Neşr Olmak | Neşr Olmak ne demek? | Neşr Olmak anlamı nedir?

Neşr Olmak | Anlamı Nedir?


Aradığınız kelime: nesr

Türkçe Sözlük

(i. A. c.) (m. «arsa» başka mânâya gelir). Kıyamette haşr ü neşr olunacağımız meydan. Mahşer meydanı: Arasâtta hasenât ve seyyiâtımız muvazene olunacaktır.

Türkçe Sözlük

(i.). Asıl ve esası ve sıhhat ve hakikati olmayan, yalan, kâzib: Asılsız havadis neşredenler.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Ayda bir ve her ay vuku bulan, aya tâbi olan, Ar. şehrî: Aylık mecmua = Ayda bir neşrolunan mecmua. Bir ayda icra olunan, bir ayda alınan, geçilen: Bir aylık yol, iki aylık iş. 2. Yaşı şu kadar aydan ibafet olan, meydana gelmesinden şu kadar ay geçmiş olan: Altı aylık bir çocuk, üç aylık iş, beş aylık meseli. 3. Bir aylık hizmete mukabil verilen ücret, maaş. Aylık bağlamak = Maaş verilmek. Aylık kesilmek = Maaş kat’olunmak, azledilmek.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(f). yaymak, neşretmek; parlamak; yayılmak, intişar etmek; sevinç göstermek (yüz ifadesiyle). beaming s parlak, 1şıl 1şıl, sevinçle parlayan (yüz). beamish (s). sevinç gösteren beamy s Isık saçan; den. orta kısmı geniş olan.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). vuruş, darbe; darbeden ileri gelen ses; (müz). tempo; ses; polis devriyesi; ilginç bir haberin rakip gazeteden evvel neşri; (fiz). birbirine yakın iki sesin meydana getirdigi ritmik çatlşma sesi. beaten (s). dövülmüş; mağlup, yenilmiş; çok kullanılmı

İngilizce - Türkçe Sözlük

f. nefes almak, teneffüs etmek, soluk almak; hafifçe esmek; yaşamak, var olmak; koku neşretmek; nefes alıp vermek; fısıldamak; ifade etmek, belirtmek; agzından püskürtmek; hayat vermek, canlandırmak; nefes aldırtmak. breathe again veya freely rahat nefes

İngilizce - Türkçe Sözlük

f., i., s., z. radyo ile yayınlamak, neşretmek; saçmak; etrafa yaymak (dedikodu v.b.); radyo ile yayın yapmak, haber iletmek; saçma suretiyle tohum ekmek; i. radyo yayını; neşriyat, radyo programı; s. yayınlanmış, neşredilmiş; neşriyata ait; saçılmış; z.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Dışarı atmak, ihraç etmek: Onu evden çıkardılar. Atı ahırdan, elbiseyi dolaptan, parayı kasadan İ1” karmak. 2. Çekmek, sökmek, yolmak: Diş, ağaç, kıl çıkarmak. 3. Göstermek, arzetmek, meydana veya birinin önüHe koymak: Kızı görücülere çıkarmak. çocukları nı çıkardı. 4. Yükseltmek, yukarı iletmek, kaldırmak: Kendisi üst kata çıkardılar. Şunu yukarı çıkar. 5. Hulâsasını, özünü veya suyunu almak, istihsal etmek: Menekşenin suyunu, sütün yağını çıkarmak. 6. İcat etmek: Ziraat için birçok makineler çıkarmışlar. 7. Neşretmek, yaymak, intişar ettirmek: Filân pek faydalı bir kitap çıkardı. 8. Peyda etmek, ittihaz eylemek: O, bir Adet çıkardı. 9. Netice almak. Osm. istintâc, istinbât etmek: Bundan ne çıkarıyorsunuz? 10. Hasıl etmek, yetiştirmek, vermek: Anadolu çok zahire çıkarabilir. Arabistan, dünyanın en güzel atlarını çıkarır. Uşak, güzel halılar çıkarır. 11. Vücuda getirmek, yetiştirmek: Bu mektep çok meşhur Alimler çıkarmıştır. 12. Okumak, sökmek, halletmek: Bu yazıyı çıkaramadım. 13. Soymak, kaldırmak: Şapkasını, esvabını, çizmesini çıkardı. 14. Uğramak, tutulmak: Çiçek, kızamık çıkarmak. Acı çıkarmak = 1. intikam almak. 2. Zararını çı karmak: Bu işte zarar ettim, ama yakın da acısını çıkarırım. Ekmeğini çıkarmak = Yiyeceğini kazanmak, geçinecek iş bulmak. Ekmeğini taştan çıkarmak = Çok çalışarak hayatını kazanmak. Elden çıkarmak = 1. Satmak. 2. Kaybetmek. Oyun çıkarmak = Oyun bulmak, icat etmek. İş çıkarmak = Mesele ve güçlük meydana getirmek. Baştan çıkarmak — Azdırmak. Piliç çıkarmak = (tavuk) Yumurtadan civciv istihsal etmek. Diş çıkarmak = 1. Çocuk diş peydâ etmek. 2. Çürük veya ağrıyan dişi çekmek. Dil çıkarmak = Alay etmek. Zevkini çıkarmak = Safasını sürmek, lezzetini tatmak. Ses çıkarmamak = Razı olmak. Su çıkarmak — Kuyu veya dereden su doldurmak. Taş çıkarmak = Galip gelmek, üste çıkmak. Kokusunu çıkarmak = Beceremeyip zora sarmak. Göz çıkarmak = Kör etmek ve mec. Bozmak, berbat etmek. Mânâ çıkarmak = MAnâ vermek, bir söz veya işten maksadın ne olduğunu anamak. Yanlış çıkarmak = Yanlış bulup düzeltmek. Böcek çıkarmak = İpek böceği beslemek.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. içerden dışarıya varmak, çıkmak: Evden çıktı. At ahırdan çıkacaktır. 2. Yükselmek, yukarı kalkmak, Osm. suûd etmek: Evin üst katına çıktı. Merdivenden çıkıyordu. 3. Meydana gelmek, zuhur etmek, görünmek: Bize çıkmadı. 4. Doğmak, Osm. tulü etmek: Güneş, ay çıktı. S. Verilmek, ödenmek: Maaş, ihsan, ikramiye çıktı. 6. Son bulmak, geçmek, Osm. mürûr etmek: Mart çıkıp, nisan girdi. Çıkan ay. 7. Şâyî olmak, duyulmak, intişâr etmek: Bir lâkırdı, bir havadis çıktı. 8. Neşrolunmak, intişar etmek: Bir kitap, bir gazete çıktı. Falan gazete sabahları çıkar. 9. İcad ve ihtirâ olunmak: Yeni bir usul çıktı. Pek işe yarar bir makine çıktı. 10. Birinin veya bir heyetin huzuruna varmak: Makama çıktım. Mahkemeye çıktı. 11. Kaldırılmak, Osm. raf’ ve nez’ olunmak, selb olunmak: Fes baştan, çizme ayaktan çıkar. Bu esvap kolay çıkmaz. Bu yüzük parmağımdan çıkar. 12. Elde edilmek, özü alınmak: Çiçekten su, sütten yağ çıkar. 13. Netice alınmak, Osm. istintâc, istinbât olunmak: Bundan ne çıkar? Böyle sözlerden bir şey çıkmaz. 14. Artmak, yükselmek, pahalılaşmak: Zahirenin fiyatı çıktı. 15. Pahalanmak, pahası artmak: Savaş sebebiyle İngiliz malları çıktı. Pamuk çok çıktı. 16. Mal olmak; şu kadar para ile vücuda gelmek: Bu ev kaça çıktı? Şu kumaştan bir kat esvap kaça çıkar? 17. Gerçekleşmek, tahakkuk etmek, doğru olduğu anlaşılmak, açığa çıkmak: Benim sözüm çıktı. O adamın dediği çıkacaktır. 18. Ortaya çıkmak, zuhûr etmek, görünmek, ne olduğu anlaşılmak: Aldıkları gelin nasıl çıktı? Gelen atlar iyi çıkmadı. O iş umduğumuz gibi çıkmadı. 19. Başa çıkmak: Sendikaların tuttukları yol çıkmaz. O, çıkar iş değildir. 20. Kifayet etmek, yetişmek, kâfi olmak: Bir elbise iki metre kumaştan çıkar mı? Bu kumaştan bir pantolon çıkmaz. 21. Sonuna gelmek, sona ermek, varmak, nihayet bulmak: Bu yol nereye çıkar? 22. Kör olmak, patlamak, akmak, sakatlanmak: Gözü çıktı. Gözlerim çıksın (yemin). 23. (uzuv) Yerinden oynamak, (kemik) mafsaldan ayrılmak: Kolu çıkmış. 24. Sâdır olmak: Emir çıktı. 25. Bitmek: Ekinler yeni çıkıyor. 26. (renk, boya) ZAil olmak, solmak: Bu boya çıkar mı? Bu kumaşın rengi çıkar. Ad çıkmak = Fenalıkta şöhret bulmak, kötü tanınmak. Aradan çıkmak = Mündefî ve zâil olmak. Aslı çıkmak = Doğruluğu belli olmak: O havadisin aslı çıkmadı. Elden çıkmak = Kaybolmak. Usta çıkmak = Maharetini göstermek. Baştan çıkmak = Azmak. Başa çıkmak = Muvaffak ve müyesser olmak. Başa baş çıkmak = Yeke yek gelmek, tamam tamamına yetişmek. Paradan çıkmak = Para sarfına mecbur olmak. Can çıkmak = Olmak ve mec. Çok zahmet ve meşakkat çekmek. Hatırdan çıkmak = Unutulmak. Karşı çıknuk = Karşılamak. Gözden çıkmak = Gözden düşmek, soğumak. Yoldan çıkmak = Katar veya tramvay yolundan dışarı fırlamak. Yola çıkmak = Yolcu olmak, yola koyulmak. Kokusu çıkmak — Duyulmak.

Türkçe Sözlük

(CÜZ’) (i. A.) (c. eczâ). 1. Bir bütünün mürekkep olduğu kısımlardan beheri, küll mukabili. 2. Kısım, parça, bölük. 3. Kur’an’ın bölündüğü otuz cüz’ün beheri: Amme cüz’ü, Tebâreke cüz’ü 4. El yazısiyle yazılı kitapların beheri, on yaprak yani 20 sayfadan ibaret bölükleri. 5. Basılı kitapların bir defa’da basılan sekiz, on altı yahut otuz iki sahifesi (forma), veyahut parça parça neşrolunanlarının beher parçası, fasikül: Cüz cüz neşrolunuyor; kaçıncı cüz’ü çıktı? (kimya). Cüz-i ferd = Bir cismi terkip eden ve her biri ayrı olup sırf çekici ve uzaklaştırıcı kuvvetler yardımıyle birbirini tutarak bitişik gibi görünen zerrelerin beheri. Atom. Cüz’-i lâ-yetecezzâ = Eski felsefede her cismin artık bölünmeyecek dereceye varan en küçük zerresi, atom. (c.): Eczâ. Eczâ-yı şerife = Kur’an-ı Kerîm’in otuz cüz’ü.

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Sokma, dâhil etme, araya sıkıştırma: Yazacağınız mektuba şunu da dercedin. O kaideyi kitabına dercetmemiştir. 2. Bir makale veya fıkrayı gazeteye koyup neşretme: Bu havadisi gazeteye dercettiler. Falân gazete dercetmiştl.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(f). yaymak, dökmek, neşretmek; yayılmak, dağılmak, intişar etmek. diffusion (i). nüfuz; yayılma, dağılma.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(f). saçmak, yaymak, neşretmek; geçirmek, sirayet ettirmek dis- semina'tion (i). neşir, saçma, saçılma; geçme, sirayet..

Türkçe Sözlük

(f.). 1. İşittirmek, birinin işitmesine müsaade etmek veya işitmesini kolaylaştırmak. Osm. ismâ etmek: Söylediğinizi duyurmalısınız. Bunu kimseye duyurmayırt. 2. Açmak, ifşâ, neşretmek: Bu sözü duyurmamalı.

Türkçe Sözlük

(i. A. kalîl’den itaf.). Daha yahut pek az, hafif, en küçük. Ar. ednâ: Ekall-i mücâzât = Cezaların en hafifi. Ekall-i kalil = Azın en azı, pek az, en aşağı. Ekallî = En az, en aşağı: Ekallî beş gün beklemeli. Lâ ekal = Hiç olmazsa, ondan aşağı olmamak şartiyle: Lâ ekal haftada bir kere neşrolunacaktır.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. dışarı verme, çıkarma, yayma, neşretme, ihraç; ihraç veya neşrolunan şey; radyo emisyon; tic. tahvilât çıkarma . nocturnal emission bel suyunun uykuda akması.

İngilizce - Türkçe Sözlük

f. (-ted, -ting) dışarı vermek, çıkarmak, ihraç etmek, fıskırtmak, atmak; yaymak, yayımlamak, neşretmek; ifade etmek, söylemek (fikir, düşünce). emissive s. yayan, neşreden. emitter i. çıkaran şey, fışkırtan şey; elek. emitor.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(f.) saçmak, yaymak, neşretmek (ışın).

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s)., (kim). ısı veren,hararet neşredici.

Türkçe Sözlük

(i. F., A. feth = zafer, F. nâme = risale, mektup). 1. Bir memleketin fethi veya bir zafer sonunda neşrolunan galibiyet fermanı. 2. Bir fetih ve zafer hakkında yazılan kaside ve manzume, zafer-nâme.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(f). yüzmek, batmamak, su yüzünde durmak, su yüzünde gitmek; hava akımına kapılarak sürüklenmek; hayal gibi hareket etmek, dolaşmak; yüzdürmek; su basmak; sala yüklemek; (hisse senetlerini ve tahvilleri) satışa arzetmek; yaymak, neşretmek.

Türkçe Sözlük

(Türkçe’de telâffuzu: HâŞİR) (i. A.). T. Toplama, bir yerde biriktirme. 2. Kıyamet gününde ölülerin diriltilerek, yaptıkları iyi ve kötü işlerine bakılmak için bir yere gelmeleri: Şehitler ile haşrolmak. 3. Ölülerin haşrolunacağı zaman, kıyamet: Haşre dek = Kıyamete kadar. Rûz-ı haşr = Kıyamet günü. Haşr ü neşr = Mahşer günü ölülerin toplanıp dağılmaları, mec. Onlarla haşr ü neşr olsun = Ne yaparsa yapsın. Haşr-ender-haşr = Mahşer gibi kalabalığı ifade eden eskimiş bir tâbirdir.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. bir firmanın içinde olan, yapılan veya neşredilen.

Türkçe Sözlük

(i. A. «nesr» den masdar). 1. Saçılma, dağılma, serpilme. 2. Burundan su çekip püskürtme.

Türkçe Sözlük

(i. A. cneşr»den masdar) (c. intişârât). 1. Yayılma, dağılma, üreme. 2, Dillere düşme, Osm. fâş olup şuyû bulma: O hadise şehrin her tarafına intişar etti. 3. Taammüm etme, herkes hissedar olacak surette çoğalıp yayılma.

Türkçe Sözlük

(i.). Köpek, Ar. kelb, Fars. seg. mec. Değersiz ve ahlâksız adam: İtin biri. İt-eli = Atın içeri basan cinsi. İtüzümü = Patlıcangillerden bir bitki, Ar. unnebüz-zeeb. İtburnu = Nesrin tohumu, yabanî gül tohumu. İthıyarı = Ebûcehil karpuzu. İtderneği = Harıltısı gürültüsü çok olan haşarat yatağı. İtdirseği = Arpacık. İt sürüsü = mec. Ayaktakımı. İtboğan = Acı çiğdem. İt nişanı = Atın ayağında makbûl sayılmayan bir nişan. Ityatağı = Aşağılık takımının toplandığı yer. Ityılı = Eski on iki hayvanlı Türk takviminde bir daire teşkil eden senelerin on birincisi. Yabanın iti = mec. Edepsiz adam.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Kadın İsmi) 1.Şiirde, mısra sonunda yer alan kelimelerin ses benzerliği, ses uyuşması, uyak. 2.Eski nesrimizde zaman zaman yer alan ses benzerliği ve uygunluğuna dayanan sanat, seci.

Türkçe Sözlük

(KEFF) (i. A.). 1. El içi, el ayası: Keffül-yed. 2. Avuç, avuç dolusu. 3. Ayakdüzü, taban: Keff-ül-arûs = Şeytan tersi. Keff-i meryem = Beşparmak. Keffün-nesr = Altınotu. Keff-ül-hirre = Kediayağı.

Türkçe Sözlük

(I.). Kokusu olmayan, koku neşretmeyen.

Türkçe Sözlük

(LEFF) (i. A.). 1. Sarma, devşirip toplama. 2. Bohça ve zarf içine sokmak, mektubun içine sarıp beraber yollama: Hesap puslasını gönderdiği mektuba leffeyledi, aldığı evrakı leffedip gönderdi. (edebiyat) Leff-ü neşr = Birkaç ismi anıp sonra her birine ait sıfat veya fiilleri de ayrıca sıralama. Leff-ü neşr-i müretteb = Her İki takım kelimelerin sırasının bir olması. Leff-ü neşr-i müşevveş = İkinci takımın sırası birincilerinin sırasına uymaksızın aşağıdan yukarıya sıralanması.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. f. (-ed, -ing veya -led, -ling) huk. şeref kırıcı neşriyat, kötüleyici yerme; yazılı iftira; huk. arzuhal, istida; f. iftira etmek; huk. arzuhal vererek davaya başlamak. libel(l)ous s. if tira kabilinden. libel(l)ously z. iftira ederek.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i.deniz sigortası işlerine bakan ve gemiciliğe ait haberler neşreden şirket. Lloyd's list denizcilik havadislerini neşreden gazete. Lloyd's Register Lloyd sicil defteri.

Türkçe Sözlük

(MENSUR) (i. A. «nesr» den imef.) (mü. mensûre). 1. Neşrolunmuş, saçılmış, dağılmış, serpilmiş. 2. (edebiyat) Manzum olmayan, nesir ile yazılmış: Kelâm-ı mensOr, Asâr-ı mensûre.

Türkçe Sözlük

(i. A. «neşr» den imef.) (mü. menşûre). Neşrolunmuş, yayılmış («münteşer» daha çok kullanılmıştır) (i. A. c. menâşîr). 1. Vezirlik ve ona eşit askerî rütbe olan müşirlik (mareşallik) rütbesinin verildiğini gösteren fermân-ı hümâyûn. 2. (matematik, geometride) Biçme. Menşûr-ı kaaim, menşûr-ı mâil, menşûr-ı mütevâziyü’l-adlâ, menşûr-ı muntazam, menşûr-ı nâkıs vesaire.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Erkek İsmi) - Neşrolunmuş, dağıtılmış, yayılmış.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (Fars. «müşk» ten Ar. laşmış). Bir cins ceylânın göbeğinden çıkan güzel kokulu bir madde ki, eskiden en meşhur kokulardan beriydi. Misk sabunu — Güzel kokulu sabun. Misk faresi, keçisi, kedisi = Güzel koku neşreden güzel hayvan cinsleri. Misk nebatı = Yerde çıkan çeşidi, mec. Mis (misk) gibi = Temiz ve güzel kokulu. Misk ile anber = Tamamiyle isteğe uygun. Misk yılanı = Güzel bir koku neşreden bir yılan.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (mü. muharrire). 1. Yazan, Osm. kâtip, müstensih. 2. Kaleme alan, yazı ile ifade eden, Osm. münşî. Pek mâhir bir muharrir; muharrire bir kız. (i. A. c.) Muharrirîn. 3. Gazeteci, yazar, fıkra yazarı: O gazetenin iyi muharrirleri vardır. Başmuharrir = Gazetenin başmakalelerini yazan kimse (eskiden neşriyat ve yazı işleri müdürü yerini de tutardı). 2. Yazar, müellif.

Türkçe Sözlük

(i. A. «neşr» den if.) (mü. münteşire). 1. Yayılmış, açılmış, dağınık. 2. Duyulmuş, Osm. şuyû bulmuş, şâyî: Haber-i münteşir; havâdis-i münteşire. 3. Basılıp neşrolunmuş: Münteşir kitaplar. Gayri münteşir = Henüz basılmamış kitap ve yazı.

Türkçe Sözlük

(i. A. cneşr» den if.). T. Dağıtan, serpen, saçan. 2. Kitap basıp yayan, editör.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Erkek İsmi) - Neşreden, dağıtan, yayan, yayınlayan.

Türkçe Sözlük

(NESR) (i. A.). 1. Saçma, serpme. 2. Ölçülü olmayan söz, zıddı: nazım, mensûr yazı: Nesir ve nazımda usta bir muharrir.

Türkçe Sözlük

(NEŞR) (i. A.). 1. Dağıtma, yayma: Bu çiçek güzel bir koku neşrediyor. 2. Herkese duyurma: Haber neşretmek. 3. Gazeteye bir haber koyma. 4. Kitap, gazete vs. basıp yayma, yayın. 5. Umumî hâle koyma: İlim neşri. 6. Kıyâmet gününde bütün insanların dirilmesi; haşir ve neşir. (bk.) Haşr (edebiyat) Leff-ü neşr. (bk.) Lef.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Kerkes denilen yırtıcı kuş. (astronomi) Nesr-i tâir ve nesr-i vâkî = İki takım yıldız.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(A.) [نثر] düzyazı.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(A.) [ نشر] yayma. 2.yayınlama. 3.yayınlanma.

Türkçe Sözlük

(NEŞRİYYAT) (i. A. c.). 1. Herkese duyurulan şeyler. 2. Gazetelerin yazdıkları şeyler: O gazetenin neşriyatı daima doğrudur. 3. Basıp yayma, yayınlar. 4. Yalan ve uydurma haberler.

Türkçe Sözlük

(i. A. «neşr» den imüb.). Mübalağa ile neşreden, çok dağıtan.

İngilizce - Türkçe Sözlük

f. resmen ilân etmek, neşretmek, duyurmak, bildirmek; huk. yürürluğe koymak (kanun). promulgator i. neşreden kimse, ilân eden kimse. promulga'tion i. resmen yürürlüğe koyma; duyuru.

İngilizce - Türkçe Sözlük

f. çiftleştirmek; üretmek, çoğaltmak, husule getirmek; yaymak, neşretmek, dağıtmak; nakletmek; geçirmek; sirayet ettirmek, bulaştırmak; kalıtım yoluyle geçirmek; yavrulamak, türemek, ço- ğalmak. propaga'tion i. yavrulama, üreme; neşir; yayma. propagati

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. düzyazı gibi, nesre ait, nesir kabilinden; can sıkıcı, ağır. prosily z. can sıkıcı surette. prosiness i. aleladelik.

İngilizce - Türkçe Sözlük

f. yayımlamak, neşretmek; basıp yaymak, bastırmak; ilan etmek, söylemek, açığa vurmak, ifşa etmek.

İngilizce - Türkçe Sözlük

f., i. tekrar çıkarmak, tekrar neşretmek; i. yeni baskı.

İngilizce - Türkçe Sözlük

f. tekrar neşretmek; tekrar yürürlüğe koymak (iptal edilmiş kanun veya vasiyetname).

Türkçe Sözlük

(i. Fr.). Her türlü neşriyatın ve postayla yollanan mektupların hükümetçe kontrolü.

Türkçe Sözlük

(SEC) (i. A.). Nesrin kafiyeli olması, nesirde, her durak yerinde yahut sıfat ile isim arasında kafiyeye riayet olunmak usûlü.

İngilizce - Türkçe Sözlük

f. (-ed, -ed veya sown) tohum ekmek, tohum saçmak; yaymak, saçmak, neşretmek. sow one's wild oats gençlikte çılgınlıklar yapmak, başında kavak yelleri esmek.

İngilizce - Türkçe Sözlük

f. (spread) yaymak, sermek, açmak; alabildiğine açmak; dağıtmak, saçmak, neşretmek; sirayet ettirmek, bulaştırmak; ayırmak; üzerine sermek, kaplamak; sürmek; kurmak (sofra); teferruatıyla meydana koymak veya kaydetmek; uzatmak; yayılmak, serilmek;

İngilizce - Türkçe Sözlük

f. (strewed: strewed veya strewn) saçmak, yaymak; yayarak kaplamak; dağıtmak, neşretmek; dağılmak, saçılmak.

Türkçe Sözlük

(TARİH) (i. A.) (c. tevârth). 1. Olayın olduğu veya bir mektup vesairenin yazıldığı vakit, gün, ay ve senesr: Bu mektubun tarihi nedir? Hangi tarihte yazıldı? 2. Bu vakti tâyin eden rakam ve yazı: Tarih atmak. 3. Ebced hesabiyle bir olayı gösteren mısra, cümle, kelime vs.: Tarih söylemek. 4. Geçmiş olayları, tarihin başlangıcı olan yazının keşfinden başlayarak, belirli devreler ve yerler içinde inceleyen ilim ve eser: Tarih yazmak, tarih okumak, tarih dersi vermek. Târih-ı mutavassıt = Ortaçağ tarihi. Târîh-ı ahir = Yeniçağ tarihi TArih-ı muasır = Yakınçağ ve sonrasının tarihi TArîh-i tabiî = Botanik, jeoloji ve mineraloji.

Türkçe Sözlük

(TEKZİB) (i. A. «kizb»ten). Yalan isnâd etme, yalancı çıkarma, yalan olduğunu belirtme: Beni, benim sözümü tekzip etmek istiyor; gazetelerin neşrettikleri havadisi resmen tekzip ettiler; o gazete, bugün yazdığını yarın tekzip eder.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Vermek, teslim etmek, Osm. İtâ etmek: Paketi bana verin, parayı kime verdiniz? 2. Hediye ve ihsan etmek, bağışlamak: Fakirlere verir, o kimseye bir şey vermez. 3. Ödemek, Osm. tediye etmek: Aldığınız eşyanın parasını verdiniz mi? 4. Çıkarmak, neşretmek: Islanınca fena bir koku veriyor. 5. Hâsıl etmek, meydana getirmek; verimi olmak: Bu tarla senede ne veriyor? Bankaya yatırılan para ne kadar faiz verir? 6. Yormak, tefsîr etmek: Bu sözünü neye veriyorsunuz? Bana olan dargınlığına veriyorum. Yardımcı fiil olarak, sür’at bildirir: Alıvermek, gidivermek, yazıvermek ki, hemen alıp geçmek vesaire demektir. Ateşe vermek = Yakmak. Ara vermek = Fasıla vermek, kesmek. Ara vermeksizin = Fasılasız. Arka vermek = Dayanmak. Arka arkaya vermek = Birbirine dayanmak, yardımlaşmak. Elvermek = Yetmek. Ele vermek — Haber verip teslim etmek, sırrını meydana çıkarmak. Aman vermek = 1. Affetmek. 2. Zaman vermek, müsaade etmek. Uste vermek = 1. Değiştirilen bir şey için fazla bir şey vermek. 2. Fayda beklerken zarar görmek: Paramı almadıktan başka kaybettiğim şemsiyeyi de üste vermiş olduk. Baş vermek = 1. Canını feda etmek, baş koymak. 2. Başaklanmak, baş bağlamak. Başbaşa vermek = Konuşmak. Bereket versin = Allah bolluk versin. Bereket versin ki = İyi ki, Allah’a şükrolsun ki. Bel vermek = Eğilmek, öne doğru kanburlaşmak, beli çıkmak: Bu duvar bel vermiş. Boy vermek = Uzamak. Boyun vermek = İtaat, baş eğme. Pay vermek, payını vermek = Paylamak, çıkışmak, sövmek. Pey vermek = Satın aldığını temin için bir şeyin kıymetinden bir miktarını önceden vermek. Teminat vermek = Sağlamlaştırmak İçin bir karşılık göstermek. Can vermek = 1. Ölmek. 2. Pek fazla istemek. Hak vermek = Haklı bulmak. Renk vermek = Belli etmek. Zahmet vermek = Yormak. Senet vermek = Taahhüt etmek. Söz vermek = VAd ve taahhüt etmek. Falan şey süsünü vermek = Ona benzetmek, onun gibi tanıtmak: Adam kendine tüccar süsü verdi. Şan vermek = Şöhret kazanmak. Kaçamak vermek = 1. Firar etmek. 2. Vazifesi başına gitmemek. Kulak vermek = Dinlemek. Mânâ vermek = Tevil etmek, başka bir maksada yormak: Benim sözüme, buraya gelişime mânâ vermiş.

Türkçe Sözlük

(i. F., ziyâ = nur, pâşîden = saçmak). Nur neşreden, nur saçan, parlak, Fars. şaşaa dâr.

Türkçe Sözlük

(i. A. neşr demek olan «zür»den) (c. zürriyyât, zerârî). Nesil, soy, evlâd ve ahfad, bir adamın soyundan gelenler: Onun zürriyeti kalmadı.