Sikş | Sikş ne demek? | Sikş anlamı nedir?

Sikş | Anlamı Nedir?


Aradığınız kelime: siks

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Altın ve gümüşten yapılmış şeylerin saflık ve halisliği derecesi: Bu saatin, kordonunun ayarı nedir? On sekiz ayarında altındır. Kem-aytr = Saflık ve halislik derecesi eksik ve aşağı. Tam -iil-ayâr = Halislik derecesi tam ve eksiksiz. 2. Madenî paraların tam vezninde olması: Bu liranın ayarına bakmalı, ayarı tam mıdır? Tam-ül-aylr = Tam ayarlı, nâkıs-ül-ayâr = Eksik ayarlı. 3. Saatin doğru gitmesi: Bu saatin ayarı doğru mudur? Birkaç günden beri ayar etmedim. Saati ayar etmek = Doğruluğu malûm diğer bir saate yahut güneşin batışına vesaireye bakarak saati düzeltmek, ayarına getirmek. 4. Ölçü ve terazinin tam ve doğru olması: Esnaf, terazilerinin ayarlarına bakıyorlar. 5. Bir hayvanın nallarını deneyip lüzumunda sağlamlaştırma: Bu hayvanı nalbanda götürüp ayar ettirmeli. 4. mec. Derece, mertebe: Bu ayarda adam. Ayarını bulmak = İstenen dereceye gelmek. Sâhib-i ayâr = Eskiden mâdenî paraların ayarını yoklamakla görevli darphane memuru.

Türkçe Sözlük

(i.). Eksiksiz, lekesiz, ayıplanacak hiç bir hâli olmayan: Dünyada ayıpsız kimse yoktur.

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Beri ve ilgisiz olma, bir işle ilgili olmama: Berâetini ispat etmek. 2. Muaf ve müstesnâ olma, muâfiyet, istisna. 3. (Hukuk). Bir davanın neticesinde pâk ve ilişiksiz çıkma: Berâet kazandı. Berâet-i zimmet: Zimmetinde bir şey görünmeyip, zimmetten uzak olma.

Türkçe Sözlük

(i. F. A.). Ziyâsız, ışıksız, karanlık.

Türkçe Sözlük

(i.). Şekil ve endamı çirkin, yakışıksız, mütenasip olmayan: Biçimsiz adam, at, elbise.

Türkçe Sözlük

(i.). Şekil ve endamı çirkin, yakışıksız, mütenasip olmayan: Biçimsiz adam, at, elbise.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Dışkı, pislik, mec. Hor görülen, tiksinilen şeyler için kaba konuşmalarda söylenir: Şu bokun yaptığına bak. 2. Kaba konuşmada güç durum ifade eder. Boynuna kadar boka battı. Bok atmak = Leke sürmek. Bokböceği = Kınkanatlılardan, gübrelik yerlerde yaşayan bir böcek (geotrupes stercorarius). Bok canına olsun = Nefretli bir bıkkınlığı ifade eder. Bok etmek = Bozmak, berbat etmek. Bok üstün bok = Çok berbat. Bokyedibaşı — Üstüne vazife olmayan işlere karışan; her işe burnunu sokan. Bok yemek = Pek yakışıksız bir iş yapmak. Bok yemek düşmek = Hiç bir hakkı ve yetkisi olmamak. Bok yemenin Arapçası = Halt etmenin, yakışıksızlığın büyüğü. Boka nispetle tezek amberdir = Kötü bir şeyin yanında daha az kötü olanının iyi göründüğünü ifade eder. Boku bokuna = Pisi pisine, yok yere. Boku püsürü = Bir şeyin bölük pürçük bağlantıları. Bokunu çıkarmak = «Bok etmek» mânâsına gelir.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. bulaşıkşı. chief cook and bottlewasher her türlü ev işi yapan kimse.

Genel Bilgi

Özellikle kağıt para devrinden önce, alışverişte kullanılan paralar altın ve gümüş içeriyorlardı. Her devirde olduğu gibi, o devirde de bulunan bazı düzenbazlar, bu paraları kenarlarından kazıyarak, çok az miktarda da olsa, bu değerli madenleri biriktiriyor, parayı da tekrar kullanabiliyorlardı.

O devirlerde tüccarlar, parayı tartıyorlar ve ağırlığı eksikse kabul etmiyorlardı. Tabii, para da elinizde kalıyordu. Antik para kataloglarında dikkat ederseniz, paraların büyük bir kısmının tam yuvarlak olmadığını görürsünüz.

Bu sorunu çözmek ve halkı eksik paraya karşı korumak için bozuk paraların kenarları tırtıllı yapılmaya başlandı. Bu tırtıllar sayesinde paranın kenarının kazındığı hemen belli oluyordu ve kenarı kazınmış parayı kimse almıyordu.

Bu adet günümüze kadar devam etti. Artık içinde değerli bir maden bulunmamasına rağmen, bozuk paralarımızın kenarlarında ya tırtıl ya da bir yazı vardır.

Günümüzde madeni paralar ‘bozukluk’ veya ‘ufaklık’ adı altında sadece küsuratları ödemede kullanılıyor. Bozuk paralar da para olma niteliklerini kanundan almalarına rağmen, kullanılmalarında bazı sınırlamalar vardır.

Gerek kağıt, gerekse madeni para olsun, her ikisiyle de yapılan ödemeleri kabul etmemek mümkün değildir. Buna ‘Kanuni Tedavül Mecburiyeti’ denilir ki, kağıt paralarda bu mecburiyet sınırsızdır. Ödenen miktar ne kadar büyük olursa olsun, bunu karşı taraf kabul etmek mecburiyetindedir.

Madeni paraların ise mecburiyeti sınırlıdır. En çok üzerlerinde yazan değerin 50 katını tamamen bozuk para ile ödeyebilirsiniz. Örneğin 50 bin liralıklarla, 2,5 milyona kadar ödemelerinizi yapabilirsiniz ama daha fazlasını da bozuk para ile ödeme isteğinizi karşı taraf kabul etmeyebilir.

Kağıt paraların Merkez Bankası tarafından basıldığı bilinir de, madeni paraları Maliye Bakanlığı’nın çıkardığı pek bilinmez. Madeni paraların toplam para stoku içindeki oranı da yaklaşık yüzde l civarındadır.

Hiç dikkat ettiniz mi? İnsan yüzleri kağıt paralarda önden, madeni paralarda ise yandandır. Madeni paralarda yer çok küçük olduğundan, kabartma tekniği ile bir yüzün tam detayını vermek mümkün olamamaktadır. Yandan bir profil kişiyi daha iyi tanınır kılmaktadır.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i)., (anat). kuyruksokumu kemiği, koksiks, paldım kemiği.

Türkçe Sözlük

(I. F.). 1. Bir ayağı sakat olan: Çolpa adam. 2. Yürürken İlk defa sol ayağını atan, ayak İtibariyle solak:-Çolpa adam, at. 3. mec. Beceriksiz. Eli yakışıksız ve ayağı dolaşır: Pek çolpa bir adam.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s). kesin, kati, nihai, son, tam ve eksiksiz; tayin eden, sınırlandıran, tahdit eden, mukarrer. definitively (z). kesinlikle; nihai olarak.

Türkçe Sözlük

(f.). Münasebetsizlik etmek, yersiz ve yakışıksız harekette bulunmak.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Erkek İsmi) l. Daha, pek kamil, mükemmel ve kusursuz olan. 2.En uygun, en eksiksiz. 3.Ekmel-i Enbiya: Hz.Rasûlullah (s.a.s). 4.Dinin tamamlanması. Maide suresi ayet, 3.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Noksanı olmayan, tam, bütün: Eksiksiz kitap. 2. Ayıp ve kusuru olmayan, mükemmel: Eksiksiz iş. 3. Devamlı, kesilmeksizin devam eden, ardı arkası kesilmeyen: Onun şarkıları eksiksizdir.

İngilizce - Türkçe Sözlük

, incumber f. engel olmak, mani olmak; yüklemek, zorunluluk veya sorumluluk altında bırakmak. encumbrance i. yük, engel, mâni; çocuk, bakımından sorumlu olunan kişi; huk. borç, ipotek . without encumbrances çocuksuz; ipoteksiz, ilişiksiz. encumbrancer

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(A.) [اتم] tam, mükemmel, eksiksiz.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(f.) ışıksızlıktan ağartmak veya ağarmak (bitki).

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s)., (z)., (f). güzel, ince, zarif; (saf, katkısız, katışıksız, halis; hassas, ince ruhlu, duygulu; ala, mükemmel, üstün: berrak, açık; (z)., (k).dili güzel, hoş, iyi; (f). toz haline getirmek; güzelleşmek. fine arts güzel sanatlar. finedraw (f)., (te

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(A.) [ خالص] katışıksız, saf, som.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Erkek İsmi) 1.Hilesiz, katkısız. 2.Karışmamış, katışıksız, saf, hilesiz. Temiz. 3.Yalnız, sadece. - (bkz.Muhlis).

İsimler ve Anlamları

(Tür.) (Erkek İsmi) - Katışıksız, saf, çelik gibi.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i., f. kullanılmaz hale gelmiş gemi teknesi, hurda gemi; çok büyük ve kaba gemi; iri ve hantal kimse veya şey; f. up ile hantal bir şekilde doğrulmak. hulky, hulking s. iri ve yakışıksız, hantal.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Hiçbir bağlılığı ve ilgisi olmayan, bir şeye bağlı olmayan: ilişiksiz iş. 2. Kesilmiş, düzeltilmiş, çözülmüş, hiçbir pürüzü olmayan: İlişiksiz hesap. 3. Kayıtsız, Azâde ve lâubali, bir şeye bağlı olmayan: İlişiksiz edam.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. uygunsuz, münasebetsiz, yolsuz, yanlış; yakışık almayan; yakışıksız, çirkin. improperfraction mat. payı paydasından büyuk olan kesir. improperly z. uygunsuz bir şekilde, yanlış olarak.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. uygunsuzluk, yakışıksız oluş, yolsuzluk; kelimeleri yanlış olarak kullanma.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. yanlış, hatalı, doğru olmayan; düzeltilmemiş; yakışıksız, biçimsiz. incorrectly z. yanlış olarak.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. yakışıksız, edebe aykırı, edepsiz, hayâsız, çirkin, kaba; huk. toplum töresine aykırı. indecency i. ahlâksızlık indecently z. edepsizce, ahlâksızca.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. hürmetsizlik, hakaret, yakışıksız muamele.

İngilizce - Türkçe Sözlük

Lat. bir insanın üstüne yakışmayan, yakışıksız, İng, k.dili infra dig.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. bozulmamış, dokunulmamış, el sürülmemiş, salim, eksiksiz.

Türkçe Sözlük

( KABAHAT) (i. A.) (c. kabâhât). 1. Çirkin iş ve hareket, yakışıksız davranış: Bunu yaptımsa, bunu söyledimse bir kabahat mi ettim? Bu da bir kabahat mi? 2. Hafif suç, kusur: Bu kabahatin cezası nedir? Kabahatimi bileyim de cezama razıyım. Kabahat etmek = Kusur etmek, yanılmak: Size danıştığıma kabaha ettim. 2. mec. Yellenmek.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Ağır olmadığı halde hacmi büyük olan şeyin hâli, az ağırlıkta hacim büyüklüğü: Bu şiltenin kabalığı insanı rahatsız eder. 2. Zarafet ve naziklikten uzak muamele ve davranış, terbiyesizlik, yakışıksız söz ve iş: Bu adamın kabalığı çekilmez.

Türkçe Sözlük

(i. A. «kubh» tan smüş.) (mü. kabîha). t. Çirkin: Vech-i kabîh; kabîh-ül-vech = Çirkin yüzlü. Kabîh-üşşekl = Görünüşü çirkin. 2. Yakışıksız, yersiz, ayıp: Fiil-i kabîh, tâbîrât-ı kabîha.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. kabâih). Çirkin ve yakışıksız iş ve hareket: Irtikâb-ı kabâih.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Erkek İsmi) 1.Bütün tam noksansız, eksiksiz. 2.Kemale ermiş olgun. 3.Yaşını başını almış terbiyeli, görgülü. 4.Alim, bilgin, geniş bilgili. - (bkz.Kemal).

Türkçe Sözlük

(i.). Bütün ve tam olarak, eksiksiz, noksansız, hep, Ar. tekmil, bütünü, cümlesi: Kitapları kâmilen ciltleteceğim; evini kâmilen boyatmış; hasta kâmilen İyileşmiş.

Türkçe Sözlük

(i. aslı: karanuluk). 1. Işık ve aydınlığın aksi, göz görmeyecek hal, Ar. zulmet, Fars. tîregî: Karanlık bastı, gece karanlığı, karanlıkta kalmak. 2. Işıklı olmayan. Ar. muzlim, Fars. tîre: Karanlık gece, karanlık bir odaya girdim. Sofa karanlık idi. Karanlık oda = Fotoğraf camı banyosu, röntgen muayenesi gibi işlerin yapıldığı ışıksız oda. Karanlıkta göz kırpmak = Bir şeyi anlatmak isterken karşısındakinin anlayamayacağı bir işarette bulunmak veya bir söz söylemek.

Türkçe Sözlük

(i. F.). Eksiklik, noksan: Bİ kem ü kâst = Eksiksiz.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. kemâlât). 1. Erginlik, olgunluk, pişkinlik, olma: Kemâl bulmuş, kemâle ermiş meyve. 2. Noksansızlık, tamlık, mükemmeliyet, fazlalık, çokluk: Kemâl-i ihtimamla; kemâl-i merhametinden; kemâl-i azametle. 3. Hayatın pişkinlik zamanı, gençlikten sonra ve ihtiyarlıktan önce olan hal ki, otuz ile elli (bugünkü telâkki ile elli ile yetmiş) yaşları arasındadır: Sinn-i kemâle vâsıl olmak; sinn-i kemâlde bulunan edam. 4. İnsanın bilgi ve ahlâkça eksiksiz ve mükemmel olması, Osm. fazl-ü hüner, ilm-ü fazi: Erbâb-ı kemâlden bir zat; fazl-ü kemâl sahibi (cem’i de başlıca bu mânâ ile kullanılmıştır): Kemâlât-ı beşeriyye; iktisâb-ı kemâlât etmek. 5. Türkçe’de: Değer, kadir, baha, kıymet: Bunun kemâli nedir? Kemâli beş para etmez.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Erkek İsmi) 1.Olgunluk, yetkinlik, tamlık, eksiksizlik. 2.En yüksek değer, mükemmellik, değer baha. 3.Bilgi, fazilet.

Türkçe Sözlük

(i.). Devamlı ve kesiksiz kımıldanmayı tasvir ve taklit edip art arda kullanılır: Kıpır kıpır kımıldanmak; gözlerini kıpır kıpır oynatıyordu.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Gözü görmez, Ar. Amâ, Fars. nâ-bînâ: Kör adam, bir kör dilenci; bir gözü iki gözü kör. Anadan doğma kör = Ar. darîr. 2. Görmez, sakat: Gözü kör; bir gözü kör oldu; kör gözlü. 3. Kesmez, keskin olmayan, künd: Kör çakı. 4. Işıksız, karanlık: Körkandil, koroda. 5. Çözülmez, karışık: Kördüğüm. 6. ihtiyatsız, gafil, habersiz. Körebe = Bir çeşit çocuk oyunu ki, birinin gözünü bağlayıp diğerleri çevresine dolaşmakla oynanılır. Köroğlu = Türk halk edebiyatının tanınmış bir kahramanı ve tahakkümünden kinâye olarak karı, zevce. Bir köroğlu bir ayvaz = Ben ve karım, kalabalığım yoktur. Ölünün körü = «Kör ölür bâdem gözlü olura meselinden alınarak birinin sözüne karşı alay ve küçümseme mânâsında kullanılır. Körboğaz = Oburluk. Kördöğüşü = Kimsenin kimseden haberi olmaksızın gafletle yapılan iş: Bir kördüğüşüdür gidiyor: Kimsenin kimseden haberi yoktur. Körsıçan = Köstebek. Körkandil = Pek sarhoş. Körkaya = Deniz içinde, görünmez taş. Körükörüne = Gafletle. Körgözlü = Nankör. Köryol = Demiryollarda ucu çıkmaz yol.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Küçük olan şeyin hâli, ufaklık. Ar. sigar: Bu taşın, dağın, tarlanın küçüklüğü. 2. Çocukluk, Ar. sabâvet, tufûliyyet: Küçüklüğünde pek yaramaz idi. 3. Yakışıksız, küçük düşürücü iş ve hareket, zül, hakaret: Bu sizin için bir küçüklüktür.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s., z. münasebetsiz, yersiz, yakışıksız, uygunsuz; z. uygunsuzca.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. Katolik kiliselerinde ekmek ve şarabın takdisi ayini (Aşai Rabbani); bu ayine mahsus müzik. High Mass bu ayinin müzikli ve eksiksiz merasimi. Low Mass bu ayinin basit şekli. Black Mass ölüler için yapılan ayin; küfür ile icra edilmiş Aşai Rabbani

Türkçe Sözlük

(i. A. «devim»dan imef.) (mü. müdâme). Daimt, bâkt, sürekli, kesiksiz, devamlı. Zevk-ı müdim, fOrb-i müdim = mec. Şarap, içki.

Türkçe Sözlük

(i. «kemâl» den imef.) (mü. mükemmele). Kemâle erdirilmiş, kemâl bulmuş, olgun, eksiksiz, kusursuz, tam.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Mükemmellik, eksiksizlik, kusursuzluk.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Münasebeti olmayan, uygunsuz, yersiz: Bu iş münasebetsiz oldu. 2. Yakışıksız, yaraşmaz: Münasebetsiz bir kıyafet. 3. Söyleyeceğine ve yapacağına münasip vakit ve hâl düşünmeyen: Pek münasebetsiz adamdır. 4. Münasebet düşmeksizin, vesilesiz: Ben oraya münasebetsiz gidemem.

Türkçe Sözlük

(I. A. «silsile» den imef.) (mü. müselsele). Zencir gibi birbirine bağlı olan. kesiksiz bir sıra teşkil eden, bir silsile şeklinde olan.

Türkçe Sözlük

(MÜSTEMİRR) (i. A. «mü. müstemirre). 1. Sürekli, devamlı, dâimî, kesiksiz. 2. Muhkem, sabit, değişmez.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Sürekli ve devamlı olarak, bir düzüye, daimi şekilde, kesiksiz: Müstemirren oruç tutmak.

Türkçe Sözlük

(i. A. «tıbk» dan if.) (mü. mutbıka) (tıp). Umumî ve devamlı kesiksiz.

Türkçe Sözlük

(i. F ). Lâyık olmayan, yakışıksız.

Türkçe Sözlük

(i. F.). Yakışıksız, yakışmaz.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(F.) [ناب] saf, halis, katışıksız.

İsimler ve Anlamları

(Tür.). 1.İyi, güzel, eksiksiz, tam. 2.Gürbüz, yakışıklı, güzel giyinen. 3.Becerikli. 4.Eflatun rengi. 5.İşe yarar uygun. 6.Cesur kabadayı. - Erkek ve kadın adı olarak kullanılır.

İsimler ve Anlamları

(Tür.) (Erkek İsmi) - Oflaz (Erkek İsmi) Gürbüz, becerikli, eksiksiz, yiğit.

İsimler ve Anlamları

(Tür.) 1.Eksiksiz, tam. 2.Verimli, bol, Bayındır. 3.Kutlu, uğurlu, beğenilen. 4.Kurtulmuş, onmuş. 5.Gelişmiş, gürbüz. - Erkek ve kadın adı olarak kullanılır.

Türkçe Sözlük

(i.). Biçimsiz, tenasüpsüz, yakışıksız, hantal, nisbetsiz.

Türkçe Sözlük

(1) Bir doğal ya da kentsel manzarayı ufka kadar uzanan ve çok geniş bir bakış açısıyla betimleyen resim. (2) Büyük boyutlu panoramaları sergilemek amacıyla inşa edilmiş yapı türü. Silindir biçiminde olan ve ışığı üstten alan bu yapılarda, resim tüm düşey yüzeyleri kesiksiz olarak kaplar ve silindirin tabanında bulunan yükseltilmiş bir platformdan seyredilirdi.

Türkçe Sözlük

(i. F.). 1. Parça, kısım. 2. Adet, sayı: Beş pâre top, yirmi pâre gemi. Pire pire = Parça parça, kırık, yırtık pırtık. Hezir-pire = Bin parça. Yek-pire = Bir parçadan ibaret, eksiksiz, bütün. (bk.) Para.

Yabancı Kelime

Fr. purisme

dil b. özleştirmecilik

Bir dili yabancı ögelerden arıtarak arı, katışıksız bir duruma getirmeyi ve kendi imkânlarıyla geliştirmeyi amaçlayan çalışma.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Kadın İsmi) - Sade, saf, katışıksız.

Türkçe Sözlük

(SABAH) (I. A.). Gündüzün başı: Sabah oldu, sabah namazı, sabah yemeği, sabah dersi. Sabah akşam = Her sabah ve her akşam belirli ve kesiksiz şekilde. Akşama, sabaha = Akşam olmazsa sabah olacak, pek yakındır: Yolcumuz akşama sabaha gelir. Sabah olmak = Gündüz açılmak, şafak atmak. Sabah atmak, gacayi sabah atmak = Sabaha kader uyuyamamak, geceyi uykusuz geçirmek. Sabaha çıkmak = Sabaha yetişmek. Sabahlar hayrolsun, sebâh-ı şerifiniz hayrola = Oğla vaktine kadar kullanılan selim tâbiri. 1. Sabah vakti: Sabah erken kalkar. 2. Bugünün sabahı, bu sabah: Sabah gelirim, sabah gelin. Sabahları = Sabahleyin, sabah vakti.

İsimler ve Anlamları

(Ar) (Erkek İsmi) 1.Katışıksız, katıksız, halis, temiz. 2.Yalnız, sadece, sırf. 3.Kesintilerden sonra kalan kısım, net.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Kadın İsmi) - Katışıksız, katıksız, halis, temiz. Saflık, halislik.

İsimler ve Anlamları

(Tür.) (Erkek İsmi) - Sağlıklı kimse. Eksiksiz, kusursuz, güvenilir kimse.

İsimler ve Anlamları

(Fars.) (Kadın İsmi) - Hükümdarlara yakışacak kadar güzel, eksiksiz olan.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s., i. katı; sağlam; som; pek, sıkı, yoğun; kesiksiz; bütün, tam; gerçek; birleşik; üç boyutlu; güvenilir, devamlı, kesintisiz, fasılasız; i. katı madde; üç boyutluluk. solid comfort ciddi ve sürekli rahat. solid food katı yiyecek. solid geometry uzay

İsimler ve Anlamları

(Tür.) - Ay gibi kusursuz, eksiksiz güzel. - Erkek ve kadın adı olarak kullanılır.

İsimler ve Anlamları

(Tür.) (Erkek İsmi) - Doğru, katışıksız, güçlü el.

İsimler ve Anlamları

(Tür.) (Erkek İsmi) - Doğru, katışıksız güçlü kimse.

Türkçe Sözlük

(TAMM) (i. A. «tamâm» dan if.) (mü. tâmme). 1. Noksansız, bütün, eksiksiz. 2. Mükemmel, kâmil, olgun: Tam insan. 3. Tamamiyle, eksiksiz: Tam bir senedir.

Türkçe Sözlük

(TAMAM) (i. A.). 1. Bitme, bitirme: Kitap tamam oldu; binayı tamam ettim. 2. Olgunluğa erişme, eksiğini yerine getirme: Şimdi tahsilini tamam etti. 3. Bitmiş: Bu ev tamam değildir. 4. Eksiksiz, mükemmel, tam, bütün. Bedr-i tâm = On beş günlük ay. 5. Hazır: Katar tamamdır. 6. Uygun, muvafık, ne eksik ne fazla: Bu ceket size tamam geldi. 7. Pekâlâ, münasip: Tamam öyle yaparız. Tamamiyle, bltamâmihi, bi-tamamihâ = Büsbütün, hepsi NA-tamâm = Bitmemiş, eksik

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Tam ve eksiksiz olmak, doldurulmak. 2. Bitirilmek: Kazdırmakta olduğum kuyu tamamlanmadı gitti.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(A.) [تام] tam, eksiksiz.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(A.) [تامه] tam, eksiksiz.

Türkçe Sözlük

(i ). 1. Yer yüzünde çok bol bulunan sert cisim. Ar. hacer, Fars. seng: Taş atmak, taşla vurmak. 2. Kaya. 3. Taştan direk, sütun veya heykel: Dikilitaş, Çenberlitaş, Kıztaşı. 4. Yüzük, küpe vs.de kullanılan maden: Cevâhir taşı, pek kıymetli bir taş buldum, tek taş yüzük. 5. Dama ve satranç gibi oyunlarda oynatılan pul: Taş oynamak, dama taşı. 6. Böbrek ve safra kesesi gibi iç organlarda teşekkül eden taşcık: Mesane taşı, karaciğerinde taş vardır. 7. Taştan yapılmış: Taş bina, taş köprü, taş mektep. 8. Taş gibi sert ve katı: Taş yürekli. Taş atmak = İmâ yoluyla birisinin lehinde olmayan söz söylemek. Atlama taşı = Çamur veya sudan geçmek için ayak basmak üzere ortaya konan taş. Taş atıp kolu yorulmamak = Zahmetsizce bir şeye sahip olmak. Alçı «aşı = Yakılıp alçı yapılan taş Ayak taşı = Kayıklarda denk taşı. Ot taşı = Ateşe dayanır bir cins sünger taşı. Taş ocağı = Yapı vesaire için taş çıkarılan yer. Taş bademi = Kabuğu sert badem, zıddı: diş bademi. Başı taşa gelmek = İbret olacak bir neticeye erişmek Başını taştan taşa vurmak = Çok pişman olup dövünmek. Bir taşla iki kuş vurmak = Bir zahmetle iki iş görmek. Taşbalığı = Bir cins balık. Bağra taş basmak = Sabır ve tahammül etmek, acıya katlanmak Baltayı taşa vurmak = Farkında olmaksızın birinin yüzüne karşı kendisine veya yakınına dokunur söz söylemek. Bileziktaşı = Kuyunun ağzına konulan ortası delik taş, taştan kuyu halkası. Bileği taşı = Bıçak ve benzerlerinin bilendiği taş. Binek taşı = Bazı merdiven altlarında ve kapı yanlarında, hayvana binmede basamak yerini tutmak için konan taş veya sed. Teslim taşı = Bazı tarikat mensuplarının boyunlarına astıkları balgamî veya siyah taştan etrafı dişli daire şeklinde taş. Tekne taşı = Çeşme suyunun aktığı yere konulan taş tekne. Temel taşı = Yapı temeline konulan büyük ve sağlam taş. Ceher.nemtaşı = Çürük etleri yakmakta kullanılan pek yakıcı bir kimyevî madde. Çakmak taşı = Çakmakla vurulunca kıvılcım çıkaran taş ki, çakmaklı silâhlara da konurdu. Çakıltaşı = Nehir ve deniz kenarlarında çalkanmaktan yuvarlak veya bidem taneleri şeklini almış küçük taşlar ki, rengârenk olup kaldırım yapmakta da kul lanılır. Taş çatlasa = Ne yapılsa, imkânı yok. Çeki taşı = Odun, taş vesaire tartmak için ölçü sayılan tartılı taş ki, bir demir halka ile çekiye asılı olur. Çırpıcı taşı = Su ile beraber deniz veya nehir içindeki taş, Fr. recif. Taş çıkarmaks = Oyunda, hile vesairede birinden daha mahir olup kendisine npüsaade etmek, geçmek, üstün gelmek. Harman taşı = Harman dövülen taş. Değirmen taşı = Değirmenin altlı üstlü iki taş tekerleği. Taşa dönmek = Pek sertleşmek, katılaşmak. Süzgeç, süzgü taşı = Delikleri süzgeç gibi kullanılan taş. Sünger taşı = Biçimce süngere benzeyen, pek hafif taş Taşı sıksa suyunu çıkarır = Gayet kuvvetli insan. Dağ, taş = Görünen yerlerin hepsi, dere tepe. Taş toprak = Moloz. Taşa tutmak Taş atarak kovalamak. Faltaşı = Falcıların attığı küçük çakıl taşı. Gözlerini faltaşı gibi açmak = Hayretle bakmak. Kaldırım taşı = Kaldırıma döşenen taş. Karataş = 1. Çocukların yazı

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Erkek İsmi) - Kemale erdirme. Bitirme, bitirilme, tamamlanma, tamamlama. Tam, eksiksizce, bütün, hep.

İsimler ve Anlamları

(Tür.) 1.Eğitim, görgü, gelenek. 2.Soyluluk, asalet. 3.Eksiksiz, mükemmel. 4.Geline verilen armağan. - Erkek ve kadın adı olarak kullanılır.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. yakışıksız, yakışmaz; uygunsuz, münasebetsiz. unbecomingly z. uygunsuz bir şekilde.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. güzel olmayan, çirkin, yakışıksız; cimri .

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. uygunsuz ,yakışıksız.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. yakışıksız, uygunsuz, çirkin. unseemliness i. uygunsuzluk .

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. uygunsuz, yakışıksız. unsuitabil'ity, unsuitableness i. uygunsuzluk, yakışık almama. unsuitably z. uygunsuzca.

İsimler ve Anlamları

(Fars.) 1.Kurtulmuş. Serbest, rahat, azade. 2.İlişiksiz. - Erkek ve kadın adı olarak kullanılır.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Erkek İsmi) 1.Vefalı, bağlı. 2.Tam, mükemmel, eksiksiz.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Kadın İsmi) 1.Vefalı, sevgisi geçici olmayan. 2.Tam, eksiksiz.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. yün, yapağı; yün gibi yumuşak ve tüylü şey; kıvırcık ve kısa saç. wool comber yün tarayıcısı. all wool and a yard wide halis, saf, katışıksız. dyed in the wool dokunmadan önce boyanmış; sabit fikirli, önyarıglı. glass wool cam elyafı. pull the wool ove

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. zimem). 1. Himaye, sahip çıkma, koruma mecburiyeti, birinin emniyetini taahhüt. Ehl-i Zimmet = Bir İslâm devletinin tâbiiyyet ve himayesinde bulunan Hıristiyan ve Yahudiler. 2 Uhde: Birinin üzerinde, elinde bulunan şey: Filânın zimmetinde şu kadar alacağım vardır; zimmetine para geçirmiş; Bu iş benim zimmetimdedir. 3. Bir adamın kendi üzerine geçirip ödemeye mecbur olduğu para, borç: Eski veznedarın hayli zimmeti çıktı. Tebriye-i zimmet = Üzerinde bir şey olmadığını isbat etme: O, tebriye-i zimmet etti. Tebriye-i zimmet mazbatası = Bir memurun işten ayrılmasında kendisine verilen ve hiçbir ilişiği olmadığını belirten mazbata. Beriyy-üz-zimme = Osm. tebriyye-i zimmet etmiş, ilişiksiz.