir noktadan itibaren 180 dereceye kadar doğuda olan yerlerin tülü. Tûl-i garbî = 180 dereceye kadar batıda olan yerlerin tülü. Tûl saati = Kronometre.

Genel Bilgi

Her canlının gözü ve görme sistemi, onun yaşadığı hayata uygun olarak gelişmiştir. Gece veya gündüz mü yaşadıkları, av ile mi beslendikleri, kara, hava veya deniz canlısı mı oldukları insanı hayrete düşürecek bir şekilde gözlerinden anlaşılır.

İnsan dış dünyayı üç boyutlu görebilen yani sağ ve sol gözü cisimleri eş zamanlı algılayabildiği için derinlik hissi olan nadir canlılardandır. İnsanda sağ ve sol gözün görme oranları çok ufak bir farkla hemen hemen çakışır ve bu ufak fark da üç boyutlu görmeyi sağlar. Hayvanlar sol gözle sol, sağ gözle sağ yanlarını görürler. Bu nedenle dış dünyayı bir resim tablosu gibi algılarlar yani derinlik boyutu yoktur.

Tavşan başını çevirmeden aynı zamanda hem arkasını hem önünü görebildiğinden arkadan habersizce yaklaşıp onu yakalamak mümkün değildir. Ancak bir tavşan başını çevirmeden burnunun ucunda olup biteni göremez. At da başını hafif çevirirse arkasındaki her şeyi görebilir.

Böylece ot yiyen hayvanların arkalarından yaklaşan et yiyici hayvanları fark edip kaçabilmeleri kabiliyeti sağlanmıştır. Yırtıcı et yiyicilerin ise gözleri önde olup görme alanları daha dardır ama gelişmiştir, düşmanın uzaklığını çok iyi ölçebilirler.

Su aygırlarının gözleri kulaklarına yakındır ve bu şekilde ağır vücutları suyun içindeyken bile etrafı gözetleyebilirler. Arının 12,000 gözü vardır, gözü meydana getiren bu binlerce merceğin her biri başlı başına bir gözdür. Bukelamunun gözleri birbirlerinden bağımsız çalışırlar. Bir göz avı izlerken diğer göz çevreyi tarayabilir. Eşeklerin gözlerinin konumu öyledir ki, her zaman dört ayaklarını da görebilirler.

Kurbağanın gözünün kapasitesi ise ancak önünden geçen bir sineği görüp yakalayabilmesini sağlayabilecek kadardır. Köstebeğin toplu iğne başı büyüklüğündeki gözleri onun toprak altındaki yaşamı için yeterlidir. Bazı hayvanlar renkleri gayet iyi görebilirken bir bölümü renge duyarlı değildir.

İnsan gözü ise bunların içinde en az bir amaç için kullanılanı ama en fazla şartlara uyum sağlayanıdır. Gözlerimiz insan oluşumuzdaki en büyük etkenlerden biridir. Bir çok memelinin en önemli duyusu koku, böceklerin ise tat iken insanlarda görme en üstün duygudur. Her ne kadar şahin kadar uzakları, kedi kadar karanlıkları, balık kadar su altını mükemmel görebilme yeteneğimiz olmasa da, yine de sadece sınırlı bir ortamı değil her şeyi iyi görürüz ve daha önemlisi iyi algılarız.

Yeryüzündeki tüm canlı türlerinin etraflarındaki nesneleri farklı biçimde gördüklerini biliyor muydunuz? Yani ne kadar canlı türü varsa, o kadar da farklı göz ve bakış açısı vardır.

Hayvanların gözleri ne kadar farklılık gösterirse göstersin aslında optik sistem aynıdır. Hepsi neticede birer fotoğraf makinesi gibi çalışır. Ancak görme sadece mekanik bir işlem değildir. Beynimiz gözden gelen sinyalleri algılamanın yanında ona duygularımızı da katar, yorumlar. Yani duygularımız ve çevre kavramları da gördüklerimizi etkiler. Kimine göre güzel olan bir şey bir başkasına çirkin görünebilir.

Tüm bunlardan insan gözünün kapasitesinin bir sınırı olduğu ancak kendi yaşam savaşını sürdürebilecek yeterlilikte olduğu sonucu çıkar. O halde yaşamda gözlerimizle göremediğimiz çok şey var. “Ben sadece gözümle gördüğüme inanırım” lafı da pek gerçekçi değildir. İnsan dünyanın pek çok özelliğini görememekte hatta hayal bile edememektedir. Siz, radyo dalgalarını, röntgen ışınlarını, uzaktan kumandanızın televizyonunuza gönderdiği sinyali görebiliyor musunuz?

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Ele geçirilmek, Osm. Ahz ve kabz olunmak, giriftâr olmak: Geyik, zor tutulur. 2. El dokunulmak: Kitap öyle tutulmaz. 3. Tevkif olunmak, yakayı ele vermek: Haydut tutuldu. 4. Alıkonmak: İnsan yoldan tutulmaz. 5. Kiralanmak, mukavele altına alınmak, hizmete girmek: Bu ev tutuldu mu? 6. Tıkanmak, kapanmak: Boru, su yolu tutuldu. 7. İnme veya sancıdan işlemez veya hareket etmez hâle gelmek: Sağ kolum tutuldu. 8. Kısılmak, sesi çıkamamak: Sesim, boğazım, dilim tutuldu. 9. Osm. münkesif veya münhasıf olmak: Güneş, ay tutuldu. 10. Alınmak, gücenmek, Osm. münfail olmak: Ben, buna tutulurum. 11. Sayılmak, makbul ve muteber olmak. Bu söz tutulmaz. 12. Davayı kaybetmek: Kendi diliyle tutuldu. 13. Aşık ve müptelâ olmak: O kadına tutuldu.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. arkadaşlık edilmesi zor olan; ulaşılmaz; yaklaşılmaz; mukayese edilemeyecek kadar üstün.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. aşırı tatlı dillilik; yağ sürme; yağ sürerek takdis etme; bedene sürülen yağ; teskin edici ilaç veya madde. extreme unction Katoliklerde ölmek üzere olan kimsenin bedenine mukaddes yağ sürme ayini.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. mukafatlandırılmamış.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. Kitabı Mukaddes'e aykırı.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Akıllı, zekî. 2. Terbiyeli, edebli. 3. Yavaş, uysal, yaramaz mukabili: Uslu çocuk. Uslu durmak — Rahat oturmak, yaramazlık etmemek.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Yukarı, Ar. fevk, bir şeyin yukarı kısmı, alt mukabili: Üstünde olmak, üstünü toplamak, evin, yolun üstü. 2. Dış, bir şeyin dışarısı, hârici, yüzü: Yerin üstü, portakalın üstü. 3. Kaymak ve köpük gibi, bir şeyin üzerinde bulunan kısmı: Pekmezin, yoğurdun üstü. 4. Kıyafet: Ustü pek pis, üstüne bakılmaz. 5. Amir: Memur, üstünden aldığı emre itaat etmeli. 6. Yukarı olan, yukarda bulunan: Ust mahalle, üst dudak, üst kat. 7. Diğerinden yukarı olan: Üst çıkmak, o ev bu evden üsttür. 8. Üste, üstüne, üstünde: Üzere, üzerine, üzerinde. Üstüne çıktı = Üstünde oturdu. Alt üst = Karma karışık. Alt üst böreği = Yalnız kalın ve iki parça hamurdan yapılan bir çeşit kaba börek. Ayaküstü = Ayakta, oturmaksızın, acele olarak. Üstüne almak = 1. Deruhde, taahhüt etmek. 2. Ben yaptım diye iddia veya itiraf etmek. Uste vurmak = Zam ve ilâve etmek. Ust üste, birbiri üstüne = Birbiri üzerine, hepsi bir sayılarak. Ust baş = Kıyafet. Üstümüzden ırak = Allah esirgaye! Üste vermek = iki şeyi değiştirirken birine diğer bir şey daha ilâve etmek. mec. Bir fayda umarken zarara uğramak. Üst çıkmak, üst gelmek = Galip gelmek. Üstüne varmak = Bir şeyi yapmak istemeyene karşı ısrarda bulunmak. Üstüne yatmak = Aldığı bir şeyi iade etmemek. Üst yan = Yukarıya doğru bitişik taraf. Üstüne yürümek = Üzerine hücum etmek. El-üstü = Amir. Başüstüne = Emredersiniz! Baş üstünde yeri var = itaat ve saygım yerindedir. Tepeüstü = Başaşağı. Kalburüstü = Bir şeyin seçkin kısmı. Yolüstü = Yol üzerinde bulunan ve yolda tesadüf edilen.

Türkçe Sözlük

(i.) (Fars. üstâd’dan). 1. Bir sanatta mahâret sahibi, çıraklıktan çıkıp kendi başına çalışan işçi: Dülger, marangoz, duvarcı, yorgancı ustası. 2. (eskiden) Hizmetçi kadınların ve câriyelerin başı, eskisi. 3. Bir yerin gedikli hizmetkârı: Börekçi ustası. 4. Sanat ustası, üstat: Ustam bana böyle öğretti. Nakış, pfyano UStaSI. 5. Yeniçeriler’de yüzbaşı derecesinde subay. 6. Sanatta mâhir, sanatını mükemmel şekilde bilir: Usta oldu, usta çıktı. 7. Çok bilir, tecrübesi fazla, aldanmaz: Artık bu işlerde usta olduk.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Sanatkârlık, esnaflık. 2. Kendi başına işleyebilen sanatkârın hâli. 3. (eskiden) Hizmetçi, câriye vesaire başlarının hâli. 4. Maharet, tecrübe: O adamın ustalığı inkâr olunamaz. 5. Maharet eseri, ince sanat, mükemmellik: Bu işte büyük bir ustalık vardır.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s., i .ülküsel mükemmel, ideal, hayali, ütopik; i. utopyacı kimse. ütopianism i. ütopyacılık.

Genel Bilgi

Uzay mekiğinin içindeki astronotların havada yüzer gibi dolaştıklarını, eşyaların ortalarda uçuştuklarını televizyonda görmüşsünüzdür. Uzay mekiğinin dönüp durduğu yükseklik, dünyanın boyutları ile mukayese edildiğinde o kadar da fazla değildir. Peki nasıl oluyor da bu kadar bir yükseklikte yer çekimi sıfırlanıyor? Koskoca Ay’ı bile yörüngesinde tutan dünyamızın çekim gücü, ufacık bir uzay aracına nasıl etkili olamıyor?

Aslına uzay aracında da yer çekiminin yok olması söz konusu değildir. “Yerçekimsiz ortam” deyimi doğrudur ama bu, mekiğin yörüngesindeki uçuşundan doğan bir durumdur.

Astronotları (veya kozmonotları) bu ortama alıştırmak için özel hazırlanmış yolcu uçaklarının kullanıldıklarını duymuşsunuzdur. Uçak belirli bir yüksekliğe gelince aniden ve hızla bir eğri çizerek yere doğru inişe geçer. Saniyeler süren bir sürede uçağın içinde yer çekimsiz ortam yaratılmış olur.

Uzay mekiğinin ve uzay istasyonlarının dünya etrafında dönüşü, uçağın yaptığı hareketin veya çizdiği rotanın sürekli olan bir şeklidir. Yerden bakınca düz gidiyormuş gibi görünür ama uzay aracı devamlı düşüş halindedir. Eğer düz gitseydi (uzaydan baktığınızı düşünün) yörüngeden çıkar giderdi. Nasıl lunaparkta eğlence trenleri önce yükseğe çıkar sonra oradan hızla düşermiş gibi inerse, uzay aracının da dönüşü, aslında bu düşüş hareketinin devamlı bir halidir.

Uzay araçlarının uçtukları yükseklikte şüphesiz yer çekimi vardır ama bu sadece aracı yörüngede tutmaya yarar. Dünya’dan Ay’a doğru düz bir hat üzerinde yolculuk yaptığınızı düşünün. Ay ile Dünya arasında öyle bir nokta vardır ki burada Dünya’nın yerçekimi kuvveti biter Ay’ınki başlar. Yani uzayda nereye giderseniz gidin bir şeyin sizi çekmesinden kurtuluş yoktur.

Türkçe Sözlük

(i. «uz» dan). 1. Boyu çok olan: Uzun adam, uzun ağaç, uzun duvar, uzun tarla. 2. Çok süren, devam eden: Uzun müddet, uzun gün, uzun Ömür, uzun yol. 3. Çabuk bitmeyen, tafsilâtlı, mufassal: Uzun iş, uzun söz. 4. Çok, çok vakit: Uzun sürer; uzun söyleme. Uzun uzadıya, uzun uzadiye = Pek tafsilâtlı, Osm. arîz ve amîk. Eli uzun = 1. Muktedir, nüfuzlu. 2. Hırsız. Uzun etmek = 1. Boş yere uzatmak, lüzumsuz olarak çok söylemek. 2. Pek ileriye varmak, ileri iddiada bulunmak. Uzun boylu = Tafsilâtlı. Uzun hayvan = Yılan. Uzun tutmak = Çok sürecek veya pek mufassal ve büyük olacak surette başlamak. Uzun Hava = Türk halk musikisinde usulsüz söylenen parça.

Türkçe Sözlük

(i. A. «vücûb» dan) (mü. vacibe). t. Terki câiz veya mümkün olmayan, elzem, Ar. muktezî, lâbüd: Ana babaya hürmet vaciptir. 2. (fıkıh) Şer’an çok lüzumlu olan, farz derecesinde olan. Vâcib-ül-edâ = İfâsı lâzım. Vâcib-ül-vücûH = Allah.

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Birlik, bir ve tek olma. 2. Yalnızlık, Ar. inzivâ, uzlet, halvet. 3. (tasavvuf) Allah’a yakınlık, vuslat, kesret mukabili.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Mevcut, bulunan, Ar. vâkî, hâsıl, mevcut. Yok mukabili. Var olmak = Mevcut olmak. Var etmek = Vücuda getirmek, yaratmak. Var kuvveti sarfetmek = Çok çalışmak. 2. Mevcut olan şey, mal, servet, Ar. mâmelek. Varı yoğu = Bütün maddî varlığı.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Erkek İsmi) 1.Vasiyeti yerine getiren, vesayeti yüklenen kimse, henüz reşid olmamış çocuğun işlerine bakmakla mükellef kimse. 2.Geniş, açık, enli, bol, kapsayıcı. 3.Her şeyi ihata edici. Bilgisinin boyutları sınırsız. 4.Allah’ın isimlerinden (bkz.Abdülvasi). Kur’an-ı Kerim’de zikredilen isimlerdendir.

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Ulaşma, birleşme, bitişik, fasi mukabili. 2. Sevdiğine kavuşm, Ar. visâl, vuslat.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Erkek İsmi) 1.Vefalı, bağlı. 2.Tam, mükemmel, eksiksiz.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. arka yüzü pamuklu kadife.

Türkçe Sözlük

(i.). Borç, Ar. deyn, alacak mukabili: Aramızda alacak, verecek kalmadı.

Türkçe Sözlük

(i.). Parası ilerde Selenmek Uzar. yapılan alış veriş, peşin mukabili: Veresiye almak, satmak.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Yüz yüze, yüzüne karşı, Ar. muvâceheten, gıyâben mukabili: Vicâhen muhakeme oldular, vicâhen söyledi.

Türkçe Sözlük

(i. A. «vasi» dan). Sevdiğine kavuşma, vuslat. Firak mukabili: Visâl-i yâr.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. vual, ince pamuklu veya yünlü kumaş.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Girme, sokulma, Ar. duhûl; hurûc mukabili.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Aşıkın sevgilisine kavuşması, Ar. visâl, vasi; firkat mukabili.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. su; deniz, göl, nehir; su birikintisi; gölek, gölcük, gölet; elmasın parlaklık ve şeffaflığı; hare, kumaşın şanjanı; mükemmellik, kalite; karşılığı olmadan ilâve olunan sermaye; çoğ. kara suları; çoğ. sular. water ballet su balesi. water bearer suc

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. buğday biti; pamuk kurdu; bitki kurtlarından birkaç cins. weevily, weevilly s. kurtlanmış, kurtlu.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. mükemmel teçhizatlı.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i., f. pamuk veya yün ditme makinası; f. bu makina ile yün veya pamuk ditmek.

İngilizce - Türkçe Sözlük

f. (-stood, -standing) dayanmak, mukavemet etmek, karşı koymak.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i., huk. irade, ferman, ilam; davetiye; yazı. Holy Writ Kitabı Mukaddes. judicial writ mahkeme emri.

Türkçe Sözlük

(i. aslı: yakşi). Yakışık alan, iyi, güzel, yaman mukabili: Yahşi yiğit (eskimiştir).

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Gerçek ve doğru olmayan, sahte, asılsız, esassız: Yalan dünya. 2. Yalan söyleyen, yalancı: İstemeyerek yalan çıktım. Yalandan = 1. Doğru olmayarak: Yalandan topallıyor. 2. Esaslı ve ciddî olmayarak, görünüşte, muvakkat: Yalandan bir ev yaptı, yalandan süpürdü. Yalan yanlış = Doğru ve mükemmel olmayarak, yanlış ve hatâ ile karışık: Yalan yanlış bir şey yazmış. Yalan yere = Yalandan: Yalan yere yemin etmem. Yalan dolan = Yalan yanlış.

Genel Bilgi

Televizyondan veya gazetelerden, bizde pek olmasa da ABD’de polis sorgulamalarında gerektiğinde bir sanığın yalan makinesine bağlanarak, doğruyu söyleyip söylemediğinin kontrol edildiğini görmüş veya okumuşsunuzdur. Hatta ABD’de FBI veya CIA gibi çok önemli devlet görevlerine alınmaya aday memurlara da bu test uygulanmaktadır.

‘Polygraph’ denilen bir alet ile sanığa 4-6 adet sensör bağlanır. Bu sensörlerden gelen çeşitli sinyaller, dönmekte olan bir kağıdın üzerine grafik olarak kaydedilir. Bu sensörlerle sanığın, o Nefes alış hızı. o Nabzı. o Kan basıncı (tansiyonu). o Terleme miktarı. kayda alınır. Bazı yalan makinelerinde kol ve bacak hareketleri de kaydedilir.

Yalan makinesi testi başladığında, sanığa önce 3 veya 4 basit soru sorulur. Bu şekilde sanığın verdiği sinyallerin düzeni öğrenilir. Daha sonra gerçek sorular sorulmaya başlanılır ve sinyaller kayda alınmaya devam edilir.

Test süresince ve sonrasında bir uzman grafikleri sürekli kontrol altında tutarak, hangi sorularda sinyallerin değiştiğini tespit eder. Kalp atışının hızının artması, tansiyonun yükselmesi ve terleme genellikle yalan söylemenin belirtileridir. İyi eğitilmiş bir uzman grafiklere bakınca nerede yalan söylendiğini derhal anlayabilir.

Her şeye rağmen, insanların soruları yorumlamaları ve tepkileri farklı olduğundan, yalan söylerken farklı davranabildiklerinden, bu test mükemmele ulaşmış değildir, bazen yanıltıcı olabilir ve kesin delil kabul edilmez.

Genel Bilgi

Televizyondan veya gazetelerden, bizde pek olmasa da ABD’de polis sorgulamalarında gerektiğinde bir sanığın yalan makinesine bağlanarak, doğruyu söyleyip söylemediğinin kontrol edildiğini görmüş veya okumuşsunuzdur. Hatta ABD’de FBI veya CIA gibi çok önemli devlet görevlerine alınmaya aday memurlara da bu test uygulanmaktadır.

“Polygraph” denilen bir alet ile sanığa 4 - 6 adet sensör bağlanır. Bu sensörlerden gelen çeşitli sinyaller, dönmekte olan bir kağıdın üzerine grafik olarak kaydedilir. Bu sensörlerle sanığın, • Nefes alış hızı.

• Nabzı.

• Kan basıncı (tansiyonu).

• Terleme miktarı. kayda alınır. Bazı yalan makinelerinde kol ve bacak hareketleri de kaydedilir.

Yaln makinesi testi başlasığında, sanığa önce 3 veya 4 basit soru sorulur. Bu şekilde sanığın verdiği sinyallerin düzeni öğrenilir. Daha sonra gerçek sorular sorulamya başlanılır ve sinyaller kayda alınmaya devam edilir.

Test sürsince ve sonrasında bir uzman grafikleri sürekli kontrol altında tutarak, hangi sorularda sinyallerin değiştiğini tespit eder. Kalp atışının hızının artması, tansiyonun yükselmesi ve terleme genellikle yalan söylemenin belirtileridir. İyi eğitilmiş bir uzman grafiklere bakınca nerede yalan söylediğini derhal anlayabilir.

Her şeye rağmen, insnların soruları yorumlamaları ve tepkileri farklı olduğundan, yalan farklı davranabildiklerinden, bu test mükemmele ulaşmış değildir, bazen yanıltıcı olabilir ve kesin delil kabul edilmez.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Yapak, yani yünle örtülü. 2. Yapak veren. Yapaklı hayvan = Koyun; mukabili: Kıllı = Keçi.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. bir yardalık ölçü çubuğu; mukayese standardı, denek taşı.

Türkçe Sözlük

(I.). 1. Yarmak işi, yarma: Bu adamın odun yarışı tuhaf. 2. Müsabaka, mükâfat kazanmak için bir işte birbini geçmeye çalışma: At yarışı, koşu, kayık yarışı. Çene yarışı = mec. Beyhude yere çok söyleyiş, gevezelik. Sidik yarışı = 1. Beyhude ve ehemmiyetsiz işlerde sen, ben davalarıyla uğraşma. 2. Asla geçemiyeceği bir kimse ile rekabete kalkışma.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i., f. pamuk veya yün ipliği, bükülümüş iplik; k.dili. hikaye, masal, bilhassa gemici masalı; f., k.dili. masal anlatmak.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Üzerine dayanılan jey ki, pamuk, yün, ot vesaire dolu olur. Ya»5. Bir hizmete kabûl edip ismini deftere kaydetmek: Kendisini filân mektebe yazdılar. 6. Yardımcı fiil olarak «az kaldı» mânâsını ifade eder. Düşeyazdı = Az kaldı düşüyordu. Yazıp çizmek = Uzun uzadıya yazı ve hesapla uğraşmak.

Türkçe - İngilizce Sözlük

destiny. doom. fate. lot. predestination. lot alınyazısı. kader. mukadderat.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Üzerinde yaşadığımız gezegen, dünya: Yer, güneşin etrafında döner. 2. Dünyanın kara kısmı, yüzü: Yere basmak, yere oturmak, yerle beraber. 3. Mahal, mevzi, mekân, ikametgâh, makam, cây: Onun yeri yoktur, yeriniz neresidir? 4. Memleket, menşe: Benim yerim Rumeli’dir, cins atların asıl yeri Arabistan’ dır. 5. Bir işe mahsus mahal. Pazar yeri = Pazar kurulan yer. Yere atmak = Ehemmiyet vermeyip bırakmak, yabana atmak. Arka yere gelmek = 1. Arka üstü düşmek. 2. mec. Yenilmek, mağlûp olmak. Yerelması = Sebze gibi kullanılan, şeklen patatese benzeyen bir kök. Yere vurmak = 1. Mağlûp etmek, düşürmek. 2. Aldatıp soymak, dolandırmak. Kendini yerden yere vurmak = Şiddetli ağrı veya üzüntüden tepinip durmak. Yer etmek = 1. İz bırakmak. 2. Tesir etmek, tesirli olmak, geçmek. Yer edinmek = Arazi veya ev almak. Yerini ısıtmak = Bir yerde uzun müddet kalmak. Yere batmak = 1. Toprağın içine sokulmak, gömülmek. 2. Adı ve izi kalmamak. Yere bakar, yere bakan = Mürâİ, sinsi. Bir yere gelmek = Toplanmak. Yer beğenmek = Oturacak yer seçmek. Yer bulmak = 1. Oturacak yere sahip olmak: Odada yer bulamadım. 2. Memuriyete girmek: Bir yer buldu, boşta değil. Yerini bulmak = İcra olunmak: Emriniz yerini bulsun diye bunu yaptım. Yercton göğe = Pek büyük fark, pek ziyade. Yerden yere = Bir taraftan bir tarafa, sık sık yer değiştirerek: Yerden yere geziyor. Gökte ararken yerde bulmak — Uzaklarda ve külfetle ararken yakında ve kolaylıkla bulmak. Bir yerde (menfî cümlede), hiçbir yerde = Bir yerde bulamazsınız. Yerinde = T. Münasip, mükemmel, iyi, uygun, lâyık: Bu söz yerindedir, yerinde söylenmiş bir sözdür. 2. Münasip vakit ve hâlde, münasebet düşünce: Yerinde öyle de denilir. Yerini sevmek = Bir bitki dikildiği yerde çabuk büyümek. Yer sarmaşığı = Yerde uzayan bir cins sarmaşık. Yer sıçanı = Köstebek. Yerini tutmak = Bir şey veya şahıs yerine geçmek, onun işini görmek: Hiç kimse ana yerini tutamaz, bizim yazıhane sofra yerini tuttu. Yerfıstığı = Amerikan fıstığı. Kara yer = Mezar, kabir. Yerine koymak = Saymak, Osm. add ve İtibâr etmek: Ablasını mürebbiye yerine koymuş, beni adam yerine koymadı. Yere geçmek = Çok mahçup ve meyus olmak. Yerine geçmek = Yerini tutmak, bir şey gibi kullanılmak: Ona verdiğiniz para sadaka yerine geçti. Yerine gelmek = 1. Eski hâline dönmek, bozulmuş iken düzelmek: Benzi yerine geldi, ne kadar yıkandıysa yerine gelmedi. 2. iyileşmek. Yeri var = Yerinde, lâyık, münasebet alır: Öyle söylese yeri var. Baş üstünde yeri var = Pek makbûl, muteber ve muhteremdir. Yeri yurdu belirsiz = Serseri, derbeder.

Teknolojik Terim

Yerel Karartma (LED) teknolojisi, orijinalinin mükemmel bir eşi olan görüntüler yaratır. Sürekli yanan flüoresan (CCFL) tüpler yerine LED’ler kullanarak, daha fazla netlik için renk kontrastını geliştirir. Yerel Karartma (LED) ekranda olup bitenlere tepki verir ve görüntünün karanlık olduğu bölümlerde arka ışığın kapatılabilmesini sağlar. Sonuç ise saf, gerçek siyahlar ve enerji tüketimi açısından daha verimli bir TV’dir.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Yetişmesini sağlamak. 2. Söylenmesi münasip olmayan şeyi hemen haber vermek. Söz yetiştirmek = Cevaba muktedir olmak, mukabele etmek: Ona söz yetiştirmek ne kadar müşkül. Lakırdı yetiştirmek = Dedikodu etmek, gammazlık eylemek.

Türkçe Sözlük

(f.). T. Kâfi gelmek, elvermek: Bu, bana yeter, bu kadar çalışmamız yetmez mi? 2. Ermek, vâsıl olmak: Elim oraya yetmez. 3. Bulmak, değmek, baliğ olmak: Ömrü doksana yetti. Cana yetmek = Cana tak etmek. Güç yetmek = İktidarı olmak, muktedir olmak: Ona benim gücüm yetmez.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. eyyâm). 1. Gün, yirmi dört saatlik gece ve gündüz mücjfleti. 2. Gündüz, leyi mukabili. Yevmü’l-hisâb, yevmü’l-haşr, yevmü’l-kıyâm = Kıyamet günü. Elyevm = 1. Bugün, şimdi, hâlâ. 2. Olmakta bulunan. Fî yevmenâ hâzihi = Bugünkü günde, günümüzde. Yevmen-mine’l-eyyâm = Günden güne. Külliyevm = Hergün.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Olmayan, mevcut olmayan, var mukabili, Osm. gayr-ı mevcûd, Ar. mefkud: Yok oldu, onu yok saymalı. 2. Değil, olmaz, hayır: Yok öyle değil. Yok etmek = Mahvetmek. İşin yoksa = Beyhude yere, faydasız. Yok demek = Red ve inkâr etmek, kabûl etmemek. Yoğuna vermek = Bedavaya ve pek ucuza vermek. Var, yok = Her şey, mal ve mülk: Varını yoğunu sarfetti. Var yok = Pek az var, yok gibi. Yok yere = 1. Nafile, beyhude. 2. Sebepsiz. Yüzü olmamak = Evvelce fazlaca bir iyilik gördüğünden tekrar başka bir şey istemeye cesaret edememek veya bir hususundan dolayı yüzüne bakamamak. Ne var, ne yok? = Ne haberler?

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Yok olma, bulunmama, Ar. adem, fikdân, noksan. 2. İhtiyaç, varlık mukabili, Ar. fakr, zarûret: Allah yokluk göstermesin.

Türkçe Sözlük

(i.). Yukarıya çıkılan yer, bayır, dik yer, şiv, iniş mukabili: Yokuş yukarı, yokuş çıkmak.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Yatakta örtünmeye mahsus içi pamuklu örtü: Yorgan örtünmek, yorgana sarılmak, misafir yorganı, yorgan yüzü, çarşafı. Yorgan kaplamak = Çarşaf geçirmek. 2. Yorgan yüzü: Yazma yorgan, işlemeli, sırmalı yorgan.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Yüksek, yüksekte bulunan, üstündeki, Ar. Alâ, mürtefî, fevkaan, Fars. bâlâ: Yukarı mahalle, yukarı kat. 2. Yüksek taraf, cihet: Yukarının havası serindir. Ağaçların, dağın yukarısı. 3. Yüksekte, yükseğe, üstte, üste, aşağı mukabili: Yukarı oturmak, yukarı çıkmak, yukarı kaldırmak. Aşağı, yukarı = Hemen hemen yaklaşık olarak. Yukarıdan aşağı = Baştan ayağa. Başı yukarıda = Mağrur, kibirli. Burnu yukarıda = Çok isteyen, aza kanaat etmeyen. Yukarı yığmak = . Pahalı tutmak.

Türkçe Sözlük

(i.) (uyd. k.). Mükellefiyet.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Kapalı, şişip kapanmış: Yumuk göz. 2. Yumuşak, tonbul: Yumuk yumuk eller.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Katı olmayan, dokunulunca mukavemet etmeyen ve batmayan, Ar. nâim, latif, Fars. nerm: Yumuşak şilte. 2. Yavaş, halim: Pek yumuşak adamdır, yumuşak tabiatı vardır. 3. Kolay işlenir, sert olmayan: Yumuşak ağaç, yumuşak demir. 4. Rahatça dayanılabilen: Yumuşak iklim. 5. mec. Okşayıcı, gönül alıcı (söz).

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Ayakları kullanarak hareket etmek, adım adım ilerlemek: Bu at iyi yürür, günde bir, iki saat yürümek sıhhate faydalıdır. 2. Harekete muktedir olmak, adım atma kuvvetine sahip olmak: Bu çocuk yürüyor mu? Bazı çocuklar geç yürürler. 3. Yayan gitmek: Siz binin, biz yürüyeceğiz. 4. Yol almak, süratle gitmek: Biraz yürüyelim. 5. Hareket etmek, işlemek, Osm. cevelân etmek: Ağaçlara su, damarlara kan yürümek. 6. İlerlemek, ileri gitmek, terakki etmek: İş yürüyor, dersler yürümüyor. 7. Şiddetle hücum etmek, akın etmek: Türk ordusu düşman üzerine yürüdü. 8. Azarlamak, çıkışmak. 9. (argo) Ölmek, vefat etmek: O da yürümüş. Alıp yürümek = Mesleğinde hızla ilerlemek. Üzerine yürümek = Tehdit etmek. Yol yürümek = Yol almak.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Çehre, Ar. vech, Fars. rûy: Yüzü güzel, yüzü çirkin. 2. Satıh, bir şeyin dıştan görünüşü: Yeryüzü. 3. Bir kumaş vesairenin doğru tarafı, ters mukabili: Bu kumaşın yüzü, tersi belli değildir. 4. Elbisenin dış tarafı, astar mukabili: Astarı yüzünden pahalı. 5. Cihet, sebep: Bu yüzden zarar gördü. 6. Cüret, hayâsızlık: Bu adamda ne yüz vardır! Yüz akı, suyu = Namus, Fars. Ab-ı rû: Bu işten yüzümüzün akı ile çıktık. Ekşi yüz = Asık çehre. Yüz ekşitmek = Abusluk etmek, surat asmak. Yüze vurmak = Bir kabahati yapanın yüzüne karşı söyleyip mahcubetmek. Yüzüstü bırakmak = Düzensiz, eksik bir hâlde bırakmak, tamamlamamak. İçyüz. = l.Bir şeyin iç taraftan olan sathı. 2. mec. Bir işin saklı ve gizli olan ciheti, asıl sebep: Meselenin içyüzünü bilmem. Yüze bakmak, yüz yüze bakmak = Karşı karşıya gelince utanacak bir şey olmamak: Birbirimizin yüzüne bakacağız, o adamın yüzüne bakamam, nasıl yüzüne bakayım? Yüzüne bakılmaz = 1. Pek çirkin. 2. Pek güzel, göz kamaştırır. Yüz bulmak = İyi muameleden şımararak ileri varmak. Yüzü pek = Utanmaz, yüzü tutar. Yüz çevirmek = Terk ve feragat etmek, çekinmek, Osm. ictinâb etmek. Yüzünden düşen bin parça olur = Pek abus ve asık yüzlü. Yüztutmak = 1. Utanmamak, yüze karşı söyleyebilmek. 2. Başlamak, Osm. bede ve mübâşeret etmek, bir hâl kazanmaya yaklaşmak: İyileşmeye yüztuttu, harab olmaya yüztutmuş. Yüz tutmamak = Utanmak, yüzüne karşı söyleyememek. Dışyüz = Dış satıh. Yüzkarası = Namussuzluk, Arsızlık. Yüzükoyun = Yüz aşağıya gelecek surette. Yüz yüze gelmek = Karşı karşıya görüşmek. Yüzgörümlüğü = Güveyinin gelini ilk gördüğünde ve sanki yüzünü gördüğüne karşı verdiği hediye. Yüzgöz olmak = LAubâlî olmak, münasebetsiz teklifsizlik. Yüze gülmek = Yapmacık iltifat göstermek. Ne yüzle = Ne cür’etle, nasıl utanmadan: Ne yüzle yine geldi. Yüz vermek = Lüzumundan fazla iltifat veya müsaade edip şımartmak. Yüz yazısı = Köylerde gelinin yüzüne konulan tel, pul ve yapıştırmalar. Yüz yastığı = Baş dayamaya mahsus yumuşak ve yassı yatak yastığı. Yüzü yok = Yaptığı bir iş ve hareketinden dolayı mahcup: Yanınıza gelmeye yüzü yoktur.

Türkçe Sözlük

(i. A. «zabt» tan) (mü. zâbite). 1. İdareye muktedir, hükmetmeye ehil olan: Zâbit adamdır. 2. Subay (Fars. c. zâbitân). Mektepli zâbit = Eskiden harp okulunu bitirmiş olan. Alaylı zabit = Eskiden neferden yetişme olan.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. ince perde veya örtü: 2. ince deri veya kabuk. Penbe zar = Pamuktan, pek ince bir nevi bez, tül.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. zevât) (dilimizde ekseriya yanlış olarak müzekker sayılır). 1. Kendi, nefs: Bizzat geldi, kendisi, ZİH mes’ele = Meselenin esası. 2. Asıl, cevher, Ar. ayn; sıfat mukabili. Ism-i zât = Has isim, özel isim. 3. Muteber, tutulan, itibar edilen, şahıs. Zât-ı Kibriya = Allah. Bizzat = Kendisi, vekil vasıtasıyle olmayarak: Bizzat gidip ziyaret etti. Zâtü’l-beyn = İki veya daha fazla şahıs arasındaki münasebetler. Islâh-ı zâtü’l-beyn etmek = Aralarını bulmak. Hadd-i zâtında — Aslında, sonradan geçici olmayarak: O, haddi zâtında cesur bir adamdır.

Türkçe Sözlük

(I. A. tıp). Nefes verme. Mukabili: Şehîk (nefes alma).

Türkçe Sözlük

(hi.) Kâbe’nin yanında meşhur bir kuyu ki, suyu kutsal sayılıp İslâm ülkelerinin her tarafına naklolunur.

ZEMZEM’İN ÖZELLİKLERİ

- Zemzem Cennet pınarlarındandır. - Cenab- ı Hakkın İbrahim´e (a.s.) ikram ettiği bir nimettir. - Harem- i Şerif´deki Ayat- ı Beyyinat´dandır. - Hacıların muşahede ettikleri en büyük nimet ve menfaatlerdendir. - Yeryüzündeki en hayırlı sudur. - Cibril- i Emin vasıtasıyla zuhur etmiştir. - Yeryüzünde en mukaddes topraktan kaynayan sudur. - Peygamber Efendimiz´in (s.a.v.) kalb- i şerifinin defalarca yıkandığı sudur. - Rasulullah Efendimizin mübarek tükürüğü ile bereketlenen sudur. - Açları doyuran sudur. - Dünya devam ettiği müddetçe bu vasfı devam edecektir. - Her derde devadır. - Hususiyle humma’ya (sıtma) şifadır. - Baş ağrısını giderir. - Gözün görmesini ziyadeleştirir. - Ne niyetle içilirse ona devadır. - Ona bakmak ibadettir. - Ondan içmek günahlara keffarettir. - Kaburgalarını gerdirinceye kadar içmek iman alameti ve nifaktan kurtulmaktır. - Misafirlere ikram edilecek en güzel hediyedir. - Mekke’yi Mükerreme´den diğer beldelere taşınması sünnettir. - Ebrar´ın içeceğidir. - İçilmesi sünnettir. - Misafire önce ikram edilir. - Onunla abdest almak sünnettir. - Kücük çocukların ağzına vermek sünnettir. - İçmekte büyük sevap vardır. - Ne kadar içilir ve ne kadar taşınırsa taşınsın bitmez. - Bedene kuvvet verir.

ZEMZEM’İN ESRARI

- Avrupa`da labaratuarlarda yapılan araştırmaya gore zemzem suyu diğer sulara göre çok daha az kükürt taşımaktadır. - Yine aynı araştırmaya göre diğer sulara göre çok daha besleyicidir ve cok daha fazla mineral barındırmaktadır. - Kaynağı henüz bulunamamıştır. Nereden geldiği şu anki teknolojiye göre bile bilinememektedir. Yakınlarında hiçbir kuyu yoktur ve denize de 80 km uzaklıktadır. Bu şartlarda suyunu denizden veya başka bir kuyudan alması imkansızdır. - Yıllardır suyun bitmiyor olması araştırmacıları çok şaşırtmaktadır. - Açlığını gidermek için içen kişinin açlığını, susuzluğunu gidermek içiniçenin susuzluğunu giderir. - Sadece 1, 5 metre derinliğindeki ufacık bir kuyudan çıkan su, hac ve umre mevsimi boyunca milyonlarca kişinin tüm su ihtiyacını karşılamaktadır. - Hiçbir zaman ne azalma ne de kuruma göstermemektedir. - Dünya Sağlık Örgütü`nün (WHO) raporlarına göre dünyadaki en içilebilir ve sağlıklı sulardan biridir. - Amerika`da yapılan test sonuçlarına göre dünyada içinde mikroorganizma ve bakteri bulundurmayan tek sudur.

ZEMZEM DUASI

- Resulüllah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur. Zemzem suyundan içen şifa bulur. Ben de ondan içiyorum ve şöyle dua ediyorum. Allahumme innî es’eluke ılmen nâfia ve rızgan vâsia ve şifâen min kulli dâe. Manası: Allahım! Senden faydalı ilim, bol rızk ve her türlü dert için şifa niyaz ediyorum. - Allahumme edhılnî el- cennete biğayri azâbin velâ hısâbin ve erzıknî murâfigati nebiyyike ve seyyidinâ Muhammed sallallahu aleyhi ve selleme fi’l- firdevsi’l- a’lâ. Manası: Allahım! Beni, azap görmeden ve hesaba çekmeden Cennetine koy ve Fi

Türkçe Sözlük

(i. F.). Zerdüşt’ün bıraktığı kitap ki, Mecûsîler’in mukaddes kitabıdır.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Vaktiyle kaftan altına giyilen kısa pamuklu. 2. Kundaktaki çocuklara gömleğin üstüne giydirilen pazen vesaireden kısa kollu ceket.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. ezkâr). 1. Anma, hatıra getirme. 2. Ağza alma, ismini söyleme, sözlü veya yazılı olarak ismini belirtme: Bir şairin ismini zikretmeksizin şiirini nakletmemeli; onu, tarihçiler arasında zikretmiş. 3. Beyan, ifade: Onu yukarıda zikrettik, bunun zikri geçmedi. 4. Teşbihle ve muhtelif şekilde Allah’ın isimlerini söyleme, Osm. vird çekme: Her namazdan sonra bir saat zikreder. 5. Övme, iyilikle anma. Ar. medh, senâ, Fars. sitâyiş: Sizin son muharebedeki yararlıklarınızı zikrediyorlardı. Zikr-i cemîl = 1. Övme, övüş, sitâyiş, övülerek ismi anılma: Geçen gün filân yerde zikr-i cemîliniz geçti. 2. Eskiden öğrencilere mükâfat dağıtım sırasında mükâfata hak kazanamayıp da büsbütün mahzun bırakılmaları da istenmeyenlere verilen basıIj bir kâğıt ki, mükâfata hak kazanmaya yaklaştıklarını gösterir.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Sazın en ince teli, bam mukabili.

Türkçe Sözlük

(ZİYAFET) (i. A.). İkram için davet edip mükellef surette yemek yedirme, davet: Sizde bu akşam ziyafet varmış. Bugün verilecek ziyafete davetli misiniz?