Rüyada ölmüş Amcaya Nişan Takmak | Rüyada ölmüş Amcaya Nişan Takmak ne demek? | Rüyada ölmüş Amcaya Nişan Takmak anlamı nedir?

Rüyada ölmüş Amcaya Nişan Takmak | Anlamı Nedir?


Aradığınız kelime: olmus amcaya nisan takmak

Genel Bilgi

13 sayısının uğursuz olduğuna ilişkin inanç dünyada o kadar yaygındır ki, yaşamı birçok yönde ciddi olarak etkilemektedir. Bazı ülkelerde evlerin kapılarına 13 numarası verilmez, uçaklarda 13. koltuk sırası yoktur, apartmanlarda, otellerde 13. kat ya 12A’dır ya da 14’tür. 13 numaralı oda yoktur. Olsa bile insanlar o odada kalmak istemezler. Hatta ayın 13’ünde işe gelmeme, uçak ve tren rezervasyonlarının iptali, alışverişin düşmesi ve benzeri davranışların ABD’ye günde milyonlarca dolara mal olduğu söylenmektedir. Bu inanç bir fobi yani bir çeşit korku hastalığı olarak kabul edilmiş olup adı ‘triskaidekaphobia’dır.

Genel olarak bu inancın, Hz. İsa’nın meşhur son yemeğindeki havarilerin sayısından kaynaklandığı sanılsa da, kökü çok daha eskilere mitolojik tanrıların yaşadığına inanılan çağlara, İskandinavya topraklarına kadar gider.

O zamanlarda ışık ve güzellik tanrısı Balder bir ziyafet verir. Balder Vikking’lerin meşhur tanrısı Odin ile Frigga’nın oğulları olup, ay kraliçesi Nanna’nın da eşidir. Bu ziyafete 12 kişi davetli iken, yalanların ve hilelerin tanrısı Loki, davetli olmadığı halde, zorla 13. kişi olarak katılmak ister. Ancak bu arada çıkan tartışmada, Loki diğer tanrılar tarafından da çok sevilen Balder’i öldürür.

Bu mitolojik hikaye ve inanış İskandinavya’dan Avrupa’nın güneyine kadar yayılır. Hıristiyan din adamları bu halk masalını kullanırlar ve Hz. İsa’nın son yemeğine uygularlar. Hıristiyan versiyonunda Balder’in yerini Hz. İsa, Loki’nin yerini de hain Judas alır. Bu yemekten sonra 24 saat içinde de Hz. İsa çarmıha gerilerek öldürülür. Bu nedenle Hıristiyanlarda akşam yemeğinde 13 kişi bir araya gelirse bunlardan birinin başına bir felaket geleceğine inanılır.

Bu inanışlara göre 13 sayısı uğursuzdur ama ayın cumaya rastlayan 13. günü hepten uğursuzdur. Ancak böyle bir günde doğmuşsanız tam tersi, yani 13 sizin uğurlu gününüzdür.

Cuma gününün uğursuz sayılmasına Havva anamızın Adem babamıza elmayı cuma günü yedirtip cennetten kovulmasına sebep olması, Hz. Nuh zamanındaki büyük selin cuma günü olması, Hz. İsa’nın cuma günü çarmıha gerilmesi gibi olaylardan biri veya hepsi neden olmuş olabilir. Müslümanlar ise Hz. Adem’in cuma günü yaratıldığına inandıklarından bu güne diğer günlerden daha çok değer verirler.

13 sayısının uğursuzluğuna duyulan inancın kökeninde bir yıl içinde ayın 13 kez dolunay olarak gözükmesinin yattığını söyleyenler de vardır.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Erkek İsmi) 1.Sert, çatık kaşlı kimse. 2.Arslan (bkz.Esed, gazanfer, şiir). - Abbas b. Abdülmuttalib. Rasûlullah (s.a.s)’ın amcası, Mekke’nin fethinde müslüman olmuştur.

Türkçe Sözlük

(i. Fr.). Tatbik etme işi, bir şeyin bir başkasına göre ayarlanması, bir canlının yaşadığı muhite uyması işi: Bu piyesin adaptasyonu iyi olmuş. Bazı kelebekler adaptasyon sayesinde kendilerini korur, ADAPTE (i. Fr.). Adaptasyonu yapılmış, tamamlanmış: Bu eser Fransızca’dan adaptedir.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Erkek İsmi) - Kötü şeylerden kaçınan, kötülüklerden uzaklaşan, temiz. Ashab’dan bu ismi kullananlar olmuştur.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s)., (z). yüzmekte; su dolmuş; su basmış; havada. Rumors are afloat. Ortalıkta şayialar dolaşıyor. The firm is afloat. şirket masrafım çIkarıyor.

İsimler ve Anlamları

(Fars.) (Erkek İsmi) - Bilgili, haberli, uyanık, afif. Vakıf olmuş, malumatlı. Agah Efendi: (1744-1824). Türk devlet adamı.

Genel Bilgi

Ağrı olayı, ince sinir sistemimizle, beyin, kas sistemimiz ve dolaşım sistemimizle doğrudan ilgilidir. Ancak bu iletişimin sırları tam olarak çözülebilmiş değildir. Ağrı, doktorun hastalığı teşhis etmesine yardım eder, öyleyse faydalıdır. O zaman kadınlar niçin ağrılar içinde doğum yapar? Niçin çok ciddi bazı hastalıklarda ağrı hiç ortaya çıkmaz?

Ağrılar dört sınıfa ayrılır. İlk ikisi toplumca bilinen klasik ağrılardır. İlki, Parmağımıza inen bir çekiç darbesi sonucu duyulan ağrı. İkincisi vücudumuzun içinden kaynaklanan, romatizma, migren vb. ağrılar. Üçüncü sınıf ağrılar, tuhaf ve mantıkdışı görülen ve olaydan çok uzun bir süre sonra ortaya çıkabilen ağrılardır.

Örneğin, bir kolun kesilmesinden yirmi yıl sonra olmayan kolda ağrı hissedilmesi olayları ile karşılaşılmıştır. Dördüncü sınıf ağrılar ise, doğrudan kişinin ruhsal hali ile ilgili olan hayali ağrılardır. Nedeni hayali de olsa ağrı gerçektir. Bu tip ağrıların yüzde 30’unun ilaç niyetine verilen etkisiz maddelerle giderildiği bilinmektedir.

Baş ağrısını ise diğerlerinden ayrı bir yere koymak gerekir. Yapılan araştırmalara göre, baş ağrılarının yüzde 90’ı kas ağrılarıdır. Ağır bir el çantası ya da omuz çantası taşımak, telefonu çenenin altına sıkıştırarak konuşmak, başın öne eğik olduğu konumda sürekli daktilo yazmak ve okumak gibi hareketlerin boyun ve baş kaslarını etkilemesi, baş ağrılarının en yaygın nedenlerini oluşturmaktadır.

Tarih boyunca ağrıyı gidermek için, sıcak su, kızgın demirle dağlama gibi başka bir ağrı uygulama da dahil olmak üzere çeşitli yöntemler kullanılmıştır. Bunların ortaya koyduğu en önemli yarar, ağrının, oluşum ve engelleme mekanizmasının omurilikte değil, beyinde bulunduğunun saptanması olmuştur.

En kuvvetli bir ağrının bile gerilim durumunda veya tam tersi olan uyku halinde ortadan kalkması, ağrının denetiminde beynin ne kadar büyük bir rolü olduğunu gösterir. Örneğin kimi kazalardan sonra kendileri ile konuşulan yaralı kazazedelerin hiç acı duymadıklarını söyledikleri çok görülür.

Ağrı üzerinde en etkili iki ilaç, haşhaştan elde edilen morfin ile söğüt kabuğundan elde edilen aspirindir. Bu maddeler ağrılı duyuyu uyarmak yerine, ağrının hissedilmesini engeller. Ağrı özellikle insanları ilgilendirir. Bize ağrı çektiren olayların çoğu hayvanlarda görülmez.

Genel Bilgi

Ağrı olayı, ince sinir sistemimizle, beyin, kas sistemimiz ve dolaşım sistemimizle doğrudan ilgilidir. Ancak bu iletişimin sırları tam olarak çözülebilmiş değildir. Ağrı, doktorun hastalığı teşhis etmesine yardım eder, öyleyse faydalıdır. O zaman kadınlar niçin ağrılar içinde doğum yapar? Niçin çok ciddi bazı hastalıklarda ağrı hiç ortaya çıkmaz?

Ağrılar dört sınıfa ayrılır. İlk ikisi toplumca bilinen klasik ağrılardır. İlki, parmağımıza inen bir çekiç darbesi sonucu duyulan ağrı. İkincisi, vücudumuzun içinden kaynaklanan, romatizma, migren vb. ağrılar. Üçüncü sınıf ağrılar, tuhaf ve mantıkdışı görülen ve olaydan çok uzun bir süre sonra ortaya çıkabilen ağrılardır. Örneğin, bir kolun kesilmesinden yirmi yıl sonra olmayan kolda ağrı hissedilmesi olayları ile karşılaşılmıştır. Dördüncü sınıf ağrılar ise, doğrudan kişinin ruhsal hali ile ilgili olan hayali ağrılardır. Nedeni hayalide olsa ağrı gerçektir. Bu tip ağrıların yüzde 30’unun ilaç niyetine verilen etkisiz maddelerle giderildiği bilinmektedir.

Baş ağrısını ise diğerlerinden ayrı bir yere koymak gerekir. Yapılan araştırmalara göre, baş ağrılarının yüzde 90’ı kas ağrılarıdır. Ağır bir el çantası ya da omuz çantası taşımak, telefonu çenenin altına sıkıştırarak konuşmak, başın öne eğik olduğu konumda sürekli daktilo yazmak ve okumak gibi hareketlerin boyun ve baş kaslarını etkilemesi, baş ağrılarının en yaygın nedenlerini oluşturmaktadır.

Tarih boyunca ağrıyı gidermek için, sıcak su, kızgın demirlerle dağlama gibi başka bir ağrı uygulama da dahil olmak üzere çeşitli yöntemler kullanılmıştır. Bunların ortaya koyduğu en önemli yarar, ağrının, oluşum ve engelleme mekanizmasının omurilikte değil, beyinde bulunduğunun saptanması olmuştur.

En kuvvetli bir ağrının bile gerilim durumunda veya tam tersi olan uyku halinde ortadan kalkması, ağrının denetiminde beynin ne kadar büyük bir rolü olduğunu gösterir. Örneğin kimi kazalardan sonra kendileri ile konuşılan yaralı kazazedelerin hiç acı duymadıklarını söyledikleri çok görülür.

Ağrı üzerinde en etkili iki ilaç, haşhaştan elde edilen morfin ile söğüt kabuğundan elde edilen aspirindir. Bu maddeler ağrılı duyuyu uyarmak yerine, ağrının hissedilmesini engeller. Ağrı özellikle insanları ilgilendirir. Bize ağrı çektiren olayların çoğu hayvanlarda görülmez.

Türkçe Sözlük

(i ). Altüst, karma karışık, allak bullak: Evde ne varsa alan talan olmuş.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Hile ve hud’a ile kandırmak, iğfal etmek. 2. Oyun etmek, dolandırmak. 3. Yalan söylemek, aslı olmayan şeyi olmuş ve doğru gibi göstermek. 4. Sözünde durmamak, vaat ve taahhüdünü tutmamak. (eski Türkçe’de ve Çağatayca da «aldamak» fiili vardır. Bizce terkedilmiştir, yerini bu kelime tutmuştur).

Türkçe Sözlük

(i.). IX. yüzyıl Türk matematikçilerinden Musa oğlu Harezmli Muhammed’e, Araplar’ın verdiği «Alharezmî» kelimesinden, Batılılar’ın yaptığı bir terimdir. Ortaçağ’da ondalık sayı sistemine göre yapılan, sonraları ise, herhangi bir kaideye bağlı bulunan her çeşit hesap işlemine ad olmuştur.

Türkçe Sözlük

(i. F.). 1. Bulaşıktık. 2. Garkolmuş, dalmış.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). melek; ölmüş bir kimsenin ruhu; melek gibi adam, melek huylu kimse; (k).dili bir piyes vb'nin masrafını üzerine alan kimse. angelfish (i). maymunbalığı, (zool). Squatina vulgaris. angel food cake beyaz ve hafif bir çeşit pasta. angelic (s).

Türkçe Sözlük

(i.). Birbirine yakın adaların hepsi ki, Fransızca’da Yunanca’dan alınarak Arşipel (Archipel) denilir. (Canlandırılması lâzım gelen güzel bir kelimedir. Harzem Denizi’ne bu münasebetle alem olmuştur: Aral Gölü).

Türkçe Sözlük

(i.). Zenci, siyah, siyahî ki, memleketimize Arap ülkelerinden geldiklerinden dolayı böyle isimlendirilmeleri Adet olmuştur. Ve tefrik için asıl Araplar’a «Beyaz Arap» yahut «Ak Arap» denilmeğe mecburiyet elvermiştir. Arap köle, Arap halayık. Arapsaçı = Karma karışık ve müşevveş şey. Arap darısı = Kara buğday dahi denilen hububat nevi. Fr. sarrazin.

Türkçe Sözlük

(i. A. «irfan» dan smüş.) (mü. arife). 1. Mâruf, meşhur, tanınmış, benâm: Namlı: Hacı Halîfe denmekle arif olan KAtib Çelebî. 2. Arif, irfan sahibi. 3. Eskiden ilkokul hocası veya kalfası. (Son iki mânâ ile dilimizde kullanılmaz olmuştur).

Türkçe Sözlük

(i. A. «araz» dan if.) (mü. arıza ). Tabiî ve zâtî olmayıp sonradan hâsıl olmuş, zuhur eden, gelip yapışan: Kendisine bir hal, bir hastalık Arız oldu. Bu sene ekinlere bir böcek Arız oldu.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s). utanmış, mahcup olmuş.

Türkçe Sözlük

(I. A.) (c. usul). 1. Kök, bih: Ağacın kökü ve dalları. 2. Dip, kütük, ben. 3. Temel, esas, kaide: Aslı çürük. 4. Mebde, başlangıç, iptidâİ, masdar, baş, bir şeyin çıktığı ve başladığı yer, kaynak, menbâ: Bunun aslı nerededir? Hastalığın aslı anlaşılamadı. 5. Suret veya tercüme olmayıp ilk hâlinde bulunan: Sureti aslına mutabıktır. Tercümesini buldumsa da, aslını arıyorum. 6. Hakikat, sıhhat, gerçek ve vakî olma: Bu havadisin aslı yoktur. İddia ettiği zarar ve ziyanın aslı var mıdır? 7. Soy, neseb. Aslı bellisiz = Asıl ve nesli meçhul. Bed-asl — Kötü asıllı soysuz. 8. Bir şeyin esaslı ve başlı kısmı, fer’in mukabili: Dirayet aslı, tecrübe ise fer’dir. Bir fennin usul ve fürûu. 9. Bir şeyin zâtî ve kadîmî (eski) ciheti: Bunun aslı böyle değildi. 10. Aslî, kadîmî, en önce ve en evvel ve en eski: Asıl vatanı orasıdır. Asıl evim yıkıldı. 11. Başlı, esaslı, en mühim: Onun asıl işi dalkavukluktur. 12. Hakikî, sahih, zâtî, doğru: Benim asıl vazifem budur. Asıl ortağı odur. 13. Hâlis, sâfî: Asıl tereyağı ararsanız onda bulursunuz. 14. Esasen, zaten: Kendisi asıl Konyalı’dır. 15. Başlıca, en ziyade, alelhusus, mahzâ: Ben asıl ona bakıyorum. Asıl sizi düşünüyorum. 16. Gerçekten, sahihan, hakikaten: Burada asıl iş gören budur. Asıl anlamak isterseniz. Bed-asl = Soysuz. Bî-asl = Esassız, yalan. An-asl = Aslından, esasen. babadan oğula: An asi Mısırlı bir tacir. Fil-asl = Başlangıçta, aslında Fil-asl iş oradan başladı. Aslından, aslında = Ibtidâ, başlangıçta, asıl hâlinde: O, aslında tacir değildi. Aslında ziraatla meşgul idi. Asıl ve fasıl = Asıl ve esas, sıhhat, hakikat: Bunun aslı ve faslı. Aslı ve esası yoktur, büsbütün esassızdır. Asıl ve nesil = Neseb, soy: Aslı ve nesli maruf. Ne asıl, kelimeleri birleşerek «nasıl» olmuştur, (bk.) Usûl.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Kadın İsmi) - 1.Kederli üzüntülü. Musa (a.s.)’ı daha bebekken Nil’den kurtarıp sarayda büyüten ve sonra onun peygamberliğine iman eden kadın. Kur’an’da Fir’avun’un karısı olduğu belirtilmiştir. Fakat ismi zikredilmemiştir. - (bkz.Kasas: 9; Tahrim: 11). Firavun’a karşı gelerek müslüman olmuştur. Tahrim suresinde mü’mine bir kadının en son noktada yapması gerekenlere örnek olarak gösterilen hanım.

Türkçe Sözlük

(i. A. Aslı: Işk). Sevgi, sevda, muhabbet, alâka, ibtilâ: Kays ile Leylâ birbirlerine olan aşklariyle destan olmuşlardır. Aşk-ı hakiki = Gerçek olan Tanrı aşkı. Aşk-ı mecazi = Nefis ve şehvet esası üzerine dayanan aşk. Allah aşkına = Allah’ı severseniz, Aşkolsun = Bir şey içene denir. Bazen «aferin» mânâsiyle de kutlanılır ve aksi mânâyı kasdederek alay yoluyla da kullanılır. Pîr aşkına= Karşılıksız, mükâfatsız, meccanen: Biz iki ay pîr aşkına çalışmış olduk. Aşkınıza, falanın aşkına = Muhabbetinize, falanın muhabbetine (içki sırasında söylenen sözlerden). Aşka gelmek = Şevk ve heyecana kapılmak.

Türkçe Sözlük

(i. F.). 1. Eşik, atebe. 2. Payitaht, saltanat merkezi. (Bu mânâ ile İstanbul’a alem olmuştur). 3. Büyük tekke, merkez.

Türkçe Sözlük

(i. F.). 1. Eşik, atebe. 2. Pâyitaht, saltanat merkezi (bu mânâ ile İstanbul’a alem olmuştur). Büyük tekke, merkez (Asitâne telâffuzu daha yaygındır).

Türkçe Sözlük

(i. F.). Gönlü perîşan olmuş.

Türkçe Sözlük

(i. A. «atk» dan if.). 1. Azat olmuş, azatlı, itâk olunmuş (köle), müz. 2. Eski, kadîm. («Atik» daha çok kullanılır).

Türkçe Sözlük

(ka ile) (i.A. «atık»dan smüş.) mü. atîka) (c. uteka). 1. Eski, kadîm, beyt-i atîk-ı kâbe-i şerife. Ahd-I atîk = Tevrât. Atîk, Sahâbelerin en eskisi olan Ebû Bekr’in lâkabıdır. 2. Azatlı, azat olmuş (köle). Asâr-ı atika = Eski zamanlardan kalan san’at eserleri: Asâr-ı atîka ilmi; Asâr-ı atîka müzesi.

Türkçe Sözlük

Tarihsel Gelişim Tarih Öncesi çağlarda (Prehistorya) zanaatçıların nasıl örgütlendiklerine ilişkin kesin bulgular olamamakla birlikte, el sanatları kapsamındaki ürünlerin, önceleri aile işliklerinde üretildiği ama daha zor işlenen metalin (maden sanatı) kullanılmaya başlanmasıyla aile dışı bir örgütlemeye gidildiği varsayılabilir. Eski Mısır` da ya da Mezopotamya` da önemli yapıların inşasında; da yapı ustalarıyla işçilerin belli bir hiyerarşi içinde çalıştıkları düşünülmektedir. Atölyelere ilişkin ilk arkeolojik bulgular, Tel-el Amarna` nın (Mısır) MÖ yaklaşık 1375` te kuruluşu sırasında kent dolaylarında ustalar için kurulan yaşama ve çalışma alanlarının varlığıdır. Aynı dönemde günlük kullanım eşyası genellikle evlerde ve aile reisinin denetimi altında üretilirken; özel yapım teknikleri gerektiren metal eşya, çoğu kez gezgin ustalar tarafından ve geçici kurulan atölyelerde yapılmıştır. Yunanistan`da Antik Çağda üretilen seramiklerin üstün niteliği, bu kapların geçici değil yerleşik atölyelerde üretildiğini kanıtlamaktadır. Bu dönemde babadan oğula geçen aile ilişkileri giderek ortadan kalkmış, özellikle ünlü ressamların açtığı özel atölyeler yaygınlaşmaya başlamıştır. Büyük yapı projeleriyse genellikle yapı alanında toplanan ustalarla sürdürülmüştür. Kuşaklar boyu zanaatçı yetiştiren Roma dönemi atölyeleri, bir süre sonra, bir anlamda seri üretime geçmiş, dönemin beğenisini yansıtan farklı üsluplara bağlı olarak çalışmışlardır. İlk heykel atölyeleri de yine Roma Döneminde açılmıştır. Ortaçağ boyunca atölyeler, Loncalarla birlikte hem üretim hem de eğitim merkezleri olmuş, saray manastır ya da kentler tarafından desteklenmiş ve korunmuşlardır. Bu tür büyük atölyelerde ya az sayıda müşteri için üstün nitelikli küçük eşya üretilmiş ya da yapımı uzun yıllar süren katedraller gibi büyük yapı projeleri yürütülmüştür. Ismarlayanlarla projeyi yürütenler arasında kurulan yakın ilişki sonucunda yeni yapım sistemleri denenebilmiş, Romanesk ve Gotik gibi birçok üslup bu atölyelerdeki denemelerin de etkisiyle biçim bulmuştur. XIII. yy.ın sonlarında atölyeler bir yandan projeler üretirken bir yandan da bunları gerçekleştirmek için gerekli ustaları da bulmaya başlamıştır. Çoğu gezgin olan ustalar, atölyenin başıyla birlikte kent kent dolaşırlardı. Üslupların bir bölgeden öbür bölgeye yayılmasında bu gezici atölyelerin önemli katkısı olmuştur. XIV. yy.da sanatçıların yaşam öykülerinin yazımına geçilmesiyle birlikte atölyelere ilişkin bilgiler de kesinlik kazanmaya başlamıştır. Atölyelerdeki usta, yardımcı ve çırak düzeni de yasalarla belirlenmişti. Usta hem atölyenin başıydı hem de yanında çalışanların eğitiminden sorumluydu. Çıraklık 13-14 yaşında başlar, beş- altı yıllık bir eğitimle sona ererdi. Bu süreyi izleyen üç- dört yıllık ikinci çalışma döneminden sonra zanaatçı artık usta sayılır ve dilerse kendi atölyesini açabilirdi. Eğitim işlevini XV. yy. boyunca ve XVI. yy.ın başlarında sürdüren atölyeler, XVI. yy. içinde akademilerin ortaya çıkmaya başlamasıyla yalnız üretime yönelmiştir.

İsimler ve Anlamları

(a.t..i.) - Pınar, su, kaynak. - Antakya-Halep arasında, Suriye sınırına çok yakın bir yerde bulunan kaynak su. Tarihte bu kaynak dolayısıyla önemli yerleşim bölgesi olmuştur. - Erkek ve kadın adı olarak kullanılır.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Erkek İsmi) - En büyük, en ulu. Abdullah Azzam: Afganistan İslâmî hareketinin siyasi liderlerinden. Bir suikast sonucu şehit olmuştur.

Türkçe Sözlük

(i.) Cu senbolüyle gösterilen bir eleman. 1. Kırmızıya yakın renkte maruf maden ki çeşitli kap kaçak imaline ve kalay vesaire ile birleştirilerek prinç ve tunç gibi mürekkep madenler teşkiline girer. 2. Bakırdan kap kaçak, mutfak takımları: Bakırları kalaycıya vermek; bakır takımı. 3. Bakır pası, jenkâr: Bu sahanlar bakır olmuş; bu yemek bakır çalmış. Bakırdan yapılmış: Bakır leğen, bakır akça = Sikke-i nuhâssiyye, fülüs-i ahmer; bakır kaplama. Bakır paıı = Bakıra ekşi bir şey dokunduğunda hasıl olan yeşil pas. Bakır çalmak = Bakır pasının yiyeceğe bulaşması. Bakırtaşı = Malakit. Bakır tuzu = Kıbrıs zaçı.

İsimler ve Anlamları

(Tür.) (Erkek İsmi) - Çok eski zamanlarda var olmuş, eskiden beri var olan.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Erkek İsmi) 1.Ay yüzlü. 2.Fatımi devleti vezir ve serdarlarındandır. 2 defa Şam valisi olmuştur. (1013-1094).

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Erkek İsmi) 1.Çok gülen, çok gülücü. 2.Hayır sahibi, çok iyi adam. 3.Bir İslam sofisi, Behlül-i Dana. Harun er-Reşid’in kardeşinin adı olup, delice hareketleriyle meşhur olmuştur.

Ülke

Başkent: Brüksel.

Nüfus: 10.063.000.

Yüzölçümü: 11.787 km2.

Komşuları: Batı’da ve Güney’de Fransa, Güneydoğu’da Lüksemburg, Doğu’da Almanya, Kuzey’de Hollanda.

Önemli Şehirleri: Brüksel, Antwerp, Ghert, Charleroi, Liege.

Din: %75 Katolik.

Dil: Fransızca, Almanca.

Yönetim Biçimi: Anayasal Monark’a bağlı parlamenter demokrasi.

Siyasi Partiler.

Flaman Bloğu, Halkın Birliği, Fransızca Konuşanların Demokratik Cephesi, Özgürlük ve İlerleme Partisi, Reformcu Liberal Parti, Hristiyan Halk Partisi, Sosyal Hristiyan Parti, Sosyal Parti.

Tarih: Belçika ismi, ülkenin ilk yerleşik insanları olan Belgae’lerden gelmektedir. Ülke olarak Julius Caesar tarafından fethedilmiş ve Romalıların, Frank’ların Burgundy’nin, İspanya’nın, Avusturya’nın ve Fransa’nın da dahil olduğu bir dizi işgalci devlet tarafından 1800 yıl yönetilmiştir. 1815’ten sonra Belçika Hollanda’ya bağlandı fakat bağımsız bir anayasal monarşi olması 1830’a rastlar. Belçika’nın tarafsızlığı her iki dünya savaşında da Almanya tarafından ihlal edildi. Kral 3. Leopold 28 Mayıs 1940’ta Almanya’ya teslim oldu. Savaş sonrası, tahtından feragat edip yerini oğlu Kral Baudovin’e bırakması konusunda siyasi baskıya maruz kaldı. Kuzey Belçika’da yaşayan Flamanlar Hollandaca, güneydeki Valonlar ise Fransızca konuşurlar. Bu dil farklılığı daimi bir karşıtlık kaynağı olmuş, iki grup arasında düşmanlığa yol açmıştır. Parlamento, gücün merkezi hükümetten 3 bölgeye -Valonya, Flander ve Brüksel- transferini amaçlayan bir takım önlemler almıştır. Belçika yaptığı dış ticaret ile ekonomisini yürütmektedir ve toplam ücretiminin %50’si dış ülkelere satılmaktadır.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Kadın İsmi) - Müslümanların seba melikesine verdikleri isim. - Güneşe tapan bir kavmin kraliçesi iken Hz.Süleyman’a biat ederek kendisiyle evlenmiş ve müslüman olmuştur. Kur’an’da ismi lafzen geçmemiştir. Fakat Hz.Süleymanla arasında geçen olaylar Neml suresinde anlatılır. Kur’an’da bahsedilen kadının o olduğu rivayet edilir.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Malûm olmayan, meçhul, belirli, muayyen olmıyan: Gidip gitmeyeceği bellisizdir. 2. Fark olunamaz, görülemez: Babil’in harabeleri bellisiz olmuştur.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(F.) [برباد] mahvolmuş. 2.kötü, pis, berbat.

Türkçe Sözlük

(i. F. ber = yükseltme edatı, bâd = hava). 1. Havaya uçmuş gibi perişan. 2. Harap, viran, telef olmuş. Türkçe. 1. Pis, kirli: Berbat adam. Üstünü başını berbat etti. 2. Kötü, fena.

Türkçe Sözlük

(i. F.) (Farsça ber = istilâ edatı, Arapça = taraf). Ortadan çıkmış, zâil olmuş. Bertaraf etmek: Ortadan kaldırmak, defetmek.

Genel Bilgi

Bir gün Güneş’in doğduğu zamandan ertesi gün doğacağı zamana kadar geçen süredir. Bir ay ise Ay’ın aynı evresinin gökyüzünde tekrar göründüğü zamana kadar geçen süredir. Çok eskilerde bu zaman birimleri insanların hayatlarını organize edebilmeleri için yeterliydi.

Zamanla bir günden uzun, bir aydan da kısa bir zaman birimine ihtiyaç duyuldu. Babilliler 7 günlük haftayı zaman birimi olarak kullanmaya başladılar. Sonraları Yunanlılar, Çinliler ve Mısırlılar 10 günlük, Romalılar ise 8 günlük haftayı kullanmaya çalıştılar.

Bir hafta olarak kabul edilen yedi günlük sürenin kaynağı tam olarak bilinmiyor. En kuvvetli tez bu sürenin Ay’ın evrelerinden kaynaklandığına dayanır. Ay’ın dört evresinin (yeni ay, ilk dördün, dolunay, son dördün) sürelerine en yakın olan tam gün sayısı yedidir.

Ancak bu doğal ve astronomik temelin yanı sıra astrolojik bir inanışın da, ta Babilliler zamanından itibaren, yedi günün bir hafta olarak seçilmesinde rol oynadığı ileri sürülüyor. İlk çağlarda bilinen beş gezegen ile Güneş ve Ay’ın toplam sayısının yedi oluşu bu sayıya gizemli ve uğurlu bir sayı olarak bakılmasına neden olmuştur.

Daha sonraları dinlerde göklerin yedi kat oluşuna inanış, müzikteki ana nota ve tabiattaki ana renk sayılarının da yedi oluşu bu sayının gizemini iyice arttırmıştır. Takvimde yedi günlük haftanın resmiyet kazanması ise milattan sonra 327 yılında Roma İmparatoru I. Constantinus’un çıkardığı bir emirle olmuştur.

Tevrat’ın yaratılış (tekvin) anlayışına göre Tanrı evreni 6 günde yaratmış, yedinci günde de (cumartesi) dinlenmiştir. Hıristiyanlar haftayı Tevrat’taki şekliyle kabul ettiler, yalnız Hz. İsa’nın diriliş hatırasına yedinci günü değil de birinci günü, yani pazarı ‘Tanrı Günü’ olarak kabul ettiler.

İslam dininin doğuşundan sonra da yine yedi günlük hafta süresi benimsendi. Ancak Hz. Muhammed’in müminleri mescitte toplayıp, namaz kıldığı, hutbede devlet ve günlük işleriyle ilgili açıklamalar yaptığı altıncı gün (cuma) dinlenme günü olarak kabul edildi. Türkiye Cumhuriyeti’nde 27 Mayıs 1935 tarihinde yayımlanan bir kanunla tatil günü cumadan pazara alındı.

1792 yılında Fransa takvim yapısını değiştirerek 10 günü bir hafta kabul etti ama yürütemedi. Rusya 1929’da 5 günlük hafta uygulamasına geçti, sonra bir haftayı 6 güne çıkardı ve sonunda pes ederek 1940’da 7 günlük haftaya geri döndü.

Genel Bilgi

Bir gün Güneş’in doğduğu zamandan ertesi gün doğacağı zamana kadar geçen süredir. Bir ay ise Ay’ın aynı evresinin gökyüzünde tekrar göründüğü zamana kadar geçen süredir. Çok eskilerde bu zaman birimleri insanların hayatlarını organize edebilmeleri için yeterliydi.

Zamanla bir günden uzun, bir aydan da kısa bir zaman birimine ihtiyaç duyuldu. Babilliler 7 günlük haftayı zaman birimi olarak kullanmaya başladılar. Sonraları Yunanlılar, Çinliler ve Mısırlılar 10 günlük, Romalılar ise 8 günlük haftayı kullanmaya çalıştılar.

Bir hafta olarak kabul edilen yedi günlük sürenin kaynağı tam olarak bilinmiyor. En kuvvetli tez bu sürenin Ay’ın evrelerinden kaynaklandığına dayanır. Ay’ın dört evresinin (yeni ay, ilk dördün, dolunay, son dördün) sürelerine en yakın olan tam gün sayısı yedidir.

Ancak bu doğal ve astronomik temelin yanı sıra astrolojik bir inanışın da, ta Babilliler zamanından itibaren, yedi günün bir hafta olarak seçilmesinde rol oynadığı ileri sürülüyor. İlk çağlarda bilinen beş gezegen ile Güneş ve Ay’ın toplam sayısının yedi oluşu bu sayıya gizemli ve uğurlu bir sayı olarak bakılmasına neden olmuştur.

Daha sonraları dinlerde göklerin yedi kat oluşuna inanış, müzikteki ana nota ve tabiattaki ana renk sayılarının da yedi oluşu bu sayının gizemini iyice arttırmıştır. Takvimde yedi günlük haftanın resmiyet kazanması ise milattan sonra 327 yılında Roma İmparatoru I. Constantinus’un çıkardığı bir emirle olmuştur.

Tevrat’ın yaratılış (tekvin) anlayışına göre Tanrı evreni 6 günde yaratmış, yedinci günde de (cumartesi) dinlenmiştir. Hıristiyanlar haftayı Tevrat’taki şekliyle kabul ettiler, yalnız Hz. İsa’nın diriliş hatırasına yedinci günü değil de birinci günü, yani pazarı ‘Tanrı Günü’ olarak kabul ettiler.

İslam dininin doğuşundan sonra da yine yedi günlük hafta süresi benimsendi. Ancak Hz. Muhamnıed’in müminleri mescitte toplayıp, namaz kıldığı, hutbede devlet ve günlük işleriyle ilgili açıklamalar yaptığı altıncı gün (cuma) dinlenme günü olarak kabul edildi. Türkiye Cumhuriyeti’nde 27 Mayıs 1935 tarihinde yayımlanan bir kanunla tatil günü cumadan pazara alındı.

1792 yılında Fransa takvim yapısını değiştirerek 10 günü bir hafta kabul etti ama yürütemedi. Rusya 1929’da 5 günlük hafta uygulamasına geçti, sonra bir haftayı 6 güne çıkardı ve sonunda pes ederek 1940’da 7 günlük haftaya geri döndü.

Genel Bilgi

Bir gün, dünyanın kendi ekseni etrafında bir dönüşü tamamladığında geçen süredir. Bunu herkes bilir. Aslında tam da öyle değildir. Çünkü dünya kendi ekseni etrafında dönüşü sırasında yörüngesi üzerinde güneşin etrafında da döndüğünden, güneşten bakıldığında bir tam devri için geçen süre farklı gözlemlenir.

Neyse şimdi biz bunu karıştırmayalım ve bugün bütün dünyanın kabul ettiği zaman sistemine bakalım; o Bir yıl 12 aydır. o Bir yıl 52 haftadır o Bir ay 28-31 gündür. o Bir ay 4-5 haftadır. o Bir hafta 7 gündür. o Bir gün 24 saattir. o Bir saat 60 dakikadır. o Bir dakika 60 saniyedir. o Bir saniye 100 mili saniyedir.

Görüldüğü gibi, bir gün kaç saniyedir diye sorulduğunda bile kafadan hesaplanamayacak kadar karışık bir bölünme. Önce gün 24’e, sonra 60’a, sonra bir daha 60’a bölünüyor. Saniyeden sonraki bölünmeler ise ondalık sistemle gidiyor. İşte çocukların zaman hesaplarında zorlanmalarının sebebi.

Bir günde niçin 24 saat olduğunu kimse bilmiyor. Bu rakamın güneş saatini ilk kullanan Mısırlılardan kaynaklandığı sanılıyor. Yere dikilen yüksek bir taşın gölgesi sabah batıya, akşam doğuya düşüyordu ve Mısırlılar bu arayı altıya bölmüşlerdi. Dolayısı ile bir gün 24 bölüm oluyordu.

12 sayısı 2, 3, 4 ve 6 ile bölünebildiğinden, o zamanlar en çok kullanılan sayı birimi idi ki, bugün bile düzine adı altında sayı birimi olarak kullanılmaktadır.

Mısırlılar ayrıca 30 günlük ay ve 360 günlük yıl takvimini uyguluyorlardı.

Bugün bir dairenin 360 dereceye bölünmesinin sebebinin de bu olduğu sanılıyor. Yaklaşık 3 bin yıl önce, bugün Irak olarak bilinen yerde yaşayan, Babilliler ise 60 sayısını matematik sistemlerinde temel olarak almışlardı. 2, 3, 4, 6, 12, 15, 20 ve 30 ile bölünebilen ve 360’ı da bölen bu sayı dakika ve saniyenin birimi olarak alındı. O zamanlar için onluk sistem, yani on sadece 2 ve 5’e bölünebilen zavallı bir sayı idi.

Saniyenin bölümleri ise o devirlerde ölçülemiyordu, ölçülebilmeye başlandığında ise dünya ondalık sisteme geçmişti ve bu esas alındı.

İsimler ve Anlamları

(Tür.) (Erkek İsmi) - Birgivi: Büyük din ve dil alimi (d. 1522) İmam Birgivi lakabıyla şöhret olmuş, vasiyetnamesi ve ilmihali o dönem halkının ihtiyacını karşılamıştır.

Ülke

(United Kingdom) Başkent: Londra.

Nüfus: 56.7 milyon.

Yüzölçümü: 244.100 km2.

Komşuları: Batıda Atlas Okyanusu, İrlanda Denizi, İrlanda Cumhuriyeti, Kuzeyde ve Doğuda Kuzey Denizi, Güneyde Manş Denizi.

Önemli Şehirleri: Birmingham, Glasgow Leeds, Sheffield, Liverpool, Brondford Manchester, Edinburg, Bristol, Coventry, Belfast, Nottingham, Leicester.

Din: Anglikan %57, Katolik %13, Presbiteryen %7, Metodist %4, diğer %19.

Dil: İngilizce.

Yönetim Biçimi: Çok Partili Meşruti Monarşi.

Siyasal Partiler.

Muhafazakar Parti, İşçi Partisi, Liberal Parti, Sosyal Demokrat Parti, Büyük Britanya Komünist Partisi, İskoç Ulusal Partisi, Galler Milliyetçi Partisi, Ülster Birleşikleri Sosyal Demokrat ve İşçi Partisi.

Tarih: II. Dünya Savaşı’na kadar Avrupa’nın ve dünyanın başat gücü olan ülke savaş sonrası yeni bir rol edinmiş, gerek üçüncü dünyadaki ulusçu hareketin etkisiyle, gerekse uluslararası baskıların artmasıyla denizaşırı sömürgelerine bağımsızlıklarını vererek dünyadaki öncü rolünü kaybetmiştir. 1956 Süveyş Krizi’nden sonra Birleşik Krallığın etkisini yitirdiği iyice ortaya çıktı. Bunun İngiliz Uluslar Topluluğu’na yansıması 1970’li yıllarda olmuş, bu yıllardan sonra, topluluk bağımsız üyelerin biraraya geldiği serbest bir birlik halini almıştır. Avrupa bünyesinde oluşturulan örgütlenme hareketlerinin de içinde olan Birleşik Krallık NATO’ya üyeliğinden başka 1973’te de AT’ye dahil olmuştur. Dünya Savaşı’ndan sonra Clemat Attlee’nin liderliğindeki İşçi Partisinin iktidarına rağmen 1951 yılında savaş sırasında başbakanlık yapan Sir Winston Churchill’in oluşturduğu muhafazakarların yönetimine geçerek 13 yıl böyle kalmıştır. 1979 yılına kadar İşçi Partisi ve Muhafazakar Parti arasında el değiştiren iktidar o tarihten 1990’a kadar Margaret Thatcher’in liderliğindeki muhafazakarların elinde bulunmuştur. Thatcher’in 1990’da istifasıyla boşalan muhafazakar parti liderliği ve başbakanlığa Jon Major seçilmiştir. Birleşik Krallık yönetiminin ülke içindeki en önemli sorunları genel olarak ekonomik nedenlerle dayanmakla beraber Kuzey İrlanda’nın statüsü ve IRA militanlarının yarattıkları terör olayları da yönetimi zor durumda bırakmıştır. Uluslararası alanda en önemli sorun 1982 yılında yaşanan Falkland Krizi olmuş Arjantin Birleşik Krallık yönetiminin başarılı bir sınav verdiği bu olaylar Arjantin’in yenilgisi ile sona ermiş, hemen yapılan genel seçimler sonrasında da Thatcher liderliğindeki Muhafazakarlar iktidarlarını iyice sağlamlaştırmışlardır. Güney Afrika ile geleneksel bağlarına karşın bu ülkede sürdürülmekte olan “apartheid” politikasıyla çeşitli ekonomik yaptırımlar uygulamakta olan Birleşik Krallık yönetimi, 1990’da Nelson Mandela’nın serbest bırakılması üzerine uyguladığı yaptırımlara son verdiği gibi Güney Afrika’ya yatırım yasağını da kaldırılmıştır.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Bir ve tek olma, Ar. ahadiyyet, vahdâniyyet: Allah’ın birliği hakkı için. 2. Toplanma, anlaşma, içtima, ittihat. Ağız, dil, söz birliği: Söz bir etme, El birliği = Müşterek çalışma, müşterek iş: El birliği ile şu işi bitirelim. 3. Uyuşmuş, müttefik, müttehit: Onlar birlik olmuşlar. 4. Bir lira vesaire kıymetinde olan. 5. Bir kilo vesaire ağırlığında veya bir arşın vesaire boyunda olan.

Türkçe Sözlük

(i.). Bitmiş, mahv ve harap olmuş, fena bulmuş, ümitsiz.

Türkçe Sözlük

(i.). Bitmiş, mahv ve harap olmuş, hal ve tâkati kalmamış: O bitkindir.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. yanmış; mahvolmuş, tahrip edilmiş; Allahın belâsı.

Genel Bilgi

Biz insanlar kendimizi tabiattaki en mükemmel varlık olarak kabul eder, dünyanın asıl sahibi olduğumuzu zannederiz. Oysa diğer canlılar bir yana insanlar böceklerle yaptığı savaştan bile galip çıkamamıştır. Bir kere böcekler, insanın ortaya çıkmasından milyonlarca yıl önce de dünyada yaşıyorlardı.

O devirlerde onlarla birlikle yaşayan, başta dinazorlar olmak üzere, bir çok canlı türü tabiattan silindikleri halde, onlar çoğalma kapasiteleri ve farklılaşarak yeni türler çıkarma yetenekleri sayesinde günümüze kadar gelebilmişler, okyanusların derinlikleri hariç dünyanın her köşesinde yaşamayı başarmışlardır.

İnsan en baştan beri böceklerle savaş halindedir. Bilim ve teknolojinin bu kadar gelişmesine rağmen insan bu savaşta nihai zafere ulaşamamıştır. Halbuki böcekler fare piresi ile yayılan veba mikrobu aracılığıyla tarihte 100 milyonun üzerinde insanın ölmesine sebep olmuşlardır. Böceklerle taşınan virüs, bakteri ve mikropların insana verdiği zarar ve zayiata tarih boyunca hiç bir savaş sebep olamamıştır.

İlk bakışta boyutlarının küçüklüğü böcekler için bir dezavantaj olarak görülebilir. Oysa böceklerin insanlarla savaşlarındaki başarılarının en önemli faktörlerinden biri de bu boyutlarındaki küçüklüktür. Böcekler bu bedenleri ile her yere girebilmekte, kolaylıkla kaçabilmekte, saklanabilmekte, gıdamıza ortak olmakta, evimizde yaşamakta hatta kanımızı bile emebilmektedirler.

Böceklerin beden yapılarının küçük olması, onların çok kuvvetli bir kas sistemine ve inanılmaz fiziksel özelliklere sahip olmalarını sağlamıştır. Bacak uzunluğu 1,2 milimetre olan bir pire 196 milimetre yüksekliğe sıçrar ve 330 milimetre uzaklığa rahatça atlar.

Eğer insanoğlu kendi bedenine göre pire kadar kuvvetli olabilseydi bacak uzunluğu 90 santimetre olan ortalama bir insan 146 metre yüksekliğe sıçrayabilir, 247 metre uzağa atlayabilirdi. Muhteşem kas yapıları nedeni ile bir kaç milimetre boyunda olan bir sinek saniyede 330 kez kanat çırpabilir, küçük bir karınca ağırlığının 50 katı kadar bir yükü itebilir.

Böcekler üreme bakımından da insanlardan çok üstündürler.

Bir çift sineğin bıraktığı yumurtaların hepsi yaşasa ve bunlar erginleştikten sonra hepsi üremeye devam edebilse 5 ay içerisinde sayıları inanılmaz bir miktara ulaşırdı (l91’in yanına 18 tane sıfır koyun). İükür ki tabiatın dengeleri hiçbir zaman buna müsaade etmez.

Böceklerin bir çoğu insan kemiğinden daha sert, daha dayanıklı ve hafif, mekanik ve kimyasal dış etkenlere hatta aside dayanıklı bir dış iskelete veya beden duvarına sahiptirler.

Ayrıca böceklerin dünyada yaşadıkları yerlerde nüfus yoğunlukları da çoktur. Çekirgelerin sürü halindeki uçuşlarında 320 kilometrekarelik bir alanı kapladıkları görülmüştür. Ormanlık bir bölgede 4 bin 500 metrekarelik bir alanda, toprağın üstünde ve altında 65 milyon böcek yaşayabilmektedir. Eğer dünyadaki bütün böcekler bir araya gelebilselerdi, bunların toplam ağırlığı, dünyamızda yaşayan tüm insanların ve hayvanların ağırlıklarının toplamından fazla olurdu.

Şimdiye kadar böceklerin hep zararlarını anlattık. İpeği yapan ipek böceği ya da balı yapan arı da birer böcektir. Çiçeklerin ve meyvelerin çoğunun üremeleri böceklerin taşıdıkları tozlarla olur.

O halde dünyamızın bu üstün yaratıkları ile savaşla, iyi ile kötüyü ayırt etmeye, tabiatın dengesini bozmamaya çok dikkat etmemiz gerekmektedir. Zaten şimdilik her iki taraf da belirgin bir üstünlük sağlamış değillerdir.

Türkçe Sözlük

(i. «bölmek» ten) 1. Bölünmüş bir şeyin her parçası, kıt’a, kısım, cüz 2. Pay, hisse, sehim: Beş bölüğe ayırmak. 3. Duvar, çit, perde gibi bir şeyle ayrılmış bina vesaire kısmı, oda, daire: Bu ev dört bölüğe ayrılmıştır. 4. Bir büyük cemaatten ayrılmış cemaat, fırka, takım, taife, hizip, zümre: Toplanan adamlar beş bölük olmuştu, bölük bölük geldiler. 5. Umumiyetle kalabalık, cemaat, sürü, gürûh, fevc: Bir bölük halk geldi. 6. Memleketin bir kısmı, cihet, taraf. 7. Ortadan bölünmüş saçın bir tarafa taranmış kısmı: Saçını iki bölük etmiş. 8. Askerlikte eskiden yüz kişiden mürekkep, şimdi daha kalabalık, bir yüzbaşının kumandasındaki birlik. Filân taburun birinci, ikinci bölüğü, bölük subayları. Bölük ağası = Jandarma ve zabtiye yüzbaşısı. Bölük emini = Bölüğün hesaplarına bakan subay veya assubay. Bölük başı = Yeniçeri ocağında yüzbaşıya eşit subay, eskiden hamalların ileri gelenlerinden biri.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Kurtulmak, Osm. rehâ bulmak: Mahbesten boşandı. 2. Kesret ve şiddetle döğülmek, akmak, yağmak. Bir yağmur boşandı, burnundan kan boşandı. 3. (silâh) Patlamak, kaza İle ateş almak: Belinde tabancası boşandı. 4. Eşlerden birinin diğerinden ayrılması. Eşinden ayrılmak: O kadın kocasından boşanmış. 5. (Dolmuş adam) coşmak, içinde ne varsa söyleyip sükûn bulmak: Sabretti etti, nihayet bir boşandı kil

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Bir sebze bahçesini idare eden adam, sebze bahçıvanı. 2. Eskiden has bahçeler muhafızları iken sonra saray-ı hümâyûn muhafazasına memur olmuş bir sınıf askere mensup adam. Bostancıbaşı = Bu sınıf askerin reisi.

İngilizce - Türkçe Sözlük

bak. breed bred out dejenere olmuş, cinsi karışmış. ill-bred s. terbiye görmemiş .well-bred s. iyi terbiye görmüş.

Sağlık Bilgisi

Akciğerlere giden havayollarının iç yüzündeki zarın iltihaplanmasıdır. Akut ve kronik olarak iki gruba ayrılır.

- Akut Bronşit : Genellikle grip, kızamık, boğmaca veya tifo gibi hastalıklar sırasında görülür. Sisli ve soğuk havalarda çok rahatsız olurlar. Hastalığın başlangıcında kuru ve ağrılı öksürük, az yapışkan balgam, sonraları sümüksü cerahatli balgam ile hafif ateş ve halsizlik görülür. Mutlaka tedavi edilmesi gerekir.

- Kronik Bronşit : Bu çeşit bronşitte; havayollarını yağlayan bezler büyümüş, iç yüzlerinde bulunan tüyler görevini yapamaz olmuştur. Mutlaka tedavi edilmesi gerekir.

Her iki bronşitte de yapılacak ilk iş sigarayı bırakıp istirahat etmektir. Ayrıca aşağıdaki reçeteler uygulanır.

Tedavi için gerekli malzeme : Okaliptus yaprağı

Hazırlanışı : Kuru okaliptus yaprakları, ince ince kıyılır. Pipoya doldurulup içilir.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (Türkçe ve Farsça’da da kullanılır). Nisan ve mayısta erkeği güzel bir sesle öten maruf kuş. Fars. andelîb, hezâr: Bülbül ötüyor: Bülbül gibi hoş nağmeler ile terennüm ediyor. (GÜyâ güle sevgisi ve dikenden cefa görmesiyle, eski şairlerimize sermaye olmuş ise de, bülbül gülden değil asıl dikenden ve dikenli çalılıklardan hoşlanır). Bokluca bülbül = Bülbüle benzer küçük bir kuş. Çeşm-i bülbül = Renkli ve işlemeli şişe vs. XIX. asırda İstanbul’da yapılmışları çok değerlidir.

Türkçe Sözlük

(müzari: bulur) (f.) (Çağatay lehçesinde olmak yerine yardımcı fiil gibi kullanılır: Bolmak). 1. Arayarak veya tesadüfen bir şey elde etmek: Bahçede güzel bir çiçek buldum. Filân bir define buldu. 2. Kaybolmuş bir şeyi tekrar ele geçirmek: Kaybolan atı buldular. Düşürdüğünüz parayı buldunuz mu? 3. Varmak, erişmek: Yetmişi buldu, sağlıkla baharı bulalım. 4. Nâil olmak, ele geçirmek, zafer kazanmak, hâsıl etmek, şifâ, iyilik bulmak. 5. Uğramak, kötülüğe yakalanmak: Belâsını bulmak: İnsan ettiğini bulur. 6. Tedarik etmek: Bize biraz yemek bulmalı. 7. Raslamak, tesadüf etmek, rasgelmek, görüşmek: Dün filânı buldum. 8. Keşf, icat, ihtirâ etmek: Kristof Kolomb Amerika’yı, Gutenberg matbaayı buldu. Filân yeni bir makine, bir usûl buldu. Aralarını bulmak = Uyuşturmak, uzlaştırmak, barıştırmak. Aralık bulmak = Fırsat düşürmek. Arayıp bulmak = Aradığını bulmak, lâyık olduğu cezaya uğramak. Allah’tah bulmak = Tanrı gazabına uğramak. Vücut bulmak = Vücuda gelmek, mevcut olmak. Vuku bulmak = Meydana gelmek. Yerini bulmak = Yerine gelmek, icra olunmak. Yüz bulmak = Yüz verilmek, iyi muameleden azmak.

Türkçe Sözlük

(i.). Burulmuş, enenmiş, iğdiş olmuş at.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s)., (i). geçmiş; geçmişte olmuş;modası geçmiş; (i). geçmiş olan şey. Let bygones be bygones. Geçmişi unutalım. Olan oldu. Geçmişe mazi derler.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Erkek İsmi) - Küçük akarsı. Çay. Cafer b. Muhammed: Lakabı es-Sadık olup 12 imamın 6.’ncısıdır. Muhammed b. el-Bakır’ın yerine imamete geçmiştir. Cafer-i Tayyar: Hz.Alinin kardeşi olup, Mute savaşında bayrak tutarken iki elini de kaybederek şehid olmuştur. Bugün Mute civarında kabri bulunmaktadır.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Erkek İsmi) 1.Gözü pek, yürekli, cesur kimse. 2.Patlak gözlü. Daha çok lakap olarak kullanılmıştır. - Cahiz b. Ebu Osman, Basra Mutezile kelamcılarının ileri gelenlerinden. Bir köle olduğu halde ilimde ilerlemiş ve devrinin ünlü simalarından olmuştur.

İsimler ve Anlamları

(Tür.) (Erkek İsmi) - Tanrı’nın övgüsüne mazhar olmuş kişi.

Türkçe Sözlük

(i. «çalmak» tan). 1. Bir tarafa eğilmiş, çarpık: Ağzı, burnu çalık. 2. Donmuş, oynamış, bozulmuş: Rengi çalık = Solmuş. Aklı çaJık = Budala. 3. Doğru yürümeyip yan yan giden: Çalık at. 4. İsmi çizilmiş, çıkarılmış, terkedilmiş: Defterden çalık sipâhî.

Genel Bilgi

Hayır. Güneşte cildimizin renginin değişmesini sağlayan güneş ışığının içindeki ültraviyole (UV) ışınlarıdır ki bunlar camdan geçemez. UV ışınları görünmeyen, yüksek enerjili, kısa dalga boylu ve görebildiğimiz renk dağılımında mor rengin ötesinde yer alan ışınlardır. Bunun için çok güneşli bir havada, güneş tam karşıdan gelirken araba kullandığımızda yüzümüz değil de açık olan pencereye yaslı kolumuz kızarır.

Bizim bronzlaşma ve çok sağlıklı görünüyoruz diye beğendiğimiz, derimizin güneş altında rengini değiştirmesi olayı aslında ‘derma’ diye bilinen cildimizin ikinci tabakasındaki pigment hücrelerinin bir reaksiyonudur. Bu hücreler UV ışınlarına maruz kaldıklarında ‘melanin’ denilen daha koyu pigmentlerin miktarını artırırlar. Bu koyu pigmentler derimizin üst tabakalarına gelirler ve böylece derimizin rengi koyulaşır.

Melanin, UV ışınlarını emer, yani vücudun melanin üretimini artırması, vücudumuzu UV ışınlarının tehlikeli etkilerinden korumak içindir. Ama bir noktadan sonra bu da geçerli değildir. Güneşin altında ne kadar yanmış olursak olalım, derimizin rengi ne kadar koyulaşırsa koyulaşsın, yine de güneş ışığının içindeki UV ışınlarının yarısını derimiz içine almaya devam edebilir.

Aşırı UV ışınlarına maruz kalmak sonunda deri kanserine bile yol açabilir. Her yıl yarım milyon insanda bu hastalık görülmektedir. Özellikle gençler arasında giderek artmaktadır. Gerçi bu tür, genellikle başarı ile tedavi edilmektedir ama ciğere veya beyine yayılabilecek çok daha kötü türleri de vardır.

Çok güneşli havalarda UV ışınlarından korunmak, şapka ve gözlük takmak tavsiye edilir. UV ışınları gözlerimize de çok zararlıdır. Unutmayalım ki, vücudumuzdaki en ince deri göz kapaklarımızdadır. Güneşe çıkmak zorunda kalmayacaksa koruma faktörü yüksek krem ve yağlar kullanılmalıdır.

UV ışınları cisimlerden de yansır. Bu nedenle gölgede kalmak da çare değildir. İnsan gölgede de yanabilir.

Güneş enerjisi tahmin edilenden çok daha güçlüdür. Yeryüzünde 3 kilometrekarelik bir tarlanın bir gün boyunca güneşten aldığı enerji, Hiroşima üzerinde patlatılan atom bombasının salıverdiği enerjiye eşittir. Bombadan enerji bir anda boşaltıldığından, şok dalgaları oluşmuş ve ölümcül olmuştur.

Genel Bilgi

Hayır. Güneşte cildimizin renginin değişmesini sağlayan güneş ışığının içindeki ültraviyole(UV) ışınlarıdır ki bunlar camdan geçemez. UV ışınları görünmeyen, yüksek enerjili, kısa dalga boylu ve görebildiğimiz renk dağılımında mor rengin ötesinde yer alan ışınlardır. Bunun için çok güneşli bir havada, güneş tam karşıdan gelirken araba kullandığımızda yüzümüz değil de açık olan pencereye yaslı kolumuz kızarır.

Bizim bronzlaşma ve çok sağlıklı görünüyoruz diye beğendiğimiz, derimizin güneş altında rengini değiştirmesi olayı aslında “derma” diye bilinen cildimizin ikinci tabakasındaki pigment hücrelerinin bir reaksiyonudur. Bu hücreler UV ışınlarına maruz kaldıklarında “melanin” denilen daha koyu pigmentlerin miktarını arttırırlar. Bu koyu pigmetler derimizin üst tabakalarına gelirler ve böylece derimizin rengi koyulaşır.

Melanin, UV ışınlarını emer, yani vücudun melanin üretimini artırması, vücudumuzu UV ışınlarının tehlikeli etkilerinden korumak içindir. Ama bir noktadan sonra bu da geçerli değildir. Güneşin altında ne kadar yanmış olursak olalım, derimizin rengi ne kadar koyulaşırsa koyulaşsın, yinede güneş ışığının içindeki UV ışınlarının yarısını derimiz içine almaya devam edebilir.

Aşırı UV ışınlarına maruz kalmak sonunda deri kanserine bile yol açabilir. Her yıl yarım milyon insanda bu hastalık görülmektedir. Özellikle gençler arasında giderek artmaktadır. Gerçi bu tür, genellikle başarı ile tedavi edilmektedir ama ciğere veya beyine yayılabilecek çok daha kötü türleri de vardır.

Çok güneşli havalarda UV ışınları gözlerimize de çok zararlıdır. Unutmayalım ki, vücudumuzdaki en ince deri göz kapaklarımızdadır. Güneşe çıkmak zorunda kalınacaksa koruma faktörü yüksek krem ve yağlar kullanılmalıdır.

UV ışınları cisimlerden de yansır. Bu nedenle gölgede kalmak da çare değildir. İnsan gölgede de yanabilir.

Güneş enerjisi tahmin edilenden çok daha güçlüdür. Yeryüzünde üç kilometrekarelik bir tarlanın bir gün boyunca güneşten aldığı enerji, Hiroşima üzerinde patlatılan atom bombasının salıverdiği enerjiye eşittir. Bombadan enerji bir anda boşaltıldığından, şok dalgaları oluşmuş ve ölümcül olmuştur.

Türkçe Sözlük

(i.), t. Su ile karışıp bulaşıcı hale gelen, içine batılabilen toprak: Sulu çamur, sıvışık, yapışkan çamur, sokaklar çamur olmuş, çamura batmak, bulaşmak. Lüleci, çömlekçi çamuru = Lüle veya çömlek yapmaya yarayan çamur. 2. Gerek çamurdan ibaret ve gerek kireç ile kum veya horasandan ibaret olan duvar harcı. Çamura düşmek = Ahlâkça lekelenmek, ahlâkına söz getirici bir duruma düşmek. Çamur sıvamak = itham ederek lekelemek. Çamura bulaşmak = Namussuz ve hayasız adamlarla uğraşmak. Çamura taş atmak = Edepsize sataşıp ağzını açtırmak. Çamurdan çıkarmak — Müşkül bir halden kurtarmak.

Türkçe Sözlük

(i.). İ. Takılmış fazla şey. 2. Ölmüş koyunun diğer koyuna emdirilen yavrusu.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i),, (f). yapmacık; riyakârlık, samimiyetsizlik; belirli bir zümre, grup veya partiye mal olmuş kelime veya sözler; argo; (f). riyakâr bir şekilde konuşmak: dinsel konularda samimiyetsizce davranmak; murailik etmek; dilenmek, sesine bir ahenk vererek dil

Türkçe Sözlük

(i. A. «cereyan» dan) (c. cevârî). 1. Halaylık, eskiden parayla alınıp satılan kız: Bir câriye aldı. 2. Esasen savaşta esir olmuş veye ilk sahibi tarafından satılarak eş olmak üzere alınmış kız: Câriyesinden bir oğlu vardır. (Arapça’da birinci mânâsı umumiyetle kızdır. Yâ’nın teşdidiyle câriyye olarak okunması galattır).

Türkçe Sözlük

(i.) Terbiye olmamış şahin ve doğan yavrusu (terbiye olmuşuna bavlı derler).

Türkçe Sözlük

(CENAH) (i. A.) (c. Ecniha). 1. Kuş kanadı. Fars. per, bâl. 2. Kol, pazu. 3. Ordu kolu: Sağ cenah, sol cenah, (tes). Cenâheyn = İki kol. Zül-cenâheyn = İki kollu yani içi ve dışı veya dünya ve Ahireti mamur olan (iki kanatlı mânâsıyle de bir gazâda kollan kesilip şehit olduktan sonra Cennet’e uçtuğu Peygamber’ce müjdelenen amcasının oğlu CAfer-i Tayyâr’a lakap olmuştur). Bâ-cânih = Aslı «bacinak» olan «bacanak» ın eskiden kullanılan yanlış imlâsıdır.

Türkçe Sözlük

(i.). Bir şeyin kenarında açılan küçük kertik: Bıçağın ağzı çentik çentik olmuş.

Türkçe Sözlük

(i. A.) («cereyan» fiilinden geçmiş zamanın üçüncü müzekker müfredi olup «aktı» mânâsiyle yalnız şu tâbirde kullanılır): Macera = Geçen, vuku bulan şey, vak’a, olay, geçmiş: Aralarında bir macera olmuş; onların bir maceraları vardır.

Türkçe Sözlük

(i. A. «cürm» den smüş.) (c. cerâim). 1. Suç, kabahat, günah. 2. (Sonradan türetilmiş bir kelimedir). Para cezası, tazmin: Cerimesini çekmek. Mecazen de kullanılır. Halk dilinde «cereme» olmuştur.

Türkçe Sözlük

(I.). 1. Çevirmek işi. (bk.) Çevirmek. 2. Şişte döndürülerek kebap olmuş kuzu vesaire. Çevrilerek yapılmış (kebap) vesaire.

Yabancı Kelime

İng. charter

dolmuş uçak

Belirli merkezler arasında belli bir tarifeye bağlı olmaksızın sefer yapan ucuz tarifeli uçak.

Ülke

Başkent: Cibuti.

Nüfus: 413.000.

Yüzölçümü: 23.200 km2.

Komşuları: Batıda ve Kuzeybatıda Etyopya, Kuzeybatıda Eritre, Güneyde Somali.

Önemli Şehirleri: Cibuti.

Din: %94 Müslüman, %6 Hıristiyan.

Dil: Fransızca, Arapça (resmi).

Yönetim Biçimi: Cumhuriyet.

Tarih: Fransa, 1862-1900 yılları arasında bu toprakların yönetimini aşama aşama ele geçirdi. Etyopya ve Somali bölge üzerindeki iddialarından vazgeçmekle birlikte birbirlerini bölgenin kontrolünü ele geçirmeye çalışmakla suçlamışlardır. 1976’da Afar (Etiyopya asıllı bir grup) ile İssa (Somali asıllılar) arasında çatışmalar oldu. 27 Haziran 1977’de kazanılan bağımsızlığa kadar bölgeye iki ülkeden göçler devam etti.

Çad (Chad).

Başkent: N›Djamena.

Nüfus: 5.467.000.

Yüzölçümü: 1.284.000 km2.

Komşuları: Kuzeyde Libya; Batıda Nijer, Nijerya, Kamerun; Güneyde Orta Afrika Cumhuriyeti; Doğuda Sudan.

Önemli Şehirleri: N›Djamena.

Din: %44 Hıristiyan, %33 Geleneksel İnançlar.

Dil: Fransızca ve Arapça (Resmi Dil) 100 kadar çeşitli diller.

Yönetim Biçimi: Cumhuriyet.

Tarih: Çad, Sahra Çölü oluşmadan önceki dönemlerde paleolitik ve neolitik kültürlerin yaşandığı yerdi. Fransa›nın 1900›lerde kontrolü ele geçirmesine kadar, bir dizi krallık ve Arap köle tacirleri Çad›a egemen oldu. Ülke 11 Ağustos 1960›ta bağımsız oldu. Bir çok ateşkes ve barış andlaşması yapılmasına rağmen, 1966›dan beri kuzey Müslümanları güneydeki Hristiyan hükümete ve Fransız birliklerine karşı savaşmaktadır. Libya yanlısı Çad hükümetinin isteği üzerine Aralık 1980›de Libya askeri birlikleri ülkeye girdi. Birlikler Kasım 1981›de geri çekildi. Hissene Habre liderliğindeki isyancı güçler, Haziran 1982›de başkenti ele geçirerek başkan Goukouni Oueddei›ye ülkeden kaçmak zorunda bıraktılar.

Fransa, 1983›te başkan Habre›ye Libya destekli isyancılarla mücadelesinde yardım etmeleri amacıyla 3000 asker gönderdi. Eylül 1984›te Fransa ve Libya birlikleri Çad›dan eş zamanlı olarak geri çekilmesinde anlaştılar, ancak Libya güçleri Çad güçlerinin onları son büyük kalelerinden de attığı Mart 1987 tarihine kadar kuzeyde kaldılar.

Aralık 1990›da, Habre Libya destekli bir isyancı grup olan Yurtsever Kurtuluş Hareketi tarafından devrildi.

3 Şubat 1994›te Uluslararası Adalet Divanı Libya›nın kendi sınırlarındaki mineral zengini Aazou Şeridi üzerindeki ülkesel hak iddiasını reddetti. Libya birlikleri Mayıs sonunda geri çekildi.

Çek Cumhuriyeti (Czech Republic).

Başkent: Prag.

Nüfus: 10.480.000.

Komşuları: Kuzey›de Polonya, Kuzey ve Batıda Almanya, Güneyde Avusturya, Doğuda ve Güneydoğuda Slovakya.

Önemli Şehirleri: Prag, Brno, Ostrava.

Din: %39.8 Ateist, %39.2 Katolik, %4.6 Protestan.

Dil: Çekçe.

Yönetim Biçimi: Cumhuriyet.

Tarih: 9. yy›da Büyük Morovya İmparatorluğunun parçası olan Bohemya ve Morovya daha sonra Kutsal Roma İmparatorluğunun parçası oldu. Bohemya krallarının yönetiminde, 14. yy.da Prag Orta Avrupa›nın kültür merkezi olmuştur. Bohemya ave Macaristan daha sonra Avusturya-Macaristan İmparatorluğunun idaresine geçti.

19

Türkçe Sözlük

(i.). T. Ağaç ve bitkilerin meyve ve tohumdan önce verdikleri çok renkli ve ekseri güzel kokulu yaprakların bütünü ki, bitkinin tenasül organı içindedir: Ayçiçeği vesaire. 2. Kumaş vesair üzerine renk ve boya ile yahut oymakla yapılan süs: Basma, halı çiçeği. Çevre çiçeği. Mermere oyulmuş çiçekler. 3. İnsanın bedeni üzerinde pıtrak çiçek gibi çıbanlar açan ağır hastalık ki, tfşı ile çaresi bulunmuştur. Cedrî = Çiçek illeti, çiçeğe tutulmak, çiçek bozuğu. 4. mec. Allâk, hilebâz: Ne çiçek olduğunu biliriz. 5. Bazı şeylerin özü: Kükürt çiçeği. Çiçek açmak = Tomurcukları açılıp (ağaç) çiçeklerle örtülmek: Bademler çiçek açtı (yalnız açtı da denir). Çiçeği burnunda = Pek taze, yeni koparılmış (hıyar ve kabak gibi ucunda çiçeği bulunan şeylerden gelir). Hafif aley tâbiri olarak insanlar hakkında da kullanılır. Çiçek bozuğu = Çiçek hastalığından yüzü delik deşik olmuş, çopur. Çiçek suyu = Limon ve portakal gibi meyvelerin çiçekleriyle sair çiçek çeşitleri inbikten geçirilerek elde edilen su. Suçiçeği = Çiçek hastalığına benzeyen, vücutta su ile dolu seyrek birtakım kabarcıklar çıkaran çocuk hastalığı. Osm. cedri-i kâzib.

Türkçe Sözlük

ÇİÇEKLİ (i.). Bir musiki eserinin süs notaları, mızrap nağmeleri gibi aslında olmayan seslerle şekil değiştirmiş ve dejenere olmuş hâli.

Türkçe Sözlük

(i.) (yukarıdaki kelimeden, halk ağzında çırak). 1. Ocak ve kandile, yani ev barka malik olmuş, nimet ve İhsana veya vazife ve maaşa yahut bir memuriyete nail olan: Filan memuriyetle çırağ buyruldu. Beş yüz lira maaşla çırağ buyrulması. 2. Hizmetten affolunarak evinde oturmak üzere emekli maaşı verilen: Yüz kuruş maaşla çırâğ buyrulmuş hamlacılardandır. Artık ihtiyarladı, çırağ olmasını istiyor. 3. mec. Büyük nimet ve ihsana nail olan: Beni çırağ mı ettiniz zannediyorsunuz?

Türkçe Sözlük

Hareket eden bir noktanın yüzeyde bıraktığı iz olarak tanımlanabilecek olan çizginin, kompozisyonda üstlendiği formu ortaya çıkaran hareketi ifade etme, dokuyu verme, dengeyi sağlama gibi rollerin başat olduğu türdeki kompozisyonlar «çizgisel kompozisyonlar» olarak tanımlanır. Sanatın ilk adımlarının, Lascaux mağarasında olduğu gibi çizgiyle atıldığı ve çizginin özellikle perspektif kurallarının henüz yeterince bilinmediği Rönesans öncesinde önemli olduğu bilinir. Barok dönemde ışık-gölge kullanımının devreye girişiyle çizgisellik, ışığın imkân verdiği ölçüde kullanılır. Bu dönemde konturlar, çizgisel kompozisyonlarda olduğu gibi belirgin olmaz. 19. yy.da Neo-klasik Dönemde yeniden önem kazanan çizgi ve çizgisel kompozisyon, Romantizm ile birlikte nerdeyse kaybolmuş, Empresyonistler tarafından da tamamen kaldırılmıştır. Sanatçıların bireysel çıkışlar yaptığı 20. yy.da ise Henri Rosseau, Paul Klee gibi sanatçılar tarafından kendi belirledikleri amaçlar doğrultusunda kullanılmıştır.

Türkçe Sözlük

(i.). Yüzü çiçekten delik deşik olmuş, çiçekbozuğu.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s). anonim şirkete ait; bir dernek veya bir şirket halinde hukuken birleştirilmiş, birlik olmuş, toplu. eorporate image bir şirketin kamuoyunda bıraktığı intiba.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s)., (f). gevrek; kesin, kati; uyanık; temiz, bakımlı, düzenli; serin canlandırıcı (hava); kırışık, buruşuk, kıvırcık; (f). gevremek, gevretmek; kısmen yakmak. burned to a crisp yanıp kül olmuş. crispy (s). kıvırcık: gevrek.

Türkçe Sözlük

(i.) (Arapça «d» harfinin, ismidir). Noktasız olduğu için «dâl-ı mühmele» dahi denilir, mec. dal harfi gibi kanbur ve iki kat olan: Boyu dal olmuş.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Deniz suyunun veya başka suların rüzgârın tesiriyle oynayıp sallanması ve köpürmesi. Ar. mevc. 2. (fizik). Akışların devirli hareketlerinde bir devir içindeki hareket: İstanbul Radyosu orta dalga üzerinden yayın yapar. 3. Gizli iş, dalavere: Bu işte bir dalga var, ama ne olduğunu anlayamadım. 4. Esrar, eroin gibi uyuşturucu maddelerin verdiği keyif hali. 5. Dalgınlık. Dalga boyu uzunluğu (fizik) = Devirli hareketlerde bir devir içindeki hareketin yayıldığı uzaklığın ölçümü: Kırmızı ışığın dalga boyu 0,7 mikrondur. Dalga dalga = Açıklı koyulu: Badana dalga dala olmuş. Dalga geçmek = Ortadaki işle uğraşmayarak aklı başka yerde olmak. Dalga gibi gelmek = Birbiri ardınca, çok çok gelmek. Dalgayı başa almak = Gemi veya sandalın başını dalgaların geldiği yöne çevirmek.

Türkçe Sözlük

(mü. makbûze). Alınmış, alınan: Şu kadar lira makbuzum olmuştur, (i. A. c. makbûzât). Alınan veya alınmış para: Makbûzât defteri. Makbuz ilm’ihaberi, senedi = Alınan para vesairenin alındığını gösteren kâğıt veya senet (bu mânâda de galat olarak bugün dilimizde sadece «makbuz» şeklinde kullanılmaktadır).

İsimler ve Anlamları

(İbr.) (Erkek İsmi) - Ben-i İsrail peygamberlerinden biri. “Tanrı benim yargıcımdır” anlamına gelir. İki tane Daniyal vardır: a) Babillilcre esir olmuş genç Daniyal, b) Hz.Nuh ile Hz.İbrahim arasında geçen zamanda yaşayan Daniyal.

Yer

Danzig 12.yüzyıldan beri Polonya ile Almanya arasında ihtilafa konu olmuştur, iki ülke de şehri kendi toprakları altına almak ister. Almanya Birinci Dünya Savaşı sonunda yenildiğinde ve özgür Polonya deklare edildiğinde, Versay Antlaşması’yla Danzig, nüfusunun %95’i Alman asıllı olmasına rağmen, “özgür şehir” olarak ilan edildi ve yetkisi Milletler Cemiyeti’ne verildi. Böylece Polonya’nın erişebileceği ve kullanacabileceği bir liman olacaktı. 1933’de, seçimler sonrası şehir parlementosunun büyük bir kısmı Nazilerden oluşuyordu. 1939’da, Polonya’nın Almanlar tarafından işgali ile, Danzig yeniden Almanya’ya katıldı. İkinci Dünya Savaşının sonunda ise, Gdansk adını alarak Polonya’ya bağlı bir şehir oldu. Şehirde bulunan Almanlar ise gitmeye zorlandılar. 1980’lerde şehir Solidarnosc hareketinin yuvası oldu. 1990’da ise şehirin Polonya’ya bağlı olduğu, resmen Almanlar tarafından kabul edildi. Danzig, tarihteki olayda yer almış önemli bir Avrupa şehridir. Aynı zamanda birçok büyük düşünürün de zaman zaman evi olmuştur.

İsimler ve Anlamları

(Tür.). 1.Ana ve babanın babası. 2.Ced, ata. 3.Çok yaşlı kimse. 4.Mevlevilikte çile doldurmuş, dervişlik gayesine erişmiş ve dergahta hücre sahibi olmuş kimse. 5.Bektaşilerde şeyh, baba. - Örfte isim olarak kullanılırken, daha çok lakap olarak kullanılır.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s). öIü; feshedilmiş, ilga edilmiş, yürürlükten kaldırılmış. the defunct kaba ölü, ölmüş.

Türkçe Sözlük

(i.). Kayıkçıların, hamalların onbaşısı. Şimdi taksi ve dolmuş kâhyası.

Genel Bilgi

Yunan filozofudur (M.Ö. 460-370). Doğa filozoflarının sonuncusu olan Demokritos, Abdera’da doğdu. Mısır’da beş yıl kalan ve Asya’yı baştan başa dolaşan Demokritos, çeşitli bilginlerle, özellikle matematikçilerle dostluk kurduktan sonra Atina’ya dönerek kendisini bütünüyle felsefeye adamıştır

M.Ö. 420’ye doğru Abdera’da kendi felsefe okulunu kurmuştur. Mekanist ve atomcu bir maddeciliğe dayanan felsefesine göre doğa, bölünmez parçacıklar olan atomlardan oluşmuştur ve her şey sürekli hareket eden bu atomların çeşitli biçimlerde bir araya gelmelerinden oluşur; yani “hiçbir şey hiçten doğmaz”.

Demokritos için, atom teorisinin öncüsüdür denebilir. Demokritos’a göre atomların devinimlerinin ardında hiçbir bilinçli “amaç” yoktur. Doğa, tamamen mekanik bir şeydir. Bu her şeyin “rastlantısal” bir biçimde oluştuğu anlamına gelmez, çünkü her şey doğanın değişmez yasalarını izler.

Demokritos, olup biten her şeyin ardında bir doğallık, bir neden olduğunu ileri sürüyordu. Bir keresinde de, Pers ülkesine kral olmaktansa böyle bir doğal neden keşfetmiş olmayı yeğlediğini söylemişti.

Demokritos’a göre atom teorisi algılarımızı da açıklayabiliyordu. Ona göre algılayışımızın nedeni, atomların boşlukta hareket edişleriydi. Ay’ı görmemizin nedeni “Ay’ın atomlarının” gözümüze girmesiydi.

Demokritos, insanlık tarihinin başlangıcını merak etmiş ve insanların önceleri hayvanlarınkine benzer bir yaşam sürdüklerini ileri sürmüştür. Ona göre akıllı bir yaratık olan insanı, buluşlara yönelten zorunluluklardır ve insanlar “ilerleme” sonucu “kültür”e sahip olmuştur.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s). geçmiş, müteveffa, vefat etmiş. the departed ölmüşler. ölmüş kimse.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i)., (tıb). tahrip olmuş cildi düzeltmek için vücudun başka bir yerinden deri parçası kesip bu yere yapıştırma ameliyatı, dermatoplasti.

Genel Bilgi

Devenin ana yurdu Kuzey Amerika’dır. Tarih içinde oradan Güney Amerika ve Asya’ya yayılmış, Kuzey Amerika kıtasında ise zamanla yok olmuştur. Güney Amerika’daki lama, alpaka (bir cins koyun), guanako {lamanın irisi) gibi hayvanlar devenin akrabaları sayılabilirler.

Yaşadıkları kum fırtınalarına ve diğer olumsuz şartlara uyabilmek için iki sıra koruyucu kirpikleri ve tüylü kulak delikleri oluşmuş, burun deliklerini açıp kapayabilme, çok uzaktan görebilme ve koku alabilme yeteneklerine sahip olmuşlardır.

Develerin tek hörgüçlülerine Arap devesi, çift hörgüçlülerine ise Baktriane (Bactrian) devesi adı verilir. Baktriane Afganistan’ın kuzeyinde bir yer olup bugün adı pek bilinmemesine rağmen çok çeşitli medeniyet ve kültürlere ev sahipliği yapmış, çok önemli tarihi geçmişi olan bir bölgedir.

Her iki cins deve de yük hayvanı olarak kullanılırlar. Çift hörgüçlü deve daha yavaştır (3-5 kilometre/saat) ama bir günde kervan içinde durmadan 50 kilometre yol gidebilir. Hörgücünün tepesine kadar olan yüksekliği 2 metre iken Arap devesinin sadece bacak yüksekliği neredeyse 2 metredir. Arap devesi 18 saat boyunca saatte 13-16 kilometre hızla yol alabilir. Develerin yük hayvanı olmalarının yanında etlerinden, sütlerinden, yünlerinden ve derilerinden de faydalanılır.

Genelde develerin hörgüçlerinde su olduğuna, bu sayede çöllerde uzun süreli yolculuklara bu kadar dayanıklı olduklarına inanılır ama gerçek bu değildir. Öyle olsaydı deve vücudundan su tükettikçe hörgücünün de bir balon gibi porsuyup inmesi gerekirdi.

Develerin hörgüçlerinde sadece yağ bulunur. Burası 30-35 kilogramlık bir yağ deposudur. Genellikle bir çok hayvan ilerde enerji kaynağı olarak kullanmak üzere vücudunda yağ depolar ama develer bunu hörgüçlerinde yaparlar. Yiyecek bulamadıkları zaman buradan faydalanırlar. Hörgücün bir ikinci işlevi de deveyi çölün kızgın güneşinden korumasıdır.

Develer zaten çölde suya az gereksinim duyarlar. 40 dereceyi bulan sıcaklıklarda iki haftaya yakın susuz kalabilirler. Burun mukozaları insana göre 100 kat daha büyüktür. Bu sayede nefes verirken havada bulunan nemin üçte ikisini geri kazanabilirler.

Bir devenin vücudundaki toplam suyun yüzde 22’sinin kaybı halinde karnı çekilir, kasları büzüşür ama bu, onun performansını çok etkilemez. Buna karşın bir insan vücudundaki suyun yüzde 5’ini kaybedince görme duyusunda azalma başlar, yüzde 12’sini kaybedince de ölebilir.

Develerin susuzluğa dayanıklı olmalarının nedeni su kayıplarının büyük bir kısmının dokularındaki sudan olması, kandaki suyun pek etkilenmemesidir. Ancak bütün bu özelliklere rağmen susuzluğa dayanma rekoru develerde değil, farelerdedir. Bu konuda zürafa da her ikisiyle yarışabilir.

Yeri gelmişken develerin bir başka özelliğine de değinelim, hayvanlar arasında sadece deve, kedi ve zürafa önce sağ taraftaki ön ve arka ayaklarını, sonra sol taraflakileri atarak yürürler. Yani sol - sağ seklinde değil sol - sol, sağ - sağ şeklinde. Hatta şiirdeki aruz vezninin ritminin Arap yarımadasındaki develerin bu yürüyüşlerindeki ritimden doğduğu bile rivayet edilir.

Türkçe Sözlük

(bk.) Devletli. Devletli’nin eski şekli aslı —Jı, —lig olan ek önce —lû, sonra —lu, —lü olmuştur.

Türkçe Sözlük

(i. F.). Gönlü ölmüş, yüreği ölü.

Türkçe Sözlük

(i.). Ağzın içinde, alt ve üst çene kemikleri üzerine karşılıklı olarak sıralanmış beyazımsı organların her biri. Hayvanların çoğunda müdafaa ve taarruz silâhı yerini de tutar. Ar. sin, Fars. dendân: Diş çıkarmak, çekmek, diş düşmek, dökülmek, ön dişler, azı dişleri, köpek dişleri, dip dişi. Süt dişi = Çocukların sonradan değişen dişleri. Akıl dişleri = 18-20 yaşlarında çıkan azı dişleri. 2. Çark ve testere gibi çentikli şeylerin her çentiği. Fars. dendâne: Tarağın birkaç dişi kırık, çarkın dişleri eğrilmiş. 3. Bazı şeylerin ince ve uzun dilimleri, bu şekilde olan tane: Sarmısak dişi; diş diş kar. 4. Kap kenarında ve kesici Aletlerin ağzında meydana gelen çentik: Sahanın kenarı diş diş olmuş. Bu çakının bir dişi var. Diş otu = Ada çayı. Diş bademi = Dişle kırılır ince kabuklu sakız hademi. Dişbudak = Bir cins orman ağacı. Diş bilemek = Hırslanmak, yemeğe hazırlanmak. Diş buğdayı = 1. Çocuk diş çıkardığı zaman kaynatılıp dağıtılan buğday. 2. Aşure yapmakta kullanılan iri buğday. Diş tabibi, hekimi = Dişlere bakan tabip, dişçi. Diş göstermek = Mukavemete hazırlanıp tehdit etmek. Diş geçirmek = Taarruz etmek, bir şey yapmak: O, diş geçiremiyor. Takma, yapma diş = Sun’i olarak yapılan diş: Diş takmak. Peynir dişi = İhtiyarların seksen, doksan yaşında çıkardıkları diş.

Genel Bilgi

Düğünlerde pasta kesmek adetinin, yeni evlilere bereket, doğurganlık ve mutluluk dileklerinin iletilmesinin zaman içinde gelişmiş bir şekli olduğundan bahsetmiştik. Doğum günlerinde pasta kesmek adetinin ise tarihi kökeni ve amacı değişiktir. Zaten tek kat olan şekli ve üzerindeki mumlar nedeniyle pasta görünüş olarak da düğün pastasından farklıdır.

Pasta sözcüğünü hep günümüzdeki anlamı ile kullanıyoruz. Aslında tarihi gelişimi içinde ‘kek’ demek daha doğru olur. Doğum günü pastasının bilinen tarihi Helen uygarlıklarına kadar uzanır. Bir kutlama amacı ile ortaya çıkması ise Ortaçağda Almanya’da olmuştur. 13. yüzyılda Almanya’da çocuklara gösterilen ilgi belki bugünkünden bile fazlaydı. Doğum günleri bir festival şeklinde kutlanıyordu.

Doğum günü kutlaması sabaha karşı, şafakta, gün ağarırken başlıyordu. Üstü yanar mumlarla süslenmiş pasta (kek) eve getirildiğinde çocuk uyandırılıyor, pastanın üstündeki mumların ise yemek vakti gelene kadar devamlı değiştirilerek sürekli yanar halde kalmaları sağlanıyordu. Yemeğin başında çocuk mumları üfleyerek söndürüyor ve şölen başlıyordu.

Pastanın üzerindeki mumların sayısı çocuğun yaşından bir fazla oluyordu. Bu bir fazla mum, bir gün sönecek hayatın ışığını simgeliyordu. Ayrıca çocuğa bir çok hediyeler getiriliyor, o gün istediği, sevdiği yiyecekler hazırlanıyordu. Yani o zamanlarda doğum günü kutlamaları çocuklara yönelikti.

Günümüzde her yaştan insanın kutladığı doğum günü ve kesilen pasta işte o zamanların bir adetinin devamıdır. Doğum günü pastasının üstündeki mumları bir üfleyişte söndürmek, bu arada bir dilek tutmak, eğer dilek gerçekleşirse bunu kimseye söylememek adetleri de o günlerden kalmadır.

Genel Bilgi

Düğünlerde pasta kesmek adetinin, yeni evlilere bereket, doğurganlık ve mutluluk dileklerinin iletilmesinin zaman içinde gelişmiş bir şekli olduğundan bahsetmiştik. Doğum günlerinde pasta kesmek adetinin ise tarihi kökeni ve amacı değişiktir. Zaten tek kat olan şekli ve üzerindeki mumlar nedeniyle pasta görünüş olarak da düğün pastasından farklıdır.

Pasta sözcüğünü hep günümüzdeki anlamı ile kullanıyoruz. Aslında tarihi gelişimi içinde ‘kek’ demek daha doğru olur. Doğum günü pastasının bilinen tarihi Helen uygarlıklarına kadar uzanır. Bir kutlama amacı ile ortaya çıkması ise Ortaçağda Almanya’da olmuştur. 13. yüzyılda Almanya’da çocuklara gösterilen ilgi belki bugünkünden bile fazlaydı. Doğum günleri bir festival şeklinde kutlanıyordu.

Doğum günü kutlaması sabaha karşı, şafakta, gün ağarırken başlıyordu. Üstü yanar mumlarla süslenmiş pasta (kek) eve getirildiğinde çocuk uyandırılıyor, pastanın üstündeki mumların ise yemek vakti gelene kadar devamlı değiştirilerek sürekli yanar halde kalmaları sağlanıyordu. Yemeğin başında çocuk mumları üfleyerek söndürüyor ve şölen başlıyordu.

Pastanın üzerindeki mumların sayısı çocuğun yaşından bir fazla oluyordu. Bu bir fazla mum, bir gün sönecek hayatın ışığını simgeliyordu. Ayrıca çocuğa bir çok hediyeler getiriliyor, o gün istediği, sevdiği yiyecekler hazırlanıyordu. Yani o zamanlarda doğum günü kutlamaları çocuklara yönelikti.

Günümüzde her yaştan insanın kutladığı doğum günü ve kesilen pasta işte o zamanların bir adetinin devamıdır. Doğum günü pastasının üstündeki mumları bir üfleyişte söndürmek, bu arada bir dilek tutmak, eğer dilek gerçekleşirse bunu kimseye söylememek adetleri de o günlerden kalmadır.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Doğru gitmeyen, dolaşan, sapa: Dolaşık yol. 2. Karışık, karışmış, birbirine geçmiş, girift olmuş: Dolaşık saç; dolaşık ip. 3. Saf ve açık olmayan. Ar. müşevveş, muğlak: Dolaşık lakırdı; dolaşık iş; pek dolaşık bir mesele.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Dolmuş, içi dolu. Ar mâl, meşhûn, mâl-A-mâl. Fars. pür: Dolgun havuz. 2. Kabarık, şişkin: Dolgun minder. 3. Çok yemekten şişmiş: Dolgun mide. 4. Tam, çokça, değerlice: Dolgun fiyat. 5. Hiddet, kin ve öfkeyi içine biriktirip saklamış. Ar. mubattın: Dolgun adam. 6. Son dereceye gelen: Dolgun yürek = Hüzün ve kederin son derecesine gelen yürek: Dolgun göz = Göz yaşı dökmek için küçük bir sebep arayan mahzun göz. Etine dolgun = Tıknaz, orta şişmanlıkta.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Dolmuş şeyin hali. Ar. meşhûniyet, imtilâ. 2. Garaz, kin, yürekte gizli tutulan hiddet: Birine dolgunluğu olmak. 3. Mide şişkinliği. Ar. imtilâ. Kulak dolgunluğu = Çok işitmekten meydana gelen bilgi.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. (boş kap vesaire) İçine bir şey konup boşluktan kurtulmak, dolu hale gelmek: Testi, sandık, havuz doldu; sarnıç daha dolmadı. 2. Bir kap ve zarf vesaire içine girmek, girip onu doldurmak: Dışarıda bırakılan kazana su dolmuş; karnına hava dolmuş; çocuklar kapıyı açık bulup içeri dolmuşlar. 3. Şişmek, kabarmak: Midem doldu; bu minder çok dolmuş. 4. Sabrederek hiddet ve kinini içinde saklamakla taşacak dereceye gelmek: Artık sabrede ede dolmuştum. 5. Tam olmak, tamamlanmak. Osm. ikmal olunmak: Tamam, hesap doldu. 6. Boş yeri kalma mak, artık alamamak: Araba, vapur, doldu. Kulak dolmak = Çok işitmekle öğrenmek. Gözler dolmak = Ağlayacak olmak, göze yaş gelmek. Yürek dolmak = Çok üzgün hale gelmek, ağlamaklı olmak.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Boş yeri kalmamış. Fars. pür: Dolmuş testi, sandık, araba 2. Artık tahammül olunamayacak, taşacak derecede hiddetlenmiş: Osm. pür-hiddet, pürgazab. 3. İskelede, doluncaya kadar yolcu alıp, dolunca hareket eden nöbet kayığı, doldurma suretiyle yolcu taşıma, bu şekilde yolcu taşıyan nakil vasıtası. Dolmuşa gelmek = Kandırılmak.

Türkçe - İngilizce Sözlük

filled. stuffed. full. jitney. shared taxi. dolmush.

Türkçe Sözlük

(i.). Dolmuş yapan.

Türkçe Sözlük

(i.). Dolmuş yapma işi.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Dolu, dolmuş; boş olmayan. Ar. memlû, meşhûn: Dolu şişe, sandık, havuz. 2. Bir kap vesaire içine birikip toplanmış olan: Bu dolap kitap dolu; bu gölde balık, şu dağda av kuşları doludur. 3. Çok, fazla. Osm. kesretli: Bu bağda dolu kiraz vardır; Necd’de cins kısraklar doludur. 4. İçi boş olmayan, som. 5. Fişek ve barutu konup atılmaya hazırlanmış (ateşli silâh): Dolu tüfek, top. Doludizgin = (hayvanı) Tam süratle koşturmak: Bir atlı dolu dizgin geliyordu. 6. Bir kap vesaireyi dolduran miktar: Avuç dolusu, kâse dolusu. 7. içki dolu kadeh, bardak. Fars, piyâie: Bir dolu içmek. Ağız dolusu = Ehemmiyetsiz, değersiz çok lâflar: Ağız dolusu lâf, hangisine inanırsın.

Ülke

Başkent: Roseau.

Nüfus: 88.000.

Yüzölçümü: 750 km2.

Komşuları: Kuzeyde Guadeloupe, Güneyde Martinik.

Önemli Şehirleri: Roseau.

Din: %77 Katolik.

Dil: İngilizce (resmi).

Yönetim Biçimi: Parlamenter Demokrasi.

Tarih: 1805’tenberi bir İngiliz kolonisi olan Dominika 1967’de özerk, 3 Kasım 1978’de de bağımsız oldu. 30 Ağustos 1979’da çıkan David Kasırgası adayı harap ederken, Dominika ekonomisinin temeli olan muz fidanlıkları da yok oldu. 1980-81’de hükümete karşı darbe girişimleri oldu.

Dominika, 1983’te Amerika Birleşik Devletleri’nin Grenada’ya saldırmasında teşvik unsuru olmuştur.

Türkçe Sözlük

(i.) 1. Buz haline geçirme. 2. Karın içinde döndürmekle buz haline geçirilmiş limonata, şerbet ve süt vesaire ki, yazın serinlik vermek için yenir: Limonlu, kaymaklı dondurma. 3. Dondurulmuş, buz haline geçirilmiş 2. Donup tek parça olmuş: Dondurma kavurma; dondurma duvar. Dondurma taş = Tabiî olmayan.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(bak). do; (s). tamamlanmış, bitmiş; iyi pişmiş (yemek). done brown iyi kızarmış (et, ekmek). done for mahvolmuş, bitkin, öIüm döşeğinde. done in çok yorgun, bitkin.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Zirve, tepe: Dağ doruğu. 2. Uç, tütün fidesinin doruğu. 3. Tepeleme dolgunluk, pek ziyade doldurulan şeyin teşkil ettiği tepe, küme. 4. Tepe teşkil edecek surette çok dolmuş, kümeli. 5. Saf. (bk.) Duru.

Türkçe Sözlük

(i. F.). iki kat, bükülmüş, eğrilmiş, kamburu çıkmış. Kadd-i dü-tâ = iki büklüm olmuş boy, ihtiyar vücut.

Türkçe Sözlük

(i. F.). Ulaşmış, çatmış, düşkün. Ar. mübtelâ, Fars. giriftâr: Bir belâya dûçâr oldu: Ağır bir hastalığa dûçâr olmuş.

Genel Bilgi

Tencere daha 14. yüzyılda hemen hemen tamamıyla bugünkü şeklini aldı. O zamanlar tencereler sadece yemek pişirmek için değil, su kaynatmak hatta içinde çamaşır yıkamak için bile kullanılıyordu. En eski tencereler dökme demirdendiler. Sonraları toprak, bakır, alimünyum, emaye ve camdan olanları da yapıldı

Bakır tencerelerin, kullanış ve dayanma bakımından iyi olmalarına karşın sık sık kalaylanmaları gerekir. Alimünyum tencerelerin sakıncalı yanları ise kesif soda ve alkali eriyiklerin alimünyum üzerine olan etkileridir. Sıcak-soğuk farkından etkilenip çatlasalar da en sağlıklı tencereler cam (payreks) olanlarıdır. Pişirme sırasında içleri görülebildiğinden sık sık kapaklarının açılması gerekmez, yiyeceğin vitamini kaçmaz.

Düdüklü tencerelerin yan yüzleri basınca dayalı malzemeden yapılır. Kapakları ise ilginçtir. Çevrilince tencerenin ağzını içten sıkı sıkı kapatırlar ve buharın kaçmasına mani olurlar.

Düdüklü tencerenin kapağında herhangi bir patlama tehlikesine karşı, istenen basınca, dolayısıyla pişme derecesine göre ayarlanabilen bir subap vardır. Basınç ayarlananın üstüne çıkınca subap açılır, buhar buradan dışarı kaçar, hızla çıkan buharın çıkardığı düdük sesi de etrafı olaydan haberdar eder. Düdüklü tencere ismini de bu nedenle almıştır.

Düdüklü tencerenin pişirme prensibinde suyun kaynama özelliği yatar. Su 100 derecede kaynar demek tek başına doğru bir ifade değildir. Kaynama sıcaklığı atmosfer basıncı ile doğrudan ilgilidir. Basınç atmosfer basıncından düşükse, su daha düşük sıcaklıklarda da kaynayabilir veya basınç atmosfer basıncından yüksekse suyun kaynaması için daha yüksek sıcaklıklar gerekir.

Normal tencere ısıtıldığında su 100 derecede kaynar ve tüm su kaynayana kadar bu sıcaklık sabit kalır, yemek de bu sıcaklık da pişer. Düdüklü tencerede ise buhar dışarı kaçamadığından tencerenin içindeki basınç gittikçe artar, dolayısıyla su 100 derecede kaynamaz, tenceredeki sıcaklık 130 dereceye kadar çıkar.

Böylece pişirilmesi istenen besinlerin ısısı suyun kaynama derecesinden çok daha yükseğe çıkar. Bu yüksek sıcaklık yiyeceğe süratle nüfuz ederek, vitamin ve minerallerini kaybetmeden daha çabuk pişmesini sağlar. Bundan dolayı et haşlaması en çok yarım saatte, kuru sebzeler yirmi dakikada pişebilirler.

Gelelim düdüklü tencerenin öyküsüne. 1682 yılının 12 Nisan akşamı Londra’da bir evde kraliyet sosyetesinden bir grup yemek yiyeceklerdir. Bu yemek o güne kadar yenmiş yemeklerden farklıdır çünkü davetlilerden Fransız mucit, 35 yaşlarındaki Deniş Papin, yemeği son buluşu olan, her tarafı kapalı, üzerinde emniyet vanası olan bir kap içinde pişirecektir.

Papin, gazlarla ilgili ana kanunları formüle eden İrlandalı fizikçi Robert Boyle’nin asistanıdır ve kabın içindeki buhar basıncını arttırarak, yemeğin sıvı kısmının kaynama noktasını yükselten bu buluşunu 1679’da gerçekleştirmiştir. Yemekte bulunanlar pişen etten o kadar memnun olmuşlardır ki, bu buharlı tencere süratle yayılmış, hemen hemen bütün yiyeceklerin hatta pasta ve pudinglerin pişirilmelerinde bile kullanılmıştır.

Her icadın ilkinde olduğu gibi, bunda da bazı aksamalar olmuş, emniyet valfı sık sık tutukluk yapmış, güzel bir akşam yemeği yemeye hazırlananlar, tencere patlayınca yiyecekleri duvarlarda seyretmek zorunda kalmışlardır. Bu patlamalar düdüklü tencerenin neredeyse 150 yıl unutulmasına yol açmıştır. Tekrar popüler olması ise Napoleon Bonaparte sayesinde olmuştur.

‘Bir ordu midesi üzerinde hareket eder’ diye bir vecizenin sahibi olan Napoleon askerlerine yiyecek ikmalini sağlıklı yapamamaktan şikayetçi idi. Bu sorunu çözmek için parasal ödül vaat etmesi üzerine Fransız şef Nicholas Appert, Papin’in buluşunu geliştirerek günümüzdekine benzer pratik bir düdüklü tencere yapmış ve tekrar yaygın olarak kullanılmasını sağlamıştır.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s)., (z). ödenmesi gerekli olan, vadesi dolmuş vakti gelmiş, yerine getirilmesi gereken; uygun, münasip, lâyık; yeterli; -den dolayı, sebebiyle; gelmesi icap eden; (z). tam, doğru. due care gerekli olan itina. due course of time zamanı gelince, vakti

Türkçe Sözlük

(i. «durmak») tan 1. Durulacak, durulan yer. Ar. makam, mekân. 2. Mesken, Ar. me’vâ. 3. Demiryolu katarı, otobüs, tramvay, dolmuş vesairenin durduğu yer. Ar. menzil, mevkif. Fr. station. 4. Kur’an-ı Kerim’in durma yerleri ve bu yerlerde mürekkep veya yaldızla resmolunan işaret. Durakotu = Bir cins bitki.

Türkçe Sözlük

(I.). 1. Düşmüş, yerinden çıkıp eksik olmuş: Düşük diş, düşük kiremit. 2. Aşağıya sarkmış: Düşük et. 3. Vakitsiz doğmuş, kazaen rahimden çıkmış: Düşük çocuk, Osm. cenîn-i sâkıt. 4. Kusurlu, eksik, nâkıs, üstüne ve altına uymaz: Bu cümlenin şurası düşüktür. Düşük yerlerini tashih etmeli. 5. Sâkıt, düşürülmüş.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Erkek İsmi) - Deve yavrusunun babası. - Hulefa-i Raşidin’in ilkidir. Hz.Ebubekir’in lakabı. Rasûlullah (s.a.s)’ın nübüvvetinden önce de sonra da en yakın arkadaşı olmuştur.

İsimler ve Anlamları

(Fars.) (Kadın İsmi) 1.Asılsız hikaye. 2.Masal, boş söz, saçma sapan lakırdı. - Dillere düşmüş, maşhur olmuş hadise.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Çalışarak meydana gelen veya oluşu çalışmaya bağlı olan: Çok emekli iştir. 2. Mütekaid, emekliye ayrılmış, tekaüt olmuş, emekli.

Ülke

Başkent: Cakarta.

Nüfus: 200.410.000.

Yüzölçümü: 1.913.443 km2.

Komşuları: Güneydoğu Asya, Hint Okyanusu’nda takım adalar.

Önemli Şehirleri: Surabaya, Bandung, Uyung Pandang, Malang.

Din: Müslüman %87.

Dil: Bahasa İndonezya, İngilizce.

Yönetim Biçimi: Cumhuriyet.

Tarih: Önce Portekiz ardından da Hollanda sömürgesi olan Endonezya II. Dünya Savaşı’nda Japonya tarafından 1942’de işgal edildi. 1945 yılında Ahmet Sukarno’nun liderliğinde yürütülen Ulusçu hareket bağımsızlık ilan etmesine karşın, bu ilan kabulü ancak 1949’da olmuştur. İlk Cumhurbaşkanı olan Sukarno 1950 yılında federal yapıyı feshederek üniter bir cumhuriyet kurdu ve katı bir ulusçuluk politikası uyguladı. Ülke içinde yükselen ağır baskılar sonucu 1965 yılında Sukarno yetkilerini General Suharta’ya devretmiştir. Suharta 1993 yılında 6. Kez Cumhurbaşkanı seçildi. Suharta muhalefeti sınırladı ve ülkeyi Batı ile müttefik yaptı. Politik istikrar ve ülkenin zengin petrol kaynakları ülkeyi ekonomik bakımdan istikrarlı yaptı.

Türkçe Sözlük

(i.). Enenmiş, iğdiş olmuş, burulmuş (erkek hayvan).

Türkçe Sözlük

(i.). Olmuş, yetişmiş, olgunluğa ermiş: Ergin yemiş.

İsimler ve Anlamları

(Tür.) (Erkek İsmi) 1.Olmuş, yetişmiş, kemale ermiş. 2.Haklarını kendi kullanmak için yasanın gösterdiği yaşa gelmiş olan kimse ( bkz.Reşid).

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Erkek İsmi) - Rakamlar, sayılar, yazılar. Erkam b. Erkam: İlk müslüman olan sahabilerden birinin adı. Peygamberimiz ve müslümanlar Mekke döneminde bir müddet çalışmalarını gizlice Erkam’ın evinden yürüttükleri için, evi İslâm tarihinde meşhur olmuş ve günümüze Daru’l-Erkam olarak ulaşmıştır.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Erkek İsmi) 1.Nişan, alamet, iz. 2.Etki, tesir. 3.Yok olmuş bir nesneden kalma parça. 4.Bir kişinin ortaya koyduğu mahsul, telif. 5.Hadis, hadis ilmi. 6.İmal, icat. 7.Erkek ve kadın adı olarak kullanılır.

Türkçe Sözlük

(ESNAF) (i. A. c.) (m. sınıf). Sınıflar, (bk.) Sınıf (Türkçe’de hem teklik hem çokluk gibi kullanılır). Vaktiyle muntazam sınıflara ayrılmış sanatkâr ve dükkâncılar: Yorgancı, bakkal, bakırcı esnafı. Esnaf kethüdası = Her esnafın hükümetçe işlerini gören ve kendilerinin kefalet vesair işlerine bakan ve vergilerini toplayan adam ki, içlerinden seçilip hükümet tarafından tasdik olunurdu. Esnaf loncası (daha doğrusu locası) = Her esnafın ticaret odası, sendikası. Sanatla veya dükkâncılıkla meşgul olan ve geçinen kimse: Esnaf adam = mec. Kaşarlanmış adam: O işin esnafı olmuştur, (argo) Fuhşu meslek edinmiş kadın veya erkek.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (Farsça «evk» ten Arapça’laşmış) (astronomi). Gezegen mahreklerinin merkezden en uzak noktaları, mec. Bir şeyin en son derecesi, zirvesi, en yüksek noktası: Evc-i ikbâline vâsıl olmuştu = Yükselişin zirvesine erişmişti. Evc-i bâlâ da denilir.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Erkek İsmi) 1.Faziletli. 2.Rasulullah’a tabi olmuş sahabedendir. Medineli ilk müslümanlardandır. Birçok hadis rivayeti mevcuttur.

Türkçe Sözlük

(i. A. ferağ’dan if.) (mü. fâriğa). 1. Boş, Osm. hâlî, tehî: Zihni, kalbi endişelerden fariğdir. 2. İşini bitirip kurtulmuş, artık işi gücü ve meşguliyeti kalmamış. Osm. Azâde, müsterih: işten, yazıdan, ticaretten fâriğ olduk. 3. Vazgeçmiş, terketmiş, el çekmiş, artık uğraşmaz olmuş: Ben kitap yazmaktan, şiir söylemekten fâriğ oldum. 4. Rahat, Asûde, dert ve gürültüden uzak. Fâriğ-ül-bâl = Kalbi rahat ve müsterih.

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Tutma, sayma, itibar etme (var veya yok) kabul etme, bir dava ve meseleyi onun üzerine kurmak üzere bir şeye doğru ve olmuş nazariyle bakma, takdir: Taksim olunacak bin liramız var farzedelim, burada on metre yüksekliğinde bir sütun farzedin, farzedin ki, ben razı oldum. Farz-ı muhil = Gerçekleşmesi mümkün olmayan bir şeyi olmuş farzetmek: Farz-ı muhal olarak dünya hareketten dursa. 2. Dinin hükümlerinden icrası vâcib olan, sünnet mukabili: Namaz her Müslüman için farzdır. Farz-ı ayn = icrası istisnâsız bütün Müslümanlara lâzım olan farz. Farz-ı kifâye = Edası yalnız hususî şartları haiz olanlara lâzım bulunan farz. 3. Farz imiş gibi yapılması zaruri şey, vâcib, zarurî, nâçar: Bu işi görmek bize farz oldu. Ebeveyne hizmet etmek -evlât için farz-ı ayndır. Üzerime farz değildir = Vazifem değildir, ne vazifem? Bilfarz = Tutalım, şöylece takdir edelim: Bilfarz ben bu işe razı olsam ne yapmamız gerekir? Bilfarz ve-t-takdir = Farazâ.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(F.) [فاش] ifşa olmuş, aşikar olmuş.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Yalnız şu Arapça terkipte bulunur: Telâfî-i mâfât = Kaybolmuş şeyi telâfi etmek. (bk.) Telâfi.

Türkçe Sözlük

(i. A. feth’den if.) (c. fâtihîn). Bir ülkeyi alan, feth ve zabteden: Eğri fâtihi, Fâtih-i Bağdad. İstanbul’u fetheden II. Sultan Mehmed’e lakap olmuştur: Fâtih Camii, Fâtih Sultan Mehmed.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Padişahtan ferman almış olan, ferman ile tayin edilen: Fermanlı zabit = (eskiden) Binbaşı ve ondan yukarı olan; fermanlı memur; fermanlı imtiyaz. 2. Dağıtılmaları hakkında ferman verilen: Vaktiyle derebeyleri fermanlı olmuştu. 3. Şiddetli cezaya hak kazanan (cânt).

Türkçe Sözlük

(e. A.) (zarf hâli gösterir). Le, içinde, içre: Fil-asl = Aslında. Fil-cümle = Kısaca, nihayet. Fil-hSI = Derhal, ansızın. Filhakika = Hakikaten, gerçekten. Fî sebîl-illâh = Hak yoluna. Fi-mâbld = Bundan sonra. Fars. bâd-ez-İn. Fî nefs-ülemr ss Hakikatte. Filvaki = VAkıa, hakikaten. Fî yevmini = Günümüzde, zamanımızda. Eski yazışmalarda tarih başında konmak Adet olmuştur: Fİ 18 muharrem sene 1318.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Tüfek va tabancaya doldurulan barut ve kurşundan ibaret mermi ki, vaktiyle kâğıda sarılırdı, şimdi maden kovana sarılır. 2. Donanmalarda ve şenliklerde atflmak üzere barut ve başka maddelerle yapılan yanıcı, patlayıcı, korku verici maddeler: Arayıcı, kör, havâİ, çadır fişek, çarkı felek fişeği. Fişek atmak, yakmak. 3. Fişek şeklinde istif olmuş ve kâğıda sarılmış para vesaire, (denizcilik) Roket fişeği = Kazaya uğramış gemilerden imdat istemek için atılan fişek. mec. Dellfişek = Savruk ve düşüncesiz adam, kadın.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Orta parmağı baş parmağa sıktıktan sonra şiddetle bırakmakla parmağın tersiyle vurulan darbe. 2. Fiske vurmaktan hasıl olan bere ve şiş. Parmak ve deynek vesaire darbesi olan veya hastalıktan gelen kabarma: Yanağı fiske fiske olmuş, fiske fiske kabarmış. 3. Adı geçen iki parmağın yine o vaziyetiyle ufak taş vesaire atma: Fiske taşı. Fiske dokundurmamak — Toz kondurmamak, müdafaa etmek, sahip çıkmak. Fiskeşamdanı = Küçük el şamdanı.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s). tilki gibi, kurnaz; tilki renginde, sarımsı veya kızılımsı kahverengi; zamanla solmuş, eskimiş; fazla ekşimiş.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. galatât). Yanlış, yanılma, Ar. hatâ, sehv: Galat etmek, galat söylemek, yazmak. Galat-ı fâhiş = Pek kaba yanlış. Galat-ı meşhur = Yanlış olduğu halde öylece kullanılması Adet olmuş (kelime veya terkip).

İngilizce - Türkçe Sözlük

i, f, tlb kangren; f kan gren etmek veya olmak gangrenous s kangren olmuş, kangrenli

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Bitmiş, sona ermiş. Osm. mürûr etmiş, sabık, sâlif, mazi: Geçmiş zaman, geçmiş günler. 2. Çok olmuş, lüzumundan fazla olgun: Geçmiş meyve. Geçmiş olsun = Hastalara veya bir kaza atlatanlara olunan dua ve tebrik. 3. Macera, düşmanlık doğuran olay: Onun bir geçmişi vardır. O adamla bir geçmişiniz var mıdır? 4. Ölüler: Geçmişlerin adını lekeletmemen. Geçmişlerinizin canı için.

Genel Bilgi

Çocuk annesine sormuş: ‘Anne gelinlerin giysisi niçin beyaz renkte?’ Annesi cevaplamış: ‘Beyaz renk masumiyetin ve mutluluğun sembolüdür.’ Çocuk tekrar sormuş: Teki o zaman damatlar niçin siyah giyiyorlar?’

Eski Roma’da gelinliklerin rengi sarıydı. Gelinler yine sarı renkte peçe takıyorlardı. Peçe evli ve bekar kadınları ayırt ediyordu. Ortaçağlarda ise gelinliğin rengi üzerinde pek durulmadı. Kumaşın kaliteli ve gösterişli olması daha önemliydi. Herkes en iyi elbiselerini giyiyordu, renk de herkesin kendi tercihine göreydi.

Beyaz gelinlik adetinin yaygınlaşması 16. yüzyılda olmuştur. Bu yıllarda kraliyet ailesi gelinlerinin gümüşi renkte gelinlik giymeleri gelenekti. Kraliçe Viktorya bunu reddetti ve beyaz gelinlik giymekte ısrar etti.

Bundan sonra İngiliz ve Fransız yazarlar, beyaz rengin masumiyetin simgesi olduğu konusunu işlemeye başladılar. O dönem ahlakına göre bekaret evliliğin vazgeçilmez koşulu olduğu için beyaz gelinlik adeti tuttu. Evlenirken beyaz giysi giymek genç kızların bekaretlerini topluma ilan etmelerinin vasıtası oldu.

Gelinlikle ilgili bazı batıl inançlar da var. Bunlara göre gelinin gelinliğini bizzat kendisi dikmesi, damadın düğünden önce gelini gelinlikle görmesi, gelinin gelinliği düğünden önce giymesi uğursuzluk getiriyor.

Söz evlenmeden açılınca evlilik yüzüğünden de bahsetmek gerekiyor. İnsanların evlenince yüzük takmaları eski Mısırlıların inançlarına dayanıyor. Milattan 2800 yıl önce Mısır’da yaşayanlar dairenin veya halka şeklindeki cisimlerin, başlangıç ve bitiş noktalarının olmaması nedeni ile sonsuzluğu temsil ettiklerine inanıyorlardı. Yüzük evliliğin sonsuza dek süreceğini simgeliyordu. Sonra bu inanç ve adet Romalılar vasıtası ile iyice yaygınlaştı. Kazılarda o devirlere ait çok ilginç evlilik yüzüklerine rastlanılmıştır.

Evlilik yüzüğünün sol ele ve sondan bir önceki parmağa takılmasının sebebi ise modern tıbbın gelişmesinden önceki devirlere ait yanlış bir insan anatomisi bilgisidir. O zamanlarda dolaşım sistemimizdeki ana damarın sol elimizde bu parmaktan başlayıp kalbimize gittiği sanılıyordu. Böylece buraya takılan yüzükler evli çiftin kalben bağlılığını simgeliyordu. Gerçi şimdi damarların nereden gelip nereye gittiği biliniyor ama bu da bir adet olarak kaldı.

Türkçe Sözlük

(i. F.). Gezmiş, dönmüş, doiaşmış. Ber-geşte = Altüst olmuş. Ser-geşte = Başı dönmüş.

Türkçe Sözlük

(i.). Büyük durgun su, Ar. buheyre. Van gölü. Işkodra gölü. mec. Suyu çok yer, su basan yer: Yağmurdan ortalık göl olmuş, göl kesildi. Acı göl = Suyu tuzlu göl. Gölayağı = Göl suyunun fazlasını denize veya bir ırmağa akıtan çay. Gölotu = Sarı nilüfer. Gölbaşı = Göl suyunun menbaı, pınarı. Gölkestanesi = Suda yetişen ve meyvesi kestane gibi yenen bir çeşit bitki.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(bak.) go; (s.) ayrılmış; kaybolmuş; yok olmuş, mahvolmuş; öImüş; geçmiş; sevdalanmış, aşık olmuş. far gone çok ilerlemiş, ileri safhada; öIümün eşiğinde, bir ayağı çukurda . a gone feeling bitkinlik, baygınlık .

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Kendi istek ve arzusıyle bir iş gören, mecburî olmayan. 2. Kur’a efradından olmadığı veya kur’ası çıkmadığı halde kendi arzusıyle asker yazılan: Gönüllü asker: Gönüllüler çok gayret ettiler, gönüllülerin talimine memur olmuştu. 3. Kibirli, kasıntılı: Kız gönüllüdür, onu kocalığa kabûl etmez. Alçak gönüllü = Kibirsiz, mütevazı.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(çoğ. geese) (i.) kaz, (zool.) Anser; kaz eti; budala kimse, ahmak kimse. goose egg argo sıfır. goose flesh tüyleri diken diken olmuş deri. goose step kaz adımı; Alman askerinin yürüyüşü. cook one's goose işini bozmak. fox and geese kör- ebe oyunu; b

Türkçe Sözlük

(i.). 1. İnsanda ve hayvanlarda görme organı, Osm. Alet-i bâsıra, Ar. ayn, Fars. çeşm, dîde: Göz eçmak, göz kapamak, kara göz, elâ göz, gözün akı, karası, gözbebeği. 2. Görme, Ar. rü’yet, bâsıra: Gözü açık, gözü keskin. 3. Menbâ, kaynak, bir suyun yerden kaynadığı yer, kaynak, Ar. ayn: Su gözü. 4. Delik, çukur: Bal gümecinin gözleri; iğne gözü. Göz göz = Delik, delik. 5. Çekmece: Masanın gözündedir. 6. Taksim, bölük: Beş göz mağaza: O değirmenin üç gözü vardır. 7. Terazi kefesi: Terazi gözü. 8. Kemer: Köprü gözü. 9. Nazar, kötü bakış, Fars. çeşm-i bed: Göze gelmek, göz değmek. 10. Gözde olma, makbûl olma: Dünya gözümde yoktur. Bir şey gözüne girmiyor. 11. Teveccüh, sevgi, muhabbet: Göze girmek, gözden düşmek, gözden çıkmak. Göz atmak: İşaret etmek. Aç göz = Hırs, tamah, doymazlık. Aç göxlü = Tamahkâr, haris. Göz açmak sa 1. Doğmak, dünyaya gelmek. 2. Rahatlanmak, teneffüs etmek: İşten göz açamadım. 3. Dikkat etmek, ihtiyat üzere bulunmak: Gözünü aç. Gözlerini açmak = 1. Hayran olmak, hayrette kalmak. 2. Alıştırmak, uyandırmak, ikaz etmek. Gözlerini dört açmak = 1. Fazla dikkat etmek, ihtiyat üzere bulunmak. 2. Hayrette kalmak. Açıkgöz = Uyanık, fırsatçı. Gözü açık, gözü ardında = İsteğine erişememiş; arzusuna erişemeden ölmüş. Göz açıklığı = Zekâ, uyanıklık. İlk gözağrısı = 1. Birinci defa olarak çekilen aşk. 2. İlk evlât. Göz akı = Gözün beyaz kısmı. Göz almek = Gözü kamaştırmak. Gözotu = Ar. Haşîşe-tülayn (bitki). Öküzgözü = Arnika (bitki). Göz önü = Huzur: Göz önünde, huzurda. Gözevl = Gözün çukuru, Fars. hâne-i çeşm. Göz etmek = İşaret etmek. Göz ısırmak = Tanır gibi olmak. İki gözü iki çeşme = Çok ağlamayı anlatır. Göze batmak = Kıskançlığı mucib olmak. Gözbağı = Sihir, büyü. Gözbağcı = Büyücü, Ar. sehhâr, Fars. efsûnger. Gözbebeği = Gözün asıl gören merkezi ki, içinde karşıya gelen şahsın resmi görünmekle böyle adlandırılmıştır. Ar. insân-ül-ayn, Fars. merdümek-i çeşm. Göz belermek = Hiddetle bakıp tehdit etmek. Gözboncuğu = Nazara karşı takılan mavi boncuk. Gözboyamak = Dalavere ederek aldatmak, kandırmak, iğfal etmek. Bingözotu = Mahmûde denilen bir cins bitki. Patlak göz = 1. Bozulup dışarı fırlamış göz. 2. Tabiî olarak dışarıya fırlamış çıkıntılı göz. Gözü p«k = Cesur, yiğit. Göz pınarı = Gözün burun tarafındaki ucu. Gözde tütmek = Fazla istenmek, hasret duymak, imrenmek. Göz çıkarmak = 1. Kör etmek, gözünü sakatlamak. 2. Zarar vermek, bozmak, halel getirmek. Gözden çıkmak = Artık arzu olunmamak, bıkılmak, soğumak. O kadar hevesle yaptırdığım ev, istediğim gibi olmadığı için gözümden çıktı. Göz hapsi = 1. Kimse ile görüşmemek üzere bir odaya hapis ve tevkif. 2. Bir kimseye, gözünü ayırmadan bakma. Göz hekimi = Göz doktoru. Ar. kehhâl. Horoz gözü = Bir cins papatya. Gözdağı = Tehdit, korkutma. Dört gözle beklemek Sabırsızlıkla beklemek. Gözünü dört açmak = Pek ihtiyatlı davranmak. Göz değmek = Nazar isabet etmek. Göz demiri = (denizcilik) Geminin baş tarafında bulunan ve her vakit kullanılan büyük demir. Gözden düşmek = Teveccühü kaybetmek, itibarsız olmak. Göz dönme

İngilizce - Türkçe Sözlük

(f.), (i.) ihsan etmek, bahşetmek, vermek; bağışlamak, ferağ etmek, terketmek; teslim etmek; tasdik etmek, kabul etmek, farzetmek; (i.) bağış, teberru; senetle bağışlanan mal veya arazi; (huk.) ferağ, terk, hibe. take for granted olmuş gibi kabul etme

Ülke

Coğrafi Verileri

Konum: Karayipler’de, Karayip Denizinde adalar, Porto Riko’nun güneydoğusunda yer almaktadır.

Coğrafi konumu: 16 15 Kuzey enlemi, 61 35 Batı boylamı.

Haritadaki konumu: Orta Amerika ve Karayipler.

Yüzölçümü: 1,780 km².

Sınırları: toplam: 10.2 km.

sınır komşuları: Hollanda Antilleri (Sint Maarten) 10.2 km.

Sahil şeridi: 306 km.

İklimi: Subtropikal iklimin etkisindedir, yüksek nem oranı değişiklik göstermektedir.

Arazi yapısı: Basse -Terre iç kısımdaki dağlar arasında volkanik özellik taşıyanıdır; Grande-Terre bölümü ise alçak bir kireçtaşı oluşumudur; diğer yedi ada da çoğunlukla volkanik özellik taşımaktadır.

Deniz seviyesinden yüksekliği: en alçak noktası: Karayip Denizi 0 m; en yüksek noktası: Soufriere 1,484 m.

Doğal kaynakları: İşlenebilir arazi, turizmin gelişmesine olumlu katkıda bulunan iklim ve sahiller.

Arazi kullanımı: tarıma uygun topraklar: %11.7.

daimi ekinler: %2.92.

Diğer: %85.38 (2005 verileri).

Sulanan arazi: 60 km² (2003 verileri).

Doğal afetler: Haziran - Ekim ayları arasında kasırgalar (hurricane); Soufriere aktif yanardağdır.

Nüfus Bilgileri

Nüfus: 452,776 (Temmuz 2006 verileri).

Nüfus artış oranı: %0.88 (2006 verileri).

Mülteci oranı: -0.15 mülteci/1,000 nüfus (2006 tahmini).

Bebek ölüm oranı: 8.41 ölüm/1,000 doğan bebek (2006 tahmini).

Ortalama hayat süresi: Toplam nüfus: 78.06 yıl.

Erkeklerde: 74.91 yıl.

Kadınlarda: 81.37 yıl (2006 verileri).

Ortalama çocuk sayısı: 1.9 çocuk/1 kadın (2006 tahmini).

Ulus: Guadaluplu.

Nüfusun etnik dağılımı: Siyah veya melezler %90, beyazlar %5, Doğu Hindistanlılar, Lübnanlılar, Çinliler %5 civarındalar.

Din: Roma Katolikleri %95, Hindu ve pagan Afrikalılar %4, Protestanlar %1.

Diller: Fransız (resmi) %99, Creole kökenli (Hem Avrupa, hem de Asya soyundan gelenler).

Okur yazar oranı: 15 yaş ve üzeri için veriler.

Toplam nüfusta: %90.

erkekler: %90.

kadınlar: %90 (1982 verileri).

Yönetimi

Ülke adı: Resmi tam adı: Guadalup Bölgesi.

kısa şekli : Guadalup.

Yerel tam adı: Departement de la Guadeloupe.

yerel kısa şekli: Guadeloupe.

Bağımsızlık durumu: Fransa’ya bağlı bir ülkedir.

Başkent: Basse-Terre.

İdari bölmeler: yok (Fransa tarafından yönetilir).

Bağımsızlık günü: yok (Fransa’ya bağlıdır).

Milli bayram: Bastille Günü, 14 Temmuz (1789).

Anayasa: 28 Eylül 1958 (Fransız Anayasası).

Hukuk sistemi: Fransa hukuku.

Üye olduğu uluslararası örgüt ve kuruluşlar: FZ, WCL (Dünya Emek Konfederasyonu), WFTU (Dünya İşçi Sendikaları Federasyonu).

Ekonomik Göstergeler

Ekonomiye genel bakış: Guadalup ekonomisi tarım, turizm, hafif sanayi ve hizmet sektörüne dayanır. Turizm ülkede anahtar sektördür. Gelen turistlerin çoğu ABD’li turistlerdir. Tarımda eskiden beri şekerkamışı en önemli ürünlerden olmuştur. Son dönemlerde ise şekerkamışı yerini yavaş yavaş başka ürünlere - muz, patlıcan ve çiçeklere bırakmıştır. Hafif endüstri şeker ve rom imalatı ile dikkati çekmektedir. Bazı sanayi malları ve yakıt dışarıdan ithal edilir. İşsizlik

Türkçe Sözlük

(i. F.). Gül renginde, penbe: Yanakları gül-gûn olmuştu.

Türkçe Sözlük

(i. F.). Kaybolmuş, telef olmuş.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Arzın kendi mihveri üzerinde bir kere dönmesinden ibaret yirmi dört saatlik zaman. Ar. yevm, Fars. rûz: Ay otuz gündür, on gün geçti, beş gün evvel. 2. Yirmi dört saatlik günün aydınlık olan kısmı ki, ortalama on iki saat olup yazın uzar ve kışın kısalır, gündüz, gece mukabili, Ar. nehâr, Fars. rûz (bu mânâ ile bizce kullanılmaz olmuştur). 3. Zaman, çağ, devir, Fars. hengâm: Sultan Mahmud Han gününde, filân valinin gününde o vilâyette asayiş yerinde idi. 4. Hoş geçirilen zaman, ikbal, saadet, rahat: Zavallı, gün görmedi, gün görmüş, gün geçirmiş adam. 5. Hususî gün, resmî gün, yortu: Yarın İngiltere Kraliçesi’nln günü imiş, dün MÜsevîler’in günü idi. 6. Vakit, zamen: Bir gür zengin de olur, onun da günü var, gün oluı ki, çok kazanır. 7. Hel, iyi gün, kötü gün Günaşırı = Her iki günde bir, bir gül olup bir gün olmamak üzere: Günaşırı gc liyor, günaşırı ders okuyor. Ertesi gün = Bir gün sonra. Evvelki gün = Dünden e’ velki gün. İki gün evvel. İki günde bir = Günaşırı. Bir gün, günün birinde = B vakit, bir zaman: Bir gün gelecek ki, b gün olur ki. Bugün = Bulunduğumuz gü Ar. elyevm. Büngünkü günde = Bu zama da, zamanımızda, bulunduğumuz zamane Öbür gün = Yarından sonraki gün. I gün sonra = Yarın değil öbür gün. Günl den bir gün = Günün birinde. Bir gün vel = Mümkün olduğu kadar çabuk. Gi den güne = Gittikçe (günbegün demer II). Günü gününe = Aynı gün, arada ( geçirmeksizin. İşi günü gününde görmek Ertesi güne bırakmaksızın, Ar. bilâ-te’ Geçen gün = Birkaç gün evvel. Bugün de = Bu birkaç gün zarfında. Gün bu = Tam fırsat vaktidir.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Gürüldeyen şeyin sesi, büyük ses: Ormanda vahşî hayvanların gürültüsü işitiliyordu. Arabaların, yıkılan duvarın gürültüsü. 2. Muhtelif ve karışık sesler, patırtı, şamata, velvele: Çocuklar çok gürültü ediyordu; gürültü, patırdı dinleyemem. 3. Gök gürlemesi, Ar raad. 4. Karışıklık, kavga, Ar. nizâ İşçiler arasında bir gürültü olmuş, bir gürültü koptu. Gürültüye gitmek = De; bilinmeyerek ziyan olmak. Gürültüye p. buç bırakmamak = Korkmadan bildiği gibi yapmak.

Türkçe Sözlük

(i. A. «hâc.dan mü. ). Hacca gitmiş kadın, hacı olmuş kadın: Hâce hanım.

Türkçe Sözlük

(i. A. «hâc» dan galat) (c. hüccâc). Yılın belirli zamanında KAbe-i şerifeyi ziyaret edip hac farizasını yerine getirmiş adam: Hacıları götüren vapur geldi: Hüccâc-ı Müslimîn = Müslüman hacılar (Hıristiyanlığın kutsal yerlerini, bilhassa Kudüs’ü ziyaret eden Hıristiyanlar’a da hacı denir). Hacıotu = Bir çeşit bitki, kan kurutan. Hacıbaba = Hacı olmuş ihtiyar ve muhterem adam (çoğunun hacı olduğu düşünülerek Araplar’a ve bilhassa yaşlılarına denir). Hacılar bayramı = Kurban bayramı, Ar. ıyd-1 adhâ. Hacı hoca = Hacı olmuş dindar adam. Hacıyatmaz = Ne türlü atılsa ağırlığının olduğu tarafa dönüp ayaküstü duran oyuncak. Hacılar yolu = Saman yolu, Fars. kehkeşân.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Erkek İsmi) 1.Arslan. 2.Heybetli, azametli demektir. - Hz.Peygamber’in amcası, Mekke döneminde müslüman olmuş, Uhud Savaşı’nda Vahşi tarafından şehid edilmiştir.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Kadın İsmi) - Arapların en büyük ünlü hanım şairi. Müslüman olmuştur.

Türkçe Sözlük

(HARAP) (i. A.). Viran etme, viranlık, yıkma, bozma, bayındırlığın ortadan kalkması: Kiracılar evi harâb ettiler. Savaşın geçtiği yerler harâb oldu (tahrip gibi). (Türkçe’de) 1. Bozulmuş,yıkılmış, viran, mamurun zıddı: Harap bir ev, harap bir memleket. 2. Sarhoşluktan dolayı perişan, bitkin olan: Mest ü harâb olmuş. Hâne-harâb = mec. Evi yıkılmış, her tarafı viran, işi berbat (kimse).

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i.), (f.) tavada pişirilen kıymalı patates; karmakarışık şey; berbat olmuş şey, bozulmuş şey; argo haşiş; (f.) et kıymak; ABD, (k.dili) bozmak; ABD, argo. garsonluk etmek. hash house ABD, argo. aşevi. hash over (k.dili) tartışmak, müizakere etmek.

Türkçe Sözlük

(son a’yı uzatarak söylemek çok büyük hatadır ki, son zamanlarda böyle talâffuz moda olmuştur) (i. A. «hutûr’ dan if. mü) (c. hâtırât). 1. Hatıra gelen şey, fikre doğan şey: Bir hatıra olmak üzere söylüyorum. 2. Hatırda kalmış şey, yâdigâr: Gençliğimin bir hâtırası.

Türkçe Sözlük

“Atmosferik perspektif” olarak da bilinir. Resim sanatında fon farklılıklarıyla yaratılan derinlik yanılsaması. Uzaktaki nesnelerin havanın etkisiyle daha açık tonla algılanması temeli üzerine kurulmuştur. Bir terim olarak ilk kez Leonardo Da Vinci tarafından kullanılmakla birlikte, hava perspektifi Antik Çağdan beri bilinmektedir. Roma Döneminde Pompei`deki duvar resimlerinde kullanılmış, 8.yy.daysa Çin resimlerinde görülmüş ve en yetkin düzeyine Song dönemi manzara resimleriyle ulaşmıştır. Bütün Orta Çağ boyunca unutulan bu teknik, 15. yy.da Flaman ressamlarınca yağlıboya resimle birlikte yeniden kullanılmaya başlanmıştır. Bu tekniği bütün olanaklarıyla doruk noktasına çıkaran sanatçıysa J. M. W. Turner olmuştur. Turner` in resimlerinde sonsuza uzanan mekân duygusu ve buğulu atmosfer, daha sonra Monet ve İzlenimciliğin öbür temsilcileri tarafından da kullanılmıştır.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Kadın İsmi) - Esmer kadın. Havva: Hz.Adem (a.s.)’in karısı, ilk kadın. Adem (a.s) cennette uyurken sol kaburga kemiğinden yaratılmıştır. İnsan soyunun başlangıcı yani türeyiş, onların bir arada yaşamaya başlamasıyla vaki olmuştur.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Asıl mânâsı arslan olup Hazret-i Ali’ye lakap olmuştur. Pek cesur ve kahraman mânâsına da gelir.

Genel Bilgi

Kış mevsimi yaklaştıkça, hava soğur, günler kısalır, yapraklar renk değiştirir ve yere düşerler, kar toprağın üzerini kaplar. İnsanlar sıcak alışveriş merkezlerinde ihtiyaçlarını alıp, sıcak arabalarında, sıcak evlerine gelirler. Üzerlerine kazaklar, hırkalar giyerler. İyi de, tabiatta doğal ortamda yaşayan hayvanlar kışı nasıl geçirir, hiç düşündünüz mü?

Bir kısmı daha ılıman yerlere göçeler. Bu konuda kuşlar ve balıklar avantajlıdır. Bazıları kendilerini kışa adapte ederler, daha kalın yeni tüyler çıkarırlar. Hatta bazı tavşan türlerinde karda saklanabilmek için tüyler beyazlaşır. Bazıları yiyeceklerini önceden depoladıkları bir sığınak bulurlar. Bazıları da toprakta derin tüneller açarlar ama bazıları için de kış mevsimini uyuyarak geçirmekten başka çare yoktur.

Genellikle ayıların kış uykusuna yattıkları bilinir ama bu doğru değildir. Gerçi ayılar kışın mağaralarda uzun uzun uyurlar ama bu kış uykusu değildir. Daha doğrusu kış uykusu bir çeşit uyku değildir. Normal canlılarda uyanıkken ve uyku halindeyken, vücut ısısında ve metabolizmanın çalışmasında ciddi bir fark yoktur. Oysa kış uykusu, hayvanların hayat ile ölümü ayıran çizgiye kadar gelmeleri şeklinde tanımlanabilir.

Bazı hayvanların kış uykusuna yatmalarının iki sebebi vardır: Havanın çok soğuması ve yiyecek bulma güçlüğü. Soğuk havada yaşayabilmek için hayvanların daha çok enerjiye ihtiyaç duymalarına rağmen karlı kış günlerinde yiyecek bulma imkanı azalır. Kış uykusu bu zor mevsimde hayvanın enerji ihtiyacını azaltır, enerji tasarrufu sağlar.

Kış uykusu bildiğimiz şekilde uymak değildir. Buna bilim dilinde ‘’hibernasyon’’ diyorlar. Vücut ısısının ortam sıcaklığına düştüğü bu durumu birçok balık türünde, kurbağalarda, sürüngenlerde, kuşlarda ve memelilerde görebiliyoruz.

Hakiki anlamda kış uykusuna yatan bir hayvanı (hibernatör) gördüğünüde, ölmüş olduğunu sanabilirsiniz. Vücut ısıları sıfır dereceye kadar düşebilir. Bir dakika içinde sadece brkaç kez nefes alırlar, kalp atış hızı o kadar düşüktür ki, hissedilmez bile. Havalar ısındığında ise vücudun normal düzene geçmesi sadece birkaç saat alır.

Kış uykusuna yatan hayvanlar, uyku süresince kendi vücutlarındaki yağı tükettikleri gibi ara ara uyanarak bulundukları yere yazdan stok ettikleri yiyeceği yiyenler de vardır.

Kış uykusu sırasında hayvanlar vücut ağarlıklarının yüzde kırkına yakınını kaybederler. Bu kaybın yüzde doksanına periyodik olarak uyanmalardaki ısı üretimi ve enerji kaybı sebep olurken geri kalan yüzde on kayıp ise uyku sırasında olur. Kış uyksu kış boyunca sürmez. Hayvanlar havaların soğumaya başlaması ile birkaç günlük bir uyku periyoduna girerler. Kış mevsiminin şartları ağırlaştıkça bu periyotlar uzar.

Türkçe Sözlük

(i. F.). Güz mevsimini görmüş, sararıp solmuş.

Türkçe Sözlük

(i. F.). Hazan (sonbahar) görmüş, sararıp solmuş yer, güz bahçesi.

Türkçe Sözlük

(e: A.). Ölmüş, kaybedilmiş bir şeye duyulan hasret için söylenir, yazık, haniya, nerde: Heyhât... Gençlik günleri geçti I

Türkçe Sözlük

(i. F„ Ar. husûl = peydâ olma. F. pezîreften = kabûl etme). 1. Kabil-i husûl = Husûlü mümkün, hâsıl olabilir. 2. Husûl bulmuş, hâsıl olmuş: Husûl-pezîr oldu = Gerçekleşti, hâsıl oldu.

Türkçe Sözlük

(İCAD) (i. A. «vücûd» dan masdar). Vücuda getirme, yoktan var etme, bulma, keşif, ihtirâ: Matbaanın icadı. Yeni icat = Yeni çıkmış şey, Osm. ihtirâ-ı cedîd. mec. İcat etmek = Olmamış şeyi olmuş gibi göstermek, yalan kurmak, leadkerde = İcat olunmuş: Radyo, Marconi’nin İcâd-kerdesidir.

Türkçe Sözlük

(i. A. «gubâr» dan masdar). 1. Tozlanma, üzerine toz konma. 2. (iğbirâr-ı hâtır’dan kısaltılma): Hatır kalma, gücenme: O söz iğbirârını mucib olmuş. Iğbırârına sebep olmuş. Iğbirâr-ı hâtır.

Türkçe Sözlük

(i. F., Ar. ihsan = iyilik, Fars. dîde = görmüş) (c. ihsân-dîdegân). Birinin lutuf ve ihsanını görmüş, nimetine nail olmuş olan, minnettar.

Türkçe Sözlük

(i. A. masdar) (c. ihtirâAt). Görülmemiş bir Alet, makine vesaire icadı: Telgrafın, vapurun, matbaanın ihtirâı. mec. Asılsız bir şeyin kurulup olmuş, varmış gibi gösterilmesi: Bu haberi kendisi ihtirâ etti. 3. (edebiyat) Kimse tarafından kullanılmamış tâbirler ve mazmunlar kullanma: Bu şairin ihtirâ-kârâne eserleri vardır (ihtirâ, halk, icad, keşif, ihdâs, ibdâ arasında fark vardır. İhtirâ, fikir sayesinde bulunmuş bir tertiple yepyeni bir şey meydana koymak; halk, büsbütün yoktan var etmek; icad, meçhul bir şeyi var edip ortaya çıkarmak; keşif, mevcut olduğu halde herkesin bilmediği ve meçhul bulunan bir şeyi ortaya çıkararak malûm eylemek; İhdâs, yeni bir şey çıkarmak ve yeni tarzda bir şey meydana koymak; ibdâ ise yenilikle beraber güzellik ve hususiyetiyle de dikkat nazarını çekecek bir şey bulup ortaya atmaktır. Telgraf, vapur ihtirâ olundu. Alem, insan halk buyruldu. Gemicilik, ziraat, ticaret icad olundu. Amerika, Neptün gezegeni, platin madeni keşfolundu. Yeni olaylar ihdas olundu. Fonograf, telefon ibdâ edildi, icat daha mutlak ve umumî olup, diğerleri yerine de kullanılabilir).

Türkçe Sözlük

eski: İLERÜ (aslı: il’den İLGERÜ) (i.). 1. Önde; zıddı: geri, Fars. piş: İleri olmak, oturmak, bulunmak; geçmek, ileri gel. 2. İlerde, önde bulunan, önden giden: İleri hat, ileri karakol. 3. Daha önde bulunan, Ar. mütekaddim, sâbık: O, bizden ileridir. 4. Terakki etmiş, yükselmiş, ilerlemiş, geçmiş, başta, önde: Sanayide İngiltere, Fransa’dan ileridir. Almanca’da o, benden çok ileridir. 5. Vakti, ileri gösteren (saat): Bu saat çok ileridir. Aksi: geri. 6. Ön taraf, bir şeyin önü: Kervanın İlerisi gözümüzden kaybolmuştu. Gidilecek olan yer, önde bulunan mesafe: Yolun ilerisi düzdür, ilerimiz ovadır. Gelecek zaman, Ati, müstakbel: İlerimiz yazdır. İleride = 1. Önde, başta. 2. Gelecekte, Osm. Atide, istikbalde. İleriden = Önden. İleri almak = Takdim etmek, öne geçirmek. İleride olmak = Yüksekçe bir görevde bulunmak. İleri çıkmak = Karşılamak, Osm. istikbâl etmek. İleri sürmek = 1. Sevketmek, götürmek. 2. Söylemek veye teklif etmek. İleri çekmek = İlerletmek = Terakki ettirmek. İleri geçmek = Yarışmak, yarışarak kazanmak. İleri gelmek = Çıkmak, bir sebepten dolayı olmak. Ilerigelen = Nüfuz ve iktidar sahibi. İleri gitmek = 1. Terakki etmek. 2. Haddini aşmak. İleri varmak = Aynı mânâ.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. akraba ile zina kabilinden; akrabası ile zina yapmış; akraba ile zina yapmaktan hâsıl olmuş.

Genel Bilgi

Televizyonda seyretmiş, gazetelerde okumuş belki de bizzat şahit olmuşsunuzdur. Bazı insanlar kızgın korlar üzerinde, üstelik de çıplak ayakla yürüyebilmekte, ayaklarına da bir şey olmamaktadır. Bu 3-4 metre uzunluğundaki ateş yığınım hiç acı çekmeden ve yara almadan yürüyerek geçenler bunu nasıl ve niçin yapıyorlar, kendilerini nasıl hissediyorlar?

Ateş yürüyüşü Hindistan, Japonya, Güney Afrika, Endonezya, Tahiti gibi yerlerde binlerce yıldan beri dini geleneklere dayanarak uygulanagelmiştir. Günümüzde ise gösteri ve psikolojik tedavi de dahil bir çok amaçla uygulanmakta, bu konuda bilimsel toplantılar ve seminerler düzenlenmektedir.

Psikolojik tedavi amacı ile uygulayanlar asıl amacın ateşin üzerinden yürümeyi başarmak değil, bunu başardıktan sonra güven duygusu ile özel hayatta ve iş yaşamında da başarılı olmak olduğunu söylüyorlar. Önemli olanın ateşe hükmetmek değil, güvenemediğimiz her şeyin üzerine cesaretle gitmek olduğunu savunuyorlar.

Peki nasıl oluyor da ateşte yürüyenlerin ayaklarına bir şey olmuyor? Olaya ruhsal bilinç değil de bilimsel açıdan yaklaşanların değişik görüşleri var. Bir görüşe göre 200 - 300 derece sıcaklıkta ayak tabanları normalden çok ter atmakta, bu ter tabakası koruyucu bir örtü oluşturmaktadır.

Nasıl kızgın bir tava üzerine düşen su damlası, aralarında oluşan buhar tabakası nedeniyle hemen yok olmaz, tava üzerinde zıplayıp durursa, onun gibi bir şey. Ancak ayak tabanı ile kızgın kömürler arasında böyle bir şeyin oluşması mümkün görülmüyor.

Bir diğer görüşe göre önemli olan ayağın kömürler üzerine basış süresidir. Buna göre yüksek sıcaklıklar, çok kısa bir sürede etkili oldukları zaman acı vermiyorlar. Deri yüzeyindeki alıcılar ısıya oldukça yavaş reaksiyon gösterdiklerinden 0,3 saniyeden kısa bir sürede etkili olan 500 derecelik bir sıcaklığı yalnızca 2 derece olarak algılıyorlar. Bu nedenle ateş üzerinde yürüyenler işin tekniğini biliyorlar ve çok hızlı hareket ediyorlar, böylece ateşe basış sürelerinin çok kısa olmasını sağlıyorlar.

Ama bu görüş de tam tatminkar değil. Basış süresi 0,3 saniyeyi geçmesine hatta 7 saniyeyi bulmasına rağmen ayakları yanmayan yürüyücüler de var. Ateş üzerinde çorapla yürüyenlerin ayaklarının duyarsızlığı trans hali ile açıklansa bile bu, çorapların nasıl olup da yanıtladığını açıklayamaz.

Yürüyüş sırasında beynin acıyı bastıran ‘endorfin’ gibi maddeleri salgıladığı doğrudur ama bu da ayak taban derilerinin nasıl olup da yanmadığına açıklık getirmez.

Psikologlara göre ateş yürüyüşü henüz bilimsel yöntemlerle tam açıklığa kavuşturulabilmiş değildir. Hiç bir dini inancı olmayanlar da dahil, ateşte yürüyenlere kendilerinin bu gücü nereden aldıkları sorulduğunda, tümü aynı cevabı veriyor: İnanç.

Genel Bilgi

Ayak yere basarak vücudun tüm ağırlığını taşır. İnsan gövdesinde en ağır görev ayaklara düşer. Yetişmiş bir insanın vücudunda 206 kemik vardır, bunların neredeyse dörtte biri, 62 adedi ayak ve bacaklarımızdadır. Vücut ağırlığım taşıyan ve hareketi sağlayan bu organın bakımı ayakkabı ile başlar.

Ayak kemikleri yere düz basmaz. Taban çukuru denilen içbükey bir kubbenin iki ucuna ve kenarlarına basılır. Ayağın taban kısmının yapısı oldukça karışıktır. Burada birçok kas, kiriş, damar ve sinir yer almaktadır. Vücudumuzdaki kasların içinde en güçlüsü tabanlarımızda bulunur. İnsanın en hassas bölgelerinden biri olan bu bölgeyi korumak insan hayatı için çok önemlidir.

Çoğu ayakkabı ‘taban’ adı verilen ve kullanıldıkça eskiyen kalın bir alt parça ile ‘saya’ adı verilen ve ayağı saran daha ince bir üst parçadan oluşur. Ayakkabılar dünyada çok farklı iklimlerde yaşayan insanların yaşam şartlarına göre değişiklik gösterdiği gibi tarih boyunca moda da ayakkabıların şekilleri üzerinde çok etkili olmuştur.

Gerçi İspanya’daki 12-15 bin yıl öncelerine ait mağara resimlerinde erkeklerde deri, kadınlarda kürkten yapılmış giysiler görülüyor ama dünyadaki en eski ayakkabı izine, kuruyan çamur içinde sertleşip günümüze kadar kalmış olarak Mezopotamya’da rastlanmıştır.

Günümüzdeki anlamı ve şekli ile ayakkabının ilk olarak sandalet şeklinde sıcak iklimli ülkelerde ortaya çıktığı sanılıyor. İlk ayakkabılar ham deri, ayağın girebileceği şekilde bir zarf haline getirilerek yapılırdı. Bu ayakkabılar ayağın altını kızgın kumlardan, üstünü güneş ve sıcaktan koruyorlardı.

Mısır sanat eserlerinde hükümdar ve tanrılar daima çıplak ayaklı olarak görülürler. Sandaletlerin ise bu devirde sadece ev içinde giyildiği tahmin edilmektedir. Hititler bugün Anadolu’da çok az da olsa hala kullanılan çarıklara benzer ayakkabılar giyerlerdi.

Ortaçağda kızı evlenen bir baba onun üzerindeki otoritesini evleneceği adama bir ayakkabı töreni ile devrediyordu. Bugün bazı Batı ülkelerinde yeni evlenen çiftin arabalarının arkasına ayakkabı bağlama adeti de o günlerden, kız babasının damadına kızının ayakkabılarından birini vererek, artık onun himayesine girdiğini belirtmesi adetinden kalmadır.

Avrupa’da 11. yüzyıldan 15. yüzyıla kadar sivri burunlu ayakkabılar moda oldu. Ortadoğu bölgesinde ise ayağı kızgın kumlardan korumak amacı ile yüksekte tutabilmek için ayakkabılara topuk ilave edildi. Avrupa’da 16. ve 17. yüzyıllarda bütün ayakkabıların topukları kırmızı renge boyanıyordu.

Avrupa’da 18. yüzyıla kadar kadın ve erkek ayakkabıları farklı değildi. Yüksekliği 15 santimetreyi bulan topuklu ayakkabıları Avrupa’da o yıllarda sadece üst sınıfa mensup insanlar (tabii iki kişinin yardımıyla) giyebiliyordu.

19. yüzyıla gelene kadar tüm dünyada her iki ayak için de eş ayakkabılar kullanıldığını yani ayakkabılarda sağ sol farkının olmadığını biliyor muydunuz? Sağ ve sol ayaklar için ayrı ayrı ayakkabı üretimine ilk olarak ABD’de, Philadelphia’da başlandı.

Altı lastik ayakkabılar ise ilk olarak 1916’da yine ABD’de yapıldı ve bunlara ‘ket’ (ked) adı verildi. Botlar ise ata binmenin yaygın olduğu soğuk ve dağlık bölgeler ile sıcak ve kumlu çöllerde ortaya çıktılar. Kadınlar için ilk bot 1840 yılında Kraliçe Victoria için dizayn edildi. Bağcıklı rahat yürüyüş ayakkabısı ise Birinci Dünyâ Savaşı sırasında ortaya çıktı.

Osmanlı Türkleri’nde de deri işleme sanatının çok gelişmiş olması ve özellikle Yeniçeri Ocağı’nın at binmede uygun olan yumuşak deri çizmelere gösterdiği ihtiyaç yüzünden ayakkabıcılık çok gelişmiştir.

Bugün artık en ilkel topluluklarda bile insanlar bir çeşit ayakkabı giyiyor. Dünyada kaç çift ayakkabı var bilinmiyor ama uzayda dolaşan bir çift olduğu biliniyor. Ay’a ilk ayak basan astronot Neil Armstrong’un ayakkabıları dönüş yolculuğunda herhangi bir hastalık veya bilinmeyen bir kirlenme tehlikesine önlem olmak üzere dünyaya getirilmeyip uzaya bırakılmış. Şimdi uzayda dolanıp duruyorlar. Diğer astronot ile daha sonra gidenlerin ayakkabıları şimdi neredeler acaba?

Genel Bilgi

Ayak yere basarak vücudun tüm ağırlığını taşır. İnsan gövdesinde en ağır görev ayaklara düşer. Yetişmiş bir insanın vücudunda 206 kemik vardır, bunların neredeyse dörtte biri, 62 adedi ayak ve bacaklarımızdadır. Vücut ağırlığını taşıyan ve hareketi sağlayan bu organın bakımı ayakkabı ile başlar.

Ayak kemikleri yere düz basmaz. Taban çukuru denilen içbükey bir kubbenin iki ucuna ve kenarlarına basılır. Ayağın taban kısmının yapısı oldukça karışıktır. Burada birçok kas, kiriş, damar ve sinir yer almaktadır. Vücudumuzdaki kasların içinde en güçlüsü tabanlarımızda bulunur. İnsanın en hassas bölgelerinden biri olan bu bölgeyi korumak insan hayatı için çok önemlidir.

Çoğu ayakkabı ‘taban’ adı verilen ve kullanıldıkça eskiyen kalın bir alt parça ile ‘saya’ adı verilen ve ayağı saran daha ince bir üst parçadan oluşur. Ayakkabılar dünyada çok farklı iklimlerde yaşayan insanların yaşam şartlarına göre değişiklik gösterdiği gibi tarih boyunca moda da ayakkabıların şekilleri üzerinde çok etkili olmuştur.

Gerçi İspanya’daki 12 - 15 bin yıl öncelerine ait mağara resimlerinde erkeklerde deri, kadınlarda kürkten yapılmış giysiler görülüyor ama dünyadaki en eski ayakkabı izine, kuruyan çamur içinde sertleşip günümüze kadar kalmış olarak Mezopotamya’da rastlanmıştır.

Günümüzdeki anlamı ve şekli ile ayakkabının ilk olarak sandalet şeklinde sıcak iklimli ülkelerde ortaya çıktığı sanılıyor, ilk ayakkabılar ham deri, ayağın girebileceği şekilde bir zarf haline getirilerek yapılırdı. Bu ayakkabılar ayağın altını kızgın kumlardan, üstünü güneş ve sıcaktan koruyorlardı.

Mısır sanat eserlerinde hükümdar ve tanrılar daima çıplak ayaklı olarak görülürler. Sandaletlerin ise bu devirde sadece ev içinde giyildiği tahmin edilmektedir. Hititler bugün Anadolu’da çok az da olsa hala kullanılan çarıklara benzer ayakkabılar giyerlerdi.

Ortaçağda kızı evlenen bir baba onun üzerindeki otoritesini evleneceği adama bir ayakkabı töreni ile devrediyordu. Bugün bazı Batı ülkelerinde yeni evlenen çiftin arabalarının arkasına ayakkabı bağlama adeti de o günlerden, kız babasının damadına kızının ayakkabılarından birini vererek, artık onun himayesine girdiğini belirtmesi adetinden kalmadır.

Avrupa’da 11. yüzyıldan 15. yüzyıla kadar sivri burunlu ayakkabılar moda oldu. Ortadoğu bölgesinde ise ayağı kızgın kumlardan korumak amacı ile yüksekte tutabilmek için ayakkabılara topuk ilave edildi. Avrupa’da 16. ve 17. yüzyıllarda bütün ayakkabıların topukları kırmızı renge boyanıyordu.

Avrupa’da 18. yüzyıla kadar kadın ve erkek ayakkabıları farklı değildi. Yüksekliği 15 santimetreyi bulan topuklu ayakkabıları Avrupa’da o yıllarda sadece üst sınıfa mensup insanlar (tabii iki kişinin yardımıyla) giyebiliyordu.

19. yüzyıla gelene kadar tüm dünyada her iki ayak için de eş ayakkabılar kullanıldığını yani ayakkabılarda sağ sol farkının olmadığını biliyor muydunuz? Sağ ve sol ayaklar için ayrı ayrı ayakkabı üretimine ilk olarak ABD’de, Philadelphia’da başlandı. Altı lastik ayakkabılar ise ilk olarak 1916’da yine ABD’de yapıldı ve bunlara ‘ket’ (ked) adı verildi. Botlar ise ata binmenin yaygın olduğu soğuk ve dağlık bölgeler ile sıcak ve kumlu çöllerde ortaya çıktılar. Kadınlar için ilk bot 1840 yılında Kraliçe Victoria için dizayn edildi. Bağcıklı rahat yürüyüş ayakkabısı ise Birinci Dünya Savaşı sırasında ortaya çıktı.

Osmanlı Türkleri’nde de deri işleme sanatının çok gelişmiş olması ve özellikle Yeniçeri Ocağı’nın at binmede uygun olan yumuşak deri çizmelere gösterdiği ihtiyaç yüzünden ayakkabıcılık çok gelişmiştir.

Bugün artık en ilkel topluluklarda bile insanlar bir çeşit ayakkabı giyiyor. Dünyada kaç çift ayakkabı var bilinmiyor ama uzayda dolaşan bir çift olduğu biliniyor. Ay’a ilk ayak basan astronot Neil Armstrong’un ayakkabıları dönüş yolculuğunda herhangi bir hastalık veya bilinmeyen bir kirlenme tehlikesine önlem olmak üzere dünyaya getirilmeyip uzaya bırakılmış. İimdi uzayda dolanıp duruyorlar. Diğer astronot ile daha sonra gidenlerin ayakkabıları şimdi neredeler acaba?

Genel Bilgi

Dünyadaki 6 milyar kişinin konuştuğu 3000’den fazla dil vardır ama dünya nüfusunun yarısı bu dillerden yalnızca 15’ini konuşmaktadır. En çok sayıda insanın konuştuğu dil ise Çin’deki Mandarin dilidir. Yazı dili bütün Çin’de aynı olmasına rağmen halkın yüzde 70’i Mandarin dilini konuşur ve kuzeyde oturan bir kişi güneydekinin konuştuğunu anlamaz.

Afrika’da 1000’e yakın dil konuşulmaktadır fakat l milyondan çok kişinin konuştuğu dillerin sayısı 30’u geçmez. Hindistan’da 800’den fazla dil konuşulmaktadır. Hatta bu kalabalık ülkede, her 12 kilometre gittikçe lisanın değiştiği söylenmektedir.

Genetik bilimi, insanlığın dünyanın belli bir noktasında, çok büyük bir olasılıkla Yakın Doğu’da doğarak yayıldığı ve dünya üzerindeki iki toplum coğrafi olarak birbirinden ne kadar uzaksa genetik yapılarının da o kadar farklı olduğu düşüncesini doğrulamaktadır. Örneğin Çin, Japon gibi doğu milletleri genetik olarak birbirlerine, Avrupalılar ise Kuzey Afrikalılara, Ortadoğululara ve Hintlilere daha yakındırlar.

Dünyanın bu genetik haritası ile konuşma lisanlarının yayılışı paralellik gösterir. Teoriye göre milattan önce 7500 yıllarında tarımın başlaması ve hayvancılığın gelişmesi ile birlikte Yakın Doğu’dan Avrupa’ya, Kuzey Afrika’ya ve Hindistan’a büyük göçler olmuştur. Bu büyük göç dalgaları üç ana dil gurubunun oluşmasına yol açmışlardır.

Diller arasındaki akrabalığa, bir başka deyişle dillerin tarihsel oluşumuna dayanan bu sınıflandırmada, ortak bir kökenden kaynaklandıkları varsayılan diller aynı öbeğe konulmuştur. Çelişkili olmalarına ve tam tatminkar açıklaması yapılamamasına rağmen bu üç dil grubu şunlardır: (1) Hint-Avrupa dilleri, (2) Ural-Altay dilleri, (3) Hami-Sami dilleri.

Türk dilleri Ural-Altay ailesinin Altay öbeğindedir. Büyük dil öbeklerinin dışında sınıflandırılmalarına rağmen Kore, Japon ve Eskimo dilleri de bu aileden gösterilir. Hami-Sami dillerinin en belirgin örneği Arapça’dır. Çin-Tibet ve Kafkasya dilleri, Avustralya, Afrika ve Amerika yerli dilleri bu ana sınıflandırmanın dışındadırlar.

Diller ayrıca dilbilgisi yapılarına göre de dört sınıfa ayrılır: (1) Kelimelerin kısa kısa, ek almadan, cümle içindeki yerlerine göre anlam yüklendikleri diller (Çin, Vietnam, vb.); (2) Zaman, kişi, olumsuzluk gibi tüm durumların fiilin köküne ek gelmesiyle türetilen diller (Türkçe); (3) Dilbilgisi bağlantılarının fiil kökünde değişiklik yapılarak ifade edildiği diller (Hint-Avrupa, Hami-Sami); (4) Sözcüklerle ekler birleştirilerek bir cümlenin tek sözcüğe dönüştürüldüğü diller (Eskimo). Örneğin Eskimo dilinde “takusariartorumagaluarnerpa” kelimesi “onun bununla uğraşmaya gerçekten niyetli olduğunu sanıyor musunuz” anlamına gelir.

Dünyadaki bütün dillerin tek ortak yanı, en çok kullanılan kelimelerin, daha az kullanılanlara göre az sayıda harfle yazılmaları, yani daha kısa olmalarıdır. Ayrıca hemen hemen bütün lisanlarda vücudun kısımlarının ve organlarının isimlerinin bir çoğu kısa kelimelerle ifade edilir. Türkçe’deki baş, bel, kaş, göz, kas, dil, diş, el, kol, saç, aya, ten, diz, kan, boy, bel, kıl, vb. gibi.

Lisanın zenginliğinde milletlerin yaşadığı ortamın ve kültürün etkisi vardır. Eskimo’lar ata, sadece at demekle yetinirken Türklerde atın cinsine, yaşına, rengine göre değişik isimleri vardır. Ancak bizler de ‘kar’a sadece kar derken Eskimo dilinde karı ve yağışını tanımlayan 32 kelime vardır.

Hayvanlara sesleniş bile dillere göre değişir. Bir İngiliz tavuğunu “bili-bili” diye çağırırsanız anlamaz. İngilizler tavuğu “çak-çak” (chuck), Finliler “fibi-fibu” diye çağırırlar ama hemen hemen bütün dillerde tavuğu kovalama sesleri birbirlerine benzer; kış-kış, kuş-kuş, kş-kş, kiş-kiş...

Genel Bilgi

Dünyadaki 6 milyar kişinin konuştuğu 3000’den fazla dil vardır ama dünya nüfusunun yarısı bu dillerden yalnızca 15’ini konuşmaktadır. En çok sayıda insanın konuştuğu dil ise Çin’deki Mandarin dilidir. Yazı dili bütün Çin’de aynı olmasına rağmen halkın yüzde 70’i Mandarin dilini konuşur ve kuzeyde oturan bir kişi güneydekinin konuştuğunu anlamaz.

Afrika’da 1000’e yakın dil konuşulmaktadır fakat 1 milyondan çok kişinin konuştuğu dillerin sayısı 30’u geçmez. Hindistan’da 800’den fazla dil konuşulmaktadır. Hatta bu kalabalık ülkede, her 12 kilometre gittikçe lisanın değiştiği söylenmekledir.

Genetik bilimi, insanlığın dünyanın belli bir noktasında, çok büyük bir olasılıkla Yakın Doğu’da doğarak yayıldığı ve dünya üzerindeki iki toplum coğrafi olarak birbirinden ne kadar uzaksa genetik yapılarının da o kadar farklı olduğu düşüncesini doğrulamaktadır. Örneğin Çin, Japon gibi doğu milletleri genetik olarak birbirlerine, Avrupalılar ise Kuzey Afrikalılara, Ortadoğululara ve Hintlilere daha yakındırlar.

Dünyanın bu genetik haritası ile konuşma lisanlarının yayılışı paralellik gösterir. Teoriye göre milattan Önce 7500 yıllarında tarımın başlaması ve hayvancılığın gelişmesi ile birlikte Yakın Doğu’dan Avrupa’ya, Kuzey Afrika’ya ve Hindistan’a büyük göçler olmuştur. Bu büyük göç dalgaları üç ana dil gurubunun oluşmasına yol açmışlardır.

Diller arasındaki akrabalığa, bir başka deyişle dillerin tarihsel oluşumuna dayanan bu sınıflandırmada, ortak bir kökenden kaynaklandıkları varsayılan diller aynı öbeğe konulmuştur. Çelişkili olmalarına ve tam tatminkar açıklaması yapılamamasına rağmen bu üç dil grubu şunlardır:

(1) Hint-Avrupa dilleri, (2) Ural-Altay dilleri, (3) Hami-Sami dilleri.

Türk dilleri Ural-Altay ailesinin Altay öbeğindedir. Büyük dil öbeklerinin dışında sınıflandırılmalarına rağmen Kore, Japon ve Eskimo dilleri de bu aileden gösterilir. Hami-Sami dillerinin en belirgin örneği Arapça’dır. Çin-Tibet ve Kafkasya dilleri, Avustralya, Afrika ve Amerika yerli dilleri bu ana sınıflandırmanın dışmdadırlar.

Diller ayrıca dilbilgisi yapılarına göre de dört sınıfa ayrılır:

(1) Kelimelerin kısa kısa, ek almadan, cümle içindeki yerlerine göre anlam yüklendikleri diller (Çin, Vietnam, vb.);

(2) Zaman, kişi, olumsuzluk gibi tüm durumların fiilin köküne ek gelmesiyle türetilen diller (Türkçe);

(3) Dilbilgisi bağlantılarının fiil kökünde değişiklik yapılarak ifade edildiği diller (Hint-Avrupa, Hami-Sami);

(4) Sözcüklerle ekler birleştirilerek bir cümlenin tek sözcüğe dönüştürüldüğü diller (Eskimo). Örneğin Eskimo dilinde “takusariartorumagaluarnerpa” kelimesi “onun bununla uğraşmaya gerçekten niyetli olduğunu sanıyor musunuz” anlamına gelir.

Dünyadaki bütün dillerin tek ortak yanı, en çok kullanılan kelimelerin, daha az kullanılanlara göre az sayıda harfle yazılmaları, yani daha kısa olmalarıdır. Ayrıca hemen hemen bütün

lisanlarda vücudun kısımlarının ve organlarının isimlerinin bir çoğu kısa kelimelerle ifade edilir. Türkçe’deki baş, bel, kaş, göz, kas, dil, diş, el, kol, saç, aya, ten, diz, kan, boy, bel, kıl, vb. gibi.

Lisanın zenginliğinde milletlerin yaşadığı ortamın ve kültürün etkisi vardır. Eskimo’lar ata, sadece at demekle yetinirken Türklerde atın cinsine, yaşına, rengine göre değişik isimleri vardır. Ancak bizler de ‘kar’a sadece kar derken Eskimo dilinde karın ve yağışını tanımlayan 32 kelime vardır.

Hayvanlara sesleniş bile dillere göre değişir. Bir İngiliz tavuğunu “bili-bili” diye çağırırsanız anlamaz. İngilizler tavuğu “çak-çak” (chuck), Finliler “fibi-fibu” diye çağırırlar ama hemen hemen bütün dillerde tavuğu kovalama sesleri birbirlerine benzer; kış-kış, kuş-kuş, kş-kş, kiş-kiş...

Genel Bilgi

İnsanların çoğunun niçin, daha çok sağ ellerini kullandıkları henüz bilinmiyor. Eğer dünya nüfusunun yarısı solak olsaydı veya dünyada hiç solak bulunmasaydı, bu durum tabiatın kurallarına daha ‘uygun olabilirdi, ancak tek yumurta ikizlerinin bile yüzde onunun farklı ellerini kullanmaları şaşırtıcıdır. Bu durumun genetik olmadığı, kalıtımla bir ilgisinin bulunmadığı da kesin. Bebeklerin rahimdeki pozisyonlarıyla ilgili teoriler var ama kanıtlanmış değil.

İnsanın dışında hiçbir yaratık, bir elini veya ayağını diğerine göre öncelikli kullanmaz. Dünyada tarih boyunca, kültür ve ırk farkı olmaksızın insanlar arasında sağ elini kullananlar hep çoğunlukta olmuşlardır. Bilim insanları yıllardır bunun nedenini arayıp durmaktadır.

Bilindiği gibi, beynimizin her iki yarısı değişik yetenekleri kontrol eder. Önceleri beynimizin sol yansının konuşma yeteneğimize kumanda ettiği bilindiğinden, yazmamıza da kumanda ettiği, bütün önemli kumandaları bu tarafın üstlendiği sanılıyordu. Ama sonraları beynimizin sağ yarısının da idrak, yargılama, hafıza gibi çok önemli işlevlere kumanda ettiği, beynin her iki yarısının da bir birinden üstün olmadığı ve her iki tarafın da eşit değerde görevler üstlendiği görüldü.

Solakların oranı hakkında çeşitli görüşler var. Genel görüş bunun 1/9 oranında olduğu şeklindedir. Her azınlığın başına geldiği gibi solaklar toplumda bazı zorluklarla karşılaşmışlar, hatta tarihin karanlık çağlarında şeytanla bile özdeştirilmişlerdir. Günümüzde bile solak doğan çocuklar, aileleri tarafından sağ elleri ile yazmaya zorlanmaktadırlar.

Sağ ellerini kullananlar için hayat daha kolaydır. Onlar daha iyi organize olmuşlar, acımasız bir üstünlük kurmuşlar, dünyada her şeyi kendilerine göre ayarlamışlardır. Arabaların vitesleri, silahlarda boş kovanların fırlayış yönü, hatta tuvaletteki muslukların yeri bile hep sağ ellilere göre tasarlanmıştır.

İngilizce’de sol anlamındaki ‘left’ kelimesi, zayıf ve kullanışsız anlamında eski İngilizce’de kullanılan ‘lyft’ kelimesinden türetilmiştir. Sağ anlamındaki ‘right’ ise haklılık ve doğruluk anlamında da kullanılır. Türkçe’de de öyle değil mi? Sağ hem canlı ve hayatta anlamında kullanılır, hem de sağlıklı, sağlam gibi sıfatların kökünü oluşturur, solun ise soluk gibi bir sıfatın kökünü oluşturma dışında sadece bir nota ile isim benzerliği vardır.

Genel Bilgi

İnsanların çoğunun niçin, daha çok sağ ellerini kullandıkları henüz bilinmiyor. Eğer dünya nüfusunun yarısı solak olsaydı veya dünyada hiç solak olmasaydı, bu durum tabiatın kurallarına daha uygun olabailirdi, ancak tek yumurta ikizlerinin bile yüzde onunun farklı ellerini kullanmaları şaşırtıcıdır. Bu durumun genetik olmadığı, katılımla bir ilgisinin bulunmadığı da kesin. Bebeklerin rahimdeki pozisyonlarıyla ilgili teoriler var ama kanıtlanmış değil.

İnsanın dışında hiçbir yaratık, bir elini veya ayağını diğerine göre öncelikli kullanmaz. Dünyada tarih boyunca, kültür ve ırk farkı olmaksızın insanlar arasında sağ elini kullananlar hep çoğunlukta olmuşlardır. Bilim insanları yıllardır bunun nedenini arayıp durmaktadır.

Bilindiği gibi, beynimizin her iki yarısı değişik yetenekleri kontrol eder. Önceleri beynimizin sol yarısının konuşma yeteneğimize kumanda ettiği bilindiğinden, yazmamıza da kumanda ettiği, bütün önemli kumandaları bu tarafın üstlendiği sanılıyordu. Ama sonraları beynimizin sağ yarısının da idrak, yargılama, hafıza gibi çok önemli işlevlere kumanda ettiği, beynin her, iki yarısının da birbirinden üstün olmadığı ve her iki tarafın da eşit değerde görevler üstlendiği görüldü.

Solakların oranı hakkında çeşiti görüşler var. Genel görüş bunun 1/9 oranında olduğu şeklindedir. Her azınlığın başına geldiği gibi solaklar toplumda bazı zorluklarla karşılaşmışlar, hatta tarihin karanlık çağlarında şeytanla bile özleştirilmişlerdir. Günümüzde bile solak doğan çocuklar, aileleri tarafından sağ elleri ile yazmaya zorlanmaktadırlar.

Sağ ellerini kullananlar için hayat daha kolaydır. Onlar daha iyi organize olmuşlar, acımasız bir üstünlük kurmuşlar, dünyada her şeyi kendilerine göre ayarlamışlardır. Arabaların vitesleri, silahlarda boş kovanların fırlayış yönü, hatta tuvaletteki muslukların yeri bile hep sağ ellilere göre tasarlanmıştır.

İngilizce’de sol anlamındaki “left” kelimesi, zayıf ve kullanışsız anlamında eski İngilizce’de kullanılan “lyft” kelimesinden türetilmiştir. Sağ anlamındaki “right” ise haklılık ve doğruluk anlamında da kullanılır. Türkçe’de de öyle değil mi? Sağ hem canlı ve hayatta anlamında kullanılır, hem de sağlıklı, sağlam gibi sıfatların kökünü oluşturur, solun ise soluk gibi bir sıfatın kökünü oluşturma dışında sadece bir nota ile isim benzerliği vardır.

Türkçe Sözlük

(i.). Yetişmiş, kemal bulmuş, olmuş: irgin yemiş.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s.) ıslah olunamaz. irreclaimably (z.) tamamen (kaybolmuş).

Türkçe Sözlük

(a uzun) (i. A. «şugl»dan masdar) (c. işgalât). 1. İş verme, işte bulundurma, uğVaştırma, meşgul etme: Bu kitabın yazılması kendisini çok işgal ediyor. 2. İşten alıkoyma, diğer bir şeyle meşgul ederek esil işine mâni olma: Sizin işiniz vardır, işgal etmeyelim. Fransızca occupation militaire tâbirinin Osmanlıca’da işgal-i askerî diye tercümesi Adet olmuş ise de o mânâya gelemiyeceğinden yerine istilâ daha doğrudur.

Türkçe Sözlük

(a uzun) (i. A. «sukut» tan masdar). t. Düşürme, aşağı atma. 2. Yok etme, yerine kaldırma. 3. Hükümsüz bırakma, iptal, başa gelmesi kaçınılmaz olan bir kazanın ufak bir hâdise ile olmuş hükmüne geçmesi: Ayağınızı incittinizse de bununla belki bir büyük kaza iskat olundu. 4. Mahrum etme, kaybetme: Haklarından iskat olundu. 5. Ölünün ruhu için, yani azaplarının affı için verilen sadaka: Iskat parası. İskat-ı cenin = Çocuk düşürme.

İsimler ve Anlamları

(Erkek İsmi) - M.Ö. 356-323 yıllan arasında yaşayan ve 20 yaşında hükümdar olan Makedonya kralı, Aristo’dan ders almıştır. Yunanistan, İran, Anadolu, Suriye, Mısır, Hindistan’ı istila eden hükümdara, Büyük İskender lakabı takılmıştır. 33 yaşında ölmüştür.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Beğenilecek, makbule geçecek halde olan, Ar. tayyib, ceyyid, Fars. hoş, nîk: İyi iş, iyi huy, iyi adam. 2. Faydalı, yararlı, kârlı: İyi iş, iyi ticaret. 3. Kâfi, yeterli, elverir, yetişir: Bir elbiseye üç metre kumaş iyidir; on bin lira iyi paradır. 4. Uygun, muvafık, münasip: Bu ceket size iyi geldi; pabuç ayağıma iyi gelmedi. 5. Sıhhatte, sıhhat ve Afiyeti yerinde: İyi misiniz? Biz iyiyiz lâkin babam biraz keyifsizdir. Epeyi = Oldukça iyi; kâfi, hayli miktarda. Pek iyi = Çok iyi, Alâ. 6. İyi şey, bir şeyin iyi tarafı, iyilik: İyiyi kötüden fark etmeli; iyisini alıp kötüsünü bırakmak. İyi olmak = İyileşmek, hastalıktan kalkmak, kurtulmak. İyi oldu ki = isabet oldu ki... İyi etmek = Fayda etmek, iyi gelmek, yararlı olmak: O ilâç beni iyi etti. İyi iş (alay yoluyla) = Böyle iş olur mu? Bu, nasıl iş? İyiden İyi = Tamamiyle, büsbütün: İyiden iyiye sabah olmuştu. İyi saatte olsunlar = Cinlerin ve bundan kinaye olarak kötü adamların isimleri anıldığında söylenir duadır. İyisi = Tercih edileni: iyisi hiç karışmamaktır. İyisi kötüsü = İyi ve kötü olanı. İyi gelmek = Uygun olmak. İyi gün = İkbal, saadet İyi gün dostu = Bir sıkıntısı olan dostunun yanına yanaşmayan. İyi gün görmüş = Evvelce rahat ve servet içinde bulunmuş. İyi gitmek = İşi yolunda olmak ve iyi harekette bulunmak. İyi kötü = Her ne olursa, şöyle böyle: İyi kötü barınacak bir evi var. İyiler = İyi ahlâk sahipleri. İyi varmak = Her şeye rağmen bir iş yapmak: İyi vardım da size haber vermedim.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Erkek İsmi) 1.Olabilir, mümkün. 2.Cins, soy, sınıf, tür, çeşit. -Hz.Âdem’in büyük oğlu olup kardeşi Habil’i öldürmüş ve yeryüzünde ilk kan döken insan olmuştur.

Türkçe Sözlük

(i. A. F.). Ayak basmış, gelmiş, vâsıl olmuş, doğmuş.

Türkçe Sözlük

(i. ses taklidi). Kuru şeylerin birbirlerine dokunmaları sonunda çıkan sesi taklit ve tasvir eder: Kuru dallar kakır kakır ediyordu. Art arda gelip sıfat gibi de kullanılarak pek kuru demektir: Bu deriler kakır kakır olmuş.

Türkçe Sözlük

(i.). Asıl deriden ve ona benzetilerek çuhadan, sarıksız, düz başlık: Tatar, Çerkeş, Bulgar, Acem kalpağı; süvari kalpağı; post, samur kalpak. Karakalpak (hi.) = Siyah kalpak giymeleri bu adı almalarına sebep olmuş bir büyük Türkmen boyu ki, Harzem (Hıyve)’de otururlar.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. İnsan ve hayvanların vücudunda damarların içinde dolaşıp hayatlarını devam ettiren kırmızı sıvı madde. Ar. dem, Fars. hûn. 2. mec. Katil, adam öldürmek cinayeti: Filân dağda geçenlerde kan olmuş. 3. Husûmet, muhâsama, düşmanlık: Aralarında kan vardır. 4. Vurulan adamın İntikamı, Osm. ahz-ı sâr: Kan gütmek, kanını talep etmek. 5. Cenk, cidal, kavga, harb: Kan olmasın. Kan aramak — Kısas istemek. Kan ağlamak = Kanlı gözyaşı döker gibi, pek müteessir olmak. Kan akıtmak = Kanlı bir işe girişmek, Osm. sefk-l dimâ etmek. Kan akmak = Büyük kavga, kan ve ölüm. Kan aldırmak = Sıhhata yarar zannıyle bir damardan kan çıkartmak. Kan almak = Operatör veya bir başkası, birinin damarından kan çıkarmak, Osm. fasd etmek: Eskiden felçlilerden kan alınırdı. Kan alıcı = Kan alan operatör (eskiden berber). Ar. fassâd Kan etmek = Cinayet İmlemek. Kan istemek = Diyet talep etmek. İki eli kanda = 1. İftiracı, ahlâksız, fesadçı. 2. mec. Çok meşgul: İki elim kanda olsa gene o işte uğraşırım. Kan pahası = Diyet. Kan terlemek = Çok terlemek. Kan çanağı = Çok kızarmış gözler hakkında kullanılır. Kan dökmek = Kan akıtmak. Kanı sulanmak = Kansızlığa uğramak. Kant susamak = Kan dökmeyi arzu etmek. Kanına susamış = Kendi ölümünü icab ettirecek harekette bulunan. Kanı sıcak = Sevimli, çabuk alışan. Kantaşı = Kanı durdurma hassası olduğu sanılan damarlı akik. Kan tutmak = Kaatil, cinayetinin tesiriyle dili tutulup şaşırmak. Kan kaynamak = 1. Coşmak, Osm. cûş u hurûşa gelmek. 2. Birini içten sevmek. Kardeşkanı = Bir cins bitki, çiçek. Kankurutan = Bir çeşit bitki. Kan kusmak = Çok azap ve sıkıntı çekmek. Kan gitmek = t. Çok kan ekmak. 2. Çok azap çekmek. Kanına girmek = Ölümüne sebep olmak. Kan yutmak = Eziyet çekmek. Yüze kın gelmek = Benze renk gelmek. Yüreğinden, içinden kan gitmek = Son derece azâb içinde olmak.

Türkçe Sözlük

(KAMBUR) (i.). 1. Arkası çıkık, arkası tümsek. Ar. ahdeb: Kanbur adam. Çok yazı yazmaktan kanbur olmuş. 2. Bükülrpüş, eğri, tümsek, Ar. muhaddeb: Arkası kanbur. 3. Bir tarafı çıkmış, bel vermiş: Kanbur duvar. 4. Kanburluk, Ar. hadebe: Kanburu çıkmış. 5. Yumru, tümsek: Orasında bir kanburu vardı.

Türkçe Sözlük

(i. tekerlek demek olan «kan» dan). 1. İp, tel ve boru gibi uzun bir şeyin çevrilip çöreklenerek aldığı dairevî şekil, halka, tura: Halat kangal olmuş. 2. Bu şekilde çevrilmiş şeyin her bir çevrimi: Bir kangal kurşun boru, beş kangal tel. Kangal etmek = Halka halka devşirmek. Kangal dikeni = Devenin yediği bir cins bitki.

İsimler ve Anlamları

(Tür.) (Erkek İsmi) -(1680-1738) yıllan arasında Kırım hanı oldu. 3 defa han olmuştur.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s., (argo) mahvolmuş.

Genel Bilgi

Kara Mehmet halk arasında gücüyle ün yapmış bir pehlivandır. Ne kadar güçlü olduğunu ölmek üzereyken başından geçen bir olayla son kez kanıtlamıştır. Kara Mehmet bir semt kahvehanesinde kalp krizi geçirerek ölmüştür. Kriz anında dayandığı dokuz çubuklu demir parmaklığı kağıt gibi birbirinin içine geçirmişti. Çubuklar öylesine iç içe geçmişti ki daha sonra onları demir küskü ile açmak isteyenler başarılı olamadılar.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Karıncası olan, karınca dolmuş: Karıncalı reçel. 2. Pastan veya fena dökülmekten dolayı ince delikleri olan: Karıncalı top, demir.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Kaşınmak ihtiyacını duymak: Elim, başım kaşınıyor. 2. Tırnakla veya diğer sert bir şeyle kendi vücudunun gidişen yerini oğmak: Uyuz olmuş gibi devamlı kaşınıyor. Kaşınmak için tırnaklarını uzatmış. 3. mec. Kavga veya diğer bir şeye bahane aramak, kendi aleyhinde olan bir şeye sebep vermek: Dayak yemek için kaşınıyor.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Sıra, tabaka, birbiri üstüne konulmuş sıraların her biri, aşağıdan yukarıya sıralara bölünmüş bir şeyin her bir sırası: Yedi kat gök, yedi kat yer, bir evin birinci, ikinci, beşinci katı: Bu binanın beş katı vardır, duvarı bir kat taş, bir kat tuğla olarak yaptırdım. 2. Bükülmüş bir kumaş vesairenin her bükümü: Şu kumaşı, kâğıdı dört kat edin. Birinci katını kaldırın, iki katlı ip. 3. Bükme, kırma, kırım: Çuhanın kat yeri. 4. Birden bükülüp katlanan elbise vesaire takımı: Bir kat elbise, iki kat çamaşır. 5. Bir miktarın bir misli: Verdiğinin iki, beş katını aldı. Bir kat daha çalıştı = Bir o kadar daha. Bir kat yağ, iki kat su koymalı. 6. Derece, miktar: Kat kat = Derece derece, birçok derece ile. Bin kat = Bin kere, pek çok: Bu, ondan kat kat, bin kat iyi oldu (kat ender kat çok yanlış ve zevksizdir). İki kat = 1. İki misli, Ar. muzâaf: Bugün dünden iki kat sıcaktır. 2. Bükülmüş, kanbur: Zavallı ihtiyar iki kat olmuş, iki kat yürüyordu. Kırkkat = Hayvanların mideleri.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Ateş tutuşturmak veya sigara yakmak için çakmak vesaire ile tutuşturulan kuru şey, tutarak: Mantar kavı. 2. Bazı ağaçlarda ur gibi çıkan ve terbiye olunduktan sonra birer parçası çakmakla tutuşturulan pamuk gibi kuru ve yumuşak bir madde: Çakmakla kav tutuşturmak. 3. Parçalara ayrılmış ve her parçasının ucuna kibrit eczası sürülmüş, çabuk tutuşur kalınca kâğıt: Kav kutusu. Kav gibi = Kuru, hafif, çürük: Bu evin kerestesi kav gibi olmuş.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Birleşmek, ayrılmayacak surette uyuşmak, yekpare olmak: Kemikleri kaynaşıp mafsalı oynamaz olmuş. 2. mec. Sıkı sıkı münasebet kurup birleşmek: Onlar kaynaştılar. 3. Kıpırdaşmak: Kaynaşıp durmayın.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Dokunmaksızın yalnız dövülmekle yapılmış kaba yün aba, tepilmiş yün: Keçe döşemek, keçeden çadır, ayaklarına keçe sarmış. Kar keçesi = Erimemek için kar sardıkları keçe ki halı gibi de kullanılır. 2. Cda döşemesi üzerine yayılacak yün dokuma: Avrupa keçesi, yerli keçe, odaların keçelerini döşemek, kaldırmak. Sıfat: 1. Keçeden, yani dövülmüş yünden mamul: Keçe külâh, keçe yağmurluk. 2. mec. Uyuşuk, hisst uyuşmuş, çok çalışmadan ve taş, toprak vs. tutmaktan hışır hışır olmuş: Ellerim keçeleşdi. 3. Taranmamış, birbirine geçmiş: Saçı keçe olmuş, (denizcilik) Karine keçesi = Gemilerin karinesine kaplanan bakırın altına konan kaba keçe. Keçe külâh etmek = Rütbesini kaldırıp apoletlerini sökerek meslekten atmak.

Genel Bilgi

Suyu, suya girmeyi, yıkanmayı sevmeyen kedilerin balığı niçin sevdiklerine gelmeden önce kediler sudan gerçekten mi nefret eder ona bir bakalım. Kedilerin sudan nefret ettikleri inancı doğru değildir. Mısır’da evcilleştirilmelerinden önce yaşadıkları ortam su kenarları idi.

Su, kedinin tüylerini ıslatır ve bu da kedinin soğuğa karşı olan direncini azaltır. Eğer bulunduğu yerin hava şartlarına göre bu kedi için önemli ise ıslanmaktan kaçınır. Sıcak iklimlerde yaşayan aslan, kaplan, jaguar gibi akrabaları sudan kaçınmazlar. Kaplan ve jaguarlar sudaki bir avı veya düşmanı yakalamak için hiç düşünmeden suya atlayabilirler. Soğuk bölgelerde yaşayan kar leoparı gibi akrabaları da gerekirse suya girerler ama derin yerlere yaklaşmazlar.

Kedilerin sudan uzak durmalarının diğer nedenleri, zaten temiz bir hayvan olmaları, biraz kaprisli biraz da tembel olmaları ve suya girmenin menfaatleri açısından bir anlam ve amaç taşımamasıdır. Bir taraflarına su değdiğinde bütün vücutlarını yalayarak temizlemek zorunda kalmaları da cabası. Aslında kediler de diğer bir çok hayvan gibi suda gayet iyi yüzebilirler. Van ve Ankara kedileri diğer cinslere göre suyu daha çok severler.

Köpekler böyle değillerdir. Sahibi denize bir sopa veya küçük bir top attığında onu alıp geri getirmek için hiç düşünmeden, mutlu bir şekilde suya atlarlar. Karaya çıktıklarında silkelenerek etraftakilere de duş yaptırırlar. Ne var ki su, köpeklere kedilerden daha fazla zararlıdır. Köpek derisinde ter bezleri yoktur, sadece bol miktarda yağ bezi vardır.

Köpekler insanlarda olduğu gibi ısı düzenlemesi için terlemezler, ısı ayarını solunum sistemleri ile yaparlar. Çok yıkanırsalar deri kurur ve çatlar. Belki bu nedenle köpekler suya girdikten sonra tozlu topraklı yerlere gidip yatarlar.

Ev kedisinin balık sevmesinin yanında kuşlara ve farelere de olan düşkünlüğünün nedeni evcilleştirilmeden önce Nil vadisinde balık, kurbağa, küçük kuşlar ve fareleri avlayarak yaşamış olmasıdır. Zaten eski Mısırlılarda kedileri evcilleştirme düşüncesini yaratan da bu fare yakalamadaki ustalıkları olmuştur.

Günümüzde bile kedinin kuzey Hindistan ve güneydoğu Asya’da yaşayan türleri ırmakların kenarlarında dolaşarak balık avlarlar. Patileri ile balıkları sudan dışarı atar, bu arada gerekirse tamamen suya da girerler. Ev kedileri, özellikle yavru olanları havuz veya akvaryumlardaki balıklara karşı aynı eğilimi gösterirler, bu amaçla ıslanmaktan da pek kaçınmazlar.

Yunanlı tarihçi Siculus eski Mısır’ı anlatırken kedi bakıcılarının onları ekmek ve sütle beslediklerinden, Nil nehrinden getirdikleri balıkları çiğ olarak yedirdiklerinden bahseder. Günümüz kedilerinin balık merakının vahşi atalarından gelen genlerden, süt zevkinin ise Mısırlı bakıcıların yarattığı beslenme alışkanlığından kaynaklandığı anlaşılıyor.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Yazın bahçelerde ve çayırlarda uçuşan dört kanatlı, kanatları rengârenk toz gibi ince pullarla süslü böcek. Kelebek gibi = Pek güzel giyinmiş küçük kız. 2. Koyunların ciğerine Arız olan hastalık ki, kelebek şeklinde parçalar hâsıl eder: Koyunlar kelebek olmuş; o sürüye kelebek düştü. 3. Bazı Aletlerde bulunan bir çeşit mandal. Kelebekotu = Dağ yoncası. Kelebeksarmaşığı = Bir cins bitki.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Kenet denilen demir veya tel bağ ile bağlanıp yapıştırılmak: Bu taşlar kenetlenmezse açılır. 2. mec. Kenet olmuş gibi sıkı kapanmak: Dişleri kenetlendi.

Türkçe Sözlük

(i.). Çentik, çizik, nişan çentilerek yapılan baş: Dingillerin başı kertikli olursa tekerlek çıkmaz; çetele kertiği. Kele kertik = Yara izinden yamrı-yumru olmuş.

Türkçe Sözlük

(i. A. «tkeşf» ten imüb.). 1. Mübalâğa ile keşfeden, gizli bir şeyi meydana çıkaran, keşif sahibi: Amerika keşşâfı; kendisi sanayi sahasında keşşâftır. 2. Gizli mânâ ve sırları açığa çıkaran (Bu mânâ ile Zemahşeri’nin meşhur tefsirine unvan olmuştur). 3. (askerlik) Askerin önünde gidip arazi ve düşmanı keşif ve muayene eden subay veya birlik.

Türkçe Sözlük

(bağ edatı). 1. (F., asıl Türkçesi «kim»dir). Masdar mânâsını ifade eder: Bana dedi ki, yarın gelecektir = Yarın geleceğini söyledi; kendisine tenbih ettim ki, kimseye söylemesin = Kimseye söylememesini tenbih ettim. 2. Gaye ve netice gösterir ve neticeyi öncesine bağlar, tâ ki, hattâ: Elimi bırak kı yazı yazayım; kapıdan çekil ki geçeyim; sermayesi yok ki, ticaret etsin. 3. Sebep gösterir, zira, çünkü: Aldanma ki, şair sözü elbette yalandır (bu mânâsı eskimiştir). 4. Açıklayıcı bir mânâ verir: Vaktâ ki, Osmanlı devleti kuruldu; bir vakitte ki, ben canımla uğraşıyordum kendisine hürmet etmedim diye gücenmiş. «İnsan ki aşka dûçâr ola (aşka dûçâr olunca) akıl ve re’yi elinden gider» gibi tâbirler şimdi kullanılmıyor (aşağıdaki «ki» ile karıştırılmamalıdır). Çûn, bel, kâş, mâdem edatlarıyla birleşerek mürekkep edatlar teşkil eder: Çünkü, belki, keşke, mâdemki gibi. Bazı kelimelere katılarak tâbirler teşkil eder: İhtimal ki, bugün gelsin = İhtimaldir, muhtemeldir ki...; caiz ki = Caizdir ki vesaire (yukarıya bk.). Kî Türkçe’de aitlik ekidir: Dünkü adam; bugünkü iş; geçen seneki ürün. İçerik! = İçeri bulunan. Içeridekiler = İçeride bulunanlar; hangi kitabı istiyorsun bendekini mi? Sizdeki kaybolmuş; sizin oğlunuz çalışkandır, ama benimki pek tembel; sizin atınız Ahmed’inkinden büyüktür (bu gibi tâbirlerde bir ismin tekrarlanmaması için onun yerini tutar: Sizin atınız benimkinden iyidir = Benim atımdan).

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Erkek İsmi) 1.Soydan gelenler, soyu temizler, ulular, sergelil(Erkek İsmi) 2.Cömertler, eliaçıklar. Sahabenin lakabı olmuştur.

Türkçe Sözlük

(i.). Kireçle yapılmış veya sıvanmış yahut badana olmuş: Kireçli duvar veya harç.

Genel Bilgi

Aslında kırmızı renk hiçbir boğayı kızdırmaz. Çünkü boğalar renk körüdür ve kırmızıyı diğer renklerden ayırt edemezler. Boğa güreşinde matador boğayı eline aldığı şapkasını şalını sallayarak kızdırır. Boğanın kırmızı şala saldırdığı inancı yanlıştır.

İspanya’da boğaların kırmızı renge saldırdığı inancı, matadorların kırmızı başlık kullanmaları nedni ile yaygınlaşmıştır. Halbuki başlıklarda bu renk boğayı kızdırmak için değil, seyircilere hoş görüntü verebilmek için seçilmişti.

Kırmızı renk aslında insanları etkiler. Yapılan deneylerde bu rengin insanlarda kan basıncını yükseltip, kalp atışını hızlandırdığı saptanmıştır. Bunun nedeninin de kırmızının, kanın rengi olduğu sanılmaktadır.

Boğalar arenada kırmızı rengi görünce asabileşmezler. Kendinizi boğanın yerine koyun. Etrafınızdaki çığlık atan binlerce insanın ortasında, tozlu, gürültülü ve çok sıcak bir ortamda, sırtınıza saplanmış onca kılıcın acısı içinde, bir de şapkasını şalını sallaya sallaya üstünüze gelen bir adam varsa, yani kızmak için bu kadar sebep varken, sırf rengi kırmızı diye bir bez parçasına kızar mıydınız?

Boğa güreşi hakkında bilinen yanlışlar sadece bu kadar değil. Aslında boğa güreşi geleneği İspanya’dan doğmuş değildir. İlk çağlardan itibaren boğa, kuvvetin, dayanıklılığın ve verimliliğin simgesi olmuştur. Boğa güreşinin ilk versiyonu antik Yunan, Roma, Mısır ve hatta Kore ve Çin medeniyetlerinde görülür.

Boğaya Persliler taparlar, Afrika Zuluları ise öldürüp safrasını içerlerdi. Tüm bu geleneklerin temelinde, hayvanın gücü yatmaktadır. Bu geleneğin bir şekilde İspanya’ya geldiği, Avrupa ülkeleri içinde feodal düzeni en son terk eden bu ülkede de kalıcı olduğu sanılmaktadır.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. ucuz edebiyat veya sanat, sanat değeri çok düşük edebiyat; dolmuş edebiyatı.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Dolanıp sarılmış, kangal olmuş: Yılan kıskıvrak olmuştu. Kıskıvrak bağlamak = Hiç kımıldanamayacek halde bağlamak. 2. Fazla kıvrılmış, pürtük, buruşuk: Kıvrak saç, ipek bez. 3. mec. Zarif, nazlı, cilveli: Pek kıvrak bir kız.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Çok ısıtılmış, pek sıcak: Kızgın demir; kızgın su. 2. Dargın, gücenmiş, hiddete gelmiş: Şimdi pek kızgındır, söz söylenmez. 3. Şiddetlenmiş, alevlenmiş, aşırı olmuş: Kızgın kavga; kızgın münakaşa. 4. Azmış, azgın: Kızgın boğa, azgın kısrak.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Lahana ve marul gibi yapraklı bazı sebzelerin köklerine bitişik sert göbek: Lahana kesilince koçanının bir parçası yerde, bir parçası içinde kalır. 2. Mısır buğdayı gibi bazı hububatta tanelerin bitişik oldukları sert va silindir şeklinde şey: Mısır koçanı. 3. Bazı defterlerin ikiye bölünmüş yapraklarından müşteri veya aboneye verilen üst kısmı kesildikten sonra defterde kalan alt kısmı, Fr. souche: Abonelerin isimleri koçanlarda kayıtlıdır; koçan defteri. Koçan gibi sert, donmuş, dik: Soğuktan elleri koçan olmuş.

Türkçe Sözlük

(I.). Osmanlılar’da Rum kadınlarına hanım ve madam yerine verilen unvan (sonradan alay tâbiri olmuştur).

Türkçe Sözlük

(i. İ. tarih). 1. Roma cumhuriyetinde her yıl seçilen iki devlet başkanından her biri ki, imparatorluk devrinde yüksek bir pâye olmuştur. 2. İ799’dan 1804’e kadar Fransa’daki üç devlet başkanından her biri ki, birincisi, cumhurbaşkanı makamında idi.

Türkçe Sözlük

(I.) (konuk’tan hafifletilmiş). Misafir. Konu komşu = Misafir ve komşu. Konu komşuyu davet etmek lâzım, konu komşu arasında ayıp olur. Enikonu = LAyıkıyla, rahatça hayliden hayli: Uyandığım zaman enikonu gündüz olmuştu, bugün enikonu soğuk var.

İsimler ve Anlamları

(Tür.) (Erkek İsmi) - Cengiz Han’dan sonra Moğol imparatorluğu tahtına çıkan büyük kağanların en meşhuru 35 yıl saltanat sürmüş ve 1294 yılında 80 yaşında ölmüştür.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Küfeye konmaya, küfe ile taşınmaya layık. 2. mec. Duramayacak ve yürüyemiyecek derecede sarhoş: İçip içip küfelik olmuş.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. İnsan ve hayvanda işitmeye mahsus olan iki organ ki, başın iki tarafında bulunur. Ar. üzn, Fars. gûş: İnsan kulağı; at kulağı. 2. İşitme, Ar. sem’, sâmia: Kulağı ağır; kulak vermek. 3. Dinleme, dikkat. 4. Bir şeye bir ucundan bağlı parça, bir şeyin pahasını veya isim, ölçü vs. yi gösteren ilişikte bulunan kâğıt, bez, meşin parçası veya bir mektup ve telgraf vesaireye alıcı tarafından imza ve iade olunmak üzere bağlı ilmühaber kâğıdı: Bu vazoların kulağı düşmüş; kıymeti kulağında yazılıdır; götürdüğünüz tezkerenin kulağını imza ettirdiniz mi? 5. İçi kıyma vesaire ile dolmuş yassı hamur parçası: Kulak çorbası. 6. Kasatura ve bıçak gibi kesici Aletlerin kabzasının başındaki çatal çıkıntı: Sivri, yassı kulaklı bıçak. Kulak asmak = Dikkatle dinlemek, söylenilen sözü kabûl etmek: Kendisine söyledim, nasihat verdim kulak asmadı; benim sözüme kulak asmaz. Ağır kulak = Kolay işitmez, sağırca. Eşekkulağı = Bir cins bitki. Ayıkulağı = Yer şakayıkı. Eli kulağında = Hazır. Kulak uğultusu = Aslı olmaksızın kulakta hâsıl olan uğultu ve ses. Kulak, gözkulak olmak = Dikkatli davranmak. Balık kulağı = Balığın kulağa benzer organı ki, teneffüs için suyu oradan alır, tarak. Kulak bükmek = Tavsiye ve ihtar etmek, aklına getirmek. Kulaktozu (doğrusu kulakdozu) = İnsan kulağının aşağı sarkan yumuşak yeri ki, küpe buraya takılır. Can kulağı ile dinlemek = Gayet dikkatle dinlemek. Çıkrıkçı kulağı Bir çeşit demir kalem. Kulak çınlamak, kulağı çınlasın. = bk. Çınlamak. Denizkulağı = Bir cins bitki. Kulağıdelik = HAdiseleri kolayca duyabilen, uyanık insan. Devede kulak = Nisbeten büyük şey, büyük bir şey yanında pek küçüğü. Şeytanın kulağına kurşun = Şeytan işitmesin, nazar değmesin (gıpta edilecek bir hâl için söylenir). Tavşankulağı = Bir ot. Kulak tutmak := Dinlemek, dikkat etmek. Kulak doldurmak = Dinlemek, kandırmak, inandırmak. Kulak dolgunluğu — Çok işitmekle elde edilen bilgi. Kulağakaçan Çabuk yürüyen kulağı çatal bir küçük kara böcek. Kulak kabartmak = Renk vermeksizin dikkatle dinlemek, gizliden kulak vermek, kulak misafiri ölmek. Kabakulak = Bir çeşit hastalık. Karakulak = Postu kürk yapılan ve arslanın artığını yediği söylenen bir cins vaşak, Anadolu vaşağı. Kalemkulak = Bazı atların kesilmiş kalem biçiminde küçük ve güzel kulakları. Kuzukulağı = Sebzeden sayılan mayhoşça bir cins yaprak. Kulak kıkırdağı = Kulağın baştan dışarı olan çıkıntısı. Kulağa koymak = İhtar, tavsiye etmek: Bu işi kulağa koymuşlar. Keçikulağı = Kuzukulağıntn bir çeşidi, sebze gibi kullanılan mayhoşça yaprak. Kellekulak = Vücut, kılık, çalım. Kulağa küpe = Dikkatle işiterek ezberlenen söz: Bu söz kulağınızda küpe olsun. Kulağa girmek = Dikkatle dinlenmek: Onun kulağına söz girmez. Bir kulaktan girip bir kulaktan çıkmak = İşitip dinlememek. Kulak kirişte olmak = İşitmek üzere dikkatli olma, daima uyanık bulunmak. Kulak misafiri olmak = Renk vermeksizin söylenilen sözlere kulak verip işitmek: Bir şey konuşuyorlardı, ben de kulak misafiri oldum. Kulak vermek = Dinlemek. Yerin kulağı var = Bir şey ne kadar gizli

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Yumurtaya yatmış, piliç çıkarmış yahut yumurtaya yatmak üzere kızmış tavuk ki «gurk gurk» edip tüylerini kabartarak gezer: Bu tavuk kuluçka olmuş; üç kuluçkamız vardır. 2. mec. Yerinden oynamaz, tenbel adam. Kuluçkalık, tavuğun kuluçka olması, kuluçkalık hâli: Tavuklarımızın üçü kuluçkaya yattı; kuluçka oldu.

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. (Araplar’da) «ebû» ve «ibni» veya «ümmü» ve «bint» kelimeleriyle başlayan lakap: Ebû Hanîfe, Ibnü Haldûn, Ümmü Seleme gibi. 2. (bizce) Bir askerin ve memurun ismini, babasının ismini ve hizmete giriş tarihiyle bazı vasıflarını gösteren kayıt: Künyesi deftere yazıldı; şeklinde yazılması Adet olmuştur.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Yaşlığı ve ıslaklığı geçip kuru olmak: Çamur kurudu, çamaşır daha kurumadı. 2. (bitki) Kökten nem çekmeyerek hayatı son bulmak: Bu çınar kurudu. 3. Arıklanmak, zayıf ve lâğar olmak. 4. Organlardan biri felce uğrayıp hareketten kalmak: Eli, ayağı kurudu. Bu mânâ ile beddua ve inkisar için kullanılır: Elin, ayağın, dilin kurusun! Kanı kurumak = Azap çekmek. Kökü kurumak = Nesil ve soyu kalmamak, tamamen ortadan kalkmak. Mürekkebi kurumadı = Daha pek yeni, hemen olmuş: Aldığınız emrin daha mürekkebi kurumadı.

Türkçe Sözlük

(i.). Erkeğe talip olmuş, kızmış (dişi), kızgın, azgın: Küsnük kısrak, koyun.

İsimler ve Anlamları

(Tür.) (Erkek İsmi) - Mutlu olmuş, kutlu olmuş.

Türkçe Sözlük

(i. F.). 1. Lâkırdı, söz: Bir lâf söyledi; birtakım lâflar olmuş; bir lâf işittim. 2. Konuşma, mükâleme, sohbet: Lâf ediyorduk; lâf sırasında. 3. Bahis: Onun lâfını etme; lâftan lâfa. 4. Lüzumsuz ve boş söz, saçma söz: O lâftır ben kulak asmam. Lüf-ü güzâf = Saçma sapan. 5. Atıp tutma, övünme: Lâf atıyor; onunki lâftan, sırf kuru lâftan ibarettir. Lâf atmak = 1. Boş sözler söylemek. 2. Söz atmak, dolayısıyla dokunacak bir söz söylemek: Bana lâf atmak istedi. Lâf vurmak = Övünmek, dem vurmak: Cesaretten lâf vuruyor. Lâf etmek = 1. Konuşmak. 2. Münakaşa etmek. Lâfını etmek = Bahsetmek, zikretmek, anmak.

Türkçe Sözlük

(i. F.) (Türkçe: leş). 1. Ölmüş hayvanın nâşı. 2. mec. Kokmuş ve murdar şey, hiçbir işe yaramaz ve ıslah kabûl etmez şey: O, bir lâşedir. 3. (denizcilik) Batan geminin yüzde kalan kırık teknesi.

Türkçe Sözlük

(I.). Leipzig şehrinden gelen bir çeşit ipeğe benzer sarı ve güzel saça denilir: Lepiska saçlı, lepiskalarını tarakla ikiye bölmüş.

Türkçe Sözlük

(i.) (Fers. lâşe’den). 1. Ölmüş hayvan. 2. Pek fene kokan şey: Ayakları leş.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i., s. İbranilerde ölmüş adamın karısı ile ölünün kardeşinin veya en yakın akrabasının evlenme mecburi yeti; s. bu âdete ait.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. elyaf). 1. Hurma ağacı kabuğundan ve buna benzer nebatî şeylerden çıkan iplik iplik şey: Liften örülmüş zenbll. Hamam lifi = Hamamda leğenin içinde sabunu köpürtmeye mahsus lif püskülü; lif halatı. Lif gibi = Pek sert ve hışır hışır: Saçları lif gibi olmuş. 2. (anatomi, botanik). İnce iplikler şeklinde madde, Fr. fibre.

Genel Bilgi

Çoğu insanlar sadece iki tür rüzgarın adını bilirler: Poyraz ve Lodos . Poyraz kuzeyden eser soğuk getirir, Lodos ise güneyden eser, sıcak ve baş ağrısı getirir.

Aslında estikleri yönlere göre adlandırılan sekiz ana rüzgar vardır. Kuzeyden = YILDIZ, kuzeydoğudan = POYRAZ, doğudan = GÜNDOĞUSU, güneydoğudan = KEŞİŞLEME, güneyden = KIBLE, güneybatıdan = LODOS, batıdan = GÜNBATISI ve kuzeybatıdan = KARAYEL. Yani Lodos tam güneyden değil güneybatıdan eser. İmbat, meltem gibi genellikle denizden karaya esen yerel rüzgarlar ise yöreye göre özel adlar alırlar.

Belirli havalarla insanın ruhsal durumu ve anti-sosyal davranışları arasında ilişki vardır. Genel olarak ilkbaharla beraber ve yaza doğru suçların arttığını istatistikler göstermektedir. Aslında havalar ısındıkça insanlar çevreleri ile daha ilgisiz ve enerjisiz olurlar ancak tarihle savaşlar, ihtilaller ve halk ayaklanmalarının çoğu yılın bu bölümünde olmuştur.

Rüzgarlar da iklim ve insan davranışını etkileyici faktörlerden biridir. Rüzgar üzerinden geçtiği bölgelerin iklimini de taşır. Bu iklimlerin rüzgarın estiği bölgedeki iklime göre farkı, rüzgarın insan üzerindeki etkisini belirler. Örneğin kutup bölgeleri ve civarlarında iklimler çok az farklı olduğu için rüzgar önemli bir rol oynamaz. Yurdumuz ve benzeri bölgelerde belirli yönden esen rüzgarlar çoğu kez olağan iklimi, sıcaklık, nem ve basınç yapılarını aniden değiştirdikleri için az çok insan hayatını etkilerler.

Genellikle nemini bırakmış olan kuru güney rüzgarları, özellikle güneşli havalarda iyice kızışır ve elektriklenirler. İşte Lodos adı verilen bu kaprisli güney rüzgarları insanlarda ruhsal sıkıntı yaratır. Baş dönmesine, gece uykusuzluğuna, baş ve mide ağrılarının yanında huzursuzluk duygularına da yol açar. Lodoslu günlerde trafik kazalarının, kalp krizlerinin, astım nöbetlerinin, erken doğumların ve hatta intiharların sayılarının arttığı gözlemlenmiştir.

Halk arasında, genellikle yağmur getirdiği için “Lodos’un gözü yaşlıdır” diye bir deyim vardır. İnsanların çoğu bir barometre gibi havaya ve yağmur öncesine duyarlıdırlar. Havanın dönmesinden çok az önce gerginlik, ruhsal çöküntü ve sıkıntı belirtileri gösterirler.

Lodos’un insanlar üzerinde yarattığı etkilerin sebepleri ve Lodos rahatsızlıklarına ne gibi önlemler alınabileceği konusunda çalışmalar devam etmektedir. İşin ilginç yanlarından biri de, Lodos etkisi altında bulunan bir bölgeye yerleştirilenlerin ancak bir kaç yıl sonra rüzgarın etkisinden rahatsız olmaya başlamalarıdır.

Konu rüzgardan açılmışken güncel bir tartışmaya da değinmeden geçmeyelim. Rüzgar bir hava akımıdır, yani hava olmazsa rüzgar da olmaz. Öyleyse Armstrong’un Ay’a ayak basar basmaz diktiği bayrak nasıl dalgalanıp duruyor? Ay’da hava olmadığına göre hangi rüzgar bu bayrağı sürekli dalgalandırıyor?

Ay’a gidildiğine inanmayanlar tarafından delil olarak ileri sürülen bu olay yolculuktan önce düşünülmüş, bayrak direğinin üstüne çok ince yatay bir çubuk tutturulmuş ve bayrak yandan ve üstten sabitlenmişti. İlk bakışta bayrağın dalgalanıyormuş izlenimini veren bu durum fotoğrafa dikkatlice bakınca fark edilebiliyordu.

Genel Bilgi

Çoğu insanlar sadece iki tür rüzgarın adını bilirler: Poyraz ve Lodos. Poyraz kuzeyden eser soğuk getirir. Lodos ise güneyden eser, sıcak ve baş ağrısı getirir.

Aslında estikleri yönlere göre adlandırılan sekiz ana rüzgar vardır.

Yani Lodos tam güneyden değil güneybatıdan eser. İmbat, meltem gibi genellikle denizden karaya esen yerel rüzgarlar ise yöreye göre özel adlar alırlar.

Belirli havalarla insanın ruhsal durumu ve anti-sosyal davranışları arasında ilişki vardır. Genel olarak ilkbaharla beraber va yaza doğru suçların arttığını istatistikler göstermektedir. Aslın da havalar ısındıkça insanlar çevreleri ile daha ilgisiz ve enerjisiz olurlar ancak tarihte savaşlar, ihtilaller ve halk ayaklanmalarının çoğu yılın bu bölümünde olmuştur.

Rüzgarlar da iklim ve insan davranışını etkileyici faktörlerden biridir. Rüzgar üzerinden geçtiği bölgelerin iklimini de taşır. Bu iklimlerin rüzgarın estiği bölgedeki iklime göre farkı, rüzgarın insan üzerindeki elkisini belirler. Örneğin kutup bölgeleri ve civarlarında iklimler çok az farklı olduğu için rüzgar önemli bir rol oynamaz. Yurdumuz ve benzeri bölgelerde belirli yönden esen rüzgarlar çoğu kez olağan iklimi, sıcaklık, nem ve basınç yapılarını aniden değiştirdikleri için az çok insan hayatını etkilerler.

Genellikle nemini bırakmış olan kuru güney rüzgarları, özellikle güneşli havalarda iyice kızışır ve elektriklenirler. İşte Lodos adı verilen bu kaprisli güney rüzgarları insanlarda ruhsal sıkıntı yaratır. Baş dönmesine, gece uykusuzluğuna, baş ve mide ağrılarının yanında huzursuzluk duygularına da yol açar. Lodoslu günlerde trafik kazalarının, kalp krizlerinin, astım nöbetlerinin, erken doğumların ve hatta intiharların sayılarının arttığı gözlemlenmiştir.

Halk arasında, genellikle yağmur getirdiği için “Lodos’un gözü yaşlıdır” diye bir deyim vardır. İnsanların çoğu bir barometre gibi havaya ve yağmur öncesine duyarlıdırlar. Havanın dönmesinden çok az önce gerginlik, ruhsal çöküntü ve sıkıntı belirtileri gösterirler.

Lodos’un insanlar üzerinde yarattığı etkilerin sebepleri ve Lodos rahatsızlıklarına ne gibi önlemler alınabileceği konusunda çalışmalar devam etmektedir. İşin ilginç yanlarından biri de, Lodos etkisi altında bulunan bir bölgeye yerleştirilenlerin ancak bir kaç yıl sonra rüzgarın etkisinden rahatsız olmaya başlamalarıdır.

Konu rüzgardan açılmışken güncel bir tartışmaya da değinmeden geçmeyelim. Rüzgar bir hava akımıdır, yani hava olmazsa rüzgar da olmaz. Öyleyse Armstrong’un Ay’a ayak basar basmaz diktiği bayrak nasıl dalgalanıp duruyor? Ay’da hava olmadığına göre hangi rüzgar bu bayrağı sürekli dalgalandırıyor?

Ay’a gidildiğine inanmayanlar tarafından delil olarak ileri sürülen bu olay yolculuktan önce düşünülmüş, bayrak direğinin üstüne çok ince yatay bir çubuk tutturulmuş ve bayrak yandan ve üstten sabitlenmisti. İlk bakışta bayrağın dalgalanıyormuş izlenimini veren bu durum fotoğrafa dikkatlice bakınca fark edilebiliyordu.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Bir çeşit tatlı kurabiye. 2. “rahat-ul hulküm”da (boğaz rahatlatan) denilen şeker, lâtilokum. Hacılokumu = Şerbetle yenen kuru ve şekersiz lokum. Kuşlokumu = Yumurtalı ve tatlı bir çeşit ince hamur. Lokum, su, şeker, nişasta ve sitrik asit veya tartarik asit veya potasyum bi tartarat ile hazırlanan lokum kitlesine gerektiğinde çeşni maddeleri, kuru ve/veya kurutulmuş meyveler ve benzeri maddelerin ilavesiyle tekniğine uygun olarak hazırlanan geleneksel bir Türk tatlısı. Arapçada “rahat-ul hulküm”(boğaz rahatlatan) olarak geçmekte olan ve bu tamlamadan türetilen lokum,kimi kaynaklara göre 15’inci yüzyıldan beri Anadolu’da yapılmaktadır. Kimi kaynaklara göre ise 18.yy sonunda Muhittin Hacı Bekir tarafından sert şekerlerden sıkılan 1.Abdülhamit’in yumuşak şekerleme isteği üzerine açılan bir yarışma neticesi icat edilmiş ve bu yarışmada da Muhittin Haci Bekir birinci olmuştur. Bununla birlikte ister 18.yy ister 15.yyda icat edilmiş olsun lokumu seri olarak üreten,popülerleştiren ve Avrupa’ya tanıtan kişinin Ali Muhittin Hacı Bekir olduğu tartışmasızdır. Lokum,Avrupa’da 19.yüzyılda bir İngiliz gezgininin Avrupa’ya Hacı Bekir’in lokumunu götürmesi ile yayılmaya başladı.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s., f. gevşek, sıkı ve bağlı olmayan, başıboş; dağınık, ayrı ayrı, seyrek, sıkışık olmayan; ahlakça serbest, hafifmeşrep, iffet sahibi olmayan; şüpheli, müphem; yumuşak (öksürük); ishal olmuş, kabız değil; f. gevşetmek, çözmek, açmak; salıvermek, hapi

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. kaybolmuş, zayi olmuş, telef olmuş, gitmiş; mahvolmuş; aklını şaşırmış, kendini kaybetmiş; yolunu şaşırmış; dalgın, düşünceye dalmış; israf olmuş; duygusunu kaybetmiş. lost cause kaybedilmiş dava, ümitsiz dava. lost in tamamen dalmış. lost to kayb

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(A.) [معدوم] yok olmuş.

Türkçe Sözlük

(ka ile) (I. A. «gark» tan imef.) (mü. mağrûka, c. mağrûkıyn). Suda boğulmuş, suya batıp boğulmuş, garkolmuş: Mağruk adam.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Tıraş olmuş, sakalı tıraşlı.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(A.) [محلول] erimiş, çözülmüş, hallolmuş.

Türkçe Sözlük

(i. A. «hark» tan imef.) (mü. mahruka). Yanmış, tutuşup kül olmuş.

Türkçe Sözlük

(i. A. «haşr» dan iz, im.). Ölülerin dirilip ayağa kalkacakları yer ve zaman, kıyâmet: RÜz-i mahşer; mahşerde herkes hareketlerinden mes’Ül olacaktır. 2. mec. Pek kalabalık topluluk, izdihâm: Düğün evi mahşer olmuş, mahşere dönmüş.

Türkçe Sözlük

(i. A. «hitâmdan imef.) Hitân olmuş, sünnetli.

Türkçe Sözlük

(i. Fr.). 1. (musiki) Batı musikisinde iki makamdan (mode) biri. 2. Bülûğ yaşına ermiş, reşit olmuş çocuk, zıddı: minör.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(A.) [ مقهور] kahrolmuş, yenilmiş. 2.gazaba uğramış.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i., çog. (eski) Romalılarda ölmüş kişilerin mabutlaştırımış ruhlan; ruh.

Türkçe Sözlük

(i.) (eski Türkçe’de «man» ve «mank» iri ve kocaman demektir). 1. Koca kafalı ahmak, alık, sersem: Mankafa adam. 2. Şiddetli ve müzmin sakağıya uğramış (beygir): Bu at mankafa olmuş. 3. İri, battal: Mankafa karpuz. Mankafabalığı = Bir balık cinsi.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i., f. (-ped,- ping) harita, plan; ( argo) surat; f. haritasını yapmak; ayrıntılarıyle planlamak. off the map ortadan kaybolmuş. put on the map k.dili (bir yerin) ismini duyurmak.

Türkçe Sözlük

(İ. A. «selb» den Imef.) (mü. matlöbe) (c. matlûbtn). Selb olunmuş, asılmış, asmakla İdam olunmuş veya asılarak ölmüş, Fars. ber-dlr.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. olgunlaşmlş, olmuş, kemale ermiş, ergin, olgun; iyi hazırlanmlş, tamam; vadesi gelmiş. mature de liberation iyi ve uzun düşünme. maturely z. olgunca; tamamen, dikkatle. matureness i. olgunluk, kemal. maturity i. olgunluk hali; vade.

Türkçe Sözlük

(i. A. «tâ’n» dan imef.) (mü. mat’Üne). 1. Yaralı. 2. (tâÜn’dan imaf. TâÜna, vebaya tutulmuş veya tâÜndan ölmüş.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. mebâltğ). Para miktarı: Gönderilen meblâğ geldi; biriken para epey bir meblâğ olmuş.

Türkçe Sözlük

(i. A. «cerh» den İmef.) (mü. mecrûha). 1. Yaralanmış, yaralı, gerek savaş ve kavgada, gerek kazada vücudunun bir tarafı yara olmuş: Harpte mecrûh oldu. O kazada beş kişi öldü ve on kişi mecrûh oldu. 2. Red ve ibtâl olunmuş yahut kendiliğinden bâtıl hâle gelmiş bulunan: Bu söz, bu dâvâ mecrûhtur. 3. (i. A. c. mecrûhîn). Yaralı adam: Mecrûhların nakline mahsus araba.

Türkçe Sözlük

(i. A. «fahm»dan imen.) (mü. mefhûme) (kimya). Kömür hâline geçmiş, kömürleşmiş, kömür olmuş.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(A.) [ مفقود] kayıp. 2.yok olmuş.

Türkçe Sözlük

(u uzun) (i. «fıtk» dan imef.) (mü. meftûka). Fıtık olmuş, fıtıklı.

Türkçe Sözlük

(i. A. «fitil» den imef.) (mü. meftûle). Bükülmüş, eğrilmiş, fitil olmuş.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Erkek İsmi) 1.Fitneye düşmüş, sihirlenmiş. 2.Gönül vermiş, tutkun vurgun. Hayran olmuş, şaşmış.

Türkçe Sözlük

(i. A. «melâ» dan imef.). Dolu, dolmuş.

Türkçe Sözlük

(i. A. «meze» den imef.) (mü. memzûce). Karışmış, karışık, Osm. mezcolmuş.

Türkçe Sözlük

(I. A. «rücû» dan |m.) (c. merâcî). 1. Dönülecek yer, geri gelinecek yer. 2. Başvurulacak yer, herkesin işini gördürmek ve müşkülünü hallettirmek için başvuracağı yer veya kişi: Evi, iş sahiplerinin mercii olmuştu. 3. Bir idare veya memurun tâbî olduğu resmî daire: Vilâyetin mercii içişleri bakanlığıdır.

Türkçe Sözlük

(MERHUM) (i. A. «rahm» dan imef.) (mü. merhûme). 1. Tanrı rahmetine erişen, Tanrı tarafnıdan af ve merhametle müjdelenen. Ummet-i merhûme = Muhammed ümmeti, Müslümanlar. 2. Hakk’ın rahmetine erişen rahmetli, ölmüş: Merhum pederim, Reşid Paşa merhum (isimden önce ve sonra gelebilir). 3. Yakında ölmüş olan: Merhumun terekesini yazmaya geldiler. Merhumenin bir vasiyeti vardır.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. merâsî) (çift y ile yazılması yanlıştır). Ölmüş bir adamın iyiliklerini sayarak ölümünden duyulan acıları anlatan şiir veya nutuk, ağıt: Filân şâirin mersiyeleri çok güzeldir. Kerbelâ şehitleri hakkında mersiyeleri vardır. Mersiye, Türk şiir ve musikisinde ayrı bir çeşittir.

Türkçe Sözlük

(i. A.). «Üzerine yağ sürülmüş» mânâsiyle Hazret-i İsa’ya lakap olmuştur: Isây-ı Mesîh.

Türkçe Sözlük

(i. A. «sünnet» ten imef.) (mü. mesnûne). 1. Adet olmuş, alışılmış. 2. Sünnet-i şerîfe’den sayılan. Nikâh resm-i mesnûnu.

Türkçe Sözlük

(i. A. «meyt» ten smüş.) (mü. meyyite). Ölü, ölmüş. (A. c. mevtâ, emvât). 1. Ölmüş adam, ölü. Ölmüş adamın bedeni, cenaze (asıl cenaze teçhiz ve tekfin olunup tabutla götürülen «naaş»; «meyit» ise henüz teçhiz ve tekfin olunmadan, yatakta serilmiş olan ölüdür). 2. mec. Pek zayıf ve sapsarı adam. (anatomi) Teşrîh-I meyt, keşf-i m«yt = Ölümünün sebepleri hakkında şüphe olunan ölünün açılıp muayene olunması, otopsi.

Türkçe Sözlük

(i. A. «üns» den imef.) (mü. me’nûse). 1. Alışılmış, Osm. ülfet ve ünsiyyet olunmuş: Tütün me’nûsum değildir, insan, me’nûsundan kolay geçemez. 2. Alışmış, alışık, uysal, vahşîlikten geçip evcil olmuş: Hayvânât-ı me’nûse, me’nûs bir fil

Sağlık Bilgisi

Midede veya bağırsaklardaki hazmolmuş gıdaların, oralarda herhangi bir yere takılması sonucu şiddetli bir ağrı meydana getirmesine mide krampı veya mide spazmı denir. Tedavi için aşağıdaki reçeteler uygulanır.

Tedavi için gerekli malzeme : Tarçın, su.

Hazırlanışı : Bir çay bardağı sıcak suya, 1 kahve kaşığı tarçın konur. 5 dakika bekletildikten sonra süzülüp içilir.

Sağlık Bilgisi

Midenin iç yüzündeki belirli bir kısmın aşınması sonucu meydana gelen yaraya mide ülseri denir. Sinir bozukluğu, midede asit fazlalığı, zamanında ve iyi tedavi edilmeyen gastrit, mide zafiyeti, karaciğer yetersizliği veya safra azlığı, kalp hastalıkları, sindirilmesi güç yiyeceklerin aşırı derecede kullanılması, haddinden fazla sigara, çay, kahve veya asit yapıcı meşrubat içmek, alkol kullanmak veya bazı ilaçların uzun süre kullanılması mide ülserini doğuran nedenler arasındadır. Hastalığın başlangıcında mide ekşimesi ve ağırlık hissi vardır. Hastanın ağzına, sık sık ekşi su gelir. Tat alma duygusu hafiflemiştir, dil paslıdır, hastanın rengi solmuştur. Karnın üst kısmına bastırılınca, acıma hissedilir. Bu belirtiler ortaya çıktıktan sonra; en kısa zamanda tedaviye geçilmezse; yemeklerden 2-3 saat sonra sırta doğru yayılan şiddetli mide ağrıları başgösterir. Baş dönmesi ve terleme de görülür. Bu devrede, kusma ile bir miktar kan da görülebilir. Bazı kimselerin büyük abdestleri katran gibi olur. Bu işaretler, ülserin ilerlemiş olduğunu gösterir. Mide ülseri, bilhassa ilk bahar ve son bahar aylarında, çok rahatsız edici bir hal alır. Ağrı ve kanamalar artar. Mide ülseri, başlangıcında teşhis edilip de tedaviye başlanılacak olursa, telaşlanmaya ve korkmaya gerek yoktur. Bu durumda yapılacak ilk iş, üzüntüye kapılmamak, aksine bütün üzüntülerden sıyrılmaya gayret sarfetmektir. Sonra tedaviye yardımcı olmak amacıyla aşağıdaki hususlara kesinlikle uymak gerekir.

- Tedavi süresince istirahat edin.

- Yemeklerinizi, her gün belirli saatlerde yiyin.

- Bağırsaklarınızın düzenli bir şekilde çalışmasını sağlayın.

- Sigara, çay, kahve ve alkolü bırakın.

- Diş sağlığına önem verin.

- Süt ve sütlü yiyecekler, yumurta, kızarmış ekmek, tereyağı, pelte ve haşlanmış balık, sebze püreleri ve patates yemeğini sofranızdan eksik etmeyin Ayrıca aşağıdaki reçetelerden herhangi birini kullanmak da faydalıdır.

Tedavi için gerekli malzeme : Lahana

Hazırlanışı : İki avuç dolusu lahana yaprağı, önce soğuk su ile yıkanır. Sonra ezilerek suyu çıkarılıp, 1 kahve fincanı içilir. Aynı işlem 6 saat ara ile 3 hafta boyunca yapılır.

Türkçe Sözlük

(i.). Yağ ve çamur gibi luzûcetli bir şeyin karıştırılıp yoğurulmasını tasvir ve taklit edip art arda kulanılır: Bir tencere yağı önüne koyup elleriyle mıncık mıncık karıştırıyordu, (sıfat gibi): Elleri mıncık mıncık, sokaklar çamurdan mıncık mıncık olmuş.

Türkçe Sözlük

(i.). Oda kerevetleri üzerine ve başka yerlere döşenen ot veya kaba yünle dolmuş sert şilte: Oda minderi; mindere geçmek, oturmak. Erkân minderi = Kerevetin yanı başına yere serilip üzerine rahat oturulan minder. Karyola minderi = Karyolada şiltenin altına yayılan ot minder.

Türkçe Sözlük

(MÜCADELE) (i. A. «cedel»den masdar). Atışma, tutuşma, anlaşmazlık, kavga, vuruşma: Aralarında mücadele ediyorlardı, bir mücadele olmuş.

Türkçe Sözlük

(i. A. «edeb» den imef.) (mü. müeddebe). İlim ve edep öğrenmiş, terbiye olmuş, edip, terbiyeli.

Türkçe Sözlük

(i. A. «kerr» den imef.) (mü. mükerrere). Tekrar olunmuş, bir daha olmuş, biribiri üstüne iki veya fazla vuku bulmuş, (musiki) İki defa çalınıp okunan mısrt, hâne, söz veya saz parçası. Kand-i mükerrer = Birkaç kere kaynatılmış bitki şekeri.

Türkçe Sözlük

(i. A. «kevn» den imef.) (mü. müvevene). Yapılmış, hâsıl olmuş, husûle getirilmiş, vücut bulmuş.

Genel Bilgi

Gerçi şimdi elektrikler kesilince otomatik olarak devreye giren lambalar, hatta jeneratörler var ama mum hayatımız boyunca evimizin demirbaşı olmuştur. Onu o kadar hayatımızın olağan bir parçası olarak algılamışızdır ki, fitiline bir kibrit çaktığımızda onun nasıl yandığını, yandıkça katı kısmının nereye gittiğini düşünmeyiz bile.

Tarihi çok eskiye uzanan mum ışığının adeta büyülü bir gücü vardır. İnsanda romantik duygular uyandırdığı gibi, tüm dinlerde ruhani bir yeri de vardır. Ayin ve adakların vazgeçilmez malzemesidir. Mum tarihin ilk icatlarından biridir. Mısır’da ve Girit adasında milattan 3000 yıl önceden kalma mumlar bulunmuştur ama en yaygın kullanışı ortaçağda Avrupa’da olmuştur. Tarihi bu kadar eski olup da günümüzde de popülaritesini yitirmeyen ve çok yaygın olarak kullanılan başka hiçbir şey yoktur.

Aslında mumun yapısı çok basittir ama yanma mekanizması o kadar basit değildir. Mumun yapısında iki ana eleman vardır. Birincisi yakıt görevini gören, bir çeşit balmumu, ikincisi de emici özelliği olan bir çeşit sicim, yani fitil. Fitilin emici özelliği çok önemlidir. Çünkü mumun yanma sırrı burada gizlidir. Bu özellik gaz lambalarının fitillerinde de vardır ve onlar da aynı prensiple çalışırlar.

Elinize herhangi bir sicim alıp ucundan su dolu bir kaba daldırdığınızda suyun sicim tarafından emildiğini ve suyun sicim boyunca yukarı çıktığını renginin koyulaşmasından anlayabilirsiniz. İşte fitil de mumun üst kısmında alevden dolayı eriyen balmumunu emerek üst kısmına taşır ve bu bölgede yanmanın devamını sağlar, yani burada asıl yanan ve ışığı veren fitil değil balmumunun kendisidir.

Parafin balmumları ham petrolden yapılır, yani koyu bir hidrokarbon olup iyi bir yanıcıdırlar. Çakmağı çakıp fitili tutuşturunca, mumun en üst tabakasının da erimesine ve dolayısıyla mekanizmanın çalışmaya başlamasına sebep olursunuz. Fitil, bu erimiş balmumunu yukarı aleve doğru taşır, balmumu alevin sıcaklığında buharlaşır ve tutuşur. Yanan şey aslında mumun katı kısmı olduğundan mum tümüyle yanıp bittiğinde geriye pek bir şey kalmaz.

Mum yapmada en çok arı balmumu, benzin üretiminde petrolden çıkan bir yan ürün olan parafin veya bitkisel ve hayvansal yağlardan yapılan ‘stearin’ kullanılır. Günümüzde en fazla kullanılan mumlar bunların karışımı ile elde ediliyor. Mumlar çekme yöntemi ile, dökülerek veya pres edilerek yapılıyor. Her şey tamamlandıktan sonra boya banyolarına sokulurlar ve en sonunda da parlaklık kazandırmak için soğuk suya daldırılırlar.

Genel Bilgi

Gerçi şimdi elektrikler kesilince otomatik olarak devreye giren lambalar, hatta jeneratörler var ama mum hayatımız boyunca evimizin demirbaşı olmuştur. Onu o kadar hayatımızın olağan bir parçası olarak algılamışızdır ki, fitiline bir kibrit çaktığımızda onun nasıl yandığını, yandıkça katı kısmının nereye gittiğini düşünmeyiz bile.

Taeihi çok eskiye uzanan mum ışığının adeta büyülü bir gücü vardır. İnsanda romantik duygular uyandırdığı gibi, tüm dinlerde ruhani bir yeri vardır. Ayin ve adakların vageçilmez malzemesidir. Mum tarihin ilk icatlarından biridir. Mısır’da ve Girit adasında milattan 3000 yıl önceden kalma mumlar bulunmuştur ama en yaygın kullanılışı ortaçağda Avrupa’da olmuştur. Tarihi bu kadar eski olup da günümüzde de popülaritesini yitirmeyen ve çok yaygın olarak kullanılan başka hiçbir şey yoktur.

Aslında mumun yapısı çok basittir ama yanma mekanizması o kadar basit değildir. Mumun yapısında iki ana eleman vardır. Birincisi yakıt görevini gören, bir çeşit balmumu, ikincisi de emici özelliği olan bir çeşit sicim, yani fitil, Fitilin emici özelliği çok önemlidir. Çünkü mumun yanma sırrı burada gizlidir. Bu özellik gaz lambalarının fitillerinde de vardır ve onlar da aynı prensiple çalışırlar.

Elinize herjangi bir sicim alıp ucundan su dolu bir kaba daldırdığınızda suyun sicim tarafından emildiğini ve suyun sicim boyunca yukarı çıktığını renginin koyulaşmasından anlayabilirsiniz. İşte fitil de mumun üst kısmında alevden dolayı eriyen balmumunu emerek üst kısmına taşır ve bu bölgede yanmanın devamını sağlar, yani burada asıl yanan ve ışığı veren fitil değil balmumunun kendisidir.

Parafin balmumları ham petrolden yapılır, yani koyu bir hidrokarbon olup iyi bir yanıcıdırlar. Çakmağı çakıp fitili tutuşturunca, mumun en üst tabakasının da erimesine ve dolayısıyla mekanizmanın çalışmaya başlamasına sebep olursunuz. Fitil, bu erimiş balmumunu yukarı aleve doğru taşır, balmumu alevin sıcaklığında buharlaşır ve tutuşur. Yanan şey aslında mumun katı kısmı olduğundan mum tümüyle yanıp bittiğinde geriye pek bir şey kalmaz.

Mum yapmada en çok arı balmumu, benzin üretiminde petrolden çıkan bir yan ürün olan parafin veya bitkisel ve hayvansal yağlardan yapılan “stearin” kullanılır. Günümüzde en fazla kullanılan mumlar bunların karışımı ile elde ediliyor. Mumlar çekme yöntemi ile, dökülerek veya pres edilerek yapılıyor. Her şey tamamlandıktan sonra boya banyolarına sokulurlar ve en sonunda parlaklık kazandırmak için soğuk suya daldırırlar.

Türkçe Sözlük

(i. A. «melâ» dan if.) (mü. mümteliyye). 1. Dolu, dolgun, dolmuş. 2. Mide dolgunluğuna uğramış:

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Eski Mısırlılar’ın tahnit edip çürümeyecek bir hâle koydukları cenaze: Piramitten çıkan mumyalar. 2. Gûyâ içilmesi ve vücuda sürülmesi her derdi iyi den hayalî bir ilâç. -3. Pek zayıf ve sararmış insan: Mumya olmuş.

Türkçe Sözlük

(i. A. «nifâk» tan if.) (c. münafıkîn). 1. Nifak çıkaran, ikiyüzlülük eden. 2. Peygamberimizin zamanında Müslüman olmuş gibi görünüp sapıtkanlıkta devam eden adam.

Türkçe Sözlük

(I. A. «hedm» den if.) (mü. münhedlme). Hedmolmuş, yıkılmış, harap olmuş.

Türkçe Sözlük

(i. A. «kalb» den if.) Kalbolmuş, dönmüş, değişmiş.

Türkçe Sözlük

(i. A. «karz» den if.) (mü. münkarize). Tükenip bitmiş, çökmüş, arkası, soyu sopu kesilmiş: Mamut denilen filin nesli münkariz olmuştur.

Türkçe Sözlük

(i. A. «küsûf» tan İf.) (mü. münkesife). Küsûfa uğramış, tutulmuş, ayin araya girmesiyle görünmez olmuş (güneş) (ay hakkında «münhasif» denilir).

Türkçe Sözlük

(i. A.«nakl»den if.) (mü. müntakıle). 1. İntikal eden, geçen, kalan, miras kalmış: Babasından müntakil miras. 2. mec. Ölü, Ölmüş.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. murakkaât). Birbiri üzerine yapıştırılıp mukavva gibi olmuş kâğıdın üzerine yazılmış güzel yazı örneği, hattat meşk-nâmesi: O hattâtın bir hayli murakkaatı vardır.

Türkçe Sözlük

(i. F.). Ölmüş, gebermiş: Mürd oldu (hayvanlar hakkında kullanılır).

Türkçe Sözlük

(i. F.) (c. mürdegân). Ölü, ölmüş, ölmüş adam.

Türkçe Sözlük

(i. A. «şerh» ten imef.). Teşrih olmuş, otopsi ile açılmış ceset.

Türkçe Sözlük

(ka ile) (i, A. «saky.dan if.) (tıp) Karnına su dolmuş.

Türkçe Sözlük

(I. A. «vely» den if.) (mü. müstevliyye). 1. Zapt ve istilâ eden, sahip olan, ele geçiren: Cengiz Han bütün Asya’ya müstevli olmuştu. 2. Yayılan, yayılıp her tarafı kaplayan. Illet-i müstevliye = Vebâ veya kolera gibi, bir yere girince yayılan salgın hastalık.

Türkçe Sözlük

(i. A. «gayr» dan if.) (mü. mütegayyire). 1. Değişmiş, başkalaşmış. 2. Bozulmuş, bozuk: Benzi, çehresi mütegayyir oldu. Bu et mütegayyir olmuş.

Türkçe Sözlük

(i. A. «hacer» den if.) (mü. mütehaccire). Taş hâline gelmiş, taş olmuş.

Türkçe Sözlük

(i. A. «vilâdet» ten if.) (mü. mütevellide). 1. Doğan, tevellüt eden, dünyaya gelen. 2. mec. Hâsıl olmuş.

Türkçe Sözlük

(i. A. «vürûd» dan masdar) (c. muvâredât). 1. Gidip gelme: Muvârede yolunu temin etmek. 2. İki şairin tesadüfen ve birbirinden haberleri olmaksızın aynı mânâda söz söylemeleri: İki şair arasında bu beyitte muvârede olmuştur, (c.) Bir memleketten diğerine naklolunan eşya ve insanlar.

Türkçe Sözlük

(i. A. «vilâdet» ten if.) (mü. müvellede). 1. Doğmuş, doğurulmuş, doğma. 2. iki cinsin birleşmesinden vücuda gelmiş, melez (Fr. mulâtre bundan galattır). 3. Aslında ve esasen yokken, sonradan olmuş.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(A.) [متفق] birlik olmuş, ittifak yapmış.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. Hindistan'da zengin olmuş Avrupalı; çok zengin ve lüks hayat yaşayan adam; Hindistan'da Moğollar zamanında prens veya vali; Hindistan'da bazı Müslüman büyüklerine verilen ünvan.

Genel Bilgi

Avrupa’da Rönesans başlangıcına, diğer bir deyişle insanların titizliğin ve temizliğin farkına varmalarına kadar, bütün bir tarih boyunca yemek yerken eller kullanıldı. Tabii bunun da bir adabı vardı. Yemek yerken kullanılan parmak sayısı o kişinin statüsünü gösteriyordu. Normal insanlar beş parmaklarını kullanırlarken asiller üç parmaklarını -yüzük parmağı kesinlikle kullanılmadan- kullanıyorlardı.

Aslında Latince çatal anlamına gelen kelime, çiftçilerin hasadı havaya atıp savurmada kullandıkları dev çatalların isminden türemiştir. Bunların çok küçükleri Türkiye’de Çatal Höyük’de yapılan kazılarda bulunmuş ama ne işe yaradıkları, milattan 400 yıl öncesinde sofralarda yemek yemede kullanılıp kullanılmadıkları tam anlaşılamamıştır.

Çatal konusunda kesin bilinen bir şey, ilk defa 11. yüzyılda Toskana’da (İtalya) ortaya çıktığıdır. İki uçlu olan bu çatallara insanlar “Tanrının bahşettiği yiyecek yine Tanrının verdiği parmaklarla yenilebilir” diye şiddetle karşı çıktılar.

İnsanların yüzyıllar boyu süren, yemek yerken çatal kullanmaya karşı direnme gibi tavırların tarihte örneği azdır. 17. Yüzyıla kadar süren bu direnmenin bir başka cephesi daha vardı. Yiyeceği bıçakla tutup, ısırarak yemeye alışmış erkekler çatal kullanmayı kadınsı bir davranış olarak görüyorlardı.

Bu arada Fransız ihtilalinin biraz öncesinde Fransa’da yavaş yavaş dört uçlu çatallar kullanılmaya başlandı. Zamanla çatal kullanmak lüks, asalet ve statü göstergesi oldu. Çatalla birlikte sofralarda her insan için ayrı tabak ve bardak kullanmak adeti de gelişti, toplumun tüm sınıflarına ve giderek dünyanın diğer yerlerine de yayıldı.

Kaşığın kullanılmaya başlanması ise tarih kadar eskidir. İnsanlar, çatala karşı gösterdikleri direnci kaşığa göstermemişlerdir. Bu, şüphesiz sıvı bir şey içmek için eli kullanmanın iyi bir alternatif olmamasından kaynaklanmıştır.

En eski zamanlara ait kazılarda bile, taş, kemik, ağaç veya madenden yapılmış kaşık veya benzeri şeylere rastlanmaktadır. Kaşıktaki en önemli gelişmeler sapının şeklinde olmuştur.

Genel Bilgi

Avrupa’da Rönesans başlangıcına, diğer bir deyişle insanların titizliğin ve temizliğin farkına varmalarına kadar, bütün bir tarih boyunca yemek yerken eller kullanıldı. Tabii bunun da bir adabı vardı. Yemek yerken kullanılan parmak sayısı o kişinin statüsünü gösteriyordu. Normal insanlar beş parmaklarını kullanırlarken asiller üç parmaklarını -yüzük parmağı kesinlikle kullanılmadan- kullanıyorlardı.

Aslında Latince çatal anlamına gelen kelime, çiftçilerin hasadı havaya atıp savurmada kullandıkları dev çatalların isminden türemiştir. Bunların çok küçükleri Türkiye’de Çatal Höyük’de yapılan kazılarda bulunmuş ama ne işe yaradıkları, milattan 400 yıl öncesinde sofralarda yemek yemede kullanılıp kullanılmadıkları tam anlaşılamamıştır.

Çatal konusunda kesin bilinen bir şey, ilk defa 11. yüzyılda Toskana’da (İtalya) ortaya çıktığıdır. İki uçlu olan bu çatallara insanlar ‘Tanrının bahşettiği yiyecek yine Tanrının verdiği parmaklarla yenilebilir’ diye şiddetle karşı çıktılar.

İnsanların yüzyıllar boyu süren, yemek yerken çatal kullanmaya karşı direnme gibi tavırların tarihte örneği azdır. 17. Yüzyıla kadar süren bu direnmenin bir başka cephesi daha vardı. Yiyeceği bıçakla tutup, ısırarak yemeye alışmış erkekler çatal kullanmayı kadınsı bir davranış olarak görüyorlardı.

Bu arada Fransız ihtilalinin biraz öncesinde Fransa’da yavaş yavaş dört uçlu çatallar kullanılmaya başlandı. Zamanla çatal kullanmak lüks, asalet ve statü göstergesi oldu. Çatalla birlikte sofralarda her insan için ayrı tabak ve bardak kullanmak adeti de gelişti, toplumun tüm sınıflarına ve giderek dünyanın diğer yerlerine de yayıldı.

Kaşığın kullanılmaya başlanması ise tarih kadar eskidir. İnsanlar, çatala karşı gösterdikleri direnci kaşığa göstermemişlerdir. Bu, şüphesiz sıvı bir şey içmek için eli kullanmanın iyi bir alternatif olmamasından kaynaklanmıştır.

En eski zamanlara ait kazılarda bile, taş, kemik, ağaç veya madenden yapılmış kaşık veya benzeri şeylere rastlanmaktadır. Kaşıktaki en önemli gelişmeler sapının şeklinde olmuştur.

Genel Bilgi

İüphesiz tarih boyunca tüm insanlarda görme kusuru olmuştur. 13. yüzyılda gözlük ortaya çıkıncaya kadar gerek doğuştan gerekse sonradan göz bozukluğu olan insanlar, ömürlerini böyle geçirmeye, iş yapamamaya hatta evden dışarı çıkamamaya mahkumdular.

Aslında gözlüğün ana malzemesi olan camın tarihi dört bin 500 yıl evveline kadar gidiyor. Antik dünya insanlarının optik hakkında bilgileri olduğu, camın belirli bir formunun cisimleri büyüttüğünü fark ettikleri biliniyor. Hatta milattan önce bin yıllarına ait, büyüteç olarak kullanılmış cam örneklerine Girit’teki kazılarda rastlanılmıştır. Ne var ki büyütecin cam haline gelmesi çok zaman aldı.

Gözlüğü ilk bulan kişinin kim olduğu bilinmiyor. İnsanlık tarihinin büyük teşekkür borçlu olduğu, bu parlak buluşu gerçekleştiren kişinin kim olduğu bütün araştırmalara rağmen hala sırrını koruyor. Bu kişinin 1250 veya 1280 yıllarında Venedik’te yaşamış olması büyük bir olasılık, çünkü 13. yüzyılda, Ortaçağda Venedik, İtalya’da cam üretimiyle ünlü olan bir yerdi.

İlk gözlüklerin mercekleri konveks, yani dışbükeydi ve sadece yakını görme problemi olanların işlerine yarıyordu. Uzağı görme sorunu olanların derdine çare olacak konkav (içbükey) merceklerin üretilmesi için yüzyıl geçmesi gerekecekti. Görüldüğü gibi gözlüğün tarih içindeki gelişmesi oldukça yavaştır.

Uzağı görme sorununu yani miyopluğu düzeltecek merceklerin ancak 15. yüzyılda yapılabilmesinin sebebi o tarihlerde, gözlüğün daha çok yakını okuma amaçlı kullanılması, uzağı görememenin o kadar önemsenmemesi ve içbükey merceklerin imalinin daha zor ve pahalı olmalarıydı.

Gözlük icat edildikten ancak 350 yıl sonra düşmeden yüzün ortasına tutturulabildi. Aslında bu gözlük tarihindeki en son ve önemli buluştu. Edward Scarlett 1730’da Londra’da sabit gözlük sapım icat etti. Saplar kafaya göre ayarlanabildiği için gözlük burun üzerine daha az ağırlık yapıyor, düşme tehlikesi de önlenmiş oluyordu.

Ancak tüm bu yavaş gelişmeye karşın gözlüğün insanlığa hizmeti büyük oldu, en azından onların yaşama bağlılıklarını arttırdı. Matbaanın icadından, basılan kitap ve gazete sayısının artmasından sonra gözlük lüks olmaktan çıkıp tam bir ihtiyaç oldu.

14. yüzyıl ortalarında İtalyanlar gözlük camlarına belki şekillerindeki benzerlikten dolayı ‘mercimek’ anlamında ‘lenticchie’ adını verdiler. İngilizcesi de ‘lentis’ olan mercimek, yaklaşık iki yüzyıl gözlük camı anlamında da kullanıldı. Günümüzde kullanılan ‘lens’ adının kökeni de bu sebeple mercimeğe dayanıyor.

İlk gözlükçü dükkanı 1783’de Philadelphia’da açıldı. Francis Mc Allister dükkanında gözlükleri bir sepetin içine yığıyor, müşteriler de bunları tek tek deneyerek gözlerine uygun geleni alıyorlardı.

İlk güneş gözlüklerinin 1430’lu yıllarda Çinliler tarafından kullanıldığını biliyor muydunuz? Ateşte dumanın isi ile kararttıkları gözlükler görme kusurlarını düzeltmek için değildi. Sanılacağı gibi Güneş’ten korunmak için de değildi. Çinliler başta mahkemeler olmak üzere bir çok yerde gözleri görünmesin, düşünceleri göz ifadelerinden belli olmasın diye bu koyu renkli gözlükleri takıyorlardı. Daha sonraları İtalya’dan Çin’e numaralı gözlükler de getirildi ama Çinliler onların da çoğunu iste kararttılar.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. bir yer veya zamanda ölenlerin isim listesi; olmuş bir kimse hakkında yazılan yazı. necrological s. ölülerin isim listesine ait. necrologist i. ölmüş kimseler hakkında yazı yazan kimse.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Yara yeri, iyi olmuş yaradan kalan iz, eser.

Genel Bilgi

Trafik ışıkları uygulaması, önceleri demiryollarının trenleri kontrol için uyguladığı sinyaller Örnek alınarak başlamıştır. Demiryolları idaresi kırmızı rengi ‘dur’ sinyali olarak seçmişti. Kırmızı renk kan rengi olduğundan asırlar boyu tehlikenin, tahribatın ve ölümün simgesi olmuştur. Demiryolları ilk faaliyete geçtiği 1830’lu yıllarda ‘ikaz’ ışığının rengi yeşil, ‘geç’ ışığının ise beyazdı.

Bir süre sonra beyaz sinyal problem yaratmaya başladı. Beyaz renkli ‘geç’ sinyali diğer sokak lambaları ile karıştırılabiliyordu. Ama daha da kötüsü ‘dur’ işaretlerine konulan kırmızı mercekler yerlerinden düşünce ışık beyazlaşıyor, ‘geç’ sinyali olarak algılanıyor ve kazalara yol açabiliyordu.

Sonunda demiryolcular kırmızıyı ‘dur’, yeşili ‘geç’ sarı rengi de ‘ikaz’ sinyali olarak kullanmaya başladılar. Bilindiği gibi sarı, renk spektrumu içinde en göz alıcı renktir. Böylece makinist bir sinyalin bulunması gereken yerde beyaz ışığı görürse, bir şeylerin yanlış olduğunu anlıyor ve tedbirini alıyordu.

Karayollarına gelince, yollarda sadece atların ve at arabalarının bulunduğu tarihlerde bile dünyanın büyük şehirlerinde trafik sorundu. İlk trafik lambası otomobillerin ortaya çıkmasından çok önce 1868’de Londra’da kullanıldı. Gazla yakılan ve bir eksen etrafında döndürülebilen kırmızı ve yeşil lambalar bir yıl sonra patlayıp, kendilerini çeviren polisi de yaralayınca bu uygulama ortadan kalktı.

Ama öte yandan otomobillerin ortaya çıkması ve şehirlerde dolaşmaya başlamalarıyla birlikte durum iyice kötüleşti. Çeşitli şehirlerde değişik uygulamalar yapıldı. Demiryollarındaki uygulama örnek alındı ama demiryollarında birbirine paralel iki hat vardı. Bu sistem iki yolun kesiştiği kavşaklarda işe yaramıyordu.

Sonunda günümüzdekilere benzeyen ilk elektrikli otomatik trafik lambasını, ilkokul mezunu ve ABD’deki Cleveland’da otomobil sahibi ilk siyah olan Garrett Morgan geliştirdi. 1914’de ilk denemelerine başlayan Morgan 1923’de de patentini aldı. Morgan 1963’de ölümünden az önce patentini 40 bin dolara General Electric firmasına sattı.

Morgan’ın lambaları demiryollarına benzer şekilde bir “T” üzerinde kırmızı ve yeşil iki lambadan ibaretti. Çok geçmeden ikaz anlamında sarı lamba da ilave edildi ve uygulama bütün dünyaya süratle yayıldı.

Aradan geçen yıllara rağmen sarı renk hala ‘ikaz’ anlamındadır ama günümüz sürücüleri onu ‘geç’ sinyali olarak algılıyorlar.

Genel Bilgi

Herhalde siz de haberlerin sonunda hava durumunu merakla izliyorsunuzdur. Acaba yarın yağmur yağacak mı? Şemsiyemi yanıma alayım mı? Yağmur günlük yaşantımızın çok önemli bir parçasıdır. Bazı yerlerde kuraklıktan yağmur duasına çıkılırken, bazı yerlerde de caddelerde sandallarla dolaşılıp, sel basan evlerden, eşyaları kurtarmaya uğraşırlar. Peki nasıl oluyor da başımıza böyle gökten sular geliyor?

Aslında mekanizma basit. Güneş ışığının etkisi ile yeryüzünden su buharlaşıyor, yani gaz haline geçiyor. Bu durumda havadan hafif olduğundan atmosferde yükseliyor. Yükseldikçe hava soğuyor ve hava basıncı azalıyor. Su buharı soğudukça havadaki toz parçacıklarına tutunarak su damlası haline dönüşüyor ve bunların milyonlarcası havada birleşerek gözümüze bulut olarak görülüyorlar.

Bulutları oluşturan bu su damlacıkları hemen yakınlarındakilerle sürekli birleşiyorlar, büyüdükçe büyüyorlar, ağırlıkları artıyor, yeterli ağırlığa ulaşınca yer çekiminin etkisi ile yere düşmeye başlıyorlar. Yeryüzünden buharlaşıp, bulut oluşturup sonra yağmur olarak yeryüzüne dönen su buharının havada geçen bu macerası ortalama 8 gün sürüyor.

Ancak bulutun içindeki su damlacıklarının tümü yağmur olarak yeryüzüne inmiyor. Bir bulutun en fazla yarısı yağmur olarak yağabilir ve bu da normalde 30 dakika sürer ama bulut devamlı olarak yeniden oluştuğundan yağmur saatlerce, hatta günlerce sürebilir. Bu arada rüzgara bağlı olarak bulutlar devamlı hareket ettiklerinden yağmur çok geniş bir alana yağabilir. Bugüne kadar dünyamızda tespit edilebilmiş en yoğun yağış 26 Kasım 1970 tarihinde Guadaloupe’de olmuş, sadece bir dakikada 3.81 santimetre yağmur yağmıştır.

Atmosferde, yani başımızın üzerindeki havada 13 milyar ton su buharı bulunuyor. Bunun hepsinin bir anda yeryüzüne indiğini düşünebiliyor musunuz? Dünyamızda yağmurun çoğu, yani yüzde 78’i okyanusların üzerine yağıyor. Bu da çok normal, çünkü havanın içindeki su miktarının kaynağı hemen hemen aynı oranda okyanuslardan geliyor.

Yağmur damlalarının yarı-çapları 0.5 milimetreden 6.35 milimetreye kadar değişebiliyor. 5.0 milimetre yarı-çapındaki bir yağmur damlasının 1800 metre yükseklikteki bir buluttan çıkıp başınızın üstüne düşmesi için geçen zaman yaklaşık 3 dakikadır. Yani aslında şemsiyenizi açabilmeniz için yeterli süre vardır.

Suni yağmur yaratabilmek için günümüzde bazı teknolojiler geliştirildi ki, temeli su damlacıklarının yapışabilmesi için çekirdek görevi yapabilecek tozları bulutun içine gönderebilmektir. Bunun için bulut uçak veya helikopterden gümüş iyodür ile bombalanıyor. Bu işte de en usta olan İsrailliler. Onlar bu yöntemle yağmur miktarını yüzde 13 oranında arttırabilmişler. Yağmurun oluşabilmesi için ana etkenlerden biri olan toz parçacıklarının, yani hava kirliliğinin artması ise tam ters etki yapıyor, bu durumda damlacıklar küçülüyor ve yağmur olarak yere düşmeyi başaramıyorlar.

Genel Bilgi

Heralde siz de haberlerin sonunda hava durumunu merakla izliyorsunuzdur. Acaba yarın yağmur yağacak mı? İemsiyemi yanıma alayım mı? Yağmur günlük yaşantımızın çok önemli bir parçasıdır. Bazı yerlerde kuraklıktan yağmur duasına çıkılırken, bazı yerlerde de caddelerde sandallarla dolaşılıp, sel basan evlerden, eşyaları kurtarmaya uğraşırlar. Peki nasıl oluyor da başımıza böyle göklerden sular geliyor?

Aslında mekanizma basit. Güneş ışığının etkisi ile yeryüzünden su buharlaşıyor, yani gaz haline geçiyor. Bu durumda havadan hafif olduğundan atmosferde yükseliyor. Yükseldikçe hava soğuyor ve hava basıncı azalıyor. Su buharı soğudukça havadaki toz parçacıklarına tutunarak su dalası haline dönüşüyor ve bunların milyonlarcası havada birleşerek gözümüze bulut olarak görünüyorlar. Bulutları oluşturan bu su damlacıkları hemen yakınlarındakilerle sürekli birleşiyorlar, büyüdükçe büyüyorlar, ağırlıkları artıyor, yeterli ağırlığa ulaşınca yer çekiminin etkisi ile yere düşmeye başlıyorlar. Yeryüzünden buharlaşıp, bulut oluşturup sonra yağmur olarak yeryüzüne dönen su buharının havada geçen bu macerası ortalama 8 gün sürüyor.

Ancak bulutun içindeki su damlacıklarının tümü yağmur olarak yeryüzüne inmiyor. Bir nulutun en fazla yarısı yağmur olarak yağabilir ve bu da normalde 30 dakika sürer ama bulut devamlı olarak yeniden oluştuğundan yağmur saatlerce, hatta günlerce sürebilir. Bu arada rüzgara bağlı olarak bulutlar devamlı hareket ettiklerinden yağmur çok geniş bir alana yağabilir. Bugüne kadar dünyamızda tespit edilmiş en yoğun yağış 26 Kasım 1970’de Guadaloupe’de olmuş, sadece bir dakikada 3.81 santimetre yağmur yağmıştır.

Atmosferde, yani başımızın üzerindeki havada 13 milyar ton su buharı bulunuyor. Bunun hepsinin bir anda yeryüzüne indiğini düşünebiliyor musunuz? Dünyamızda yağmurun çoğu, yani yüzde 78’i okyanusların üzerine yağıyor. Bu da çok normal, çünkü havanın içindeki su miktarının kaynağı hemen hemen aynı oranda okyanuslardan geliyor.

Yağmur damlalarının yarı-çapları 0.5 milimetreden 6.35 milimetreye kadar değişebiliyor. 5.0 milimetre yarı-çapındaki bir yağmur damlasının 1800 metre yükseklikteki bir bulutun çıkıp başınızın üstüne düşmesi için geçen zaman yaklaşık 3 dakikadır. Yani aslında şemsiyenizi açabilmeniz için yeterli süre vardır.

Suni yağmur yaratabilmek için günümüzde bazı teknolojiler geliştirildi ki, temeli su damlacıklarının yapışabilmesi için çekirdek görevi yapabilecek tozları bulutun içine gönderebilmektir. Bunun için bulut uçak veya helikopterden gümüş iyodür ile bombalanıyor. Bu işte de en iyi olan İsrailliler. Onlar bu yöntemle yağmur miktarını yüzde 13 oranında artırabilmişler. Yağmurun oluşabilmesi için ana etkenlerden biri olan toz parçacıklarının, yani hava kirliliğinin artması ise tam tersi etki yapıyor, bu durumda damlacıklar küçülüyor ve yağmur olarak yere düşmeyi başaramıyorlar.

Türkçe Sözlük

(NİSAN) (i.) (Süryânîce’den). Mart ile mayıs arasındaki ay: Nisan ayında. Ebr-i nîsân = Nisan bulutu, bereket ve cömertlik hakkında kullanılır.

Türkçe Sözlük

(NİŞAN) (i. F.). 1. Alâmet, eser: Nâm ve nişanı, kalmadı. 2. Senbol, belli olmak için edilen işaret, damga vesaire: Nişan koymak. 3. Yara eseri, iyi olmuş yaranın belli olan yeri: Kılıç yarasının yüzünde nişanı kaldı. 4. Ok veya kurşun ve gülle ile vurulması istenen nokta, hedef: Nişâna atmak, nişan dikmek. 5. Hedefe vurmak üzere silâhın göze götürülüp doğrulması: Nişan almak, nişan atmak. 6. Silâhın üzerinde nişan almaya mahsus ve ekseriya oynak ve dereceli Alet: Bu tüfeğin nişanı doğru değildir. 7. Bir kıza namzed olan erkeğin buna alâmet olmak üzere verdiği yüzük vesaire: Kızın parmağında nişanı vardı. 8. Namzetlik, nikâhlanmadan önceki sözleşme, sözlülük. 9. Bir hâdiseye hâtıra olmak üzere dikilen taş: Nişan taşı (nişantaşı). 10. Tuğray-ı hümâyûn, Osmanlı devrinde ferman ve beratlara çekilen işaret. 11. Devlet tarafından yüksek hizmet sahiplerine verilen ve göğse takılan alâmet. Her devlette dereceleri vardır.

Türkçe Sözlük

(NİŞAN) (i. F.) (sıfat terkiplerinde). 1. Duran, yerleşen, dikilen, kalan. Hâtır-nişân = Hatırda kalan. 2. Diken. 3. Gösteren, eser ve alâmet hükmünme olan: Fermân-ı Adâlet-nişân.

Türkçe - İngilizce Sözlük

The first month of the Jewish ecclesiastical year, formerly answering nearly to the month of April, now to March, of the Christian calendar.

Türkçe - İngilizce Sözlük

See Abib. the seventh month of the civil year; the first month of the ecclesiastic year.

Türkçe - İngilizce Sözlük

The first month of the Jewish/Semitic calendar year It occurs in March/April.

Türkçe - İngilizce Sözlük

The seventh month of the year in the Jewish calendar -- Seph28.

Türkçe - İngilizce Sözlük

First liturgical Jewish month This is the religious calendar order given by God in Exodus 12.

Türkçe - İngilizce Sözlük

The twelfth month of the Hebrew calendar, the spring month in which Passover falls at the full moon O. the seventh month of the civil year; the first month of the ecclesiastic year.

Türkçe - İngilizce Sözlük

sign. mark. engagement. betrothal. target. decoration. medal. order. affiance. badge. brand. butt. device. ensign. espousal. gong. plume.

Türkçe - İngilizce Sözlük

decoration. distinction. engagement. mark.

Türkçe - İngilizce Sözlük

decoration. engagement. ensign. mark. medal. token. track. indication. target. order. betrothal. engagement ceremony. aim. record. notation. marking identification. earmark. adjusting mark. plaque. signature. hall mark. signet. index. stamp. badge. brand.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(F.) [ نشان] iz. 2.belirti. 3.nişan yeri. 4.devlet madalyası.

İsimler ve Anlamları

(Süry.) (Kadın İsmi) 1.Bolluk, bereket, cömertlik. 2.İlkbaharın 4.ayı.. 3.Sur.

İsimler ve Anlamları

(Fars.) (Erkek İsmi) 1.İm, iz, belirti. 2.Amaç, hedef. 3.Tuğra, madalya.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(Fr.) yeni zengin olmuş kimse, sonradan görme kimse.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Erkek İsmi) - Nuh peygamb(Erkek İsmi) Kur’an-ı Kerim’de ismi geçen 25 peygamberden baştan 3.sırada gelen kişi. Zamanında Nuh tufanı olmuştur. Kur’an-ı Kerim’in 71.suresinin adı.

İsimler ve Anlamları

(Fars.) (Erkek İsmi) - İçkiden sarhoş olmuş, mest olmuş.

Türkçe Sözlük

(i. «olmak» fiilinden if.). Olmuş, Ar. kâin, vâki. (bk.) Olmak.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Olmuş, yetişmiş: Olgun armuş, şeftali. 2. Kültürlü, ağırbaşlı.

Türkçe Sözlük

(i.). Olmuş şeyin hâli.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Yaşamaz olmak, can vermek, hayatı terketmek, vefat. 2. Solmak, yumuşak, pejmürde olmak: Bu çiçekler ölmüş. 3. Kıvamını kaybedip düşmek. 4. Pek fazla sıkılmak, pek şiddetli korku, dehşet, ıztırap ve zahmet çekmek: Korkudan, açlıktan, susuzluktan, meraktan ölüyor. 5. Hükmü kalmamak. Ecelsiz ölmek = Kazaya uğrayıp ölmek. Ölüp ölüp dirilmek = Çok çekmek. Ölür müsün, öldürür müsün? = Tahammül olunamıyacak bir muamele hakkında kullanılır. Senin için, senin yoluna öleyim = Sana fedâ olayım.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Vuku bulmuş, geçmiş, olmuş bitmiş bir iş. 2. Yetişmiş, olgunluğa ermiş: Olmuş şeftali.

Türkçe Sözlük

(i.). Vefat etmiş, ölü hâle gelmiş: Ölmüşlerinizin canı için.

Türkçe - İngilizce Sözlük

done. happened. grown. ripe. up. has been. has become.

Türkçe - İngilizce Sözlük

ripe. completed. mature.

Türkçe - İngilizce Sözlük

ripe. cut and dried. past.

Türkçe - İngilizce Sözlük

blasted. dead. defunct. departed. faded. withered. dead person.

Türkçe - İngilizce Sözlük

dead person. dead. cold. dead as a door nail. deceased.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Ölmüş: Ölü olan. 2. Cansız, kuvvetsiz, pek zayıf. 3. Ruhsuz, gevşek, tenbel, miskin. 4. Sülpük, soluk, pejmürde. 5. Ölmüş adam, cenaze, nâş: Ölüyü kaldırdılar mı?

Türkçe Sözlük

(i.) (Fars. rûze’den) (Türkçe’de kelime r ve I harfleriyle başlamadı ğı için bu Farsça kelime «orûze» ve son ra «oruç» olmuştur). Dini kaideler içinde yiyip içmekten kaçınma, Ar. savm, sıyâm. Oruç açmak, oruç bozmak = İftar etmek. Oruç tutmak = Oruçlu olmak. Oruç yemek = Oruçsuz olmak, oruç tutmamak.

Türkçe Sözlük

(i.). Parça parça olmuş, pek çok parçalara ayrılmış.

Genel Bilgi

Aslında en çok merak edilen paraşütün icadından çok, onunla havadan ilk kimin atladığıdır. Kim böyle bir şeyi ilk defa denemeye cesaret etmiştir? Sanıldığının aksine paraşüt uçaktan sonra değil, yaklaşık bir yüzyıldan fazla bir zaman önce, balonla hemen hemen aynı tarihlerde ama çok ayrı çalışmalarla icat edilmiştir.

Paraşüt fikri eski Çin’e kadar gider. Günümüzdeki paraşüte benzer bir şeyler geliştirilmiş ama oyuncak olmaktan öteye geçememiştir. Leanorda da Vinci’nin de bu konudaki çalışmaları biliniyor. Bu fikri hayata ilk geçiren kişi ise Fransa’da 1783 yılında Louis-Sabestian Lenomand olmuştur.

Lenomand 4.5 metre yükseklikteki bir ağaçtan, omuzlarına birer adet bir çeşit şemsiye bağlayarak ilk deneyimini yapmıştır. Ancak o, buluşunu o seviyedeki bir yükseklikten, yangın çıkan bir binadan atlayarak kaçmak için düşünmüştü.

Ciddi anlamda ilk atlamanın şerefi ise Fransız Andre-Jackques Garnerin’e aittir. 1769 Paris doğumlu Garnerin Fransız ordusunda 1793 yılında müfettiş olmuş, İngiltere’de iki yıl hapis yatmış ve dönüşünde 1797 yılında ilk atlayışını 1.000 metreden bir balondan yapmıştır. Bu ilk paraşüt şemsiye şeklindeydi, çapı yedi metreydi ve ketenden yapılmıştı. Garnerin daha sonra birçok gösteri atlayışı yapmış, hatta bir keresinde 1802 yılında İngiltere’de 2.400 metreden atlamıştır.

Önceleri ketenden yapılan paraşütler, sonraları ipekten yapılmaya başlanıldı. Uçaktan ilk atlayışı gerçekleştiren ise 1912 yılında, ABD Kara Kuvvetleri’nden Yüzbaşı Albert Berry oldu.

Birinci Dünya Savaşı başlarında uçaktan paraşütle atlamanın pratik olmadığı görüşü hakim olduğundan, sadece gözetleme balonlarında görevli olanların, uçak saldırılarından kaçışlarında çok yaygın olarak kullanılmıştır.

Birinci Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru paraşütün uçak pilotlarının da can dostu olduğu anlaşılmıştır. İkinci Dünya Savaşı’nda ise uçak ebatlarının büyümesi ve teknolojilerinin gelişmesi ile insanların ve birliklerin yere indirilmeleri dışında silahları indirmek, mahsur kalan birliklere ikmal malzemesi göndermek, ajanları indirmek gibi birçok alanda kullanılmışlardır.

Genel Bilgi

Aslında en çok merak edilen paraşütün icadından çok, onunla havadan ilk kimin atladığıdır. Kim böyle bir şeyi ilk defa denemeye cesaret etmiştir? Sanıldığının aksine paraşüt uçaktan sonra değil, yaklaşık bir yüzyıldan fazla bir zaman önce, balonla hemen hemen aynı tarihlerde ama çok ayrı çalışmalarla icat edilmiştir.

Paraşüt fikri eski Çin’e kadar gider. Günümüzde ki paraşüte benzer bir şeyler geliştirilmiş ama oyuncak olmaktan öteye geçememiştir. Leonardo da Vinci’nin de bu konudaki çalışmaları biliniyor. Bu fikri hayata ilk geçiren kişi ise Fransa’da 1783 yılında Louis-Sabestian Lenomand olmuştur.

Lenomand 4,5 metre yükseklikteki bir ağaçtan, omuzlarına birer adet bir çeşit şemsiye bağlayarak ilk deneyimini yapmıştır. Ancak o, buluşunu o seviyedeki bir yükseklikten, yangın çıkan bir binadan atlayarak kaçmak için düşünmüştü.

Ciddi anlamda ilk atlamanın şerefi ise Fransız Andre-Jack-ques Garnerin’e aittir. 1769 Paris doğumlu Garnerin Fransız ordusunda 1793 yılında müfettiş olmuş. İngiltere’de iki yıl hapis yatmış ve dönüşünde 1797 yılında ilk atlayışını bin metreden bir balondan yapmıştır. Bu ilk paraşüt şemsiye şeklindeydi, çapı yedi metreydi ve ketenden yapılmıştı. Garnerin daha sonra birçok gösteri atlayışı yapmış, hatta bir keresinde 1802 yılında İngiltere’de 2 bin 400 metreden atlamıştır.

Önceleri ketenden yapılan paraşütler, sonraaları ipekten yapılmaya başlanıldı. Uçaktan ilk atlayışı gerçekleştiren ise 1912 yılında, ABD Kara Kuvvetleri’nden Yüzbaşı Albert Berry oldu.

Birinci Dünya Savaşı başlarında uçaktan paraşütle atlamanın pratik olmadığı görüşü hakim olduğundan, sadece gözetleme balonlarında görevli olanların, uçak saldırılarından kaçışlarında çok yaygın olarak kullanılmıştır.

Birinci Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru paraşütün uçak pilotlarının da can dostu olduğu anlaşılmıştır. İkinci Dünya Savaşı’nda ise uçak ebatlarının büyümesi ve teknolojilerinin gelişmesi ile insanların ve birliklerin yere indirilmeleri dışında silahları indirmek, mahsur kalan birliklere ikmal malzemesi göndermek, ajanları indirmek gibi birçok alanda kullanılmışlardır.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. ayrılmış; bot. hemen hemen dibine kadar ayrılmış (yaprak) (eski) ölmüş.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. sonradan görme kimse yeni zengin olmuş kimse, hacı ağa.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s., i., z., (edat) geçmiş, geçen, olmuş, sabık; i. geçmiş zaman, eski zaman; bir kimsenin geçmişi; fiilin geçmiş zaman kipi; z. geçecek şekilde; (edat) -den daha ötede veya öteye; ötesinde. past master mason locasının eski reisi; usta adam, mesleğini i

Türkçe Sözlük

(i. F.). 1. Buruşmuş, buruşuk: Pejmürde kâğıt. 2. Solmuş, rengi gitmiş: Pejmürde çiçek. 3. Eski püskü, pis ve yırtık: Kıyafeti pek pejmürde.

Türkçe Sözlük

(i. F.). 1. El ayasıyle beş parmağın bütünü. 2. Hayvanların ön ayaklarının parmaklarıyla tırnakları. 3. mec. Kuvvet, satvet, savlet, tasallut. 4. Pençe ile vurulmuş gibi büyük leke, pafta: Yanakları pençe pençe olmuş. 5. Eski Şark hükümdarlarının imza yerine ellerini kırmızı boyaya bulayıp kâğıt üzerine basmalarından hâsıl olan şekil, tuğra. Arslan, ayı kurt pençesi = Bitki çeşitleri. El-pençe durmak = Ellerini kavuşturup ayakta beklemek. Pençe atmak, pençeye geçirmek = Kapmak, gasbetmek.

İsimler ve Anlamları

(Fars.) (Kadın İsmi) - Uçmuş, soluk, solmuş.

Türkçe Sözlük

(i. F. «perverden» fiilinden imef.). 1. Beslenmiş. 2. Terbiye olmuş, yetiştirilmiş: O, filânın perverdesidir.

Genel Bilgi

* Pramitlerin her biri 20 ton olan taşlardan inşa edilmiştir. Bu taşlar temin etmek için en yakın mesafe yüzlerce kilometre uzaklıktadır. Bu taşların nasıl getirildiği bilinmemektedir.

* Pramit kimin adına yapıldıysa, onun bulunduğu odaya, yılda sadece 2 kez güneş girmektedir.(Doğdugu ve tahta tahta çıktığı günler)

* Mumyalarda radyoaktif madde bulunuyor. Bu yüzden mumyaları ilk kez bulan 12 bilim adamı kanserden ölmüştür.

* Pramitlerin içerisinde ultra sound, radar, sonar gibi cihazlar çalışmamaktadır.

* Kirletilmiş suyu, birkaç gün pramit’in içine bırakırsanız suyu arıtılmış olarak bulursunuz.

* Pramit’in içerisinde süt birkaç gün süreyle taze kalır ve sonunda bozulmadan yoğurt haline gelir.

* Bitkiler pramit’in içinde daha hızlı büyürler.

* Pramit’in içine bırakılmış su 5 hafta süreyle bekletildikten sonra yüz losyonu olarak kullanılabilir.

* Çöp bidonu içindeki yemek artıkları hiç koku yapmadan pramit içinde mumyalaşır.

* Kesik, yanık, sıyrık gibi yaralar büyükçe bir pramit’in içinde daha cabuk iyileşme eğilimi gösterir.

*Pramitlerin bazı odalarının içinde ne olduğu hakkında bir bilgi yoktur araştırmacıların çoğu ya içinde kayboldu ya da aynı yerde birkaç tur attılar. Ancak içlerini göremediler.

*Pramitlerin içi yazın soğuk, kışın sıcak olur.

Genel Bilgi

19’uncu Yüzyılın başlarında İstanbullu gençler arasında kabadayılığın o zamanki diğer bir şekli olan Külhani dolaşmak moda olmuştu. Bu kişiler başlarına üç metre boyunda şal sarar, bacaklarını açıkta bırakan kalyoncu mintanı giyer, kollarını sıvar, vücutlarına çeşitli dövmeler yaptırarak etrafa hava atarlardı. Bu kıyafete “Pırpırı Kıyafet” denirdi.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. İyi pişmiş, pişmesi tam ve kusursuz. 2. Olmuş, ham olmayan. 3. mec. Tecrübe görmüş, ham ve acemi olmayan. 4. mec. Yüzsüz, arsız.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Ateşte, fırında veyahut da kaynayan suyun içinde tutulup çiğliği gitmek, yenecek hâle gelmek: Ekmek, et, çorba pişti. 2. Hususi fırında kızdırıp lâzım olan kıvam ve sağlamlığı kazanmak: Tuğla, kiremit, testi pişti. 3. (meyve) Olmak, yenecek hâle gelmek: Uzürn, hurma, armut pişti. 4. Sıcaklıktan veya ter ve idrar gibi yakıcı bir su vesaireden kızarıp sivilceler çıkarmak: Çocuğun apışarası pişmiş. 5. mec. Tecrübe kazanmak, işlerde alışıp acemilikten kurtulmak. 6. Düşünüp kararlaştırmak, karar bulmak. Pişmiş aş = mec. Olmuş, bitmiş, kararlaşmış iş. Pişmiş aşa su katmak = iş bozmak.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s., i., gram. belirli bir geçmişteki olaydan daha önce olmuş olayın hikâyesi, (kıs. plup).

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. saksıya konmuş; çömlekte pişmiş;( argo) küfelik olmuş.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. emsal, numune, örnek; evvelce vaki olmuş ve tekrar vuku bulması hak veya adet olan şey; teamül, yapılageliş.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s.) yeni, yeni olmuş, yakında olmuş; (bh), (jeol.) dördüncü zamana ait. recently (z.) geçenlerde, son zamanlarda. recentness (i.) yeni vuku bulma.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i.) sabıkalı kimsenin yeniden suç işleme eğilimi. recidivist (i.) ikinci defa mahkum olmuş kimse, sabıkalı kimse. recidivous (s.) çok sabıkalı.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s.), (f.) ahlak ve hareketleri ıslah olmuş; yeniden doğmuş; (f.) yeniden teşkil etmek, tamamen ıslah etmek; yeni hayata kavuşturmak; hidayete erdirmek, ihya etmek; tamir ve ıslah etmek, yenilemek; manen yeniden doğmak; düzelmek, iyileşmek. regenera't

Genel Bilgi

Renklerin insan davranışını ve psikolojisini önemli ölçüde etkilediği bugün kesinleşmiştir. Kanada’da bir okulda yapılan deneyde, odaların renk ve ışık düzenlerinin değiştirilmesi ile bazı öğrencilerin zeka düzeylerinin ve disiplin sorunlarının olumlu biçimde etkilendiği tespit edilmiştir. Ancak insan gözünün ışık ve rengi algılayan ağ tabakasının görme sinirleri vasıtasıyla bunu beyne ilettikten sonra beyinde nasıl fizyolojik etkiler yarattığını renkbilimciler henüz açıklayamıyor.

Aslında gözümüze gelen görüntü iki çeşit görme hücresi aracılığı ile taranır. Silindir veya çomak şeklinde olanlar ışığı, koni şeklinde olanlar ise rengi algılar. Gözümüzde 7 milyon konik ve 100 milyon kadar silindirik hücre vardır.

Renge duyarlı konik hücreler ağ tabakasının ortasında, ışığa duyarlı silindirik hücreler ise kenarında daha yoğundur. Bu nedenle gece gökyüzünde gözümüzün kenarından gördüğümüz bir yıldızı, ona doğrudan bakınca göremeyiz. Çünkü burada ışığa hassas silindirik hücreler daha az olduğundan görüntü kaybolur. Aynı şekilde gözümüzün kenarıyla baktığımız şekillerde renkler kaybolur.

Yapılan deneylerde, pembe renge bakan kişilerin rahatladıkları, kırmızı, turuncu ve sarı gibi sıcak renklere bakanlarda tansiyonun yükseldiği, nabzın ve solunumun hızlandığı, terlemenin çoğaldığı, mavi rengin ise tam tersi etki yarattığı belirlenmiştir.

Araştırmalar insanların en çok mavi rengi sevdiklerini, bunu kırmızı ve yeşilin takip ettiğini göstermektedir. Erkekler yeşil, deniz mavisi, turuncu ve koyu mor renkleri tercih ederken, kadınlar firuze yeşili, açık mavi, pembe gibi açık-uçuk renkleri, çocuklar ise mavi, kırmızı, yeşil, sarı ve turuncu gibi canlı renkleri daha çok sevmektedirler.

Bir binada sarı renge boyanmış bir tavan, odayı daha yüksek, sarı renkli duvarlar ise daha geniş gösterir. Kliniklerin sıcak renklere boyanması, beyaz rengin hastalarda yarattığı hüzün duygusunu azaltır. Ayaküstü hazır yiyecek satan dükkanların duvarları iştah açtıran portakal rengine boyanırken yarış arabalarında kırmızı veya turuncu-sarı renkler tercih edilir. Aslında bir renk olmayan, daha doğrusu renksizlik olan siyah da makam araçlarının klasik rengidir.

Kırmızı renk kan rengidir, asırlar boyu tehlikenin ve tahribatın simgesi olmuştur. Trafik ışıklarında ‘dur’ sinyali olarak kullanılmasının nedeni de budur. Ameliyathanelerde, bulaşan kan rengini belli etmeyeceği için mantıken kırmızı giysi kullanılması gerekirken, teskin edici mavi ve yeşil renkler tercih edilir.

Genel Bilgi

Renklerin insan davranışını ve psikolojisini önemli ölçüde etkilediği bugün kesinleşmiştir. Kanada’da bir okulda yapılşan deneyde, odaların renk ve ışık düzenlerinin değiştirilmesi ile bazı öğrencilerin zeka düzeylerinin ve disiplin sorunlarının olumlu biçimde etkilendiği tespit edilmiştir. Ancak insan gözünün ışık ve rengi algılayan ağ tabakasını görme sinirleri vasıtasıyla bunu beyne ilettikten sonra beyinde nasıl fizyolojik etkiler yarattığını renkbilimciler henüz açıklayamıyor.

Aslında gözümüze gelen görüntü iki çeşit görme hücresi aracılığı ile tanınır. Silindir ve çomak şeklinde olanlar ışığı, koni şeklinde olanlar ise rengi algılarlar. Gözümüzde yedi milyon konik ve 100 milyon kadar silindirik hücre vardır.

Renge duyarlı konik hücreler ağ tabakasının ortasında, ışığa duyarlı silindirik hücreler ise kenarında daha yoğundur. Bu nedenle gece gökyüzünde gözümüzün kenarından gördüğümüz bir yıldızı, ona doğrudan bakınca göremeyiz. Çünkü burada ışığa hassas silindirik hücreler daha az olduğundan görüntü kaybolur. Aynı şekilde gözümüzün kenarıyla baktığımız şekillerde renkler kaybolur.

Yapılan deneylerde, pembe renge bakan kişilerin rahatladıkları, kırmızı, turuncu ve sarı gibi sıcak renklere bakanlarda tansiyonun yükseldiği, nabzın ve solunumun hızlandığı, terlemenin çoğaldığı, mavi rengin ise tam tersi etki yarattığı belirlenmiştir.

Araştırmalar insanların en çok mavi rengi sevdiklerini, bunu kırmızı ve yeşilin takip ettiğini göstermektedir. Erkeler yeşil, deniz mavisi, turuncu ve koyu mor renkleri tercih ederken, kadınlar firuze yeşili, açık mavi, pembe gibi açık-uçuk renkleri, çocuklar ise mavi, kırmızı, yeşil, sarı ve turuncu gibi canlı renkleri daha çok sevmektedirler.

Bir binada sarı renge boyanmış bir tavan, odayı daha yüksek, sarı renkli duvarlar ise daha geniş gösterir. Kliniklerin sıcak renklere boyanması, beyaz rengin hastalarda yarattığı hüzün duygusunu azaltır. Ayaküstü hazır yiyecek satan dükkanların duvarları iştah açtıran portakal rengine boyanırken yarış arabalarında kırmızı veya turuncu-sarı renkler tercih edilir. Aslında bir renk olmayan, daha doğrusu renksizlik olan siyah da makam araçlarının klasik rengidir.

Kırmızı renk kan rengidir, asırlar boyu tehlikenin ve tahribatın simgesi olmuştur. Trafik ışılarında “dur” sinyali olarak kullanılmasının nedeni de budur. Ameliyathanelerde, bulaşan kan rengini belli etmeyeceği için mantıken kırmızı giysi kullanmaları gerekirken, teskin edici mavi ve yeşil renkler tercih edilir.

Genel Bilgi

Renklerin insanlar üzerindeki etkisi hiç de yabana atılır cinsten değil. Her ne kadar ‘zevkler ve renkler tartışılmaz’dense de uzmanların elde ettikleri dikkat çekici sonuçların bu tartışmanın yapılmasında gecikildiğini açıkça gösteriyor.

Renkler, kendi dilleriyle karşınızdakine, muhattabınıza sizin karakterinizi sizden önce anlatıyor. İşte renklerin yadsınamaz etkisini farkeden batılı şirketler, bunu iş hayatında sıklıkla kullanmaya başlamış ve çok da başarılı olmuşlar.

Hayatımızı şekillendiren, bizi kimi zaman neşeli, kimi zaman da düşünceli yapan renkler ve marifetleri saymakla bitmez. İşte renklerin dünyası, şirketlerin bunu nasıl kullandıkları ve bizle nasıl olnadıkları:

KAHVERENGİ

Kansas Üniversitesi Sanat Müzesi’nde bir araştırma için halının altını elektronik bir sistemle donatmışlar; duvar rengini beyaz ve kahverengi olarak değişebilir yapmışlar. Arka fon beyaz kullanıldığında, insanlar müzede yavaş hareket etmiş, daha uzun süre kalıp, daha fazla alanda dolaşmışlar. Arka fon kahverengiye döndüğünde ise, insanlar müzede çok daha hızlı hareket edip, daha az alan dolaşmış ve müzeyi çok daha kısa sürede terketmişler.

Dikkat ederseniz dünyadaki fast-food restaurantlarının hepsinin sandalyeleri ve masaları kahverengi, duvar boyaları ise kahverengi-şampanya-pembe karışımıdır. Hiçbir fast-foodcunun duvarını beyaz göremezsiniz. Burger King, Kentucky Fried Chicken ve benzer fast-foodlar yıllardır bilinçli olarak tüm duvarlarını baştan aşağıya kahverengi ağaç kaplama yaparlar.

KIRMIZI

Kırmızı, iştah açar. Dünyadaki ünlü gıda firmalarının hepsinin logosunun kırmızı olduğunu hayretle farkedeceksiniz; Coca Cola, Pizza Hut, McDonald’s, Ülker, Burger King. Bu listeyi binlere çıkarabilirsiniz.

Kırmızı tansiyonu yükseltir ve kan akışını hızlandırır. ‘Peki boğalar niye kırmızı renge saldırıyor?’cevabı ise ilginç; maymunların dışında, araştırılan hayvanların hemen hepsi siyah-beyaz görmektedir. Yani boğalar da renk körüdür. Kırmızıya değil, kendilerine sallanan koyu renkli beze saldırırlar.

YEİİL

Yeşil, güven verir. O yüzden bankaların logolarında en çok tercih ettikleri iki renkten biridir. Yatak odası için de rahatlatıcı bir renktir. Batı’da büyük otellerin mutfaklarında duvar renginin, aşçıların yeniliklerini arttırmak için yeşile boyandığı söylenir.

Hastaneler de logo ve iç dizaynlarında yeşili tercih eder. Çünkü rahatlatıcı ve sakinleştiricidir. Tabiatı en çok hatırlatan renktir. Yeşil alanlarda insanların daha az mide ağrısı çektikleri tespit edilmiş. Sakız paketlerinde ve sebze satılan yerlerde de yeşil en çok tercih edilen renktir.

SİYAH

Siyah, gücü ve tutkuyu temsil eder. Hırsın da bir ifadesidir. Bizde ve Batı’da siyah, matemi simgelerken Japonya’da mutluluğun simgesidir. Fonda kullanıldığında karamsarlığı çağrıştırır. Işığı yok eder. Konsantrasyonu en çok getiren renktir. Einstein’in konsantre olabilmek için perdeleri siyah, gün ışığı olmayan bir odaya girip ve bu şekilde düşündüğü söylenir.

MAVİ

Freud, maviyi sakin diye niteler. Faber Birren ise tansiyonu düşürdüğünü söyler. Araplar ise mavi taşların kanın akışını yavaşlattığına inanırlar. Nazar boncuğu o yüzden mavi taşlıdır.

Sakinleştirici bir renktir, Batı’da bu etkisi yüzünden intiharları azaltmak için köprü korkuluklarını maviye boyarlar. Mavi ve özellikle lacivert kozmik bir renk olarak kabul edilir; sonsuzluğu, otoriteyi ve verimliliği çağrıştırır. Uluslararası toplantılarda tüm devlet başkanları lacivert takım elbise giyerler.

Dünyadaki firmaların yarısından fazlası logolarında maviyi kullanırlar. Aynı şekilde Bill Clinton, büyük jüriye ifade vermesinden önce mavi kravat takarak, altın bronz karışımı bir şekil ve rengi kullandığını hatırlayın. Daha çok altını ve parayı çağrıştırır çünkü.

MOR

Mor, nevrotik duyguları açığa çıkardığı, insanları bilinçaltında korkuttuğu tespit edilen bir renk.

PEMBE

Pembe giyenlere, hizmetlerinden dolayı ödeme yaparken kendimizi daha rahat hissettiğimizi tespit etmişler. İngiltere’de Boots ve Marks and Spencer mağazalarında tüm tezgahtarların pembe gömlek giydiği bilinir.

SARI

Sarı, geçiciliğin ve dikkati çekiciliğin ifadesidir. O yüzden tüm dünyada taksiler sarıdır. Dikkat çeksin ve geçici olduğu bilinsin diye.

Araba kiralama firmaları logolarında hep sarıyı kullanırlar. ‘Ürün geçici, lütfen geri getirin’ demek istiyorlar. O yüzden dünyada hiçbir banka ambleminde bildiğimiz sarıyı kullanmaz. (Portakal ve bronz ya da bakır kimi zaman yer alabilir) Paranın geçici değil, kalıcı olmasını isterler. Türkiye’de sarıyı logosunda baskın bir renk olarak kullanan tek banka, devlet bankası Vakıfbank’tır.

BEYAZ

Beyaz, istikrarı, devamlılığı ve temizliği simgeler. Bu yüzden üzerinde fazla şaibeler olanların, beyaz ağırlıklı kıyafetleri seçmelerinde yarar var. Beyaz elbiseler, sizin temiz olduğunuz imajını verir.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Rengi olmayan, solmuş. 2. mec. Hâli anlaşılmayan.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. dolu, tamamıyle dolmuş. repletion i. dolgunluk; tıb. kan dolgunluğu.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. kalan şey, artık, fazla şey; huk. ölmüş kimsenin bütün borçları ve vasiyetleri ödendikten sonra geriye kalan tereke.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. (çoğ -ua) artan şey; kimyasal bir işlemden artakalan madde, tortu; ölmüş bir kimsenin borç ve masrafları ödendikten sonra geriye kalan mal veya para.

İngilizce - Türkçe Sözlük

f. yeniden diriltmek; yeniden canlandırmak: mezardan çıkarmak; unutulmuş veya kaybolmuş şeyi yeniden meydana çıkarmak.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(eski) riband i. kurdele: şerit: yazı makinasının şeridi; çoğ., k.dili araba atının dizgini; şövalyelik nişanı olan kurdele parçası. blue ribbon bak. blue . torn to ribbons lime lime olmuş ribbon. fish kâğıtbalığı, zool. Trachypterus.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. olmuş, olgun, olgunlaşmış, yetişmiş, kemale ermiş; olgunluk derecesine varmış; ihtiyarca, yaşlıca; eski ve lezzetli, tam vakti gelmiş; hazır. ripe'ly z. olgunlukla; uygun surette, tamamen. ripe'ness i. olgunluk.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s., Fr. yağda pişirilip kahverengi olmuş.

Türkçe Sözlük

(I. F.). Ufak parça, kırıntı, saçıntı: Rİze rîze olmuş.

Genel Bilgi

Zamanımızda, dünyanın büyük bir bölümünün ve bizim de kullandığımız rakam şekilleri, diğer ülkelerde ‘Arap rakamları’ diye bilinir. Aslında bu nitelendirme yanlıştır. Bu rakamların kökeni yani ilk ortaya çıktığı yer Hindistan’dır ve buradan önce Arabistan’a, daha sonra İslami kültür yayılımı ile birlikte Avrupa’ya geçmiştir.

Avrupa’da Romen rakamlarından günümüz rakamlarına geçiş Ortaçağda olmuştur. O yıllarda Avrupa’da hesap işleriyle uğraşanlar Romen rakamlarını hemen terk etmediler. Daha ziyade toplama ve çıkarma işi yapan tüccarlara Romen rakamları daha pratik geliyordu. Örneğin 68’den 16’yı çıkarmak için 68 yani ‘LXVIII’ rakamından 16’yı ifade eden ‘XVI’ rakamlarını silince geriye ‘LII’ yani 52 kalıyordu.

Diğer bir örnek olarak 77 (LXXVII) sayısından 15’i (XV) çıkartalım. Yapılacak iş 77’nin içinden X ve V rakamlarını silmektir. Sonuç ‘LXII yani 62’dir.

Bu arada Romen rakamları nelerdir bir görelim: I(1), II(2), III(3), IV(4), V(5), VI(6), VII(7), VIII(8), IX(9), X(10), XX(20), XXX(30), XL(40), L(50), LX(60), LXX(70), LXXX(80), C(100), D(500), M(1 000)

Romen rakamaları her bir sayının karşılığı olan harfler, büyükten küçüğe doğru ve soldan sağa yazılıp bunların hepsi toplanarak bulunur. MDCLXVI sayısı neymiş bulalım:

(M=1 000)+(D=500)+(C=100)+(L=50)+(X=10)+(V=5)+(I=1)=1966

Ancak günümüzde sistem tam böyle çalışmıyor, büyük rakamdan önce gelen daha küçük rakam büyükten çıkartılıyor. Örneğin IX=(10-1)=9, bu şekilde 1999 sayısı olan MCMXCIX (1 000+900+90+9)=1999 olarak bulunuyor.

Bir başka uygulama da aynı harfi üç kereden fazla tekrar etmemek şeklinde. IIII yerine IV, XXXX yerine XL kullanılıyor. Ancak Romen rakamlarında M’den büyük harf olmadığından 1 000’den sonra örneğin 4 000 MMMM şeklinde yazılabiliyor. Daha büyük sayılarda ise sayının kaç kere 10’un katı olduğunu ifade etmek için parantez işaretleri kullanılıyor.

Romen rakamlarında sayıdan önce ‘bir’ gelmesi sadece dört (IV) ve dokuzda (IX) vardır. Romen rakamlarında sıfır yoktur. Rakam gösterildiği işaret kadar yani ‘X’ nerede olursa olsun ‘10’dur. Halbuki günümüz rakamlarında ‘1’ tek başına iken ‘1’dir ama sağdan ikinci haneye geçince ‘10’ değerini, üçüncüye geçince ‘100’ değerini alır.

Tüm bu nedenlerle günümüzün karmaşık işlemlerinde Romen rakamlarının kullanılmaları mümkün değildir. Sıfır sayısının katılmasıyla hiç rekabet güçleri kalmamıştır. Duvar saatlerinde dekoratif amaçlı kullanılmaları yanında pratik bir kullanım yerleri yoktur.

Günümüzde milyon, milyar derken trilyonları hatta katrilyonları ifade eder hale geldik. İleriki yıllara hazırlık amacıyla milyondan başlayarak sonra gelen sayılara bir bakalım. Sayı isminin yanına bir parantez içindeki rakamlar o sayıda kaç tane sıfır olduğunu gösterir:

Milyon(6), milyar(9), trilyon(12), katrilyon(15), kuintrilyon(18), sekstrilyon(21), septrilyon(24), oktrilyon(27), nanilyon(30), desilyon(33), andesilyon(36), dudesilyon(39), tredesilyon(42), kattırdesilyon(45), kuindesilyon(48), seksdesilyon(51), septendesilyon(54), oktadesilyon(57), novemdesilyon(60), vijintilyon(63).

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Rûhânîllk, ruhtan ibaret olanın hâil. 2. Ölmüş bir kimsenin ruhlar Alemindeki mânevi verlığı.

Türkçe Sözlük

(RÜYA) (i. A.). Uykuda gölülen şey, düş. Rüya, uykunun genel ve karakteristik özelliklerinden biri olup, uykunun hızlı göz hareketi (REM) adlı evreleriyle yakından ilişkili bulunan, görsel ve işitsel algı ve duygulardır. Rüyaların biyolojik içeriği, işleyişi ve maksatları tümüyle anlaşılmış değildir. Rüyalara “duyusuz algı”nın bir türü veya nesnesiz algı olarak da bakılabilir. Çeşitli inanışlara ve tahminlere de neden olan rüyalar, her zaman için ilginç ve yoruma açık bir konu oluşturmuşlardır. Farklı psikoloji ekollerinin, parapsikologların ve deneysel spiritüalistlerin rüyaları farklı biçimlerde açıklama çabaları olmuştur. Rüyaların işleyişinin açıklanması bilimsel topluluğun genel kabulüne göre varsayımlar düzeyinden öteye pek gidememiş olup, rüyalar halen esrarını korumakta olan bir inceleme alanını oluşturmaktadır. Rüyaların bilimsel incelenmesi oneiroloji adını alır. Rüya tabiri, rüya türlerinden yalnızca “amaçlı rüyalar” ya da diğer adıyla “haberci rüyalar” grubuna giren, bir mesaj taşıyan rüyalardaki sembolizmi çözme çalışmasına verilen addır. Metapsişik araştırmalar ve rüya laboratuvarlarında sürdürülen araştırmalar, rüyaların bir kısmının psikofizyolojik nedenlerden kaynaklandığını ortaya koymuştur ki, “alelade rüyalar” da denilen bu rüyalar hiçbir mesaj taşımadıklarından yorumlanmayı da gerektirmez. Dolayısıyla, metapsişik araştırmacılara göre, rüyasındaki sembolizmi çözmek isteyen kişinin öncelikle o rüyasının haberci (amaçlı) bir rüya mı olduğunu, yoksa psikofizyolojik kaynaklı bir rüya mı olduğunu çözmesi gerekmektedir. Bu da her iki rüya grubunun arasındaki temel farklar hakkında bilgilenmekle ve deneyimle olanaklıdır. Büyük Rüya Tabirleri sitesinde birçok güvenilir kaynaklardan görülebilir, anlamlandırılabilir, anlatılabilir rüyalar ve tabirleri bulunmaktadır.

Türkçe Sözlük

(I. A. «sebk» den) (mü. sibıka). 1. Geçen, geçmiş, olmuş, önce. 2. Şimdikinden önce bir görev veya makamda bulunmuş olan, zıddı: llhık: Slbık İstanbul valisi. 3. ileride bulunan, zamanca veya plye ve rütbece önde bulunan, geçmiş zaman.

Genel Bilgi

Aslında bir saç teli, ortası boş olan ve içinde melanin denilen boya pigmentleri bulunan bir tüpten başka bir şey değildir. Genç yaşlarda bu boşlukta saça renk veren melanini bir arada tutan bir sıvı vardır. Yaşlandıkça derimiz saçlarımızı ve vücudumuzdaki diğer kılları eskisi gibi sağlıklı olarak üretemez. Kılların ortasındaki sıvı kaybolur, boya hücreleri de tutunamadığından sadece hava kalır. Saçlar boyasız hale gelir, beyaz renge yani asıl rengine dönüşür.

Bütün saçlarımızın beyaza dönüşme süreci 10 ila 20 yıl sürebilir. Aslında her bir saç telinin rengi ya siyahtır (sarı, kırmızı, kumral vs.) ya da beyaz. Yani her bir saç teli yavaş yavaş grileşip beyazlanmaz. Ancak bu süreç içinde hepsi aynı anda beyazlanmadığından, beyazların sayısı arttıkça bütün saç gittikçe açılan gri renkte görülür. İşin ilginç tarafı boya hücreleri bazen üretime hız verirler. Gittikçe beyazlaşan saçlar geçici bir süre tekrar biraz koy ulaşmış gibi görünebilirler.

İnsanlar arasında bir şok veya aşırı gerilim geçiren birinin saçlarının bir gecede beyazlaştığı, bir süre sonra da tekrar eski rengine döndüğü söylenir. Hatta bazı tarihçiler Kraliçe Marie Antoinette’nin giyotine gideceği günün gecesinde saçlarının hepsinin bembeyaz olduğunu yazarlar.

Saçların devamlı olarak uzadığı, belirli bir süre sonra dökülüp alttan yeni saç geldiği hatırlanacak olursa, mevcut saçın değil, ancak yeni gelecek saçın beyaz olabileceği, dolayısıyla saçların bir gecede beyazlaşmasının mümkün olmadığı görülüyor. Ancak bilim insanları bu olayın birkaç haftalık bir süreçte olabileceğini söylüyorlar.

Tiroid bezi, şeker gibi hastalıklarda ve aşırı stres veya şok gibi durumlarda kişinin renkli saçları bu süreçte tamamen dökülebilir ve geriye sadece daha önceden beyazlaşmış saçlar kalabilir. Diğer saçlarla birlikte beyazların yerine de daha gür ve siyah saçlar çıkabilir.

Saçların beyazlaşması insanlık tarihinde nedense hep sorun olmuştur. Kimileri onu olgunluğun ve bilgeliğin simgesi olarak görürken, tarih boyu savaş kahramanları, yaşlılığın ve güçsüzlüğün belirtisi olarak görmüşler ve bir şekilde saçlarını boyamışlardır.

Bu arada bir şeyi daha belirtelim; saçlarımızın kıvırcık, dalgalı veya düz olmasını da ebeveynlerimizden aldığımız genler belirliyor. Kıvırcık bir saçı kestiğimizde kesitinin dikdörtgene yakın olduğunu, dalgalı saçın elips, düz saçın kesitinin ise daire olduğunu görebilirsiniz. İşte bu saç kesitlerinden dolayı bazı saçlar dümdüz uzarken bazıları hemen kıvrılmaya başlar. Kıvırcık saçlılar, saçlarınızı boşuna ütülemeyin, saçın yapısını yani kesitinin şeklini değiştirmeden kalıcı bir düz saça sahip olmanız mümkün değil

Genel Bilgi

Aslında bir saç teli, ortası boş olan ve içinde melanin denilen boya pigmentleri bulunan bir tüpten başka bir şey değildir. Genç yaşlarda bu boşlukta saça renk veren melanini bir arada tutan bir sıvı vardır. Yaşlandıkça derimiz saçalarımızı ve vücudumuzdaki diğer kılları eskisi gibi sağlıklı olarak üretemez. Kılların ortasındaki sıvı kaybolur, boya hücreleri de tutunamadığından sadece hava kalır. Saçlar boyasız hale gelir, beyaz renge yani asıl rengine dönüşür.

Bütün saçlarımızın beyaza dönüşme süreci on ila yirmi yıl sürebilir. Aslında her bir saç telinin rengi ya siyahtır (sarı, kırmızı, kumral vs.) ya da beyaz. Yani her bir saç teli yavaş yavaş grileşip beyazlaşmaz. Ancak bu süreç içinde hepsi aynı anda beyazlaşmadığından, beyazların sayısı arttıkça bütün saç gittikçe açılan gri renkte görülür. İşin ilginç tarafı boya hücreleri bazen üretime hız verirler. Gittikçe beyazlaşan saçlar geçici bir süre tekrar biraz koyulaşmış gibi görünebilirler.

İnsanlar arasında bir şok veya aşırı gerilim geçiren birinin saçlarının bir gecede bayazlaştığı, bir süre sonra da tekrar eski rengine döndüğü söylenir. Hatta bazı tarihçiler Kraliçe Marie Antoinette’nin giyotine gideceği günün gecesinde saçlarının hepsinin bembeyaz olduğunu yazarlar.

Saçların devamlı uzadığı, belirli bir süre sonra dökülüp alttan yeni saç geldiği hatırlanacak olursa, mevcut saçın değil, ancak yeni gelecek saçın beyaz olabileceği, dolayısıyla saçların bir gecede beyazlaşmasının mümkün olmadığı görülüyor. Ancak bilim insanları bu olayın birkaç haftalık bir süreçte olabileceğini söylüyorlar.

Troid bezi, şeker gibi hastalıklarda ve aşırı stres veya şok gibi durumlarda kişinin renkli saçları bu süreçte tamamen dökülebilir ve geriye sadece daha önceden beyazlaşmış saçlar kalabilir. Diğer saçlarla birlikte beyazların yerine de daha gür ve siyah saçlar çıkabilir.

Saçların beyazlaşması insanlık tarihinde nedense hep sorun olmuştur. Kimileri onu olgunluğun ve bilgeliğin simgesi olarak görürken, tarih boyu savaş kahramanları, yaşlılığın ve güçsüzlüğün belirtisi olarak görmüşler ve bir şekilde saçlarını boyamışlardır.

Bu arada bir şeyi daha belirtelim; saçlarımızın kıvırcık, dalgalı veya düz olmasını da ebeveynlerimizden aldığımız genler belirliyor. Kıvırcık bir saçı kestiğimizde kesitinin dikdörtgene yakın olduğunu, dalgalı saçın elips, düz saçın kesitinin ise daire olduğunu görebilirsiniz. İşte bu saç kesitlerinden dolayı bazı saçlar dümdüz uzarken bazıları hemen kıvrılmaya başlar. Kıvırcık saçlılar, saçlarınızı boşuna ütülemeyin, saçın yapısını yani kesitinin şeklini değiştirmeden kalıcı bir düz saça sahip olmanız mümkün değil.

Türkçe Sözlük

(I. F.) (sad = yüz, pâre = parça). Yüz parça, parça parça. Dll-l sad-pir = mec. Parça parça olmuş gönül.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(A.-F.) [صف بسته] sıralanmış, sıra olmuş.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. merhum, ölmüş; azizler mertebesine girmiş; mukaddes.

Türkçe Sözlük

(i. denizcilik). Eski kaval topu ile atılan demir üstüvane içine istif olmuş ufak tanelerden mürekkep eski bir mermi.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. ortaçağda nadim olmuş günahkârlara kilise tarafından giydirilen sarı veya siyah renkte gömlek; Engizisyon devrinde yakılarak öldürülme cezasına çarptırılmış kimselere giydirilen siyah gömlek.

Türkçe Sözlük

(e.). 1. Tut ki, farzet ki, faraza: Sanki yedim. 2. Gûyâ: Sanki ben sebep olmuşum. 3. Meselâ, yani: Sanki böyle yapsak daha iyi olmaz mı diyorum.

Türkçe Sözlük

(e.). Doğru, herhangi bir tarafa doğru niyet gösterir: Şehir sarı gitmek (eskiyip kullanılmaz olmuştur).

Türkçe Sözlük

(i. A. «şuyû» dan if.) (mü. şâyia). 1. Duyulmuş, herkesin malûmu olmuş, yaygın: Bu haber şâyî oldu. 2. Hisse sahipleri arasında ortak, bölünmemiş: Hisse-i şâyia.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Erkek İsmi) - Ölçülü, deneyimli. Sahabeden bu ismi taşıyanlar olmuştur.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. kendini yetiştirmiş, kendi kendine adam olmuş.

Genel Bilgi

Bir gün ikinci Mahmut Mısır Çarşışı’nda halk arasında gezinirken uğradığı bir dükkanda kendisine kahve getiren sevimli bir kahveci çırağını çok sevdi. Hemen o gün saraya alınan çocuk sonradan tarihimizin meşhur Serasker Rıza Paşa’sı olmuştur.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(A.) [شرحه] dilim dilim olmuş.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i.), ABD, argo yeni subay olmuş kimse; acemi kimse; azgın katır.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s). yanardöner, şanjan (kumaş); argo kafası dumanlı; (k).dili mahvolmuş; kullanılmaz hale gelmiş. shot to pieces tamamen bozulmuş, darmadağın olmuş.

Genel Bilgi

Kedi, köpek ve farelerde ter bezleri ayaklarının altında, yarasalarda başın yan tarafında, tavşanlarda ağızlarının etrafında, geyiklerin burunlarının dibindedir. İnsan derisinin ise her tarafında ter bezleri vardır. Avuçiçi ve tabanda bu bezlerin sayıları daha fazla, koltuk altlarında ise boyları daha büyüktür.

Normalde aşırı sıcaklarda suratımız ve koltuk altlarımız en çok terleyen yerlermiş gibi görünür ama aslında ellerimiz, daha doğrusu avuçiçlerimizdeki ter bezleri sayısı çok daha fazladır. Yani ellerimizin terlemesi doğaldır ama niçin sıkıldığımız veya sinirlendiğimiz zaman?

Tam olarak bilinmiyor ama tahminlere göre bu da bize atalarımızdan kalan bir vücut refleksi veya reaksiyonu. Ellerimizdeki ter aslında atalarımızın, bir tehlike anında kaçarak ağaçlara tırmanmalarını kolaylaştırıcı bir salgı. Ağaçlara tırmanırlarken ellerinin nemlenmeleri nedeniyle daha az çizik ve yara oluşuyor, daha rahat yüksek dallara tırmanabiliyorlarmış.

İnsanın milyonlarca yıl devam ettiği önesürülen evriminde, artık işe yaramayan kuyruğu kaybolmuş ama sıkılınca ellerinin terlemesi, korkunca tüylerinin diken diken olması, çene ve bacaklarının titremesi devam ediyor.

Sıcak havada terliyoruz, hadi sıkılınca terlemek de atalarımızdan miras, peki biber yiyince niçin terliyoruz?

Baharatlı yiyecekler ve biberler içlerindeki yakıcı kimyasallar nedeniyle, yenildiklerinde, ağız içindeki sinir uçlarını uyarırlar ve sanki hava sıcaklığı çok yükselmiş gibi algılamalarına sebep olurlar. Sinir uçları sıcak ve yakıcı uyarılarının aralarındaki farkı hissedemediklerinden beyne, yüz tarafındaki hava ısısının yükseldiği sinyalini gönderirler. Beyin derhal soğutma mekanizmasını devreye sokarak yüzün etrafındaki ısıyı düşürmek için ter bezlerini faaliyete geçirir.

Türkçe Sözlük

(i.). Yün döşek veya ot minder üzerine yapılan pamukla dolmuş hafif ve yumuşak döşeme: Yatak şiltesi, minder şiltesi. Erkân şiltesi = Üstüne oturmak üzere dört köşeli şilte ki, oturulacak yere naklolunur.

Genel Bilgi

Sineklerin duvarlarda, camlarda hatta tavanlarda baş aşağı bu kadar rahat hareket etmeleri, yer çekimi yasasına meydan okurmuşcasına davranışları hep merak konusu olmuş, bilim insanlarının da dikkatini çekmiştir. Bu arada şunu söyleyelim ki, sinek diye küçümsememek gerekir. Dünyamızda bulunan her canlı organizmanın doğrudan veya dolaylı olarak, kendi tabiatı ve eko sistemi içinde, insana bir faydası vardır.

Vücutlarının hacimlerine oranla, sinekler ağır sayılmazlar ve onları yere çeken güç pek önemli değildir. Bu güce karşı gelen tuzlar ayrıca yapıştırıcı, yağlı bir madde salgılarlar. Sinekler ayaklarındaki bu yüzlerce vantuz ve salgıları sayesinde her türlü yüzeyde gezinebilirler. Ancak yüzeyin yağ çözücü, örneğin solvent gibi bir madde ile kaplanmamış olması gerekir. Sinekler tavanda yürürken, altı bacaklarından ikisi hareketlidir. Diğer dört bacak daima sabit durumdadır.

Karıncalarda ise durum biraz farklıdır. Ortalama bir karıncanın vücudunun hacmine göre ağırlığı, sineğe nazaran daha fazladır. Hatta toprakta yaşayan bazı türleri düz bir zemine bile tırmanamazlar. Evlerimize giren küçük karıncalar, çok hafif olduklarından duvarlarda yürüyebilirler.

Belki böyle şeyler ilginizi çekmiyor olabilir ama, asıl merak edilen konu sineklerin tavanda nasıl yürüyebildiklerinden çok oraya nasıl konduklarıdır. Öyle ya, başı yukarıda, ayakları aşağıda uçan bir sineğin tepetakla konabilmesi için bir yerde takla atması, uçuş konumunu değiştirmesi gerekir, ama nerede, ne zaman ve nasıl?

Uzun süre inanılan teoriye göre, sinekler tam konma anında, yuvarlanan bir varil gibi yandan yarım dönüş yapıyorlardı. Bu teorinin yanlış olduğu, ancak yüksek süratli, saniyede birçok film çekebilen kameralar sayesinde ortaya çıktı ve sineklerin bir sırrı daha açığa kavuştu.

Çekilen filmlerden görüldü ki, sinekler tavana konarken yandan değil, sirklerdeki trapezciler gibi geriye yarım ters takla atmaktadırlar. Tavana yaklaşınca, ön ayaklarını başlarının üzerine çekerek ters dönmekte ve tavana önce ön ayakları ile dokunmaktadırlar. Sonra sıra ile diğer ayaklarını da koyarak vücutlarının tavanda tutunmasını sağlamaktadırlar.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Sıra teşkil eden, bir dizi şeklinde, saf olmuş: Sıra-vârt yalılar, ağaçlar. 2. Bir dizi şeklinde, sıra İle Sıra-vârî durmuşlardı.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Ekşimiş üzüm suyu ki yemeğe, salata ve turşuya ekşilik vermek için konur. Ekşilik hakkında da kullanılır: Bu çorba sirke olmuş! Kurşun sirkesi, gül sirkesi vb. çeşitli kimyevî tertipler. 2. Böcek yumurtası.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Arkanın yukarı tarafı: Sırtına almak; sırtını duvara vermek. 2. Hayvanın kılıçlama olan arkasının en yukarısı: Atın sırtı eyerden yara olmuş. 3. Hayvanın sırtından çıkan kürk: Samur, karakulak, kurt sırtı. 4. Uzanan dağın boyuna süren kılıçlema yeri, yamaç üstü. 5. İstihkâm. Sırttan atmak = mec. Üzerine almamak, kaçınmak, baştan savmak. Sırta almak = Yüklenmek; taahhüt etmek. Balık sırtı = Ortası kebarık ve kubbeli. Birinin sırtından çıkarmak = Onu zarara sokarak kazanmak. Sırt sırta vermek = Yardımlaşmak. Sırtını dayamak = Güvenmek. Salla-sırt etmek = Sırtına atmak, yüklenmek. Sırtı kavî = İyi giyinmiş, üşümeyecek surette çok giyinmiş. 6. mec. Hâmisi olan.

Türkçe Sözlük

(i. A. «istiska» dan galat). 1. Karnına su dolmuş. 2. Raşitik bünyeli, zayıf ve kuru kalan (çocuk). 3. Pek zayıf.

Türkçe Sözlük

(i.). Solmuş, soluk renkli.

Türkçe Sözlük

(f.). Rengini ve parlaklığını kaybetmek, sararmak: Çiçek koparılınca çabuk solar; hastalıktan sararıp solmuş.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. hikâye edilmiş, tarihte mühim yeri olan, destan konusu olmuş; tarihi tablolarla süslenmiş.

Türkçe Sözlük

(I.). Yavruyu beslemek için insan ve memeli hayvanların dişilerinin memesinden gelen beyaz ve besleyici bir madde: Çocuğun emdiği süt, koyun, inek sütü 2. Bazı bitkilerden akan veyaz sıvı: İncir sütü. 3. (mec) Fazla beyazlık hakkında kullanılır (kar gibi): Sakalı süt beyaz olmuş 4. Pek sakin ve durgun: Süt liman, deniz süt limanlık. Anasının ak sütü = Helâl şey. Süt ana, süt nine = Bir çocuğu ücretle emziren kadın. Süt vurgunu = Sütten bozulmuş, süt dokunmuş çocuk. Süt oğul = Bir kadından veya bir erkeğin zevcesinden süt emmiş adam. Süt baba = Süt ananın kocası: O benim süt babamdır. Süt kardeş = Aynı kadından süt emmiş, fakat anaları ayrı iki çocuktan herbiri. Süt dişi = Çocuklarda ilk çıkan ve yedi yaşında değişen diş. Süt kuzusu = Süt emen, sütten kesilmemiş kuzu. Süt kuşu = Dünyada bulunmaz şey, imkânsız. Süt kırı = Süt gibi beyaz at. Sütten kesmek = Çocuğa meme vermekten vazgeçmek. Süt kesilmek = Suyu peynirinden ayrılıp süt bozulmak. Süt vermek = Emzirmek, Osm. ırzâ etmek.

Genel Bilgi

Günümüzde ilim o kadar gelişmiştir ki, atomun, çekirdeğinin, çevremizdeki her şeyin, dünyamızın hatta gökyüzündeki yıldızların hareketlerinin şimdiye kadar keşfedilen ve bilinen fizik kuralları ile izahı mümkündür. Bildiğimiz her şey fizik kurallarına uyar. Bir şey hariç. Yaşamımızın ayrılmaz bir parçası olan su.

Fizik kurallarına göre bir madde ısıtıldığında genişler, genleşir. Soğutulduğunda da büzüşür, yani hacmi azalır. Ancak su bu kurala uymaz, aksine sıfır derecenin altına soğutulduğunda donar ve buz olarak hacmi azalacağına artar. Saf su buza dönüşürken, hacminin yüzde 9’u oranında genişler. Buzda su molekülleri olağanüstü gevşek bir oluşum içinde yer alırlar. Buz, arada deliklerin kaldığı bir yapıya sahiptir.

Bilindiği gibi, bilimsel formülü ‘H2O’ olan su, iki hidrojen ve bir oksijen atomundan oluşmuştur. Bu iki hidrojen atomu, oksijen atomu ile birleştiklerinde, kendi aralarında 105 derecelik bir açı meydana getirirler. Yapı olarak iki hidrojen atomunu birleştiren başka elementler de vardır ve onlar fizik kurallarına uyarlar. Örneğin aynı yapıdaki ‘H2S’ eksi 83 derecede donar ve eksi 60 derecede gaz haline geçer. Ancak su hidrojen atomlarının dipol bağlantıları nedeni ile sıfır derecede donar, artı 100 derecede gaz haline geçer, donarken de hacmi küçüleceğine büyür.

İşte bu fizik yasalarına aykırı özellik dünyamızdaki yaşamı sağlar. Eğer buz sudan daha yoğun, yani daha ağır olsaydı, suyun içinde dibe batardı. Soğuk bölgelerde denizlerde, göllerde ve nehirlerdeki dibe batan buzlar, güneş ışığı alamayacaklarından eriyemeyeceklerdi. Böylece yıllar süren birikimlerle her tarafı buzlar kaplayacak ve buzullar devri başlayabilecekti.

Ancak buz, yoğunluğunun azlığı nedeni ile suyun üzerinde kalır. Bu durumda buzlar altlarındaki suların donmalarına engel oldukları için dünyamızdaki ani ısı değişikliklerini de önlerler, gece ve gündüz arasındaki ısı farklarını azaltırlar ve yaz günlerindeki güneş ışığı ile kolayca erirler.

Eğer buz sudan daha ağır olmuş olsaydı, gezegenimizdeki tüm su rezervleri donmuş olurdu. Belki de başlangıçtaki buzul devrinde öyleydi de, tabiat ana kendi koyduğu kurallara aykırı olarak, hidrojen atomlarının arasındaki açıya biraz dokundu, buzun suyun üstünde kalmasını sağladı ve dünyamızı bizim için yaşanır hale getirdi.

Genel Bilgi

Günümüzde ilim o kadar gelimiştir ki, atomun, çekirdeğinin, çevremizdeki her şeyin, dünyamızın hatta gökyüzündeki yıldızların hareketlerinin şimdiye kadar keşfedilen ve bilinen fizik kuralları ile izahı mümkündür. Bildiğimiz her şey fizik kurallarına uyar. Bir şey hariç. Yaşamımızın ayrılmaz bir parçası olan su.

Fizik kurallarına göre bir madde ısıtıldığında genişler, genleşir. Soğutulduğunda da büzüşür, yani hacmi azalır. Ancak su bu kurala uymaz, aksine sıfır derecenin altına soğutulduğunda donar ve buz olarak hacmi azalacağına artar. Saf su buza dönüşürken, hacminin yüzde 9’u oranında genişler. Buzda su molekülleri olağanüstü gevşek bir oluşum içinde yer alırlar. Buz, arada deliklerin kaldığı bir yapıya sahiptir.

Bilindiği gibi, bilimsel formülü ‘H2O’ olan su, iki hidrojen ve bir oksijen atomundan oluşmuştur. Bu iki hidrojen atomu, oksijen atomu ile birleştiklerinde, kendi aralarında 105 derecelik bir açı meydana getirirler. Yapı olarak iki hidrojen atomunu birleştiren başka elementler de vardır ve onlar fizik kurallarına uyarlar. Örneğin aynı yapıdaki ‘H2S’ eksi 83 derecede donar ve eksi 60 derecede gaz haline geçer. Ancak su su hidrojen atomlarının dipol bağlantıları nedeni ile sıfır derecede donar, artı 100 derecede gaz haline geçer, donarken de hacmi küçüleceğine büyür.

İşte bu fizik yasalarına aykırı özellik dünyamızdaki yaşamı sağlar. Eğer buz sudan daha yoğun, yani daha ağır olsaydı, suyun içinde dibe batardı. Soğuk bölgelerde denizlerde, göllerde ve nehirlerdeki dibe batan buzlar, güneş ışığı alamayacaklarından eriyemeyeceklerdi. Böylece yıllar süren birikimlerle her tarafı buzlar kaplayacak ve buzullar devri başlayabilecekti.

Ancak buz, yoğunluğunun azlığı nedeni ile suyun üzerinde kalır. Bu durumda buzlar altlarındaki suların donmalarına engel oldukları için dünyamızdaki ani ısı değişikliklerini de önlerler, gece ve gündüz arasındaki ısı farklarını azaltırlar ve yaz günlerindeki güneş ışığı ile kolayca erirler.

Eğer buz sudan daha ağır olmuş olsaydı, gezegenimizdeki tüm su rezervleri donmuş olurdu. Belki de başlangıçtaki buzul devrinde öyleydi de, tabiat ana kendi koyduğu kurallara aykırı olarak, hidrojen atomlarının arasındaki açıya biraz dokundu, buzun suyun üstündekalmasını sağladı ve dünyamızı bizim için yaşanır hale getirdi.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Erkek İsmi) - Kur’an-ı Kerim’in 20.suresi. - Hz.Ömer’e müslüman olmadan önce okunan ilk sure. Hz.Ömer bu sureden etkilenmiş ve müslüman olmuştur.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Asmak, iliştirmek: Perdeyi kornişe takmak. 2. Koymak, dikmek, bağlamak: Bu cekete düğme takınız. 3. Giyinmek, kuşanmak, üstüne almak: Kılıç takmak; yüzük, küpe, saat, kordon takmak. 4. Geçirmek, tatbik etmek, yapıştırmak: Resme korniş, kornişe cam, kitaba kab takmak. 5. Koymak, tâyin etmek: Ad, lâkab takmak. Kulp takmak = mec. Vesile ve özür bulmak. Yumurtaya kulp takmak = mec. Olmayacak yerde vesile aramak. Ad takmak = Birine münasebetsiz ve kötü bir unvan vermek.

Türkçe - İngilizce Sözlük

give a damn. fixate. affix. attach. fix. stick. hook. set. wear. bother. hang. hang on. hitch. infix. snag.

Türkçe - İngilizce Sözlük

attach. hitch. mount. stick. wear. to attach. to affix. to fasten. to hitch. to set. to put on. to wear. to put sth on. to give. to incur. not to pay. to have it in for sb. to have a down on. to make a dead set at. to care. to give a damn/shit. to. to giv

Türkçe - İngilizce Sözlük

mount. to attach. to fasten. to affix. to put sth on. to pin sth to. to hang sth on. to pick on. to single sb out for harassment. to nickname. to do or diddle sb out of a certain amount of money. to fail. to flunk. to couple. t.

İngilizce - Türkçe Sözlük

f., i. dolaştırmak, karıştırmak, karmakarışık etmek, arap saçına çevirmek; başına iş açmak; karışık vaziyete düşmek; girişmek; tartışmak; i. karmakarışık şey, düğüm olmuş şey; karışıklık, muğlâklık; deniz dibindeki hayvanlar tarayarak yakalama aleti. a

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. etrâf, tarafîn). 1. Yan, cihet, üst ve alt, ön ve arka, sağ ve sol gibi cihetlerin herbiri: On taraf, arka taraf, üst taraf, alt taraf, yan taraf, sağ taraf, sol taraf. 2. Yer, memleket, kıt’a, ülke, cihet: Bazı taraflara yağmur yağdı; o tarafların meyvesi güzeldir. 3. Ind, nezd, yan: Tarafınıza gönderildi, tarafınızdan geldi. 4. Taraftarlık, tarafgirlik, koruma: Siz onun tarafını tutuyorsunuz; o, sizden tarafa çıkıyor. 5. Fırka, parti, bölük, aralarında muhalefet bulunan kısımların herbiri: Onlar iki taraf olmuşlar, birkaç tarafa ayrılmışlar. 6. Muharebe veya muhâkemede yahut güreş ve oyun gibi bir müsabakada bulunan iki muhalif şahıs veya topluluğun herbiri: Bir tarafın vekili geldi öbür taraf daha vekil göndermedi. Alt taraf = Ar. mâbaad: Romanın alt tarafını yarın okuyacaksınız. Üst taraf = 1. Ar. mâkabl: Bunun üst tarafını okuduk. 2. Fazla, artık, kalan, bakıyye: Ust tarafını sonra veririm. O taraf = Orası. Bu taraf = Burası. Bir taraftan = Bir yönden Ber-taraf = Aradan çıkmış: O mesele ber-taraf oldu; orası ber-taraf. Onu ber-taraf et = O, şöyle dursun, onu şöyle bırak, aradan çıkar. Bitaraf = Tarafsız. Taraf taraf = Cihet cihet, her yanda. Taraf tutmak = Taraftarlık etmek. Her taraf = Her yer, her cihet, her yan Her taraftan = Her yerden veya herkesten. Hiçbir taraftan = Hiçbir yerden veya hiç kimseden: Hiçbir taraftan yardım beklemiyorum. 7. Havali, civarlar: Etrafta yağmur yağdı. Etrâf-ı erbaa = Dört cihet.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Lezzetsiz, saman gibi, Osm. nâ-metbû: Şalgam tatsız bir sebzedir. Pek tatsız tuzsuz bir şey. 2. Tatlı olmayan, tatlısı eksik: Bu helva tatsız olmuş. 3. mec. Sözünde, iş ve hareketinde şirinliği olmayan, soğuk: Pek tatsız adam.

Türkçe Sözlük

(i. F.). Mahv ve harâb olmuş: Mahv, harâb olma.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(F.) [ تباه] yok olmuş. 2.yıkılmış. 3.bozulmuş, çürümüş.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Bir tane, Fars. yektâ, yegâne, bî-misl, bîmânend. 2. Boş: Bu ev, bu adam tekin değildir (yani boş değildir, cinlerden uzak değildir, cinler musallat olmuştur).

Türkçe Sözlük

(i. A.) (nadiren «terbiyet» kullanılmıştır). 1. Besleyip yetiştirme, büyütme. 2. İlim ve edeb öğretme, Ar. te’dîb, tâlim, ahlâkı yüceltme; Çocuklarını iyi terbiye etti. 3. Alıştırma, tâlîm; Ayıyı, maymunu terbiye ederler, terbiye olmuş at. 4. Edeb öğrenmesini temin etmek üzere hafifçe ceza verme, tedîb: Bu çocuk pek çığırından çıktı, terbiye ister. 5. Bazı yemeklere yumurta, limon, yahut sirke, salça vesaire ilâvesiyle lezzet verilmesi: Çorbayı, pilici, yahniyi terbiye etmeli.

Türkçe Sözlük

(i. ses taklidi). 1. Kuru ve ince bir sesi tasvir eder ve art arda kullanılır: Tıkır tıkır yürüyordu, börek kuruyup tıkır tıkır olmuştu. 2. Fıkır fıkır gibi, sesle kaynamayı tasvir eder: Tencere tıkır tıkır kaynıyordu.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Toplanıp yuvarlak olmuş şey. 2. Katlanıp bağlanmış bir denk, deste ve bağ hâline konmuş kumaş vesaire: Bir top bez, çuha, kâğıt, şerit, kaytan. 3. Büyük ateşli silâh. Kale topu = Sabit olanı. Sahrâ topu = Düz yerlerde tekerlekle, hayvanla veya motorla taşınan büyük top. Dağ topu = Sarp yerlerde katırla naklolunan hafifi. 4. Topun atılması, boşanması ve sesi: Selâm topu, iftar, sahur topu, yangın topu. Top atmak = 1. Top boşaltmak. 2. (argo) İflâs etmek: Bu sırada birçok tüccar top attı. Topu atmak = (argo) Ölmek: rııan da topu attı. Top atımı = 1. Topun bir kere boşanması. 2. Topun attığı güllenin vardığı menzil, top menzili. Top arabası = Topun, naklolunurken yüklendiği iki tekerlekli alçak araba. Top altı = Kale meydanı, kale toplarının altında bulunan alçak yer. Altıntop = Bir çiçek. Altın topu = Pek güzel küçük çocuk. Top anbarı = Uç güverteli gemilerin ikinci güvertesi. Top otu = Kuru sıkı. Top oyunu = Top atıp tutmakla oynanılan oyun. Topçeker = Ağır topla silâhlı eski ganbotların büyükçesi. Topa tutmak = Topla nişan alıp gülle atmak, topla dövmek. Kar topu = 1. Karı yuvarlayarak yapılan büyük yığın. 2. Birbirine vurup oynamak için elde sıkarak yuvarlatılan kar. 3. Bir çeşit çiçek. 4. mec. Beyaz tombul çocuk. Top gibi = Tereddütsüz, hemen. Top yoluna gitmek = Heder olmak. 5. Yuvarlak, küre şeklinde: Top salata, top akasya, top çehre. 6. Yığılmış, toplanmış: Topyekûn, top edelim. 7. Bütün, cümle, hep: Topu geldiler, topunu gördük. Tortop = Karmakarışık toplanmış: Giyeceklerini tortop edip bir köşeye attı. Toptan = Hepsi birden, birlikte. Top topuz = Kısa boylu tıknaz, topaç adam.

Türkçe Sözlük

(i.) (aslı: tobra). 1. Kıldan olmayan küçük çuval, büyük kese. 2. Vücudun bir tarafında hâsıl olan sarkık şiş ve ur: Böğründe bir torba peydâ olmuş. 3. Husye zarfı: Torbası şişmiş.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. askeri vasıta; kendinden geçme, zevk ve heyecandan çılgın hale gelme; nakil, münakalat, taşınma, yerden yere götürme; sürgün olmuş kimse. Ministry of Transport Ulaştırma Bakanlığı.

Türkçe Sözlük

(i. F.). 1. Traş olmuş. 2. Yontulmuş, üstü düzeltilmiş. Nâ-trâşîde = Yontulmamış, terbiyesiz, kaba.

Genel Bilgi

Kalemin tarihi yazınınkinden de eskidir. İlk insanlar sivriltilmiş çakmak taşları ile hayvan kemiklerinin üstüne resim kazırlardı. Türkçeye Arapçadan geçen kalem sözcüğünün kaynağı ‘kamış’ anlamına gelen eski Yunanca ‘kalamos’ sözcüğüdür.

Mısır, Yunan ve Roma medeniyetlerinde saz ve bambu gibi bitkilerin içi boş saplarından yapılmış kamış kalemler kullanılırken, Ortaçağda kağıdın üretimi ile beraber, kaz, kuğu, karga gibi kuşların kanatlarındaki tüylerin mürekkebe daldırılması şeklinde kullanılan tüy kalemler yaygınlaştı.

Mürekkepli metal kalemler aslında ta Romalılar devrinden beri biliniyordu ama John Mitchell adlı bir İngiliz 1822’de ilk kez makine yapımı çelik ucu imal etti. Dolmakalemler ise sertleştirilmiş yapay kauçuğun elde edilmesinden sonra yapılabildi.

Tükenmez kalem adı ile bilinen bilye uçlu kalemin son yılların bir buluşu olduğu sanılır. Halbuki bu kalemin ilk modeli 1880 yıllarında ortaya çıkmış ama pek rağbet görmemiş, seri üretimine geçilememiştir.

Alakasız gibi gözükse de tükenmez kalemin tekrar gündeme gelmesinde uçakların gelişmesinin etkisi olmuştur. Uçaklar 2-3 bin metreye çıkınca hava basıncı oldukça azalır. Dolmakalemin haznesinde atmosferik basınç altında doldurulan mürekkep dışarıdaki basınç düşük olunca kendiliğinden akıp yazıları da, giysileri de berbat ediyordu.

İkinci Dünya Savaşı’nda Amerikan Hava Kuvvetleri uçuş personeli için havada kullanabilecekleri, mürekkep akıtmayacak bir kaleme ihtiyaç duydu. Bilye uçlu kalem aranan bu özelliklece sahipti. Başlangıçta sadece havacılar tarafından kullanılırken kısa zamanda geniş halk tabakalarına da yayıldı.

Tükenmez kalemlerde mürekkep kağıda, pirinç uçtaki yuvaya yerleştirilmiş olan minik bir bilye aracılığı ile aktarılır. Normal yazı kalemlerinde bu bilyenin çapı l milimetre, daha ince yazılar için 0,7 milimetredir. Bilye mürekkebin yuvadan dışarı çıkmasını önler ama yuvasında döndükçe yüzeyine sıvanan mürekkebi kağıda verir.

Tükenmez kalem mürekkebi, dolma kalem mürekkebinden daha farklı, özel bir kimyasal birleşime sahip olup çabuk kuruyan türdendir. Mürekkep uca sürekli ve düzgün olarak geldiğinden dolgun, temiz ve lekesiz bir yazı yazılmasını sağlar. Genellikle bir tükenmez kalemin 2-3 kilometre boyunda bir çizgi çizmeye yetecek kadar mürekkebi vardır.

Tükenmez kalemdeki bilye uç, kağıt üzerinde dolma kalem ucundan çok daha az bir sürtünmeyle ve çok daha çabuk hareket edebildiğinden yazma hızı büyüktür ancak bilye ucun kağıt üzerine sürekli olarak değmesini sağlamak için kalemi daima kuvvetle bastırmak gerekir, bu nedenle de parmaklar daha fazla ve çabuk yorulurlar.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. yapılmamış, ihmal edilmiş; açılmıs, bağı çözülmüş; mahvolmuş, perişan.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s., i. devrilmiş; düzeni bozulmuş, altüst olmuş; üzüntülü, sinirli; dikine çevrilmiş; i. devrilme; altüst olma; k.dili. surprizli yenilgi, bozgun; bozulma . upset price müzayedede satıcının koyduğu asgari fiyat.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s., z .tepetaklak olmuş; altüst; z. tepetaklak.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Bir fikir veya emrin Allah tarafından bir peygambere ilham olunması: Hz. Muhammed’e vahy, kırk yaşlarında iken nâzil olmuştur. İlâhî emirler, peygamberlere vahy ile bildirilmiştir (evliyâya olursa ilham denilir). Emînü’lvahy = Allah tarafından vahy getirmeye memur olan Cebrâil-,

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(F.) [واژگون] baş aşağı, tepetakla, tersyüz olmuş.

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Vuku bulan hâl, geçen macera, hâdise, olay, olmuş hâl. 2. Harb, cenk, mesele (Arapça’da bir kere düşüş demek olup, pek bu mânâlara gelmediğinden, vâkıa veya vakîa’dan galat olsa gerektir) Vak’a-nüvîs = Osmanlı imparatorluğu zamanında, meydana gelen vakaları yazmaya memur resmî devlet tarihçisi.

Türkçe Sözlük

(ka ile) (i. A. «vukû» dan if.) (mü. vâkıa). 1. Vuku bulan, olan, tesadüfen bir hâl ve şekilde bulunan: Bazen vâkî olur, bunu vâkî olduğu vardır, bana vâkî olmuştur. 2. Olağan, olmuş, mevcut. 3. Tesadüfen bulunan: Yol üzerinde vâkî köyler. 4. Geçen, cereyan eden: Ben, vâkî olan hâli nakledeyim.

Türkçe Sözlük

(i. A. «vürûd» dan if.) (mü. vâride). Vürud eden, gelen, vasıl olan: Vârid olan bir habere göre, evrâk-ı vâride. 2. Bir şey hakkında söylenen, tatbik olunan: Bu mevzûda birçok hadîs vârid olmuştur. Vârid-i hâtır = Hatıra gelen, Osm. sânih olan.

Türkçe Sözlük

(f.) (uyd. k.). Bir hâdisenin neticelerinden faydalanmak için onu olmuş gibi saymak, farzetmek.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Erkek İsmi) - Allah’ın sevgili kulu. Allah’a teslim olmuş, onun hakimiyet ve sultasının dışında hakimiyet ve sulta tanımayan. Yalnızca Allah’ı, rasulünü ve mü’minleri dost edinen.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(F.) [ ویران] yıkık, harap olmuş. 2.yıkıntı, harabe.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. solmuş, solgun, soluk; k.dili. çok yorgun, bitkin; batkın, müflis.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i., f. harabe, virane; harap olmuş kimse; kazazede gemi, gemi enkazı; dalgaların kıyıya attığı enkaz ve mallar; geminin kazaya uğraması, harabiyet, haraplık; f. gemiyi karaya oturtmak veya kazaya uğratmak; harap etmek; enkaz haline getirmek; kazaya uğrama

Türkçe Sözlük

(i. F.). 1. Bulunmuş, bulunan. 2. Bulmuş, nâil olmuş. Şeref-yâfte = Şeref bulmuş, şeref kazanmış.

Genel Bilgi

Çoğumuz belki hayatımızda hiç yarasa görmemişizdir. Çünkü yarasalar insanlardan uzaklarda, genellikle mağara kovuklarında yaşar ve geceleri zifiri karanlıkta ortaya çıkarlar. Yarasalar tabiatın harikulade yaratıklarından biridir. İnanılmaz özelliklere ve örnek bir toplumsal dayanışmaya sahiptirler.

Dünyada dokuz yüz değişik yarasa çeşidi olduğu biliniyor. Kan ile beslenmeleri insanların gözünde onları vampir ile özdeşleştirmiş, hep korkulan bir hayvan olmuşlardır. Halbuki yarasaların çoğu kan ile beslenmez. Zararlı böcekleri yiyerek insanlığa faydaları dokunur. Sadece bir yarasa bir saat içinde üç yüz böcek yiyebilir. Muz, avakado gibi ticari değeri yüksek ağaçların çoğalmaları için polenlerinin taşınmasında en önemli rolü yarasalar oynar.

İimdi gelelim yarasaların şaşırtıcı özelliklerine. Bir kere yarasa uçabilen tek memeli hayvandır. Dünyada nüfus sayısı olarak da ikinci sıradadırlar. Dünyanın en küçük memelisi de bir yarasa türüdür. İlk olarak Tayland’da keşfedilen bu minik yarasa 2-3 gram ağırlığında ve bir yaban arısı büyüklüğündedir.

Yarasalar yönlerini bulmak ve beslenmek için çok yüksek titreşimli ses dalgaları yayarlar. Bu ses dalgalarının frekansları 20 binin üzerinde, yani ultrasonik oldukları için insanlar bunları duyamaz. Bu ultrasonik sesler yerdeki avdan yansıyarak yarasaya geri gelir. İşitme sistemi il ebu geri gelen sesi algılayan yarasa avının bulunduğu yeri kesinlikle saptar. Hatta devamlı gönderdiği ses dalgaları sayesinde onun hareketini de izleyebilir. Yarasaların bazılarının bir çeşit sonar olan bu sistemi o kadar gelişmiştir ki, dişilerini arayan erkek kurbağaların seslerinden büyüklüklerini ve iyi bir av olup olmadıklarını anında saptayabilirler.

Yarasalar gece ava çıkmak için, ay varsa onun kayboluşunu, yani tam karanlığı beklerler. Sıcak kanlı memeli hayvanların kanları ile beslenen yarasalar genellikle atları sığırlara tercih ederler. Salgısında bulunan pıhtılaşmayı önleyici bir madde 20-30 dakika kanın sürekli akmasını sağlar ve beslenme gerçekleşir. Bir kez kanını emdikleri hayvanla karşılaşırlarsa diğerlerini bırakıp yine ona saldırırlar.

Vampir yarasalar arka arkaya iki gece kan içmedikleri takdirde ölürler. Her gece vücut ağırlığının en az yarısı kadar kan içmek zorundadırlar. Doğumdan sonra anne, emzirmenin yanında yavruya takviye olarak, kusarak kan da verir. Bu yetersiz kalırsa bir başkası yardımcı olur. Hatta yetişkin yarasaların, ölmek üzere olan bir başkasına ağızdan kan verip onu kurtardıkları görülmüştür. Toplumsal dayanışmanın bu kadar güçlü olduğu az canlı topluluğu vardır.

Türkçe Sözlük

(i. F.). I. Düz, bir seviyede, beraber. Hâk ile yeksân = Toprakla bir olmuş. 2. Bir, müsavi.

Genel Bilgi

Hayvanların yedikleri gıdaların renklerinin, neresinden çıkarsa çıksın, çıkan şeyin rengi ile bir alakası yoktur. Buna en iyi örnek inektir. Bir ineğin en çok yediği yeşil renkli otlardır. Bu otlar ineğin dört odalı midesinde çözülür ve moleküllere ayrılır, moleküllerin ise renkleri yoktur. Sütün renginin beyaz olmasının nedeninin içinde çözünmüş halde bulunan kalsiyum kasinat (caseinate)tır.

Peki o zaman dışkı niçin kahverengi, idrar niçin açık sarı renktedir? Dışkının kahverengi olmasının sebebi bağırsaklarda hazmı sağlayan sıvılar, özellikler de safra suydur. Safra suyu aslında yeşil renktedir fakat gıdalarla karıştıkça kahverengi renk alır. Bu nedenle dışkı bazen yeşilimsi de olabilir. Çok az da olsa aldığımız gıdalar dışkının rengini etkiliyebilir. Örneğin vücudumuz pancara koyu kırmızı rengi veren maddeyi bazen parçalayamaz ve pancar yedikten sonra dışkı kırmızımsı bir renk alabilir.

Dışkıdaki renk, şekil ve kıvam değişikliklerinin çoğu son zamanlarındaki bir beslenme değişikliği ya da geçici bir sindirim bozukluğuna dayanır. Ancak eğer dışkı belirgin bir şekilde normalden açık veya koyu renkte ise, ya da kanlı ise, bu daha ciddi bir durumu gösterir, derhal doktora başvurulmalıdır.

Vücudumuzu terk eden sıvı maddelerin, yani idrar ve terin renginin de içilen sıvı rengi ve kimyasal yapısı ile bir alakası yoktur. Sıvı veya katı olsun yemek borusundan içeri girip, sindirim sistemimizi boydan boya geçen gıdalar eğer metabolizmada iyi parçalamazlarsa bunun sonucu dışkıda görülebilir. Ama idrar öyle değildir. İdrar metabolik artıkların dolaşım sistemi ile taşınmasıyla böbreklerde oluşur.

İdrarın normal rengi açık sarıdır. Bu renkteki değişiklikler muhakkak bir şeylerin iyi gitmediğini gösterir. Bu durumda hemen doktora gitmek gerekir. İdrar kahverengi veya kola renginde ise karaciğer veya safrakesesi problemi, kırmızı ise enfeksiyon, iltahaplanma veya idrar sisteminde kanama olabilir.

Ancak fazlaları vücuttan atılan vitaminler veya bazı doğal ve suni gıda boyaları da idrarda bunlara benzer renk değişikliklerine neden olabilir. Eğer idrarınızın rengi yeşil veya mavi ise bu duruma hemen hemen kesinlikle gıda boyaları neden olmuştur. Endişe edilecek bir durum değildir. Boyalar zarar vermeden vücuttan çıkar.

Türkçe Sözlük

(YETİM) (i. A. «yetm» den smüş.) (mü, yetîme) (c. eytâm, yetâmâ)ı T. Babası ölmüş çocuk. 2, Tek, seçkin. Dürr-i yetim = Pek büyük ve değerli inci.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Büyümüş, iş görebilecek veya evlenecek yaşa vâsıl olmuş: Yetişmiş oğullan, yetişmiş bir kızı vardır. 2. Olgun, kemal bulmuş: Yetişmiş meyve.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Yağmur ve fırtına esnasında bulutlardaki elektriğin bir yere isabet etmesi, Ar. sâika (esasen aynı sey olduğu hâlde yere düşene yıldırım, düşmeyene veya pek uzakta olanına şimşek, sesine de gök gürlemesi denir). 2. mec. Yıldırım gibi sürat ve şiddetle hücum eden (bu mânâ ile I. Sultan BAyezid’e lakab olmuştur).

Türkçe Sözlük

(i.). T. Bezden yapılmış top, oyun topu. 2. Bir topa sarılmış veya sarılıp top olmuş iplik ve sicim vesaire: Bir yumak tire, ipliği yumak yapmak.

Türkçe Sözlük

(i.). T. Yünden yapılmış: Yünlü fanila, yünlü kumaş. 2. Yünle dolmuş: Yünlü minder. 3. Yün ve yapağı veren: Yünlü hayvan. 4. Yünden mamûl ince elbiselik mensucat çeşidi: Zarif yünlüler getirtmiş.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(F.) [ زده] vurmuş, dövmüş. 2.vurulmuş, dövülmüş. 3.uğramış, müptela olmuş.

Genel Bilgi

Bizde ‘zeka testi’ olarak geçen, İngilizcesi ‘zeka bölüm puanı’ gibi bir anlama gelen ‘Intelligence Quotient Score’ veya kısaca 1Q olarak adlandırılan bu test, İngilizcesinde belirtildiği gibi, bir insanın bazı branşlardaki akademik yeteneğinin ve bilgi derecesinin karşılaştırmalı olarak üstünlük derecesini ölçmeye yarayan bir testtir.

Aslında insan yüzlerce değişik zihinsel yeteneklere sahiptir. Bu yeteneklerin bir kısmı bu testlerle doğru olarak ölçülebilir, insanların bazı akademik yetenekleri ortaya çıkartılabilir. Zeka testleri ile insanların zeka derecelerinin diğer yeteneklerine etkisi hakkında az çok bilgi edinilebilir.

IQ test soruları genelde sözcük sorularını, mantık, akıl yürütme ve sayı dizisini tamamlama gibi soruları içerir. Çocuklara uygulanan zeka testlerinde önce çocuğun zeka yaşı hesaplanır.

Çocuğa normal yaşının altındaki ve üstündeki yaş gruplarına ait sorular sorulur. Hangi yaş grubunun sorularını tümüyle bildiyse (birden fazlaysa en yükseği) o yaş grubu çocuğun tavan yaşı olarak kabul edilir. Bunun üstündeki gruplarda bildiği soru sayısı, toplam soru sayısı göz önüne alınarak, ay bazında tavan yaşına ilave edilir.

Zeka yaşının ve zeka seviyesinin bulunmasını bir örnekle açıklayalım. 9 yaşındaki bir çocuğa 6, 7, 8, 9, 10, 11 ve 12 yaş gruplarından 12’şer soru soruluyor. 6, 7 ve 8 yaş grubu sorularının hepsini biliyor. 9 yaş grubundan 10, 10 yaş grubundan 8, 11 yaş grubundan ise 6 soruyu doğru cevaplıyor. 12 yaş grubu sorularını bilemiyor. Buna göre çocuğun zeka yaşı :

8 yaş + 10 ay + 8 ay + 6 ay = 8 yaş + 24 ay = 10’ dur.

Zeka seviyesi (IQ) ise zeka yaşının 100 ile çarpılıp, doğum yaşına bölünmesi ile elde ediliyor. Bu örnekte zeka seviyesi:

IQ = (zeka yaşı x 100)/ doğum yaşı = (10xl00)/9 = 111’dir.

Zeka seviyesinin değerlendirilmesi ve toplumda bulunma oranı ise şöyle:

Bir kişinin 1Q seviyesini ölçmenin en iyi nedeni, onun gelecekteki akademik yeterliliğini değerlendirmek olabilir. Eğer bir konuda IQ puanı yüksek ise, o konuya yöneltilebilir, eğitim gösterilip eksikler tamamlanabilir. Puan düşükse o konu ile fazla uğraşmayıp bir başka konuya yönlendirilebilir.

Unutulmaması gereken çok önemli bir husus şudur ki, IQ testleri insanların müzik, sanat yeteneklerini, his, psikolojik ve ruhsal durumlarını ölçemez. Yüksek IQ puanı o kişinin ilerde mutlu olacağını, akıl sağlığını ve ruhsal gelişimini garanti edemez. Düşük 1Q puanı da o kişinin ilerde zenginlik, his ve ahlak bakımından başarısız olacağı anlamına gelmez.

Bu nedenlerle günümüzde zeka testleri ile beraber bir de ‘duygusal zeka’ (emotional intelligence) yani EQ testleri de yapılmaktadır. Bu test özellikle kurum ve kuruluşlarda, takım çalışmalarında verimi arttırmak, bireysel başarıyı toplu başarıya dönüştürmek için önem kazanmaktadır.

Dünyada normal insanların yapabilecekleri bütün işler için 50 ve üstü IQ puanı yeterlidir. Zaten insanların çoğu bu seviyededir. Dünyada bu seviyede IQ puanına sahip olup da önemli görevlere gelmiş, büyük iş adamı ve zengin olmuş bir çok insan vardır.

Türkçe Sözlük

(i.). 7. Elbise vesaire üzerine sıçrayıp konan çamur lekesi: Zifostan üstü başı berbat olmuş. 2. Faydasız, boş, nâfile: O iş zifos çıktı.

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Çam ağacından ve maden kömüründen çıkan siyah madde. 2. mec. Siyahlık, acılık: Bu yemek zift gibi olmuş.

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Maruf yeşil, değerli taş. 2. mec. Güzel yeşil şey: Çayırlar zümrüt olmuş, zümrüt gibi (aslı: zümrüd, zümürrüd).