Söz Açam | Söz Açam ne demek? | Söz Açam anlamı nedir?

Söz Açam | Anlamı Nedir?


Aradığınız kelime: soz acam

Finansal Terim

(A Type Mutual Fund/Investment Trust)

Fon içtüzüklerinde / esas sözleşmelerinde asgari sınırları belirtilmek kaydıyla, portföy değerinin en az % 25’ini devamlı olarak mevzuata göre özelleştirme kapsamına alınan kamu iktisadi teşebbüsleri dahil Türkiye’de kurulmuş ortaklıkların hisse senetlerine yatırmış fonlar/ ortaklıklar A tipi fon/ortaklık olarak adlandırılır.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Erkek İsmi) - Sonsuz, ebedi olan ve ölmenin kendisi için sözkonusu olmadığı. Allah’ın kulu-Allah’ın isimlerinden, (bkz.Baki).

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Erkek İsmi) - Her şeyi görüp gözeten ve gizliliğin kendisi için söz konusu olmadığı yüce Allah’ın kulu. - (bkz.el-Basir).

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Erkek İsmi) - Ezelden beri var olan varlığı için başlangıç söz konusu olmayan Allah’ın kulu.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Erkek İsmi) - Her şeyden arınmış olarak bütün sesleri, sözleri ve kelimeleri işitip ayırdeden yüce Allah’ın kulu. (bkz.es-Semi’).

İngilizce - Türkçe Sözlük

(f) söz ve davranışlarla cesaret vermek veya yardım etmek.(gen. fina anlamda).

Yabancı Kelime

Fr. ablatif

db. çıkma durumu

Ad soylu bir sözün taşıdığı kavramda çıkış bildiren, -dan / -den, - tan / -ten ekleri ile kurulan durum.

Yabancı Kelime

Fr. abonné

sürdürümcü

Bir şeyi sürekli olarak kullanmak için hizmeti verenle sözleşme yapan kimse.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i) hastalıktan korunmak için üç köşeli muska üzerine yazılan manasız harfler; muska; anlamsız söz.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(f) kısaltmak, özetlemek, kesmek; mahrum etmek abridgement (i) kısaltma, özetleme; azalma, kesilme; bir eser, demeç veya sözün kısaltılmış şekli; özet, hulâsa.

Türkçe Sözlük

(i.). Düşünmeksizin ve sayıklarcasına söylenilen, münasebetsiz, hezeyan kabilinden (söz): Abuksabuk söylemeye başladı, abuksabuk sözler (Sabuk «sapmak» tan türemiştir. «Abuk» ise buna uydurularak yapılmıştır).

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Lezzetsiz ve sıhhate muzır olarak dikkatsiz pişmiş adi yemekler: Aburcubur yemekler, aburcubur yemeyip iyi beslenmeli. 2. Ağızdan gelen, dikkatsin, adi söz, saçma sapan, hezeyan: Aburcubur laf etmek.

Türkçe Sözlük

(i. A. c.). Acemler.

Teknolojik Terim

“AccuCORE”, Sony disk ortamı teknolojisini tanımlayan bir terim ve bu teknolojinin yüksek teknik beceri ve güvenilirliğini ifade eden bir simgedir. “AccuCORE” (sözcük oluşumu) teriminin kaynağı, “Accurate Compatibility & Reliability” (Hatasız Uyumluluk ve Güvenilirlik)’tir. Amacımız “AccuCORE”un global promosyon ve yayılma etkinlikleri yoluyla Sony disk ortamı için yüksek algılama ve gelişmiş güvenilirlik oluşturmaktır.

Finansal Terim

(Agent)

Acentalık sözleşmesi çerçevesinde, faaliyet gösterdikleri mahalde, sadece sermaye piyasası araçlarına ilişkin alım ve satım emirlerinin aracı kuruma iletilmesine ve gerçekleşen emirlerin tasfiyesine aracılık eden gerçek kişi veya ticaret şirketleridir.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Tatlının zıddı, acı ilâç. 2 İçilemiyen tuzlu: Acı su. 3. Mizaca hoş gelmiyen, sert, acı söz. 4. Kulağa kötü gelen: Acı ses, acıağaç = Kavasiye, acıalma = Yenmez bir elma, acıbadem = Acımtırak ve sert kokulu bir cins badem, acıçaça = Bir cins balık, acıhıyar = Ebûcehil karpuzu, acımarul = Hindibâ nev’i, acıyonca = Yoncanın bir-cinsi, bed ve nahoş bir suretle = Acı acı bağırmak.

Türkçe Sözlük

(i. «açmak» tan). 1. Kapalının zıddı, açık kapı, ev, sandık. 2. Kapalı olmayan, mânisiz: Açık yol. 3. Geniş, vâsî: Açık meydan, deniz. 4. Örtüsüz, çıplak: Başı, kollan açık. 5. Seyrek, aralıklı: Açık adımlar, açık kaş. 6. Bulutsuz, berrak: Açık hava. 7. Aşikâr, vazıh: Açık söz, ibare. 8. Gönül açıcı, ferah verici: Açık bir yer. 9. Koyu olmayan, beyaza çalan: Açık mavi, pembe. 10. Perdesiz, iffet hususunda laubali: Filan kadın açıktır, açık meşrepli. 11. Sahipsiz, boş, münhal: Açık memuriyet. 12. Mahfuz olmayan, istihkâmsız: Açık liman, kasaba. 13. Bozuk, ihtilâflı: Filanla aramız açıktır. 14. İsim yeri boş olan: Açık bono, poliçe. 15. Aşikâr sarâhaten: Açık söylemek. 16. Sesle: Açık okumak. Açık ağız: Bönlük, şaşkınlık. Açık el: Cömertlik, sahavet. Eli açık: Cömert, sehavetli. Alnı açık: Serbest, pervasız. Açık saçık: Adâb dışı giyinme, söz. Açık kapı: Misafirseverlik: Açıkgöz: Uyanık, becerikli. Gözü açık gitmek: Arzusuna kavuşamayıp hasret İçinde ölmek.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Kapalı halden çıkmak: Kapı açıldı. 2. Dağılmak, çekilmek: Bulutlar, kalabalık açıldı. 3. Temizlenmek: Bu bez açılmıyor. 4. Berrak ve açık olmak: Hava açıldı. 5. Yapraklanmak: Gül, çiçek açıldı. 6. Neşelenmek, gönül ferahlığı peyda etmek: İnsan gezmekle açılır. 7. Mahcupluk ve tutukluktan kurtulup, serbestlenmek. 8. Genişlik kazanmak: Oda açıldı. 9. Uzağa, engine salmak: Vapur açıldı. 10. Başlamak: Meclis açıldı. 11. Bahse başlamak: Söz açıldı. 12. Zuhur etmek, hasıl olmak: İş açıldı. 13. Boş kalmak, münhal olmak: Filan memuriyet açıldı. 14. Sır söylemek, emniyet edip her şeyi söylemek: Bana açıldı. Ara açılmak = Bozuşmak.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Bir şeyi kapalı halden çıkarmak: Kapıyı açmak. 2. Örtülü şeyden örtüyü kaldırmak: Baş açmak. 3. Katlanmış şeyi çözmek: Bohça, bayrak açmak. 4. Delmek, kazmak: Delik, kapı açmak. 5. Bir şeyden engelleri giderip serbest bırakmak: Yol açmak. 6. Tıkalı şeyden tıkacı çıkarmak: Şişe, boru açmak. 7. Genişletmek, tevsî etmek: Odayı, bahçeyi, meydanı açmak. 8. Kazıp ziraat etmek, işlemek: Tarla, arazi açmak. 9. Aralığı tevsî edip seyrekleştirmek: Parmaklığı açmak. 10. Yufka haline koymak: Hamur açmak. 11. Tathir etmek, temizlemek: Çamaşırı açmak. 12. Cilâ ve perdah vermek. 13. Umuma ait bir bina kurmak ve idare etmek: Mektep açmak, tiyatro açmak. 14. izah ve tafsil etmek: İbareyi, sözü açmak. 15. İşleri sürmek: Söz, bahis açmak. 16. Emniyet edip söylemek, gizliyi söylemek: Bana bir şey açmadı. 17. Çözmek, halletmek: Düğüm açmak. 18. Yapraklanmak: Çiçek, ağaç açmak. 19. Berrak ve bulutsuz olmak: Hava açmak istemiyor. 20. Cilâlanmak. 21. Açığa varmak, engine açılmak: Gemi açıldı. Adım açmak: Acele ile yürümek. Ağız açmak: Söylemek, söze başlamak. Ağız açmamak: Susmayı tercih etmek. İştah açmak: İştah getirmek. El açmak: Dilenmek. Baş açmak: Beddua etmek. Bayrak açmak: Ayaklanmak. Çığır açmak: Yeni bir tarz ve usul icad etmek. Defter açmak: iane toplamak. Fal açmak: Fala bakmak. Kapı, yol açmak: Bir işte başkalarına örnek olmak. Kalem açmak: Yontmak. Göz açmak -İhtiyatlı ve dikkatli, gaflet etmemek.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). atasözü, darbımesel, vecize.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Gerektiği şekilde: Bu işi adamakıllı yapacak biri lâzım. Adamakıllı bir yol. Adamakıllı bir söz. 2. Pek fazla. Adamakıllı ıslandım, iş adamakıllı ihmal edilmiş.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). ilave edilecek şey veya söz.

Finansal Terim

(Common Stock)

Şirket ana sözleşmesinde aksine bir hüküm bulunmayan ve sahiplerine eşit haklar sağlayan hisse senedidir.

Türkçe Sözlük

(i. Fr.). Bir kimsenin oturduğu yerin yazılı veya sözlü olarak gösterilmesi.

Türkçe Sözlük

(eski afv) (i. A.). 1. Birinin suçundan geçme, kabahatine bakmama: Kusurumu affetti; af ile muamele etti. Fikir tashihi veya muhalefet gibi bir hareket gösteren sözden evvel söylemek zerafetten sayılır: Affedersiniz, af buyurursunuz bir şey söyliyeceğim; affınıza mağruren şu işi böyle yaptım. 2. Mazur tutmak, mecbur etmemek, müstesna tutup dahil etmemek: Yarın eğlenmeye gidilecekse beni af buyurmanızı rica ederim. 3. Azletmek, istifasını kabul etmek: Kendisini memuriyetinden affettiler. 4. (Hukuk). Bir suçlu hakkındaki hüküm kesinleştikten sonra cezayı ya tamamen ortadan kaldırma veya hafifletme, aff-ı umumî = Mahkûmların hepsinin birden cezadan affolunması: Harpten sonra affı umumî ilân olundu.

Türkçe Sözlük

(i.) (A. Afâk cem’ine yây-ı nisbet katılarak teşkil olunmuş galat tâbirdir). Havaî, lüzumsuz ve ehemmiyetsiz (söz).

Türkçe Sözlük

(i. Y.). Konuşmaya ve yazışmaya yarayan yazılı veya sözlü çeşitli senbolleri anlama ve kullanma kabiliyetinin kaybı.

Yabancı Kelime

Fr. aphasie

tıp söz yitimi

Ses çıkarma yeteneği kaybolmadığı hâlde istenilen sözü bulup söyleyememe hastalığı.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). tasvip, tasdik; müspet ifade; (huk). yemin yerine geçen söz.

Yabancı Kelime

Fr. aphorisme

özdeyiş

Bir düşünceyi, bir duyguyu, bir ilkeyi kısa ve kesin bir biçimde anlatan, genellikle kim tarafından söylendiği bilinen özlü söz.

Yabancı Kelime

Fr. aphorisme

özdeyiş

Bir düşünceyi, bir duyguyu, bir ilkeyi kısa ve kesin bir biçimde anlatan, genellikle kim tarafından söylendiği bilinen özlü söz.

Türkçe Sözlük

(i.). Türkçe «ağa» sözünün Arapça çokluğu. Ağalar.

Türkçe Sözlük

(i.). Ölçüde çok gelen ve yerinden zor kalkıp oynatılan: Ağır yük, ağır taş. mec. 1. Güç, zor, zahmetli: Ağır iş. 2. Pek ehemmiyetli ve mesuliyetli: Ağır mesele. 3. Pahalı, kıymetli: Ağır mal. 4. Yavaş, müteennî, hareketi çabuk olmayan: Ağır yürüyüş, ağır adam. 5. Vakur, haysiyetini fazla muhafaza eder, saygıya değer: Ağır adam. 6. Vahîm, tehlikeli: Ağır hastalık, ağır hava. 7. Tahammül olunmaz, kerih: Ağır koku. 8. Sıkıntılı, sıkıntı veren: Ağır adam. 9. Dokunaklı, güce giden: Ağır söz. 10. Şişman, yağlı, etli: Ağır vücut. 11. Kolay hareket etmez, zor kımıldanır: Ağır taş. 12. Az işitir, sağırca: Kulağı ağırdır. 13. Yavaş, tenbelce: Ağır yürümek. Tekrarla ağır ağır dahi denilir. Yavaş yavaş demektir. 14. Tahammül olunamayacak surette kötü: Çok ağır bir şey kokuyor. 15. Sıklet, ağırlık: _ Ağırınca = Sıkletince, veznince. 16. Vakar, temkin: Ağrını takınmak. 17. Güç, gücenme, infial: Ağırıma gitti. Ağırbaşlı = Pek ciddî, ehemmiyet ve vakar sahibi. Eline ağır = Elinden çabuk iş çıkmaz, işi yavaş Ağır gelmek — Zor görünmek: Bu iş bana pek ağır geldi.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. İnsan ve hayvanların yüzlerinin alt kısmında olup, yemeğe ve ses çıkarmağa yarayan delik. 2. İçi boş kapların vesair şeylerin üstü açık tarafı: Tencere, testi, fırın, mağara ağzı. 3. Yaralayıcı Aletlerin keskin tarafı: Kılıç, bıçak ağzı. 4. Bazı Aletlerin ucu, iş gören tarafı: Anahtar, kalem ağzı. S. Girilecek veya geçilecek bir yerin başlangıcı, giriş, hal, baş: Yol ağzı. 6. Nehrin denize döküldüğü yer, munsap: Çay ağzı. 7. Kenar, uç: Uçurumun ağzı. 8. Dar geçecek yer, geçit, boğaz. 9. İskele, boğaz. 10. Hudut, sınır, (mec.) söyleyiş, lakırdı: Ağzı tatlı. Ağız atmak = Övünmek, Ağız açtırmak = Söylemeye mecbur etmek, sızıltıya sebebiyet vermek. Ağız açtırmamak = Söylemeye fırsat vermemek. Ağız açmamak = Sükûtu tercih etmek. Ağzı açık = Şaşkın, avanak. Ağız aramak = Doğrudan doğruya sormaksızın bir yolla söyletip fikrini anlamak. Ağız ağıza = 1. Mutabık, uygun, tamı tamına. 2. Dolu, lebâleb. Ağıza almak = Zikretmek veya -kötülemek. Ağıza alınmaz = Söylenmiyecek kadar çirkin ve ağır (söz). Elden ağıza = Günlük çalışmasıyla geçinir, sermayesiz. Ağız otu = Falya barudu. Ağıza bakmak = 1. Birinin sözüne hayran olmak. 2. Sözünden asla ayrılmayıp uymak. Bir ağızdan = Hep birden, bir arada. Ağız bozmak = Küfretmek, yersiz söylemek. Ağzı bozuk = Galiz küfürbazlıklar etmeyi itiyat eden. Ağzı boş — Sır saklıyamaz, boşboğaz. Ağzını bıçak açmaz = Pek kederli. Ağzı büyük = İddiası çok. Parmağı ağzında = Şaşkın. Ağız persengi — Daima söylenen. Ağzı pek = Sır saklar. Ağzını poyraza açmak = Ümidi boş çıkmak. Can ağıza gelmek = Korku ve dehşete düşmek veya sabrı tükenmek. Halk ağzı = Söylenen söz, şâyia. Dört yol ağzı = İki yolun kesiştiği yer. Düşman ağzı. = 1. iftira. 2. Kara haber. 3. Düşman hududu. Ağızdan = Yazı ile olmayarak, sözle, şifahen. Ağza düşmek = Dedikoduya mevzu olmak. Ağızdan dökülmek = Sözün yalan olduğu belli olmak. Ağzında dili yok, ağzı var dili yok = Sessiz ve halîm, mazlûm. Ağız satmak = Atıp tutmak, övünmek. Ağız suyu = Salya. Ağzın suyunu akıtmak = İmrendirmek. Tavşanağzı = Bir renk. Ağız tutmak = Sükûta mecbur etmek, söyletmemek. Ağız dolusu = Açıktan, pervasız. Ağız kalabalığı = Boş gürültü. Ağız kapamak = Sükûtu tercih etmek. Ağzı kara = Münafık. Kurtağzı = Sandık köşelerindeki gibi birbirine geçen doğrama. Ağızla kuş tutmak = Tasavvurun üzerinde gayret göstermek. Ağız kullanmak = Sözünü idare etmek. Ağzı gevşek = Boşboğaz. Yavruağzı = Parlak pembe renk. Ağzı yok = Günahsız, sakin. Ağzı yumuşak = Kolay gem alır (hayvan).

Türkçe Sözlük

(i.). Daima şikâyet edip ağlar gibi söz eden.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(A.) [عهد] yemin, and. 2.çağ, devir. 3.söz verme.

Türkçe Sözlük

(i. F. A.). Yemin etme, söz verme.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(A.) [عهد] söz, yemin.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Erkek İsmi) 1.Bir şeyin yerine getirilmesini emretmek. 2.Söz vermek. Emir, talimat, taahhüt, anlaşma, yükümlülük.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(A.-F.) [عهدشکن] sözünden dönen, antlaşmayı bozan.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. uhûd). 1. Bir işi üstüne alıp söz verme, uhdesine alma: Ahdettim. 2. Cenâb-ı Hakk’a karşı olan taahhüt, and, yemin: Ahdim olsun. 3. Sözleşme, mukavele, peymân, misak, muahede : Ahd ve peymân. 4. Tanrı’ca, İsrail’e vaki olan misak: Ahd-i Atıyk: Tevrat, Ahd-i Cedîd: İncil. 5. Zaman, devir, hengâm, asır: Ahd-i kadîmde, Romalılar’ın ahdinde, ahd-i şehâb = Gençlik zamanı. 6. Bir hükümdarın zamanı, saltanat devri: Sultan Orhan Gazi ahdinde; ahd-i Sultân Selîm hânîde. 7. Fermân-ı Alî, hatt-ı hümâyûn.

Türkçe Sözlük

(f.). Muaheme yapmak, sözleşmek, aht ve peymân etmek, yeminleşmek, biribirine karşı taahhüt altına girmek: Kendisiyle bu iş hakkında ahitleştik.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(f). hedefe doğru çevirmek mermi, söz veya iş); (gen). at ile kastetmek, maksadı olmak; nişan almak; niyet etmek.

Türkçe Sözlük

Akademizm sözcüğü, bir sanat dalında, her türden yeni atılımı yadsıyarak, değişmez olduğu varsayılan; onaylanmış, standartlaşmış ilke ve kurallara uygun olarak çalışmak anlamında kullanılır. Yeni sanatsal arayışlara karşı çıkan bir tutumu ifade ettiği için, sözcük olumsuz niteliktedir.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(A.) eylemek yapmak, uygulamak, icra etmek, imzalamak, antlaşma yapmak, sözleşme yapmak.

Türkçe Sözlük

1) Aklı başında, aklı selim sahibi, arif, basiretli, zeki, mantıklı, sağduyulu, sağ görülü. 2) Akıllı, akıl sahibi kimse demektir. Eşyanın güzellik, çirkinlik, kemal ve noksanlık sıfatlarını idrak etme; her çeşit faaliyette doğruyu yanlıştan, iyiyi kötüden ve güzeli çirkinden ayırma yetisine sahip kişiye âkil denir. 3) Âkil Adam: Gerek tecrübesi, gerek bilgisi, gerek de yaşı itibariyle belirli bir alanda sözü dinlenen, otorite durumunda olan, yaklaşım ve çözüm önerilerine değer verilen, sayılıp, sevilen, “uzman” ya da “duayen” kavramından farklı olarak içinde “kamil insan” kavramını da barındıran kişi. Akıllı adam işi: Bu kâr-ı Akil değildir. 4)(ka kalındır) (i. 2) A.«akıl» dan if.) Akıllı, uslu, Akil adam. Kâr-ı Akil (ve galatı kâr-ı akl). 5) Bâliğ, bülûğ yaşına erişmiş, iki oğlundan biri Akil ve diğeri sabidir. (Bazı yerlerde kabile reis ve ihtiyarlarına da denilir). 6) (bk.) Ukalâ. 7) (i.A.«eki» den if) (tes.Akile.c.ekele).Yiyen, yiyici (çokluğu daha fazla kullanılır). Palaontoloji: Hayvanatı, yedikleri şeye göre sınıflara bölmeye yarar: Akil-ül-beşer: İnsan eti yiyen (Adam). Akil-ül-cerâd: Çekirge ile beslenen. Akil-üs-semek: Balıkla beslenen. Akil-ül-lahm : Etle beslenen. Akil-ün-nebât: Otla beslenen. Akil-ül-hevâm: Haşaratla beslenen (hayvan). Hayvan-ı Akil-ül-lahm, hayvanat-ı Akilet-ül-lahm denilir.

Genel Bilgi

Akıl aslında bir kabiliyettir, zeka da öyle. İkisi arasındaki en önemli fark, bir başkasından akıl alabilirsiniz ama zekayı asla. O, her insanın kendisine mahsustur.

Bir hastalık söz konusu olmadığı sürece şüphesiz herkesin aklı vardır. Akıllı olmak, kendi davranışlarını bilmek, kontrol edebilmek, doğru ve yanlışlarını değerlendirebilmek yeteneğidir.

Akıl, insanı hayvandan ayırt eden en önemli faktördür. Hayvanlar yalan söyleyemez ama insanlar sık sık bu yola başvurur. İşte insandaki yalanla gerçeği, doğru ile yanlışı ayırabilme, bir konuda fikir yürütebilme, görüş belirtebilme yeteneği akıldır.

‘Ah şimdiki aklım olsaydı’ lafını çok işitmişizdir. Demek ki, akıl insan olgunlaştıkça da değişiyor ve insanın kendisi de bunun farkına varıyor. Bir insan değişik fikirlerle diğerinin aklını karıştırabilir. Hayret verici, şaşırtıcı şeyler insanın aklını durdurabilir.

Bir şeyin içeriğini anlamamak ‘akıl erdirememek’ olarak nitelendirilirken başkalarının çözemediği bir sorunu çözen kişiye ‘bir tek o akıl etti’ denilir. Birine bir yol göstermek ona ‘akıl vermek’tir. Bir şeyi hatırlamak, unutmamak ‘akılda tutmak’tır. ‘Akılsız’ tanımı ise doğru ve isabetli düşünemeyen anlamında kullanılır.

Zeka ise bir olayı önce anlama, ilişkileri kavrama, yargılama ve açıklayarak çözme yeteneğidir. Genel olarak zekanın 12 yaşına kadar hızla geliştiği sonra gelişme hızının yavaşlayarak 20 yaşına kadar sürdüğü, orta yaşlarda ise zeka seviyesinin sabit kaldığı kabul edilir.

Zeka hayvanlarda da vardır. Hayvanlarda zeka bir nevi içgüdüsel olaydır. Şüphesiz hayvan zekası insana göre gelişmemiştir ama her iki zeka türü de sinir sistemi ile ilgilidir. İnsanı ayıran, evriminde oluşmuş konuşabilirle özelliği, dik durabilmesi, el yapısı nedeniyle aletleri kullanabilmesi ve gelişmiş beyin ve sinir sistemidir.

Zeka, bir insanın her türlü olay karşısında aynı yeteneği gösterebileceği anlamına gelmez. Bir müzik bestecisi kendi duygusal yapısının içersinde en karışık eserleri aklıyla değil zekası sayesinde oluşturur. Biz bu kişilere ‘müzik dehası’ diyoruz. Ancak bu müzik dehaları en basit bir matematik problemini bile çözemeyebilirler.

Sonuç olarak zeka, ruhsal olaylara, algı ve hafıza yeteneğine, tutkulara, eğilimlere, iradeye ve bilgi edinme isteğine göre farklılıklar gösterebiliyor. Akıl somut olarak ölçülemez ama zeka pek sağlıklı olmasa da IQ denilen bir testle ölçülmeye çalışılıyor.

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Bir yere çarpma, vurma: Duvara aksetti. 2. Işık ve şeklin bir yere vurup geri dönmesi veya orada görünmesi: Güneş duvara aksediyor. Sureti aynaya aksediyor. 3. Sesin bir yere vurup geri dönmesi; yankılanma: Topun sesi dağlara aksetti. 4. Ters, zıd, hilâf, aykırı: Yalan, doğruluğun aksidir; siz benim dediğimin aksini iltizam ediyorsunuz. Edebiyat. Sözün bir kısmını diğer kısmından önce getirerek aksetme: «Kelâm-ı kibar, kibar-ı kelâmdır» gibi. Aksine: Tersine, zıddına, ters ve zıd olarak. Bilakis. Ber aks = Büsbütün zıddı ve tersi olmak üzere.

İsimler ve Anlamları

(Tür.) (Erkek İsmi) - Özü sözü doğru kişi, temiz kişilikli.

Yabancı Kelime

İng. acronym

db. kısma ad

Kısaltması yapılacak kelime veya kelimelerin ünlü ve ünsüzlerinden yararlanarak gerektiğinde bir ünlü ekleyerek akılda kalabilecek bir söz oluşturma.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(A.) [اقوال] sözler.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Cemaat, güruh, kalabalık, fevç, topluluk. 2. Fazla miktar, muhtelif ve müteaddit kişiler veya şeyler: Bir alay cahil, bir alay hırdavat. 3. Debdebe ve gösterişle yapılan tören, geçit resmi: Bayram alayı, sürre alayı. Askerlik. 3-4 tabur piyade veya 5 bölük süvari askerinden mürekkep kuvvet: Piyade, Nizamiye, Redif, Süvari alayı. Alay İmamı = Osmanlı devrinde bir alay askere imamlık vazifesini yapan sarıklı subay. Alav Emini: Osmanlı devrinde bir alay askerin hesap işlerine bakan subay ki, binbaşıdan alt derecededir. Alay Beyi = Vaktiyle bir vilâyet sipahisinin başı, daha sonra jandarma alayının kumandanı. Alay KAtibi: Bir alay askerin yazı işlerini ifa eden subay. Miralay = Bir alay askerin kumandanı (Albay), kaymakamın üstü ve mîrlivânın astı idi ve bey unvanını taşırdı. Alay alay = Güruh güruh, yığın yığın. Alay Esvabı = Üniforma, resmî elbise. Alay etmek = Eğlenmek, istihza etmek, maytaba almak. Alay Sancağı = Her alaya verilen sancak. Alay Topu = Resmî günlerde ve teşrifat için atılan top. Alay kurmak = Vehimle uğraşmak. Alay geçmek = Birinin sözünü dinler gibi olup da başka şeyi düşünmekle meşgul olmak. Alay malay = Hep birden, takımı ile, pa.las pandıras. (Alay-ı vâlâ, Alây-ı mezkûr gibi Farsça terkipler, galattır).

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Hile ve hud’a ile kandırmak, iğfal etmek. 2. Oyun etmek, dolandırmak. 3. Yalan söylemek, aslı olmayan şeyi olmuş ve doğru gibi göstermek. 4. Sözünde durmamak, vaat ve taahhüdünü tutmamak. (eski Türkçe’de ve Çağatayca da «aldamak» fiili vardır. Bizce terkedilmiştir, yerini bu kelime tutmuştur).

Türkçe Sözlük

(f ). 1. Almaya sevk ve icbar etmek, kabul ettirmek. 2. Vasıtayla almak, almaya adam göndermek. 3. Satın aldırmak, satın almaya sevk ve icbar veya buna müsaade etmek: Bana sunu aldırmadılar. 4. Sığdırmak, istiap ettirmek: Bu kadar zahireyi şu anbara nasıl aldıracaksınız? 1. Ehemmiyet vermek: Herif hiç aldırmıyor. 2. Deli olmak, çaldırmak. Burnundan kıl aldırmamak = Kibirli bir tavırla muhalefet etmek, söz dinlememek.

Türkçe Sözlük

(A.). Allah bilir. (Yemin sözü olarak kullanılır): Dediğimi yapmazsan alimallah seni döverim.

Türkçe Sözlük

(i.). Her şeyden alınan, her sözü kendi aleyhine tefsir edip gücenen.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Ahzolunmak. 2. Söylenilen bir sözü kendi üstüne alıp gücenmek, zanna düşüp çabuk müteessir olmak: Bu adam çok alınır.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (Al = harf-i tarif ilâh = mabûd). Kâinatı yaratan vücûd-ı mutlak, Tanrı, Rab, Mevlâ, Hudâ, Allahu a’lem = Allah daha iyi bilir, galiba, zannederim. Allahu ekber = Allah büyüktür (hayır temennisi). Allah Allah = Hayret ve hiddet ifade eder. Allah ıslâh etsin = Islaha muhtaç bir kimse hakkında denilir. Allah encâmını hayreyleye = Neticesi tehlikeli görünen bir iş hakkında. Allah için, Allah hakkı için = Yemindir; doğrusu: Hakkâ. Allah etmesin = Maazallah. Allah inandırsın = Hilâfım yoktur. Allah iyilik versin = Allah belâ vermesin beddua niyetiyle acıyarak dua. Allah bir = Yemin makamında. Söz bir Allah bir = Sözden dönülmiyeceğini temin makamında. Allah belâ versin = Beddua. Allah bilir = Allahu Alem, Hudâ Alem. Allah’tan bul, bulsun = Beddua. Allah’tan kork = Yapma, günahtır. Allah’tan korkmaz = ZAlim, insafsız. Allah selâmet versin = Yola çıkanlara dua. Allah sabır versin; Allah sabır ecir ihsan eyleye = Bir acı ve Afet halinde söylenilir teselli duası. Allah aşkına = Allah hakkı için; Allahı seversen = Yemin. Allah akıllar versin = Yolsuz bir harekette bulunanlar hakkında. Allah ömürler versin = Dua ve teşekkür makamında. Allah kavuştursun = Sevdiğinden ayrılana olunan dua. Allah kerim = Bir mahrumiyet ve ihtiyaç halinde söylenilir teselli ve ümit duasıdır. Allahım, rabbim, ilâhî; Allah versin = Bir nimete nail olanlar hakkında sevinç ifadesi ve olmıyanlar hakkında duadır. Allahı seversen = Allah aşkına; yemin. Aman Allah, aman Allahım = Aman ya rabbî. El-hükmullah = Emir Allah indir, rızâ ve tevekkül tâbiri. El-hamdüllllah = Şükür Allaha, itmam duasıdır. El-iyazübillah = Allaha sığındık. İnşallah — Allah isterse. Billahi; tallahi; vallahi = Allah hakkı için, yemin. Bismillah Allah’ın emriyle. Tecâvüzullah-i anhü, ann-seyyiate = Allah kusurunu affetsin. Taalallah = Makam-ı hayrette denilir. Hasbin-allah = Allah bize kâfidir. Rahmallah (müz.) rahmeallah (mü.) rahmehümallah (tes.), rahmehimallah (c.) ve rahmetullahı aleyhe, aleyhâ, aleyhimâ, aleyhim = Allah rahmet eyleye; ölüler hakkında dua. Radiallahü-anhü, anhâ, anhümâ, anhüm — Allah râzı olsun; sahabe ve tabiîn vesair millet büyükleri hakkında dua. Subhânallah = Takdis ve hayret makamında müstameldir. Şehdullah = Allah şahidimdir. Afaallah-ı anhu, anhâ, anhümâ, anhüm = Allah affetsin. Ilmullah = Allah bilir, yemin. Gufrullahu lehO, lehâ, lehümâ, lehüm = Allah affetsin. Kudusullah-ı sırre = Allah sırrını takdis etsin, evliyâ ve sofular hakkında dua. Kef-i billahi şehiden = Allahın şehadeti kâfidir. Maşallah = Makam-ı tahsin ve takdirde ve nazardan koruma duası. Meded-ullah = Ya rabbi meded. Maazallah, neüzu-billah = Allaha sığındık. («AlIahî» ve «Allahiyân» dememeli; «ilâhî» ve «ilâhiyûn» denir. Halk dilinde «elâlem» kelimesi Allah-u Alem terkibinden galattır).

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Hilekâr, müzevir, dubaracı. 2. Sözünde durmaz, dönek. Allah bullak, allak mallak = Karma karışık.

Türkçe Sözlük

(i.) (k kalın okunur). Aldatıcı, sözünde durmaz.

Türkçe Sözlük

«Allahı seversen» sözünün aşınmış şekli.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). iddia, söz; (huk). dava takriri; özür, bahane, mazeret.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(f). iddia- etmek, söylemek; delil göstermek, kaynak göstermek. allegedly (z). sözde.

Türkçe Sözlük

(f.). Almak, 1. El ile tutup götürmek, alıp yakalamak: Yerden bir taş aldı. 2. Kabul etmek, verilen şeyi tesellüm etmek: Çiftliğin bu senelik varidatını aldı. 3. Beraber götürmek: Çoluk çocuğunu alıp gitmiş; sel köprüyü almış. 4. Tahsil etmek, edinmek, mâlik ve haiz olmak : Memuriyet, rütbe, nişan almak, 5. Ele geçirmek, zabt, fethetmek. 6. Satın almak, iştirâ, mübayaa etmek: Bir at almak isterim. 7. Kendine doğru çekmek: Kayıkçı, küreği aldı. 8. istiap etmek, içine almak: Bu şişe yüz gram su alır. 9. Çevirmek, ihata etmek: Etrafını almak, ortaya almak. 10. Anlamak, kavrayıp idrak etmek: Zihnim almıyor, öğretmen dersi iyi anlatıyor, ama onun kafası bir türlü almıyor. 11. Telâkki etmek: Emrinizi aldım. 12. Kesmek, kısmak: Boyundan biraz almalı. 13. Kabil ve müsait olmak: Boya, cilâ almak. 14. Peyda ve hasıl etmek: Nem almak. 15. Kazanmak, tahsil etmek: Para almak, nam almak. 16. Bir menfezden içine girmek: Gemi su, fıçı hava alıyor. 17. Kapmak, yakalanmak, mübtelâ olmak: Hastalık almak. Ateş almak — Tutuşmak, birden parlamak ve ziyade hiddetlenmek. İzin almak, istizan etmek = izinli gitmek. Etrafını almak, ortaya almak = Elde etmek kuşatmak. Ödünç almak = İstikraz etmek. Örnek almak = imtisâl etmek. Üstüne almak = 1. Deruhte, taahhüt etmek. 2. Bir kabahatin faili kendi olduğunu söylemek. Üzerine almak = Ortaya söylenilen bir lakırdıdan maksat kendi olduğunu zannetmek. Önünü almak = Vukuundan evvel çaresini bulmak, önlemek. Ölçü almak = 1. Ölçmek, mikyasını kaydetmek. 2. Kıyas etmek. Borç almak = İstikraz etmek. Boyunun ölçütünü almak = Kendi derece ve itibarını anlamak. Boynuna almak = Deruhde, taahhüt etmek. Pertav almak = Meydan alıp koşmak. Cevap almak = Sualinin cevabına nail olmak; cevab-ı red almak. Haber almak = İstihbar etmek, duymak. Hızını almak = Sükûnet bulmak, teskin olunmak, yavaşlamak. Söz almak = Vaad ve taahhüt ettirmek. Satın almak = Mübayaa, iştirâ etmek. Soğuk almak = Soğuktan hastalanmak, kendini üşütmek. Suret almak = İstinsah etmek, aynını çıkarmak. Soluk, nefes almak = Teneffüs etmek; biraz istirahat etmek. İbret almak = Mütenebbih olmak. Kan almak = Hacamat etmek, bir miktar kan akıtmak. Kız almak = Evlenmek; akrabalık peydâ etmek. Göz almak = Gözü kamaştırmak. Gönül almak = hatır okşamak. Maskaraya almak = Eğlenmek, İstihza etmek. Meşk almak = Yazı vesairede birinden örnek alıp onun sanatını taklide çalışmak. Meydan almak = İmkân ve fırsat bulmak. Yol almak = Yol kat’etmek, ilerlemek. Alıp vermek = Tenkit etmek. Alıp verememek = Uğraşmak. Al benden de o kadar = Ben de aynı durumdayım yahut ben de aynı fikirdeyim. Al gülüm, ver gülüm = Yapılan bir hizmetin karşılığının hemen beklendiğini anlatır. Al takke, ver külâh = Son derece senli benli olmayı ifade eder. Aldı = (Halk edebiyatında) söylemeye başladı: Aldı Kerem, bakalım ne dedi? Aldı yürüdü = Kısa zamanda çok ilerledi. Aldığı aptes ürküttüğü kurbağaya değmemek = Temin ettiği iyilik verdiği zarara değmemek. Alıp verememek = Anlaşmazlık ifade eder: Her halde benimle bir alıp veremiyeceği var.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Babanın kızkardeşi, dilimizde bunun yerine sehven hala sözünü kullanıyoruz. Halbuki hala, teyze demektir, asıl Türkçesi çiçe’dir. Bu terkedilmiş kelimenin canlandırılması böyle yanlış bir Arapça kelimenin kullanılmasından elbette hayırlıdır.

Türkçe Sözlük

(f.). Bir işi yapmak için kendi kendisine söz vermek, ahdetmek, yemin etmek.

Yabancı Kelime

Fr. engagement

bağlantı

Yapılacak işle ilgili sözlü veya yazılı anlaşma.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(f). eleştirici bir şey söylemek, tenkit edercesine söz söylemek. animadversion (i). eleştirme, tenkit, kınama, sitem.

Türkçe Sözlük

(Muzari: Anlar. f. «an» dan). 1. Akıl erdirmek, derk etmek, zihin almak: Bu sözün mânâsını anlayamadım. 2. Tahkik etmek, araştırmak, öğrenmek: Vapurun ne vakit geleceğini anla da gel. 3. Duymak, sezmek, hissetmek, farkına varmak: Hasmın sitemin anlamamak hasma sitemdir. 4. Bilmek, vâkıf ve Agâh olmak: İş anlar adam. Söz anlamak = Ferasetli ve insaflı olmak. Söz anlayan beri gelsin: Söz anlayan yok mu? Maksadımı anlatamıyorum.

Finansal Terim

(Joint Stock Corporation)

Bir ünvana sahip, en az 5 ortakça, ana sözleşmesinde yazılı konularda faaliyette bulunmak üzere kurulmuş olan ve esas sermayesi muayyen (belli) paylara bölünmüş olan sermaye şirketleridir.

Türkçe Sözlük

Ant içmek = Andiçmek: Yemin vermek; ant ile söz vermek, (bk.) and).

Türkçe Sözlük

Tarafların bir işi üstlerine alıp yerine getireceklerine karşılıklı olarak söz vermesi fiili. Ahitleşmek.

Finansal Terim

(Cash-call for the unpaid portion of capital)

Pay bedelinin taksitle ödenmesinin sözkonusu olduğu durumlarda, ortaklık yönetim kurulu tarafından ortaklara yapılan çağrıya denir.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i)., (tıb). afazi, söz yitimi. auditory aphasia söz sağırlığı.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). yazılı veya sözlü olarak bir şahıs veya fikri savunan kimse, müdafi, apolojist.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(f). özür dilemek, tarziye vermek, itizar etmek, mazeret beyan etmek; yazılı veya sözlü olarak savunmak.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i)., (kon). (san). sözünü birdenbire yarıda bırakma.

Yabancı Kelime

Fr. apostrophe

db. kesme işareti

Özel adlara, kısaltmalara ve sayılara getirilen ekleri, iki sözün birleşmesi sırasında ortaya çıkan ses düşmesini belirtmek için kullanılan noktalama işaretinin adı.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). tepeden virgül, kesme, apostrof; (kon). (san) nutuk esnasında appeal orada bulunmayan belirli bir şahsa hitaben söylenen sözler.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s)., (z). of veya to ile vaktinde olan, yerinde olan, uygun, münasip; (z). bu münasebetle, sırası gelmişken (söz veya fikir).

Türkçe Sözlük

(i. F.) (asıl fiil olup sıfat terkibi içinde sıfat mânâsını ifade eder). Donatan, süsleyen, tezyin eden, şenlendiren: Suhan-Arâ = Süslü söz söyleyen. DilArâ = Gönül süsleyen, yani sevgili, dilber, mahbub. Meelis-Arâ = Meclis süsleyen, sohbet ve zarafetiyle meclisi şenlendiren.

Genel Bilgi

Bilindiği gibi pek çok model binek arabalarda arka kapıların camları dibine kadar tam açılamaz. Yaklaşık üçte bir mesafeye gelince dururlar. Tabii bu sürücüler için bir problem değildir. Onlar ön camları tam açıp püfür püfür giderler. Klimalı araç sayısı çoğalıp tüm camların kapalı tutulması durumu ortaya çıkınca arka camların tam açılamaması konusu gündemden iyice düşmüştür.

Arabaların arka camlarının tam açılmamasının içeriye egzoz gazı, böcek veya gürültü girmesiyle ve arabanın emniyetiyle bir alakası yoktur. Arabaları dizayn eden mühendisler bunu kullanıcıların çocuklarının arabadan sarkmamaları için tercih ettiklerini söylüyorlar. Hatta arka camların açılmaması için arabaya kilit dahi koyuyorlar.

Gerçek ise farklıdır. Performansı en yüksek arabayı yapabilmek için katlanılması gereken bir durumdur bu. Dikkat ederseniz orta ve küçük boy arabaların çoğunda arka tekerlekler arka kapılara çok yakındır. Bu nedenle ön ve arka kapıların şekilleri farklıdır. Ön kapıda camın dibine kadar girmesi için yer varken arka kapılarda tekerleğin ve çamurluğunun konumlarından dolayı alt kısım daraldığından yer yoktur. Bu şekilden dolayı zaten arka kapıdan inmek de daha zordur. Cam, kapının düz devam eden kısmındaki yuvasına kadar inebilir, daha sonra gidebileceği bir yer yoktur.

Peki arabalarımızın kapıları niçin arkadan öne doğru açılıyor? Bir sürücü olarak kapınızı hep sol elle açtığınız dikkatinizi çekti mi? Kapı arkadan öne doğru açıldığından zaten sağ elle hiç denemeyin sorun yaşarsınız. Arabaların ilk yapıldıkları zamanlarda kapıların menteşe ve kilit sistemleri bugünkü kadar sağlam değildi. Ancak insanların çoğu sağ ellerini kullandıklarından sürücü tarafındaki kapı önden arkaya açılır şekilde yapılıyor, diğer kapı(lar)da da bu şekle uyuluyordu.

Bu durum hareket halinde iken aniden açılan kapının karşıdan gelen hava akımıyla kapanamamasına hatta kopmasına yol açabiliyordu. Bu nedenle kapıların arkadan öne doğru açılır şekilde yapılmasına başlandı. Artık kilit kazara boşalsa bile karşıdan gelen hava akımı kapının açılmasına müsaade etmiyordu.

Konu arabalardan açılmışken fabrikadan yeni çıkmış arabalardaki güzel kokudan da söz edelim. ‘Yeni araba kokusu’ denilen ve insanların hoşuna giden bu koku tek bir koku olmayıp, birçok kokunun birleşmesinden oluşan çok özel bir kokudur. Zamanla kaybolur ve arabaya asılan suni koku yayıcılardan hiçbirinin kokusu onun yerini tutamaz.

Bu koku, boya ve boyadan önce kullanılan astar boya, konsolda, pencere ve kapılarda kullanılan lastik ve plastik malzemelerin kokularının bir karışımıdır. Bunlara yapıştırıcıların, izolasyon malzemelerinin, koltuklardaki kumaşın, deri parçalarının ve döşemelerde kullanılan vinilin kokuları da karışır. Ortaya çok özel ve taklidi imkansız bir koku çıkar.

Genel Bilgi

Bilindiği gibi pek çok model binek arabalarda arka kapıların camları dibine kadar tam açılamaz. Yaklaşık üçte bir mesafeye gelince dururlar. Tabii bu sürücüler için bir problem değildir. Onlar ön camları tam açıp püfür püfür giderler. Klimalı araç sayısı çoğalıp tüm camların kapalı tutulması durumu ortaya çıkınca arka camların tam açılamaması konusu gündemden iyice düşmüştür.

Arabaların arka camlarının tam açılmamasının içeriye egzos gazı, böcek veya gürültü girmesiyle ve arabanın emniyetiyle biri alakası yoktur. Arabaları dizayn eden mühendisler bunu kullanıcıların çocuklarının arabadan sarkmamaları için tercih ettiklerini söylüyorlar. Hatta arka camların açılmaması için arabaya kilit dahi koyuyorlar.

Gerçek ise farklıdır. Performansı en yüksek arabayı yapabilmek için katlanılması gereken bir durumdur bu. Dikkat ederseniz orta ve küçük boy arabaların çoğunda arka tekerlekler arka kapılara çok yakındır. Bu nedenle ön ve arka kapıların şekilleri farklıdır. Ön kapıda camın dibine kadar girmesi için yer varken arka kapılarda tekerleğin ve çamurluğunun konumlarından dolayı alt kısım daraldığından yer yoktur. Bu, şekilden dolayı zaten arka kapıdan inmek de daha zordur. Cam, kapının düz devam eden kısmındaki yuvasına kadar inebilir, daha sonra gidebileceği bir yer yoktur.

Peki arabalarımızın kapıları niçin arkadan öne doğru açılıyor? Bir sürücü olarak kapınızı hep sol elle açtığınız dikkatinizi çekti mi? Kapı arkadan öne doğru açıldığından zaten sağ elle hiç denemeyin sorun yaşarsınız. Arabaların ilk yapıldıkları zamanlarda kapıların menteşe ve kilit sistemleri bugünkü kadar sağlam değildi. Ancak insanların çoğu sağ ellerini kullandıklarından sürücü tarafındaki kapı önden arkaya açılır şekilde yapılıyor, diğer kapı(lar)da da bu şekle uyuluyordu.

Bu durum hareket halinde iken aniden açılan kapının karşıdan gelen hava akımıyla kapanamamasına hatta kopmasına yol açabiliyordu. Bu nedenle kapıların arkadan öne doğru açılır şekilde yapılmasına başlandı. Artık kilit kazara boşalsa bile karşıdan gelen hava akımı kapının açılmasına müsaade etmiyordu.

Konu arabalardan açılmışken fabrikadan yeni çıkmış arabalardaki güzel kokudan da söz edelim. ‘Yeni araba kokusu’ denilen ve insanların hoşuna giden bu koku tek bir koku olmayıp, birçok kokunun birleşmesinden oluşan çok özel bir kokudur. Zamanla kaybolur ve arabaya asılan suni koku yayıcılardan hiçbirinin kokusu onun yerini tutamaz.

Bu koku, boya ve boyadan önce kullanılan astar boya, konsolda, pencere ve kapılarda kullanılan

lastik ve plastik malzemelerin kokularının bir karışımıdır. Bunlara yapıştırıcıların, izolasyon malzemelerinin, koltuklardaki kumaşın, deri parçalarının ve döşemelerde kullanılan vinilin kokuları da karışır. Ortaya çok özel ve taklidi imkansız bir koku çıkar.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). hakem, iki taraf arasındaki bir mesele hakkında kesin karar verme yetkisi olan tarafsız kimse: son söz sahibi.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i) artık kullanılmayan söz veya terim.

Türkçe Sözlük

(i. Fr.). I. Bir meslek veya topluluk sınıfı arasında kullanılan özel söz. 2. mec. Serserilerin ve külhanbeylerinln kullandığı söz veya deyim.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(f). tartışmak, münakaşa etmek; ispat etmek, delil göstermek; out of ile caydırmak; for ile delil göstererek lehte söz söylemek; savunmak, müdafaa etmek; against ile itiraz etmek, karşı gelmek.argue one into going bir kimseyi gitmeye razı etmek.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(Lat). tartışmada karşı tarafın söz ve hareketlerini kendi görüşünü savunmada delil olarak kullanma.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). sahne sanatçısı, dansöz, şantöz, aktör.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s). hilesiz, saf, açık sözlü; hünersiz, sanatsız, kaba; tabii, doğal. artlessly (z). hilesizce, saflıkla. artlessness (i). hilesiz oluş, saflık.

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Bir büyük zatın önüne koyma, takdim, sunma: Bir arzuhal yazıp ait olduğu makama arzetmeli. 2. Büyük bir zâta ifade etme, anlatma: Durumumu size arzedeyim. Halimi kendisine birkaç defa söz ve yazı ile arzettim. 3. Osmanlı devrinde bir iş hakkındaki resmî evrakın padişah tasdikine gitmesi: İşim arza gitti, arzdadır, arzdan çıktı. Arı odası = Bir resmî dairenin en büyük odası ve salonu ki, Amir bulunan zat, orada, hallerini arzedecek İş sahiplerini kabûl eder. Arz tezkeresi = Osmanlı devrinde saderetten bir iş hakkındaki evrakın padişaha arzı için mâbeyn-i hümâyûn başkâtipliğine yazılan tezkere. Arz-ı hal. (bk.) Arzuhal. Arz-ı hulûs, arz-ı ubûdiyyet, arz-ı meveddet, arz-ı muvâhat = Selâm tâbirleridir. Arz-ı mahzar = Bir iş hakkında umum ahali veya bir cemaat ve tpluluk tarafından mühürlenerek sunulan müşterek arzıhal.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). bir oyuncunun sahnede kendi kendine söyledii sözler.

Türkçe Sözlük

(i. A. Aslı: Işk). Sevgi, sevda, muhabbet, alâka, ibtilâ: Kays ile Leylâ birbirlerine olan aşklariyle destan olmuşlardır. Aşk-ı hakiki = Gerçek olan Tanrı aşkı. Aşk-ı mecazi = Nefis ve şehvet esası üzerine dayanan aşk. Allah aşkına = Allah’ı severseniz, Aşkolsun = Bir şey içene denir. Bazen «aferin» mânâsiyle de kutlanılır ve aksi mânâyı kasdederek alay yoluyla da kullanılır. Pîr aşkına= Karşılıksız, mükâfatsız, meccanen: Biz iki ay pîr aşkına çalışmış olduk. Aşkınıza, falanın aşkına = Muhabbetinize, falanın muhabbetine (içki sırasında söylenen sözlerden). Aşka gelmek = Şevk ve heyecana kapılmak.

Türkçe Sözlük

Suda ve lağım suyunda bulunan, yaklaşık 1 mikron büyüklüğünde veya daha büyük olmakla birlikte, sözgelimi kum tanesinden daha küçük katıları ifade etmek için kullanılan terim.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Çardağa asılmış üzüm ağacı (vitis vinifera) için kullanılır. 2. Alelıtlak üzüm ağacı. mec. Asma budamak = Münasebetsiz söz söylemek. Asma yaprağı = Dolma yapmaya yarayan üzüm ağacı yaprağı. Asma bıyığı = Asma dallarının şuraya buraya tutunmasına yarayan ve sülük de denilen yeşil uzantılara verilen ad. Ak asma (bk.) Akasma. Asma kabağı (bk.) Asmakabağı. Frenk asması = Asmagillerden bir süs sarmaşığı; yaprakları sonbaharda güzel bir kızıl renk alır (Ampelopsis). Meryemana asması = Akasma, filbahri.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Yüksek bir yere iliştirip sarkıtmak, tâlik etmek: Ceketi, esvabı çiviye aşmalı. 2. Sallandırmak. 3. Asarak idam etmek: Asıp kesmek mec. Geriye bırakmak. Kulak asmak = Dinlemek, söylenilen sözü kabul edip ona göre davranmak.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(f). beyan ve iddia etmek, katiyetle bildirmek. assevera'tion (i). iddia, soyleme, beyan, söz.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i)., (huk). bir vaat uzerine yapılan sözlesme; akdin bozulması halinde zarar ziyan davası.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). güven, itimat; inanç, itikat; nefsine itimat, kendine güvenme, cesaret ; söz, yemin, teminat; arsızlık, yüzsüzlük; (ing). sigorta.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(f).temin etmek , temin edici söz söylemek;ikna etmek; söz vermek;sigorta etmek.assured (s).önceden belli olan (ışur'idli) (z) elbette, her halde, mutlaka, muhakkak assuring (i).,(s). emniyet veren, inandıncı (şey veya kimse). assuringly (z). inand

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Baba, Ar. vâlid, Fars. peder. 2. Yaşlı ve muhterem adam. Atabey = Beybaba (bk.) Atabey). Kayın ata = Kayınpeder, eşlerden beherine nisbetle diğerinin babası, (c.) atalar = Abâ ve ecdât, eslâf. Atalar sözü — Darb-ı mesel.

Türkçe Sözlük

(i. F.). Dokunaklı, hatır kıracak şekilde söz söyliyen.

Türkçe Sözlük

(i. F.). Dilinden ateşler püskürür gibi fevkalâde tesirli ve şiddetli söz veya şiir söyleyen, ateş dilli.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(F.) [آتش دم] acı sözlü.

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Eğme, çevirme, meylettirme, imale, tevcih: Nazar atfetmek. 2. Yükletme, birinin işi veya sözü olduğunu iddia etme, hamletme, isnat: Kendi yaptığı işi, söylediği sözü bana atfetmek istiyor; doktorlar halk sağlığının bu hâlini, havanın bozukluğuna atfediyorlar. 3. Bir kelime veya cümlenin önündeki kelime veya cümlenin hükmüne tâbi olmak şartiyle ona bağlanması: Bu ismi, bu cümleyi hangi isme, hangi cümleye atfedeceğiz? (Affolunan isim veya cümleye «mâtuf» ve diğerine «mâtuf-ı aleyh» denir). Harf-ı atıf, harf-i Atıf, hurOf-ı Atıfe = Atıf gösteren bağlama kelimeleri: Ve, dahi, ya, yahut, yoksa gibi. Atf-ı tefsir = Çok yakın mânâda olup sırf tasdik ve kuvvetlendirmek için «v» harfiyle benzeyenine atfolunan kelime: Ahz-ü girift, hüzn-ü keder gibi.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Erkek İsmi) 1.Çevirme, meylettirme, imale. 2.Yükletme, birinin işi veya sözü olduğunu iddia etme, hami, isnad. 3.Yüzünü çeviren, meyleden, mail, müteveccih. 4.Merhamet sahibi, şefkatli, acıyan. 5.Beğenen. Atıf Efendi (Mehmet Kuyucaklı. (-İst. 1847). Osmanlı matematik bilgini. Şam ve İstanbul kadılıklarında bulundu.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Bir şeyi elden bırakıp az çok fırlatmak: Elindeki taşı attı. 2. İçeriden dışarıya çıkarıp bırakmak, defetmek: Evden attılar; sokağa attılar; üstünden attı. 3. Bırakmak, terketmek: Babasını bir köşeye atmış. 4. Açmak, sermek, üste almak, örtmek: Omuzuma bir şal attım; Bu gece bir yorgan daha atmalı. 5. Düşürmek, gidermek, kaybetmek: Rengini, tüyünü, esvabını attı. 6. Saçmak, serpmek, dağıtmak: Tohum atmak. 7. Dövmek, kovmak, koymak: Anbara zahire atmak; kışlık kömürü atmak. 8. Vurmak, yapıştırmak: Tokat atmak; çifte atmak. 9. Uzatmak, sunmak: El atmak. 10. Boşatmak, teşhir etmek: Tüfek, top, tabanca atmak. 11. Geciktirmek: Sonraya, yarına attı. 12. Atıf ve isnat etmek, yükletmek: Kabahati falana attılar. 13. Düşürmek, yatırmak: Yere attılar. 14. Esassız söz söylemek, yalan söylemek. 15. Öğünmek, asılsız şeylerle iftihar etmek. 16. Vurmak, oynamak: Nabzı atıyor. 17. Açılmak, sökmek: Şafak, tan atmak. 18. Boşanmak, ateş almak: Bu tüfek atmıyor. 19. Bir şeyin kenarı kırılıp çentilmek. 20. Solmak, uçmak: Benzi attı. Atıp tutmak = Asılsız şeyler söyliyerek öğünmek. Adım atmak = Yürümek. Beniz atmak = Sararmak, solmak. Pamuk atmak = Hallaç yayla pamuğu kabartmak. Perendeden atmak = Kandırmak. Pösteki atmak = Rezil etmek. Temel atmak = Esasını ortaya koymak. Can atmak = Çok arzu etmek, pek fazla istemek. Çene atmak = Can çekişmek, komaya girmek. Harf, söz atmak = 1. Dolayısiyle târiz etmek. 2. Takılmak, çapkınlık etmek. Taş atmak = İtiraz etmek, aleyhinde bulunmak. Topu atmak = İflâs etmek. Tıpayı atmak = Çok hiddetlenip kızmak. Kaş atmak = İşaret etmek. Kaşık atmak = Hırsla ve çok yemek. Kapağı atmak = Savuşup kurtulmak. Göz atmak = Tamah ve gıbta etmek. Gövdeye atmak = Yemek. Lâf atmak = Gevezelik etmek, lüzumsuz yere çok söylemek. Nâra atmak = Bağırmak. Yabana atmak İtibar etmemek, saymamak.

Türkçe Sözlük

(i. «aymak» tan, sonuna sesli harf gelirse «k» «ğ» olur: Ayağa). 1. İnsan ve hayvanın yürümesine yarayan uzuv, Fars. pây: insanın iki, atın dört ayağı vardır. 2. Bazı ev eşyasının vesairenin ayağa benzer kısımları ki, onların üzerinde dururlar: iskemle, masa ayağı. 3. Ayakta duran bazı şeylerin yere dokunan kısmı, ayağı, kaideleri: Sütun, duvar, ayağı. 4. Ayak basacak yer, basamak, kademe: Merdiven ayağı, kırk ayak merdiven. 5. Çay ağzı, mansab. 6. Bir gölden ayrılıp fazla sularını denize götüren nehir: Drin ırmağı, Ohri gölünün ayağıdır. 7. Adım, kadem: Ben buradan ayak atmam. 8. On iki parmaktan, yani yarım arşından ibaret mesafe ölçüsü, kadem. 9. At yürüyüşünün çeşidi. Ayak altı = Ar. me’mer, yol üstünde. Ayak üstü = Ayakta, Ar. kaaimen. Ayak oltan: = Vaktiyle düşmanın ayaklarına batıp yürümesine mani olmak üzere, yolun üzerine bırakılan demir dikenler. Ayak basmak = 1. Bir memlekete girmek Ar. Kudüm. 2. İsrar ve inat etmek. Ayak bağı = Engel mâni. Ayak teri = Doktor ücreti (eski terim). Ayakta = Oturmaksızın. Ayak divanı = Yeniçeri subaylarının yeniçerilere verdikleri tenbih: Osmanlılarda padişahın halktan biriyle müzakere etmesi. Ayak sürümek = Yavaştan almak. Ayak takımı — Aşağı tabaka. Ayak dolaşmak = Yürürken ayaklar birbirine dolanmak, sarhoş gibi yürümek. Ayakkabı = Ayağa giyilecek şey, pabuç, kundura, çarık, potin, terlik vesaire. Ayak makinesi = Ayakla çevrilir dikiş ve saire makinesi. Ayakyolu = Abdesthane. Ayağa dolaşmak = Aranmaksızın bulunmak, tesadüf edilmek. Ayağa kapanmak = Çok yalvarmak, af istemek. Art ayak = Dört ayaklı hayvanlarda gerideki ayaklar. On ayak = Dört ayaklı hayvanatlarda el makamında olan ileriki ayaklar. On ayak olmak = Bir işte teşvikçi olup diğerlerini de kandırarak işin gerçekleşmesine çalışmak. Ayak diremek = İsrar etmek. Baştan ayağa ı= Tepeden tırnağa, Fars. ser-Apâ. Horozayağı = Tıpa çıkaracak burgu. Dört ayak = Elleri dahi ayak gibi kullanarak öylece yürüme. Sacayağı = Saç ve tencere altına konmaya mahsus demirden, üç ayaklı mutfak Aleti. Ayak haffâfı = Çok gezip dolaşan, gezginci. Söz ayağa düşmek =fc Her kafadan bir ses çıkmak. Sağ (sağlam) ayakkabı değil = Güvenilemiyecek adam, itimada şayan olmayan. Dsmuzayağı fc Tüfekten üstüpü çıkarmaya mahsus ince burgu. Kırkayak = Böceklerden, ayağı çok, maruf bir cins, Fars. hezâr-pâ.

Türkçe Sözlük

(i. «aymak» tan, sonuna sesli harf gelirse «k» «ğ» olur: Ayağa). 1. İnsan ve hayvanın yürümesine yarayan uzuv, Fars. pây: insanın iki, atın dört ayağı vardır. 2. Bazı ev eşyasının vesairenin ayağa benzer kısımları ki, onların üzerinde dururlar: iskemle, masa ayağı. 3. Ayakta duran bazı şeylerin yere dokunan kısmı, ayağı, kaideleri: Sütun, duvar, ayağı. 4. Ayak basacak yer, basamak, kademe: Merdiven ayağı, kırk ayak merdiven. 5. Çay ağzı, mansab. 6. Bir gölden ayrılıp fazla sularını denize götüren nehir: Drin ırmağı, Ohri gölünün ayağıdır. 7. Adım, kadem: Ben buradan ayak atmam. 8. On iki parmaktan, yani yarım arşından ibaret mesafe ölçüsü, kadem. 9. At yürüyüşünün çeşidi. Ayak altı = Ar. me’mer, yol üstünde. Ayak üstü = Ayakta, Ar. kaaimen. Ayak oltası: = Vaktiyle düşmanın ayaklarına batıp yürümesine mani olmak üzere, yolun üzerine bırakılan demir dikenler. Ayak basmak = 1. Bir memlekete girmek Ar. Kudüm. 2. Israr ve inat etmek. Ayak bağı = Engel mâni. Ayak teri = Doktor ücreti (eski terim). Ayakta = Oturmaksızın. Ayak divanı = Yeniçeri subaylarının yeniçerilere verdikleri tenbih: Osmanlılarda padişahın halktan biriyle müzakere etmesi. Ayak sürümek = Yavaştan almak. Ayak takımı = Aşağı tabaka. Ayak dolaşmak = Yürürken ayaklar birbirine dolanmak, sarhoş gibi yürümek. Ayakkabı = Ayağa giyilecek şey, pabuç, kundura, çarık, potin, terlik vesaire. Ayak makinesi = Ayakla çevrilir dikiş ve saire makinesi. Ayakyolu = Abdesthane. Ayağa dolaşmak = Aranmaksızın bulunmak, tesadüf edilmek. Ayağa kapanmak = Çok yalvarmak, af istemek. Art ayak = Dört ayaklı hayvanlarda gerideki ayaklar. On ayak = Dört ayaklı hayvanatlarda el makamında olan ileriki ayaklar. On ayak olmak = Bir işte teşvikçi olup diğerlerini de kandırarak işin gerçekleşmesine çalışmak. Ayak diremek = Israr etmek. Baştan ayağa f= Tepeden tırnağa, Fars. ser-Apâ. Horozayağı = Tıpa çıkaracak burgu. Dört ayak = Elleri dahi ayak gibi kullanarak öylece yürüme. Sacayağı = Saç ve tencerS altına konmaya mahsus demirden, üç ayaklı mutfak Aleti. Ayak haffâfı = Çok gezip dolaşan, gezginci. Söz ayağa düşmek = Her kafadan bir ses çıkmak. Sağ (sağlam) ayakkabı değil = Güvenilemiyecek adam, itimada şayan olmayan. Domuzayağı ±= Tüfekten üstüpü çıkarmaya mahsus ince burgu. Kırkayak = Böceklerden, ayağı çok, maruf bir cins, Fars. hezâr-pâ.

Sağlık Bilgisi

Genç bir kız buluğ çağına geldiği halde, aybaşı görmeye başlamamışsa, aybaşı yokluğundan söz edilir. Bu durum karaciğer hastalıklarından, kansızlıktan veya tiroit bezi bozukluğundan kaynaklanabilir. Öncelikle nedeni bulmak gerekir. Normal aybaşı gören kadının da; kansızlık, karaciğer rahatsızlıkları, beslenme bozuklukları, veya tiroid bezi hastalıkları sonucu aybaşı kanamaları kesilebilir. Öte yandan aybaşı yokluğu, gebeliğin veya menapozun işareti olabilir. Aybaşı yokluğunun nedeni gebelik değilse aşağıdaki reçeteler uygulanır.

Tedavi için gerekli malzeme : Kekik, su.

Hazırlanışı : Bir cezve suya bir kahve kaşığı kekik konur. Kaynatılıp süzülür. Ilık ılık içilir. Aynı işlem günde üç kere tekrarlanır.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. uyûb). Ar, şîn, utanacak şey: Ayıptır, bunu ayıp sayarlar. 2. Utanmayı mucib hal, kusur, noksan, Ar. nakîsa. Bu malın hiç bir ayıbı yoktur. Adamın ayıbını yüzüne vurmak. Utandırıcı, açıksaçık: Ayıp iş, ayıp söz.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Bir şeyin kendisi ve aslı olarak: Kendisinden aldığım akçayı aynen iade ettim. Getirdiği malın gümrüğünü aynen verdi: Bedel ve nakid olmayarak malın kendisinden. 2. Tıpkı tıpkısına tamamiyle, hiç bir şeyi değiştirmeksizin: Söylediği sözleri aynen nakletmeli. Kanunun o maddesini aynen yazmış.

Türkçe Sözlük

(e.). Daha çok kadınların kullandığı bir hitap sözü: Ayol, bu zamana kadar neredeydin?

Türkçe Sözlük

(f.). Çıkışmaya, sert söze muhatab olmak: Ben azarlanmak istemem.

Türkçe Sözlük

(f.). Sert söz söyletmek: Ben evlâdımı kimseye azarlatmam.

Türkçe Sözlük

(I. A.). Hami, isnad, nisbet, bir adama bir iş veya sözü yakıştırma, onundur diye hükmetme: Bana söylemediğim birtakım sözler azvetmişler.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(f)., (i). anlaşılmaz sözler söylemek; gevezelik etmek, saçmalamak; çağlama; manasız ve saçma bir şekilde if ade etmek; boşboğazlık etmek, ağzından kaçırmak ; (i). boş laf, manasız söz; gevezelik, mırıltı babbler (i). geveze kimse, boşboğaz kim

İngilizce - Türkçe Sözlük

(f). bir şeye destek olmak, arka olmak, yardım etmek; tarafını tutmak, üzerine bahse girmek (at v.b.); ; geriye sürmek; sırtına binmek ; (den). güneşin aksi yönüne dönmek, dirise etmek (rüzgar). back down back out caymak, sözünden dönm

İngilizce - Türkçe Sözlük

(f). bisiklette ayak frenine basmak; sözünü geri almak, söyledigini değiştirmek.

Türkçe Sözlük

İngilizce " 1.Gerideki görünüm. 2.Daha önceki dönemlerde elde edilen bilgi ve deneyim." anlamlarındaki sözün ilk anlamı için arka plan; ikinci anlamı için de art alan karşılıkları önerilmiştir.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(f). geriye dönüş yapmak; söylediğini değiştirmek veya sözünü geri almak.

Türkçe Sözlük

(i. A. «budûr» dan) (c. buvâdir). 1. Hemen söylenilip hatâdan uzak olmayan söz. 2. Ansızın zuhur eden vak’a.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (aslı bahs) (c. ebhas). 1. Bir şey hakkında etrafiyle söz söyleyip hakikati araştırma: İslâm medeniyetinden bahsediyorduk; son ilmî terakkilerden bahis açıldı. 2. Söz münazaası, muaraza, mübahase: Bu adam bahsi çok seviyor; bazı inanışlar hakkında bahse giriştiler. 3. Bir mevzu hakkında tafsilât, açıklama: Fizikte ses bahsi; akaait’te kader bahsi. 4. Bir iddia üzerine, sözü doğru çıkan tarafından kazanılmak üzere bir mükâfat tayini, ödül: Böyle olduğuna bahsederim; bahsi kazandı; bahse girişmem (bu dördüncü mânâ dilimize mahsustur).

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(A.) [باحث] bahseden, söz eden.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Kadın İsmi) - Söz eden, bahseden.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(A.) [بحث] konu. 2.tartışma. Bahs edilmek ele alınmak, söz edilmek. Bahs etmek ele almak, söz etmek.

Türkçe Sözlük

(f. A.). 1. Bir konuda konuşmak, söz söylemek. 2. Hakkında konuşmak: Bugün bize yaptığınız seyahatten bahsedin.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Bakmak, görmek üzere gözleri bir yana çevirmek, nazar. nigâh etmek: Nereye bakıyorsun? Şuna bak, bakmadım ki göreyim. 2. İtibar etmek, nazar-ı itibara almak: Siz bizim kusurumuza bakmayın. 3. Tâbi olmak, tetebbû etmek, uymak: Ördek, kaza bakarak çatlar, irat sahiplerine bakarak masarif kapısını o kadar açmayın. 4. Dikkat ve itina etmek, gözleri açmak: Bakın yolda bir şey çıkmasın. 5. Mütalâa ve tetkik etmek. Derse bakıyor. 6. Hizmetini görmek: Bu hayvana kim bakıyor, iyi baksalar güzel bir at olur. 7. Beslemek, geçindirmek: Çoluk çocuğuna iyi bakıyor, karısına bakmaktan Acizdir. 8. Tedavi etmek: Bu hastaya kim bakıyor? Her vakit bakan doktor kimdir? 9. Denemek, muayene etmek: Bakmadan alınmaz, bir, İki gün bende dursun bakayım da, İşime gelirse alırım, yemeğe bakmak. 10. Aramak, tutmak veya almak üzere araştırmak ve muayene etmek: Eve bakmağa gittiler, kıza bakıyorlar. 11. (Hastayı) ziyaret etmek, hastaya Bakla bakmak şarttır, hasta yatıyor da gidip bakmaya vakit bulamadım. 12. Bağlı olmak: Böyle işler tabiata bakar, artık orası dirayete bakar. Ağıza bakmak = Birinin sözüne ehemmiyet verip tâbi olmak. Eğri bakmak = Kin ve garazını belli etmek. İşine bakmak = Kendi işiyle meşgul olup başka şeye karışmamak. İyi bakmak = Dikkat etmek. Dört yana bakmak = Tam ihtiyatla hareket etmek. Fala bakmak = Fal açmak. Bakakalmak = Şaşkın bakmak, şaşmak, şaşıp kalmak. Yan bakmak, yan yan bakmak — Kinle, düşmanca bakmak. Yüze bakmak = iltifat etmek: Yüzüme bakmadı = İltifat etmedi. Yüz yüze bakmak = Utanacak bir macera olmamak.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). saçma sapan söz, boş laf.

Türkçe Sözlük

(i.). Su içinde yaşayıp solungaçla nefes alan ve yumurtadan üreyen omurgalıların genel adı. Ar. semek, Fars. mâhî: Deniz balığı, tatlısu balığı. Balık cinsinden olmayıp memeli oldukları halde suyun içinde yaşayan bazı hayvanlara dahi denir: Kadırga balığı gibi. Atbalığı = Suaygırı. Adabalığı = Kadırga balığı. Ayıbalığı = Fr. phoque (fok) denilen bir cins deniz hayvanı. Ak, alabalık = Bir nevi balık. Balık avcısı = Balıkçı. Balıketli = Narin olduğu halde Azâsı etle örtülü ve eti sıkı (şahıs), şişmana yakın. Balıkotu = BAhizühre denilen bir cins nebat, balıkları avlamıya mahsus bir terkip. Balıksırtı = Ortası yüksekçe kabarık yol. Balıkyağı = Morina balığından çıkan ve semirmek için içilen yağ. Balık baştan kokar = Kötülüklerin başta olanlardan başladığını anlatan atasözü. Baltknefesi = Balinagillerin başından çıkarılan bir çeşit yağ. Balık istifi gibi = Son derece sıkışık bir durumda. Balık kavağa çıkınca = Olmayacak işler için söylenir. Balık yumurtası = Bazı cins balıkların, eritilmiş balmumuna bandırılarak saklanan yumurtası.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i)., (f). balon; (kim). balon şişe; karikatür serilerinde şahısların sözlerini içine alan balon şeklindeki çizgi; (f). balon ile uçmak; balon gibi şişip kabarmak; şişirmek. balloon foresail den. çoğunlukla yatlarda kullanılan bir cins balon yelkeni; balo

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s)., (z)., ing, argo yaman, çok (ifadeyi kuvvetlendirmek için iyi veya kötü anlamında kullanılan söz).

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Odun ve saire kesmeye mahsus saplı kesme Aleti. Osm. fas, teber. Küçüğüne nacak derler. 2. Baltaya benzer silâh, teber. Aşçı baltası = Et kesmeye mahsus enli ve kısa saplı balta. Eğer baltası = Eğere takılan kısa saplı silâh, teberzîn. Baltabaş, (bk.) Baş. Balta asmak = Musallat olmak. Balta sapı = Muavin, yardak. Bir baltaya sap olmak = Bir işe yaramak. Baltayı taşa vurmak = Bilmeyerek bir adamın yüzüne karşı kendisine dokunacak söz söylemek. Balta görmemiş, balta girmemiş = Hiç kesilmemiş, budanmamış, tabiî hâlinde (orman). El dokunulmamış (iş). Balta ile yonulmuş = Kaba, yontulmamış adam. Hacamat baltası = Hacamat etmeye mahsus küçük cerrah Aleti. Marangoz baltası = Tahta kesmeye mahsus küçük balta şeklinde Alet.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(F.-A.) [بامقاوله] sözleşme ile, sözleşmeli.

Türkçe Sözlük

(i. F. «bâriden» fiilinden). Yağdıran, serpen, saçan, döken: Eşk-bâr = Gözyaşı döken, güher-bâr = Cevahir serpen, mec. güzel sözler söyleyen.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Basıp sıkacak, tazyik edecek şey Mengene, cendere, mâsara. 2. Sıkı, tazyik. Baskı altında olmak. 3. Basan, ağırlık veren şey: Saban baskısı. 4. Kalıp, damga. 5. Bir eserin yeni basılışlarının her seferi: Büyük Türk Sözlüğü ikinci baskısını yaptı. 6. Bir basmanın bir defada basılan miktarının tamamı: Bu gazetenin baskısı 350.000’dir.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Başlangıç, açma, Ar. mebde. 2. Mukaddime, dîbâce, önsöz.

Finansal Terim

(Initial Margin)

Vadeli işlem sözleşmesinde uzun veya kısa pozisyonalan yatırımcının pozisyon açarken yatırması gereken teminattır.

İsimler ve Anlamları

(Tür.) (Erkek İsmi) - (bkz.Başöz).

Türkçe Sözlük

(i. A.). Yayma, serme, döşetme, açma: Bast-ı mekal etmek = Söz açmak. Bast-ı mukeddimât etmek = Mukaddemeler serdetmek, söze başlangıç yapmak.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). müstehcen söz veya davranış.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s)., (i). açık saçık, müstehcen; (i). müstehcen söz. bawdily (z). açık saçık bir şekilde. bawdiness (i). açık saçık oluş

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Adîlik: Bu kâğıdın, bu yazının bayağılığı meydandadır. 2. Aşağılık, dûnluk: Bu adamın bayağılığı ilk sözünden anlaşılır.

Türkçe Sözlük

(i. F). Oynayan, oynayıcı, dansör veya dansöz.

Türkçe Sözlük

(e. F.). -e, -ye, -ile, -için: Destbe-dest, yed-be-yed = Elden ele. Sâat-besâat = Saattan saata. Mâh-be-mâh = Aydan aya. Tâ-be-sabâh = Sabaha dek. Behakk-ı Hudâ = Allah hakkı için. Be-kavl-i filân = Filânın sözünce. (Gün-be-gün gibi Türkçe kelimelere katılması büyük hatâdır. Günden güne demeli).

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). mutlak saadet, uhrevi saadet. the Beatitudes Hz isa'nın Matta incilinde geçen sözleri.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(fr.) bir kimseyi memnun etmek için yapılan hareket veya söylenen söz.

Türkçe Sözlük

(i. F. bed = kötü, güften = söylemek). Herkes hakkında kötü söz söyleyen, dedikoducu, müzevir.

Türkçe Sözlük

(i. F. bed = kötü, zeban dil). Kötü söz söyleyen, hicveden, edepsiz.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(F.-A.) [بدعهد] sözünde durmayan.

Türkçe Sözlük

veya BEDAHE (i. A.). 1. Açık, bedîhî, yani zâhir ve lyan ve delil ve ispattan müstağni olma: Bedâhete karşı söz söylenmez.

Finansal Terim

(Capital Increase Through Rights Issues)

Şirketlerin sermaye artırımı karşılığında çıkardıkları hisse senetlerini nominal değerinden veya daha yüksek bir fiyattan satmak suretiyle gerçekleştirdikleri sermaye artırımlarına denir. Söz konusu hisse senetleri ortaklara satılabileceği gibi (rüchan hakkının kullandırılması), ortaklar dışındaki yatırımcılara da satılabilir. (rüchan haklarının kısıtlanması). Bedelli sermaye artırımına katılım bedeli belli bir süre ile sınırlıdır.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Erkek İsmi) 1.Bir şeyi örneği olmadığı halde meydana getiren. 2.Yoktan vareden. Allah’ın 99 isminden birisidir. 3.Söz estetiği, halin muktezasına uyan delilleri açık şekilde belirtme ve sözü güzelleştirme yollarına ait bilgiler toplamı. 4.Güzel, güzellik. Bedi b. Mansur. Hanefi fıkıh alimi (Sivas-1223). El-Bahru’1-Muhit adlı bir fıkıh eseri vardır.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Ansızın, düşünmeden söylenilen güzel söz. Hazırcevaplık, ber-bedîhe, bedâheten, irticâlen.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Kadın İsmi) 1.Düşünmeden, birden bire söylenen güzel söz. 2.Başlangıç.

Türkçe Sözlük

(i. A. mantık). Delil ve ispata muhtaç olmayacak görünüşte açık ve anlaşılan şeyler, umûr-ı bedîhîyye: Be dîhiyyâta karşı söz söylemek abestir

Türkçe Sözlük

(i. A.). Eski yazıda mektup zarflan üzerine yazılması ve zarfa basılan mühüre kazdırılması mûtad, aslı meçhul bir sözdür. «Buda» isminden galat olması düşünülebilir.

İsimler ve Anlamları

(Tür.) (Erkek İsmi) 1.Doğru sözlü, mert. 2.Gönlü zengin. Baygönüllü.

Türkçe Sözlük

(i. A. edebiyat). Meramın iyi suretle, düzgün ve san’atlı sözlerle ifadesi. Fesâhat dahi belâgatın şartlarından olmakla, her söz fasîh ve belîğ değilse de, her beliğ sözün fasîh olması şarttır.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(A.) [بلاغت] kusursuz söz söyleme

Türkçe Sözlük

(i.). Bir halin, bir hadisenin veya sözün doğruluğunu gösteren, inandırıcı şey, vesika.

İngilizce - Türkçe Sözlük

f. inanmak, güvenmek, itimat etmek; iman etmek; zannetmek; in ile güvenmek, itimat etmek Believe me! Sözüme inan ! believable s. inanılır believer i. iman eden kimse.

Türkçe Sözlük

(I. A. «belagat» dan smüş.). 1. Kâfi derecede, çok fazla. 2. Belâgatla yani düzgün ve süslü ibare ile meramını ifade eden: Şair-i belîğ. 3. Belâgatla ifade olunan düzgün ve süslü: Kelâm-ı belîğ = Belâgatli söz, mektûb-ı belîğ = Belâgatli mektup.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Pek katı, sert. 2. Sağlam, metin, muhkem, e. Pek, sağlam olarak. («Pek» sözü bunun hafifletilmişi olsa gerektir).

İsimler ve Anlamları

(Ar.). - Doğru sözlü, hayır işleyen kimse. - Erkek ve kadın adı olarak kullanılır.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(edat) yanyana, yanında; -e nazaran; üstelik, -den başka, dışında. beside oneself kendinden geçmiş çılgınş beside the mark söz dışı; munasebeti olmayanş

İsimler ve Anlamları

(Tür.). 1.Bir nesnenin kendine özgü belirtilerini tam ve açık bir biçimde, söz ya da yazıyla anlatma, tasvir. 2.Herhangi bir şeyin resmi ya da heykeli.

İngilizce - Türkçe Sözlük

f. nişanlanmak, evleneceğine söz vermek. betrothal i. nişanlanma, nişanlama. betrothed i., s. nişanlı kimse; s. nişanlı.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(edat), z. arada, arasında, aralarında, aralarından; araya; ortada, ortaya. between you and me söz aramızda. few and far between nadiren, seyrek. in between sallantıda.

Genel Bilgi

İnsanoğlu ana rahmine düşünce, embriyon halinde iken, hücreleri bölünerek çoğalmaya baslar. İleride vücudun hangi parçasının bir hücresi olacaklarını bilirler. Yani bir kısmı kas hücresi olarak gelişirken bir diğeri göz, sinir, vb. hücresi olmak üzere çoğalır.

Sinir sistemimizdeki nöron hücreleri ise anne karnında oluşumlarının son safhasına ulaşırlar, tüm yaşam boyunca ulaşabilecekleri en çok sayı olan bu miktarda da kalırlar. Beynimizin milyarlarca hücresinin bu safhada oluşabilmesi için dakikada 2,5 milyon nöron meydana gelir.

Beyin hücreleri oluştuktan sonra ölünceye kadar sayı olarak artmazlar. Aslında vücudumuzda sonradan çoğalmayan başka hücreler de vardır. Ama boyut olarak büyüyebilirler. Eğer vücudu geliştirmek için halter çalışılırsa, kaslar büyür ama bu yeni kas hücrelerinin oluşması demek değildir. Mevcut hücrelerin boyutları büyümüştür. Çalışma bırakıldığında bu kaslar tekrar pörsüyebilirler.

Bir insan doğduğunda beyni 350 gram ağırlığındadır. Bir yaşında 1000 grama, gelişme tamamlanınca da nihai ağırlığına ulaşır. Beyin hücreleri daha anne karnında iken son şekillerini aldıklarına göre bu artış miktarı nereden geliyor diye sorulabilir. Burada da kas örneğinde olduğu gibi hücrelerin çoğalması değil büyümeleri söz konusudur.

20 yaşına gelince beyin hücrelerinde eksilme başlar. Her gün yaklaşık 50 bin tanesi ölür. Bu sayı 60 yaşlarında günde 100 bin hücreyi bulur. 75 yaşına geldiğimizde tüm nöronların yüzde 10’unu kaybetmiş oluruz. Tabii bu doğduğumuz ana oranla zekamızın yüzde 10 azaldığı anlamına gelmez. İnsan hayatında iyi beslenme, tecrübe ve öğrenme gibi faktörler geriye kalan nöronların kapasitelerinin daha da gelişmelerini sağlarlar. Yani beyin ne kadar çok kullanılırsa o kadar iyi durumda olur.

Beynin oksijen tüketimi sabittir. Beyinde oksijenle birlikte sadece glikoz kullanılır ve bunların beyinde yedeği yoktur. Bu demektir ki, sinir hücrelerinin yaşaması her an için kan dolaşımının getireceği miktara bağlıdır. Oksijensizliğin ve kanda glikoz azalmasının yol açtığı kötü ve onarılmaz sonuçlar hatta beynin bazı bölümlerinin ölmesi bununla açıklanabilir. Beyindeki bu kan akımı vücudun diğer kısımlarına oranla bağımsızdır. Kalpten çıkan kanın yaklaşık beşte biri buraya gider.

Vücut ağırlığımızın yalnızca yüzde 2’sini oluşturan beynimiz, toplam enerji üretimimizin yüzde 20’sini tüketir. Bu enerjiyi kanın taşıdığı oksijen ve glikozdan alır. Kanımızdaki glikoz (kan şekeri) seviyesi düşerse önce acıkır ve huzursuz oluruz. Seviye daha da alçalırsa beyin faaliyetini azaltır, biz de yarı baygın hale geliriz. Oksijen daha da hayati bir önem taşır. Oksijensiz kalan beyin hücreleri en fazla 5 dakika içinde ölürler. Beynin bir bölümünde kan dolaşımı duracak olursa, o bölgede hayatiyet sona erer.

Spor yaparken kalp daha hızlı çalışır, daha fazla kan pompalar. Bu durumda beyne daha çok kan gitmesi, dolayısıyla beynin daha iyi çalışması gerekmez mi? Hayır. Beyne giden kan miktarı hep aynıdır. Ortalama bir kalp dakikada yaklaşık 5 litre kanı vücudun her tarafına pompalar. Bunun 750 mililitresi beyne giderken 600 mililitresi de bacakların diz altındaki kısımlarına gider. Spor yaparken kalbin pompaladığı miktar 17 litreye kadar çıkar. Bunun 14.000 mililitresi bacaklara giderken beyne giden miktar yine aynı, yani 750 mililitredir.

Türkçe Sözlük

(i. F. A.). Hükümsüz, mânâsız, saçmasapan söz.

Türkçe Sözlük

(i. F.). Vefasız, sadakatsiz, dönek, sözünde durmaz.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. yumuşak başlı, muti, söz dinleyen; (briç) deklarasyon yapmaya müsait.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i., f., ask. askerlere kışlalar dışında temin edilen ikametgâh, konak yeri; bu ikametgâhı temin için çıkarılan yazılı veya sözlü emir, konak tezkeresi; iş, vazife, ödev; pusula, not; kütük, demir veya çelik çubuk; f. konaklatmak , yerleştirmek, yer temi

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Bir ve tek olma, Ar. ahadiyyet, vahdâniyyet: Allah’ın birliği hakkı için. 2. Toplanma, anlaşma, içtima, ittihat. Ağız, dil, söz birliği: Söz bir etme, El birliği = Müşterek çalışma, müşterek iş: El birliği ile şu işi bitirelim. 3. Uyuşmuş, müttefik, müttehit: Onlar birlik olmuşlar. 4. Bir lira vesaire kıymetinde olan. 5. Bir kilo vesaire ağırlığında veya bir arşın vesaire boyunda olan.

Türkçe Sözlük

(E.A.) Allah'ın adı ile. Bir işe başlarken ve hayret veya endişe duyulduğu zaman söylenir. Bismillah demek = Bir işe başlamak. Nihayet bismillâh dedi.

Euzü ve Besmele’nin manası nedir?

Euzübillahimineşşeytanirracim demek, Allah’ın rahmetinden uzak olan ve gazabına uğrayarak dünyada ve ahirette helak olan şeytandan, Allahü teâlâya sığınırım, korunurum, yardım beklerim. Ona haykırır, feryat ederim demektir.

Bismillahirrahmanirrahim demek ise, her var olana, onu yaratmakla ve varlıkta durdurmakla, yok olmaktan korumakla iyilik etmiş olan Allahü teâlânın yardımı ile, bu işimi yapabiliyorum demektir.

SÖZLER

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

وَ بِهِ نَسْتَعِينُ

اَلْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ وَ الصَّلاَةُ وَ السَّلاَمُ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَ عَلَى

اَلِهِ وَ صَحْبِهِ اَجْمَعِينَ

Ey kardeş! Benden birkaç nasihat istedin.Sen bir asker olduğun için askerlik temsilâtiyle, sekiz hikâyecikler ile birkaç hakikatı nefsimle beraber dinle.Çünki ben nefsimi herkesten ziyade nasihâta muhtaç görüyorum.Vaktiyle sekiz âyetten istifade ettiğim sekiz sözü biraz uzunca nefsime demiştim.Şimdi kısaca ve Avâm lisanıyla nefsime diyeceğim.Kim isterse beraber dinlesin.

Birinci Söz

Bismillah her hayrın başıdır.Biz dahi başta ona başlarız.Bil ey nefsim, şu mübarek kelime İslâm nişanı olduğu gibi, bütün mevcudatın Lisan-ı hâliyle vird-i zebânıdır.Bismillah ne büyük tükenmez bir kuvvet, ne çok bitmez bir bereket olduğunu anlamak istersen, şu temsilî hikâyeciğe bak dinle!.Şöyle ki:

Bedevî Arab çöllerinde seyahat eden adama gerektir ki, bir kabile reisinin ismini alsın ve himeyesine girsin.Tâ şakîlerin şerrinden kurtulup hâcâtını tedârik edebilsin.Yoksa tek başıyle hadsiz düşman ve ihtiyacâtına karşı perişan olacaktır.İşte böyle bir seyahat için iki adam, sahraya çıkıp gidiyorlar.Onlardan birisi mütevazi idi.Diğeri mağrur...Mütevazii, bir reisin ismini aldı.Mağrur, almadı...Alanı, her yerde selâmetle gezdi.Bir kâtıü’t-tarîka rast gelse, der: “Ben, filân reisin ismiyle gezerim.” Şakî defolur, ilişemez.Bir çadıra girse, o nam ile hürmet görür.Öteki mağrur, bütün seyahatinde öyle belalar çeker ki, târif edilmez.Daima titrer, daima dilencilik ederdi.Hem zelîl, hem rezil oldu.

İşte ey mağrur nefsim! Sen o seyyahsın.Şu dünya ise, bir çöldür.Aczin ve fakrın hadsizdir.Düşmanın,hâcâtın nihayetsizdir.Mâdem öyledir; şu sahranın Mâlik-i Ebedî’si ve Hâkim-i Ezelî’sinin ismini al.Tâ, bütün kâinatın dilenciliğinden ve her hâdisatın karşısında titremeden kurtulasın.

Evet, bu kelime öyle mübarek bir definedir ki: Senin nihayetsiz Aczin ve fakrın , seni nihayetsiz kudrete, rahmete raptedip Kadîr-i Rahîm’in dergâhında aczi, fakrı en makbul bir şefaatçı yapar.Evet, bu kelime ile hareket eden, o adama benzer ki: Askere kaydolur.Devlet namına hareket eder.Hiçbir kimseden pervâsı kalmaz.Kanun namına, devlet namına der, her işi yapar, her şeye karşı dayanır.

Başta demiştik: Bütün mevcudat, Lisan-ı hâl ile Bismillah der.Öyle mi?

Evet, nasılki görsen: Bir tek adam geldi.Bütün şehir ahalisini cebren bir yere sevketti ve cebren işlerde çalıştırdı.Yakînen bilirsin; o adam kendi namıyla, kendi kuvvetiyle hareket “etmiyor.Belki o bir askerdir.Devlet namına hareket eder.Bir padişah kuvvetine istinad eder.Öyle de her şey, Cenâb-ı Hakk’ın namına hareket eder ki; zerrecikler gibi tohumlar, çekirdekler başlarında koca ağaçları taşıyor, dağ gibi yükleri kaldırıyorlar.Demek herbir ağaç, Bismillah der.Hazine-i Rahmet meyvelerinden ellerini dolduruyor, bizlere tablacılık ediyor.Her bir bostan, Bismillah der.Matbaha-i kudretten bir kazan olur ki: Çeşit çeşit pekçok muhtelif leziz taamlar, içinde beraber pişiriliyor.Herbir inek, deve, koyun, keçi gibi mübarek hayvanlar Bismillah der.Rahmet feyzinden bir süt çeşmesi olur.Bizlere, Rezzak namına en lâtif, en nazif, âb-ı hayat gibi “bir gıdayı takdim ediyorlar.Herbir nebat ve ağaç ve otların ipek gibi yumuşak kök ve damarları, Bismillah der.Sert olan taş ve toprağı deler geçer.Allah namına, Rahman namına der, her şey ona musahhar olur.Evet havada dalların intişarı ve meyve vermesi gibi, o sert taş ve topraktaki köklerin kemâl-i sühûletle intişar etmesi ve yer altında yemiş vermesi; hem şiddet-i hararete karşı aylarca nâzik, yeşil yaprakların yaş kalması; tabiiyyûnun ağzına şiddetle tokat vuruyor.Kör olası gözüne parmağını sokuyor ve diyor ki: En güvendiğin salâbet ve hararet dahi, emir tahtında hareket ediyorlar ki; o ipek gibi yumuşak damarlar, birer asâ-yi Mûsâ (A.S.) gibi فَقُلْنَااضْرِبْْبِعَصَاكَالْحَجَرَ emrine imtisâl ederek taşları şakk eder.Ve o sigara kâğıdı gibi ince nazenin yapraklar, birer a’zâ-yi İbrahim (A.S.) gibi ateş saçan hararete karşı يَانَارُكُونِىبَرْدًاوَسَلاَمًا âyetini okuyorlar.

Mâdem her şey mânen Bismillah der.Allah namına Allah’ın ni’etlerini getirip bizlere veriyorlar.Biz dahi Bismillah demeliyiz.Allah nâmına vermeliyiz.Allah nâmına almalıyız.Öyle ise, Allah nâmına vermeyen gafil insanlardan almamalıyız...

Sual: Tablacı hükmünde olan insanlara bir fiat veriyoruz.Acaba asıl mal sahibi olan Allah, ne fiat istiyor?

Elcevab: Evet o Mün’im-i Hakiki, bizden o kıymettar ni’metlere, mallara bedel istediği fiat ise; üç şeydir.Biri: Zikir.Biri: Şükür.Biri: Fikir’dir.Başta “Bismillah” zikirdir.Âhirde “Elhamdülillah” şükürdür.Ortada, ‘’bu kıymettar hârika-yi san’at olan nimetler Ehad-ü Samed’in mu’cize-i kudreti ve Hediye-i rahmeti olduğunu düşünmek ve derk etmek’’ fikirdir.Bir pâdişahın kıymettar bir hediyesini sana getiren bir miskin adamın ayağını öpüp, hediye sahibini tanımamak ne derece belâhet ise, öyle de; zâhirî mün’imlere medih ve muhabbet edip, Mün’im-i Hakiki’yi unutmak; ondan bin derece daha belâhettir.

Ey nefis! böyle ebleh olmamak istersen; Allah nâmına ver, Allah nâmına al, Allah namına başla, Allah nâmına işle.Vesselâm.

Türkçe Sözlük

(i. Y.). (Blos = hayat, lo gos = söz). Bitki ve hayvanların doğma, gelişme, üreme gibi yaşayış tezahürlerini inceleyen ilim, hayat ilmi.

Türkçe Sözlük

(i.). Tutalım ki, farzedelim ki, söz gelişi.

İngilizce - Türkçe Sözlük

f., i. gevezelik etmek, boş sözler söylemek; ifşa etmek, boşboğazlık etmek; i. geveze kimse, boşboğaz kimse. blabber, blabbermouth i. boşboğaz kimse.

Yabancı Kelime

Fr. bluff

kurusıkı

Karşısında kişiyi yanıltarak veya yıldırarak bir işten caydırmak için söylenen asılsız söz veya takınılan aldatıcı tavır.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s., i. tok sözlü, açık; sarp, dik (sahil) ; i. kayalık, uçurum. bluffly z. tok sözle. bluffness i. tok sözlülük.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i., f. gaf, aptalca yapılan hata, falso; f. gaf yapmak, budalaca hareket etmek; düşünmeden söz söylemek, pot kırmak. blunderer i. budalaca hareket eden kimse.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i., bak. Bologna sausage (argo) saçmalık saçma söz.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. abartmalı söz veya konuşma.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. abartmalı saçma, yüksekten atılan, şişirilmiş (söz ,konuşma). bombastically z. şişirilmiş bir şekilde.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i., k.dili saçmalık, boş söz, zırva söz veya düşünce.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s., i., A.B.D., k.dili sözünü geçiren, hükmeden, sert tabiatlı; i. inek veya buzağı

Türkçe Sözlük

1. Bir nesnenin uzunluk ölçüsüyle ifade edilebilen büyüklüğü. 2. Sanat yapıtında boyut kavramı, onun algılayıcıyla olan ilişkisini anlatmaktadır. Örneğin, resim sanatı iki boyutludur. Resmin betimlediği obje yüzeysel olmasa bile, sanat ürünü onu iki boyutlu bir yüzey üzerinde sunmakta ve izleyici de onu iki boyutlu algılamaktadır. Buna karşılık, heykel üç boyutlu bir sanat yapıtıdır. Mimari ürün ise dört boyutlu sayılmaktadır, çünkü; mimari ürünü kullanan kişi, onu yalnızca eni, boyu ve derinliği bulunan bir obje olarak değil, içinde eylemde bulunulan bir yapıt olarak algılamaktadır. Kişinin yapıt içindeki ya da dışındaki sürekli devingenliği onu tek bir noktadan algılanan diğer sanat ürünlerinden ayırmaktadır. Mimari mekân, zaman içinde değişen konuma göre, farklı sanatsal yaşantılar edinilmesini sağlar. O hâlde en, boy ve derinlik boyutlarına ek olarak, mimari yapıtta bir de zaman boyutu söz konusudur.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Düzgünlüğünü izale etmek, başka hâle sokmak: Odayı düzeltmiştim, kim bozdu? 2. Harap ve vîran etmek: Bahçenin duvarını bozmuşlar. 3. Muattal ve battal etmek, işlemez bir hâle getirmek: Saatini kim bozdu? 4. İzâle, fesh ve lağvetmek: O usûlü bozdular. 5. ifsad, ihlâl etmek: Terbiyesiz adamlarla görüşmesi ahlâkını bozdu, yağmur yolları bozmuş. 6. Dokunmak, zarar etmek: Ham meyveler sıhhati bozar, şeker mideyi bozar. 7. Geri almak, nakzetmek: Yeminini, pazarlığı bozdu. 8. Mağlûp ve münhezim etmek: Düşmanın bir tümenini bozdu. 9. Beklenmeyen bir ters cevapla mahcup etmek: Herkesin önünde adamı bozmak iyi bir şey değildir. 10. Çıldırmak. 11. Çıldıracak surette bir şeyin üzerine düşmek: Bu adam atıyla bozacaktır. Abdest bozmak = Defi hâcet etmek. Ağız bozmak = Sövmek, küfretmek. İstifini bozmak = Kımıldamak, rahatını ihlâl etmek. Oruç bozmak = iftar etmek. Bağ bozmak = Üzümleri toplamak. Tarla bozmak = Açmak, işlemek. Latifey», şakaya bozmak = Ciddî olarak başlanmış bir sözü lâtifeye çevirmek.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i., f. kırık, yarık, gedik; ihlâl, riayetsizlik (kanun v.b.); bozulma; balinanın suda sıçraması; dalgaların sahile vurarak kırılması; (eski) yara; f. gedik veya rahne açmak. breach of the peace asayişi ihlâl etme, kavga. breach of promise sözünden dönme,

İngilizce - Türkçe Sözlük

i., f. tuğla, tuğla biçiminde şey; k.dili mert ve iyi bir kimse; f. tuğla döşemek, tuğla ile örmek veya kapamak. brickbat i. tuğla parçası, fırlatılan herhangi bir şey; k.dili hoşa gitmeyen söz veya tenkit, taş. brirck dust tuğla tozu, horasan. brickkiln

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. ingiliz ingilizcesine has deyim veya söz.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i., kim. bromür asidinin tuzu; (argo) soğuk ve sıkıcı bir kimse; tatsız ve bayağı söz. bromide paper fotoğraf kâğıdı.

İngilizce - Türkçe Sözlük

f. sert bakış veya sözlerle gözünü korkutmak, yıldırmak.

Türkçe Sözlük

(i. F.). 1. Dip, temel. 2. Alt taraf, aşağı, kıç. 3. Kök, kütük. 4. Ağaç. Gülbün = Gül ağacı. Bî-ser ü bün = Başı, sonu bellisiz. Bî-ser ü bün lâflar söylemek = Münasebetsiz söz söylemek.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). darbımesel, atasözü;çok kullanılan bir deyim.

Türkçe Sözlük

(i.). Ağız kalabalığı ile haksız yere hak kazanma ve sözünü geçirip nüfuzunu yürütme, şarlatanlık: O, ancak cadalozlukla iş görmek istiyor.

Türkçe Sözlük

(i.). Ağız kalabalığı, şatafatlı söz.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Sallayıp karıştırmak, savurmak: Buğdayı kalburun içinde çalkamak. 2. (bir kabı) Temizlemek için içinde su olduğu halde hızla sallayıp karıştırmak: Bardağı çalka, ilâç şişesini çalkamalı. 3. Ağzın içinde suyu hareket ettirmek, gargara yapmak: Ağızı çalkamak. 4. (mideyi) döndürmek. 5. (yalpa) Gemiyi sarsmak: Vapur bütün gün bizi çalkadı durdu. 7. (kuluçka tavuk) Yumurtayı oynatıp üstlerine oturmak. 8. Kayganalık yumurtayı döğmek: Yumurtayı iyice çalkamalı. 9. Yayıkta sütü döğmek. 10. (bozuk süt) Çocuğa dokunup zayıflatmak: Şu çocuğu süt çalkamış. 8. (oyuncu) Raksda debelenmek, göbek atmak: Dansöz çok iyi çalkıyordu (şimdi bütün bu mânâlar İçin çalkamak yerine çalkalamak kullanılmaktadır).

Türkçe Sözlük

İngilizce "Herhangi bir şirketin müşterisinin ihtiyaçlarını, beklentilerini öğrendiği, kısa çözüm yollarını sunduğu çalışma birimi." anlamındaki bu söz için çağrı merkezi karşılığı önerilmiştir.

Türkçe Sözlük

(i. ibrânîce: Goliath). israiloğulları’na musallat olup Hazret-i DAvûd ile muharebe etmiş biri ki pek iri yarı ve uzun boylu olduğundan, beden büyüklüğü bir atasözü hükmüne geçmiştir.

Genel Bilgi

Cam şaşılacak derecede basit bir maddedir. Dünyanın her köşesinde rahatça bulunabilen kum, kuvars ve sodadan meydana gelmiştir. Fakat camın asıl şaşırtıcı özelliği ne tam bir sıvı ne de gerçek bir katı oluşudur. Aslında sıvıya daha yakındır, çünkü atomik yapısındaki düzen sıvılardaki rasgele düzeni andırır. Katıların atomlarının kristal yapısı ise düzgündür.

Katı bir cisimde atomların bir diziliş düzeni vardır. Yani bu diziliş düzeni belli aralıklarla kendini tekrarlar. Camda ise bu özellik yoktur. Çok kuvvetli mikroskoplarla yapılan incelemelerde bile camın yapısında hiç bir kristal oluşumuna rastlanmaz. Arada sırada görülen bazı kristaller ise camdaki kusurlardır.

Cama çok ağdalı bir sıvı diyebiliriz. O kadar ağdalıdır ki, normal dış etkenlerde bile şeklini değiştirmez. Bir sıvıda iç sınırlar bulunmadığından camın içinden geçen bir ışık demeti kırılma ve yansımaya uğramaz, doğrudan geçer. Bu nedenle bir cama baktığımızda arkasındakileri olduğu gibi görürüz. Işık sadece camın yüzeyini aşarken hafifçe kırılır.

Cam saydamdır, su da saydamdır, öyleyse donmuş su olan kar taneleri niçin beyazdır ve niçin kar örtüsü saydam değildir? Bir cismin üzerine gelen ışığın tümünü yansıttığında beyaz, hepsini tutup hiçbirini yansıtmadığında siyah renkte göründüğünü biliyoruz. Cam saydamdır ancak kırıldığında, tuzla buz olduğunda yerdeki küçük cam parçaları yığını beyaz renkte görünür, çünkü her bir cam parçası ışığı değişik yönde geçirmektedir.

Kar tanelerinde de aynı şey söz konusudur. Minik taneler üzerlerine gelen ışığı her yöne gelişigüzel yansıtırlar. Bu nedenle kar taneleri de, kar örtüsü de beyaz renkte görünürler. Benzeri durum tuzda da görülür. Tuz, her biri saydam olan küçük kristallerden oluşmuştur ama bunlardan büyük bir miktarı bir kapta bir araya gelince gözümüze beyaz renkte görünürler.

Genel Bilgi

Cam şaşılacak derecede basit bir maddedir. Dünyanın her köşesinde rahatça bulunabilen kum, kuvars ve sodadan meydana gelmiştir. Fakat camın asıl şaşırtıcı özelliği ne tam bir sıvı ne de gerçek bir katı oluşudur. Aslında sıvıya daha yakındır, çünkü atomik yapısındaki düzen sıvılardaki rasgele düzeni andırır. Kumların atomlarının kristal yapısı ise düzgündür.

Katı bir cisimde atomların bir diziliş düzeni vardır. Yani bu diziliş düzeni belli aralıklarla kendini tekrarlar. Camda ise bu özellik yoktur. Çok kuvvetli mikroskoplarla yapılan incelemelerde bile camın yapısında hiç bir kristal oluşumuna rastlanmaz. Arada sırada görülen bazı kristaller ise camdaki kusurlardır.

Cama çok ağdalı bir sıvı diyebiliriz. O kadar ağdalıdır ki, normal dış etkenlerde bile şeklini değiştirmez. Bir sıvıda iç sınırlar bulunmadığından camın içinden geçen bir ışık demeti kırılma ve yansımaya uğramaz, doğrudan geçer. Bu nedenle bir cama baktığımızda arkasındakileri olduğu gibi görürüz. Işık sadece camın yüzeyini aşarken hafifçe kırılır.

Cam saydamdır, su da saydamdır, öyleyse donmuş su olan kar taneleri niçin beyazdır ve niçin kar örtüsü saydam değildir. Bir cismin üzerine gelen ışığın tümünü yansıttığında beyaz, hepsini tutup hiçbirini yansıtmadığında siyah renkle göründüğünü biliyoruz. Cam saydamdır ancak kırıldığında, tuzla buz olduğunda yerdeki küçük cam parçaları yığını beyaz renkte görünür, çünkü her bir cam parçası ışığı değişik yönde geçirmekledir.

Kar tanelerinde de aynı şey söz konusudur. Minik taneler üzerlerine gelen ışığı her yöne gelişigüzel yansıtırlar. Bu nedenle kar taneleri de, kar örtüsü de beyaz renkte görünürler. Benzeri durum tuzda da görülür. Tuz, her biri saydam olan küçük kristallerden oluşmuştur ama bunlardan büyük bir miktar bir kapta bir araya gelince gözümüze beyaz renkte görünürler.

Türkçe Sözlük

(i.), t. Su ile karışıp bulaşıcı hale gelen, içine batılabilen toprak: Sulu çamur, sıvışık, yapışkan çamur, sokaklar çamur olmuş, çamura batmak, bulaşmak. Lüleci, çömlekçi çamuru = Lüle veya çömlek yapmaya yarayan çamur. 2. Gerek çamurdan ibaret ve gerek kireç ile kum veya horasandan ibaret olan duvar harcı. Çamura düşmek = Ahlâkça lekelenmek, ahlâkına söz getirici bir duruma düşmek. Çamur sıvamak = itham ederek lekelemek. Çamura bulaşmak = Namussuz ve hayasız adamlarla uğraşmak. Çamura taş atmak = Edepsize sataşıp ağzını açtırmak. Çamurdan çıkarmak — Müşkül bir halden kurtarmak.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Canı olan. Fars. zîrûh, zinde: Canlı hayvana eziyet vermek günahtır. 2. Kuvvetli, zorlu: Canlı çocuk. 3. Mânâlı, tesirli: Canlı söz.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i),, (f). yapmacık; riyakârlık, samimiyetsizlik; belirli bir zümre, grup veya partiye mal olmuş kelime veya sözler; argo; (f). riyakâr bir şekilde konuşmak: dinsel konularda samimiyetsizce davranmak; murailik etmek; dilenmek, sesine bir ahenk vererek dil

Türkçe Sözlük

(f.). T. Eğrilip bükülmek: Bu direk çarpıldı. 2. Yüzünü buruşturup münfail olmak, değişmek: Bu sözü işitince çarpıldı. 3. Cin tutmak, cin şerrine uğramak: Gece ağaçların altında dolaşma, çarpılırsın. 4. İnmede olduğu gibi bedenin bir kısmı eğrilmek, yerinden oynamak, tutmaz olmak: Ağzı, eli, ayağı çarpılmış.

Sağlık Bilgisi

Tıp dilinde palpitasyon denilen çarpıntının nedenleri çeşitlidir. Bir kalp hastalığı söz konusu değilse; fazla sigara içmek, alkol, yorgunluk, sinirlenmek, kansızlık, hazımsızlık, çay, kahve veya zehirlenmelerden kaynaklanabilir. Yorgunluk, sinirlilik veya kötü alışkanlıklardan kaynaklanan çarpıntılarda aşağıdaki reçeteler kullanılır.

Tedavi için gerekli malzeme : Nane, su.

Hazırlanışı : 2 bardak kaynak suya, 1 çorba kaşığı nane konur. 20 dakika bekletilip, süzülür. Çarpıntı hallerinde, 1 çay bardağı içilir.

Türkçe Sözlük

İngilizce "Bankalardan peşin para almak veya para çekmek için kullanılan kart." anlamındaki bu söz için nakit kartı karşılığı önerilmiştir.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i).,(Yu).(mit). sözüne asla inanılmayan Truva'lı kadın peygamber; kotü olayları önceden haber veren kimse.

Türkçe Sözlük

(e.). 1. Vurma ve darbe sesi: Çat diye başına bir tokat vurdu. Çat çut da denir. 2. Kapı çalınması gibi bir sesi tasvir ve taklit eder: Çat kapı çalındı. 3. Patlama, çatlama: Çat etmek = Çatlamak, patlamak. 4. Zaman ve mekânca seyrekliğe delâlet edip «pat» sözü ile beraber kullanılır: Çat pat bulunur, çat pat vuku bulur, tek tük gibi.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). slogan; (matb). sözlük veya ansiklopedilerde sayfanın tepesine yazılan ve o sayfadaki ilk veya son kelimeyi gösteren kelime; bir aktörün diğerine ipucu olabilecek son sözü.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s)., (i). kostik, yakıcı; iğneli, kınayıcı, sert (söz); optik ışınların kırılması veya eğilmesi sonucunda yakıcı hale gelen; (i). yakıcı madde; ışınların kırılmasına veya eğilmesine sebep olan eğri yüzey. caustic soda (kim). sodyum hidroksit.

Türkçe Sözlük

(f.). Kaçınmak, Osm. ictinâb ve ihtirâz etmek: Kendisi gitmek istiyorsa da, söz olmasın diye çekiniyor, filândan çekiniyor.

Türkçe Sözlük

(CEM’İYYET) (i. A.) (c. cem’iyyât). 1. Topluluk, bir yere toplanma veya toplu bulunma, dağınıklık mukabili. 2. Hey’et, topluluk, cemaat: Cem’iyyet-i beşeriyye, cem’iyyet-i beşer. 3. İlim ve fenne ait incelemelerde bulunmak maksadiyle teşekkül etmiş hey’et ve meclis, akademi. Fars. encümen: Cem’iyyet-i ilmiyye (ilim cemiyeti), cem’iyyet-i tıbbiyye (tıp cemiyeti), cem’iyyet-i coğrâfiyye (coğrafya cemiyeti). 4. Eğlence için bir yere toplanan halk, düğün: Nikâh, sünnet cemiyeti: Bu evde akşam cemiyet var idi. 5. Sözün birkaç şekilde benzerlik ve münasebeti toplanması; cem’iyyet-i kelâm. 6. (tasavvuf). Zihin ve hatırın yalnız Tanrı ile meşgul olması: Dindarların hepsine cemiyet müyesser olamaz. Cem’iyyet-i hâtır = Zihin ve fikrin dağınık olmayıp toplu olması: Cem’iyyet-i hâtır olmadıkça insan zihnen çalışamaz.

Türkçe Sözlük

(i.). Zil veya kaşık vurarak oynayan dansöz, rakkase ki, başlıca çingene kızlarından olurdu: Çengi kolu, takımı.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(F.) [چنگی] çeng çalan. 2.dansöz, çengi.

Türkçe Sözlük

(i. A. «cür’et» den smüş.). Cür’ etli, gözü korkmaz, cesaretli yiğit: Bir merd-i cerl. Ceriyy-ül-lisân = Serbest söz söyleyen. Cerî-ül-kalem = Serbest yazan.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Asker başı, kumandan. 2. «Çerge başı» sözünden bozma olarak Çingeneler’in ileri gelenlerine denir. bk. Çeri.

Türkçe Sözlük

(i. A. c.) (m. cevher). Kıymetli taş, elmas: Cevâhir takmak, cevâhirle donatmak. Elmastan yapılmış veya elmasla süslü, cevâhir yüzük. Cevâhir yumurtlamak = Münasebetsiz sözler söylemek. (bk.) Cevher.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. ecvibe). 1. Suale karşı söylenilen söz, sorma karşılığı: Cevap almak, cevap vermek: Bu söz, sualime cevap değildir. 2. Kabûl etmeme: Müracaat ettimse de cevap verildi. 3. Cevap mektubu, cevap yolunda yazılan mektup, cevâbname: Yazdımsa da daha cevap almadım. Bu mektup yazımın cevabıdır. Cevab-ı red = Kabûl etmemek yolunda verilen cevab. Cevap yazmak = Bir yazılı suale karşı yazı ile cevap vermek. Hazırcevap (hâzır-cevlb) = Tereddütsüz, düşünmeksizin cevaba muktedir, nükteci. Sual • cevap = Sorgu, Ar. isticvab, istintak. Sual cevap tarzında = Mükâleme suretinde, bir tarafa sualleri ve karşısında cevabları yazmak suretiyle. Cevâb-ı nâ-savâb = Doğru olmayan, yanlış cevap.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Döndürülmek, devrettirilmek: Kebap, ateşin karşısında çevrilmekle pişer. 2. Alt üst olmak, öbür yüzü göz önüne getirilmek: O sayfa çevrilince öbür bahse geçilir. 3. Kuşatılmak, çepçevre sarılmak: Bu bağa duvar çevrilmelidir. 4. Geri döndürülmek, iade edilmek: Yarı V°Wan çevrildi. 5. Bozulmak, çürütülmek, geri alınmak: Verilen söz çevrilmez.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (Arapça’da hem iyi ve hem kötü karşılık mânâsına gelip mükâfat yerine de kullanılırsa da, dilimize yalnız kötülüğe karşılıktır). 1. Cürüm, kabahat ve cinayet sahibine gerek dünyada ve gerek Ahirette verilen karşılık. Ar. ukûbet, azap. Ceza vermek = Müstahak olanın cezasını tertip ve icra etmek. Allah cezasını versin = Beddua, cezasını bulmak, cezaya uğramak, ceza çekmek, ceza. Ceza kanunu = Ceza derecelerini tayin eden kanun. Ceza mahkemesi = Cezayı gerektiren suçlara bakan mahkeme. Cezâ-i nakdî, nakdi ceza, para cezası = Bir kabahate karşı sahibinin vermeye kanunen mecbur olduğu para. Rûz-ı cezi = Kıyamet günü, mahşer günü. 2. Biri diğerine bağlı olan iki cümleden meydana gelen sözün ikincisi ki «cevap» da denilip diğeri «şart» tır. «Haber verirseniz gelirim» cümlesinde «gelirim» kelimesi ceza ve «haber verirseniz» şarttır.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). hububat kabuğu; saman, çöp; yem olarak kullanılan ufalanmış saman; önemsiz mesele; saçma ve anlamsız söz. chaffy (s). kabuklu.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i)., (f). bahis, bolüm, fasıl, bab, kısım; ruhani meclis toplantısı; (f). bölümlere ayırmak, bahisler halinde düzenlemek. chapter and verse tam ve kesin bilgi. chapter head bölüm başlığlnın altına yazılan birkaç söz. chapter house papazlar meclisi bina

İngilizce - Türkçe Sözlük

(f). ahenkle çalmak (çan); şarkı söyler gibi konuşmak; harmonize etmek, uygunluk sağlamak; ahenkli ses çıkarmak. chime in uymak; söz kesip konuşmaya katılmak.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(f). yontmak, çentmek, budamak, şekil vermek; (iskambil). fişle oyuna girmek; cıvıldamak (kuş). chip in (k.dili). iştirak etmek; sözü kesmek. chipped beef ince dilinmiş kuru sığır eti.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(f). boğmak, nefesini kesmek, tıkamak; önünü kesmek, boğmak (münakaşa, söz); bastırmak, baskı altında tutmak; boğulmak, nefesi kesilmek. choke back, choke down, choke off tutmak, durdurmak; yutmak; menetmek. choke up tıkanmak; heyecandan konuşamamak.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (mü. ciddiyye) (c. ciddiyyât). Gerçek, hakikî, sahih, alay ve latife kabilinden olmayan: Ciddî adam, ciddî söz. Ciddî ve mühim iş ve sözler: Ciddiyyât ile uğraşıyor.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Dışarı atmak, ihraç etmek: Onu evden çıkardılar. Atı ahırdan, elbiseyi dolaptan, parayı kasadan İ1” karmak. 2. Çekmek, sökmek, yolmak: Diş, ağaç, kıl çıkarmak. 3. Göstermek, arzetmek, meydana veya birinin önüHe koymak: Kızı görücülere çıkarmak. çocukları nı çıkardı. 4. Yükseltmek, yukarı iletmek, kaldırmak: Kendisi üst kata çıkardılar. Şunu yukarı çıkar. 5. Hulâsasını, özünü veya suyunu almak, istihsal etmek: Menekşenin suyunu, sütün yağını çıkarmak. 6. İcat etmek: Ziraat için birçok makineler çıkarmışlar. 7. Neşretmek, yaymak, intişar ettirmek: Filân pek faydalı bir kitap çıkardı. 8. Peyda etmek, ittihaz eylemek: O, bir Adet çıkardı. 9. Netice almak. Osm. istintâc, istinbât etmek: Bundan ne çıkarıyorsunuz? 10. Hasıl etmek, yetiştirmek, vermek: Anadolu çok zahire çıkarabilir. Arabistan, dünyanın en güzel atlarını çıkarır. Uşak, güzel halılar çıkarır. 11. Vücuda getirmek, yetiştirmek: Bu mektep çok meşhur Alimler çıkarmıştır. 12. Okumak, sökmek, halletmek: Bu yazıyı çıkaramadım. 13. Soymak, kaldırmak: Şapkasını, esvabını, çizmesini çıkardı. 14. Uğramak, tutulmak: Çiçek, kızamık çıkarmak. Acı çıkarmak = 1. intikam almak. 2. Zararını çı karmak: Bu işte zarar ettim, ama yakın da acısını çıkarırım. Ekmeğini çıkarmak = Yiyeceğini kazanmak, geçinecek iş bulmak. Ekmeğini taştan çıkarmak = Çok çalışarak hayatını kazanmak. Elden çıkarmak = 1. Satmak. 2. Kaybetmek. Oyun çıkarmak = Oyun bulmak, icat etmek. İş çıkarmak = Mesele ve güçlük meydana getirmek. Baştan çıkarmak — Azdırmak. Piliç çıkarmak = (tavuk) Yumurtadan civciv istihsal etmek. Diş çıkarmak = 1. Çocuk diş peydâ etmek. 2. Çürük veya ağrıyan dişi çekmek. Dil çıkarmak = Alay etmek. Zevkini çıkarmak = Safasını sürmek, lezzetini tatmak. Ses çıkarmamak = Razı olmak. Su çıkarmak — Kuyu veya dereden su doldurmak. Taş çıkarmak = Galip gelmek, üste çıkmak. Kokusunu çıkarmak = Beceremeyip zora sarmak. Göz çıkarmak = Kör etmek ve mec. Bozmak, berbat etmek. Mânâ çıkarmak = MAnâ vermek, bir söz veya işten maksadın ne olduğunu anamak. Yanlış çıkarmak = Yanlış bulup düzeltmek. Böcek çıkarmak = İpek böceği beslemek.

Türkçe Sözlük

(i.). Birine sert sözler söyleme, azarlama.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. içerden dışarıya varmak, çıkmak: Evden çıktı. At ahırdan çıkacaktır. 2. Yükselmek, yukarı kalkmak, Osm. suûd etmek: Evin üst katına çıktı. Merdivenden çıkıyordu. 3. Meydana gelmek, zuhur etmek, görünmek: Bize çıkmadı. 4. Doğmak, Osm. tulü etmek: Güneş, ay çıktı. S. Verilmek, ödenmek: Maaş, ihsan, ikramiye çıktı. 6. Son bulmak, geçmek, Osm. mürûr etmek: Mart çıkıp, nisan girdi. Çıkan ay. 7. Şâyî olmak, duyulmak, intişâr etmek: Bir lâkırdı, bir havadis çıktı. 8. Neşrolunmak, intişar etmek: Bir kitap, bir gazete çıktı. Falan gazete sabahları çıkar. 9. İcad ve ihtirâ olunmak: Yeni bir usul çıktı. Pek işe yarar bir makine çıktı. 10. Birinin veya bir heyetin huzuruna varmak: Makama çıktım. Mahkemeye çıktı. 11. Kaldırılmak, Osm. raf’ ve nez’ olunmak, selb olunmak: Fes baştan, çizme ayaktan çıkar. Bu esvap kolay çıkmaz. Bu yüzük parmağımdan çıkar. 12. Elde edilmek, özü alınmak: Çiçekten su, sütten yağ çıkar. 13. Netice alınmak, Osm. istintâc, istinbât olunmak: Bundan ne çıkar? Böyle sözlerden bir şey çıkmaz. 14. Artmak, yükselmek, pahalılaşmak: Zahirenin fiyatı çıktı. 15. Pahalanmak, pahası artmak: Savaş sebebiyle İngiliz malları çıktı. Pamuk çok çıktı. 16. Mal olmak; şu kadar para ile vücuda gelmek: Bu ev kaça çıktı? Şu kumaştan bir kat esvap kaça çıkar? 17. Gerçekleşmek, tahakkuk etmek, doğru olduğu anlaşılmak, açığa çıkmak: Benim sözüm çıktı. O adamın dediği çıkacaktır. 18. Ortaya çıkmak, zuhûr etmek, görünmek, ne olduğu anlaşılmak: Aldıkları gelin nasıl çıktı? Gelen atlar iyi çıkmadı. O iş umduğumuz gibi çıkmadı. 19. Başa çıkmak: Sendikaların tuttukları yol çıkmaz. O, çıkar iş değildir. 20. Kifayet etmek, yetişmek, kâfi olmak: Bir elbise iki metre kumaştan çıkar mı? Bu kumaştan bir pantolon çıkmaz. 21. Sonuna gelmek, sona ermek, varmak, nihayet bulmak: Bu yol nereye çıkar? 22. Kör olmak, patlamak, akmak, sakatlanmak: Gözü çıktı. Gözlerim çıksın (yemin). 23. (uzuv) Yerinden oynamak, (kemik) mafsaldan ayrılmak: Kolu çıkmış. 24. Sâdır olmak: Emir çıktı. 25. Bitmek: Ekinler yeni çıkıyor. 26. (renk, boya) ZAil olmak, solmak: Bu boya çıkar mı? Bu kumaşın rengi çıkar. Ad çıkmak = Fenalıkta şöhret bulmak, kötü tanınmak. Aradan çıkmak = Mündefî ve zâil olmak. Aslı çıkmak = Doğruluğu belli olmak: O havadisin aslı çıkmadı. Elden çıkmak = Kaybolmak. Usta çıkmak = Maharetini göstermek. Baştan çıkmak = Azmak. Başa çıkmak = Muvaffak ve müyesser olmak. Başa baş çıkmak = Yeke yek gelmek, tamam tamamına yetişmek. Paradan çıkmak = Para sarfına mecbur olmak. Can çıkmak = Olmak ve mec. Çok zahmet ve meşakkat çekmek. Hatırdan çıkmak = Unutulmak. Karşı çıknuk = Karşılamak. Gözden çıkmak = Gözden düşmek, soğumak. Yoldan çıkmak = Katar veya tramvay yolundan dışarı fırlamak. Yola çıkmak = Yolcu olmak, yola koyulmak. Kokusu çıkmak — Duyulmak.

Türkçe Sözlük

(i.). Tarak ve kaşık gibi şeyler yapılmasına yarayan ve yaz kış yaprağını dökmeyen kısa bir ağaç. Çimşir ağacından yapılma: Çimşir kaşık. Kel başa şimşir »arak = Müstahak olmayan şahıs üzerindeki süs hakkında söylenen atasözüdür. (bk.) Şimşir.

Türkçe Sözlük

(!.). Cam ve porselenden yapılmış, küpe, iğne, kolye gibi kadın süs eşyası ile, bunların yapımında kullanılan cam ve porselen malzemeyi ifade eden «cıncık boncuk» sözünde geçer.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). dolambaçlı yoldan konuşma, gereksiz kelimeler kullanma; dolambaçlı söz veya deyim. circumlocutory (s). dolambaclı söz gibi.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). nezaket, kibarllk, terbiye; kibar söz veya hareket.

Türkçe Sözlük

(i.). «Kaçmak, savuşuvermek» mânâsında «cızlamı çekmek» sözünde geçer. Argodur.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). göze girmek için yapılan sahte iltifat; yağcılık; yapmacıklı sözler sarfetme.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). klişe, basmakalıp söz; (matb). klişe.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(f). tatlı sözlerle kandırmak, gönlünü yapmak; dil dökmek. coax a thing out of a person tatlı sözlerle kandırarak bir şey elde etmek.

Türkçe Sözlük

(i.) (aslı çöcök = körpe, yavru). 1. İnsan yavrusu: Erkek çocuk, kız çocuk. 2. Genç, delikanlı. Ar. fetâ: İyi çocuktur. 3. mec. Hoppa mizaçlı, aklı bir şeye ermeyen. Çoluk çocuk = Aile, ev halkı. 4. Bir ailenin yavrusu, evlât: Ali’nin iki çocuğu var. 5. Teklifsiz arkadaşlar arasında, erkek şahıs: Ahmet’i yirmi yıldır tanırım, iyi çocuktur. Çocuk aldırmak = Ana rahmindeki cenini ameliyatla aldırmak. Çocuk bahçesi = Çocukların oynaması ve hava alması için hazırlanmış bahçe. Çocuk düşürmek = Çocuğu vaktinden önce ve ölü olarak doğurmak. Çocuğu olmak = Çocuğu doğmak. Çocuklar =’ Teklifsiz konuşmalarda «arkadaşlar!» demektir. Çocuk oyuncağı = Önem verilmeye değmeyen. Çocuk peydahlamak = Evli olmadan gebe kalmak. Çocuktan al haberi = Gizli tutulan bir şey çocukların rasgele söyledikleri bir sözle anlaşıldığı zaman söylenir. Çocuk yapmak = İsteyerek çocuk sahibi olmak. Çocuk yuvası = Çalışan kadınların iş saatlerinde küçük çocuklarını bıraktıkları bakımevi.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i)., (f). madeni para, sikke; para; (mim). köşe, açı; köşe taşı; (f). madeni para bastırmak, basmak; icat etmek, bulmak; para kazanmak; (ing)., (k).(dili). kalp para basmak. coin money kısa zamanda servet yapmak. coin a phrase bir söz icat etmek. false c

İngilizce - Türkçe Sözlük

A.B.D., argo (sigara, esrar vb'nden) ansızın mahrum kalma; dobra dobra söylenen söz. ABD, 8rg0 (sigara, esrar vb'nden) ansızın mahrum kalma; dobra dobra söylenen söz.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s)., (i). toplanan, biriktirilen; toplu, müşterek, ortak; (i). ortaklaşma; (gram). topluluk ismi. collective agreement toplu sözleşme. collective bargaining işverenle işçi temsilcileri arasındaki toplu görüşme ve pazarlık. collective behavior toplu davr

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). sıraya koyma, düzenleme, sözdizimi.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(f). (ed -ting) işlemek, yapmak; emanet etmek, teslim etmek, tevdi etmek; kanun tasarısı v.b.'ni komisyona havale etmek; söz vererek bağlamak. commit oneself bir karara varıp bunu ilân etmek. commit oneself to kendini adamak, hasretmek. commit to memory e

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s)., (i). adi, sıradan, bayağı; olağan; kişiliği olmayan; (i). beylik laf, klişe, çok söylenmiş söz; çok görülmüş herhangi bir şey, basmakalıp iş.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i)., (f). sözleşme, sözlü anlaşma; (f). sözleşmek.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). özetleme, az sözle çok şey anlatma.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). son, nihayet, sonuç, netice; karar; son kısım; (gram). şart cümlesinde ikinci kısım, ceza; (man). vargı; (huk). iddia veya müdafaanın son hulâsası. in conclusion sözu bitirirken..., son söz olarak... try conclusions with bir kimse ile yarışmaya gi

İngilizce - Türkçe Sözlük

(f). tenezzül etmek, sözde alçak gönüllülük göstermek, Iütfetmek. condescending (s). tenezzül eden. condescen'sion (i). tenezzül.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s). tasdik anlamında teyit edici (söz, vesika, delil).

İngilizce - Türkçe Sözlük

(f). akla getirmek, anlamına gelmek, demeye gelmek, göstermek, ifade etmek. connotation (i). bir şeyin sözlük anlamının yanı sıra akla getirdiği kavram, çağrışım. connotative (s). çağrışım meydana getiren.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). sözün gelişi, bir söz veya davranışa anlam kazandıran içinde vuku bulduğu şartlar; şartlar ve çevre. contex,tual (s). sözün gelişine ait.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). aykırılık, çelişme; yalanlama. a contradiction in terms sözlerde çelişme.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s). konuşmaya ait , konuşmaya hazır, konuşabilir, konuşkan. conversationalist (i). iyi konuşan kimse, sözü sohbeti yerinde kimse.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i)., (f). akit, ahit, söz, sözleşme, anlaşma, mukavele, muahede; (f). akdetmek, ahdetmek, anlaşmaya girmek, sözleşmek.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(f). adalenin kasılmasına sebep vermek; mâni olmak, sıkıntı vermek; kenetlemek. cramp one's style bir kimsenin söz veya davranışlarını kısıtlamak. cramp the wheel direksiyonu tam kırmak. cramped (s). okunması zor; kasılmış.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i)., (f)., tiyatro sahnede veya kuliste aktörün sözü arkadaşına bırakmadan evvelki son söz veya hareketi; başlama işareti; üstü kapalı söz; harekete geçirici söz veya olay; (f). sufle etmek.

Türkçe Sözlük

(i.). Kakao tanelerinin tozundan yapılmış bir çeşit şekerleme, (bk.) Çikolata (çikolata sözü Meksika dilinden gelir).

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. cümel). t. MecmO, top, birikmiş miktar, miktar veya toplu meblâğ. 2. Bütün, hep, cemî: Cümle dostlar geldi; cümlemiz orada idik. 3. Mânâ ifade edecek kadar kelimeden mürekkep söz ki, dilimizde bir fiil ile bir veya birkaç isimden mürekkep olur. Arapça’da «cümle-i ismiyye (isim cümlesi)» ve «cümle-i fiiliyye (fiil cümlesi)» olarak ikiye ayrılır. Birincisi «mübtedâ» ve «haber» namlarıyle iki isimden mürekkeptir: Cümle-i ibtidâiyye, cümle-i şartıyye, cümle-l mOterize vesaire. 4. (astronomi). Güneş İle etrafındaki seyyarelerden ve onların peyklerinden mürekkep takım ve hey’et, güneş sistemi: Cümle-i şems. Cümle-i kevkebiyye = On iki burç gibi bir şekil ve suret gösteren sabit yıldızlar topluluğu ki her biri bir hayvan veya maddeye benzetilerek onun ismiyle adlandırılır. Bilcümle, hep, bütün, tekmil. Fil-cümle = Elhâsıl, hülâsa-i kelâm. Ezcümle, ez’an-cümle = Cümleden biri. Cümei-i hikemiyye = Vaiz, nasihat ve hakikata ait hakimâne sözler, atasözleri.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s) ters ve kısa (söz) curtly (z). tersçe. curtness (i). terslik, kısa ve yetersiz cevaplar verme.

Türkçe Sözlük

(i. A. c.). Bedduâlar, fenâ sözler.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Rutubetli bir yerde durmaktan lifleri tutmaz olup sulanmış ve kokmuş: Çürük meyve, çürük tahta. 2. İtibara değmez, reddedilmiş: Çürük söz, çürük delil, çürük dâvâ. 3. Güvenilmeyecek, sağlam ve emin olmayan. 4. Geri alınması, ümitsiz, batak: Bu senetler çürük. Alacaklarının çoğu çürüktür, mec. Çürük tahta = Tehlike, muhâtara: Ben çürük tahtaya basmam. Çürük çarık = Kıymetsiz, işe yaramıyacak halde. 5. Bere, berelenmiş yer: Kolunda bir çürüğü var. Kavunun çürüğünü ayıklamak.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Yaş yerde durmaktan lifleri tutmaz ve kokmuş şeyin hali: Meyvenin, tahtanın, kumaşın çürüklüğü. 2. Bir dâvâ veya bahsin zayıf olması. Ar. mecrûhlyyet, merdûdiyyet: Bu sözün, bu dâvânın çürüklüğü meydandadır. 3. Bir isteğin gerçekleşmesi, tahsil ve geri alınmasının zor olması, bataklık: Veresiyenin çürüklüğü müsbettir. 4. Süprüntü ve leş gibi şeylerin çürümek üzere atıldıkları çukur, mezbele: Çürüklüğe atmak. 5. Cenazelerin birbiri üzerine atıldıkları fukara mezarı, umumî ve müşterek kabir.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Yaş yerde bırakılıp lifleri tutmaz hale getirilmek. Osm. ifsâd olunmak: Bu kavunlar bile bile çürütülmüş. 2. Aleyhinde bulunularak kötülenerek itibarı bozulmak: Bu gibi sözlerle itibarlı bir adam çürütülmez. 3. Deliller söyleyerek bir dâvâ veya bahis bozulmak ve iptal olunmak: Benim delilim öyle kolay kolay çürütülmez. 4. Bir para, itibarı şüpheli bir yere bırakılarak tehlikeye konmak: O para bile bile çürütüldü.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). kesme, kesiş; biçki; biçim, şekil; oyulmuş geçit; dilim, parça; (matb). klişe; hisse, pay; (A.B.D)., argo bir soygun veya ganimetten bir kimseye düşen pay; inciten söz veya tavır; fiyat, tahsisat veya maaştan indirim, kesinti. cut of beef sığır et

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i)., (s). kesme, kesiş; (sin). kesim; (bahç). aşı kalemi; (s). keskin; acı, içe işleyen (rüzgâr, söz); dondurucu; inciten. cutting angle (mak). kesme açısı.

Türkçe Sözlük

Sözgelimi, bir doğal kaynaktaki yoğunlaşmış kirleticinin yayılma süreci.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Saçmak, ayırmak ve perişan etmek: Bu kâğıtları odanın içinde kim dağıttı? 2. Tevzi ve taksim etmek, bölüştürmek, ayrı ayrı vermek: Aşure dağıtıyorlar, gazeteleri müvezziler dağıtır. 3. Öteye beriye püskürtüp defetmek: Rüzgâr bulutlan dağıttı: Ağız dağıtmak = Terbiyesizcesine fena sözler söylemek: Ağzını pek dağıtıyor. Ağzını, burnunu dağıtmak = Pek fena döğmek.

Türkçe Sözlük

(DAİRE) (i. A. «devr» den) (c. devâir). T. Bir merkezî noktayı az, çok uzaktan çevirip her yeri merkezden aynı uzaklıkta bulunan eğri. Bu çizginin içinde kalan yuvarlak yer ki, kürenin yüzey resmi hükmündedir. 3. Büyük bir apartman vesair binanın bölündüğü kısımların beheri: Her biri birkaç oda vs. den mürekkeptir: Misafirhanede bir daire kiraladı. 4. Devlet idare eden şubelerin beheri ve beherinin kalem, meclis vesairesini içine alan binaları: Başbakanlık, maliye, millî eğitim dairesi. Devâlr-i hükümet = Hükümet daireleri. 5. Belediye şubelerinin beheri, bir büyük şehrin her kısmının belediyesi: Belediye dairesi, birinci, ikinci daire, daire Amirleri. 6. Bir resmî idarenin yönettiği yer: Konya vilâyetinin dairesi pek geniştir, orası kazamızın dairesinin dışındadır. 7. Büyük ev, konak: Filânın dairesi büyüktür. Bu dairede beş, elti sofra çıkar, daire halkı. 8. mec. Bir mânevî emrin hükmünde bulunan yer: Filânı haddi daresine sokmak, edep ve terbiye dairesi içinde söz söylemek, (astronomi) DAlre-tüşşems = Güneş dairesi. Dâiret-ül-bürûc = Burçlar dairesi (Fr. 4cliptique) (tıp). Dâire-i iltihâbiyye = Bir çıban vesaire iltihabının uzandığı yer ki, bir daire teşkil eder (askerlik). Dâire-i te’sîr = (tesir evleri) Mermilerin ulaşabildiği uzaklık. Rub’ıdâire = Dairenin dörtte biri ki, bir dik açı teşkil edip dairenin kavsi bir açısının yerini tutar. Muhît-i daire = Daire-i çenberi. Nısıf daire =s Dairenin yarısı. Dâiro-I irtifâ, dâiret-üs-semâvât = Bir gök cismi ile rasat yapılan yerin tepe noktasından geçen daireler. Dâire-i tOl = TÜl dairesi, boylam çizgisi.

Türkçe Sözlük

(i. A. «delâlet» ten if.) (mü. dâle). Delâlet eden, delil olan: Her sözü ilim ve irfanına dâldir.

Türkçe Sözlük

(i. F.) (DAnisten fiilinden masdar ismi olup sıfat terkibi teşkiline girer). Bilen, bilir. Suhan-dln = Söz bilir. Nüktedin = Nükte bilir. Ni-din = Bilmez, câhil.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). dans eden kimse, dansör, dansöz. ballet dancer balerin; dansör. belly dancer oriyantal dansöz; rakkase.

Türkçe Sözlük

(i. Al.). 1.En iyi: Elinden bu işin daniskası gelir. 2.Katmerli. 3.Daniska Bir şehir adıdır Almanca danzig kentinin adından Türkçe’ye halk ağzında daniska olarak geçmiştir. Eskiden Almanya’dan danzig yoluyla gelen alışveriş nesnelerinin üzerinde danzig markası vurulurdu. Oldukça iyi ve sağlam olan bu mallar, halk arasında beğenilir, tutulurdu. Bir şeyin en iyisi, en ileri noktası anlamında bu söz kullanılır. Aslında daniska kötü gibi algılansa da anlamı kalteli ve iyi anlamına gelir.Saçma bir söz kullanıldığında en üst düzeyde saçmalama anlamında Saçmalığın Daniskası sözü kullanılır.

Türkçe Sözlük

(DARP) (i. A.). 1. Vurma, dövme. 2. Madenî paraya, para basma, damga vurma: Darb-ı sikke. 3. Hesabın dört işleminden üçüncüsü ki birbiri üzerine yazılan iki sayıdan birinin diğeri kadar tekrarlanmasından ibarettir, meselâ 5X3 — 15. Bu ifade üç defa beş on beş demektir. Birinci sayıya eskiden madrub (çarpılan), ikincisine zarb (çarpan), üçüncüsüne hâsıl (çarpma neticesi) denirdi. 4. Türlü, çeşit. 5. Şiddet, sür’at. 6. Zarb işareti = X işareti. Darb-ı mesel = Halk ağzında yeri geldikçe kullanılan meşhur söz, atalar sözü. c. durûb-ı emsâl.

Türkçe Sözlük

(DARB-I MESEL) (i. F. A.). Atasözü, (bk.) Darb.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(A.-F.) [ضرب مثل] atasözü.

Yabancı Kelime

Fr. datif

db. yönelme durumu

Ad soyundan bir sözü yönelme kavramıyla fiile veya bir edata bağlayan -a / -e ekiyle kurulan durum.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(f). belâgatle söz söylemek, inşat etmek; nutuk çekmek. declaim against şiddetle karşı koymak, bağırıp çağırmak.

Türkçe Sözlük

(i.). Söylenmiş: O «damın dediği dediktir = Söylediği sözü hakkıyle söylemiştir, geri dönmesine imkân yoktur. Sözü sözdür.

Türkçe Sözlük

(i.) (asıl demek ve komak fiillerinin mazileridir). 1. Boş söz. Ar. kiyl-ü-kaal, Fars. güft-ü-gû. 2. Şunu bunu çekiştirme, nemmâmlık, suhançinlik, laf getirip, götürme, laf toplama.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Dokundurmak, temas ettirmek: Soğuk demiri vücuda değdirmemeli. 2. Ulaştırmak, vardırmak. Osm. İsâl ettirmek: Şu mektubu mahalline değdlriniz (eskimiştir). 3. Kıymetini buldurmak, takdir etmek: Bu atı elli altına değdiren ancak donunun güzelliğidir. 4. Sözü dokundurmak, İmâ ve târiz etmek: O, sözü bana değdirmek istedi.

Türkçe Sözlük

Bir nesnenin maddi ya da parasal karşılığı, değişim ortamı ya da benzeri bir standarda göre tahmin edilebilen miktar; ayrıca, nesnenin gerçek ya da olması gereken kıymetine, yararlığına ya da önemine göre göreceli statüsü. Değer kuramıysa kıymetleri önem sırasına göre, ayırıp sınıflandıran bir görüştür. Değerlerin nicel olarak ölçülebilme durumuna göre nesnel ve öznel değerlerden söz edilmektedir. Sanat ve mimarlık alanında mimari bir yapıya, bir sanat nesnesine ya da endüstri ürününe ilişkin iki tür değer tanımlanmaktadır. Bunlar; kullanıcının gereksinimini karşılamaya yönelik ürünün faydasıyla tanımlanan “kullanım değeri” ve mimarlık ya da sanat ürününün özellikle pazarlama ürünü olarak ortaya çıkmasıyla belirlenen “değişim değeri”dir. Kullanım değerine ilişkin değer yargıları kişiden kişiye, gruptan gruba değişebilmektedir. Örneğin; bir sanat nesnesinin estetik değerinden söz edildiğinde, o ürünü oluşturan bileşenlerin kompozisyonu, boyutları, ölçeği, rengi, dokusu, uyumu vb. sanat ve estetik kavramıyla ifade edilen, öznel nitelikli göreceli kıymeti anlaşılmalıdır.

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Yol gösterme, kılavuzluk, rehberlik: Bana filân zatın yanına kadar delâlet etmenizi rica ederim. 2. Delil ve alâmet olma, gösterme, İmâ: Bu sözü, şuurunun yerinde olmadığına delâlet ediyor.

Türkçe Sözlük

(I.) (eski Türkçe’de: tilbe). J. Akıl ve şuuru yerinde olmayan, çılgın. Osm. mecnûn, divâne, meczûb, aklı bozuk. 2. Azgın, iş ve hareketlerinde pervasız. 3. Düşkün, mübtelâ, bir şeye lüzumundan fazla sevgi ve alâke gösteren: Kitap, av, oyun delisi. 4. Her şeyin yabanisi, terbiyesizi, sert ve zararlısı: Deli bal. Dell alacası = Birbirini tutmaz parlak renklerden mürekkep. Deli orman = Pek sık ve azmış orman. Deli ırmak = Çok şiddetle akan, çağlayışı çok kuvvetli nehir. Deli du 4. man = Pek sert ve saygısız muameleli adam. Dell saçması = MAnâsız ve münasebetsiz söz. Delidolu = Rabıtasız, hoppa. Delikanlı — (bk.) Delikanlı. Zır cMi, zır zır doli, kızıl deli = Büsbütün mecnun ve azgın adam. Ne oldum delisi = Beklemediği bir şekilde ulaştığı makam veya servetle çok gurura kapılan. Deliye pösteki saydırmak = Boş şeylerle uğraşmak.

Türkçe Sözlük

(I. A. «delâlet» ten smüş.) (c. delâil, edille, edlâ). 1. Kılavuz, rehber, yol gösterici: Çölde yol bulmak için delile İhtiyaç vardır (bu mânâ ile üçüncü cem’i gelirse de dilimizde az kullanılmıştır). 2. Bir davayı ispata yarayan şey, senet, burhan: Bu davaya bir delil getirmeli. Bunu ispat için deliliniz var mıdır? Davasını kuvvetli delillerle ispat etti. Irld-ı edille = belliler gösterme. 3. Nişan, alâmet: Bu söz, akıl ve zekâsına delildir.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Dell adamın hâli ve sıfatı. Ar. cünûn, cinnet. 2. Makul olmayan iş, hareket veya söz: Ben delilik ettim de oğlumu mektebe göndermedim.

Yabancı Kelime

Fr. démagogue

laf cambazı

Bir kimsenin, bir grubun duygularını kamçılayarak abartılı veya gerçek dışı sözler söyleyen kimse.

Yabancı Kelime

Fr. démagogie

laf cambazlığı

Bir kimsenin, bir grubun duygularını kamçılayarak abartılı veya gerçek dışı sözler söyleyip onları kazanmaya çalışma.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Hiddetli söz söyleme.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Demek, söylemek, ağızdan bir söz çıkarmak: Ne dedi? Yarın gel dedi. Ben bir şey demedim. Sizin dediğinizi anladık. 2. İsim vermek, ad takmak, isimlendirmek: Buna ne derler? Siz buna ne dersiniz? Arapça’da ata ne derler? Himalaya dedikleri sıradağlar. 3. Nakil ve rivayet etmek: Oyle derler. Akşam geldi diyorlar. 4. Mânâ vermek, bir mânâya gelmek: Bu söz ne demek? Farsça’da esb at demektir. Demek oluyor ki = Yani, bundan şu anlaşılıyor ki: Demek oluyor ki siz derse devam etmeyeceksiniz. Ne demek? Ne demek olsun? = O nasıl lakırdı? Oyle şey mi olur? Yok demek = Reddetmek, kabûl etmemek. Derken = O sırada... diye düşünürken: Evden çıkalım derken misafir bastırdı. Yarın gelecek derken bir hafta gecikti.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Söylenilmek: Öyle bir söz denildi. Bu iş hakkında ne denildi? Ne denilecektir? 2. İsim konmak. Osm. tesmiye olunmak: Uzay gemisi denilen yeni icat. 3. Nakil ve rivâyet olunmak: Hindistan’da yine veba çıktı deniliyor.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Söz söylenmek: Buna bir şey denemez. Ona ne denir? 2. İsim verilmek: Amerika’da bulunan bir cins hayvana alpaka denir.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). bir kelimenin sözlük anlamı, anlam, mana; tarif, tefrik etme, belirtme, ayırma; işaret, alâmet. deno'tative (s). işaret ve delil teşkil eden, tefrik eden, ayırt eden, gösteren.

Türkçe Sözlük

(DER-UHDE) (I. F. der = edat, A uhde = söz verme, üzerine alma). Üstüne alma, yüklenme, bağlanma. Bu işi kendisi deruhte etti.

Türkçe Sözlük

(i. F.). 1. Dervişlere mahsus veya lâyık olan, dervişlere yakışır surette olan: Dervîşâne kıyafet, dervîşâne söz: Dervîşâne yaşıyor. 2. Tevekkül, tevazu ve iç temizliğiyle.

Yabancı Kelime

Fr. déchiffré

çözülmüş, açıklanmış

Bir sözün, bir yazının ne anlatmak istediği ortaya konmuş.

Türkçe Sözlük

(i.) (aslı: tive). Yük taşıyan uzun boyunlu, eti ve sütü yenen bir veya iki hörgüçlü hayvan. Deve geviş getiren memelilerdendir. Arabistan yarımadası ve Kuzey Afrika İle Türkistan ve iran çöllerinde çok bulunup, haklı olarak çöl gemisi denilmiştir. Ar. cemel, Fars. şütür: Bir hörgüçlü deve. Deve aygırı = Buğra. Deve yavrusu = Boduk. Evliyâ devesi, Tanrı deveciğl = Saf adam. Deve bağırtan = Taşlık yokuş. Dav» boynu = 1. Bu hayvanın boynu gibi iki kemer şeklinde. 2. (denizcilik) Tulumbaların iki tarafa uskurlu kavisli bakır boruları ve bunun benzeri borular. Deve tüyü = 1. Bu hayvanın kılından yapılmış. 2. Açık boz veya kahverenginde. Deve tımarı = Dikkatsiz, üstünkörü iş. Deve döşlü = Karınsız (at). Deve dişi = Bir cins nar. Deve dikeni = Yaban enginarı. Deve tabanı = Buhûr-ı Meryem denilen bitkislz bir çeşidi. Devede kulak = Diğer bir şeye nisbetle çok az miktarda olan. Deve yürüyüşü = Yavaş lâkin kesintisiz ve devamlı yürüyüş veya iş. Yok deve = Münasebetsiz söze karşı alay tâbiridir.

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Dönüp dolaşma, cevelân: Kanın deveranı. 2. Ağızdan ağıza gezme, tedavül: Deveran eden bir havadise göre. Öyle bir söz deveran ediyor. 3. (galat olarak devrân şeklinde) Devir, felek, talih.

Türkçe Sözlük

(i.), (y. k.). Asıl mânâsından ayrı mânâ taşıyan klişeleşmiş söz, tâbir: «Karnı zil çalıyor», «küplere binmek», «havadan» sözleri birer deyimdir.

Türkçe Sözlük

yahut DEYE (e.). 1. Diye, güya, sözde, diyerek, sanki: Bugün ders yoktur deyü beni mektebe gitmekten alıkoydu. 2. Zannıyle, iddiasıyle, bahanesiyle: Ben emektarım deyü köşede oturup hiç bir iş görmek istemiyor (deyi şeklinde söylenmesi galattır. Bugün bu kelime yerine «diye» kullanılmaktadır).

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Kitabın nakışlarla süslü ve terkibli ilk sahifeleri. 2. On söz.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(F.) [دیباجه] giriş, önsöz.

İsimler ve Anlamları

(Fars.) (Kadın İsmi) 1.Kitabın başlangıç kısmı, önsöz. 2.Kitapların süslü sayfaları.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). sözlük, lügat, kamus.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). yetkili hüküm veya söz; (huk). hüküm, hukuki mütalâa; darbımesel, atasözü.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s). ayrıntılı, mufassal; çok söz kullanan; geniş, yaygın, yayılmış, vâsi. diffusely (z). yaygın olarak. diffuseness (i). yaygınlık.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). hafriyat, kazı; (k).dili iğneli söz, kinaye, dokunaklı söz. digs (i)., (çoğ)., (ing)., (k).dili pansiyon. take a dig at somebody yapmacık bir nezaketle başkasının kusurunu yüzüne vurmak.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(f). dışına çıkmak, konudan ayrılmak. digression (i). konu dışı söz, arasöz. digressive (s). konu dışı, mevzu harici.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Ayakta durdurmak. Osm. Rekz ve ikame etmek: Bir taş, bir direk, sancak dikmek. Şamdana mum dikmek. 2. Kökleşmek üzere yere koymak. Osm. gars etmek: Ağaç, fidan dikmek. 3. Kabı baş aşağı çevirip içmek: Bir testi suyu dikti. 4. İğne ve iplikle birleştirmek: Esvab, çamaşır, sökük, yara dikmek. Sözü dikmek = Dikçe söylemek, dayatmak. Göz dikmek = Tamah etmek.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. insan ve hayvanların ağzındaki organ ki, besini yutmaya ve bilhassa insanda konuşmaya yarar. Ar. lisân, Fars. zebân: insan dili, koyun dili. 2. İnsanların konuştukları lehçelerin beheri. Lügat, lisan, zebân: Dünyada binlerce dil konuşulur. Türkçe eski ve geniş bir dildir. 3. Çeşitli Aletlerin uzunca, yassı ve çok defa oynak kısımları: Terazi, düdük, kilit dili. 4. Denizin içine uzanmış uzun, kumluk, üstü düz ve alçak kara parçası (dağlık ve taşlık olanına burun denir). 5. mec. Dedikodu, aleyhte söz söyleme: Allah, dilinden kurtarsın. Ağzı var dili yok, ağzında dili yok = Ses çıkarmaz, dayanıklı, tahammül eden, utangaç, masum, mahçup. Edirne dili = Başlıca bu şehirde yapılan sığır dili pastırması. Dilaltı = Tavuklarda görülen bir hastalık, kurbağacık. Dil ucunda olmak = Hemen söylenecek gibi hatıra gelip yine kaçmak: Onun adı dilimin ucundadır. Dil uzatmak = Haddini aşarak birinin aleyhinde söylemek. Dili uzun = Edepsiz Dil oğlanı = Vaktiyle Avrupa elçiliklerinde tercüman yamağı. Dil bağlamak = Susmaya mecbur etmek. Osm. iskât etmek. Dil balığı — Yassı bir cins balık. Dil burmak, dil çıkarmak = Eğlenmek, alay, istihzâ etmek. Dil peyniri = Uzun parçalı bir cins taze peynir. Dil tutmak = Düşmanın durumunu söyletecek esir tutmak. Dilini tutmak = Sözüne hâkim olmak, sır vermemek, her şeyi söylemekten sakınmak. Dillere düşmek = Kötü şöhret bulmak, kötülüğü yayılmak. Sığır dili = Uzun yapraklı bir bitki. Ar. lisân-üssevr. Kuş dili = 1. Kelimelerin her hecesi arasına diğer bir hece katarak ve tekrar ederek veya diğer bir suretle söylenmek ve bilmeyenler tarafından anlaşılmamak üzere birkaç kişi arasında uydurma dil. 2. Dişbudak tohumu. Dillerde gezmek = Fenalıkla şöhret bulmak. Dilini kesmek = Susmak, sükût etmek. Dile gelmek = 1. Kötü şöhret kazanmak. 2. Sevilmek. Köpek dili = Kızıllık otu. Küçük dil = Boğazda yukardan aşağıya sarkan küçük et parçası.

Türkçe Sözlük

DİL BİLİM (i.) (uyd. k.). insanın konuşma kabiliyetini veya yeryüzündeki dilleri ses, şekil, mânâ ve sözdizimi bakımından inceleyen bilim, lengüistik.

Türkçe Sözlük

(i. T. dil = lisan, F. bâhten = oynamak). Söz bulup tatlı tatlı söyleme; karşılığı: Pısırık.

İsimler ve Anlamları

(Fars.) (Kadın İsmi) 1.Gönül eğlendiren. 2.Güzel söz söyleyen. 3.Yüze hoş görünen.

Türkçe Sözlük

(i. F.). Cesaret ve yiğitlikle yapılan, yiğitçe: Dilîrâne bir tavırla, dilîrâne söz. Cesaret ve kahramanlıkla, yiğit adama yakışır surette: Dilîrâne söylüyor.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Dile gelmek, dillenip söz söylemek: Bir buçuk yaşında o kadar dillenmek! 2. Dili açılıp çok söylemek. 3. Edepsizlik etmek. 4. Dillere düşmek.

İsimler ve Anlamları

(Fars.) (Kadın İsmi) 1.Güzel. 2.Güzel dil bilen, konuşan, söz söyleyen.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Söz söyleyemez, konuşmaz. Ar. ebkem, Fars. lâl: Dilsiz bir dilenci, sağır ve dilsizler mektebi. 2. SükUtî, çok konuşmaz. Ses çıkarmaz, uysal. Ar. sâkit: Dilsiz bir çocuk. Dilsiz ağızsız = Konuşmayan, sessiz.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s)., (z). doğru, müstakim, dosdoğru: dürüst, tok sözlü; açık, sarih; doğrudan doğruya, vasıtasız, araçsız; babadan oğula intikal eden; (astr). güneş etrafında dünya yönünde dönen; (gram). doğrudan doğruya olan, dolaysız, vasıtasız; (z). dosdoğru, doğ

Türkçe Sözlük

(i.) (aslı tirig). 1. Canlı, Osm. berhayat. Ar. hay, Fars. zinde: Bu hindiyi diri mi, yoksa kesilmiş mi aldınız? 2. mec. İyi pişmemiş, çiğ: Bu et pek diridir, pilâvın taneleri diri kalmış. 3. Sert; diri söz. 4. Kuvvetli, canlı, uyanık: Diri bir delikanlıdır.

Türkçe Sözlük

(f.). Münasebetsiz ve lüzumsuz sözler söyleyip karşısındakini rahatsız etmek: Artık dırlanıp durma.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i)., (f). karşılıklı konuşma, mükâleme, muhavere; tez, makale, broşür; söz, hitabe, nutuk; (f). söylemek, bahsetmek, konuşmak, hitap etmek, bir konuyu sözle veya yazılı olarak işlemek.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). müzakere, görüşme, münakaşa, sözlü veya yazılı tartışma.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(f). gizlenmek, kılığını değiştirmek, tebdili kıyafet etmek, gizlemek, saklamak. thinly disguised sözde gizli, yarı kapalı. disguisedly (z). gizlenmiş olarak, tebdili kıyafet ile.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. İnsanlar ve hayvanlarda erkeğin mukabili: Dişi kedi, dişi hindi. 2. Birbiri içine giren Aletlerin diğerini içine alan deliklisi: Dişi kopça, dişi anahtar. 3. Yumuşak, mülâyim: Dişi demir, dişi söz.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(f). itaatsizlik etmek, boyun eğmemek, serkeşlik etmek, emre karşı gelmek, söz dinlememek.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(f). aleyhinde bulunmak, kötülemek, itibarını sarsmaya çalışmak, küçük görmek, küçük düşürmek, takdir etmemek. make disparaging remarks küçük düşürücü sözler söylemek, bozmak. disparagement (i). aleyhinde bulunma, kötüleme. disparagingly (z). tenkit e

Yabancı Kelime

Fr. dialecte

dil b. lehçe

Bir dilin tarihsel, bölgesel, siyasal sebeplerden dolayı ses, yapı ve söz dizimi özellikleriyle ayrılan kolu.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). dogma, inak, doktrin, akide, dini inanç, kaide; kesin söz veya fikir.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Eğri olmayan, düz, bir uçtan bir uca bir istikamet üzere giden. Ar. müstakim, Fars. râst: Doğru yol, doğru direk, doğru duvar. 2. Yalan olmayan, gerçek. Ar. sahih, muhakkak: Doğru söz, doğru havadis. 3. Yalan söylemez, doğruluktan ayrılmaz, sâdık. Fars. rast-gû: Doğru adam. 4. Doğruluk üzere hareket eden, namuslu. Ar. müstakim: Doğru bir veznedar. 5. Hile bilmeyen, iyi niyetle hareket eden, hâlis: Kalbi doğru; doğru yürekli. 6. Hatâsız, yanlışsız, sağlam: Doğru hesap. 7. Doğru olarak, bir tarafa ve istikamete, sapmayarak ve eğrilmeyerek: Bu yol doğru oraya çıkıyor; doğru yürümek, gitmek. 8. Yalan olmayarak, gerçekten, sahiden: Doğru söyle; doğru haber alabildiniz mi? 9. Hilesiz, temiz kalble, iyi niyetle: Doğru düşünmek. 10. Doğruluk, hakikat, gerçek: Doğruyu sevmek. Doğrudan ayrılmamak 11. Semt ve cihet bildirerek yönelmeyi gösterir: O tarafa doğru hareket etti. 12. Derece bildirerek yaklaşmayı gösterir: Otuz yaşlarına doğru. Doğrudan, doğrudan doğruya Vasıtasız. Doğrusu = Yalansız, Osm. el-hak, bilâ-hilâf. Gün doğrusu = 1. Doğu, şark. 2. Güney doğu rüzgârı.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Doğru olma hali, düzlük, istikamet. Fars. rastî: Bu yolun, bu direğin doğruluğu. 2. Gerçeklik, sıhhat. Fars. dürüstî: Bu haberin, bu sözün doğruluğu. 3. Yalan söylemeyen adamın hali. Ar. sıdk, Fars. rast-gûluk: Bu adamın-doğruluğu. 4. Namus, iyi niyet, istikamet, dürüstlük, doğruluktan ayrılmamalı. 5. Hilesizlik, temizlik: Kalbimin doğruluğu. 6. Hatâ yokluğu, yanlışsızlık, sıhhat: Hesabın doğruluğu.

Genel Bilgi

Düğünlerde pasta kesmek adetinin, yeni evlilere bereket, doğurganlık ve mutluluk dileklerinin iletilmesinin zaman içinde gelişmiş bir şekli olduğundan bahsetmiştik. Doğum günlerinde pasta kesmek adetinin ise tarihi kökeni ve amacı değişiktir. Zaten tek kat olan şekli ve üzerindeki mumlar nedeniyle pasta görünüş olarak da düğün pastasından farklıdır.

Pasta sözcüğünü hep günümüzdeki anlamı ile kullanıyoruz. Aslında tarihi gelişimi içinde ‘kek’ demek daha doğru olur. Doğum günü pastasının bilinen tarihi Helen uygarlıklarına kadar uzanır. Bir kutlama amacı ile ortaya çıkması ise Ortaçağda Almanya’da olmuştur. 13. yüzyılda Almanya’da çocuklara gösterilen ilgi belki bugünkünden bile fazlaydı. Doğum günleri bir festival şeklinde kutlanıyordu.

Doğum günü kutlaması sabaha karşı, şafakta, gün ağarırken başlıyordu. Üstü yanar mumlarla süslenmiş pasta (kek) eve getirildiğinde çocuk uyandırılıyor, pastanın üstündeki mumların ise yemek vakti gelene kadar devamlı değiştirilerek sürekli yanar halde kalmaları sağlanıyordu. Yemeğin başında çocuk mumları üfleyerek söndürüyor ve şölen başlıyordu.

Pastanın üzerindeki mumların sayısı çocuğun yaşından bir fazla oluyordu. Bu bir fazla mum, bir gün sönecek hayatın ışığını simgeliyordu. Ayrıca çocuğa bir çok hediyeler getiriliyor, o gün istediği, sevdiği yiyecekler hazırlanıyordu. Yani o zamanlarda doğum günü kutlamaları çocuklara yönelikti.

Günümüzde her yaştan insanın kutladığı doğum günü ve kesilen pasta işte o zamanların bir adetinin devamıdır. Doğum günü pastasının üstündeki mumları bir üfleyişte söndürmek, bu arada bir dilek tutmak, eğer dilek gerçekleşirse bunu kimseye söylememek adetleri de o günlerden kalmadır.

Genel Bilgi

Düğünlerde pasta kesmek adetinin, yeni evlilere bereket, doğurganlık ve mutluluk dileklerinin iletilmesinin zaman içinde gelişmiş bir şekli olduğundan bahsetmiştik. Doğum günlerinde pasta kesmek adetinin ise tarihi kökeni ve amacı değişiktir. Zaten tek kat olan şekli ve üzerindeki mumlar nedeniyle pasta görünüş olarak da düğün pastasından farklıdır.

Pasta sözcüğünü hep günümüzdeki anlamı ile kullanıyoruz. Aslında tarihi gelişimi içinde ‘kek’ demek daha doğru olur. Doğum günü pastasının bilinen tarihi Helen uygarlıklarına kadar uzanır. Bir kutlama amacı ile ortaya çıkması ise Ortaçağda Almanya’da olmuştur. 13. yüzyılda Almanya’da çocuklara gösterilen ilgi belki bugünkünden bile fazlaydı. Doğum günleri bir festival şeklinde kutlanıyordu.

Doğum günü kutlaması sabaha karşı, şafakta, gün ağarırken başlıyordu. Üstü yanar mumlarla süslenmiş pasta (kek) eve getirildiğinde çocuk uyandırılıyor, pastanın üstündeki mumların ise yemek vakti gelene kadar devamlı değiştirilerek sürekli yanar halde kalmaları sağlanıyordu. Yemeğin başında çocuk mumları üfleyerek söndürüyor ve şölen başlıyordu.

Pastanın üzerindeki mumların sayısı çocuğun yaşından bir fazla oluyordu. Bu bir fazla mum, bir gün sönecek hayatın ışığını simgeliyordu. Ayrıca çocuğa bir çok hediyeler getiriliyor, o gün istediği, sevdiği yiyecekler hazırlanıyordu. Yani o zamanlarda doğum günü kutlamaları çocuklara yönelikti.

Günümüzde her yaştan insanın kutladığı doğum günü ve kesilen pasta işte o zamanların bir adetinin devamıdır. Doğum günü pastasının üstündeki mumları bir üfleyişte söndürmek, bu arada bir dilek tutmak, eğer dilek gerçekleşirse bunu kimseye söylememek adetleri de o günlerden kalmadır.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Tesirli, işler, geçer: Dokunaklı soğuk, dokunaklı söz. 2. Bozan, zararlı: Dokunaklı yemek. 3. Başa vuran, sertçe: Dokunaklı tütün, şarap.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. iliştirmek, temasa getirmek. Osm. lems ve massettirmek: Şuraya elinizi dokundurun; şu masayı duvarlara dokundurmayarak götürebilir misiniz? 2. El sürdürmek, bozdurmak: Eşyanıza kimseyi dokundurmadım. 3. İncitmek, sataşmaya bırakmak: O zavallı adama çocukları dokundurmayın. 4. Sözle birine târizde, imâda bulunmak.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. El ile veya vücudun diğer bir organıyle ilişmek, sürülmek. Osm. temas etmek: Soğuk havada mermere dokunmak fenadır; elim dokunmakla soğukluğunu duydum. 2. El sürüp bozmak, halel getirmek, değiştirip bozmak, ilişmek: Kimse bu kâğıtlara dokunmasın; ben o yemeğe hiç dokunmadım; buna asla el dokunmamıştır. 3. İncitmek, zarar vermek, rahat bırakmamak, sataşmak: Bu çocuğa dokunmayın; şu fakire niçin dokunuyorsunuz? 4. Tesir etmek, işlemek, tesirli olmak: Bana, onun sözü dokunmaz; söylediği söz bana çok dokundu. 5. Sarhoşluk vermek, çok sert gelip sersemlik getirmek: Bu tütün, bu şarap bana dokunur. 6. Hüzün, keder, üzüntü vermek, merakı arttırmak: Böyle şarkılar bana dokunur; kaval sesi adama dokunur. 7. Sıhhatçe zararlı olmak, yaramamak, rahatsızlık vermek: Ekşi şeyler bana dokunur; zeytinyağı cilt hastalığı olanlara dokunur; her yemeğin çoğu dokunur. 8. Ait olmak: Hayrı dokunmuyorsa bari şerri de dokunmasın; o işte bana dokunur bir taraf göremiyorum. 9. Tecavüz ve tasallut etmek: Irza, namusa dokunmamalı; o söz haysiyetine dokundu. Su ya sabuna dokunmamak = Hiçbir tara fa zararı olmamak, karışmamak.

Türkçe Sözlük

(i.). Dolandırma, Ar. desise, iğfal, kandırma (ekseriya yalan kelimesiyle beraber kullanılır): Yalan dolan birtakım sözlere kapılmamalı.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Dönmek, devir, cevelan etmek: Sabahtan beri sokaklarda dolaşıyorum; kırlarda dolaşıp durduk. 2. Gezmek, seyahat etmek. Fars, geşt-ü güzâr, Ar. teferrüc: Bir dolaş da gel; bir iki sene Anadolu’da dolaştım; o adam Akdeniz’de çok dolaştı; gelin biraz dolaşalım. 3. Yayılmak, intişar etmek, ortalarda olmak: Öyle bir söz dolaşıyor. 4. Birbirine geçmek, karışmak, girift olmak: Saçları dolaşmış: Bu iplikler dolaşırsa çözülmesi pek zor olur. 5. Doğrudan gitmeyip dolaşıklı olmak, öteye beriye sapmakla uzamak: Bu yol çok dolaşıyor. 6. Dönüp diğer bir taraftan varmak: Arkadan dolaş; art kapıdan dolaştık. 7. Boşuna gezmek, Ötede beride gezip durmak: İşsiz dolaşıp duruyor; buralarda ne dolaşıyorsunuz? Dışarıda çok dolaşma işimiz vardır. 8. Çevrilip öbür tarafa geçmek: Bozburun dolaşıldığı gibi limana girilir. 9. Gezerek aramak ve teftiş etmek: Bütün kırları dolaştık, vuracak bir kuş bile bulamadık. 10. Dönmek, devretmek: Kaptan Cook yelkenli gemisiyle dünyayı üç kere dolaştı; Stanley bütün Güney Afrika’yı dolaştı. 11. Gezip dolanmak veya teftiş etmek: Maarif müdürleri mektepleri dolaşmakla vazifelidir; idare memurları, idarelerindeki yerleri dolaşmakla mükelleftir. Ayak dolaşmak = Doğru yürüyemeyip ayaklan birbirine karışmakla sarhoş gibi yürümek. Ayağa dolaşmak = 1. Mâni ve engel olmak. Osm. musallat ve bâr olmak: Ayağıma dolaştı durdu. 2. İyiliğe karşılık bir fena hareketin cezasını çekmek: Nimetin kadrini bilmedi, ayağına dolaştı. Bir şeyin ardında, arkasında dolaşmak = Peşine düşmek. Dört dolaşmak = Sıkıntıda bulunmak, oraya buraya başvurmak. Dil dolaşmak = Açık ve rahat söyleyememek, sarhoş gibi söylemek, sözün gelişini idare edememek: Sanığın dili dolaştı, itiraf etti. Zihin dolaşmak = Zihin karışmak, şaşırmak.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Döndürülmek, devredilmek, çepeçevre gezdirilmek: Sofrada yemek dolaştırılıp herkes tabağına yemek alır. 2. Doğrudan doğruya götürülmeyip uzak uzak yollardan gezdirilmek: Şehri seyretsin diye dolaştırılarak götürüldü. 3. (söz) Münasebetini bulmak için bahisten bahse geçirilerek maksada götürülmek: Söz dolaştırılarak maksada gelindi. 4. Çevrilmek, sardırılmak: Ayağına bir ip dolaştırıldı. Ayağa, başa dolaştırılmak = Musallat edilmek, baş belâsı olarak verilmek: Bu iş de benim başıma dolaştırıldı; bir belâdır ayağıma dolaştırıldı.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Döndürmek, devrettirmek, çepeçevre gezdirmek: Kendisine bütün bağları dolaştırdım; beni iki saat çarşıda dolaştırdı 2. Doğrudan doğruya götürmeyip sapa yollardan ve uzaklardan çevirerek götürmek: Yarım saatte gitmek mümkünken rehberimiz bizi iki saat dolaştırdı; bizi tâ nerelere kadar dolaştırdı. 3. (sözü) Maksada sevk için münasebet düşürmek: Sözünü dolaştıra dolaştıra maksadına geldi. 4. Çevirmek, sarmak: Ayağına bir ip dolaştırdı. 5. Etrafını çevirmek, sarmak, kuşatmak: Düşmanın bulunduğu tepeyi askerle dolaştırdı. Ayağa, başa dolaştırmak = Musallat etmek: Bu işi, bu belâyı başıma, ayağıma dolaştırdılar.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Dolmak işi: Havuzun bu kadar çabuk dolması. 2. İçi pirinç, üzüm ve fıstıkla veya kıyma ile doldurulup pişirilen kesilmiş hayvan yahut kabak, yaprak gibi sebze yemeği: Kuzu, hindi, midye, kabak, patlıcan, lahana dolması: Yalancı dolma = Zeytinyağı ve pirinç ile yapılan yaprak dolması. 3. Bir şeyin içine doldurulan madde: Duvar dolması. 4. Doldurulmuş, içine pirinç vesaire doldurulan: Dolma kuzu, dolma domates. 5. Taş, toprak ve moloz vesaire ile doldurulup tesviye edilmiş: Dolma bahçe, dolma tepe. Dolmayı yutmak = Söylenen aldatıcı sözlere inanmak: Ben bu dolmayı yutmam.

Genel Bilgi

İnsanlar arasında bu inanç oldukça yaygındır. Hatta birçok ülkede polisler ve hastanelerin acil servis personeli, dolunay oluştuğu zaman işlenen suçların, intiharların, trafik kazalarının daha çoğaldığını, insanların renkleri görme yeteneklerinin azaldığını, sara nöbetlerinin sıklaştığını, sinir hastalarının uykusuzluktan daha çok yakındıklarını söylemektedirler ama bilim insanları bu görüşlere katılmıyorlar.

Eskilerin Ay’ın dönemlerine bağladıkları etkilerin büyük bir kısmının boş inançlar olduğu bir gerçektir. O zamanlar insanların uykularında gezinmeleri dolunay ışığı tarafından çekilmelerine bağlanıyordu. Dolunayın ışığının yatak odasından içeri girmesinin uyuyanın rüyasını etkilediğine, dolunay ile birlikte cinsel içgüdü fonksiyonlarının, insanların üremelerinin ve tarlaların bereketlerinin arttığına hatta ‘kurt adam’ efsanesine bile inanılıyordu.

Bilim insanları yine de Ay’ın evrelerinin ve özellikle dolunayın insanları etkilemesi olayına ciddiyetle yaklaşıyorlar. Ay’ın evreleri ile cinayetler, kazalar, dünyamızda oluşan kasırgaların dağılımı, magnetik alanlarda bozulma, kadınların aybaşları ve sara nöbetleri arasındaki ilişkileri yakından takip ediyorlar, devamlı istatistiki bilgi topluyorlar. Ancak kesin bir sonuca varılmış, Ay’ın evreleri ile bahsedilen olaylar arasında henüz bilimsel bir ilişki saptanmış değildir.

Yapılan bir çalışmada dolunay süresince oluşan trafik kazalarının alışılmadık bir şekilde fazla olduğu saptanmış fakat daha sonra olayların zaman aralıkları incelendiğinde çoğunun hafta sonu günlerine denk geldiği görülmüştür. Hafta sonu tatiline giderken ve dönerken sürücülerin acele etmeleri kazaların en önemli nedenidir. Yani tatil aceleciliğinin yarattığı trafik kazalarının yanında dolunayın etkisinin sözü bile edilemez.

Bilindiği gibi Ay’ın dünyada okyanuslardaki ‘gel-git’ denilen, suların alçalması ve yükselmesi olayı üzerinde doğrudan etkisi vardır. Vücudumuzun da çoğu su olduğuna göre Ay vücudumuzu da etkileyebilir mi? Vücudumuzdaki suyun oranı, okyanuslardaki su miktarı ile kıyaslanamayacağı gibi ‘gel-git’ olayı günde iki kez oluşmaktadır. Yani Ay’ın çekim gücü insanı etkilese bile bunun sadece dolunay safhasında değil her gün olması gerekir.

Dolunay safhasında iken Ay’ın parlaklığı da pek önemli bir etken değildir, çünkü bu safhada Ay’ın dünyaya gönderdiği ışık miktarı Güneş’in gönderdiğinin 600 binde biri kadardır.

Peki dolunayı bu kadar özel kılan nedir? Dolunay, Güneş Dünya’nın bir tarafında, Ay ise tam aksi tarafta aynı hizaya gelince oluşur. Bu durumda Güneş’in, Ay’ın Dünya üzerindeki etkisini arttırıp arttırmadığı da incelenmiştir. Bir miktar arttırdığı doğrudur ama Güneş o kadar uzaktadır ki bu etkileme de fazla kayda değer değildir.

Öyle görülüyor ki, her gün olan olaylar, Ay’ın dolunay safhasında da olunca sebep ona bağlanmaktadır.

Ülke

Başkent: Santa Domingo.

Nüfus: 7.826.000.

Yüzölçümü: 48.443 km2.

Komşuları: Batıda Haiti.

Önemli Şehirleri: Santo Domingo, Santiago de Los Caballeros.

Din: %95 Katolik.

Dil: İspanyolca.

Yönetim Biçimi: Temsili Demokrasi.

Tarih: 1492’de Kolomb oraya ulaştığında Hispanida adasında Carib ve Arawak Hintlileri yerleşmişti. 1496’da kurulan Santa Domingo kenti yarıkürede Avrupalılarca yerleşilmiş en eski alandır.

1697’de adanın batısındaki 1/3’lük kısmı Fransa’ya devredildi. Santa Domingo 1795’te Fransa’ya katıldı. Haitili lider Toussant L’Ouverture 1801’de burayı ele geçirdi. 1803-1821 arasında pek çok yerli cumhuriyet belli aralıklarla kurulup kalktı. 1822-1844 arasında Haiti bölgeye tekrar egemen oldu ve 1861-63’te İspanyol işgali gerçekleşti.

1916’dan anayasal çerçeveden seçilen hükümetin başa geçtiği 1924’e kadar ülke Amerikan donanmaları tarafından işgal altında tutuldu. 1930’da Gen. Rafael Leonidas Trujiollo Malina devlet başkanı seçildi. Trujillo 1961’de uğradığı suikaste kadar ülkeyi zorbalıklar yönetti. 1960’ta Trujillo tarafından atanmış olan başkan Joaguin Balaguer 1962’de baskılara dayanamadı. 33 yıl içinde yapılan ilk özgür seçimlerde seçilen Juan Bosch; 1963’te devredildi. 24 Nisan 1964’te Bosch taraftarları ve komünistleri de dahil olduğu diğer bazı gruplar ayaklandı. Dört gün sonra Amerikan donanması Bosch yanlısı güçlere müdahale etti. Daha sonra beş Güney Amerika devleti tarafından oluşturulan barış koruma güçleri gönderildi.

Haziran 1966’da Balaguer’in Bosch’u yendiği seçimleri geçici bir hükümet denetledi. Balaguer sonraki 28 yıl boyunca görevde kaldı, ancak Mayıs 1994’te yeniden seçilmesinde hile yapıldığı ortaya çıkınca 1995’te yeni seçim yapma sözü verdi.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). ''Bay'' anlamına gelen ispanyolca bir söz; ispanya'nın ileri gelenlerinden, Don; (ing)., k.dili üniversite öğretmeni.

Türkçe Sözlük

(i.). Sözünden döner, sözünde durmaz, kaypak. Ar. mütelevvin: Pek dönek adamdır.

Türkçe Sözlük

(i.). Sözünden dönen adamın hali, sözünde durmama. Osm. sebatsızlık. Ar. televvün: Onun dönekliği malûm.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Kendi mihveri veya başka bir mihver etrafında devretmek, devreylemek: Dünya 24 saatte bir kere kendi etrafında, senede bir defa da güneşin etrafında döner. Mevlevi dervişleri muntazam bir hareketle dönerler; bu tekerlek dönmüyor. 2. Arkaya doğru gelmek, geri gelmek, avdet etmek: Filân yere gidip akşam döneceğim; bu vapur Mudanya’ya kadar gidip oradan yine buraya döner. 3. Değişmek, başkalaşmak. Osm. diğergûn olmak, tahavvül ve tegayyür etmek: Onun işi döndü; aklı döndü. 4. Eski dinini bırakıp diğer bir dine girmek: Çin’in Dungan denilen ahalisi dönerek İslâm dinini kabul etmişlerdir: Arnavutlar’ın bir kısmı fetih sırasında ve bir kısmı da çok sonra dönmüşlerdir. 5. Caymak, vazgeçmek, sözünü tutmamak: Sözünden dönmek. 6. Birini terk edip onun tarafını tutmaktan vazgeçmek: Sonraları Kleopatra’dan dönmüşlerdi. 7. Bir hal almak, benzemek, bir harekette bulunmak: Arslana döndü = Gayet yiğitçe harekette bulundu; suya düşmüş sıçana döndü. Baş dönmek = Başı dönüyor gibi olmak. Sözünden dönmek = Verdiği sözden caymak. Soy dönmek = Nesil bozulmak, karışmak, asalet ve cins karışmak. Göz dönmek = mec. Fazla hiddet ve telâştan gözler kararmak.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Devrolunmak: Mevlevi semâmda bir usûl ile dönülür. 2. Geri gelmek: Oraya gidilirse akşama dönülebilir mi? 3. Sözünden veya bir tarafı tutmaktan cayılmak: Bir tarikate girdikten sonra dönülmek olmaz.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Yayılmak, uzanmak, genişlemek. 2. Hastalanıp yatağa yatmak: Birkaç ay ayakta gezdikten sonra döşendi. 3. Sözü uzatmak, etrafıyle anlatmak. Osm. bast ve temhîd eylemek: Bir takım uzun hikâyelere döşendi. 4. Girmek, koyulmak: Yola döşendi. 5. Mobilyası, mefruşatı düzeltilmek, tefriş olunmak: Yeni yapılan konak daha döşenmedi. 6. Zemini kaplanmak: Yaya yolları çimento ile döşenecektir; avlunun mermerleri döşendi.

Türkçe Sözlük

(i.). Dost gibi, dosta yakışır surette: Dostça muamele, söz; size dostçasına söyleyeyim.

Türkçe Sözlük

(i. Fr.). 1. Yabancı devlet parası. 2. Yabancı ülkelerde yabancı paralarla ödenecek olan poliçe, çek gibi senetler. 3. Özlü söz, böyle sözleri taşıyan afiş.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s)., (z). tamam; kesin, kati; çok; (z). tamamen, büsbütün; doğrudan doğruya, açıkça, dobra dobra, sözunu esirgemeden.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(f). (ed veya led, ing veya ling) (i). ağzından salyası akmak; salya gibi akmak; budalaca söz söylemek; ağzından akıtmak; saçmalamak; (i). salya akışı; saçma sapan söz.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i).,(s). kukla, manken; taklit, suret; dilsiz, az konuşan kimse; (argo) budala kimse; (matb.) mizanpaj; (iskambil) ölü el; sözde kendisi hakikatte başkası hesabına hareket eden kimse; (s). dilsiz, dili tutulmuş, sessiz; sahte, yapma, taklit. dummy ba

Genel Bilgi

Dünyada şimdiye kadar en çok söylenmiş, halen de söylenmekte olan şarkı hangisidir diye sorulsa hemen akla gelmeyebilir. Bu şarkı herkes tarafından çok tanıdık, müziği ezbere bilinen bir şarkıdır. ‘İyi ki doğdun -isim-’ veya ‘mutlu yıllar sana’ şeklinde söylenen doğum günü şarkısı.

Bu şarkı yaratılırken doğum günlerinde söyleneceği kimsenin aklına gelmemişti. 1893’de ABD’de, Kentucky’de öğretmen iki kız kardeşin, öğrencilerinin sabahları söylemeleri için besteledikleri bu şarkının orijinal adı da ‘Good Morning to All’ yani ‘Herkese Günaydın’ idi.

Kardeşlerden şarkının müziğini yapan Mildred Hill aynı zamanda kiliselerde org, konserlerde piyano çalıyordu. Şarkının sözlerini ise Mildred’in dokuz yaş küçük kız kardeşi Patty yazmıştı. Mildred 1916’da 57 yaşında öldükten birkaç yıl sonra bestelediği şarkı ‘Happy Birthday’ (Mutlu doğum günü) adı altında söylenmeye başlanacaktı.

Hill kardeşler şarkının telif haklarını 1893 yılında almışlardı. Ancak Robert Coleman isimli biri, şarkının bestesini kullanarak sözlerini ‘Happy birthday to you’ olarak değiştirdi. Şarkı zaman içinde o kadar yayıldı ki bestecileri bile unutuldu.

Ne zaman şarkı doğum günü formatında Broadway’de, bir müzikalde kullanılmaya başlandı, o güne kadar sesi çıkmayan üçüncü kardeş Jessica mahkemeye başvurdu. Bestenin gerçekten kendilerine ait olduğunu ispat etti ve şarkının tüm haklarına ailesinin sahip olmasını sağladı. Bundan böyle şarkının ticari amaçla kullanıldığı her yerde Hill ailesine telif hakkı ödenmesi gerekecekti. Bu haber tüm dünyayı şok etti. Telefonla yarım milyon insana doğum günlerinde melodiyi dinleten tanıtım ve pazarlama şirketleri bundan vazgeçtiler, müzikaller bu parçayı ya repertuarlarından çıkarttılar ya da şarkı şeklinde değil de düz okuma veya şiir şeklinde söylettiler.

Onlar telif hakkı ödememek için yollar ararken Dr. Patty Hill, 78 yaşında, uzun bir hastalıktan sonra ama şarkısının dünya çapında bir doğum günü adeti olduğunu gördükten sonra öldü.

Günümüzde bu şarkının telif hakkı Warner/Chappel Müzik Şirketi’ne geçmiştir. Ticari amaçla kullanıldığı her yerde şirkete ödeme yapma zorunluluğu vardır. Bu miktarın yılda l milyon dolara yakın olduğu tahmin edilmektedir. Doğum günü kutlayacakların bilgilerine sunulur.

Genel Bilgi

Dünyada şimdiye kadar en çok söylenmiş, halen de söylenmekte olan şarkı hangisidir diye sorulsa hemen akla gelmeyebilir. Bu şarkı herkes tarafından çok tanıdık, müziği ezbere bilinen bir şarkıdır. ‘İyi ki doğdun -isim-’ veya ‘mutlu yıllar sana’ şeklinde söylenen doğum günü şarkısı.

Bu şarkı yaratılırken doğum günlerinde söyleneceği kimsenin aklına gelmemişti. 1893’de ABD’de, Kentucky’de öğretmen iki kız kardeşin, öğrencilerinin sabahları söylemeleri için besteledikleri bu şarkının orijinal adı da ‘Good Morning to All’ yani ‘Herkese Günaydın’ idi.

Kardeşlerden şarkının müziğini yapan Mildred Hİll aynı zamanda kiliselerde org, konserlerde piyano çalıyordu. İarkının sözlerini ise Mildred’in dokuz yaş küçük kız kardeşi Patty yazmıştı. Mildred 1916’da 57 yaşında öldükten birkaç yıl sonra bestelediği şarkı ‘Happy Birthday’ (Mutlu doğum günü) adı altında söylenmeye başlanacaktı.

Hill kardeşler şarkının telif haklarını 1893 yılında almışlardı. Ancak Robert Coleman isimli biri, şarkının bestesini kullanarak sözlerini ‘Happy birthday to you’ olarak değiştirdi. İarkı zaman içinde o kadar yayıldı ki bestecileri bile unutuldu.

Ne zaman şarkı doğum günü formatında Broadway’de, bir müzikalde kullanılmaya başlandı, o güne kadar sesi çıkmayan üçüncü kardeş Jessica mahkemeye başvurdu. Bestenin gerçekten kendilerine ait olduğunu ispat etti ve şarkının tüm haklarına ailesinin sahip olmasını sağladı. Bundan böyle şarkının ticari amaçla kullanıldığı her yerde Hill ailesine telif hakkı ödenmesi gerekecekti.

Bu haber tüm dünyayı şok etti. Telefonla yarım milyon insana doğum günlerinde melodiyi dinleten tanıtım ve pazarlama şirketleri bundan vazgeçtiler, müzikaller bu parçayı ya repertuarlarından çıkarttılar ya da şarkı şeklinde değil de düz okuma veya şiir şeklinde söylettiler.

Onlar telif hakkı ödememek için yollar ararken Dr. Patty Hill, 78 yaşında, uzun bir hastalıktan sonra ama şarkısının dünya çapında bir doğum günü adeti olduğunu gördükten sonra öldü.

Günümüzde bu şarkının telif hakkı Warner/Chappel Müzik İirketi’ne geçmiştir. Ticari amaçla kullanıldığı her yerde şirkete ödeme yapma zorunluluğu vardır. Bu miktarın yılda l milyon dolara yakın olduğu tahmin edilmektedir. Doğum günü kutlayacakların bilgilerine sunulur.

Türkçe Sözlük

(DÜRR) (i. A.) (c. dürer). inci, Ar. lûlû. Dürr-I nâ-süfte = Delinmemiş inci ve mec. Kimse tarafından söylenmemiş söz. Dürr-i yetim = Bir sedefte tek bulunan büyük ve makbûl inci tanesi.

Türkçe Sözlük

(i. F. dür = inci, efşânden, feşânden = serpmek), inci serpen, inci gibi değerli sözler söyleyen.

İsimler ve Anlamları

(Fars.) (Kadın İsmi) 1.İnci serpen. 2.İnci gibi söz söyleyen ağız.

Türkçe Sözlük

(i. F., A. dürer = inciler, bâriden = yağmak). İnciler yağdıran, inci gibi söz söyleyen.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Oynamamak, hareket etmemek, sükûn. Osm. sükûnette bulunmak: Yerinde durmak; ayakta durmak. 2. Hareketi kesmek. Osm. tevakkuf etmek: Bizim önümüze gelince durdu; araba, at durdu. 3. Bulunmak, kalmak, bir karar üzere olmak, devam etmek, mevcut ve baki olmak: Sizin aşçı duruyor mu? O kitaplar bende duruyor; dünya durdukça; aç durmak. 4. Beklemek, sabretmek: Durun biraz; duramıyorum. 5. Hareketsiz kalmak, râkid olmak: Su dura dura bozulur. 6. Oturmak, ikamet etmek. Osm. sakin ve mukim olmak: Şimdi nerede duruyorsunuz? 7. Şaşmak, hayrete dalmak, hayrette kalmak: Bunu işitince durdu. 8. Rahat oturmak, telâş ve gürültü etmemek: Hiç durmuyor. 9. Sebat ve devam etmek: Sözünde durmak; bir halde, bir kararda durmak. 10. Geçmemek, ilerlememek, ilişip kalmak: Mideye, boğaza durmak. 11. işlememek, kalmak: Saat, makine durmuş. 12. Dinmek, kesilmek: Yağmur, rüzgâr durdu. 13. Dinlenmek: Burada bir iki saat duralım. 14. Düşmek, konmak: Masanın üzerine toz durmuş. 15. Fiillerde atıf ve iltizam sigalarından sonra yardımcı fiil olarak kalıcılık gösterir: Kakıp durmak, bakıp durmak. Akan sular durur = Hiç diyecek yok; apaçık. Eğri durmak = Muhalefet göstermek. Uslu durmak = Yaramazlık etmemek. İç durmak = Sabretmek. Boş durmak = Hiçbir iş görememek. Tek durmak = Rahat oturmak, hiçbir yaramazlıkta bulunmamak: O tek durmaz. Hazır durmak (ve galatı; has durmak) = Selâma durmak veya diğer bir talim için hazır bulunmak kumandası. Dil durmak = Sükût etmek, söylememek: Onun dili durmaz. Divan durmak = Ayak üzre durup ellerini aşağıya uzatmak kumandası. Zihin durmak = Çok şaşırmak. Rahat durmak = Sükûnet üzre olup yaramazlık etmemek, (askerlik) Tüfeği yere dayayıp ayak üzere durmak. Selâma durmak = Ust geçerken selâmını almak üzere ayağa kalkıp beklemek. Tüfeği veya kılıcı yüzün önünde iki eliyle tutup geçen üstü selâmlamak kumandası: Selâma durl (ve galatı selâm dur). Şöyle dursun, bir yana dursun = Ondan başka. Doğru durmak = İyi harekette bulunmak, yaramazlık etmemek. Karşı durmak = Muhalefet ve serkeşlik etmek. Göze, dize durmak = Şükrü bilinmeyen nimet adamı kör, topal etmek. Mideye durmak = Hazmoiunamayıp ağırlık vermek.

Türkçe Sözlük

(i. A. c.) (m. darb). Darblar, vuruşlar, (bk.) Darb. Durûb-i-emsâl = Darb-ı meseller, atasözleri.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(A.-F.) [ضروب امثال] atasözleri.

Türkçe Sözlük

(i. F.). 1. Sert, katı, kaba: Dürüşt taş, kâğıt. 2. Dokunaklı, sert, ters: Dürüşt söz, cevap hareket.

Türkçe Sözlük

(i.). İşitmez, anlamaz. Vurdum duymaz = Bir şeyi çabuk anlamayan, söze aldırmayan.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. İşittirmek, birinin işitmesine müsaade etmek veya işitmesini kolaylaştırmak. Osm. ismâ etmek: Söylediğinizi duyurmalısınız. Bunu kimseye duyurmayırt. 2. Açmak, ifşâ, neşretmek: Bu sözü duyurmamalı.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Nizam, tertip: Bu odaya düzen vermeli. Burada düzen yoktur. 2. Ahenk, ses ve sazların belirli bir sese uydurularak düzeltilmesi ve okuyup çalacek hâle getirilmesi (bu mânâda «akort» kelimesinin kullanılması yanlış ve çirkindir): Bu saza düzen vermeli. Bu piyanonun düzeni bozuk. 3. Uydurma söz. Ar. sanîa: Bu, sır kendi düzenidir.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i).,( .A.B.D.), (k.dili) üzerinde çok durulan bir söz; dedikodu havadis; azarlama.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(f). (ate, eaten) yemek; gıda almak; yemek yemek. eat away yavaş yavaş yiyip bitirmek; yiyip durmak. eat one's heart out kendi kendini yemek, çok üzülmek .eat one's words sözünü geri almak. eat out of house and home aşırı derecede yiyerek aile bütçes

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(A.) [اباطل] saçma sapan sözler, ipe sapa gelmez şeyler.

Türkçe Sözlük

(i.). Doğurtma sanatını icra eden kadın veya doktor. Ebe kadın, ebe tabib. Ar. kaabil, kaabile: Ebe iskemlesi, ebe ürikesi = Eski cahil ebelerin doğuracak kadınları oturtmayı Adet edindikleri bir iskemle. Ebe pişiği = Pisi otu. Söz ebesi = Çok söyleyen.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Erkek İsmi) 1.Hayır sahipleri. 2.İyiler, dindarlar, özü sözü doğru olanlar. Şeş Ebrar: Altı hayır sahibi, Hz.Ebu Bekir, Hz.Ömer, Hz.Osman, Hz.Ali, Hz.Hasan, Hz.Hüseyin.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i)., (psik.) anlamsız sözlerin üst üste tekrarlanması.

Türkçe Sözlük

(i.) (yukarıdaki Ar. kelimeden). 1. Tarz, üslûp: İfadesindeki edâ diğer hiç bir şairin sözünde yoktur. 2. Şive, naz: Dilberin edâsı Aşıkı usandırır. 3. Tavır, kurum: Bunun edâsı çekilmez.

Türkçe Sözlük

(i. F. A.) Söz edebi. Kaba kelimeler kullanmayıp, ifade edilecek mefhumu kapalı anlatma usulü.

Türkçe Sözlük

(i.) 1. Kafa dengi, birbirinden ayrılmayan iki kişiden bahsederken kullanılan Edi İle Büdü sözünde geçer.’ 2. Elinden iş gelmeyen iki kişiden bahsedilirken söylenen «Edi ile Büdü Şakire dudu» deyiminde geçer.

Türkçe Sözlük

(i. A.). (fasîh’ten itaf). Daha veya pek fesâhatlı, enfasîh, en açık ve anlaşılır. Efsah-ı üdebâ-yı Arab = Arap ediplerinin en fasihi. Efsah-ül-kelâm = Açık, anlaşılır sözü, yazısı olan.

İsimler ve Anlamları

(Fars.) (Kadın İsmi) 1.Asılsız hikaye. 2.Masal, boş söz, saçma sapan lakırdı. - Dillere düşmüş, maşhur olmuş hadise.

Türkçe Sözlük

(İĞRİ) (i.). 1. Bir tarafa meyleden, çarpık, doğru olmayan. Ar. muavvec, münhanî: Eğri odun, eğri yol. 2. Kemerli, bükülmüş. Ar. mukavves: Eğri kılıç. 3. mec. Söz ve işinde doğruluk olmayan, yalancı: Eğri adam. 4. Doğru olmayan, yalan. Ar. kâzib: Eğri söz... Doğru olmayarak, bir yandan çarpık: Eğri gitmek: Eğri oturmak, i. Eğrilik, Ar. İvicâc: Eğrisini doğrultmak, eğriden hoşlanmak. Eğri bakmak: 1. Kin ve hiddet nazariyle bakmak. 2. Şaşı olmak. Eğri büğrü = Her tarafı çarpık, muntazam olmayan: Eğri büğrü ağaç. Boynu eğri = 1. Merhamet çeken. 2. Bir çeşit çiçek, iri nergis. Eğri çehre = Ekşi yüz, abusluk. Çehre eğrisi = Gazap, hiddet.

Türkçe Sözlük

yahut İĞTİ (I.). 1. Kekre, acımtrak: Eğti yemiş. 2. Ekşi yüzlü, haşin: Eğti adam. 3. Ters, acı: Eğti söz (eski kelime).

Türkçe Sözlük

(I. A. c.) (m. hadîs). Hadîsler, Hz. Muhammed’in sözleri, (bk.) Hadîs.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(A.) [اقاویل] sözler.

Türkçe Sözlük

(i. A. c.) (müfredi: ekzube dilimizde kullanılmaz). Yalanlar, yalan sözler.

Yabancı Kelime

Fr. écholalie

ruh b. yankılı konuşma

Başka birinin kullandığı söz veya cümleleri anlamsız olarak yankı gibi tekrarlama.

Türkçe Sözlük

Yeryüzünün canlıları içeren bölümü; biyosfer ve karşılıklı etkileşimin söz konusu olduğu atmosfer, hidrosfer ve litosfer kesiti.

Yabancı Kelime

Fr. exposé

özet

Bir yazı veya sözün anlamını daha kısa ve özlü biçimde veren yazı veya söz.

Yabancı Kelime

Fr. extrait

1. öz, 2. tic. hesap özeti, 3. kim. özüt

1. Bir şeyin en kuvvetli veya kıvamlı bölümü. 2. Hesap sahiplerinin hesabına yatan ve söz konusu hesaptan çekilen miktarların dökümünü gösteren cetvel. 3. Bir maddenin herhangi bir yolla elde edilmiş olan özü.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (el = harf-i tarif, hâsıl = husul bulan). Hâsılı, sözün özü, neticesi, hulâsa-i kelâm, netîce-l kelâm, filcümle.

Türkçe Sözlük

(i. A. c.) (m. lafz). Lafızlar, sözler, (bk.) Lafz-lafız.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(A.) [الفاظ] sözler, lafızlar.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Erkek İsmi) - Sözler, sözcükl(Erkek İsmi)

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. söz söyleme sanatı veya yeteneği, hitabet, güzel ve etkili söz söyleme veya yazma, belagat. elocutionist i. belâgat sahibi kimse, hatip.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. etkili ve güzel söz söyleme sanatı, belagat, fesahat. eloquent s. hitabet yeteneğine sahip, açık ve düzgün (ifade); dokunaklı. eloquently z. belagatla.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s., i. boş; yoksun, mahrum; k.dili aç; önemsiz, değersiz, anlamsız, yararsız, nafile, beyhude; verimsiz, meyvasız, semeresiz; bilgisiz, kof; i. boş olan herhangi bir sey. emptyhanded s. eli boş. emptyheaded s. boş kafalı, kuş beyinli. empty word sözlük

Türkçe Sözlük

(EMSAL) (i. A. c.) (m. mesel). 1. Eş, benzer, Fars. mânend, Ar. nazîr: Bunun emsali yoktur, emsalsizdir. 2. Örnek, nümOne, bir müsaade veya resmî işte açıklık olmadığı takdirde dayanılacak örnek: Emsal yoktur; başkalarına emsal olmamak şartıyle buna müsaade olunmuştur. Emsal rakamı (matematik) = Bir sayının kaç misli sayılacağını gösteren rakam. Durub-ı emsâl = Atasözleri, vecizeler. (bk.) Darb-ı mesel.

İngilizce - Türkçe Sözlük

f. sevdirmek. endearment i. okşama, sevgi ifade eden söz veya hareket.

Türkçe Sözlük

(A.). Hallâc-ı Mansûr’un söylediği: «Ben Hakk’ım» mânâsına gelen ve tasavvufta çok geçen meşhur söz.

İngilizce - Türkçe Sözlük

Fr. yaramaz çocuk, soru veya sözleriyle büyükleri güç durumda bırakan çocuk.

İngilizce - Türkçe Sözlük

f. işe almak, tutmak, angaje etmek; işgal etmek, yer tutmak; söz almak, vaat ettirmek; dövüşmek, birbirine girmek, çarpışmak; ilgisini çekmek; meşgul etmek; nişanlanmak; vaat etmek, söz vermek, bağlanmak, taahhüt etmek; mak. birbirine geçmek, birbirin

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. meşguliyet; nişanlanma; randevu; rehin; söz; vaat, taahhüt; çarpışma, dövüşme; belirli bir süre için ücretli iş; mülâkat; çoğ. borçlar. engagement ring nişan yüzüğü, alyans.

Türkçe Sözlük

(i. F.). 1. İlik, düğme. 2. Sözü sohbeti çekilmeyen kaba kimse.

Türkçe Sözlük

(i. Fr.). 1.Eskiden, Katolik inançlarına karşı gelenleri araştırıp cezalandırmak üzere kurulan kilise mahkemelerinin adı. 2.Engizisyon (Latince:inquisitio, soruşturma), Katolik Kilisesine bağlı bir mahkeme sistemi idi. Gerek kararları, gerek siyasi ve dini görüşleri nedeniyle üç büyük engizisyon adından çok söz ettirdi.

Yabancı Kelime

Fr. instrumental

müz. sözsüz

Sözleri olmaksızın çalınan (müzik).

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. elçi, sefir, murahhas, özel görevi olan memur; düzyazı veya şiirde yazar veya şairin özellikle ithaf şeklindeki son sözü. envoy extraordinary and minister plenipotentiary fevkalade murahhas ve ortaelçi, büyükelçiden bir alt derecedeki diplomat.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i.) nükteli kısa şiir, hicviye; nükte, nükteli söz, vecize. epigrammat' ic (s.) nükteli, vecizeli epigram'matist (i.) nükteci, vecize yazan kimse.

Yabancı Kelime

Fr. épilogue

ed. son söz

Bazı edebî eserlerde yer alan son söz niteliğindeki bölüm.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i.) sonsöz, hatime, son; nutkun son kısmı; tiyatro oyun sonuna ilâveedilen kısa söylev veya şiir.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i.) sıfat, lakap; hakaret veya hoşnutsuzluk belirten söz.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(f.) iki anlama gelecek söz söylemek, müphem veya kaçamaklı dil kullanmak. equivoca'tion (i.) kaçamak, çift anlamlı sözle aldatma. equiv'ocator (i.) kaçamak ifade kullanan kimse. equiv'ocator'y (s.) kaçamaklı.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i.) çift anlam, belirsizlik, müphemiyet, kaçamak;müphem söz; kelime oyunu -er sonek -ci; -li; daha (baker, New Yorker,colder gibi).

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Erkek, bülûğa ermiş insan. Ar. recûl, Fars. merd (kadın ve çocuk mukabili). 2. Koca, zevc. mec. Değerli adam, hakkıyle erkek denmeye değer adam, mert, bahadır, ehil: Eroğlu er. Er başı = Onayak. İş eri = Becerikli, elinden iş gelir, eski Osmanlıca’da amele, işçi. Ersiz = Kocasız, dul. Ere varmak = Kocaya varmak, evlenmek. Ere vermek = kızı kocaya vermek, evlendirmek. Söz eri = Söz söylemeye muktedir. Sözünün eri = Sözünde durur, vaadini tutar. Erkek, er kişi. Er keçi = Teke. mec. Cesur, ehil.

İsimler ve Anlamları

(Tür.) (Erkek İsmi) - Sözünden dönmeyen, doğru sözlü.

Genel Bilgi

Takılar hariç üzerimizdeki her giysinin bir fonksiyonu vardır. Peki kravatın boğazı sıkmaktan başka fonksiyonu nedir? Her iki yakayı bir araya getirmekse düğme o işi görüyor. Düğmeleri örtüp giysimizi güzel ve renkli kılmaksa kadınlar niye takmıyor? Pek de kravat sever bir millet olmadığımız açıktır ama ister inanın, ister inanmayın kravatın ortaya çıkışında Türklerin de rolü var.

1660’da Osmanlılar Avusturya ordusuna yenilince o zamanlar Avusturya-Macaristan İmparatorluğu sınırları içinde olan Hırvatistan’dan (Croatia) bir alay asker zaferin kahramanları olarak Paris’e götürüldüler ve kralın huzuruna çıkarıldılar. Bu askerler boğazlarına renkli mendiller takmışlardı. Bu mendiller Romalılar devrinde hatiplerin, ses tellerini sıcak tutmak için boğazlarına sardıkları mendillere benziyordu. Kral çok beğendi ve kendisi de krallık kravatları takan bir alay kurdu. Kravat kelimesi de Hırvat anlamındaki ‘Croat’tan türedi.

Çok geçmeden bu moda İngiltere’ye sıçradı. Hiçbir centilmen boğazına bir şey sarmadan kendini iyi giyinmiş hissetmiyordu. Kravat o zamanlar o kadar yüksek bağlanırdı ki, insanlar vücudunu döndürmeden etrafa bakamıyorlardı, ama hiç olmazsa bir faydası vardı. Kılıç darbelerine karşı boyunu koruyordu.

Kravat çeşitli şekillerde yüzyıllarca yerini korudu, yüzden fazla değişik bağlama şekli geliştirildi. Bağlama şekilleri üzerine kitaplar yazıldı. 1960 gençliğinin düzene baş kaldırması sırasında biraz gözden düştü ama 1970’li yıllardan başlayarak popülaritesi yine arttı. Tabii ki patronlar kravat takınca çalışanlara da başka seçenek kalmıyordu.

Kravatlar erkeklerin elbise dolaplarının en kolay yıpranabilir aksesuarlarıdır. Genellikle erkekler kravatı düğümünün bir tarafından, ince ucunu çekerek çıkarırlar. Halbuki doğru yol kravatı bağlarken hangi hareketleri yaptıysanız, sökerken de ters sıra ile aynısını yapmanızdır.

Kravatı çıkardıktan sonra her iki ucunu birleştirip iki kat yapmanız, parmağınızın üzerine bir kemer gibi sarmanız, parmağınızı içinden çektikten sonra bütün gece o şekilde muhafaza etmeniz uzmanlar tarafından tavsiye ediliyor. Eğer söz konusu olan bir ipek kravat ise sabahleyin de hemen askıya asmanız gerekiyor, bu şekilde içindeki fiberler orijinal şekillerine gelecektir. Son bir uyarı: Üzerinde leke olsa bile ipek kravatları kuru temizlemeye göndermeyin, deforme olabilirler, mümkün olduğunca kendiniz temizlemeye çalışın bu da bir sonuç vermezse dikişlerim söküp mendil olarak kullanabilirsiniz.

İsimler ve Anlamları

(Tür.) (Erkek İsmi) - Güçlü, etkili, sözü geçen kimse.

İsimler ve Anlamları

(Tür.) (Erkek İsmi) - Yiğit sözlü.

İsimler ve Anlamları

(Tür.) (Erkek İsmi) - (bkz.Ersöz).

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(A.) [ اساطير] mitoloji. 2.uydurma sözler.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i.) yürüyen merdiven. escalator clause (i.), A.B.D. hayat pahalılığına göre ücret artışlarını ayarlamak üzere toplu sözleşmelere konan madde.

Türkçe Sözlük

(f.) (aslı esremek ve Çağatay imlâsınca ısramak, ısragamak). 1. Korumak, saklamak, Osm. hıfzetmek. 2. Acıyıp, muhafaza, himaye etmek, korumak: Allah esirgesin! 3. Acıyıp vermemek, kıyamamak. Osm. imsâk etmek: Ben, sizden parayı esirgemem, malını çok esirger. Sözü esirgemek = Çok konuşmamak, az ve düşünerek söylemek.

Türkçe Sözlük

(i.). Arkadaşlık, eş olma hali. Ar. refakat, (musiki) Bir saz veya söze refakat etme: Piyano eşliğinde.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Erkek İsmi) 1.Şerefli, saygın kimsel(Erkek İsmi) 2.Bir yerin zenginleri, sözü geçenl(Erkek İsmi)

Türkçe Sözlük

(e. A.). «Allah’tan af ve mağfiret isterim» mânâsiyle dua olup ikram ve saygı gösterisine karşı dahi tevazu için ve sanki o sözle günaha girilmiş de istiğfar olunuyormuş gibi söylenen nezaket kelimesidir.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Yardımcı fiil olarak isimleri fiil haline getirmeye yarar: İş halletmek, sebat etmek, sükût etmek, bayram etmek. 2. Yardımcı fiil olarak değer anlatan sözlerle beraber kullanılır: Bu eser beş para etmez, iyi ettin de oraya gittin. Bunu söylemekle fena etmedi. 3. Tahammül etmek: Ben gezmeden edemem, oysa o, gezmeden de edebilir. Beni görmeden edemiyor. 4. Zaman anlatan kelimelerle beraber erişmek: Konuşa konuşa sabahı ettik. 5. Bir şeyden mahrum bırakmak: Böyle giderse onu ekmeğinden ederim. 6. Yapmak: Sorma bana neler ettiğini. Çocuk altına etti. Ettiği hayır kendisinin olsun. Ettiği kâr kalmak = Yaptığı kötülüğün cezasını çekmemek. Ettiği yanına kalmamak = Yapılan bir kötülüğün cezasını bulmak.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i.) kaba veya ağır bir söz yerine aynı anlamı veren daha hafif bir söz. euphemist (i.) bu tür hafif söz kullanan kimse. euphemis'tic (s.) hüsnütabir kabilinden. euphemis'tically (z.) hüsnütabirle.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Erkek İsmi) Daha vefalı, cana yakın, sözünde duran.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i.) ünlem, nida, ani olarak söylenen söz; bağırma, telâşla itiraz etme. exclamation mark, exclamationpoint ünlem işareti (!). exclam'ative (s.) ünlem ifade eden. exclam'atory (s.) sevinç, hayret veya keder belirten; gürültülü.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i.) arasöz; konu dışına çıkma, konudan ayrılma.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). başlangıç; nutuk veya yazının giriş kısmı, mukaddeme, önsöz.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s). yayılan, genişleyen,geniş, engin, yayılıp genişlemeye elverişli; şümullü, yaygın; coşkun, ateşli, açık sözlü. expansively (z). yayılarak, genişleyerek; coşkunlukla. expansiveness (i). yayılma, genişleme;coşma.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(f). anlatmak, açıklamak, izah etmek, beyan etmek, belirtmek, tasrih etmek,aydınlatmak, tenvir etmek, tarif etmek; açıklamada bulunmak, izahat vermek. explainaway örtbas etmek tevil etmek, sözü çevirmek. explain oneself kendisi hakkında izahat vermek; mer

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i)., (s). heyecan ifade eden söz; gereği olmayan harf,hece, kelime; anlamı kuvvetlendirici söz; küfür; (s). fazla, boşluğu dolduran, tamamlayan (kelime).

İngilizce - Türkçe Sözlük

(f). tarif etmek; ifade etmek, beyan etmek, anlatmak: yüz ifadesi veya mimiklerle anlatmak, belli etmek; sıkıp çıkarmak, sıkıp içini boşaltmak. express oneself maksadını anlatmak, meramını ifade etmek. express in other terms başka sözlerle anlatmak.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). ifade, deyim, ibare,söz, tabir; eda, yüzdeki ifade veya anlam;sıkıp içini boşaltma; (mat). ifade, ifade işareti. expressionism (i)., (güz san). ekspresyonizm. expressionless (s). ifadesiz, anlamsız, manasız.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(f). irticalen söylemek, hazırlıksız söz söylemek. extemporiza'tion (i). ani olarak tertipleme. extemporizer (i). irticalen söyleyen kimse.

Türkçe Sözlük

(i. A. c.) (m. yevm). Yevmler, günler, (bk.) Yevm. m. gibi. 1. Zaman, hengâm, devir: O eyyâmda, onun eyyâmında. 2. Nüfuz, iktidar: Eyyâm buldu; şimdi onun eyyâmdır. 3. Gemiye müsait rüzgâr: Gemi eyyâm buldu; eyyâm ola (gemici dilinde: heyamola). Gemicilerin demiri alırken söyledikleri sözdür.

Türkçe Sözlük

(i. F.) (ez-ber, göğüsten yahut üstten). Kitaba bakmadan okuma ve buna alışma. Ar. Hıfz: Dersini ezber etti; ezberini öğrendi. Kitaba bakmayarak = Ezberden okuma. Ezbere = Düşünmeden, diline geleni söyleyerek: O, ezbere söz söylüyor.

İsimler ve Anlamları

(Tür.) (Kadın İsmi) 1.Belli bir kurala göre yaratılan ve kulakta haz uyandıran şeşname. 2.Makamla söylenen manzum söz. 3.Beste (bkz.Beste).

Türkçe Sözlük

(f.) 1. Toz haline, yassı hale getirilmek, dövülmek. Osm. sahk olunmak: Bu boya ezilmeden kullanılmaz. 2. Basılmak, ağır bir şeyin altında kalarak veya sıkışarak yamyassı olmak: Arabanın altında kolu ezilmiş; bu portakallar, kavunlar ezilmiştir. 3. Mağlûp olmak, tahammülü pek zor bir sıkıntı altında perişan olmak: Bu arada o biçare ezildi; dert ve kederden ezilip gitti. Ezilip büzülmek = Maksadını açık söyleyemeyip de sıkılarak konuşacak söz bulamamak.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Kadın İsmi) 1.Pek fasih, sözü düzgün adam. 2.Beyaz kulaklı siyah at.

Türkçe Sözlük

FACEBOOK . Facebook Inc, insanların arkadaşlarıyla iletişim kurmasını ve bilgi alışverişi yapmasını amaçlayan bir sosyal paylaşım web sitesidir. 4 Şubat 2004 tarihinde Harvard Üniversitesi 2006 sınıfı öğrencisi Mark Zuckerberg tarafından kurulan facebook, öncelikle Harvard öğrencileri için kurulmuştu. Daha sonra Boston civarındaki okulları da içine kapsayan facebook, iki ay içerisindeki Ivy Ligi okullarının tamamını kapsadı. İlk sene içerisinde de; Amerika Birleşik Devletleri’ndeki tüm okullar facebook’da mevcuttu. Üyeler önceleri sadece söz konusu okulun e-posta adresiyle (.edu,.ac.uk,vb.) üye olabiliyordu. Daha sonrasında da ağ içine liseler ve bazı büyük şirketler de katıldı. 11 Eylül 2006 tarihinde ise facebook tüm e-mail adreslerine, bazı yaş sınırlandırmalarıyla açıldı. Kullanıcılar diledikleri ağlara; liseleri, çalışma yerleri ya da yaşadığı yerler itibarıyla katılım gösterebilmektedirler. Alexa istatistiklerine göre facebook 31 Ekim 2010 itibarıyla; Dünya’nın en fazla ziyaret edilen 2’inci sitesidir. Bunun yanı sıra; Kanada, Güney Afrika ve Norveç’in en fazla ziyaret edilen sitesi;İngiltere ve İsveç’in 2'inci en fazla ziyaret edilen sitesi, Mısır ve Panama’nın 3.üncü ABD, Avustralya ve Türkiye’nin de 5'inci fazla ziyaret edilen sitesidir. Facebook ismini “paper facebooks”dan alır. Bu form A.B.D.üniversitelerinde okulların öğrencilerine, öğretmenlere ve çalışanlara doldurduğu onları tanıtan bir formdur. Facebook’un şu anda 800 milyondan fazla kullanıcısı bulunmaktadır. Site kullanıcılara ücretsizdir ve gelirini banner reklamlarından ve sponsor gruplarından almaktadır (Nisan 2006’da gelirlerin haftalık 1,5 milyon dolar olduğu öne sürülmüştür). Kullanıcılar profilleri fotoğrafları, ilgi alanları, gizli ya da açık mesajları ve arkadaş grupları sergilemektedir. Profillerin gösterimi sadece arkadaşlara görünecek şekilde veya belli ağların dışındakilere açık olmayacak şekilde sınırlandırılabilir. TechCrunch’a göre; A.B.D.’deki üniversitelerdeki öğrencilerin %85’inin facebook’da bir hesabı bulunmakta ve bunların %60’ı her gün bağlanmaktadır. %85 her hafta, %93 her ay bağlananlar arasındadır. Facebook sözcüsü Chris Hughes ise kullanıcıların her gün ortalama 19 dakika facebook’da vakit geçirdiğini söylemektedir. Facebook’un Kurucusu, eski Harvard Üniversitesi Öğrencisi Mark Zuckerberg 13 Mart 2009 itibarıyla facebook’un yeni arayüzü tüm hesaplarda kullanılmaya başlamıştır. Ancak bu arayüz, kullanıcılar arasında ikilik yaratmıştır. Bazı kullanıcılar bu arayüzü çok başarılı bulurken, bazı kullanıcılar protesto etmektedir. Facebook yöneticileri ise bu yeni arayüz için ısrar etmektedirler. Teknik açıdan ise facebook, web otoriteleri tarafından en başarılı Web 2.0 uygulamalarından biri olarak gösterilmektedir. 2006 yılında, MySpace’in News Corporation’a satılmasıyla facebook’un da satılacağı söylentileri çıkmıştır. Zuckerberg ise facebook’u satmak istemediğini belirtmiş ve söylentileri yalanlamıştır. İlk teklifin Viacom tarafından 975 milyon dolar olduğu öne sürülür

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i), (çoğ.) nükteli sözler; kaba nüktelerden ibaret kitaplar.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s). mümin, iman sahibi; sadık,vefakâr, doğru, güvenilir, itimada şayan. faithful to his word sözüne sadık. the faithful müminler, bir dine iman etmiş olanların tümü. faithfully (z). sadakatle, imanla. faithfulness (i).sadakat, iman.

Türkçe Sözlük

(i. A. fah = tuzak’tan Türkçe’leşmiş). Kurulur tuzak. mec. Faka basmak = Dikkatsizlik ve gafletle dokunaklı bir söz söylemek, pot kırmak, baltayı taşa vurmak.

Türkçe Sözlük

(i.). İsmi söylenmek, istenilmeyen veya belli olmayan bir şahıs veya şeyi gösterip «falan» sözünden daha belirli gibi kullanılır: Falanca adam geldi diye haber vermeli, falanca yeı% gideceğim, dedi.

Türkçe Sözlük

(ses taklidi) 1. İhtiyarlıktan dişleri dökülüp sözü anlaşılmaz: Fan fan bir ihtiyar.’2. Böyle söylenilen söz: Onun fan fan lakırdısından ben ne anlarım. Fanfan böceği = Tonuzlan.

Türkçe Sözlük

(i.). Zayıf olmak, ihtiyarlıktan eli ayağı tutmaz hale gelmek (Vefik Paşa merhum bunu Türkçe sanıp kırılmak demek olduğunu ve «fanfan ile bir asıldan bulunduğunu söylüyorsa da, Ar. «fanı» sözünün Arapça’da da böyle bir mânâsı olduğundan dilimize Arapça’dan geçmiş olduğunda şüphe yoktur).

İngilizce - Türkçe Sözlük

(f). saçma sapan sözlerle süslemek.

Türkçe Sözlük

(i. argo). Değersiz, ehemmiyetsiz söz veya şey.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Bir dilin doğru ve hatasız olarak, kolaylıkla söylenmesi ve yazılması. Sözün yanlış ve yabancı yahut pek seyrek kullanılan kelimelerden uzak olmasıyle beraber kaidelere de uygun olması: Fesâhatle söylemek.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (mü. fasihe) (c. füsehâ). 1. Fasahatle söyleyen, bir dili pek doğru ve kaideye uygun olarak söyleyen: Arablar’da pek fasih adamlar yetişmiştir. 2. Fasahatle yani doğru ve kaideye uygun olarak söylenilen (söz); fasîh konuşma. Fesahatle: Fransızca’yı fasîh söylüyor.

Türkçe Sözlük

(FAİDESİZ) (I.). Faydası olmayan. Osm. gayr-i müfîd, gayr-i nâfî, asılsız, boş, işe yaramaz: Faydasız iş, faydasız söz.

Türkçe Sözlük

(I. F.). ilim, hüner, marifet, malûmat. Herheng-i Şuûrt’ye göre bu söz Arapça «kamus» gibi, lügat kitabı mânâsına da geldiğinden, bazı Farsça lügatler bu adla anılır: Ferheng-i Şuurî, Ferheng-i Cihangiri.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(F.) [ فرهنگ] kültür. 2.sözlük.

Türkçe Sözlük

(i. F., A. fesâd = karışıklık, F. Amihten = karıştırmak). Fesâd çıkaran, karıştıran, ikilik yaratan: FesâdAmîz birtakım sözlerle.

Finansal Terim

(Abolition)

Ortaklık faaliyetlerinin esas sözleşme şartlarına bağlı olarak ya da kanunlarda belirtilen şartlardan birinin gerçekleşmesi halinde sona erdirilmesidir. Sözkonusu durum gerçekleştiğinde Ortaklık hisse senetleri Borsa kotundan da çıkarılır.

Türkçe Sözlük

(i. tekrar unsuru). Falan ve fıstık sözlerinin yanı sıra söylenir: Falan festegiz; felan fıstık. Festegiz = Şu, bu; öteberi.

Türkçe Sözlük

(i. A.) Hayret ifade eden bir söz.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). rakam, numara, adet; değer, fiyat; vücut yapısı, endam, boybos; yüz, çehre, sima, gösteriş, görünüş; hal, tavır; şahsiyet, şahıs, resim, suret; (geom). şekil; (edeb). mecaz, istiare; dansta figür. figure dancer figür yapan dansör veya dansöz. figu

Türkçe Sözlük

(Fİ’L) (i. A.) (c. ef’Al). 1. iş, amel, kâr: Fiil-i hayr = İyi iş. Fiil-i şer = kötü İş. Ef’Al-ı hasene = Güzel işler. 2. Tasavvurda kalmayıp meydana ç.ıkan, işlenen, vücut bulan şey, sözden ibaret olmayıp mevcut ve görünür olan iş: Bu niyeti fiile getirirse, fiili sözüne uyuyor. Söz kâfi değildir, fiil lâzım. 3. (gramer) Olayı ve zamanı belli eden kelime, fiil. Fiil-i müteaddî = Yazdı. Fill-i lâzım = Geldi. Fiil-i mâlum = Gördü. Fiil-i meçhOl = Gördüğü. Fiil-i mizî = Geldi. Fiil-i müzârî = Gelir vs. Fa-ülfiil. Ar. fiillerde birinci aslî harf. Ayn-ül-flll = İkinci harfi. Lâm-ül-fiil = Üçüncü harfi. Fiile getirmek, fiile ihrâç eylemek = İcra etmek. Bll-fiil = İşte, işte olarak, sahiden, asâleten, itibârî veya kuvvede yahut vekâlet suretiyle olmayarak: Bilfiil askerlik ettim. Bilfiil bu memuriyette bulunan. Fiil-i şeni = (bk.) Şeni.

Türkçe Sözlük

(Fİ’LEN) (i. A.). İşle, hakikatte, hayalî veya sözle olmayarak, vekâletle değil, şahsen, bizzat: Fiilen askerlik yaptı. Fiilen fukaraya yardım ediyor.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (mü. fiiliyye). 1. Fiilen ve hakikaten icra olunan, gerçekten yapılan, sözde kalmayan, hayalî ve farazî olmayıp gerçek olan: Hizmet-i fiiliye = Fiilî hizmet. Netâic-i fiiliye = Fiilî neticeler. 2. (gramer) Fiil denilen kelime çeşidine ait: Tasrifât-ı fiiliyye — Fiil tasrifleri (çekimleri).

Türkçe Sözlük

(i.). Falan sözü ile aynı mânâdadır. Filan falan, falan filan. Filan festegiz, falan festegiz.

Türkçe Sözlük

(i. Fr.). Fizikle alâkalı (nisbet bildirmek için Arapça ekle yapılan «fizikî» sözü ile aynı mânâyı ifade etmek için uydurulan «fiziksel» sözü yanlıştır).

Türkçe Sözlük

(FİİLİYYAT) (i. A. c.) Fiilen ve gerçekten yapılan şeyler, vücuda getirilen işler, düşüncede ve sözde kalan niyet ve tasavvurlardan veya hayalî, farazî işlerden olmayıp meydanada görülen işler: Ben adamın sözlerine kulak asmam, fiiliyatına bakarım. Fiiliyatı görüldü.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). atma, atış; sıçrayış, fırlayış; hakaret, laf sokuşturma, iğneli söz; hareketli dans; çıIgınlık, eğlence, serbest davranış. have a fling at denemek, yapmaya çalışmak. have one's fling baskıdan kurtulup serbestçe hareket etmek, meydanı boş bulup bol

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s). bilir bilmez söz söyleyen, düşüncesizce söylenmiş (söz). flippancy (i). küstahlık. flippantly (z). düşüncesizlikle, küstahca.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i)., (f). taş veya tahta döşeme, yer, zemin; dip; kat; yasama meclisi salonunun üyelere ayrılmış kısmı; mecliste söz söyleme hakkı; taban ücret, asgari ücret veya fiyat; (f). taş veya tahta döşemek, kaplamak: vurup yere yıkmak; (k).dili şaşırtmak, a

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s). akıcı açık, düzgun, fasih, beliğ, pürüzsüz; sürükleyici (ifade, söz, yazı). fluently (z). akıcı olarak, purüzsüzce, kolaylıkla.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i)., (f). hafif tüy kırpıntı; kuştüyü, yumuşak kürk; yüzdeki ince tüyler, ayva tüyü; (k).dili sahnede kötü okunan bir şey; (f). silkinip tüylerini kabartmak; söyleyeceği sözü unutmak veya yanlış okumak. fluffiness (i). tüy gibi yumuşak olma. fluffy (s

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). halk, ahali; kavim; millet; (çoğ). insanlar, kimseler; (çoğ)., (k).dili akraba, aile, ana baba. folk dance halk oyunu. folk literature halk edebiyatı. folklore (i). halkın malı olan gelenek, inanç, âdet, atasözü ve masallar; folklor, halkbilgisi.

Yabancı Kelime

Fr. folklore

halk bilimi

Bir ülkede yaşayan halkın kültür ürünlerini, sözlü edebiyatını, geleneklerini, törelerini, inançlarını, mutfağını, müziğini, oyunlarını, halk hekimliğini inceleyerek bunların birbirleriyle ilişkilerini belirten, kaynak, evrim, yayılım, değişim, etkileşim vb. sorunlarını çözmeye, sonuç, kural, kuram ve yasaları bulmaya çalışan bilim dalı.

Türkçe Sözlük

(I. Y. Fr.) Sözlü dilde, anlam ayrımı meydana getiren yakın ses birimlerini dil yapısı bakımından inceleyen dil bilgisi kolu.

Yabancı Kelime

Fr. phonologie

ses bilimi

Sözlü dilde, anlam ayrımı oluşturan yakın ses birimlerini, dil yapısı bakımından inceleyen dil bilimi kolu.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). önsöz mukaddeme.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s)., (i). şekil veren, şekil verebilen, teşkil etmeye yarayan; (biyol). büyüyebilir, gelişme eğilimi olan; (i)., gram ek, takı; ekli sözcük.

Türkçe Sözlük

(i. İng. L.). 1. İçinde yüksek bir şahsiyet bulunduğu zaman jemi, otomobil veya binaya çekilen sancak: Cumhurbaşkanlığı forsu; oramiral forsu. 2. Sözünü geçirme, dediğini yaptırma gücü.

Yabancı Kelime

Lat.

toplu tartışma

Dinleyici durumunda olanların da söz alabildikleri belli bir konu üzerinde düzenlenmiş toplantı.

Türkçe Sözlük

(i.). Fotoğraf çeken (fotoğraf sözü yerine yanlış olarak kullanılmaktadır).

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s). açık sözlü, serbest, samimi, içi dışı bir; açık, aşikâr. frankly (z). açıkça, dobra dobra; samimi olarak. frankness (i). açık sözIülük, samimiyet.

Ülke

Başkent: Paris.

Nüfus: 57.840.000.

Yüzölçümü: 543.965 km2.

Komşuları: Güneyde İspanya, Doğuda İtalya, İsviçre, Almanya, Kuzeyde Lüksemburg, Belçika.

Önemli Şehirleri: Marseille, Lyon, Toulouse, Strasbourg, Bordeaux.

Din: %90 Katolik.

Dil: Fransızca (resmi).

Yönetim Biçimi: Cumhuriyet.

Siyasal Partiler.

Sosyalist Parti, Sol Radikal Hareketi Fransız Komünist Partisi, Ulusal Cephe, Fransa İçin Birlik.

Tarih: M.Ö. 58-51’de J. Coesar tarafındn fethedilen Celtic Gaul, 500 yıl boyunca Romalılar tarafından yönetildi. Şarlman zamanında Fransız hakimiyeti Avrupa’nın büyük bölümüne yayıldı. Onun ölümünden sonra Fransa ardıl krallıklardan biri olarak ortaya çıktı.

Monarşi Fransız İhtilali ile yıkıldı. (1789-93) onu Birinci Cumhuriyet izledi, ardından Napolyon döneminde I. İmparatorluk (1804-15), Krallık (1814-48), İkinci Cumhuriyet (1848-52), İkinci İmparatorluk (1852-70), Üçüncü Cumhuriyet (1871-1946), Dördüncü Cumhuriyet (1946-58) ve Beşinci Cumhuriyet (1958’den bugüne dek) kuruldu.

Fransa, Birinci Dünya Savaşı’ndan (1914-1918) Almanya tarafından işgal edildiği zaman ciddi oranda insan gücü ve servet kaybı yaşadı. Versailles Andlaşması ile 1871’de Almanya’nın ele geçirdiği Alsace ve Lorane eyaletlerini geri aldı. Almanya Mayıs 1940’ta Fransa’ya yeniden saldırdı ve Vichy hükümeti ile bir andlaşma imzaladı. Fransa Eylül 1944’te Müttefiklerce kurtarıldıktan sonra 1946’ya dek görev yapacak olan Gen.Charles de Gaulle geçici hükümetin başkanı oldu ve yeni bir anayasa için seçmenlerin onayını almayı başardı. Güçlü yönetici Avrupa Ekonomik Topluluğu bağlamında Fransız ekonomik ve teknolojik gelişmelerini ilerletti.

Fransa 1954’te Hindiçini’den, 1956’da Morocco ve Tunus’tan çekildi. 1958-62’de geriye kalan Afrika topraklarının çoğu özgürlüklerine kavuştu. 1966’da Fransa, NATO’nun askeri emri üzerine bütün askerlerini geri çekti, buna karşılık 60.000 askeri Almanya’da kaldı.

Mayıs 1968’de isyancı öğrenciler Paris’te ve diğer merkezlerde ayaklanarak polisle çatışmaya girdiler, onlara ulus çapında grevleri başlatan işçiler de katıldı. Hükümet, 26 Mayıs’ta grevcilere ücret artışı sözü verdi. De Gaulle, anayasal reformlar hakkında ulus çapında bir halk oylamasını kaybetmesi üzerine Nisan 1969’da görevinden istifa etti.

10 Mayıs 1981’de Francois Mitterand adlı sosyalist aday başkan seçildi. Hükümet Eylül’de 5 büyük endüstriyi ve özel bankaların çoğunu millileştirdi. Bununla birlikte 1986’dan 1993’e kadar Fransa’da pek çok devlet şirketinin satışa sunduğu bir özelleştirme programı izlenmeye devam etti. Mitterand 1988’de ikinci kez 7 yıllık bir dönem için seçildi.

1993’te ülkeye girişler için daha sıkı kurallar getirildi ve hükümetin yabancıları ülke dışına çıkarması kolaylaştırıldı. Haziran 1994’te Ruanda’ya sivilleri devam eden katliamdan korumak amacıyla Fransız askerleri gönderildi.

14 Ağustos 1994’te Çakal Carlos adı ile bilinen uluslararası terörist Sudan’da yakalandı (İlich Ramirez Sanchez), Fransa’ya gönderildi ve orada ömür boyu hapse mahkum edildi.

Korsika

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). özgürlük, hürriyet, serbestlik, azatllı; ihtiyar, irade; açık sözlülük; laubalilik, aşırı samimiyet; serbest düşünüş; muafiyet; fahri hemşehrilik veya üyelik sıfatı; bir şeyi serbestçe kullanma hakkı.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(dilb). bağımsız kalabilen söz.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s). açık sözlu, sözünü esirgemeyen, düşündüğünü söyleyen.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). özellikle elbisede gereksiz süs; yapmacık, gösterişli söz; cici bici şeyler, değersiz süsler.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i)., (s)., (f). ön, baş; ön taraf, ön saf; (bir arsanın) yol kenarı; birleşik hareket grubu, cephe; hareket sahası, mücadele alanı; başkan, sözcü; gizli maksatları örtmek için kullanılan kurum veya şahıs; cüret; takdir; (otelde) sıra kendisinde olan va

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i)., (f). yumuşak bir şekerleme; boş laf, saçma; (matb). son dakikada gazeteye konan parça; (f). uydurmak; acemice iş görmek; saçma söz söylemek; bilya oyununda eli fazla ileri götürmek.

Finansal Terim

(Futures Markets)

Fiyat dışındaki şartları standartlaştırılmış bir vadeli (forward) sözleşmenin işlem gördüğü piyasalardır. Bu piyasalarda sözleşmeye konu teşkil eden ürün kontrat şartlarına uygun olarak ileri bir teslimat tarihinden alınıp satılmaktadır.

Türkçe Sözlük

(i. A. c.) (asıl fazl’ın çokluğu olup teklik gibi kullanılır). 1. Fazla ve lüzumsuz şey veya söz. 2. Had ve hakkı tecavüz, haksız ve meşrû olmayan hal ve hareketi. Bu-I fuzûl (aslı ebu-l-fuzöl) = Fazla ve lüzumsuz söz söyleyen ve tecavüzkârâne harekette bulunan (adam). Türkçe halk dilinde: Fodul = Egoist, serkeş, kibirli, büyüklük taslayan: Fodul adam. Hem kel hem fodul.

İngilizce - Türkçe Sözlük

,g i ingiliz alfabesinin yedinci harfi; miiz sol notasl; argo bin dolar; yerçekimi birimi G clef sol anahtam G flat sol bemol G minor sol minor G sharp müz sol diyez Gstring i kemanda sol teli, kemamn en pes teli; kdili dansözlerin kullandlgı ve b

Türkçe Sözlük

(i. Fr.). Beceriksizce ve yersiz söz yahut davranış.

Yabancı Kelime

İng. gag

sin. ve tiy. gülüt

Skeç, revü, eğlence gösterisi vb.ne eklenen beklenmedik gülünç sözler veya durumlar.

Türkçe Sözlük

(ga uzundur) (i. F.). Galip sıfatiyle, üstün gelen adama yakışır sûrette, galebe çalmışcasına: Galibâne bir tarzla, galibâne hareket ediyor, söz söylüyor.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i karışık ve an lamsız söz, saçma ve boş laf

Türkçe Sözlük

(i. A. gılzet’ten smüş.) (mü. galize). 1. Kaba, çirkin sözler. 2. Edep dışı: Şütûm-ı galize = Kaba küfürler. 3. Sık, yoğun, kalın.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i cesaret, kahramanlık, yiğitlik; kadınlara karşı nezaket; âşıkane soz veya davranış

Ülke

Başkent: Banjul.

Nüfus: 859.000.

Yüzölçümü: 10.689 km2.

Komşuları: 3 Tarafı Senegal ile Çevrili.

Önemli Şehirleri: Banjul.

Din: Müslüman %95.4, Hıristiyan %3.7, Diğer 0.8.

Dil: İngilizce, Mandhka, Wolof.

Yönetim Biçimi: Askeri Rejim.

Tarih: Ülke 1588 yılında İngiltere’nin Afrika’daki ilk sömürgesi oldu. 1965 yılında bağımsız oldu. 1970 yılında İngiliz Devletler Topluluğu içinde bir Cumhuriyet statüsü kazandı. 1981 yılındaki darbe girişiminin ardından, Senegal ile konfederasyon kurdu. Konfederasyon 1989’a kadar sürdü. 24 yıl süren iktidar sonunda 23 Temmuz 1994 yılında Lieut Yahya Jammeh tarafından kanlı bir darbe gerçekleştirildi. Demokrasiye geçiş sözü vermesine rağmen Jammeh politik faaliyetleri yasakladı, potansiyel muhalifleri tutukladı.

Türkçe Sözlük

(i. A. gamz’den imüb.) (mü. gammâze). 1. Herkesin ayıplarını meydana çıkarmaya çalışan, münafık. 2. Câsus, söz yetiştirici.

Türkçe Sözlük

(f.). Söz ulaştırmak, münâfrklık eylemek.

İngilizce - Türkçe Sözlük

f, i tahrif etmek, bozmak, be lirli parçaları seçip kötü bir maksada alet etmek (yazı, söz); i tahrif, bozma; bo zulmuş olan şey; maden alaşımı

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. (çoğ. es, -ses) f. (-sed,-sing) gaz, havagazı; A.B.D. benzin; anestezide kullanılan gaz karışımı; zehirli gaz; (midede) gaz; mad. patlayıcı metan karışımı; argo olağanüstü şey; fevkalade durum; argo boş laf, anlamsız söz; argo insana zevk veren h

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Birinin ardından aleyhinde söyleme, çekiştirme. Ar. fasi ve mezemmet: Kimseyi gaybet etmemeli (birinin gıyabında, aleyhinde söylenen söz gerçekse gaybet, değilse iftirâ denir). 2. (fıkh) Kaybolma, meydanda bulunmama, (bk.) Gıybet.

Türkçe Sözlük

(i.). Arkadan herkesin aleyhinde söz söyleyen, çekiştiren. Ar. fassâl, zemmâm.

Türkçe Sözlük

(f.). Geç bırakmak, te’hir etmek, sonraya bırakmak, te’cil etmek: Rüzgâr, vapuru geciktirdi. Söze tutup beni işimden geciktirdi. Şu kitabı bana verin de geciktirmeden geri vereyim.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Bir baştan bir başa yürütmek, geçme işini yaptırmak. Osm. mürûr ve ubûr ettirmek, imrâr etmek: Askeri çarşrnın içinden geçirdiler. Talebesini her gün önünden geçirir. 2. Atlatmak, öbür tarafa nakletmek: Kayıkla nehirden geçirdi. 3. Nakletmek, yer değiştirmek: Kışın çocukları öbür odaya geçireceğiz. 4. Tecavüz ettirmek: Sürünüzü bizim otlağa geçirmeyin. Hududun ötesine asker geçirdi. 5. Durdurmak, sükûnet buldurmak, gidermek, iyi etmek: O ilâç dişimin ağrısını geçirdi. 6. Tesir ettirmek, dinletmek: Sözünü geçiremedi. 7. Tedavül ettirmek: O parayı geçirmiş. Bu malı Anadolu’da geçirebilirsiniz. 8. Vazgeçirmek, döndürmek sarf-ı nazar ettirmek: Kendisini o fikirden geçirmeli. Ben onu, o fikirden, o tabiattan geçirdim. 9. Bir yandan sokup öbür yandan çıkarmak: İğneye iplik geçirmek, düğmeyi iliğe geçirmek. 10. Takmak, koymak, Osm. vaz’ ve ilka etmek: Çerçeveye cam geçirmek. 11. Kaplamak, yapıştırmak, çevirmek, örtmek: Levhaya çerçeve, kitaba kap, yorgana yüz, duvara kâğıt geçirmek. 12. Sürmek: Şu tavana bir kat daha boya geçirmeli. Vernik, lostra geçirmek. 13. Sokmak, idhal etmek. Diş geçirmek = Zarar edebilmek veya sadece tesir edebilmek: O, bana diş geçiremez. Ele geçirmek = 1. Tutmak, Osm. derdest etmek. 2. Nadir ve bulunması müşkül bir şeye sahip olmak. Zimmete geçirmek = İdaresiyle görevli olduğu parayı kendi için harcamak veya çalmak. Kılıçtan geçirmek = Katl-i Am etmek. Kırıp geçirmek = Tahrip etmek. Gözden geçirmek = Baştanbaşa, fakat sathî şekilde incelemek. Göğüs geçirmek = 1. İç çekmek. 2. Biri hakkında intikam beslemek. Gömlekten, yakadan geçirmek = Oğulluğa kabûl etmek. Osm. tebennî eylemek.

Genel Bilgi

Çocuk annesine sormuş: ‘Anne gelinlerin giysisi niçin beyaz renkte?’ Annesi cevaplamış: ‘Beyaz renk masumiyetin ve mutluluğun sembolüdür.’ Çocuk tekrar sormuş: Teki o zaman damatlar niçin siyah giyiyorlar?’

Eski Roma’da gelinliklerin rengi sarıydı. Gelinler yine sarı renkte peçe takıyorlardı. Peçe evli ve bekar kadınları ayırt ediyordu. Ortaçağlarda ise gelinliğin rengi üzerinde pek durulmadı. Kumaşın kaliteli ve gösterişli olması daha önemliydi. Herkes en iyi elbiselerini giyiyordu, renk de herkesin kendi tercihine göreydi.

Beyaz gelinlik adetinin yaygınlaşması 16. yüzyılda olmuştur. Bu yıllarda kraliyet ailesi gelinlerinin gümüşi renkte gelinlik giymeleri gelenekti. Kraliçe Viktorya bunu reddetti ve beyaz gelinlik giymekte ısrar etti.

Bundan sonra İngiliz ve Fransız yazarlar, beyaz rengin masumiyetin simgesi olduğu konusunu işlemeye başladılar. O dönem ahlakına göre bekaret evliliğin vazgeçilmez koşulu olduğu için beyaz gelinlik adeti tuttu. Evlenirken beyaz giysi giymek genç kızların bekaretlerini topluma ilan etmelerinin vasıtası oldu.

Gelinlikle ilgili bazı batıl inançlar da var. Bunlara göre gelinin gelinliğini bizzat kendisi dikmesi, damadın düğünden önce gelini gelinlikle görmesi, gelinin gelinliği düğünden önce giymesi uğursuzluk getiriyor.

Söz evlenmeden açılınca evlilik yüzüğünden de bahsetmek gerekiyor. İnsanların evlenince yüzük takmaları eski Mısırlıların inançlarına dayanıyor. Milattan 2800 yıl önce Mısır’da yaşayanlar dairenin veya halka şeklindeki cisimlerin, başlangıç ve bitiş noktalarının olmaması nedeni ile sonsuzluğu temsil ettiklerine inanıyorlardı. Yüzük evliliğin sonsuza dek süreceğini simgeliyordu. Sonra bu inanç ve adet Romalılar vasıtası ile iyice yaygınlaştı. Kazılarda o devirlere ait çok ilginç evlilik yüzüklerine rastlanılmıştır.

Evlilik yüzüğünün sol ele ve sondan bir önceki parmağa takılmasının sebebi ise modern tıbbın gelişmesinden önceki devirlere ait yanlış bir insan anatomisi bilgisidir. O zamanlarda dolaşım sistemimizdeki ana damarın sol elimizde bu parmaktan başlayıp kalbimize gittiği sanılıyordu. Böylece buraya takılan yüzükler evli çiftin kalben bağlılığını simgeliyordu. Gerçi şimdi damarların nereden gelip nereye gittiği biliniyor ama bu da bir adet olarak kaldı.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Gelmek, beriye hareket etmek. Ar. vürûd, Fars. Amed: Babam dün geldi. Her akşam eve gelir. Çocuklar şimdi okuldan gelecektir. 2. Geriye dönmek, Osm. rücû etmek: Gidip gelme: Osm. azîmet ve avdet: Gittiği ‘yerden gelmez. Git ama, çabuk gel. 3. Girmek, yaklaşmak, başlamak, olmak: Yaz geldi. Ramazan geliyor. Tatil, imtihan geliyor. 4. Yetişmek, Osm. vusûl, muvasalat etmek: Vapur kaçta gelir? 5. Ortaya çıkmak, belli olmak, Osm. zuhûr etmek, peydâ olmak, hâsıl olmak, tebâdür eylemek. Kendisine bir alıklık geldi, iki günde bir sıtma gelir. Hatırıma, aklıma geldi. 6. Dokunmak, isabet etmek, rasgelmek: Başına bir taş geldi. Başına bir musibet gelmiş. Gelen çekilecek. 7. Uymak, uygun ve muvafık olmak, yakışmak: Bu palto bana gelmez. Bu kıyafet benim yaşımda bulunanlara gelmez. Bu hesap işinize gelir mi? 8. Tesadüfen olmak, bulunmak, çıkmak, tesadüf etmek: O çizme bana dar, kısa geldi. Yediğim yemek mideme ağır geldi. Yağan yağmur ekinlere çok iyi geldi. 9. Ğörünmek zannolunmak: Bu yol bana pek uzun geldi. Bu meyve size acı gelmedi mi? Bana öyle geliyor ki = Zannediyorum. 10. Çekmek, tahammül etmek, dayanmak: Bu at yüke gelmez. Ben çok yürümeye gelmem. O adam şakaya, latifeye gelmez. 11. Netice vermek, Osm. intâc olunmak, netice suretiyle hasıl olmak, müncer olmak: Bundan ne gelir? Bundan çok şey gelebilir. Bu hal neden gelir? 12. Dûçâr olmak, uğramak: Aha gelmek. Ahıma geleceksiniz. 13. Gelir getirmek, irâd olmak, vâridat ve aidat suretinde hasıl olmak: Çiftlikten, malından, vakıftan kendisine senede bir kaç bin lira gelir. 14. Kabûl etmek, muvafakat eylemek: Sonunda benim sözüme geleceksiniz. O da benim fikrime geldi. 15. Kabil olmak, uymak: Hesaba, kaleme, imlâya, tarife gelmek. 16. Çıkmak, görünmek, Osm. sudûr etmek, sâdır olmak: Benden öyle iş gelmez. O adamdan böyle bir iş gelebilir mi? 17. Yalandan göstermek veya görünmek: Görmezden gelmek = Görmez gibi olmak. Bilmezden gelmek — Bilmez gibi olmak, tecahül etmek. Arkadan gelmek = Takip etmek. Aşağı gelmek: 1. İnmek, Osm. nüzul etmek. 2. Yıkılmak, düşmek. Ağıra gelmek = Güce gitmek, hiddete sebep olmak. Elden gelmek = Mümkün olmak, iktidar dahilinde olmak: Bu iş benim elimden gelmez: Ben yapmaya muktedir değilim. Elden gelen = İktidar dahilinde olan, kabil ve mümkün olan: Elden geleni esirgememeli, yapmalı. Elden ne gelir: Ne yapılabilir? Ele gelmek = 1. Yakalanmak, tutulmak, Osm. ahz ve girift olunmak. 2. Sahip olunmak, tasarruf olunmak, müyesser olmak: Böyle bir mal kolay ele gelmez (geçmez). İçeri gelmek = Girmek, Osm. dühûl etmek. İçe gelmek = Kalbe doğmak, Osm. sünûh etmek. İşe gelmek = Yaramak, kullanılabilir olmak. İleri gelmek = Netice çıkmak: Bu hal neden ileri geliyor? İlerigelen = Hatırlı kimse: Kasabanın ilerigelenleri: Eşraf ve Ayânı. İmâna gelmek = 1. İnanmak, Müslüman olmak, Osm. ihtidâ etmek. 2. mec. Sonunda doğruyu kabul etmek, kanmak. Başa gelmek = 1. Üste çıkmak, Osm. tasaddur etmek. 2. Vuku bulmak. Derde uğramış olmak: Başıma bir belâ geldi. Başıma geleni bilseniz. Başıma neler geldi. Başı taşa gelmek

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. genellik, umumiyet, umumilik. generalities i. genel konular, kesinlik ifade etmeyen söz .

Yabancı Kelime

Fr. génitif

db. tamlayan durumu

Ad görevindeki sözün taşıdığı kavramı başka bir kavrama -ın / -in / -un / -ün, -nın / -nin / -nun / -nün ekiyle bağlayan durum.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. (çoğ. men) kibar adam, efendi, terbiyeli adam, nazik adam, iyi bir aileye mensup erkek, çelebi, centilmen. gentleman's agreement karşılıklı söz vermeye dayanan anlaşmaç gentlemanat arms iç kral muhafızlarından biriç gentleman farmer kendi zevki iç

Türkçe Sözlük

(i. Y.). Matematik ilminin, cisimleri ve şekilleri inceleyen kısmı, (bk.) Hendese. Geometri, matematiğin uzamsal ilişkiler ile ilgilenen alt dalıdır (Eski adı: Hendese). Yunanca Γεωμετρία “Geo” (yer) ve “metro” (ölçüm) birleşiminden türetilmiş bir isimdir. Geometri, arazi ölçümü sözcüklerinden türetilmiştir. Herodot (i.Ö.450), Geometrinin başlangıç yerinin Mısır olduğunu kabul eder. Ona göre geometri kavramı Mısır kö­kenlidir. Sözcüğün kullanımı da Eflatun, Aristo ve Thales’e kadar gider. Yalnız Öklit geometri sözcüğü yerine Elements sözcüğünü yeğlemiştir. Elements sözcüğünün Yunanca karşılığı stoicheia sözcüğüdür. Bir kümenin üzerine konan ve kümenin öğelerini birbirleriyle ilişkilendiren bir uygun yapı, geometri yapılmasını olanaklı kılar. Bir düzlemin üzerine doğal olarak konacak ve sezgisel uzaklık duygusunu gözetecek “lise geometrisi”nin adı Öklit geometrisidir. Bu geometrinin tarihsel olarak ilginç ve önemli bir özelliği paralellik belitidir. Bu beliti sağlamayan ama geri kalan tüm belitleri sağlayan geometrilere Öklit dışı geometriler denir. Bunlara örnek olarak Hiperbolik geometri ya da küresel geometri verilebilir. Günümüzde kullanılan doğru, yay, ışın, açı ortay, kenarortay gibi birçok temel geometri teriminin Türkçe’leri Mustafa Kemal Atatürk’ün Geometri adlı eserinde yazılan eserde önerdiği terimlerden yararlanılarak kullanılmaya başlanmıştır. Geometri günlük yaşamın hemen her alanında gereklidir. Geometride uzunluk, alan, yüzey, açı gibi kavramlar bazı nicelikleri belirlemede kullanılır. Geometri’nin en çok iç içe olduğu dallar; cebir ve trigonometri, mimarlık, mühendislikler (Yol, köprü, yapı, makine, gemi ve uçak yapımı; maden, su ve elektrik işleri gibi bayındırlık ve zanaatla ilgili teknik çalışmalar, vb.), endüstiryel alanlar, simülasyonlar, bilgisayar programları ve grafikleri, sibernetik, tasarım, sanat vb. dir geometrinin kullanılmadığı meslek ya da alan yok gibidir desek yerinde olur. Geometri ve sanat bir sanat eserlerinin geometrik olması onlara estetik değerler kazandırmıştır. Ünlü ressam Leonardo da Vinci’nin resimde vücut oranları üzerine yaptığı çalışmalar, çizdiği eskizler bulunmaktadır. Bu orana Altın Oran denmektedir.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Doğru, Ar. sahîh, vâkî, muhakkak: Gerçek haber, gerçek söz. 2. Sahte olmayan, hakiki, halis: Gerçek altın, gerçek sırma. Gerçek insan. 3. Sadık, yalan söylemez: Gerçek adam, gerçek dost, gerçeksiniz. 4. Gerçekten, doğru, hakikaten: Gerçek söylüyorum. Gerçek geldi mi? 5ı Tamam, iyi hatırıma geldi: Gerçek size bir şey söyleyecektim. Gerçek, o iş nasıl oldu? 6. Doğruluk, sıhhat, hakikat: Gerçeği söylemek. Gerçekten = t. Filvâkî, filhakika, hakikaten: Gerçekten öyledir. 2. Hakikî, sahih, sahte olmayan.

Türkçe Sözlük

(i.). Doğruluk, sıhhat, hakikat: Bu sözün gerçekliğini temin edebilir misiniz?

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Art, jirka, kıç, halef: Evin, geminin, kervanın gerisi. 2. Bir şeyin sonra gelen kısmı, son, art: Kışın, soğuğun, alınan haberlerin gerisi. 3. insan ve hayvanın arkasındaki organ, kıç, kuyruk. Ar. acz, verâ: Tavuğun gerisi. 4. Alt taraf, Ar. mâbâd: Gerisi gelecektir. Gerisi bundan iyidir. 5. Dönüş, avdet; arkaya doğru hareket: Sağdan geri, soldan geri. 6. Arkada bulunan, art, halef, Fars. pesîn: Binanın, geminin geri tarafı, kervanın geri kısmı. 7. Sonraki, Ar. muahhar, ait: Hikâyenin geri kısmı, yazın geri sıcakları. 8. Aşağı bulunan, Fars. dön. Derste arkadaşlarından geridir. 9. Gerçek vakitten az gösteren, ileri mukabili: Sizin saat geridir. 10. Arkada, artta: Geri kalmak, geri geri gidiyor. 11. Sonra, Ar. bâde, muahhar: Şimden geri. 12. Tekrar, yine: Geri gitmek, geri dönmek, geri çevirmek, geri vermek. Katılan harflerle beraber yer ve zaman zarfları teşkil eder: Geriden, geride, geriye, gerisince: Geride kalmak, geriye dönmek, geriden yürümek, gerisince gitmek. Geri almak = Tekrar almak: Malımı beğenmezse geri alırım. Bu sözü geri alın. Gerisini almak = Kalan kısmı da yapıpı bitirmek: O işin gerisini aldınız mı? Ayakları geri geri gitmek = Gönülsüz ve istemiyerek gitmek. Geri çevirmek = İade etmek, yüzgeri etmek. Geri dönmek = Avdet etmek. Geri durmak = Teşebbüs etmemek, karışmamak, ictinâb etmek, çekilmek. Geri kalmak = 1. Diğerlerine yetişememek, arkada kalmak: Arkadaşlarından geri kaldı. O, kimseden geri kalmıyor. 2. Tehir olunmak, geciktirilmek, muvakkaten vazgeçilip yapılmamak: O iş geri kaldı. 3. Uzak olmak, vazgeçmek: Çalışmaktan geri kalmıyor. 4. Gecikmek: Bugün vapur geri kaldı. Geri koymak = Tehir etmek, sonraya bırakmak. Geri gelmek = Geri dönmek. Geri gitmek = Çökmek, çözülmek. Geri vermek = Red, iade etmek.

İngilizce - Türkçe Sözlük

f. söz söylerken el hareketleri yapmak, jestler yapmak. gesticula'tion i. jestler yapma. gestic'ulator i. konuşurken eliyle hareketler yapan kimse. gestic'ulatory s. jest kabilinden.

Türkçe Sözlük

(f. aslı geidirmek). 1. Gelmesini sağlamak, uzak yerden yakına sevk ve nakletmek. Osm. celb ve ihzar, sevk ve İsâl eylemek: Yemeği getirin. Çeşmeden su, çarşıdan kumaş getirdiler. Avrupa’dan hayli hediyeler getirmiş. 2. Beyan etmek, nakletmek, zikretmek: Her kaideye bir misal getirmek: Her sözde bir hadîs-i şerif getirir. İddiasını isbat etmek için Mevlânâ’nın bir beytini, filânın bir sözünü getirdi. 3. Koymak, vaz’etmek; sokmak: Yoluna getirmek, fiile, kuvveden fiile getirmek, meydana, vücuda getirmek. 4. Uydurmak, tatbik etmek: Kumaşı dalı dalına getirmek, yazıyı satırı satırına getirmek: Terzi şu paltonun yakasını iyi getirmemiş. 5. Kalbetmek, çevirmek, döndürmek: Kuraklık, ekinleri bu hale getirdi. Araplar vaktiyle bütün Kuzey Afrika ve Doğu ahalisini İslâm’a getirmişlerdir. 6. icab etmek, meydana gelmesine sebep olmak, ortaya çıkarmak, vermek: Bu rüzgâr kar getirir. Bu hava sıtma getirir. Ham meyve hastalık getirir. Bu ilâç bana bir sersemlik getirdi. 7. Hâsıl ve peydâ etmek, uğramak, dûçâr olmak: Pişmanlık, merak, sevda getirmek. İmana getirmek -İnandırmak. mec. Yoluna koymak, ıslah etmek. Bir yere getirmek: Toplamak, cem’etmek, biriktirmek. İki ucunu bir yere getirmek = idare etmek, gelirini giderine dengeli hâle getirebilmek. Hak getire = Allah vere, yok. Hatıra, zihne, akla getirmek = Hatırlamak, düşünmek. Dört ayağını bir yere getirmek = Var kuvvetini vermek, elden geleni uzak etmemek. Dünyaya getirmek = Doğurmak. Dile getirmek = Teşhir etmek, aleyhinde söz söylenmesine sebebiyet vermek. Sonunu getirememek = Nihayette başarısız olmak, varını kaybetmek. Geri getirmek = İade etmek. Geviş getirmek = (geviş getiren hayvanlar) Yediklerini tekrar ağza getirip çiğnemek. Yerine getirmek = İcra, ifâ etmek, yapmak: O, vaidlerini yerine getirir.

Türkçe Sözlük

(i. F.). 1. Elmas, cevher, mücevher. 2. Bir şeyin aslı ve mayası, cevher. Gevher-riz = Cevahir akıtan, dağıtan, mec. Güzel söz söyleyen. Gevher-nltâr = Cevahir serpen, mec. Fevkalâde söz veya şiir söyleyen.

Türkçe Sözlük

(i. F.). 1. Cevâhir serpen. 2. Fevkalâde söz ve şiir söyleyen.

Türkçe Sözlük

(i. F.). 1. Cevher seçici, saçan. 2. Çok güzel söz ve şiir söyleyen.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Geviş getiren memeli hayvanların, yedikleri şeyi tekrar ağıza getirip yeniden çiğnemeleri: Deve de, inek ve koyun gibi geviş getirir. 2. mec. ihtiyarların çenesinin gayr-ı ihtiyârî titremesi. Ağız gevişi = mec. Her zaman söylenen söz, Ar. vird-i zeban.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. çabuk ve anlaşılmaz söz, karışık söz.

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Yeterlilik, yeter olma, lüzumu kadarına sahip olup fazlasını istememe. Ar. iktifa, kifayet: Tamahkâr adam gınâ bilmez. Kanaat sahibi gınâ getirince daha fazlasını istemez. 2. Zenginlik, servet: Erbâb-ı gınâdan. 3. mec. (Türkçe): Usanç, bıkma: Artık bu yemekten gınâ. Bu adam durmadan kendinden bahseder, artık söylediği sözler gınâ verdi.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Girmek işi ve tarzı. Ar. duhul: Onun kapıdan girişi insanı korkutur. 2. Girilecek yer ve taraf. Ar. medhal: Binanın en ziyade girişine dikkat etmeli. Girişi gösterişli olmalı. 3. Başlangıç, Ar. Şürû, mübâşeret, ibtidâr: Söze, bahse girişi. Giriş çıkış = Bir çeşit ufak çocuk oyunu.

Türkçe Sözlük

(i. A.) Birinin gıyâbında, aleyhinde söz söyleme, çekiştirme. Ar. fasi ve mezemmet: Kimseyi gıybet etmemeli (birinin gıyabında aleyhinde söylenen söz gerçekse gıybet, değil ise iftira denir) 2. (fıkh) Kaybolma, meydanda bulunmama. Gaybet.

Türkçe Sözlük

(i.). Arkadan herkesin aleyhinde söz söyleyen, çekiştiren. Ar. fassâl, zemmâm.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Saklanmış, saklı, görünmez, Ar. hafî, mestur, mektûm, Fars. nühüfte: Gizli kapı, gizli söz. 2. Sır: Onun bir gizlisi vardır. Gizli olarak, gizli şekilde: Bana gizli söyledi. Gizli kapaklı = Saklanan, söylenmeyen: Bu gizli kapaklı bir şey değildir.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. anlaşılmaz sesler veya sözler; bilinmeyen veya hayali bir dilde konuşma.

İngilizce - Türkçe Sözlük

f. tevil etmek, söze veya davranışa başka anlam vermek.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. vecize, atasözü, darbımesel.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i.), (k.dili) karışık ve anlamsız yazı veya söz .

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i.) incili şerif; dört incilden biri; iyi haber, müjde; doğru söz, hakikat; akide. gospel truth asıl hakikat.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Gördürmek, Osm. izhâr, ibrâz etmek: Size bir kitap göstereyim. Aldığı atı bana gösterdi. 2. Öğretmek, anlatmak, İlâm etmek: Bana yolu gösterdiler. Ders gösteriyor. Bilmeyenlere doğruyu göstermeli. 3. Çıkarmak, gözüktürmek, takdim etmek, kaçırmamak: Akrabasına kızlarını gösteriyor. 4. Tanıtmak: Kendini göstermek istiyor. 5. Delâlet etmek, delil olmak: Birtakım viraneler orada vaktiyle bir şehir bulunmuş olduğunu gösteriyor. 6. İspat etmek, kabûl ve takdir ettirmek: Bu sözümün doğruluğunu size göstereceğim. Cesaretini gösterdi. 7. Tayin etmek: Kendisine yer gösterdi. Bana iş göstermediler. 8. Karşısında tutmak: Ateşe göstermek, aydınlığa göstermek. 9. Saklamamak, meydana koymak: Hiçbir kitabını göstermez. 10. Güzellik ve yakışıklığını meydana çıkarmak veya arttırmak: Kadını kıyafet gösterir. Atı takım gösterir. Ahşap yapıları gösteren boyadır. 11. Vermek, hasıl etmek, Osm. ikaa eylemek: Allah göstermesin. Kader bana sonunda onun hastalığını da mı gösterecekti? 12. Olduğundan genç görünmek: Elli yaşında vardır ama göstermiyor. 13. Belirtmek, şekil ve biçimini ortaya koymak: Bu ayna iyi gösteriyor. Bu dürbün İyi göstermiyor. Bakalım Aytne-i devran ne sûret gösterir? Parmakla göstermek = Şöhreti olmak: Onu parmakla gösterirler.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Yakından uzağa doğru taşınmak: Bu sandık vapura götürülecektir. Onun buraya getirilmesi kolay ama tekrar oraya götürülmesi zordur. 2. Kaldırılmak, katlanılmak: Ağır sözler kolayca götürülemez. 3. Koparılıp alınmak: Kolu bir gülle ile götürüldü. Nehre düşüp götürüldü.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i.) Latince veya Yunanca vezin sözlüğü.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i.), (s.) Yunanlı, Grek; Rum kilisesine mensup kimse, Rum; Yunan kültürünü seven kimse; Yunanca; anlaşılması güç söz; (s.) Yunanistan'a, Yunanlılara ve dillerine ait. Greek Church Ortodoks kilisesi. Greek cross dört kolu eşit haç, Ortodoks haçı. Greek f

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i.) tumturaklı söz. grandiloquent (s.) tumturaklı.

Ülke

Coğrafi Verileri

Konum: Kuzey Amerika’nın kuzeyinde, Kuzey Buz Denizi ile Atlas Okyanusu arasında, Kanada’nın kuzeyinde yer almaktadır.

Coğrafi konumu: 72 00 Kuzey enlemi, 40 00 Batı boylamı.

Haritadaki konumu: Arktik Bölge.

Yüzölçümü: 2,166,086 km².

Kara komşuları: 0 km.

Sınırları: 44,087 km.

İklimi: Kuzey kutbu iklimi. Ortalama sıcaklığın 7 C olmasına karşın iklim kuru ve güneşlidir. Kışlar soğuktur ve buzlu bölgelerde sıcaklık yazın bile donma noktasının altındadır.

Arazi yapısı: Ülkenin beşte dördü buz tabakasıyla kaplı olup adanın ortalarına doğru buzlar bir hayli irtifa kazanır ve ada, kocaman bir beyaz kubbe görünümü alır.

Deniz seviyesinden yüksekliği: en alçak noktası: Atlas Okyanusu 0 m; en yüksek noktası: Gunnbjorn 3,700 m.

Doğal kaynakları: Çinko, kurşun, demir, kömür, molibden, altın, platin, uranyum, balık, fok balığı, balina, hidro enerji, petrol ve doğal gaz.

Coğrafi Not: Grönland Buz Katmanı, Antarktika`dan sonra dünyanın ikinci büyük buz kütlesidir.

Nüfus Bilgileri

Nüfus: 56,361 (Temmuz 2006 verileri) Nüfusun büyük kesimi batı kıyısındaki küçük kasabalarda yaşar.

Nüfus artış oranı: %-0.03 (2006 verileri).

Mülteci oranı: -8.37 mülteci/1,000 nüfus (2006 tahmini).

Bebek ölüm oranı: 15.4 ölüm/1,000 doğan bebek (2006 tahmini).

Ortalama hayat süresi: Toplam nüfus: 69.94 yıl.

Erkeklerde: 66.36 yıl.

Kadınlarda: 73.6 yıl (2006 veriler).

Ortalama çocuk sayısı: 2.4 çocuk/1 kadın (2006 tahmini).

HIV/AIDS - hastalığı olan insan sayısı: 100 (1999).

Ulus: Grönlandalı.

Nüfusun etnik dağılımı: Grönlandalı %88, Danimarka ve diğerleri %12 (Ocak 2000).

Din: Evangelist Luthercilik.

Diller: Grönlandaca (Eskimo dialekti), Danimarkaca, İngilizce.

Yönetimi

Ülke adı: Geleneksel adı: Grönland.

yerel adı: Kalaallit Nunaat.

ingilizce: Greenland.

Bağımsızlık durumu: Grönland, Danimarka Krallığı’na bağlı bir adadır. Grönland’ın savunmasında ve dışişlerinde Danimarka söz sahibi olmakla beraber Grönlandlılar 1979’da yer alan bir anlaşma sonunda içişlerinde krallığa bağlı olmaktan kurtuldular.

Yönetim biçimi: Federal Demokrasi.

Başkent: Nuuk (Godthab).

İdari bölümler: 3 bölge; Avannaa (Nordgronland), Tunu (Ostgronland), Kitaa (Vestgronland).

Bağımsızlık günü: yok (Danimarka Krallığı’na bağlıdır).

Milli bayram: Haziran 21 (en uzun gün).

Anayasa: 5 Haziran 1953 (Danimarka Anayasası).

Hukuk sistemi: Danimarka.

Üye olduğu uluslararası örgüt ve kuruluşlar: ICC (Milletlerarası Ticaret Odası), NC, NIB (İskandinavya Yatırım Bankası).

Ekonomik Göstergeler

Ekonomiye genel bakış: Topraklarının ancak %1’i tarıma elverişli olduğundan buranın yerlileri olan Eskimolar balıkçılık ve avcılıkla geçinmektedir.

GSYİH: Satınalma Gücü paritesi - 1.1 milyar $ (2001 veriler).

Enflasyon oranı (tüketici fiyatlarında): %1.6 (1999 veriler).

İş gücü: 24,500 (1999 veriler).

İşsizlik oranı: %10 (2000 veriler).

Endüstri: Gıda maddeleri, el sanatları, post, küçük tersaneler.

Elektrik üretimi: 295 milyon kWh (2004).

Elektrik tüketim

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i.), argo laf, boş söz.

Türkçe Sözlük

(i. F.) (Farsça’da dedi ve söyledi demektir). Söz, lâkırdı: Güft 0 gO = Dedikodu. Ar. Kıyl ü kaal; güft ü »enîd = Duyulan şeyler, Ar. mesmûAt.

Türkçe Sözlük

(i. F.). Söz, lâkırdı. Güft»ra gelmek = Söz söylemek.

İsimler ve Anlamları

(Fars.). - Söz, kelam. - Erkek ve kadın adı olarak kullanılır.

Türkçe Sözlük

(I. F.). 1. Söylenmiş. 2. Musikiye tatbik olunan bir şarkı, tiyatro oyunu vesairenin nazmı, musikisi dışında kalan sözleri, şiir kısmı, beste mukabili: Filân operanın güftesi Victor Hugo’nun, bestesi ise Verdi’nindir.

İsimler ve Anlamları

(Fars.) (Kadın İsmi) 1.Söyleniş, söylenmiş. 2.Bir söz eserinin bestelenmiş bulunan manzum sözleri.

Türkçe Sözlük

(I. F. güher = elmes, bârîden = yağdırmak). Cevâhir yağdıran, pek faydalı, mec. Çok güzel şiir ve söz.

Türkçe Sözlük

(i. F ). Güzel kokululuk. mec. Hoş ve güzel sözlülük.

Türkçe Sözlük

(I.). Gülmesine sebep olmak, gülmeye mecbur etmek, işitenin veya görenin gülmesine yol açacak bir söz söylemek veya bir iş yapmak: Akşam bizi çok güldürdü. Kendine güldürmek = Kendini maskara etmek: Kendine Alemi güldürüyor.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. İnsana mahsus olan bir duygu ile «kahkah» diyerek veya sessiz ve ekseriya ağzı açarak ve dişleri göstererek duygusunu açığa vurmak, Ar. dıhk, Osm. hande etmek: Bunu işitince, görünce güldü; bu adam daima güler. 2. Sevinmek, eğlenmek, cünbüş etmek: Ahbapça gülüp oynadık; güldük, eğlendik. 3. Alay etmek, biriyle eğlenmek, birini maskaraya almak, Osm. istihza etmek: Bu sözü her yerde söyleme sana gülerler; hâline Alem güler; herkes güler, o sâhi zanneder 4. Memnun olmak, sevinmek, teselli bulmak: O biçare yetimler de gülsün. Bir göz gülmek = Kederle karışık gülmek. Bıyık altından gülmek, sakala gülmek = Pek belli etmeyerek gizlice gülmek ki, bazen alay ve bazen tasdik makamında olur. Kıskıs gülmek = Gülmeyi zaptedemeyip istemeyerek kesik bir suretle gülmek. Kahkaha ile gülmek = Yüksek sesle kahkah diye gülmek. Gevrek gevrek gülmek = LAtif ve açık sesle gülmek. Yüzü gülmek = Memnun ve sevinçli olmak, refaha kavuşmak: Bu yağmurdan çiftçilerin yüzü güldü. Yüze gülmek = istediğini elde etmek için dostluk göstererek dalkavukluk etmek: Ben, onun yüzüne güler bu işi yaptırırım; yine bir işi olmalı... yüzüme gülüyor.

Genel Bilgi

Güneş sistemimiz, bizim Güneş adını verdiğimiz tek bir yıldız ve onun etrafında dönen dokuz gezegen, bu gezegenlerin etrafında dönen 60’dan fazla uydu (Ay), yine Güneş’in etrafında dönen gezegen olarak kabul edilemeyecek kadar küçük 5 bin civarında astroit, sayısız göktaşı, toz ve parçalardan oluşur. Güneş bu sistemdeki enerjinin de tek güç kaynağıdır.

Güneş’e baktığımızda katı bir maddeymiş gibi görürüz ama aslında yanan bir gaz kütlesinden başka bir şey değildir. Bilim insanlarına göre Güneş’ten söz ederken yüzey kelimesini kullanmak hatalıdır çünkü Güneş tamamen gazdan oluşmuştur. Güneş’in fotoğraflarında görülen keskin köşeler ise gazın yoğunluğunun birdenbire arttığı yerlerdir.

Güneş evreni dolduran milyarlarca yıldızdan biridir. Üstelik tamamıyla sıradan bir yıldızdır. Gezegenimizin de içinde bulunduğu Samanyolu galaksisinde tam 200 milyar güneş bulunuyor. Bizim güneşimiz de bunlardan farklı bir oluşum değil.

Güneş bize çok yakın (150 milyon kilometre) olduğu için çok büyük ve parlak görünür. Güneşten sonra bilinen en yakın yıldızın, bu mesafenin 250 bin katı daha uzakta olduğu düşünülürse, Güneş’e burnumuzun dibinde diyebiliriz.

Dünyamızdan bakınca Güneş sabitmiş gibi görünür ama o da kendi ekseni etrafında döner. Dönüş yönü dünyanınkine göre terstir. Katı bir cisim olmadığından ekvatoru üzerindeki bir nokta 24,5 günde tam dönüş yaparken daha kuzeydeki bir noktası 31 günde yapar. Yani kutuplarına gittikçe dönüş hızı yavaşlar.

Güneş’in ısı ve ışık olarak yaydığı enerji, merkezinin hemen çevresinde sürüp giden nükleer tepkime (hidrojen bombasında olduğu gibi) yani hidrojen atomlarının helyum atomlarına dönüşürken çıkardığı büyük enerjidir. Güneş tarafından saniyede yakılan hidrojen miktarı 564 milyon tondur. Bunun yüzde 0,7’si ise doğrudan enerjiye çevrilmekte, ısı ve ışın yayınımına gitmektedir.

Yeryüzünde yaşam Güneş ışınlarına bağlı olduğuna göre, Güneş’in insanlar için gerekli olan enerjiyi daha ne kadar zaman sürdürebileceğini bilmek hakkımızdır. Güneş’in şu andaki enerji durumunda önümüzdeki 5 milyar yılda önemli bir değişiklik olmayacak, aynı şekilde ısı ve ışık vermeye devam edecektir.

Daha sonra genleşmeye başlayacak, sıcaklığı bugünküne göre yüzdde 20 artacak dev bir kızıl yıldıza dönüşecektir. O zaman yeryüzündeki sıcaklık dayanılmaz bir yüksekliğe ulaşacak, okyanuslar kaynayıp buharlaşacak ve gezegenimiz bizim bildiğimiz türden bir hayatın var olduğu bir yer olmaktan çıkacaktır. Ancak 5 milyar yıl hayli uzun bir zaman süresidir, şimdiden telaşa kapılmaya gerek yoktur.

Türkçe Sözlük

(i. F.). 1. Kulak, Ar. uzn: GÜş-i cân = Can kulağı. 2. mec. İşitme, Ar. sem’: GÜş etmek = İşitmek, Osm. mesmûu olmak. 3. Dinleme, kulak verme, Osm. istimâ: Fendimi gûş etti = Nasihatimi dinledi: GÜş et kelâmım = Sözümü dinle. Gûş-i hûş = Akıl kulağı, dikkat, dikkatle dinleme.

Türkçe Sözlük

Polo oyunu, cirit. mec. Söz.

Türkçe Sözlük

(i.) (Farsça’dan). 1. Sanki, sözde (başkasının tasdik olunmayan esassız sözü anlatılırken kullanılır): GÜyâ bu işi kendisi görmüş, gûyâ ben size haber vermişim. 2. Zannedersin ki, imiş gibi: Resmini gören gûyâ kendisini karşısında imiş gibi olur. Eski ifade tarzında bazen «ki» edatiyle beraber kullanılır: GÜyâ ki havaya uçmuş.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(F.) [گویا] sözümona.

Türkçe Sözlük

(i. F.). Boş lakırdı, beyhude söz, Fars. lâf-ı güzâf.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Göze iyi görünen, şekil ve sureti takdir ve sevgi uyandıran, Ar. cemîl, Fars. hûb, zîbâ: Güzel adam, güze! kız, güzel at, güzel ev. 2. İyi, hoş, Ar. tayyib, mergub, müstahsen: Güzel iş, güzel hava, güzel söz, güzel ses. 3. Ayıpsız, kusursuz, Ar. sâlih: Güzel adam. Sevgili, di. ber: Ger derse Fuzûlî ki güzellerde vefâ var. İyi, Alâ, hoş: Güzel söyledi, güzel işlenmiş, güzel yazar. Cevap mânâsında: Peki, olur: Güzel, güzel ama = Peki ama. Güzelhatun — Bir nevi kan kurutan otu. Saksıgüzeli = Nasırotu. Dünya güzeli = Pek güzel kadın.

Türkçe Sözlük

(i. F. c.) (m. güzide). Güzîde’nin c. seçkinler, seçilmişler, beğeğenilmiş söz, şiir.

Türkçe Sözlük

(i. F). Seçilmiş, beğenilmiş söz, şiir.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(F.) [گفتار] söz.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(F.) [ گفته] söz. 2.şarkı sözü.

Türkçe Sözlük

(i. F.) (çiğneyen demek olan «hâyiden» fiilinden imas. olup sıfat terkibi teşkiline girer). Çiğneyen: Şeker-hi = Şeker çiğneyen; şeker yiyen veya şeker gibi tatlı sözler söyleyen: TOtî-i şeker-ht = Şeker dilli papağan. Ja-hi = Saçmasapan sözler söyleyen.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. ahbâr). I. Bir vakanın tebliği, bir hâdiseden, hazır bulunmayanlara verilen malûmat, bilgi, havâdis, asıl Türkçe’si: Salık. Haber gelmedi; o işden bize haber veren olmadı; bir şey olursa ben size haber ederim. 2. İlim, vukuf, malûmat, bilgi: Fenden, senattan haberi yoktur; bu işden haberim olmadı. 3. Hadîs-i şerif = Peygamberimiz’in sözleri ve fiilleri: Haberde böyle denmiştir. 4. (edebiyat) Gramerde bir isme yakıştırılan sıfat, müsnet: «Allah büyüktür» denildiğinde «Allah» mübtedâ ve «büyük» haberdir. 5. (edebiyat) Olayı bildiren bir fiil veya cümle; mukabili: İnşâ. Bî-haber = Bir işten haber ve bilgisi olmayan, vukufsuz, malûmatsız, gafil (tersi olan «bâ-haber» tâbiri kullanılmayacak kadar soğuktur). İlmühaber = 1. Bir şeyin alındığını gösteren resmî senet. 2. Bir hususu göstermek üzere ekseri muhtarlarca verilen resmî kâğıt. Kara haber — Birinin ölümü hakkında akrabasına verilen haber.

Türkçe Sözlük

(i. A. hades’ten smüş.) (mü. hadîse). 1. Yeni, Ar. cedîd, Fars. nev-zuhûr Hadîs-üs-sin = Gen;. 2. Sonradan ortaya tıkan, eski olmayan (bu mânâ ile «hâdis» daha çok kullanılmıştır). 3. (c. ehâdîs). Peygamberimiz’in sözü veya bir iş ve hareketi: Hadîs-i şerif; il m-i hadîs; nakl-i ehâdîs-i şerife.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(A.) [حدیث] hadis, Peygamber sözü.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i.), (f.) dolu; dolu gibi yağan şey; (f.) dolu halinde yağmak veya yağdırmak; hızlı ve şiddetli gelmek (söz, yumruk). hailstone (i.) dolu tanesi. hailstorm (i.) dolu fırtınası.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (mü. hakka). 1. Doğru, gerçek: Bu söz haktır; Hak dini. 2. Adalet ve hak duygularına uygun, haklı, lâyık.

Türkçe Sözlük

(i. A. hukuk). 1. Doğruluk, doğru ve gerçek olan şey, bâtıl mukabili: Hak budur; hakkı söylemeli. 2. Adi, adalet, hakkı koruma, insaf: Haktan katiyen ayrılmamalı. 3. Bir adama ait. olan şey: Hakkımı vermediler, hakkını istiyor; hakk-ı sarîh. 4. Bir iş ve zahmetin karşılığı: Emek hakkı, ayak hakkı. 5. Bir adamın emeğine karşı alacaklı olduğu maddî veya mânevî karşılık: Ana, babanın, öğretmenin hakkı pek büyüktür. 6. Pay, hisse: Makas hakkı = Makas peyi; ateş hakkı. 7. Adalet ve hakkaniyetin kendisi olan veya doğru olup bâtıl olmayan Allah: Hak-Taâlâ; Cenâb-ı Hak’tan dilerim. Bir isme bağlanarak «d» edatı ile beraber dair ve ait mânâsını ifade eder: Onun hakkında birtakım sözler oldu; bu husus hakkında bazı tafsilât verdi; bu, sizin hakkınızda hayırlı oldu. Hakkı olmak = Doğru söylemek, sözü doğru ve haklı olmak: Hakkınız vardır = Doğru söylüyorsunuz; bunu yapmaya, istemeye hakkım yok mudur? Hakketmek = Hak kazanmak, eriştiği bir karşılık ve mükâfata ait bir hizmette bulunmak: Siz bu rütbeyi, bu nişanı hakkettiniz. Hakkı için = Yemin tâbiri: Allah, peygamber hakkı için. Hakkından gelmek = Ustun gelip intikam almak veya birine lâyık olduğu cezayı vermek. Hak kazanmak. = Haklı çıkmak. Hakkuşu = Ishak kuşu. Hakuran (hakkuran) = Penbe kumru. Hak vermek = Tasdik etmek. Hakkını yemek = Alacağını vermemek veya değer ve emeğini kabûl etmemek: O adamın hakkı yenmez, değeri inkâr edilemez. Hak yolu = Doğruluk veya Tanrı yolu, Fars. râh-ı Hudâ. Elhak = Doğrusu, Ar. hakkaa. Bihakkın = Hakkıyle, haklı olarak. Bigayrihakkın = Haksız yere, hakkaniyete aykırı olarak. Nâhak = Haksız. Su hakkı = Kadınlar hamamında sarfolunan su için verilen para. c. 1. Herkesin hakkından, alacağından ve adaletten bahseden ilim: Hukuk ilmi, hukuk fakültesi. 2. Kanunun cinayete ve cezaya ait kısımlarından veya fıkhın itikat ve mezhep kısmından başka, sırf alacak, vereceğe ait kısmı: Hukuk mahkemesi. 3. Ahbaplık, dostluk, her birinden diğerine geçmiş iyilik ve hizmet hakları: Aramızda eski hukuk vardır; onunla hukukum pek eskidir.

Türkçe Sözlük

(i. F., Ar. Hak, Fars. güften = söylemek). Doğru söyleyen, hakkı teslim eden, doğru sözlü.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(A.-F.) [حق گو] doğru sözlü.

Türkçe Sözlük

(i. A. F.). Doğru söyleyen, gerçek ve doğru sözlü.

Türkçe Sözlük

(i. F.). Hakîme lâyık hal ve surette: Hakîmâne tavır ve hal; hakîmâne sözler; hakîmâne hareket etmek.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Hakka yakın, doğru, gerçek, sahih. 2. Adalet, insafa yakın, Adilâne, insaflıca, munsıfâne. 3. Alacağı olan, müstahak. 4. Sözü veya işi doğru ve adalete muvafık olan: Siz haklısınız; bu dâvada kim haklı çıktı? Haklıyı haksızdan ayırmalı.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Doğru olmayan, bâtıl, çürük: Bu sözünüz, bu fikir haksızdır. 2. Bir dâva veya meselede doğruyu tutmayan, eğri ve çürük tarafı tutan: Siz haksızsınız; o, haksız çıktı, (hal): Doğruya, adalet ve insafa uygun olmayarak. Haksız söylüyorsunuz.

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Tatlılık, şirinlik: Bu yemekte, bu şerbette halâvet yok. 2. Tat, lezzet, zevk: Bu sözde hiçbir halâvet yoktur.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Hâlislik, saflık, temizlik, doğruluk, hilesizlik: Benim sözümün, kalbimin hâlisiyyeti açıktır.

Türkçe Sözlük

(aslında I ince) (i. A.) 1. Yaratma, yaratış: Cenâb-ı Hak kâinâtı halk buyurdu. 2. Icad, uydurma, iftira, kurma: Böyle sözler halk etmeye muktedirdir. 3. İnsanlar, herkes, insan cemiyeti, umum: Halk rahatsız değildir, halka iyilik etmek; halk işitti. 4. Cemaat, gürûh, kalabalık: Birçok halk toplanmıştı. Halk-ı Alem = Bütün insanlar. Beyn-el-halk = Halk arasında.

Türkçe Sözlük

(i.). Halka ait türkü, masal, fıkra, atalar sözü, bilmece, tekerleme, efsane gibi değerleri inceleyen bilgi kolu, folklor.

Türkçe Sözlük

(i. A. halt’tan imüb.). Ortalığı karıştıran, münâsebetsiz, yersiz sözler söyleyen.

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Karıştırma. 2. mec. Münasebetsiz söz söyleme, saçmalama: Artık halt ediyor.

Türkçe Sözlük

(i.). Hanım nine sözünün bozulmuş şekli, büyük anne.

Türkçe Sözlük

(e.). 1. Ne oldu, nerede, nerede kaldı? Hani benim şapkam? Hani Ahmet gelmedi mi? 2. Daha önceden bildiği bir şeyi karşımızdakine hatırlatmak istediğimiz zaman kullanılır: Hani geçen gün otobüste görmüştük ya, işte o. 3. Unutulan, ihmal edilen bir vaadi hatırlatan sözlerin başına getirilir: Hani bana mektup yazacaktın? 4. Bari mânâsında kullanılır: Hani benim geldiğimi görmese... 5. Doğrusunu söylemek lâzım gelirse mânâsında da kullanılır: Hani, yanlış da sayılmaz. Beğenmiyor da değilim hani. Ama buluncaya kadar da hani yok mu, akla karayı seçtim. Hanidir = Çoktan beri, ne vakittir: Hanidir görünmüyordu. Hani yok mu = Söylenecek bir şeye dikkati çekmek için kullanılır: Hani yok mu bir Paris’e gitsem!...

İsimler ve Anlamları

(Tür.) (Kadın İsmi) 1.Kadınlar için kullanılan saygı sözü. 2.Eş, karı, zevce. 3.Ev sahibesi.

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Bir suçluyu cezalandırmak için veya davası görülünceye kadar bir yere kapama, cezaevine, mahbese atma: Filânı hapsettiler. Hapsolundu. Beş ay müddetle hapsine karar verildi. 2. Tutma, zaptetme, koyuvermeme: idrarı çok hapsetmek iyi değildir. 3. istifade olunmayacak bir hal ve mevkide bulundurma, boş yere alıkoyma: Bu kadar parayı boşuna hapsetmekten ise işletmek daha faydalıdır. 4. Kapalı bir yerde tutma, böyle bir yerde bekletme: Geleceğine söz vermiş olduğundan beni bütün gün evde hapsetti. 5. (Türkçe’de) Hapishane, mahbes, zindan: Hapse attılar. Hapsolunmuş, mahbus: üç aydan beri hapistir. Göz hapsi = Nezaret altında bulunma.

Türkçe Sözlük

(i.). Canlı, coşkun: Öyle hararetli anlatıyordu ki, sözünü kesemedim.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. hurûf, hurûfât). 1. Bir alfabede bulunan ve okuyup yazmayı sağlayan işaretlerin beheri: Hurûf-ı Arabiyye, Latin harfleri. Hurûf-ı savtıyye = Sesli harfler. Hurûf-ı sâmite = Sesssiz harfler. Hurûf-ı mûceme = Arab alfabesinde noktalı harfler. Hurûf-ı mühmele = Noktasız harfler. 2. Yazı dizip kitap basmaya mahsus kurşundan dökme harf şekilleri (bu mânâ ile ekseriya «cem’ül-cem’» çokluğun çokluğu olan «hurûfât» kullanılır): Hurûfât basması = Böyle harflerle yapılan baskı. Taş basması mukabili. 3. (gramer) Kelimenin tasrif olunmaz ve kendi kendine kullanılmaz kısımları ki, ekseri birer harften ibaret olmaları münasebetiyle böyle adlandırılmıştır: Harf-i cer, harf-i ilsak, harf-i rabt, harf-l şart vesaire ki, hepsine «edat» diyoruz. 4. mec. Söz, kelâm, yazılı şey: Câml-i hurûf = Muharrir, yazar, müellif. 5. Remiz, suret, senbol, ima yoluyle dokunan söz: Harf atmak. Harf-be-harf = Harfi harfine, kelimesi kelimesine, harfiyyen, aynen, aslından ayrılmaksızın: Filân kitabı harf-be-harf, harfi harfine tercüme etti. Söylediğinizi harf-beharf, harfi harfine kendisine tebliğ ettim. Harf-i vâhid (menfî cümlelerde) = Hiçbir harf, hiçbir söz: Kendiliğimden harf-ı vâhid söylemedim.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(A.) [ حرف] harf. 2.söz.

Türkçe Sözlük

(i. F. A., harf, Fars. endâhten = atmak). Söz atan, ima ile dokunaklı söz söyleyen, takılan.

Türkçe Sözlük

(i.). Söz atma, ima ile söylenilen dokunaklı söz, takılma.

Türkçe Sözlük

(i. A. «husûl» dan if.) (mü. hâsıla) (c. hâsılât). 1. Husul bulan, meydana gelen, vücuda gelen, beliren, gözüken: Bundan ne hâsıl olur? Bu kadar me şakkattan bir fayda hasıl olmadı. 2. Biten, yerden çıkan: Çekirdekten hâsıl olan ağaçlar. 3. Netice yerinde olan: Hâsıl-ı kelâm = Sözün neticesi, kısası. 4. Semere: Ömrümün hâsılı: Evlâdım. 5. (matematik) Hesabın dört işleminden alınan netice: Hâsıl-ı cem. Hâsıl-ı tarh. Hâsıl-ı darb. Hâsıl-ı taksim. Hâsılı, elhâsıl, v’el-hâsıl, hâsıl-ı kelâm = Nihayet, netice itibariyle, sözün kısası, kısaca. Hâsılı tahsil etmek = Boşuna yorulmak, c. Hâsılat = Tarım ve başka çalışmaların verdiği semere, gelir: Tarlanın bu seneki. hâsılâtı. Çiftliğin, fabrikanın, koyunları hâsılâtı. Posta, telgraf, vapur hâsılatı. Hâsılât-ı sâfiyye = Masraflar çıktıktan sonra hâsılâtın sırf kâr kalan kısmı. Hâsılat-ı gayr-ı sâfiyye = Masraflar düşürülmeksizin umum hâsılât.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(A.) [حاصل کلام] sözün kısası.

Türkçe Sözlük

(i. A. T.) Hülâsa, sözün kısası: Hâsılı yolda epey uğraştık.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Yazıyı ve sözü lüzumsuz yere uzatan.

Türkçe Sözlük

(i.). Alay yollu bir okşama sözü; en çok kız ve kadınlar için kullanılır.

Türkçe Sözlük

(Türkiye’de telâffuzu: HâŞİV (i. A.). 1. Dolma, doldurulma, doldurulan şey. 2. Kırılacak şeylerin aralarına konulan saman ve pamuk gibi şeyler. 3. mec. Söz arasında söylenilen fazla ve mânâsız lakırdılar. 4. (anatomi) Ciğer, yürek, barsark ve beyin gibi iç organların doku şekli.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(A.) [ حشو] doldurulmuş, yararsız söz. 2.kuru ot.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (mü. haşviyye). 1. Bir şeyin içine doldurulacak veya kırılacak maddeler arasına konulacak şeylere ait. 2. mec. Lüzumsuz, mânâsız, fazla (söz vesaire). 3. (anatomi) İç organlara ait.

Türkçe Sözlük

(i. A. c.). Sanki sözün boş yerlerini doldurmaya mahsus «şey» ve «şu» gibi fazla ve lüzumsuz kelimeler.

Türkçe Sözlük

(Türkçe’de halk ağzında: HâTİP (i. A.). 1. Camide hutbe okuyan ve bu vazife İle görevli bulunan din adamı ki, bir camideki en yüksek rütbeli görevlidir. 2. Hitâbeti kuvvetli, iyi söz söyliyen kimse.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Erkek İsmi) 1.Hitab eden, söz söyleyen. 2.Camide hutbe okuyan. 3.Güzel, düzgün konuşan kimse. Sahabe isimlerindendir.

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Son, encâm, akıbet, pâyân: Hâtime çekmek = Bitirmek. 2. Bir kitabın sonuna eklenen makale ki, ekseriya neticesi hükmündedir. Son söz; fâtihe mukaddime, ön söz zıddı: Hâtime-i kitâb, hâtimet-ül-kitâb. r

Türkçe Sözlük

(HATIR) (i. A. «hutOr» dan if.) (c. havâtır). 1. insanın düşünme ve ezberleme kuvveti, fikir, zihin, akıl, hâfıza kuvveti: O vak’a hatırımdadır. Sen hatırıma getir. Hatırımdan çıktı: Hatırda kalmak, hatıra gelmek. Hatırdan çıkmış = Unutulmuş. 2. Gönül, kalb, dil, his ve duygu kuvveti. Hatırım kaldı = Gücendim. Hatır yapmak = Gönül yapmak. Hatır kırmak = incitmek. 3. Saygı, riayet: Sizin hatırınız İçin. Onun hatırı büyüktür. O adam hatıra bakmaz. Ben hatır için söz söylemem. Hatır saymak. 4. Keyif, hal: Hatır sormak = Hatırınız iyi mi? Hatırı sayılır = Ehemmiyetlice, hayli büyük. Hatır kalmak = Gücenmek, Osm. münfail olmak: Hatırınız kalmasın ama, oğlunuz pek çalışkan değildir. Cem’iyet-i hâtır = İnsanın aklı ve fikri yerinde ve aklın dağınık ve karışık bir halde olmaması. Der-hitır etmek = Hatıra getirmek, hatırlamak. Safl-yı hltır = Kalb huzuru, gönül rahatlığı. Meriyyül-hltır = Hatırı sayılır, sözü geçer. Hatır sormak = Bir hasta veya lohusaya hâline münasip yiyecek ve içecekten bir şey götürmek veya göndermek.

Türkçe Sözlük

(i.). Hatırı sayılır, sözü geçer, Ar. mer’iyyül-hâtır: Çok hatırlı adamdır.

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Mühürleme, mühür basma (çok kullanılmışsa da yerine kullanılan temhir yanlış olduğundan, hatm ve tahtîm demek doğrudur). 2. Bitirme, tüketme, sona erdirme: Hatm-i kelâm etmek = Sözü bitirmek. Söze nihayet vermek. 3. Kur’an-ı Kerîm’i tamamen okuyup bitirme, başından sonuna kadar okuma: Ramazanda Kurân-ı Kerîm’i hatmedeceğim. Bir hatim indireceğim. 4. Okuma dersi olarak Kur’an-ı Kerîm’i okuyup bitirme: Bir senede hatmetti: Hatm-I Kur’ An = Kur’an hatmi. Hatm-i kelim = Söz hatmi, sözü bitirme.

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Heva ve hevesine tâbî, nefis ve şehvetine düşkün, hafif yaradılışlı. Havâİ-meşreb = Hafif. 2. Boş, beyhude, bâtıl: Havâİ şeylerle uğraşma. Havâi söz = Şuradan buradan asılsız konuşmalar. (bk.) Hevaî.

Türkçe Sözlük

(i. A ). Havâİ şeyler ve sözler.

Türkçe Sözlük

(e.). Teessüf ve azarlama gösterir ve ekseriya küfür ve bedduâ sözlerinin başında kullanılır: Hay budala! Hay Allah bu hırsızın cezasını versin. Hay hay = 1. Öyle ya, şüphesiz, elbette: Hayhay biz de geliriz. 2. Ferah ferah, vızır vızır, kolay kolay: Bu yolda iki araba yan yana hayhay geçer. Hayhuy (hây hûy) = Gürültü, patırtı, düşüncesiz hareket: Hayhuy ile gençliğini geçirdi, malını yedi. Haydan gelen huya gider = Doğrulukla kazanılmayan mal yok olur,

Türkçe Sözlük

(i. F.). 1. Çiğnenmiş. 2. Küçük çocuklara verilen çiğnenmiş yemeğe benzeterek başkaları tarafından çok söylenmiş (söz ve tabir): Birtakım hâyîde teşbihler kullanıyor.

Türkçe Sözlük

(HAZZ) (i. A.) (c. huzûz, huzûzât). 1. Hisse, behre, nasip: Hazz-ı vâfir. 2. Hoşlanma, hoşa gitme, lezzet alma: Böyle sözlerden hazzetmem, kendisi dedikodudan hazzeder. 3. Sevinme, memnuniyyet: Sıhhat haberinizi alıp çok hazzettim. Huzûz-ı nefsâniyye, huzûzât-ı nefsâniyye = Nefis ve şehvete ait lezzetler.

Türkçe Sözlük

(i.), mec. Dokunaklı sözü kaldıramıyan kimse. Tahammülsüz.

Türkçe Sözlük

(HAZIR) (i. A. «huzûr» dan if.) (mü. hâzıra) (c. huzzar, hâzırûn). 1. Bahis mevzuu olan yerde mevcut olan, bizzat bulunan, Ar. kaaim; gaaip zıddı: Bu söz olurken o da hazırdı Hazır bulunanlarla konuştu. Huzzâra dert yandı. Hâzır-ı bi’l-meclis = Mecliste mevcut bulunan. 2. Tedarik edilip göz önünde bulunan, Ar. müheyyâ, Fars. Amâde: Bütün sefer levâzımı hazırdır. 3. Her bakımdan tamamlanan ve her türlü malzemesi tedarik olunup bir iş için müheyyâ olan: Ben hazırım, araba daha hazır olmadı, yemek hazırdır. 4. Yapılmış ve dikilmiş halde satılan ısmarlama olarak yaptırılmayan: Hazır gömlek, elbise, ayakkabı. 5. Hât-i hâzır = Şimdiki hal. Latince: statquo yani durumun muhafazası demek olan ve siyasî dilde kullanılan tâbirin tercümesinde de «hâl-i hâzır» terkîbi kullanılmıştır. Emr-i hâzır = Gramerde emir sigasının muhatâbı: Yap, yapın gibi (Arapça gaaiplerini başka siga suretinde ayırıp «emr-i gaaip» denir). Hazır etmek = Hazırlamak, el altında tutmak. Askerlikte: Hazır ol! Hazır dur! (galatı: Has dur!) = Başka bir kumandayı almak için hazır bulunmak kumandası. Hazırcevap = Derhal münasip cevap bulup söyleyen çabuk kavrayışlı adam. Hazıra konmak = Miras suretiyle veya başka yolla emeksiz servete mâlik olmak: Zaten, tam sırasıdır: Hazır gelmişken şu işi de görelim, hazır kalem elimizde iken filâna da bir mektup yazalım, c. Huzzâr = Mecliste hazır bulunan kimseler, cemaat.

Türkçe Sözlük

(HAZIR-CEVAB) (i. A.). Her söze, derhal, düşünmeksizin uygun cevap veren.

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Sindirme, midede eritme: Yediğini hazmedemiyor, hazmı kolay, hazmı zor. 2. mec. Tahammül etme, yutma, cevap vermeme: Dayımdan o kadar sözler işittim, hepsini hazmettim.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). söylenti, şayia, dedikodu, söz, haber. hearsay evidence (huk). başkalarından işitilerek öne sürülen delil.

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Hece, bir veya birkaç harften müteşekkil, fakat bir hareketle ağızdan çıkan söz. 2. Bir kimseyi şiir veya nesir yoluyla yerme: Hurûf-i hecâ = 1.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(f)., (i). konuşmacının sözünü kesmek, soru yağmuruna tutmak, sıkıştırmak; keten tarağı ile taramak, ditmek; (i). keten ve kendir tarağı. heckler (i). konuşmacıyı zor duruma düşüren kimse; keten tarakçısı.

Türkçe Sözlük

(e.). 1. Bilhassa, zaten: Hele ben bu işi beğenmedim. Hele o söz, size hiç düşmezdi. 2. Akıbet, sonunda, nihayet: Hele geldi. Hele bu işi de bitirdim. 3. Kaldı ki, gelelim: Hele bizim aşçının işine akıl erdiremedim. 4. Hiç olmazsa, bâri, bu kadar olsun: Hele sen şunu yaz. Hele okuyalım bir kere. e. 1. Çekinme ve özür gösterir, bakalım: Hele bak. 2. Korkutma ve tehdit ifade eder: Hele gel, hele elini sür bakalım. 3. Art arda kullanılınca şimdi, de bakayım, doğrusunu söyle, mânâsına gelir. Hele hele ne maksatla geldiniz? Hele hele nasıl oldu?

Türkçe Sözlük

(i. F.). 1. Bir dil kullanan, sözleri bir olanların her biri: Hepsi hem-dil ve hem-zebân idiler. Aynı dili konuşanlar: Çerkesler kabilelere ayrılmışlarsa da hepsi hem-zebândırlar.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (Farsça endâze’den Arapça’laşmış). Geometri. Hendese-i musattaha = Düzlem geometri. Yalnız satıhlar üzerine olan şekiller ve mesahalardan bahsedeni. Hendese-i mücesseme = Uzay geometri. Uç boyutlu cisimlerden bahsedeni. Hendese-i halliyye = Tasarı geometri. Hendese-i resmiyye = Resim ve benzerinden bahsedeni. Geometri, matematiğin uzamsal ilişkiler ile ilgilenen alt dalıdır (Eski adı: Hendese). Yunanca Γεωμετρία “Geo” (yer) ve “metro” (ölçüm) birleşiminden türetilmiş bir isimdir. Geometri, arazi ölçümü sözcüklerinden türetilmiştir. Herodot (i.Ö.450), Geometrinin başlangıç yerinin Mısır olduğunu kabul eder. Ona göre geometri kavramı Mısır kö­kenlidir. Sözcüğün kullanımı da Eflatun, Aristo ve Thales’e kadar gider. Yalnız Öklit geometri sözcüğü yerine Elements sözcüğünü yeğlemiştir. Elements sözcüğünün Yunanca karşılığı stoicheia sözcüğüdür. Bir kümenin üzerine konan ve kümenin öğelerini birbirleriyle ilişkilendiren bir uygun yapı, geometri yapılmasını olanaklı kılar. Bir düzlemin üzerine doğal olarak konacak ve sezgisel uzaklık duygusunu gözetecek “lise geometrisi”nin adı Öklit geometrisidir. Bu geometrinin tarihsel olarak ilginç ve önemli bir özelliği paralellik belitidir. Bu beliti sağlamayan ama geri kalan tüm belitleri sağlayan geometrilere Öklit dışı geometriler denir. Bunlara örnek olarak Hiperbolik geometri ya da küresel geometri verilebilir. Günümüzde kullanılan doğru, yay, ışın, açı ortay, kenarortay gibi birçok temel geometri teriminin Türkçe’leri Mustafa Kemal Atatürk’ün Geometri adlı eserinde yazılan eserde önerdiği terimlerden yararlanılarak kullanılmaya başlanmıştır. Hendese (Geometri) günlük yaşamın hemen her alanında gereklidir. Geometride uzunluk, alan, yüzey, açı gibi kavramlar bazı nicelikleri belirlemede kullanılır. Hendese’nin (Geometri’nin) en çok iç içe olduğu dallar; cebir ve trigonometri, mimarlık, mühendislikler (Yol, köprü, yapı, makine, gemi ve uçak yapımı; maden, su ve elektrik işleri gibi bayındırlık ve zanaatla ilgili teknik çalışmalar, vb.), endüstiryel alanlar, simülasyonlar, bilgisayar programları ve grafikleri, sibernetik, tasarım, sanat vb. dir geometrinin kullanılmadığı meslek ya da alan yok gibidir desek yerinde olur. Geometri ve sanat bir sanat eserlerinin geometrik olması onlara estetik değerler kazandırmıştır. Ünlü ressam Leonardo da Vinci’nin resimde vücut oranları üzerine yaptığı çalışmalar, çizdiği eskizler bulunmaktadır. Bu orana Altın Oran denmektedir.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s)., (i). kahramanca, cesur; kahramanlar devrine ait; (güz.san). muazzam (heykel veya resim), gerçek boyutlarından çok büyük (cisim); kahramanlardan bahseden (şiir), destansı, epik; (i). kahramanIık şiiri; (çoğ). abartmalı sözler. heroically (z). kah

Türkçe Sözlük

(i. F.). Boş lakırdı, saçma, hezeyan. Herze-gû = Saçmasapan sözler söyleyen, hezeyân eden. Herzevekil = Görevi dışında her işe karışan münasebetsiz adam.

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Hevâ ve hevesine tâbi. Nefs ve şehvetine düşkün. Hafif meşrep. Hevâİ-meşreb = Hafif yaratılışta. 2. Boş, beyhude, bâtıl: Hevâİ şeylerle uğraşma. Hevâİ söz: Şuradan buradan esassız lakırdı etme. (bk.) Havâİ.

Türkçe Sözlük

(e.). 1. Şikâyet ve hasret gibi sözlere mahsustur: Hey felek, hey gençlik günleri, hey ne güzel kitaplardı! 2.. Tenbih ve ihtar beyan eder: Hey bana bak. Hey çocuklar. Behey, be hey: Sabırsızlıkla azarlama beyan eder: A, Ayâ, heyâ: Behey adam, be hey cahil. Hey gidi = Takdir, şaşma ve hasret beyan eder: Hey gidi mal. Hey gidi kiraz hey. Hey medet = Eyvah, yazık. Hey hey = 1. Hay huy. 2. Sevinç nârası: Güveyiyi hey heylerle götürdüler.

Türkçe Sözlük

(HEYECAN) (i. A.), iç telâşı ve hareketi. Coşma, coşkunluk. Bir sözden heyecana geldi.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Eğlence, ciddî olmayan söz. Ar. Hezl.

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Latîfe, şaka, latife yoluyla söylenilen söz, mizah: Hezle meraklıdır. 2. Latîfe yoluyla söylenilen hikâye veya şiir. Hezl-Amîz = Mizahla karışık. Hezl-gû = Şakacı (latîfe, kapalı ve zarîf, hezl ise ekseriya açık ve az çok edepsizce olur).

Türkçe Sözlük

(i. A. c.). Mizaha ait şiir, hikâye veya sözler: Hezliyyâtı çok sever.

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Ayrılık acısı. 2. Unutulmaz acı, tesir, dokunma: O söz bana hicran oldu. Yüreğimde hicran vardır.

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Saklama, koruma: Bu kitabı iyi hıfzediniz. Bu kâğıdın dosyada hıfzı lâzımdır. 2. Himaye, koruma, muhafaza: Allah hıfzeyleye. 3. Hatırda tutma, unutmama: Bu sözü hıfzediniz. 4. Kur’an-ı Kerîm’in ezber öğrenilmesi: Hıfza çalışıyor. Taht-el-hıfz = Muhafaza altında, kaçmasın diye yanına polis, jandarma katılarak: Taht-el-hıfz filân yere gönderildi. Hıfzıssıhha = Tıbbın sıhhati koruma kaidelerinden bahseden dalı, ijyen.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s). tumturaklı (söz); mağrur, kibirli.

Türkçe Sözlük

(i. A. c.). Felsefeye ait bilgece sözler.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. hikem). Hakîmlik, hakîm adamın hâli, olgun akıl ve yüksek bilgi: Lokman’ın hikmeti. 2. Felsefe ilmi ve dalları: Hikmet-i ilâhiyye, hikmet-i tabîiyye, hikmet-i riyâziyye, hikmet-i ameliyye. 3. Gizli sır, ne olduğu anlaşılmaz sebep ve gerçek: Bunda bir hikmet vardır, Tanrı’nın hikmeti. 4. Gerçek ve ahlâka ait kısa söz, Ar. mesel: Hazret-i Süleymân’ın hikmetleri. Garip şeyi Acaip! Bunda bir sır var: Hikmet! Hikmet-i hükümet = Hükümet icraatının gerçek sebebi ki, sathî bakışta farkına varılamaz. Hikmet-i tabiiye = Fizik, Fr. physique.

İsimler ve Anlamları

(Ar.). 1.Hakimlik, feylesofluk. 2.Sebeb, gizli, Allah’ın hikmeti. 3.Felsefe. 4.Ahlaki söz, öğüt verici, kısa öz, öğretici söz. - Erkek ve kadın adı olarak kullanılır.

Türkçe Sözlük

(I. F„ Ar. hikmet, Fars. Amîhten = karışmak). Hikmetle karışık, hakîmâne: Hikmet-Amîz sözler.

Türkçe Sözlük

(i. F.). Hikmet satan, hikmetli bir söz söylediğini sanan.

Türkçe Sözlük

(aslı: HİLAF) (i. A.). 1. Karşı, zıt, aksi: Adet hilâfına = Gerçeğe aykırı, yalan. 2. Uyuşmazlık, Ar. mugayeret, muhalefet, ihtilâf, zıddiyet: Bu iki şey arasında hilâf vardır. Bu sözde hilâf yoktur. Aralarına hilâf düştü. 3. Yalan: Hilâf söylemem, hilâfım yoktur. Hilâfına = Tersine, aksine, karşı olarak. Hilâf-ı Ade = Usul ve kaideye karşı, Adet haricinde olarak. Hilâf-gir = Aksini, zıddını iddia eden, muhalif, zıddı: Taraf-gîr.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i)., (f). ima, üstü kapalı söz, zımnen işaret; (f). ima etmek, çıtlatmak. hint at hissettirmek, üstü kapalı söylemek, dokundurmak, ima etmek.

Türkçe Sözlük

(i. Y. Fr.). Sözle, bakışla telkin yapılarak yahut ilâç vasıtasıyle getirilen bir çeşit uyku hali.

Türkçe Sözlük

(i. F.). 1. Bulanık, donuk, karışık, Ar. müşevveş: Hİre-çeşm = Bulanık gören göz. 2. Şaşkın, hayran, Ar. mebhut: Hİre-ser = Şaşkın kafalı. Hîre-re’y = Şaşkın fikirli. 3. Beyhude, boş, abes: Hİre-gû = Boş sözlü.

Türkçe Sözlük

(f.). Sözle veya bilek kuvvetiyle örselemek.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). vuruş, vurma, darbe; isabet; başarı, muvaffakıyet, şans; yerinde söz; argo iğne ile vücuda zerkedilen esrar. hit or miss gelişigüzel. make a hit beysbol tam vuruş yapmak; argo üstün başarı sağlamak.

Türkçe Sözlük

(HİTAB) (i. A.). 1. Birine söz söyleme, sözü bir kimseye söyleme, Osm. tevcîh-i kelâm: Bana hitâb ederek söyledi, size hitâb edilmeyen sözü niçin üstünüze alıyorsunuz. 2. Bir topluluğa söylenilen nutuk. 3. (gramer) Fiil ve zamirde ikinci şahıs kullanılması ki, sözü dinleyenden ibarettir. Hitâb-ı izzet = Tanrı tarafından bir adama söz söylenme. Faslılhitâb = Bir kitap veya hutbenin başında besmele ve hamdele ve salavât ile duadan sonra «amma bâde» tâbiriyle mevzua girişme.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Birinin yüzüne söyleyerek: Bu sözü bana hitâben söyledi.

Türkçe Sözlük

(i.) (halk dilinde). 1. Hainlik, hiyanet. 2. Vefasızlık, sözünde durmayış. 3. Hilekârlık, gaddarlık.

Genel Bilgi

Bir resme, bir karikatüre bakarız ama bir yazıyı okuruz. Aslında ikisi arasında bir fark yoktur. Gözümüz şekilleri görür, beyin de değerlendirir. Ancak okumayı öğrenmeye başladığımızdan beri edindiğimiz ve hemen herkeste bulunduğu için farkına varamadığımız bazı alışkanlıklar nedeni ile okuma hızımız, insanın sahip olduğu kapasiteye göre hayli yavaştır.

İnsanlar sadece göz ve beyin arasında olması gereken okuma işleminin arasına bazı lüzumsuz alışkanlıklar katarlar. Kimi duyulacak şekilde (özellikle çocuklar) sesli okur, kiminin okurken dudakları kıpırdar, kimileri ise yazıyı içinden kelime kelime okur.

Bütün bu kötü alışkanlıklar okuma süresince ekstra bir güç sarfettirdiğinden okurken çabucak yorulmaya da sebep olurlar. Halbuki okuma sırasında ağız, dil, dudak, damak ve gırtlak gibi organların çalışmalarına hiç gerek yoktur.

Yavaş okumamızın birinci nedeni gözümüzün görme alanını iyi kullanmamamız yani okurken her kelimeye tek tek bakmamızdır. Bu şekilde normal bir satın okumak için gözümüzü 8-12 kere hareket ettirmemiz gerekir. Halbuki gözümüzün bir bakışında birden fazla kelimeyi görebildiğimizden aynı uzunluktaki bir kelimeyi 2-3 göz harekeli ile okumamız mümkündür.

Günümüzün baş döndürücü temposunda yavaş okuyarak zaman kaybetme lüksümüz yoktur, örneğin 400 sayfalık bir kitapta yaklaşık 96 bin kelime vardır. Bu kitabı dakikada 150 kelime okuyan bir kişi 10 saatte, 500 kelime okuyan 3 saatte, bin kelime okuyabilen ise l,5 saatte bitirebilir. Basit fakat disiplinli bir eğitimle kazanılacak zaman muazzamdır.

Okumamızı yavaşlatan en önemli psikolojik etken ise hızlı okursak anlayamayacağımızı zannetmemizdir. Etrafındakilerden sürekli ‘tane tane oku’ veya ‘yüksek sesle oku’ direktiflerini alan bir çocuğun bu alışkanlığı zamanla kökleşmiş hale gelir.

Halbuki dakikada 6 bin kelime okuyarak küçük yaşta üniversiteye giden Mariel Aragon, dakikada 2 bin 500 kelime okuyarak ABD’yi yöneten John Kennedy hızlı okuyarak daha iyi anlamanın mümkün olduğunun kanıtlarıdır.

Süratli okuma teknikleri ise paragraf okumak, sütun okumak, çapraz okumak gibi çeşitlidir. Bunların içinde anlama bakımından sütun okuma en etkin olanıdır. Bu teknikte 3-4 kelimelik dar bir sütunu okuyorsanız, sütunun ortasından bir doğru boyunca sözleri aşağıya doğru kaydırmak yeterlidir. Devamlı bir çalışma sonunda sütunu tamamıyla anladığınızı göreceksiniz.

Daha geniş sütunlarda da yine aynı şekilde ancak her satırda kelimeleri birer atlayarak yani 4-5 kelimelik bir satırda ikinci ve dördüncü kelimeleri okuyarak sütunu taramak yeterli olmaktadır. Gözler diğer kelimelerin resimlerini çekecek ve beyne ileteceklerdir.

Çok fazla kişisel yetenek gerektirmeyen hızlı okuma tekniği ile okumak, konsantrasyonun yanında kültüre ve sürekli egzersiz yapmaya da bağlıdır. Tüm bu koşulları sağlayanlar rahatlıkla dakikada bin kelime okuma seviyesine çıkabilmektedirler.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). sihirbazın sözleri; göz boyayıcı hareketler, hokus pokus; hokkabazlık, hile.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. dürüst, hilesiz, doğru sözlü, açık kalpli; namuslu; güvenilir. turn an honest penny namusuyla para kazanmak. honestly z. sahiden, gerçekten; dürüstlükle, hilesizce.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Birdenbire atlamayı tasvir ve taklid eder: Pencereden hoppala aşağıya atladı. 2. Damdan düşer gibi münasebetsiz bir söz söyleyen hakkında alay yollu kullanılır: Hoppala! Hoppala beyim. 3. Küçük çocukları sıçratır veya uyuturken söylenir: Hoppala oğlum! Uyusun çocuğum hoppala!

Türkçe Sözlük

(i. F. T.). Hatır sorma çeşidinden söylenen sözler.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(F.-A.) [خوش صحبت] tatlı sözü, sohbeti tatlı.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Kusur, ayıp (söz ve dil hakkında kullanılır).’

Türkçe Sözlük

(i. A ). 1. Bir şeyin en özlü ve kuvvetli kısmı, posası ve fazla şeyleri çıkarıldıktan sonra kalan özü. Ar. zübde: Süt hulâsası, et hulâsası. 2. Uzun bir bahis ve makalenin az sözle ifade olunan mânâsı, netice: Mazbatanın hulâsasını çıkarmalı; bu dilekçeyi hulâsa etmeli. Hulâsa-i kelâm = Sözün neticesi, Osm. netîce-i kelâm, elhâsıl.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(A.) [خلاصهء کلام] kısacası, sözün kısası.

Türkçe Sözlük

(i. R.). Kısaca, muhtasaran, hulâsa yoluyla. Az sözle: Maksadı hulâsaten yazmalı, ifade etmeli.

Türkçe Sözlük

(I ince) (i. A.). Sözde durmama, Ar. nakz: Hulf-i vaad.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s., i. can sıkıcı, yeknesak, yavan; i. can sıkıcı kimse; monoton herhangi bir şey; boş ve sıkıcı söz.

Türkçe Sözlük

(I. F. hürde = mec. mazmun, gizli mânâ, giriften = tutmak). Sözün içinde gizil mânâyı arayarak itiraz eden.

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Cuma ve bayram namazlarında hatîblerin okudukları Ayet ve hadîslerle süslü dinî nutuk ki, 1924’e kadar Halîfe’nin ismini ve duasını da içine alırdı. Kendi namına hutbe okutmak = Ortaçağ İslâm devletlerinde mâdenî para basmak gibi saltanat ve istiklâl alâmetlerindendi. 2. Kitabın veya bir nutuk ve makalenin başındaki süslü ve mensur ön söz: Kitabına güzel bir hutbe yazmıştır; kitabının hutbesini başkasına yazdırdı (bu mânâ bugün kullanılmıyor).

Türkçe Sözlük

İnsanı alışkanlıklarından, huylarından vazgeçirmek mümkün değildir. Atasözü

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Kötü huy peydâ etmek, hırçın olmak. 2. Darılmak, gücenmek, münfail olup hiddet etmek: Bu sözden huylanır.

Türkçe Sözlük

(i. A.) 1. Hazır olma, mevcut bulunma, gıyab zıddı: Sizin mecliste huzûrunuz elzemdir. 2. On, Fars. pîşgâh: Filânın huzûruna çıktı; huzûruna kimseyi kabûl etmiyor; huzûrunuzda terbiyesizlik etti. 3. Rahat, Fars. Asâyiş, Asûdegî, Arâm: Büyük rahat ve huzûr ile; huzûr-i kalb ile. 4. Padişah tarafından kabûl: Huzurdadır; huzûra çıktı (nezaketen ve saygı mübalâğası olarak başka büyükler hakkında da kullanılır: Huzûrunuzda bulunmakla bahtiyârım). Huzûr dersi = Osmanoğulları devrinde Ramazanda padişah huzurunda verilen din dersi ve ilmî münakaşa. Hişâ huzurdan = Huzurunuzdan uzak olsun (çirkin ve açık bir söz söylenmesine mecburiyet elverdiğinde saygı ve nezaket maksadıyla kullanılır).

İngilizce - Türkçe Sözlük

kon. san. sonraki sözü öne alma usulu, takdim tehir.

Türkçe Sözlük

(İADE) (i. A. «avd.den). 1. Geri çevirme, geri döndürme: Hediyesini iade etti. Gönderdiğim adamı iade ediniz. 2. Tekrar etme, yenileme, red: lâde-i muhakeme. Sözünüzü size iade ederim. 3. Eski hâline getirme, kaybolan bir şeyi yerine getirme: iâde-i Afiyyet, iâde-i servet. 4. Mukabele etme, karşılık yapma: lâde-i ziyaret etmek (Aralarındaki fark için bk. İrcâ).

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. ibârât). 1. Yazılı bir ifadenin birleşme şekli, söyleniş şeklî. Mânâ ve mefhumuna bakmadan yalnız sözleri ve sözlerin terkibi: İbaresi düzgün, ibarenin süslenmesi, ibaresi açık, karışık, ibare okumak, sökmek. 2. Birkaç cümle veya sözden ibaret terkip, fıkra: Filan kitaptan bir ibare okudu. Be-ibâretihS = Kelimesi kelimesine, cümlesi cümlesine, kendi ibaresinin ayniyle: Filan kitaptan bir fıkrayı be-ibâretihâ nakletti(şiirde nadiren ibâret suretinde de kullanılmıştır).

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. ibhâmât). Kapalı ve mânâsı şüpheli bir surette ifade: Bu sözde ibhâm vardır.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. ibhâm). Mübhem şeyler, üstü kapalı sözler.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Erkek İsmi) 1.Lazım gelme, gerçek. 2.Bir sözleşme için ilk söylenen söz. 3.Olumlama, olumlu hale gelme.

Türkçe Sözlük

(i. A. edebiyat). Sözü kısa ve özlü söylemek, ıtnâb zıddı: Icâz yoluyla meramını ifade etmek. İeiz-ı muhil = Maksadın anlaşılmasına eksiklik getirecek derece ve surette kısaltma.

Türkçe Sözlük

(i.). «İçi dışı, bütün teferruatı» mânâsındaki ieiji ciciği sözünde kullanılır. bk. Icık.

Türkçe Sözlük

(I. A. «cüml»den masdar). 1. Bir sözün tafsilât ve teferruatına girişmeksizin umumî surette toptan beyanı, hulâsa, telhîs: Sözü icmâl etmek. 2. Hesapta dört işlemden toplama. 3. Bir uzun hesaptan çıkarılan hulâsa: Ay, sene icmâli. 4. Gazetelerin, başmakale şeklinde, umumî siyasetin gündelik manzarasını hulâsa ederek yazdıkları makale.

Türkçe Sözlük

(i.) (yukarıdaki ile aynı kelime) (musiki). Bir musiki eserini çalıp okuma. İcrâ heyeti = Türk musikisi konseri vermek için teşkil edilmiş saz söz topluluğu, koro.

Türkçe Sözlük

(i.). Başlıca bağlamaya yarayan uzun ve kalınca bükülmüş sicim, Ar. habl, Fars. resen, rismân: Çamaşır ipi, kovanın ipi. Daha kalınına urgan, büsbütün kalınına halat, ipten incesine de sicim denir. İpucu = Vesile, sebep. İpucu vermek = Sebebiyet vermek. İpe un sermek = Baha neler uydurarak bir işi yapmaktan kaçınmak. İpine basan = Sersem. İp parası vermek = Belâyı def etmek. İpe çekmek = Asmak. İpten kuşak = Son derecede fakirlik. İpe dizmek = Tanzim etmek. İpini sürümek = Cezasını aramak. İp kaçkını = Asılacak adam. İpten, kazıktan kurtulmuş = Birçok cinayet işlemiş. İpiyle kuyuya inilmez = İtimada lâyık olmayan, sözüne güvenilmez. İpini kırmış = Azgın.

İngilizce - Türkçe Sözlük

baglaç, i. eğer, ise, şayet, rağmen; i. şart If he hasn't done it again ! Hay Allah yine aynı şeyi yaptı. If I only knew! Keşke bilseydim! if not aksi taktirde, degilse, olmazsa as if güya, sözde, sanki, gibi. As if you didn't know! Muhakkak biliyors

Türkçe Sözlük

(İFADE) (i. A. «feyd» den masdar) (c. ifâdât). 1. Anlatma, söyleme, beyan, takrir: Hâlimi ifade ettim. Ifâde-i şifâhiyye = Ağızdan anlatış. İfâde-i tahririyye = Yazı ile anlatış. 3. Ders verme, tedris, ders takriri, talebeyi dersinden faydalandırma: Telif ve ifade ile meşgul olurdu. (hukuk) İfade almak, zaptetmek: Davaya ait olan bir madde hakkında birini söyletip söylediğini yazmak. İfâde-i cebriyye (matematik) = Cebir işaretleri ile maksadı anlatma. İfâde-i merâm = Kitabın başına yazılan ve yazış sebebini anlatan sözler, ön söz, Ar. mukaddime.

Türkçe Sözlük

(i. A. «feth» den masdar). 1. Açma, Ar. feth, Fars. küşâd. 2. Başlama, Ar. şürû, bede’: İftitâh-ı kelâm = Söze başlama, söz açma. (fıkıh) Tekbîr-i iftitâh = Namaza dururken getirilen tekbir.

Türkçe Sözlük

(i. A. «gubâr» dan masdar). 1. Tozlanma, üzerine toz konma. 2. (iğbirâr-ı hâtır’dan kısaltılma): Hatır kalma, gücenme: O söz iğbirârını mucib olmuş. Iğbırârına sebep olmuş. Iğbirâr-ı hâtır.

Türkçe Sözlük

(ka ile) (i. A.) (c. iglâkat). 1. Kapama, sed: İglâk-ı ebvâb = Kapıları kapama. 2. (edebiyat). Sözü karışık ve anlaşılmaz surette söyleme, sözün bu halde, yani muğlak olması: Iglâk makbûl değildir (cem’i dilimizde bu mânâya mahsustur).

Türkçe Sözlük

(f.). 1. İğne ile delmek. 2. Kalıbını almak üzere kenarlarını iğne ile delerek işaret etmek. 3. Toplu iğne ile iliştirmek. 4. mec. Sözle hırpalamak.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. İğnesi veya iğne gibi ince ve sivri bir Aleti olan: İğneli tüfek, iğneli karınca. 2. mec. Hırpalayıcı (söz).

Türkçe Sözlük

(ka ile) (i. A. «gark» dan masdar) (c. iğrâkat). 1. Boğma, garketme: Düşman, gemilerini Iğrâk etti. 2. (edebiyat) Aşırılık, gerek övme, gerek yermede pek mübalağalı olarak davranma, konuşma: Bu sözde iğrak vardır (cem’i dilimizde bu ikinci mânâya mahsustur).

Türkçe Sözlük

(I. A. c.). Mübalağalı sözler.

Türkçe Sözlük

(i. A. «vehm» den) (c. İhâmât). 1. Vehim ettirme, vehim, şüphe ve tereddüde düşürme. 2. İki mânâsı olan bir kelimenin en az kullanılan mânâsını kasdetme. Ihâm-ı kabîh = Sözü edeb ve terbiyeye aykırı bir mecâzî mânâya getirme.

Türkçe Sözlük

(i. A. «hasen»den (c. ihsânât). I. İyilik etme, güzel muamele. 2. Bağışlama, bir şey verme. Kendisine güzel bir at ihsan etti. 3. Verilen, bağışlanan şey, hediye, bahşiş: Vaktiyle ihsan-ı şâhâne dağıtılırdı. 4. Lutuf, yardım, iyilik: İhsan buyrun iki söz söyleyeyim, (bu mânâ ile kullanılması yersizdir). İhsân alel-ihsân = İhsan üstüne ihsan. El Ihsânü bit-tamâm = Bir şey verilince tamamiyle verilmelidir.

Türkçe Sözlük

(i. A. «hasr» dan masdar) (c. ihtisârât). Sözün kısa kesilmesi, merâmız az sözle ifadesi, bir cümleden lüzumsuz veya ikinci derecede lüzumu olan tafsilâtın çıkarılması: Ibni Haldûn’un tarihi ihtisâr edilmemiştir. Ihtisâr suretiyle (İcâz ve icmâl’den farkı vardır: İhtisâr, fazla tafsilâtı çıkarıp ifadeyi tabiî hâlinde bırakmak, İcâz, ifadeyi lüzumundan fazla kısaltıp zor anlaşılacak bir halde bırakmak, icmâl ise yalnız hulâsa ve neticesini almaktır).

Türkçe Sözlük

(i. A. «masdar). i;ina alma, Osm. câmi ve şâmil olma, kavrama: Bu söz çok mânâlar ihtlvS eder (bazı isimlere eklenerek, birtakım yanlış sıfat terkipleri teşkil eder: Mekârim-ihtivâ, mekârim-havt).

Türkçe Sözlük

(i. si.). 1. Birden sonra gelen sayı, Ar. isneyn, Fars. dü. 2. İki kişi, iki saat, on iki, yirmi iki, yüz iki, iki yüz. bk. İki yüz. iki bin: Ar. elfeyn. İki ağızlı = İki tarafı keser (bıçak vesaire). İki çifte = Dört kürekli kayık. İkide bir = Yarım. İkide bir, ikide birde = Pek sık, her vakit. İki kat = Bir şeye bir mislinin katılmış hâli. İki günde bir = Gün aşırı. İki yüzlü = 1. İki tarafı yüz (kumaş). 2. mec. Mürâyi, nabza göre şerbet veren; özü, sözü bir olmayan.

Türkçe Sözlük

(i. A. «kesret» ten masdar). Çoğaltma, artırma (teksir daha çok kullanılmıştır). İksâr-ı kelâm = Çok söyleme, sözü uzatma, gevezelik.

Türkçe Sözlük

(İKTİBAS) (ka ile) (i. A.) (c. iktibâsât). 1. İğreti alma, faydalanma: Iktlbâs-ı maârif. 2. Bir fıkra veya sözü aynen veya mânâca nakil: Hadislerden iktibâs etmiştir. Bu kitabın Ayetlerden Iktibâsâtı çoktur (asıl mânâsı ateş yakmak üzere birinden ateş almak olup, bizce kullanılanı, yukarıdaki mecâzî mânâlarıdır).

Türkçe Sözlük

(i. A. (c. ilâvât). 1. Katma, arttırma, zam: Bu eve iki oda daha ilâve edeceğim. Bu bağın arkadan ilâvesi vardır. 2. Bir kitaba sonradan gerek yazarı ve gerek başkası tarafından, gerek ayrıca olarak sonuna ve gerek kısım kısım her tarafına eklenen bahisler, Fr. supplâment, Ar. zeyl: Bu sözlüğün bir de ilâvesi vardır. En meşhur tarih kitaplarına ilâveler yazılmıştır. 3. Bir gazetenin çıkardığı sayıdan başka ona ek olarak veya ayrıca çıkardığı sayı: Gazete ilâvesi, bir ilâve çıkmış. 4. İmzadan sonra mektubun altına yazılan şey, hâmiş, Fr. post scriptum, P. S.

İsimler ve Anlamları

(Tür.) (Erkek İsmi) - İlenmek amacıyla söylenen söz, ilenme.

İsimler ve Anlamları

(Tür.) (Erkek İsmi) 1.Çok çabuk, hızlı. 2.Hücum, akın. 3.Verilen söz. 4.Havanın parlak, açık olması. 5.Öfke.

Türkçe Sözlük

(i. A. masdar) (c. ilhâmât). Tanrı’nın, kullarının kalbine bir şey duyurması: Kendisine bu gerçek llhâm olundu. Ancak ilhâm yoluyla doğru yola erişti. Bu, bir ilhâm-ı Rabbânî’dir. Sözleri ilhâmât kabîlindendir.

Türkçe Sözlük

(i.). Evvelki, birinci, başlangıçtaki, önceki, ilk olan, İlerdeki, son zıddı: İlk işimiz o oldu. İlk oğlu, ilk harf, İlkbahar. En evvel en başta, birinci olarak: İlk yaratılan insan, ilk söylediği söz. Bazen mânâyı kuvvetlendirmek için kullanılır: İlk önce: En önce, başlangıçta.

Türkçe Sözlük

(a uzun) (i. A. «lika» dan masdar) (c. ilkâAt). 1. Koyma, bırakma, atma: Kayığı denize ilka etmek, kendini tehlikeye ilka etmek; ateş, fitne ilka etmek. 2. c. Kötü sözlerle zihin çelme, aldatma, kandırma: Birtakım ilkaâte kapıldılar. Ilkait-ı bed-hâhâne = Kötü maksatlı kandırmalar.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. sonuç çıkarma, anlam çıkarma (soz veya davranıstan); dolayısıyle anlama. illative (il'ıtiv) s. sonuç çıkaran.

Türkçe Sözlük

(İLTİFAT) (i. A. masdar). 1. Yüzünü çevirip bakma: Bizim tarafa hiç iltifat etmedi. 2. Dikkat, itina: İltifat eyleme çok hendeseye (Vehbî). 3. Teveccüh, taltif, hatır sorma, güler yüzle ve lutufkârâne dostluk: iltifatınıza nail olmadık. İltifat yok mu? 4. (edebiyat) Sözü meselâ üçüncü şahıstan, ikinci şahsa, ikinci şahıstan birinci şahsa çevirmekten ibaret belâgat. Fâtiha süresindeki (eyyâke nâ’budu) Ayet-i kerîmesinde olduğu gibi.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) 1.Yüzünü çevirip bakma. 2.Dikkat. 3.Hatır sorma, gönül alma. 4.Sözünü başka bir kişiye çevirme. - Erkek ve kadın adı olarak kullanılır.

Türkçe Sözlük

(i. A. «lüzûm» dan masdar) (c. ilzâmât). 1. Osmanlı devrinde, devletin bir gelirini veya bir çiftlik vesaireyi iltizâma verme, iltizâm ettirme. 2. Münakaşada karşısındakini kuvvetli delil ve sözlerle susturma: Onu ilzam ettim. O, münakaşada hiç ilzâm olunmaz.

Yabancı Kelime

Fr. image

ruh b. imge

1. Duyu organlarının dıştan algıladığı bir nesnenin bilince yansıyan benzeri. 2. Duyularla algılanan, bir uyaran söz konusu olmaksızın bilinçte beliren nesne ve olaylar.

Türkçe Sözlük

(i. A. T.). Üstü kapalı, örtülü bir şekilde söylenen söz.

Türkçe Sözlük

(İMAM) (I. A.) (c. eimme). Namazda kendisine uyulan, cemaata namaz kıldıran kişi: Filân camiin imamı, mahalle imamı, ki camide namaz kıldırmakla beraber, eskiden mahallesi halkının belediyeye ait işlerini, cenaze va nikâh işlerini de görürdü. Tabur, alay İmamı = Osmanlı devrinde askere namaz kıldırmak üzere her tabur ve alay emrinde bulunan imam kl, ilmiye sınıfına mensup olmakla beraber aynı zamanda subay sayılırdı, sarık sarar, cübbesinde şeritleri olurdu. İslâm dininde bir mezhep kurucusu veya büyüğü olan zat. Bu mânâ ile imam unvanı önce Hazret-i Ali ve İmam Hüseyn’ in neslinden birbiri ardınca gelen dokuz kişiye verilip hepsine «eimme-i isnâ aşer = on iki İmam» derler. 3. islâm hukukunda rey sahibi olan büyük bilginler: İmam MAlik, İmam ŞAflt. 4. Bir ilim ve fende sözü senet sayılacak derecede otorite kazanan zat: İmam Gazâlt, imam Sİbeveyh. 5. İslâm halîfesi, i. Şîİ mezheplerinin en büyük başı tanıdıkları hükümdar veya rûhânî. Imâm-ı Azam = En büyük imam: Hanefî mezhebinin kurucusu Ebû Hanîfe. İmam evi = mec. Kadın hapishanesi

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. mütehakkim, zorba, karşısındakilere söz hakkı ve davranış özgürlüğü tanımayan, müstebit; zaruri, çaresiz; kaçınılmaz, mübrem. imperiously z. mütehakkim bir şekilde, emredercesine; zaruri olarak. imperiousness i. müstebitlik, tahakkum, emretme; zarur

Türkçe Sözlük

(İMTİHAN) (i. A. masdar). 1. Deneme, sınama, tecrübe: Cenâb-ı Hak sevdiği kullarını imtihan için, onları çeşitli zorluklara uğratır. 2. Okullarda sınıf geçmek veya bir görev almak isteyenin ona lâyık olup olmadığı anlaşılmak için kendilerini yazılı veya sözlü olarak denemek. İmtihan olunmak, imtihan vermek, imtihan etmek, imtihana çekmek, yıl imtihanı, bitirme imtihanı, hususî imtihan. O görev için falan ve filan dallardan imtihan yapılacaktır.

Finansal Terim

(Preferred Stock)

Esas sözleşmede hüküm bulunmak kaydı ile, sahiplerine temettü ödemesi, rüçhan hakkı kullanımı, oy hakkı gibi konularda ayrıcalık tanıyan senetlerdir.

Türkçe Sözlük

(İNAK) (i.). 1. Sözüne inanılır, Ar. mûtemed, mu’temen. 2. Müşavir, müsteşar. 3. Rey, istişare, danışma.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i anlamslzllk, anlamse söz; boşluk

Türkçe Sözlük

(i. A. «necz»den masdar). Yerine getirme, Osm. icrâ, edâ. Ineâz-ı vâd = Verilen sözün yerine getirilmesi (yalnız vâ’d ile kullanılır).

Türkçe Sözlük

(i.). Kabuğuna sedef denilen, istridye cinsinden bir deniz hayvanının içinden çıkan kıymetli taneler ki, süs eşyası olarak kullanılır. Ar. lü’lü’ dür: inci takmak, dizmek. Pek beyaz ve küçük dişler için de söylenir. Inciçiçeği = Beyaz ve yuvarlak bir cins ağaç çiçeği. İnci tanesi = Pek güzel çocuk veya kız. Farsça dür-dâne. Ağzından inci saçmak = Çok tatlı konuşmak, güzel sözler söylemek. İncisoğanı = Bir cins kök.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. İnciten, ağrıtan, Cefa eden. 2. mec. Gönül kırıcı (söz).

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. uygun olmayan; incitici, nezaketsiz, kaba. indelicate remarks zarif olmayan sözler. indelicacy i. uygunsuzluk; kabalık. indelicately z. uygunsuz bir şekilde.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i., f. sözleşme kâğıdı, resmi senet, bilhassa hizmetçi veya uşakla yapılan onaylı sözleşme; f. kontrat veya senetle bağlamak.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. dolaşık, dolambaçlı, doğru olmayan, dolaylı; hile türünden; dolaylslyla olan; doğrudan doğruya olmayan, araçlı. indirect cost dolaylı masraf. indirect damage dolaylı zarar. indirect discourse sözcünün söylediklerinin şahıs ve zaman değişimiyle nak

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. dolaylı söz veya hareket; doğru olmayan hal veya hareket, hilekârlık.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. söz götürmez, su götürmez, münakaşa götürmez, muhakkak, itiraz kaldırmaz. indisput'ably z. itiraz kaldırmaz derecede.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. sözü edilmez, ağıza alınmaz (kutsal); tarif olunamaz, anlatımı olanaksız, söylenemez. ineffably z. sözü edilemeyecek şekilde.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. uygun olmayan söz veya davranış; talihsizlik, hoşnutsuzluk.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i., f. nüfuz, baskı, tesir, etki, hüküm; sözü geçen kimse, tesir eden kimse veya şey; slang piston; f. tesir etmek, sözünü geçirmek; müessir olmak. undue influence huk. gereksiz tesir. under the influence k.dili sarhoş.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s.tesirli; sözü geçen.

Genel Bilgi

Özellikle ABD’de Hıristiyanların şükran günlerinin önemli bir sembolü olan hindi aslında Amerika kıtasının yerlisidir. Vahşi hindi cinsleri Kristof Kolomb kıtayı keşfetmeden de önce Kuzey Amerika’da yaşıyordu. Hatta Avrupa’dan Güney Amerika’ya ilk gelenler Azteklerin bir cins hindi ırkını ehlileştirdiklerini görmüşlerdi.

Amerikan hindileri Avrupa’ya 1519 yılında İspanyollar tarafından getirilmiş, daha sonra bütün Avrupa’da yayılıp 1541 yılında İngiltere’ye ulaşmışlardı. Hayvancağızı gören İngilizlerin kafaları karışmış, o zamanlar Türk toprakları olan Batı Afrika’dan Portekizli tüccarların getirdikleri Afrika hindisi veya yine Türkiye üzerinden getirilen Hint tavuğu sanmışlardı. Sonunda her iki ırkın farklı olduğu anlaşılmıştı, ama bu Amerikan kökenli kuşun adı 17. yüzyılda Amerika’ya göç eden İngiliz göçmenler sayesinde Amerika’da ‘Turkey’ olarak yerleşti.

Tabii bu Türkiye’nin isminin niçin İngilizce’de hindi anlamında kullanıldığının resmi açıklaması. Bunun yanında uydurulmuş başka tezler de var. Bunlardan biri Kolomb’un ilk yolculuğuna katılan bir Portekiz Yahudi’si Jose de Torres’in hindiyi görünce, İbrânice ‘büyük kuş’ anlamında ‘Tukki tukki’ diye bağırması, diğeri de sürekli batıya doğru giderek Hindistan’a ulaşmayı hedefleyen Kolomb’un Amerika’ya vardığında burayı Hindistan ve hindiyi de Hint tavus kuşu sanarak onu ‘Tuka’ diye adlandırması ve zamanla bu kelimenin Turkey olarak telaffuz edilmesidir.

Durun daha tezler bitmedi. Bir başka tezde de, Kızılderililer hindiye ‘Fırke’ dediklerinden bu sözcüğün İngilizce’deki telafuzu ile ‘turkey’ye dönüştüğü ileri sürülüyor. Daha başka hindi tezleri de var. Örneğin hindilerin korkunca çıkardıkları seslerin insanlar tarafından turk-turk-turk (törk) diye taklit edilmesiyle zamanla onlara Turkey denilmesine neden olduğu bile iddia ediliyor. Bunda alınıp gücenecek bir şey yok. Türkçe’de de hindi kelimesi Hindistan anlamına çok yakındır. Ayrıca bizde de bir ‘Mısır’ örneği var.

Hindiler başlangıçta renkli tüyleri nedeni ile kümeslerde süs hayvanı olarak yetiştirilmişler, et kalitelerinin farkına ise 1935’den sonra varılmıştır. Erkek hindiler 130 santim boya ve 10 kilo ağırlığa ulaşabilirlerken dişiler neredeyse yarı ağırlıktadırlar. Vahşi hindiler akarsu ve göl kenarlarında yaşamayı tercih ederler ve tehlike anında 400 metre mesafeye uçabilirler.

Bu arada marketlerde niçin hiç hindi yumurtası satılmıyor, dikkatinizi çekti mi? Günümüzde tavuklar yılda ortalama 250’den fazla yumurtlayabiliyorlarken, hindiler 100 - 120 adet yumurtlarlar ve yumurtaları 4 -5 kez daha ağırdır. Daha ziyade yeni hindileri üretmekte kullanılırlar.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. zararlı, dokunur, muzır, rencide edici, haksız; yeren, yerici (sözler), aşağılayıcı, onur kırıcı. injuriously z. zararı dokunacak biçimde, inciterek. injuriousness i. zarar, zarar verme.

Genel Bilgi

Dünyadaki 6 milyar kişinin konuştuğu 3000’den fazla dil vardır ama dünya nüfusunun yarısı bu dillerden yalnızca 15’ini konuşmaktadır. En çok sayıda insanın konuştuğu dil ise Çin’deki Mandarin dilidir. Yazı dili bütün Çin’de aynı olmasına rağmen halkın yüzde 70’i Mandarin dilini konuşur ve kuzeyde oturan bir kişi güneydekinin konuştuğunu anlamaz.

Afrika’da 1000’e yakın dil konuşulmaktadır fakat l milyondan çok kişinin konuştuğu dillerin sayısı 30’u geçmez. Hindistan’da 800’den fazla dil konuşulmaktadır. Hatta bu kalabalık ülkede, her 12 kilometre gittikçe lisanın değiştiği söylenmektedir.

Genetik bilimi, insanlığın dünyanın belli bir noktasında, çok büyük bir olasılıkla Yakın Doğu’da doğarak yayıldığı ve dünya üzerindeki iki toplum coğrafi olarak birbirinden ne kadar uzaksa genetik yapılarının da o kadar farklı olduğu düşüncesini doğrulamaktadır. Örneğin Çin, Japon gibi doğu milletleri genetik olarak birbirlerine, Avrupalılar ise Kuzey Afrikalılara, Ortadoğululara ve Hintlilere daha yakındırlar.

Dünyanın bu genetik haritası ile konuşma lisanlarının yayılışı paralellik gösterir. Teoriye göre milattan önce 7500 yıllarında tarımın başlaması ve hayvancılığın gelişmesi ile birlikte Yakın Doğu’dan Avrupa’ya, Kuzey Afrika’ya ve Hindistan’a büyük göçler olmuştur. Bu büyük göç dalgaları üç ana dil gurubunun oluşmasına yol açmışlardır.

Diller arasındaki akrabalığa, bir başka deyişle dillerin tarihsel oluşumuna dayanan bu sınıflandırmada, ortak bir kökenden kaynaklandıkları varsayılan diller aynı öbeğe konulmuştur. Çelişkili olmalarına ve tam tatminkar açıklaması yapılamamasına rağmen bu üç dil grubu şunlardır: (1) Hint-Avrupa dilleri, (2) Ural-Altay dilleri, (3) Hami-Sami dilleri.

Türk dilleri Ural-Altay ailesinin Altay öbeğindedir. Büyük dil öbeklerinin dışında sınıflandırılmalarına rağmen Kore, Japon ve Eskimo dilleri de bu aileden gösterilir. Hami-Sami dillerinin en belirgin örneği Arapça’dır. Çin-Tibet ve Kafkasya dilleri, Avustralya, Afrika ve Amerika yerli dilleri bu ana sınıflandırmanın dışındadırlar.

Diller ayrıca dilbilgisi yapılarına göre de dört sınıfa ayrılır: (1) Kelimelerin kısa kısa, ek almadan, cümle içindeki yerlerine göre anlam yüklendikleri diller (Çin, Vietnam, vb.); (2) Zaman, kişi, olumsuzluk gibi tüm durumların fiilin köküne ek gelmesiyle türetilen diller (Türkçe); (3) Dilbilgisi bağlantılarının fiil kökünde değişiklik yapılarak ifade edildiği diller (Hint-Avrupa, Hami-Sami); (4) Sözcüklerle ekler birleştirilerek bir cümlenin tek sözcüğe dönüştürüldüğü diller (Eskimo). Örneğin Eskimo dilinde “takusariartorumagaluarnerpa” kelimesi “onun bununla uğraşmaya gerçekten niyetli olduğunu sanıyor musunuz” anlamına gelir.

Dünyadaki bütün dillerin tek ortak yanı, en çok kullanılan kelimelerin, daha az kullanılanlara göre az sayıda harfle yazılmaları, yani daha kısa olmalarıdır. Ayrıca hemen hemen bütün lisanlarda vücudun kısımlarının ve organlarının isimlerinin bir çoğu kısa kelimelerle ifade edilir. Türkçe’deki baş, bel, kaş, göz, kas, dil, diş, el, kol, saç, aya, ten, diz, kan, boy, bel, kıl, vb. gibi.

Lisanın zenginliğinde milletlerin yaşadığı ortamın ve kültürün etkisi vardır. Eskimo’lar ata, sadece at demekle yetinirken Türklerde atın cinsine, yaşına, rengine göre değişik isimleri vardır. Ancak bizler de ‘kar’a sadece kar derken Eskimo dilinde karı ve yağışını tanımlayan 32 kelime vardır.

Hayvanlara sesleniş bile dillere göre değişir. Bir İngiliz tavuğunu “bili-bili” diye çağırırsanız anlamaz. İngilizler tavuğu “çak-çak” (chuck), Finliler “fibi-fibu” diye çağırırlar ama hemen hemen bütün dillerde tavuğu kovalama sesleri birbirlerine benzer; kış-kış, kuş-kuş, kş-kş, kiş-kiş...

Genel Bilgi

Dünyadaki 6 milyar kişinin konuştuğu 3000’den fazla dil vardır ama dünya nüfusunun yarısı bu dillerden yalnızca 15’ini konuşmaktadır. En çok sayıda insanın konuştuğu dil ise Çin’deki Mandarin dilidir. Yazı dili bütün Çin’de aynı olmasına rağmen halkın yüzde 70’i Mandarin dilini konuşur ve kuzeyde oturan bir kişi güneydekinin konuştuğunu anlamaz.

Afrika’da 1000’e yakın dil konuşulmaktadır fakat 1 milyondan çok kişinin konuştuğu dillerin sayısı 30’u geçmez. Hindistan’da 800’den fazla dil konuşulmaktadır. Hatta bu kalabalık ülkede, her 12 kilometre gittikçe lisanın değiştiği söylenmekledir.

Genetik bilimi, insanlığın dünyanın belli bir noktasında, çok büyük bir olasılıkla Yakın Doğu’da doğarak yayıldığı ve dünya üzerindeki iki toplum coğrafi olarak birbirinden ne kadar uzaksa genetik yapılarının da o kadar farklı olduğu düşüncesini doğrulamaktadır. Örneğin Çin, Japon gibi doğu milletleri genetik olarak birbirlerine, Avrupalılar ise Kuzey Afrikalılara, Ortadoğululara ve Hintlilere daha yakındırlar.

Dünyanın bu genetik haritası ile konuşma lisanlarının yayılışı paralellik gösterir. Teoriye göre milattan Önce 7500 yıllarında tarımın başlaması ve hayvancılığın gelişmesi ile birlikte Yakın Doğu’dan Avrupa’ya, Kuzey Afrika’ya ve Hindistan’a büyük göçler olmuştur. Bu büyük göç dalgaları üç ana dil gurubunun oluşmasına yol açmışlardır.

Diller arasındaki akrabalığa, bir başka deyişle dillerin tarihsel oluşumuna dayanan bu sınıflandırmada, ortak bir kökenden kaynaklandıkları varsayılan diller aynı öbeğe konulmuştur. Çelişkili olmalarına ve tam tatminkar açıklaması yapılamamasına rağmen bu üç dil grubu şunlardır:

(1) Hint-Avrupa dilleri, (2) Ural-Altay dilleri, (3) Hami-Sami dilleri.

Türk dilleri Ural-Altay ailesinin Altay öbeğindedir. Büyük dil öbeklerinin dışında sınıflandırılmalarına rağmen Kore, Japon ve Eskimo dilleri de bu aileden gösterilir. Hami-Sami dillerinin en belirgin örneği Arapça’dır. Çin-Tibet ve Kafkasya dilleri, Avustralya, Afrika ve Amerika yerli dilleri bu ana sınıflandırmanın dışmdadırlar.

Diller ayrıca dilbilgisi yapılarına göre de dört sınıfa ayrılır:

(1) Kelimelerin kısa kısa, ek almadan, cümle içindeki yerlerine göre anlam yüklendikleri diller (Çin, Vietnam, vb.);

(2) Zaman, kişi, olumsuzluk gibi tüm durumların fiilin köküne ek gelmesiyle türetilen diller (Türkçe);

(3) Dilbilgisi bağlantılarının fiil kökünde değişiklik yapılarak ifade edildiği diller (Hint-Avrupa, Hami-Sami);

(4) Sözcüklerle ekler birleştirilerek bir cümlenin tek sözcüğe dönüştürüldüğü diller (Eskimo). Örneğin Eskimo dilinde “takusariartorumagaluarnerpa” kelimesi “onun bununla uğraşmaya gerçekten niyetli olduğunu sanıyor musunuz” anlamına gelir.

Dünyadaki bütün dillerin tek ortak yanı, en çok kullanılan kelimelerin, daha az kullanılanlara göre az sayıda harfle yazılmaları, yani daha kısa olmalarıdır. Ayrıca hemen hemen bütün

lisanlarda vücudun kısımlarının ve organlarının isimlerinin bir çoğu kısa kelimelerle ifade edilir. Türkçe’deki baş, bel, kaş, göz, kas, dil, diş, el, kol, saç, aya, ten, diz, kan, boy, bel, kıl, vb. gibi.

Lisanın zenginliğinde milletlerin yaşadığı ortamın ve kültürün etkisi vardır. Eskimo’lar ata, sadece at demekle yetinirken Türklerde atın cinsine, yaşına, rengine göre değişik isimleri vardır. Ancak bizler de ‘kar’a sadece kar derken Eskimo dilinde karın ve yağışını tanımlayan 32 kelime vardır.

Hayvanlara sesleniş bile dillere göre değişir. Bir İngiliz tavuğunu “bili-bili” diye çağırırsanız anlamaz. İngilizler tavuğu “çak-çak” (chuck), Finliler “fibi-fibu” diye çağırırlar ama hemen hemen bütün dillerde tavuğu kovalama sesleri birbirlerine benzer; kış-kış, kuş-kuş, kş-kş, kiş-kiş...

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. ima, üstü kapalı söz; teveccüh kazanmaya yöneltilmiş söz veya hareket.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s.) taşkın, aşırı; sert, fırtınalı, bozuk (hava); şiddetli (söz); ayyaş, bekri. intemperately (z.) ifratla, taşkınca. intemperateness (i.) ifrat, taşkınlık.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i.) ünlem, nida; nida etme; söz arasına koyma. interjec- tional (s.), (gram.) ara söz kabilinden; ünlem şeklinde.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(f.) içine karıştırmak; (konuşmayı) süslü sözlerle doldurmak .

İngilizce - Türkçe Sözlük

(f.) kesmek, aralık açmak, ara vermek, fasıla vermek; intizamını bozmak, arasını kesmek; birinin sözünü kesmek, birinin işine mâni olmak. interrupted (s.) kesilmiş. interruptedly (z.) aralıklarla, fasılalarla. interruptive (s.) arayı kesici. interruptiv

Türkçe Sözlük

(i. A. «havi» den masdar) (c. Intihâlât). Başkasının eserini veya bir sözünü benimseme: Intihâl, edebiyat Aleminde hırsızlıktır.

Türkçe Sözlük

(a uzun) (i. A. «nakUden masdar) (c. intikalât). 1. Göçme, bir yerden bir yere geçme, yer değiştirme, Osm. tebdîl-i mekân: Anadolu’dan Rumeli’ye intikal edenler (bu mânâ ile nakil kullanılması daha uygundur). 2. Geçme, sirayet, bulaşma: Sâri hastalıklar ekseriya temasla intikal eder. 3. Miras olarak veya miras gibi kalma, soydan geçme: Babamdan birçok arâzi İntikal ett. 4. Vefat, ölüm, Osm. dâr-ı bekaya gitme, göçme, irtihâl (eskiden irtihal daha çok kullanılmıştır). 5. Dinleyenin, konuşanın sözünden maksadını anlaması, açıkça söylenmeyen şeyi de kavraması: Bu adamın intikali yoktur. Birdenbire intikal edemedim. 6. Sözün, bahsin bir şeye geçmesi: Söz mikropların tesirine intikal etti. Sür’at-i intikal — Kapalıca ve dolayısıyle ifade olunan sözden bile çabuk ve derhal maksadı anlama, zihin açıklığı. Serî-ül-intikal = Çabuk anlar, zihni açık.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i.) takdim, tanıştırma; tavsiye mektubu; kitap önsözü; başlangıç; giriş; ortaya getirilen veya konan şey.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s.) önsöz veya tavsiye kabilinden; tanıtma maksadıyle yapılan.

Türkçe Sözlük

(i. T. ipek, Fars. hâne). İpeğin yetiştirilip hazırlandığı yer, ipek fabrikası (hâne sözünün Türkçe isimlerle birleşerek meydana getirdiği isimler pek çok olduğundan, hapishâne, yazıhâne ve ipekhâne gibi isimleri doğru gibi kabûl etmeliyiz).

İngilizce - Türkçe Sözlük

(Lat.) Kendisi söyledi bir delile dayanmayan söz veya ifade .

Türkçe Sözlük

(i. A. «rab»dan masdar). 1. Arapça’da kelimelerin sözdeki yerlerine göre uğradıkları değişiklikler. 2. Düzgün konuşma ve gerçeği belirtme.

Türkçe Sözlük

(i. A. «rücû»dan masdar). Çevirme, geri döndürme: İşi aslına ircâ etmeli. Ircâ-i kelâm = Sözün yine sadede getirilmesi (ircâ ile iade arasında fark vardır. ircâ bir şeyin geriye doğru çevrilmesi, iade ise tekrar ve bir daha yapılmasıdır. Dilimizdeki kullanımına gelince: Ekseriya ircâ geriye doğru çevirmede, iade ise gönderilmiş veya getirilmiş, bir şeyi red ile tekrar göndermede, bir hâli tekrar kazanmada ve ziyaret gibi işlerde mukabele etmede kullanılır: Binaenaleyh: Ircâ-ı kelâm, ircâ-ı inân, iade-i ziyâret denilir).

Türkçe Sözlük

(i.). Büyük, cüsseli, hacimli, kocaman, Ar. cesîm: İri adam, iri boy, iri taneli, mec. Sert, dürüşt, iri söz.

Türkçe Sözlük

(i. A. «rüşd»den masdar) (c, irşâdât). 1. Doğru yolu gösterme, doğru yola sevk, Osm. gafletten ikaz: Bu sözle beni irşâd ettiniz.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. irsâlât). Gönderme, yollama: Bir adam, asker, erzak, mühimmat, bir mektup irsâl eyledi. Irsâl-i mesel = Söz arasında mânâyı kuvvetlendirmek için meşhur bir mesel ve hikâye söyleme.

Teknolojik Terim

Bu işlev, basit metin girişi ve düzenlemesi için 600 karaktere kadar sık kullanılan sözcüklerin kaydedilmesine izin verir.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Duyulmak, Osm. mesmû olmak: Bir ses işitildi; buradan top sesi işitilir. 2. Haber alınmak, Osm. istihbâr olunmak, mesmû olmak: Bir sergi açılmasına karar verildiği işitilmiştir. 3. Dinlenmek, Osm. mesmû ve makbûl olmak: Benim sözüm işitilmedi.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Duymak, kulakla hissetmek, Ar. sem’, Osm. istimâ eylemek: Sesinizi işittim. Gece atılan topu işittim. 2. Haber almak, Osm. istihbâr etmek: Geldiğinizi dün işittim; bir şey işittim acaba doğru mu? 3. Dinlemek, kulak asmak: Boşuna ağzınızı yoruyorsunuz, o adam işitmez; nasihat işitmez. İşitmezden, işitmezlikten gelmek = İşitmez gibi olmak, sağırlığa vurmak. Lâkırdı, söz işitmek = Azarlanmak.

Türkçe Sözlük

(i.). Başlık: Karagöz oyununda Karagöz’ün ışkırlağı sözünde geçer.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Erkek İsmi) - Hz.İbrahim (a.s.)’in oğlu. İbrahim (a.s.) O’nu Allah’a kurban olarak adamış ve sözünde durmak için harekete geçmiştir. Fakat Allah (c.c.) O’nu son anda Cebrail aracılığıyla durdurmuş ve bu imtihanı kazandığını bildirmiştir. İsmail (a.s.) Kur’an’da ismi geçen peygamberlerdendir ve babasıyla beraber Ka’be’yi inşa etmişlerdir.

Genel Bilgi

Ispanak, vitamin ve diğer besin maddeleri bakımından oldukça zengin bir sebzedir. Yapısının büyük bir kısmını su oluşturur. Özellikle C vitamini diğer sebzelere oranla daha fazladır hatta limon, portakal gibi turunçgillere yakındır. Ispanak kalsiyum ve demir bakımından da zengindir.

Ancak ıspanağı diğer yeşil sebzelerden ayıran, demir bakımından aşırı bir zenginlik de söz konusu değildir. Eşit ağırlıklı bir hamburgerde de ıspanak kadar demir vardır. Ayrıca bir mineralin bir sebzede çok bulunması, yenilince doğrudan vücudumuza geçeceği ve vücudumuzu bu mineraller bakımından zenginleştirip kuvvetlendireceği anlamına gelmez.

Her ne kadar çizgi roman kahramanlarının en eskilerinden olan Temel Reis zorda kalınca, bir konserve kutusu açıp içindeki ıspanağı yiyince adeleleri, pazuları şişip insan üstü bir güce sahip oluyor gibi görünüyorsa da ıspanağın içindeki gerek kalsiyumun gerekse demirin insan vücudu tarafından emilmesi zordur. Bu nedenle ıspanaktaki demirin insana pek faydası yoktur.

Temel Reis’in neden başka bir sebze değil de ıspanağı tercih ettiği konusunda, teneke kutu içinde satılan ıspanağın reklamını yapması dışında iki görüş daha var.

Birincisi, içindeki okzalik asitin verdiği ekşimsi tadı nedeniyle ıspanak yemeyi sevmeyen çocuklara bu yemeği sevdirmek. İkincisi ise ıspanakla demir, demirle kuvvet arasında ilişki kurarak demir eksikliğinin vücutta yarattığı zayıflık ve halsizliğin, ıspanak yemekle giderileceğine insanları inandırmaktır.

Demir eksikliğinin anemi denilen kansızlık hastalığı yarattığı doğrudur ama çok demir almanın da insanın kuvvetlenmesiyle fazla bir alakası yoktur. Vücudumuzun bir günlük demir ihtiyacını sadece ıspanaktan karşılayabilmek için yılda vücut ağırlığımızın iki misli kadar ıspanak yememiz gerekir ki bu da çok iyi bir fikir değildir. Ispanaktaki okzalik asit aşırı alındığında, idrarda toplanarak böbreklerde taş oluşumuna sebep olabilir.

Gelelim ıspanağın niçin yoğurtla yenildiğine. Gıdaların bileşimlerinde bulunan bazı maddeler, o gıdanın besin değerini azaltır. Örneğin ıspanakta bulunan okzalik asit, kalsiyumun vücut tarafından alınmasına mani olur. Bu nedenle okzalik asitçe zengin olan gıdalarla yoğun olarak beslenildiğinde, vücudun kalsiyumu bol gıdalarla takviye edilmesi gerekir.

Ispanak, semizotu, ebegümeci, pazı gibi gıdaların, kalsiyum zengini yoğurt ile yenilme alışkanlığının kökeni veya bilinçli olarak başlatılıp başlatılmadığı, insanların tat vermesi için mi yoksa sağlıklarını düşündükleri için mi bu alışkanlığı kazandıkları bilinmiyor ama kalsiyum eksikliğini gidermesi açısından yoğurt ilavesi son derecede yararlı ve sağlıklıdır.

Türkçe Sözlük

(I. Fr.). İstatistikle alâkalı (nisbet bildirmek için Arapça ekle yapılan istatistikî sözü yanlıştır).

Türkçe Sözlük

(i. A. «devâm» dan masdar). Bir şey veya hâlin devamını isteme ve arzu etme: İstidâme-i sihhat ve Afiyetleri duâsiyle sözümü bitiriyorum.

Türkçe Sözlük

(i. A. «hilâl» den masdar). Yeni ayın görünmesi, hilâl seyretme. Berâat-i istihlâl = Bir kitap, nutuk veya makalenin ön sözü içinde, bahsolunacak maddeleri andırır fıkralar söyleyip yazmak.

Türkçe Sözlük

(i. A. «hurûc» dan masdar) (c. istihrâcat). 1. Bir şeyin içinden diğer bir şeyi çıkarma: Arapça’dan mânâ istihrâc etmeye muktedirdir; gül yaprağından gül suyu denilen güzel kokulu su istihrâc olunur. 2. Netice çıkarma, istidlâl etme: Bu sözden ne İstihrâc ediyorsunuz? 3. Bir dilde okuduğunu anlama, mânâ çıkarma: Fransızca’da Istihrâcı vardır. 4. Fal bakma, yıldızlardan mânâ çıkarma: İstihracâtla uğraşıyor.

Türkçe Sözlük

(i. A. «sulh» ten masdar) (c. ıstılâhât). 1. Bir ilim ve sanata mahsus kelime ve tâbir. Herkesin bildiği lügat mânâsından başka ilmî ve fennî bir mânâyı taşıyarak kullanılan kelime ki, şimdi Fr. terme’den alınarak terim denmektedir: Istılâh-ı tıbbî = Tıb terimi. Istılâhât-ı riyâziyye = Matematik terimleri. 2. Kinâye ve mecaz suretiyle kullanılan, atasözü yerine tâbir: Azerbaycan ıstılahında şu mânâ ile kullanılır. 3. Herkesin anlamadığı ve konuşma dilinde kullanılmıyan garip ve mânâsı karışık kelime: Istılah paralamak = Böyle kelimeler kullanmak.

Türkçe Sözlük

(i. A. «şumûl»den masdar) (c. iştimâlât). Kaplama, çevirme, şâmil ve hâvi olma: Bu sözlük bütün kullanılan kelimeleri iştimal ediyor (saâdet-iştimâl gibi, Osm. terkipler yanlıştır).

Türkçe Sözlük

(i. A. «sünûd» dan masdar) (c. istinâdât). 1. Dayanma: Değneğine istinâd edip durmuştu. 2. Güvenme, itimad: Her hususta Tanrı’ya istinâd ederim. 3. Bir şeye delil ve senet nazariyle bakıp bir dâvayı onun üzerine kurma: Gafletle söylenmiş bir söze istinâd ederek birtakım isteklere kalkıştı, (askerlik) İstinâd hattı = Askerin icabında çekilip dayanacağı hat.

Türkçe Sözlük

(i. A. masdar). Bir söz veya işten gizli bir mânâ çıkarma, tahminen anlama: Sözünden bunu istinbât ediyorum.

Türkçe Sözlük

(i. A. masdar). Netice çıkarma: Sözlerinizden şu Istintâc olunuyor.

Türkçe Sözlük

(a uzun) (i. A. «nutk»tan masdar) (c. istintâkat). J. Söyletme, söz söylemesini teklif. 2. (hukuk) Bir adlî olayla ilgili olan bir şahsın sorguya çekilmesi ve verdiği cevapların kaydı: İstintak etmek istintaka almak, çekmek; taht-ı istintaka almak. İstintak memuru = Müstantik; sorgu hâkimi; istintak dairesi, kalemi.

Finansal Terim

(Participation)

Bir ortaklık ile işletme arasında, sözkonusu ortaklığın yönetimine ve ortaklık politikalarının belirlenmesine katılma anlamında devamlı bir bağ yaratan, doğrudan veya dolaylı sermaye ve yönetim ilişkisidir.

Türkçe Sözlük

(i. A. «şehâdet» ten masdar). 1. Şahit gösterme, şehâdetine başvurma: istişhâd için beni de çağırdılar. 2. Delil sayma, dava isbatı için delil gösterme. Büyük Alimlerin sözleriyle istişhâd olunur: 3. Şehit olma, şehit düşme: Hazret-i Hüseynin Kerbelâ’da istişhâdı (bu üçüncü mânâda şehâdet kelimesi daha iyidir).

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. istitrâdât). Aslı bahis konusu olmayıp bir münasebetle, söz arasında söylenen fikir, hatıra: İstitrâd yoluyla söylenmiştir.

Türkçe Sözlük

(i.). Keskin, kesen: iti kılıç, bıçak. mec. Sert, acı: İti adam, iti söz.

Türkçe Sözlük

(İTİBAR) (i. A. «ubûr» dan masdar) (c. İtibârât). 1. Ehemmiyet verme: Halk şairleri kafiyeye o kadar itibar etmezler. 2. Hürmet, saygı, riâyet: Kendisine çok itibar ederler. 3. Ticarette birinin sözüne ve imzasına olunan emniyet ve itimat: izmir’de itibarı vardır: İtibarlı tüccarlardandır. 4. Şeref, haysiyet: Namus ve itibar sahibidir. 5. Bir zamandan başlayarak sayma: Mart başlarından itibar edeceğiz. 6. Gerçek olmayarak bir şeye verilen değer, farazî kıymet: Doların itibârı 9 lira ise de gerçek değeri daha fazladır. 7. Farz, takdir: Her tavuk senede yüz yumurta yumurtlamak itibariyle yirmi tavuktan iki bin yumurta alınır. 8. İbret alma, bir kötü hareketin kötü neticesini görerek ders alma (Arapça’da esil mânâsı olan bu mânâ ile dilimizde az kullanılır). Havlle-i semi itibâr etmek = Ehemmiyet vermek, kulak asmak. İtibardan düşmek = İtibarını kaybetmek, artık muteber ve makbûl olmamak. Sâhib-I itibâr = İtibar sahibi, Ar. mûteber. Nazar-ı itibâra almak = Ehemmiyet vermek, makbûl tutmak. İtibariyle — Farzederek. c. İtibârât = Faraziyeler: Itibârâtla uğraşmak.

Türkçe Sözlük

(I. A.). Güvenerek, dayanarak, istinat ve emniyet ederek, inanarak: Sizin sözünüze İtimâden bu işe teşebbüs ettim.

Türkçe Sözlük

(İTİMAD) (i. A. masdar). 1. Dayanma, Ar. istinâd. 2. Güvenme, emniyet: Size itimadım vardır; o adamın sözüne itimat olunmaz, (askerlik). İtimat hattı = Mukavemete ve icabında çekilip dayanmaya elverişli müstahkem mevkiler.

Türkçe Sözlük

(I. A.). Sözü uzatma, lüzumsuz tafsilâta boğma.

Türkçe Sözlük

I. A. masdar). Sözü ip gibi çekip uzatma, lüzumsuz tafsilâtla ve fazla sözlerle bphsi uzatma (zıddı: Tefiz).

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(A.) [اطناب] sözü uzatma.

Türkçe Sözlük

(i. A. «teba’»dan masdar). Uyma, tâbî olma, birinin söz, mezhep veya mesleğine uyma, Ar. imtisâl, iktidâ, iktifâ: imâm-ı Azam’a ittibâ edenler.

Türkçe Sözlük

(I. A.). Uyarak, yolundan giderek: Onun sözüne ittibâen.

Türkçe Sözlük

(a uzun) (i. A. ufâk» dan masdar) (c. ittifâkat). 1. Uyuşma, söz birliği etme, ittifak, muvafakat: Bu işte arkadaşlarla ittifak edemedik: Aramızda ittifak hâsıl olamadı. 2. Birlikte hareket etmek üzere sözleşme, birleşme, andlaşma: iki devlet arasında ittifak vardır; tedâfüî ittifak; taarruzî ittifak: Birincisi yalnız dışardan vuku bulacak taarruz ve tecavüze karşı durmak, ikincisi başka devletlere taarruz ve tecavüz dahi etmek üzere iki devlet arasında akdolunan ortaklık muahedesi. 3. Rast geliş, tesadüf (dilimizde bu mânâ ile az kullanılmıştır). İttifâk-ı Arâ = Bir meclis veya bir heyet üyelerinin bir görüşte toplanması, hepsinin aynı fikirde bulunması, sözbirliği: Bu işe ittifâk-ı Arâ ile karar verildi. İttihâd-ı Arâ da denir.

Türkçe Sözlük

(i. A. «vahdet» ten masdar). 1. Birleşme, bir olma: Bu iki şey ittihâd edemez. 2. Aynı fikir ve reyde olma, muvafakat, ittifak, iştirâk: ittihâd-ı Arâ, ittihâd-ı İslâm. İttihâd etmek = Müttehid olmak, birleşmek, birlikte hareket etmek üzere kuvvetleri birleştirmek ve sözü bir etmek. İttihâd-ı menâfi = Menfaatlerin bir ve ortak olması.

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Kıymet, değer, itibar. 2. Şeref, yüksek mertebe: izzet sahibi. 3. Kudret, kuvvet, celâl: Rabb-i İzzet. 4. Hürmet, saygı, riayet, ikram: Nereye gitse izzet ve ikram görür. Izzet-i nefs = İnsanın kendi nefsini hor ve zelil etmeyip vekar ve haysiyetini muhafazaya dikkat etmesi: Onun izzet-i nefsi vardır. İzzetle = Veda edip gidenlere söylenen selâm sözü (eski tâbir).

İngilizce - Türkçe Sözlük

(f.) hızlı konuşmak, çabuk çabuk konuşmak; anlaşılmaz şekilde söz söylemek; anlamsız laf etmek; (i.) çabuk konuşma; anlaşılmaz veya manasız laf.

Türkçe Sözlük

(i. F.). 1. Devedikeni. 2. Lüzumsuz ve münasebetsiz lâkırdı, boş ve mânâsız söz, herze, hezeyân.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(F.) [ژاژ] anlamsız söz, zırva.

Türkçe Sözlük

(i. F., |Aj = devedikeni, hâyîden = çiğnemek). Boş sözler söyleyen, saçmalayan, hezeyân eden.

Yabancı Kelime

Fr. jargon

argo

Kullanılan ortak dilden ayrı olarak aynı meslek veya topluluktaki insanların kullandığı özel dil veya söz dağarcığı.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i.) anlaşılmaz dil veya söz; belirli bir grubun kullandığı dil.

İngilizce - Türkçe Sözlük

f., i. alay etmek, eğlenmek, istihza etmek, taş atmak; i. istihza, alay, alaylı söz, taş.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i., Fr. oyun, eğlence. jeu d'esprit espri. jeu de mots kelime oyunu, cinaslı söz.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. Eyüp; Eski Ahdin Eyüp kitabı. Job's comforter sözde teselli etmeye çalışarak birisinin kalbini kıran kimse.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. İngiliz yazarı Samuel Johnson'a ait veya ona benzer; süslü üslubu olan, sözü tumturaklı.

İngilizce - Türkçe Sözlük

f. gönlünü yapmak tatlı sözle kandırmak; neşelendirmek; eğlenmek, alay etmek; takılmak.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i., f. kesilmiş sütten yapılan bir çeşit kaymak, yoğurda benzer bir yiyecek; ziyafet, kır eğlentisi; A.B.D. devlet hesabına gezi; f. eğlenmek, ziyafet vermek; devlet hesabına seyahat etmek; grup halinde sözde ciddi bir maksatla seyahat etmek.

Türkçe Sözlük

(i.). I. Hafif olduğu halde hacmi büyük: Kaba döşek, şilte; kaba denk, yük. 2. Şiş, tümsek: Kabaet. 3. Terbiyesiz, sözü ve devranışı ağır, yontulmamış, zarafeti olmayan: Kaba adam. 4. Adî, zarif, süslü veya ince ve nazik olmayan, bayağı: Kaba iş, kaba dikiş, kaba ekmek, işin kabası. 5. Terbiyeye aykırı, terbiyesizce: Kaba söz, kaba lisan. Kabaet = Sağrı budu. Kaba saba, kabataslak = Kaba bir suretle, işin yalnız kabası, ince teferrüatına girlşmeksizin: Kaba saba, kaba taslak şeklini çizmek. Kabasakal = Sakalı kabarık, büyük. Kabadayı = Gösterişte cesaret satan, yiğit taslağı, bk. Kabadayı. Kabakoz = Yalnız görünüşte gösterişli. Kabakulak = Bir hastalık, Osm. hummây-ı nekzî, Fr. orcillon.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Ağır olmadığı halde hacmi büyük olan şeyin hâli, az ağırlıkta hacim büyüklüğü: Bu şiltenin kabalığı insanı rahatsız eder. 2. Zarafet ve naziklikten uzak muamele ve davranış, terbiyesizlik, yakışıksız söz ve iş: Bu adamın kabalığı çekilmez.

Teknolojik Terim

Wi-Fi® ya da Kablosuz teknolojiye sahip aygıtlar yerel alan ağına bağlanabilir ve fiziksel (kablolu) bağlantı gerekmeden veri gönderebilir/alabilir. Dizüstü, vb. gibi birçok aygıt ‘Wi-Fi® Teknolojili’ olacaktır – bu, sözü geçen aygıtların her zaman tam donanımlı olacağı ve erişime izin veren herhangi bir yerel alan ağına bağlanabileceği anlamına gelir.

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Alma, verilen bir şeyi benimseme: Gönderdiğiniz hediyeyi kabûl ettim; hediyeniz kabûlümdur. 2. Ziyarete gelen kimseyi usûle uygun olarak veya her nasıl olursa bir suretle içeriye alma, ziyarete mukabele etme: Bana müsaade edin şu misafirleri kabûl edeyim; evde misafir kabûl edecek kimse yok; bu köyde misafir kabûl eden var mıdır? Gittiğimiz yerde iyi kabûle mazhar olduk; geleni soğuk bir suretle kabûl etti; pek rahatsız olduğum için ziyaretime gelenleri kabûl edemedim. 3. irtikâp etmek, kötü bir işe tenezzül eylemek: Ben yalanı kabûl etmem; o adam kendi evinde öyle bir hal olmasını hiçbir vakit kabûl etmez; sizin aleyhinizde bulunmayı hiçbir suretle kabûl etmem. 4. Razı olma, rıza, uyuşma: Bu hâl şeklini kabûl ettiniz mi? 5. Alıp kullanma, Ar. ittihâz ve istîmâl: Türkler’in eskiden kendi alfabeleri varken Müslüman olunca Arap alfabesini kabûl etmişlerdir; Sudan’ın güney bölgesi ahalisi, İslâm dinini yakınlarda kabûl etmişlerdir. 6. (hukuk) Almak için ikinci defa söylenen sözdür ki, onunla akit tamam olur. Hüsn-i kabûl = İyi karşılama, hoşlanarak ve sevinç göstererek ikram ve saygıyla karşıla-, ma: Her gittiğimiz yerde hüsn-i kabûl gördük. Uğradığımız yerlerde hüsn-i kabûle mazhar olduk.

Türkçe Sözlük

(i.). Kap kaçak şeklinde, kep sözüyle birlikte kullanılır, bk. Kap.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Başkası vasıta siyle firar ettirmek: Muhafazasına memuı olanların gönlünü ederek kendisini kaçırt tılar. 2. Gümrük ve vergi vermeksizin ge çirtmek, gizlice ithal veya ihraç ettirmek: Rençberlerine tütün kaçırtıyor. 3. Dikkatsizlikle geçirtmek, kaybettirmek: Siz benim zihnimi meşgul ederek ağzımdan birkaç söz kaçırttınız.

Türkçe Sözlük

(f.). I. Firar etmek, gizlice gitmek: Hapishaneden kaçtı; askerden birkaç er kaçmış; çocuk okuldan kaçtı. 2. Habersiz Savuşup gitmek: Yanımda idi ne vakit kaçtı göremedim. 3. Koşup sür’ atle gitmek: Köpeklerin korkusundan bir kaçıyordu kil 4. Çekinmek, karışmak istememek, Osm. ictinâb etmek: Ben hizmetten kaçmam lâkin elimden gelmiyor; masraftar kaçıyor. 5. (kadınlar erkeğe) Görünmemek, örtünmek, tesettür etmek: Kızı bu sene kaçmaya başladı, benden kaçmıyor. 6. Zail olmak, ortadan kalkmak: Keyfim kaçtı. 7. Girmek, nüfuz etmek: Kulağıma su, pire kaçtı. 8. Biraz bir tarafa gelmek: Şuradaki ipi al sağa kaç. Ağızdan kaçmak = Dikkatsizlikle söylenmek: Ağızımdan bir söz kaçtı. Sancağa kaçmak — Gemi seyir yolundan sağ tarafa salmak. İskeleye kaçmak = Sol tarafa salmak.

Türkçe Sözlük

(a uzun) (i. A.). 1. Arap alfabesinde «ka» harfinin ismi olup, iki noktalı olduğundan, «f» den ayırmak için, kaef-ı müsannât denilir. 2. Eskiden askere alma usûlünde sırada bulunanların çektikleri kur’alardan «kur’a» sözüne işaret olarak «ka» harfi bulunan kur’a ki, bunu çeken asker olur ve boş çeken kalırdı. Kaf olmak = Kur’a çekip askere gitmek.

Türkçe Sözlük

(i. A. «küfr, küfrân» dan if.) (c. küffâr, kefere). 1. Tanımayan, bilmeyen, gördüğü iyiliği unutan, iyilik bilmeyen, şâkir zıddı: Kâfir-I nimet = Nankör. 2. Tanrı’nın birliğine, vahdâniyyete inanmayan, Tanrı’ya ortak tanıyan ve ona yakışmaz iş ve beşerî sıfatlar isnâd eden: O sözü söyleyen kâfir olur; küffâr-ı Kureyş’in sahâbeye ettikleri ezâ: Kefere-i Hind’in kötü inanışları. Kâfirîler = Araplar’ ın güneydoğu Afrika zencilerine (Zulular vs.) verdikleri ad ki, Ümit Burnu ile Zengîbâr arasında yaşarlar. Avrupalılar da Araplar’dan alarak «Kafres» demişlerdir.

Türkçe Sözlük

(i. Farsça’dan). 1. Yazı yazmak, kitap basmak ve bir şey sarmak gibi işlerde kullanılan pamuk, ağaç vesaireden yapılan yaprak: Yazı, resim kâğıdı. 2. Mektup, nâme, tahrirat, varaka: Kâğıt yazmak; filândan bir kâğıt aldım; kendisinden kâğıt geldi. 3. Oyun ve kumar oynamaya mahsus mâruf kâğıtlar: Oyun kâğıdı, iskambil: Kâğıt oynamak. Sigara kâğıdı = Sigara sarmaya mahsus pek İncesi. Ebrûlu kâğıt = Eskiden ekseriya kitap kaplarının içlerine konan birkaç renkli kâğıt. Elek kâğıdı = Eskiden bordroların basılı olduğu kalın ve iyi kâğıt. Posta kâğıdı = İnce yazı kâğıdı. Bakkal kâğıdı = Bakkalların öte beri sardıkları kaba kâğıt. Tekâlı (tek aharlı), çiftâlı (çifte aharlı) kâğıt = Vaktiyle sülüs yazanların üzerine karalama yazıp bozdukları renkli parlak kâğıt. Tükürük kâğıdı = İnce sigara kâğıdı. Saman kâğıdı = Resme mahsus ince şeffaf kâğıt. Duvar kâğıdı = Duvarlara kaplanan desenli kâğıt. Kâğıt üzre koymak veya geçirmek = Yazmak, kaleme almak. Kâğıt üzerinde kalmak = Sözde kalmak, yerine getirilmemek. Banka kâğıdı = Poliçe veya banknot. Kâğıthelvası = KAğıt gibi ince ve yassı bir çeşit tatlı hamur ki çocuklar için sokaklarda satırlar. Helvacı kâğıdı = Ehemmiyetsiz ve lüzumsuz evrak. Kâğıt kavafı = Herkesin işlerine ait evrakını yürütmeyi üzerine alan adam. Tuvalet kâğıdı = Aptesanelerde kullanılan ince kâğıt. Kâğıt mendil, peçete = Mendil, peçete yerine kullanılan özel kâğıt. bk. Kâğaz.

Türkçe Sözlük

(a uzun) (i. A. «kavi» den if) (mü. kaile). 1. Diyen, söyleyen, bir sözün sahibi: Bu sözün, bu beytin kaili kimdir? 2. Râvî, nâkil ve rivâyet eden: Bu haberin kailini bulmalı. 3. Razı, rıza veren: Benim dediğime bir türlü kail olmadı; ben işin o suretle halledileceğine kailim; ben bir karıncanın ezilmesine kail olmam.

Yabancı Kelime

Fr. cacophonie

ed. ses uyumsuzluğu

Bazı sözlerde, söz öbeklerinde, boğumlanma yerleri aynı veya birbirine yakın seslerin tekrarlanması sonucu söyleyişin güçlüğe uğraması, kulağı rahatsız etmesi.

Türkçe Sözlük

(a uzun) (i. A.). (Arapça’da «kavi» = demek» masdarından geçmiş zaman kipinin 3. müzekker şahsı olup «dedi» demektir). Söz, kavil, Fars. sühan: Kale alınmaz = Sözünü etmeye değmez. Kıyl-ü-kal = Dedikodu. Fars. Güft-ügû = Birtakım kıyl-ü-kale sebebiyet verdi.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(A.) [قال] söz, laf.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. İzdiham, çokluk, kesret, Osm. cemm-i gafîr: Çok kalabalık vardı: Bu kadar kalabalığı ne ile doyuracağız? 2. Gürültü, patırtı, şamata: Çocuklar kalabalık etmesinler. 3. Bağlı olanlar, maiyette bulunanlar: Yanında çok kalabalığı var mıdır? 4. Yük ve eşya, ağırlık veren şeyler: Kalabalığı hana gönderip bizfilâna misafir olduk. 5. Kesretll, izdihamlı, çokluk: Biz hayli kalabalık idik. 6. Ahalisi çok, nüfus kesafeti fazla: Orası kalabalıktır. Ağız kalabalığı = Çok söyleyip söze boğma: Ağzı kalabalık bir adam. Kalabalık etmek = Lüzumsuz ve fazla olmak.

Türkçe Sözlük

(a uzun) (i. A.). Sözle, söyleyerek, şifahen. Zıddı: Kalemen, tahriren, bk. Kavlen.

Türkçe Sözlük

(1.). Allem etti kallem etti «her çareye baş vurdu» sözünde geçer. bk. Allem.

Türkçe Sözlük

(aslı: KâNBER) (i.). Her işin içinde bulunan kimseler hakkında söylenen «kambersiz düğün olmaz» sözünde geçer.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i., (ünlem), Al. arkadaş; ( ünlem )Alman askerinin teslim sözü.

Türkçe Sözlük

(a uzun) (i. A.) (c. kavâmîs) (belki Yunanca’dandır). 1. Deniz, okyanus. 2. Lügat kitabı, bir dilin bütün kelimelerini, açıklamalarıyla beraber İçine almak İddiasında bulunan büyük sözlük, Fars. ferheng: Kamûs-ı Arabi, Kamûs-ı Türkî, Kamûs-ı Fransevî. Kamös = Mütercim Asım’ın meşhur kamûsu.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(A.) [قاموس] sözlük.

Türkçe Sözlük

(i.). Ev adamı (Hazret-i Ali’ nin sadık kölesi Kanber’in isminden gelir). Kanbersiz düğün olmaz = Her yere giren ve her işe burnunu sokanlar hakkında söylenen alaylı bir söz.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Kandıran, Osm. iknâ ve irzâ eden. 2. Aldatan: Pek kandırıcı adamdır. Birtakım kandırıcı sözlerle.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Kinâye söyleyen, esprili söz söyleyen.

Türkçe Sözlük

(İstanbul şivesinde yalnız «hani» şeklinde kullanılır. 1. Nerede, nerededir?: Hani bunun ilâvesi? 2. Tenblh ve hatırlatma için: Hani güzel yazılı bir kitap vardı ya? Hani dün bir söz etmiştik. Hani bugün beraber gidecektik? Çok defa ya edatı da eklenir: Hani ya bir harabenin ziyaretine gidecektik? Hani ya sizin koşmanız bu mu?

Türkçe Sözlük

(i. F. musiki). Batı musikisinde iki sesli saz veya söz eseri ki, kontrpuan kaidelerine göre yazılır.

Türkçe Sözlük

(i.). «Ağır küfür» mânâsındeki kantarlı küfür sözünde geçer.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Açık olmayan, kapanmış, Ar. mesdûd: Kapalı kapı, pencere, kapak, göz. 2. Kapısı veya kapağı kapanmış: Kapalı ev, sandık, kutu. 3. Örtülü, örtünmüş, Ar. mestûr: Kapalı yüz, kapalı kadın. 4. Geçilmez, İşlemez, Ar. mesdûd, muattal: Kapalı yol, kapalı çarşı. 5. Açık ve berrak olmayan, bulutlu, bulanık: Kapalı hava. Bugün gökyüzü kapalıdır. 6. Açıkça ifade edilmeyen, Ar. muğlak, mübhem: Orasını kapalı geçti. Bu ibâre pek kapalı. Kapalı söz. Başı kapalı = Gizli, Ar. mektûm. Gözü kapalı = 1. Tecrübesiz, alışmamış, acemi, masum. 2. Düşünmeden.

Türkçe Sözlük

(i. T. musiki), insan sesinin bir nağmeyi sözle değil, kapalı ağızla, mırıldanarak söylemesi.

Türkçe Sözlük

Resim sanatında bir yüzey üzerinde betimlenen tüm “gerçeklik”in kompozisyonun sınırları içinde bulunması durumu. Böyle bir kompozisyonda betinin tümü resim düzlemi içinde bulunmak zorundadır, sadece bir kesiminin resmedilmesi söz konusu olamaz. Kapalı kompozisyon bunları sanatsal gerçeklik düzleminde yeniden ürettiği zaman, hepsini bakış açımız içinde bulunuyormuşçasına betimler. Kapalı kompozisyonun en belirgin örnekleriyle Rönesans sanatında karşılaşılır. Bu tür örnekler, resim düzlemi üzerinde betimlenenin dışında kalan dünyayla ilgili hiçbir ipucu vermezler. Buna karşılık, karşıt uç olan açık kompozisyonda ve onun en yoğun kullanıldığı Barokta, betiler doğadan alınmış bir kesitmişçesine kompoze edilir. Doğal gerçeklik kompozisyonu sınırlarının ötesinde de varlığını sürdürmektedir, resim bu izlenimi vermeyi amaçlar.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Açık bir şeyi, bir deliği kapalı etmek: Kapıyı, pencereyi, deliği kapamak. 2. Bir şeyin kapısını veya kapağını örtüp kapalı hâline koymak: Evi, dükkânı, sandığı, kutuyu kapamak. 3. Örtmek, saklamak, üstüne perde veya örtü çekmek: Yüzünü kapamak. 4. Kesmek, tıkamak, geçilmez ve işlenmez hâle koymak: O yolu kapamışlar. Yıkılan bir kaya, caddeyi kapadı. 5. Bir yerin içinde kapalı tutmak, çıkarmamak; hapsetmek: Suçluyu hapishaneye kapamışlar. Şu tavukları kapamalısınız ki, bahçede zarar vermesinler. 6. İşletmemek, battal etmek: O fabrikayı kapadılar. Çarşıda bir lokanta açmıştı, lâkin bir ay geçmeden kapadı. 7. Sözünü etmemek, bahsinde geçmek: Orasını kapa. Güzel bir bahis açmışken hemen kapadı. 8. Doldurmak, Osm. imlâ etmek, kuyu ve hendek gibi çukur bir şeyi örtmek, körletmek: O kuyuyu, o hendeği, temel yerlerini kapadılar. 9. Açık bir hesabı doldurmak, mahsûb ederek tesviye etmek, ilişik bırakmamak: O hesabı kapadık. Alacağını vereceği ile kapadı. 10. ihtikâr maksadıyla biriktirmek: Buğday fiyatının çıkacağını anlayıp vaktiyle külliyetli miktar kapamış. Göz kapamak = 1. Uyumak: Bütün gece göz kapayamadım. 2. Görmezliğe gelmek, müsamaha etmek: Bazan ticarette göz kapamak zarurîdir.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Açık şey kapalı olmak: Kapı kapandı, bu pencere kapanmıyor. 2. Bir şeyin kapısı, kapağı veya diğer bir menfez ve giriş, tıkanmak, örtülmek: Ev, dükkân, kapı, kutu kapandı. 3. Örtülmek, üstüne örtü ve perde çekilmek, Osm. setrolunmak, mestûr olmak: Bu keçe ile döşemenin her tarafı kapanmıyor. Eğerin üstü haşa ile kapanır. 4. Kesilmek, engellenmek, işlemez ve geçilmez hâle gelmek: Yuvarlanan kayalardan yol kapanmış. Açılan lâğımlardan yollar kapandı. 5. Çıkmamak, içerde durmak, Osm. ihtibâs etmek: Evinde kapanıp okumakla meşgul oluyor. 6. Örtünmek, tesettür etmek, erkekten kaçmak: Bazı yerlerde kızlar evleninceye kadar kapanmazlar. 7. Tatil olunmak, işlememek, battal olmak: O değirmen, fabrika, lokanta kapandı. 8. Bahsi olunmamak, sükûtla geçirilmek: O söz, o bahis çabuk kapandı. 9. Doldurulmak, Osm. imlâ edilmek, kuyu ve hendek gibi yerleri ortadan kaldırmak: O kuyu, o hendek kapandı. 10. Hesap kesilmek, kat’ olunmak, mahsûb olup ilişik kalmamak: Benim hesabım, bu senenin defterleri kapandı. 11. Diz çökerek veya yüz üstü düşerek sarılmak: Ayaklarına, dizlerine kapandı. Yerlere kapandı. 12. Atın ön ayağı sürçüp başı üstüne düşmek: Bu hayvan çok kapanır. 13. Yara iyileşmek, her tarafının derisi birleşip örtülmek: Kurşun yaraları daha kapanmadı. 14. Gökyüzü bulutla örtülüp hava kapalı ve keder verici olmak: Ufkun her tarafı kapandı. (göz) Kapanık hâle gelmek, kör olup görmemek: Zavallının bir gözü kapandı. (bir aile, sülâle veya hanedân) Son bulmak, soyu kalmamak: Bermekkîler sülâlesi tâ eskiden kapanmış idi. O memlekette bir hanedan vardı, o da kapandı. Muhasaraya girmek, sığınmak: Açıkta mukavemet edemiyeceğini anlayınca, yanındaki askerlerle kaleye kapandı.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Ev, konak, daire ve her çeşit binanın girilip çıkılacak yeri, Ar. bâb, Fars. der: Ev, konak, saray kapısı, kapıdan içeri girmek, kapıdan dışarı çıkmak, oda kapısı, sokak kapısı: Sokağa açılan dış kapı. 2. Resmî daire, iş sahiplerinin başvurma yeri olup tabiatiyle büyük olan konak: Paşakapısı = Vaktiyle sadâret dairesi hükmünde olan BAbıâlî ve taşralarda hükümet konağı. Şeyhülislâm kapısı = Meşîhat dairesi. Serasker kapısı = Harbiye nazırlığı binası. Ağakapısı = Vaktiyle yeniçeri ağalığı dairesi. 3. Memurluk, görev, iş, hizmet: Kapı bulmak, kapıdan olmak. 4. Bir hizmetçinin, hizmetinde bulunduğu ev. 5. Her iş İçin başvurulan büyük kapı, Fars. der-bâr, dergâh, Ar. bâb, atebe: Bu kapıdan kovulursam hangi kapıya gidebilirim? 6. Tavla oyununda çeşitli yerlerden iki taş oynayıp ikisini bir hâneye getirmek, vurulmayacak surette birbiri üstüne koymak: Kapı yapmak, kapı kazanmak. 7. mec. Söylenecek bir söze veya edilecek bir teklif veya ricaya giriş olacak bahane ve vesile: Edeceği teklife şimdiden kapı yapıyor. Kıpı açmak = 1. Başlamak, Osm. mübâşeret etmek. 2. Söze başlamak, mevzua girebilmek maksadıyle söz söylemek. 3. Yol açmak, misal olmak, misal vermek. Kapıyı büyük açmak = Çok masrafa girmek. Açık kapı = Misafir kabûl eden ev: Kapısı açıktır. Araba kapısı = Araba girip çıkacak surette büyük kapı. Kapıağası = Osmanlı devrinde saray-ı hümâyûn’da ak ağaların büyüğü. Kapıoğlanı = Osmanlı devrinde bir patrikhane veya büyükelçiliğin Adî işler için resmî dairelere gidip gelmeye memur hademesi. Kapıdan bakmak = Eve kapanıp çıkamamak: Mart kapıdan baktırır. Cümle kapısı = İçerde ayrı ayrı odalar ve meskenler bulunan bir yerin umumî kapısı: Üniversitenin cümte kapısı. Kapı Çukadarı = Osmanlı devrinde kapı kethudâsı maiyetinde memur. Kapı halkı = Vaktiyle paşaların askerî maiyeti. Demirkapı = 1. İki tarafı kayalık dağ olan tehlikeli boğaz ve derbend. 2. Nehrin içinde su trafiğine engel olan taşlar, şelâle: Tuna’nın demirkapıtarı. Kapı kapı dolaşmak = Her tarafa müracaat etmek. Kapıkulu = 1826’ dan önce ekserisi devşirme olan Osmanlı askerî sınıfları mensûbu ki, başlıcası yeniçerilerdir. Kapı kethudâsı = Osmanlı devrinde vilâyetlerin İstanbul’da olan işlerini yürütmeye memur zat. Kapı yapmak = 1. Bahse ve mevzua girişebilmek için söz açmak ve vesile yaratmak. 2. Tavla oyununda iki taşı boş bir hâneye toplamak. Kapı yoldaşı = Bir efendinin hizmetinde ve bir kapıda bulunan hizmet arkadaşı.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Zorla alınmak, gasbolunmak: Bu mal elinizden kapılırsa ne yaparsınız? 2. Bir şeye veya birinin asılsız sözlerine itimat ve emniyet edip aldanmak, hayran olmak: Bir dolandırıcıya kapılarak servetini kaybetti. Ucuzluğuna kapılarak çürük mal aldı. Sen onun sözüne kapılma. Gönlünü bir güzele kaptırdı.

Yabancı Kelime

İt. caparra

huk. güvenmelik

Sözleşme yapılırken, taraflardan birinin diğerine işten caymayacağını belirtmek amacıyla önceden verdiği güvence parası.

Türkçe Sözlük

(i. F.). 1. iş. Ar. amel uğraşma. Kâr-ı Akil = Akıllı adam işi. Kisb ü kâr = Geçinmek için yapılan İş, san’at, ticaret, meşguliyet. Kâr-ı kadîm = Eski zamanda yapılmış şey. 2. Kazanç, fayda, menfaat .istifade, hisse. Hayvan alış verişinden çok kâr etti. Bu işten sizin bir kârınız var mıdır? Kâr ve zararı kendisine ait olmak şartıyle. 3. İşleme, tesir: Söylediğim sözler kendisine asla kâr etmedi. 4. Harb, cenk, kavga (yalnız «zâr» kelimesiyle beraber olduğu vakit bu mânâya gelir): Esnâ-yı kâr ü zârda. 5. Türkçe kaidesince bir isme eklenir: Tel-kârî = Tel ile işlenmiş, tel kakmalı. Kalem-kârî = Kalem işi, kalemle nakşolunmuş: Kalem-kârî yemeni. Bî-kâr = İşsiz. Der-kâr = Açık, apaçık. Ar. zâhir, ayân. Ser-kâr == İş başı. Serkârda bulunanlar (iş başında olanlar). Nâ-bekâr = işe yaramaz, hayırsız, haylaz. Kâr ü bâr = İş güç.

Türkçe Sözlük

(i. aslı: karanuluk). 1. Işık ve aydınlığın aksi, göz görmeyecek hal, Ar. zulmet, Fars. tîregî: Karanlık bastı, gece karanlığı, karanlıkta kalmak. 2. Işıklı olmayan. Ar. muzlim, Fars. tîre: Karanlık gece, karanlık bir odaya girdim. Sofa karanlık idi. Karanlık oda = Fotoğraf camı banyosu, röntgen muayenesi gibi işlerin yapıldığı ışıksız oda. Karanlıkta göz kırpmak = Bir şeyi anlatmak isterken karşısındakinin anlayamayacağı bir işarette bulunmak veya bir söz söylemek.

Türkçe Sözlük

(I. Fr. kimya). Karbonik asit. Bir karbonla iki oksijenin birleşmesinden meydana gelen bir gazın adı olan »karbonik asit» sözünde geçer.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. karâih). 1. İnsanda kendiliğinden hâsıl olan fikir, kasit ve ninyet. Fransızca: initiative. 2. Padişahın bir resmî yerden sunulmadan kendiliğinden verdiği yazılı veya sözlü irâde: Karîha-i seniyye-i hazret-i pâdişâhîden filân zâta mîralaylık rütbesi tevcih buyruldu. Karihadan falan memuriyete tayin olundu. 3. Fikir, zihin, düşünüp hiçten bir şey meydana koyabilen fikir kuvveti: O şairde kariha vardır. Karihasının genişliğine insan hayran olur. O adamda hiç kariha yoktur.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Karıştırma işini yapmak, altüst etmek: Sütle yumurtayı karıştırmak. Sıva harcını iyice karıştırmalı. 2. Kışkırtmak, ifsâd eylemek: O, fena bir adamdır, kerkesi birbirine karıştırdı. 3. Nizam ve tertibini bozmak, karma karış etmek: Benîm kitaplarımı kimse karıştırmasın. Bu kâğıtları kim karıştırdı? 4. Birinden bahsetmek, bir işe veya söze sokmak: Rica ederim beni karıştırmasın. İşin içine o zavallıyı da karıştırmışlar.

Türkçe Sözlük

Fransızca charisme "Bir kimsenin kişiliği etrafında oluştuğu kabul edilen ve niteliği kolay açıklanamayan, hayranlık uyandıran etkileyici güç." anlamındaki bu söz için Kurumumuzca etkileyicilik karşılığı önerilmiştir.

Türkçe Sözlük

Fransızca charismatique "Etkileyebilecek özellikte olan." anlamındaki bu söz için etkileyici karşılığı önerilmiştir.

Türkçe Sözlük

Dadacılarca öne sürülen bir terim. Her tür akademikleşmiş sanata karşı olan Dada akımı yandaşlarınca günün geçerli tutucu eğilimlerini eleştiri amacıyla üretilen tüm yapıtları niteler. Karşı Sanat yandaşları için, bir biçim bulma ya da oluşturma kaygısı söz konusu değildir. Onlar biçimleri veya sanatsal öğeleri ancak çevrelerindeki nesneler arasından seçerler, ama; kendileri bir üretime kalkışmazlar.

Türkçe Sözlük

(i. musiki). Türk halk musikisinde saz veya söz eseri olabilen bir form (şekil) veya çeşit.

Türkçe Sözlük

(i.) (eski Türk dilinde karşı ve ön demektir). 1. İnsanın gözleri üzerinde yay şeklinde uzanan kısa kıllardan ibaret iki çizgi, Ar. hâcib, Fars, ebrû. Keman kaş = Güzel ve yay biçimlisi. Samur kaş = Pek enli ve dolgunu. Kalem kaş = İnce ve güzel biçimli kaş. Kaşı keman = Yay kaşlı. 2. Kaşa benzeyen kemerli ve o durumda uzanan şey. Eğerin ön, art kaşı; İki tarafındaki yüksekçe yerleri. Dağın kaşı = Yöresi, belen. Kaş atmak = İşaret etmek. Kaşbastı = Çatkı. Ağrısız başa kaş bastı = Lüzumsuz teklif. Kaş çatmak = Somurtmak. Kaş göz etmek = işaretle bir şey anlatmak veya bir şey yapılmasına mânî olmak istemek. Kaş yapayım derken göz çıkarmak = iş düzeltmek niyetiyle iş bozmak. Kaşla göz arasında = Bir anda. Gözün üstünde kaşın var dememek = Birine çok iyi muamele etmek, incitecek bir söz bile söylememek. Yüzükkaşı = Ar. fas, Fars. nigîn.

Türkçe Sözlük

(a uzun) (i. A. «kusûr»dan if.) (mü. kaasıra). 1. Kısa Kaasır-ül-yed = Eli kısa, iktidarsız. 2. Kusurlu, eksik: Fikr-i kaasırımca (tevazû sözü).

Türkçe Sözlük

(a uzun ve t kalın) (İ.A. «kat’» dan if.) (mü. kaatîa) (c. kuttâ). 1. Kesen, kat’ eden: Alet-i kaatıa. 2. Kısa kesen, son veren, durduran: Katî-ı humma = Sıtmayı kesen, (geometri): Hatt-ı kati = Bir daireyi iki noktasından keserek uzanan düz çizgi, Fr. sécante. Burhân-ı katî = Kat’İ delil (hi.) Meşhur sözlük, c. Kuttâ-ı tarıyk = Şehir dışı yollarda gelen geçeni soyan haydutlar, eşkıyâ.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (mü. kat’İyye). 1. Kestirme, şüphe ve tereddüde yer bırakmayan: Kat’İ söz. 2. Kararlaştırılmış, vazgeçilemez, mukarrer, kesin, red ve iadesi mümkün olmayan: Kat’İ karar, kat’İ hüküm.

Türkçe Sözlük

(i. A. «kuvvet» ten smüş.) (mü. kaviyye). 1. Kuvvetli, güçlü, zorlu, metin, dinç. Kavî adam, kavî bina, madenlerin en kavîsi çeliktir. 2. Sağlam, doğru, emin, kuvvetli: Ihtimâl-i kavî, istihbârât-ı kaviyye, kavî söz, vaad-i kavî. Kaviyyül-bünye = Bünyesi sağlam. 3. Zengin, varlıklı.

Türkçe Sözlük

(f.). Sözleşmek, söz bağlamak, mukavele etmek: Yarın ava gitmek üzere kevileştik.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. akvâl). 1. Söz, lâkırdı, Fars. suhan, güftâr: Onun kavliyle hareket ediyor, filânın kavline göre. Fiil zıddı: Fiiti kavline uygun, kavli işine benzemiyor. 3. Sözbirliği etme, sözleşme, mukavele, uyuşma: Biz onunla kavlettik; kavileşmişler. Kavl-i hod = Kendi sözü; kimse tarafından tasdik olunmayan söz. Kavl-i mücerred = İsbat olunmayan söz: O dava kendisinin kavl-i mücerredinde kaldı.

Türkçe Sözlük

(i. F., Ar. kavi = söz, Fars. nâme = yazılı şey). Üzerine bir mukavele ve anlaşma yazılmış ve imzalanmış kâğıt.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Sözle, söz olarak, zıddı: fiilen. Kendisi kavlen birçok şeyler vadediyorsa da henüz ortada bir şey yok.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (mü. kavliyye). Söze ait: Kavlî eserler.

Finansal Terim

(Authorized Capital)

Ortaklıkların, esas sözleşmelerinde hüküm bulunmak kaydıyla, Yönetim Kurulu Kararıyla, Türk Ticaret Kanunu’nun sermayenin artırılmasına dair hükümlerine tabi olmaksızın çıkartabilecekleri, azami hisse senedi miktarını gösteren, Ticaret Sicili’ne tescil edilmiş sermayeleridir.

Türkçe Sözlük

(i.). Karısına söz geçirebilen mütehakkim erkek. Kılıbık mukabili.

Türkçe Sözlük

(i. A. «kizb» den if.) (mü. kâzibe). 1. Yalan söyleyen, sözü doğru olmayan, yalancı: O adamın kâzib olmasını asla tasavvur etmezdim. 2. Doğru ve sahih olmayan, sâdık zıddı, yalan, sahte: Kavl-i kâzib, haber-i kâzib. Şöhret-i kâzibe = İktidar ve fazileti olmaksızın her nasılsa ün yapan adamın haksız ve asılsız şöhreti. Subh-ı kâzib = Güneş doğmadan önce ışığın aksi ile görünen az aydınlık. Subh-ı sâdık zıddı.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. kazâyâ). 1. İş, husus, madde, mesele, dava: Bu, mühim bir kazıyyedir, halli müşkil bir kaziyye. 2. Doğru veya yanlışlığına hükmolunabilen söz: «İnsan, hayvân-ı nâtıktır» sözü bir kazıyyedir. 3. İddiayı ispat için ileri sürülen dava, Fr. lemme.

Türkçe Sözlük

Kişi yolsuz olduğunu bildiği bir işi yaparken kendini mazur göstermek için bahane uydurur. Atasözü

Türkçe Sözlük

(e. A.). Gûyâ, sanki, sözde: Keenne ben size haber vermiştim: Keenne sizin sözünüze itimat etmemiş (keennehü de denir).

Türkçe Sözlük

(e. A.). Gûyâ, sanki, sözde: Keennehü kendisi herkesten fazla bilirmiş.

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Söz, lâkırdı: Bir kelâm söyledi. 2. (edebiyat) Birkaç cümleden mürekkep ve kendi başına bir maksat ifade eden söz ve ibare, fıkra: Kelâm, cümlelerden mürekkeptir. 3. Konuşma, söyleyiş: Hayvan kelâma muktedir olsa; deve lisân-ı hâl ile kelâma geldi. 4. Lisan, lehçe: Süryânîler’in kelâmı. 5. İslâm felsefesi: llm-i kelâm. 6. Kur’an-ı Kerîm: Hâfız-ı kelâm Kelâm-Ullah, Kelâm-ı Kadîm -Kur’an-ı Kerîm. Hâsıl-ı kelâm, hulâsa-i kelâm, netîce-i kelâm = Elhâsıl, hâsılı, sözün neticesi. Kelâm-ı kibâr = Atasözü, meşhur söz. Malâ-kelâm = Söz götürmez, diyecek yok. Mîr-kelâm = İyi söz söylemeye gücü yeten, meclis adamı.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(A.) [کلام] söz.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(A.) [کلام کبار] büyük insanların özlü sözleri.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Kelâma, söze ait.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Erkek İsmi) - Söze ilişkin, sözle ilgili.

Türkçe Sözlük

(i. A. «kelâm» dan smüş.) (mü. kelime). Kendisine söz söylenilen, hitâb olunan. Ar. muhâtab. Kelîmuilaah = Tanrı’nın Sİnâ Dağı’nda hitabına mazhar olan Hazret-i MÜsâ.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Erkek İsmi) 1.Söz söyleyen, konuşan. 2.Kelimullah: Tur’u Sina’da Cenab-ı Hakla konuşmasıyla Hz.Musa’ya verilen unvan. 3.Sure-i Kelim: Taha suresi.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(A.) [کلمات] kelimeler, sözcükler.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. kelimât, kilem). 1. Mânâlı söz, bir dilde kullanılan sözlerin her biri. Gramerde kelime, isim ve fiil ve edat olarak üçe ayrılır. 2. Söz, lâkırdı, kelâm: Kelime-i tayyibe = Hatır alacak güzel söz. Kelime-be-kelime = Her sözü ayrıca ve hiçbirini atlamaksızın (tercüme etmek). Kelime-be-kelime tercüme = Meâlan (mânâ bakımından) tercümenin zıddı. Kelimetu’llah, Kelime-i Tevhîd = 1. «LAilâhe illallah Muhammed-en-resûl’ullah» cümlesi. Ilâ-yi kelimetu›llah = Hak dininin (İslâm dininin) yayılması ve şerefinin yükseltilmesi. 2. Allah›ın nefhi (üfürmesi) ile doğan Hazret-i Isâ. c. Mevsuk-ul-kilem = Sözüne inanılır, mutemet. Nâfizü’l-kilem = Sözü geçer, nüfuzlu.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(A.) [کلمه] sözcük.

Türkçe Sözlük

(i.). Türk masallarının çoğunda geçen ve ilkin silik bir kişi iken yavaş yavaş birçok faziletleri beliren ve sonunda zekâsı ve yiğitliğiyle murâdına eren bir kahramanın adı olup bir ailenin himayesine veya bir yere çıraklığa alınan öksüz çocukları anlatmak üzere bir okşama sözü gibi de kullanılır: Bizim keloğlanı incitmeyin.

Türkçe Sözlük

(i. F.). 1. Az, nâkıs, noksan, eksik. 2. Kötü, fena: Kem söz, kem akça.

Türkçe Sözlük

İnsanları giydiğine bakarak değerlendirmek yanlışlara yol açar, değerli kişiler de bazen eski giymiş olabilir. Atasözü

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. kerâmât). 1. Kerem, lutuf, ihsan. 3. Evliyadan sâdır olan hârikulâde hal: O zâtin bir kerâmetini görmüştüm. 4. mec. Keramet sayılacak derecede isabet, pek doğru fikir veya rey: Keramet buyurdunuz; bu sözünüz ayn-ı kerâmettir (daha çok eski nezaket ve saygı tâbiridir).

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Kesilme işi: Bu tahta kesildi; bu ağaç kolay kesilmez. 2. Biçilmez: Elbisesi kesildi. 3. Aralık vermek, durmak, dinmek, devam etmemek: Yağmur kesildi; maaşı kesildi. 4. Çekilmek, kaçınmak, ictinâb etmek, artık yanaşmamak: Yemekten, dersten, ihtilâftan, işten kesildi. 5. Kesinlikle kararlaşmak, takarrür etmek: Pazarlık kesildi; günü kesildi. 6. Ağırlık gelmek, kırıklık duymak: Ellerim, ayaklarım, dizlerim kesildi. 7. Bozulmak, ekşimek, suyu sair maddelerden ayrılmak: Süt kesildi. 8. Benzemek, dönmek: Ortalık deniz kesildi; soğuktan buz kesildim; felsefeden söz açıp başımıza ibni Sİnâ kesildi. 9. Boğazlanmak, Osm. zebhoiunmak: On kadar koyun kesildi. Çocuk sütten, memeden kesilmek = Artık meme verilmemek.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. İki kişinin aralarında kesin karar vermek, aralarındaki hesabı kesmek, pazarlığı kararlaştırmak: Onunla kesiştik; bugün pazarlık, hesap, söz kesişeceğiz. 2. Oyunda taş değiştirmek ve alıp vermek.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Çok kesici, bilenmiş, Ar. kaatı’, sârim, Fars. tîz, bürrân: Keskin kılıç, bıçak, çakı. 2. Delici, sivri, hâd: Keskin iğne, diken. 3. Sert, kuvvetli, şiddetli, şedîd, pek: Keskin koku, sirke, tütün. 4. Müessir, tesirli, dokunaklı: Keskin dil, söz, kalem. 5. Pürüzsüz: Keskin yazı. 6. Faal, serî, Fars. cüst ü çâlâk: Keskin adam.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Keskin veya sivri şeyin hâli: Kılıcın, çakının, iğnenin keskinliği. 2. Sertlik, şiddet: Sirkenin keskinliği. 3. mec. Tesir, dokunaklılık: Dilin, sözün keskinliği. 4. Dinçlik, çeviklik: O çocuğun keskinliği. 5. Bir kesici Aletin kesen tarafı: Kılıcın keskinliği. 6. Kılıçlama vaziyet: Tahtaları keskinliğine komak.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Bir kesici Aletle ayırmak, Osm. kat’etmek: Tahta, ağaç, kâğıt, bez kesmek. 2. Biçmek: Ceket, pantolon kesmek; kesip dikmek. I. Durdurmak, dindirmek, geçirmek: Rüzgâr, yağmuru kesti; aspirin baş ağrısını keser. 4. Aralık vermek, fâsıla vermek: Lâkırdısını kesti; sözünüzü kesmeyin. 5. Kararlaştırmak, karar vermek, hükmetmek, kesin şekilde söylemek, tâyin etmek: Gününü, miktarını kesmedi; dâvâyı, meseleyi kesti. 6. Kaldırmak, yok etmek, Osm. ref’etmek: Ümidi kesti, kendisiyle muhabereyi, münasebetleri kesti. 7. Boğazlamak, Osm. zebhetmek: Bir koyun, bir hindi kesti. 8. Kılıçla ve diğer kesici Aletle öldürmek: Adam kesmek. 9. Yontmak: Kalem kesmek; tırnak kesmek. 10. Enemek, hadım etmek, iğdiş etmek, Osm. ihsâ eylemek: Atı kesmek. 11. Paralamak: Fare, eşyayı kesiyor. 12, TAyin ve tahsis etmek: Maaş, tayın kesmek. 13. Fiyat indirmek, ödenecek bir meblâğın bir miktarını alıkoymak: Alacağından kesme; işçinin ücretinden kesme. 14. Tutmak, çıkmak, mal olmak: Bu iş ne kesti, ne kesiyor? İS. Taklit etmek, eğlenmek, elaya almak. Ardını kesmek = Terketmek, devam etmemek. Para, sikke, akça kesmek = MAdeni para basmak. Ayağını kesmek — Artık gitmemek, gitmekten vazgeçmek Elini kesmek = Men’etmek. Umlt kesmek = Ümitsiz olmak. Önünü kesmek — Önüne çıkıp ileri gitmesine engel olmak. Başkesmek = Başaşağı etmek. Başını kesmek = Boynunu vurmak. Boyun kesmek = İtaat etmek. Bahâ kesmek = Kıymet, değer biçmek. Had kesmek = Sınır tayin etmek. Hesap kesmek = Hesabı temizleyip ilişik bırakmamak. Sesini kesmek = Artık susmak. Sözü bal İle kesmek Başkası konuşurken sözünü ağzından almak. Akıl kesmek = Anlamak, mümkün olduğunu kabûl etmek: Aklım kesemiyor; bunu aklım kesiyor. Kısa kesmek = Uzatmamak, kısaca söylemek. Gözü kesmek = Yapabileceğini anlayıp güvenmek. Kesip atmak = Kesin şekilde karara varmak. Memeden, sütten kesmek = Çocuğa artık meme vermemek.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Kestirmek işi. Kat’i, itiraz ve değiştirilmesi kabil olmayan: Kestirme cevap, kestirme söz. 2. Tahminî, Ar. muhammen: Kestirme bir miktar. 3. Kısa, doğrudan, dolaşmaz: Kestirme yol.

Türkçe Sözlük

(bağ edatı). 1. (F., asıl Türkçesi «kim»dir). Masdar mânâsını ifade eder: Bana dedi ki, yarın gelecektir = Yarın geleceğini söyledi; kendisine tenbih ettim ki, kimseye söylemesin = Kimseye söylememesini tenbih ettim. 2. Gaye ve netice gösterir ve neticeyi öncesine bağlar, tâ ki, hattâ: Elimi bırak kı yazı yazayım; kapıdan çekil ki geçeyim; sermayesi yok ki, ticaret etsin. 3. Sebep gösterir, zira, çünkü: Aldanma ki, şair sözü elbette yalandır (bu mânâsı eskimiştir). 4. Açıklayıcı bir mânâ verir: Vaktâ ki, Osmanlı devleti kuruldu; bir vakitte ki, ben canımla uğraşıyordum kendisine hürmet etmedim diye gücenmiş. «İnsan ki aşka dûçâr ola (aşka dûçâr olunca) akıl ve re’yi elinden gider» gibi tâbirler şimdi kullanılmıyor (aşağıdaki «ki» ile karıştırılmamalıdır). Çûn, bel, kâş, mâdem edatlarıyla birleşerek mürekkep edatlar teşkil eder: Çünkü, belki, keşke, mâdemki gibi. Bazı kelimelere katılarak tâbirler teşkil eder: İhtimal ki, bugün gelsin = İhtimaldir, muhtemeldir ki...; caiz ki = Caizdir ki vesaire (yukarıya bk.). Kî Türkçe’de aitlik ekidir: Dünkü adam; bugünkü iş; geçen seneki ürün. İçerik! = İçeri bulunan. Içeridekiler = İçeride bulunanlar; hangi kitabı istiyorsun bendekini mi? Sizdeki kaybolmuş; sizin oğlunuz çalışkandır, ama benimki pek tembel; sizin atınız Ahmed’inkinden büyüktür (bu gibi tâbirlerde bir ismin tekrarlanmaması için onun yerini tutar: Sizin atınız benimkinden iyidir = Benim atımdan).

Türkçe Sözlük

(i.) (Fars.). Büyük adamlara yakışır hâl ve surette, kibarca: Klbârâne yaşayış, söz; kibârâne kabûl ediş.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. İnsanın ve bazı hayvanların vücudunda biten sertçe ve kalınca tüy. Ar. şaar, Fars. mûy: Saçından, sakalından, bıyığından kıl koparmak; göğsünden, kollarında çok kıl var; keçi kılı; at kuyruğunun, yelesinin kılları. 2. Keçi tüyü, sef: Kıldan çuval, çul (koyununkine yün ve yapağı, deve, at ve diğer hayvanların ince ve kısa olanına tüy denir). 3. Pek az miktar, çok az: Düşmesine kıl kaldı; kıl kadar yerinden oynamış. 4. Kıldan yapılmış: Kıl çuval; kıl kuşak. Kılbarak = Uzun tüylü bir cins küçük at. Burnundan kıl aldırmamak = Asla müsaade etmemek, hakketse bile kendisine söz söyletmemek. Kılburun = Denizin içine uzanmış pek ince burun, dar kara parçası. Kıl dökmek = (hayvan) Tüyünü değiştirmek. Kılı kırk yarmak = İnceden inceye araştırmak. Kılkuyruk = 1. Bir cins ördek, süne. 2. Züğürt; kılıksız. Kılkıran = Saçkıran hastalığı, Ar. dâ-üs-sâleb. Kılyakı = Hayvan yarasını delip geçirdikleri kaytan çeşidi.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(A.) [قيل] söz.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Balıklardan birçoğunun belkemiklerinden çeşitli durumlarda iki yana ayrılan az çok ince ve sivri kemikler, iğne gibi balık kemiği: Balık kılçığı; kılçık boğazda kalmak; tatlı su balıklarının kılçığı çok olur. 2. Ekin başaklarının her bir tanesinin ucundan yukarıya uzanıp sert ve dik bir püskül teşkil eden ince ve sivri saman parçaları: Buğday, arpa, yulaf kılçığı. 3. Güreşte başvurulan oyunlardan biri. Kılçık atmak (argo) = Ortalığı karıştırıcı, dolayısıyle bir kimseyi suçlayıcı söz söylemek.

Türkçe Sözlük

(i.). Karısının baskısı altında olan, karısının sözünden çıkamayan erkek.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. kinâyât). 1. Doğrudan doğruya söylemeyip dolayısıyle bir mânâ ifade eden söz: Kinâye yoluyla söylemek, şu tâbir filân şeyden kinayedir. 3. Dolayısıyle ve doğrudan olmayarak söylenilen dokunaklı söz: Birtakım kinâyelerle bana dokunmak istiyordu: O kinâyeler hep benim içindi.

Türkçe Sözlük

(i.). Doğrudan doğruya olmayarak; dolayısıyle dokunan, bu suretle dokunaklı; birtakım kinâyeli sözlerle târlze kalkıştı.

Türkçe Sözlük

(i. Fr.). Kınakına kabuğundan çıkarılan beyaz bir alkaloit. Başlıca sıtma ilâcı olarak kullanılan kinine halk arasında kinin sülfatı sözünden kısaltılarak «sulfata» deıiir.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Kırılmış, Ar. münkesir, Fars. şikeste: Kırık taş, deynek, testi; kilonun kırık yeri. 2. Soyu karışık, hâlis cins olmayan: Kırık. 3. Bir organın kırılmış yeri: Kolun kırığını bağlamak; tabağın kırığını yapıştırmak. 4. Kırılan şeyin parçaları: Cam kırığı. 5. Dövülüp ayrıca parçalar hâline konmuş şey: Arpa, buğday kırığı. Kırık dökük = 1. Bağlı olmayan ve perişan söz. 2. Kırılıp dökülenden ötede beride kalmış küçük şeyler: Kırık dökük topluyoruz.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Sert bir şeyi vurmak, vurarak parçalara ayırmak, Osm. kesr ve şikest etmek: Taşı, aynayı, cevizi, değneği kırmak. 2. Doğramak, parçalamak, kaba ve iri öğütmek: Ekmeği kırmak; bulguru kırmak. 3. Batırmak, kahretmek, öldürmek, mağlûp ve telef etmek: Düşmanın askerini kırdı. 4. İndirmek, Osm. tenzil etmek: Fiyatını kırdı. 5. Vâdesi gelmemiş bir senet (bono) ve poliçe, maaş vesairenin bir miktarını indirerek üst tarafını peşin vermek, iskonto etmek: Bonomu bankada kırdırdım; yüzde yirmi eksiğine kırarlar. 6. Gücendirmek, hatır yapmamak: Bu kadarcık şey için beni kırmayın; ben sizi kırmam. 7. Bükmek, katlamak: Şu kâğıdı, şu bezleri kırıp toplayın. 8. Çok hayvan kesmek. 9. Fazlaca para kazanmak: Ama da para kırdı. 10. Bir şeyinşiddetini kesmek, indirmek: Güneş soğuğu kırdı; yağmur fırtınayı kırar. 11. Yatıştırmak, teskin etmek: inadı kırmak; kuluncu kırmak. Bel kırmak = Çok yormak, ümitsizlik vermek. Burnunu kırmak = Karşısındakinin kibrini yenmek, onu bir hareket, söz veya fiille mahcup edip, küçük düşürmek. Pot, koz kırmak = Hatâ etmek, ağzından söz kaçırmak («çam devirmek» bu mânâda, fakat daha ağırdır). Kırdığı ceviz bini geçti = Ettiği münasebetsizlikler haddi geçti!

Türkçe Sözlük

(e. F.). Satrançta bir taşı zorlamak için söylenen söz.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Boyu az olan, zıddı: uzun, Ar. kasîr, Fars. kûtâh: Kısa ağaç; kısa boy; kısa adam. 2. Tafsilâtı olmayan, muhtasar: Kısa mektup; kısa masal; kısa söz. Kısa tutmak Kısa yapmak, uzun tutmamak. Aklı kısa = Aptalca, akılsız. Kısa geçmek = Bahsi çabuk kapamak. Kısa kesmek = Sözü çabuk bitirmek, uzatmamak, 3. Kısaca, hulâsa olarak: Kısa yazıyor; kısa söyle.

Finansal Terim

(Short Position)

Bir malı, menkul kıymeti veya vadeli işlem sözleşmesini satmaktır.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. kısas). 1. Anlatılan doğru veya uydurma olay, hikâye, rivâyet: Kıssa-i YÜsuf; Ferhâd ve Şİrîn kıssası. 2. Vak’a, hâdise, olay, Fars. ser-güzeşt: Kıssayı kendisine anlattım. Ahsen-ülKısas = Kıssaların en güzeli (Hazret-i YÜsuf’un hikâyesi ki Kur’an-ı Kerîm’de bu tabirle geçer). Kıssa-hân = Hikâyeler söyleyen, anlatan. Kıssadan hisse = Hikâyeden alınacak ders ve öğüt. El-kıssa = Sözün neticesi, hulâsası, Osm. elhâsıl, hâsıl-ı kelâm.

Türkçe Sözlük

(i.) (Ar. muhtemelen «hetir» den). Yalan, uydurma söz: Kıtır atmak.

Türkçe Sözlük

Özellikle 20. yy. içinde üretilmiş çeşitli nesnelerde rastlanan zevksiz, kökeni belirsiz ve estetik değer taşımayan bir tasarım anlayışını nitelemek için kullanılan bir terim. Türkçe`de yakın anlamlı «rüküş» sözcüğüyle karşılanabilir. Kitsch, grafikten endüstri tasarımına ve mimarlığa kadar uzanan geniş bir alanda estetik düzey düşüklüğünü nitelemek için kullanılır. Stuttgart`ta bu tür ürünleri sergilemek için bir de müze açılmıştır.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Kızıl, kırmızı olmak, kırmızılaşmak, Osm. ihmirâr etmek, sürh olmak: Havuzdaki balıklar, şu tarladaki çiçekler ne güzel kızarmifl Elma, güneşi gördükçe kızarır. 2. (meyve) Olmak, yetişmek: Kızılcıklar, elmalar, narlar, erikler kızarmaya başladı. 3. Utanmak, mahcûb olmak, utangaçlıktan kan yüze fırlayıp çehre kırmızı olmak: O sözü söylerken kı zardı. 4. (et, balık vesaire) Tava veya tencerede kırmızı oluncaya kadar kavrulup pişmek: Balıklar kızardı; eti kızarıncaya kadar kavurmalı. Kızarıp morarmak, kızarıp bozarmak = Mahcûb olmak, mahcûbiyetten renkten renge girmek. G&t kızarmak = Ağlamak. KSmür kızarmak = Tutuşmak, yanmak.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Yalan: Söylediği söz kizbden ibarettir.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Ateşte ısıtarak kızartmak. 2. Hiddetlendirmek, birinin kızacağı söz söylemek veya iş yapmak: Kendisini kızdırmak için söyledim. Eğlenmek maksadıyla birini kızdırıp bağırtmak. 3. Azdırmak, azmasına sebebiyet vermek: Koçları kızdırmak. 4. Hararet vermek, kızışmasına sebep olmak: Kırmızı biber tavukları kızdırır (yumurtlamak istidadını verir.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Çok ısıtılmış, pek sıcak: Kızgın demir; kızgın su. 2. Dargın, gücenmiş, hiddete gelmiş: Şimdi pek kızgındır, söz söylenmez. 3. Şiddetlenmiş, alevlenmiş, aşırı olmuş: Kızgın kavga; kızgın münakaşa. 4. Azmış, azgın: Kızgın boğa, azgın kısrak.

Türkçe Sözlük

Fransızca classeur "Yazılı kâğıtları düzenli ve sıralı bir biçimde korumak için kullanılan mukavva veya plastikten telli kap." anlamındaki bu söz için sıralaç karşılığı önerilmiştir.

Türkçe Sözlük

(i.). İhtiyar kadın. Kocakarı IIScı = Hekim olmayanlarca tavsiye edilen ve çoğu eczane dışındaki maddelerden yapılan sözde İliç. Kocakarı soğuğu = İlkbaharda belli günlere rastlayan soğuk havalar, Ar. berdü’l-acûz.

Türkçe Sözlük

ngilizce cockpit "Uçakların ön tarafında pilot ile uçuş teknisyeninin bulunduğu, uçağın yönetildiği özel bölüm." anlamındaki bu söz için pilot kabini karşılığı önerilmiştir.

Türkçe Sözlük

(I.). 1. Koltuklamak işi. 2. Yaranmak maksadıyla söylenen övücü söz, kompliman, pohpohlama.

Türkçe Sözlük

(1.). Sözleri ve davranışları yalan ve yapmacık olan.

Türkçe Sözlük

(i. Fr.). Gönül alıcı söz iltifat.

Yabancı Kelime

İt. concordato

ekon. ve huk. anlaşmalı iflas

Batık durumunda alacaklıların, alacaklarını belli bir plana göre almaları için aralarında yaptıkları sözleşme.

Yabancı Kelime

Fr. conceptualisme

fel. kavramcılık

Kavramın, onu bildiren sözden farklı bir varlık olduğunu ve gerçeğin zihinde bulunmadığını ileri süren öğreti.

Yabancı Kelime

Fr. contexte

1. dil b. bağlam, 2. db. çevre

1. Bir dil birimini çevreleyen, ondan önce veya sonra gelen, birçok durumda söz konusu birimi etkileyen, onun anlamını, değerini belirleyen birim veya birimler bütünü. 2. Bir birimden önce veya sonra gelen aynı türden birimlerin tümü, bunların oluşturduğu küçük grup.

Türkçe Sözlük

Resim ve heykelde insan betisi resmedilir ya da heykeli yapılırken kullanılan klasik duruş (poz) biçimlerinden biri. Bu pozda ayakta duran kişi, kalçası ve bacaklarıyla gövdesinin üst kesimi hafifçe farklı yönlere dönük olarak betimlenir. Sözcüğün kökeni İtalyanca “contrapposto”dur.

Yabancı Kelime

Fr. contrat

huk. sözleşme

Hukuki sonuç doğurmak amacıyla iki veya daha çok kişinin, kuruluşun karşılıklı ve birbirine uygun irade beyanlarıyla gerçekleşen işlem.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Düşünceleri sözle İfade etmek. 2. Düşünceleri herhangi bir vasıtayla anlatmak: Flama ile konuşmak. Dilsizler el işaretiyle konuşur. 3. Görüşmek; sohbet, yârenlik etmek. 4. Tanışmak: Onunla hiç konuşmadık. 5. Komşu olmak.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Gözü görmez, Ar. Amâ, Fars. nâ-bînâ: Kör adam, bir kör dilenci; bir gözü iki gözü kör. Anadan doğma kör = Ar. darîr. 2. Görmez, sakat: Gözü kör; bir gözü kör oldu; kör gözlü. 3. Kesmez, keskin olmayan, künd: Kör çakı. 4. Işıksız, karanlık: Körkandil, koroda. 5. Çözülmez, karışık: Kördüğüm. 6. ihtiyatsız, gafil, habersiz. Körebe = Bir çeşit çocuk oyunu ki, birinin gözünü bağlayıp diğerleri çevresine dolaşmakla oynanılır. Köroğlu = Türk halk edebiyatının tanınmış bir kahramanı ve tahakkümünden kinâye olarak karı, zevce. Bir köroğlu bir ayvaz = Ben ve karım, kalabalığım yoktur. Ölünün körü = «Kör ölür bâdem gözlü olura meselinden alınarak birinin sözüne karşı alay ve küçümseme mânâsında kullanılır. Körboğaz = Oburluk. Kördöğüşü = Kimsenin kimseden haberi olmaksızın gafletle yapılan iş: Bir kördüğüşüdür gidiyor: Kimsenin kimseden haberi yoktur. Körsıçan = Köstebek. Körkandil = Pek sarhoş. Körkaya = Deniz içinde, görünmez taş. Körükörüne = Gafletle. Körgözlü = Nankör. Köryol = Demiryollarda ucu çıkmaz yol.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Meşhur destan kahramanı. 2. Evde daha çok sözü geçtiğinden kinaye, kocanın, karısına verdiği ad (halk dilinde): Köroğlu bugün gezmeye gitti. bk. Kör.

Türkçe Sözlük

(i.). I. Kuyudan su çıkarmaya mahsus kap, Ar. delv: Demir, ağaç, meşin kova, kuyu kovası, kovayı indirmek, doldurmak. 2. Bahçe sulamaya veya su taşımaya vesair şeyler koymaya mahsus teneke veya çinkodan çeşitli şekillerde kap: Su kovası, süprüntü kovası. 3. Kuyu tulumbalarının pistonuna bitişik kapak. 4. mec. Hakaret sözü.

Finansal Terim

(Margin Trading)

Bir aracı kuruluş nezdinde, müşteri adına kredi hesabı açılması koşulu ile müşteri ve aracı kuruluş arasında yapılacak sözleşme hükümleri çerçevesinde kredi kullanarak borçlanmak suretiyle menkul kıymet alınmasını ifade eder.

Türkçe Sözlük

Resim sanatında yalnızca çizgi ile yapılan ve ana hatları gösteren, ayrıntılara inmeyen taslak. Kroki bir yapıtın ön çalışması niteliğinde olabileceği gibi, böyle bir amaç gözetilmeden de yapılabilir. “Eskiz” sözcüğü ile yakın anlamlıdır. Mimarlıktaysa daha çok bir yapıyı çevresiyle birlikte gösteren ayrıntısız ve şematik bir plan anlamına gelir.

Türkçe Sözlük

(I. A. «kuds» ten imen.) (mü. kudsiyye). Kutsal, mukaddes, muazzez, azîz, Tanrı’ya ve meleklere ait. Alem-I kudsî = Tanrı katı. Hadîı-i kudsî = Peygamberimizin Allah’ın iihâmıyla söylediği sözler ki, kendiliğinden söylediği hedîs-i şeriflerden ayrılır. Fars. Kudsiyân = Tanrı katında oturanlar, yani melekler.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Kuduz illetine uğratmak, kudurmasına sebep olmak, kudurmuş hâle getirmek, mec. Azdırmak, heyecana getirmek, çok kızdırmak: Bu sözleri işitince kudurdu.

Türkçe Sözlük

(KÜFR) (i. A.). T. Allah’a inanmama ve ortak koşma yahut yakışmayacak sıfatlar yakıştırma: Küfretmek, o söz küfürdür. 2. Dinsizlik, imansızlık, Ar. ilhâd: Bir adamın küfrüne hükmetmek. 3. Müşriklik, putperestlik. Semâvî olmayan çok tanrılı dinler: ASya ile Afrika’nın birer büyük kısımları hâlâ küfr içinde bulunuyor. 4. Ekseriya küfür kelimeleri olan ağır, çirkin ve ayıp sözler, Ar. seb: Küfretmek, küfür atmak = Kızdığı vakit kantarla küfür atıyor.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. İnsan ve hayvanda işitmeye mahsus olan iki organ ki, başın iki tarafında bulunur. Ar. üzn, Fars. gûş: İnsan kulağı; at kulağı. 2. İşitme, Ar. sem’, sâmia: Kulağı ağır; kulak vermek. 3. Dinleme, dikkat. 4. Bir şeye bir ucundan bağlı parça, bir şeyin pahasını veya isim, ölçü vs. yi gösteren ilişikte bulunan kâğıt, bez, meşin parçası veya bir mektup ve telgraf vesaireye alıcı tarafından imza ve iade olunmak üzere bağlı ilmühaber kâğıdı: Bu vazoların kulağı düşmüş; kıymeti kulağında yazılıdır; götürdüğünüz tezkerenin kulağını imza ettirdiniz mi? 5. İçi kıyma vesaire ile dolmuş yassı hamur parçası: Kulak çorbası. 6. Kasatura ve bıçak gibi kesici Aletlerin kabzasının başındaki çatal çıkıntı: Sivri, yassı kulaklı bıçak. Kulak asmak = Dikkatle dinlemek, söylenilen sözü kabûl etmek: Kendisine söyledim, nasihat verdim kulak asmadı; benim sözüme kulak asmaz. Ağır kulak = Kolay işitmez, sağırca. Eşekkulağı = Bir cins bitki. Ayıkulağı = Yer şakayıkı. Eli kulağında = Hazır. Kulak uğultusu = Aslı olmaksızın kulakta hâsıl olan uğultu ve ses. Kulak, gözkulak olmak = Dikkatli davranmak. Balık kulağı = Balığın kulağa benzer organı ki, teneffüs için suyu oradan alır, tarak. Kulak bükmek = Tavsiye ve ihtar etmek, aklına getirmek. Kulaktozu (doğrusu kulakdozu) = İnsan kulağının aşağı sarkan yumuşak yeri ki, küpe buraya takılır. Can kulağı ile dinlemek = Gayet dikkatle dinlemek. Çıkrıkçı kulağı Bir çeşit demir kalem. Kulak çınlamak, kulağı çınlasın. = bk. Çınlamak. Denizkulağı = Bir cins bitki. Kulağıdelik = HAdiseleri kolayca duyabilen, uyanık insan. Devede kulak = Nisbeten büyük şey, büyük bir şey yanında pek küçüğü. Şeytanın kulağına kurşun = Şeytan işitmesin, nazar değmesin (gıpta edilecek bir hâl için söylenir). Tavşankulağı = Bir ot. Kulak tutmak := Dinlemek, dikkat etmek. Kulak doldurmak = Dinlemek, kandırmak, inandırmak. Kulak dolgunluğu — Çok işitmekle elde edilen bilgi. Kulağakaçan Çabuk yürüyen kulağı çatal bir küçük kara böcek. Kulak kabartmak = Renk vermeksizin dikkatle dinlemek, gizliden kulak vermek, kulak misafiri ölmek. Kabakulak = Bir çeşit hastalık. Karakulak = Postu kürk yapılan ve arslanın artığını yediği söylenen bir cins vaşak, Anadolu vaşağı. Kalemkulak = Bazı atların kesilmiş kalem biçiminde küçük ve güzel kulakları. Kuzukulağı = Sebzeden sayılan mayhoşça bir cins yaprak. Kulak kıkırdağı = Kulağın baştan dışarı olan çıkıntısı. Kulağa koymak = İhtar, tavsiye etmek: Bu işi kulağa koymuşlar. Keçikulağı = Kuzukulağıntn bir çeşidi, sebze gibi kullanılan mayhoşça yaprak. Kellekulak = Vücut, kılık, çalım. Kulağa küpe = Dikkatle işiterek ezberlenen söz: Bu söz kulağınızda küpe olsun. Kulağa girmek = Dikkatle dinlenmek: Onun kulağına söz girmez. Bir kulaktan girip bir kulaktan çıkmak = İşitip dinlememek. Kulak kirişte olmak = İşitmek üzere dikkatli olma, daima uyanık bulunmak. Kulak misafiri olmak = Renk vermeksizin söylenilen sözlere kulak verip işitmek: Bir şey konuşuyorlardı, ben de kulak misafiri oldum. Kulak vermek = Dinlemek. Yerin kulağı var = Bir şey ne kadar gizli

Finansal Terim

(Strike Price, Exercise Price)

Opsiyon sözleşmelerinde, opsiyona konu olan kıymetin, opsiyonun kullanılacağı anda alınacağı veya satılacağıu fiyattır.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (bitişik zamirlerde 2. çokluk şahıs). 1. Siz, sizin, size, sizi. Salâ-ün-aley-küm = Sizin üzerinize selâm olsun! (yalnız böyle bazı tâbirlerde bulunur). 2. Kem küm etmek sözünde geçer.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Tanınmış yırtıcı hayvan ki, köpeğe benzer; pek kuvvetlidir, koyun vesair evcil hayvanlara musallat olur. 2. Kurt postundan yapılmış kürk. Kurtağzı = Çekmece, sandık vs. tahtalarının birleşip köşe teşkil ettikleri yerde birbirine geçmek üzere yapılan doğrama. Kurtayağı = Bir cins bitki, Osm. kibrît-i nebâtî. Eski kurt = Her çeşit hileyi bilen kurnaz ve tecrübeli adam. Kurtbağrı (daha doğrusu kurtbaharı) = Beyaz çiçek açan bir küçük ağaç. Kurtboğan = Bir bitki. Kurt pençesi, kurttırnağı = Kan otu çeşitleri. Kurthelvası = Ar. baklatü’l-gazâl denilen bitki. Kurt kapanı = 1. Kurdu tutmak için üstü çalı çırpı ile örtülü çukur. 2.. Pehlivan oyunlarından biri. Kurtkulağı = Bir cins bitki. Kurt gidişi = Bir çeşit aksak yürüyüş. Kurt masalı = Birini oyalamak için söylenen söz. Kurt masalı okumak = Boş sözle aldatıp vakit kazanmak. Kurtmantarı = İçi boş bir çeşit mantar.

Türkçe Sözlük

(i.). Birini oyalamak için ileri sürülen yersiz özürler, sözler.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Yaşın zıddı, rutubeti çekilmiş, Ar. yâbis, Fars. huşk: Kuru ağaç, kuru ot, kuru çamur. 2. Yağmur yağmayan, susuz: Kuru ova, kuru arazi. 3. Arık, zayıf, etsiz: Kupkuru bir adam. 4. Döşenmemiş, çıplak, açık: Kuru tahta, kuru yer. 5. Sade, katıksız: Kuru ekmek. 6. Başka bir mevsimde yenmek üzere güneşte kurutulmuş: Kuru meyve, kuru balık, kuru üzüm. 7. Sıvı salgısı olmayan. Kuru öksürük = Balgamsız. 8. Kar ve yağmuru olmayan: Kuru hava, kurusoğuk. 9. Kurşunu olmayan, kurşunsuz: Kurusıkı. 10. Boş, asılsız, nâfile, tesirsiz ve sebepsiz: Kuru söz, kuru lâf, kuru gösteriş, kuru patırdı. 11. Harçsız: Kuru duvar. Kuru başına = Yalnız, Fars. bî-kes. (denizcilik) Kuru havuz = Gemilerin tamiri ve temizlenmesi için sokuldukları havuz ki, gemi girdikten sonra suyu tulumba İle alınıp gemi kızakta kalır. Kuruda kalmak — Cezirde gemi oturmak. Kuruda = Yerde, karada, (denizcilik) Kuru direk = Fırtınalı havada yelkensiz olarak rüzgârın şevkine tâbî olmak. Tuzu kuru = İşi sağlam, şüphe götürür hâli olmayan. Kurukuruya = Boşuboşuna, büsbütün nafile. Kurukahve = Pişirilmemiş, kavrulmuş kahve tozu. Kuru keçik = Uyuz hastalığı. Gülkurusu = Gül kurusunun rengi.

Türkçe Sözlük

(i. A. «kırâat» ten). Kuran sözcüğü Arapça’da QRE (kare’e/okudu) sözcüğünün sülasi (üç harfli kelime kökü sistemine göre) mastarıdır. “Anlam vermek” veya “anlayarak okumak”, anlamlarını ifade eder. İslâm’ın kutsal kitabının özel adı olan Kuran kelimesi, 58 âyette geçer. Ayrıca “kur’an” “okunan, okuyuş, okuma” “ekli, katlı, derli” anlamında özel ad olmayarak 12 ayette (Yusuf Suresi 12/2, Rad Suresi 13/31, İsra Suresi 17/106, Taha Suresi 20/113, Zümer Suresi 39/28, Fussilet Suresi 41/3,44; Şura Suresi 42/7, Zuhruf Suresi 43/3, Cin Suresi 72/1, Kıyame Suresi 75/17,18) geçer. Kur’ân veya Kur’ân-ı Kerîm, (Arapça : القرآن) İslam aleminde İslam peygamberi Muhammed’e (S.A.V.) , ayetleri Allah tarafından Cebrail aracılığıyla vahiyler şeklinde gönderildiğine inanılan kutsal kitap. İlk olarak 7. yüzyılda kitap haline getirilmiştir. Kuran ayrıca Furkan, Kelamullah, Kitabullah gibi isimlerle de anılır. Fatiha Sûresi ile başlayıp, Nas Sûresi ile sona erer. Okunuşunun kutsal olduğuna inanılarak, ilave işaretlemeler ve özel okunuşu tecvid ile birlikte nesilden nesile aktarılmıştır. Peygamberimiz’e nâzil olan, sıra bakımından dördüncü sayılan semâvî kitap. Mushaf-ı Şerif, Fürkan-ı Kerîm. Hâfız-ı Kur’an = Kurân-ı Kerîm’i ezberden bilen adam.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. (botanik) Bir cins dişbudak. 2. Çocukların hecelerin, şekillerini değiştirerek veya hecelere ilâveler yaparak konuştuğu uydurma sözler.

Genel Bilgi

Sadece papağan ve muhabbet kuşları değil, üzerinde uğraşıldığında kargalar, kuzgunlar, saksağanlar ve sığırcıklar da konuşabilirler. Hatta bir kaç kelime söyleyebilen serçe ve kanaryalar bile kayıtlara geçmiştir.

Aslında bu, kuşların yaptıkları konuşma değil, sesleri ezberlemeleri ve taklit etmeleridir. Her insan ağzı ile konuşur ama konusabilmeyi sağlayan asıl organ beyindir. Beyinde oluşan düşünceler daha sonra dilimize ve dudaklarımıza aktarılır. Hayvanlar bu nedenle konuşamaz. Papağan ve benzeri kuşların yaptıkları da konuşma değil, mükemmel bir ses tınısı ezberi ve tekrarıdır.

Kuşların ses organlarının memeli hayvanlardan çok farklı olarak gırtlakta değil de göğüs kafeslerinin dibinde, karın boşluğunun derinliklerinde yer alması kuşların bu ses taklit özelliklerini daha anlaşılmaz bir hale getirmektedir. Ses organlarının bu yeri dolayısıyla tavuk, ördek gibi bazı kuşgiller kafaları kesildikten sonra da ötmeye devam ederler.

Bu ses taklit yeteneği bazı kuşların doğasında vardır. Tabiatla içice yaşarken diğer kuşların seslerini taklit edebilmeleri sayesinde onlarla daha iyi iletişim kurabilmişler ve çevreye daha iyi uyum sağlayabilmişlerdir.

Konuşma denilince ilk akla gelen kuş olan papağanlar Avrupa’ya ilk olarak Büyük İskender tarafından Hindistan’dan getirilmişlerdir. Papağanlar arasında en iyi konuşan tür olan Afrika Papağanları’nın gelişi ise daha sonradır. Muhabbet kumarı 19. yüzyılın ortalarında Avustralya’dan Avrupa’ya getirilmişlerdir. Papağanlar insan isimleri, selam, emir ve soru sözcüklerini öğrenmekten hoşlanırlar. Bir papağan 500-600 kelime öğrenebilir. Zamanla bazı kelimeleri unutur ve yerine yeni kelimeler öğrenir.

Papağanların insan seslerini ve hayvanların bağırışlarını son derece benzeterek taklit etme ve parmaklarını kullanabilme yeteneklerine rağmen çok gelişmiş bir tür oldukları söylenemez. Uzmanlara göre papağanlar, ruhsal bakımdan kargagillerden daha az gelişmişlerdir.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Mes’ut bir hâdise dolayısıyle duyulan sevinci söz, yazı veya hediye ile anlatmak. 2. Mes’ut bir hâdiseyi anma maksadıyla yapılan eğlence, toplantı: Kutlama töreni.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. kuvâ) (Arapça terkiplerde: kuvve. bk. Kuvve). T. Zor, güç, tâkat, kudret: Bu yükü kaldıracak kadar kuvvetim yok. Buna kuvvetim yetmiyor. 2. Bir devletin silâhlı kuvvetleri: Kuvve-i berriyye, kuvve-i bahriyye (kara ve deniz kuvvetleri). Kuvvetü’z-zahr = Arkada ihtiyaten bulundurulan yedek asker. 3. Sıhhat, sağlamlık, güçlülük, vücudun güçlü olması; zaaf mukabili: Bende hiç kuvvet kalmadı. Kuvvet için ilâç alıyor. 4. Tesir, nüfuz: Onun söylediği sözün kuvveti vardır. 5. (matematik «cebirde») Bir sayının sağında ve biraz daha yukarıda yazılan küçük rakam ki, o sayının kaç kere kendi misliyle çarpılması lâzımgeldiğini gösterir: 4! dört üstü iki ki, dördün iki kere dörtle çarpılacağını gösterir ve 16’ya eşittir. 6. Bir makinenin harekete geçirdiği veya çektiği ağırlık miktarı ki, beygir kuvvetiyle ölçülür: Yüz beygir kuvvetinde bir benzin motoru. 7. Hassa: Kuvve-i hâfıza, kuvve-i müdrike, bk. Kuvve. Kuvvetle = Zorla, pek kuvvetle vurmak, çekmek. Var kuvvetiyle = Bütün vücut kuvvetini kullanarak, olanca kuvvet ve iktidarını toplayıp kullanarak: Var kuvvetiyle çekti, itti. Var kuvvetiyle çalıştı. Kuvvet vermek = 1. Takviye etmek, sağlamlığını arttırmak. 2. Tesirini arttırmak.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (lâ = menfilik edatı, kelâm = söz). «MA» ile beraber kullanılır. Mâlâ-kelâm = Söz yok, diyecek yok!

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s.) muhtasar, kısa ve manalı, az ve öz, özlü, veciz; vecizeli söz söyleyen. laconically (z.) kısa ve öz konuşarak. lac'onism, laeon'ieism (i.) özlülük; kısa söz, icaz, özlü söz, veciz ifade.

Türkçe Sözlük

(i. F.). 1. Lâkırdı, söz: Bir lâf söyledi; birtakım lâflar olmuş; bir lâf işittim. 2. Konuşma, mükâleme, sohbet: Lâf ediyorduk; lâf sırasında. 3. Bahis: Onun lâfını etme; lâftan lâfa. 4. Lüzumsuz ve boş söz, saçma söz: O lâftır ben kulak asmam. Lüf-ü güzâf = Saçma sapan. 5. Atıp tutma, övünme: Lâf atıyor; onunki lâftan, sırf kuru lâftan ibarettir. Lâf atmak = 1. Boş sözler söylemek. 2. Söz atmak, dolayısıyla dokunacak bir söz söylemek: Bana lâf atmak istedi. Lâf vurmak = Övünmek, dem vurmak: Cesaretten lâf vuruyor. Lâf etmek = 1. Konuşmak. 2. Münakaşa etmek. Lâfını etmek = Bahsetmek, zikretmek, anmak.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(F.) [لاف] söz.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(F.) [لاف و گزاف] boş söz, zırva.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. elfâz). Söz, kelime, mânâlı veya mânâsız olarak ağızdan çıkan ses terkibi, mânâ mukabili olarak sesli veya yazılı söz: Lafz-ı murâd = MAnâsına bakılmayarak lâfzı bakımından geçen söz. Lafızdan ibaret = MAnâsız. Lafız-be-lafız = Kelimesi kelimesine, genel olmayarak: Söylediğini lafız-be-lafız tekrarladı. O kitabı lafız-be-lafız tercüme etti. Elfâz-ı galîza = Kaba küfürden ibaret sözler. Elfâz-ı küfr = 1. Dinden düşmeyi icap ettiren sözler. 2. Çirkin, ayıp sözler.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(A.) [لفظ] söz, lafız.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Bir tek söz ve kelime. Lafza-i Celâl = «Allah» ismi.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(A.) [لفظی] lafız ile ilgili, söz ile ilgili.

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Boş söz, saçma, abes: Lağv ile uğraşmak. 2. Yanlış, hata, yanılma, atlama. 3. (Masdar mânâsıyla): Kaldırma, hükümsüz bırakma, feshetme, iptâl etme: O görevi lağvettiler; mektep programındaki bazı dersler lağvolundu. Yemîn-i lağv = Söz arasında dil alışmasıyla ve niyetsiz edilen yemin ki, muteber değildir.

Türkçe Sözlük

(i. A. c.). Boş sözler, saçmasapan şeyler: Lağviyyât ile uğraşmak.

Türkçe Sözlük

(i.). Söz, lâf.

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Leylek. 2. Bu kuşun gagasını biribirine vurarak çıkardığı ses: Leyleğin ömrü laklakla geçer. 3. Boş lakırdı, gevezelik, devamlı söylenilen saçma-sapan sözler: Toplanmış laklak ediyorlardı.

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Leyleğin gagasıyla çıkardığı ses. 2. mec. Mânâsız ve boş sözler, Ar. türrehât, hezeyân.

Türkçe Sözlük

(i.) (Arapça’ya benzetilerek uydurulmuş bir sözdür). Boş lakırdılar, saçma-sapan sözler, Ar. türrehât, hezeyân.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i.) dil, lisan; konuşma kabiliyeti; herhangi bir ifade tarzı; bir kabileye veya bir yere mahsus lehçe; kompütör lisanı. finger language sağırların kullandığı parmak işaretleri ile konuşulan dil. strong language küfür, ağır söz, sert dil. language art

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i.) geçme , mürur; yanılma; yanlış (söz veya yazı); kayma; sapma; günaha girme; adalette kusur; sukut (hukuk); ihmal yüzünden hak ve tasarrufunu elden kaçırma; battal olma, kullanılmaz hale gelme.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i.), (Lat.) hata, yanlış, yanıltı. lapsus calami kalem hatası. lapsus linguae dil hatası, ağızdan kaçırma (söz) lapsus memoriae hafıza hatası.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i.), (f.) domuz yağı; (f.) domuz yağı ile yağlamak; yazı veya sözü tumturaklı kelilelerle süslemek.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i.) kamçı darbesi; kamçı ucu; küçük gören ve alaylı söz; vuruş, vurma, çarpma; kirpik.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(f.) kamçı ile vurmak, dövmek, kamçılamak; kınamak, ayıplamak; azarlamak; galeyana getirmek; hicvetmek; vurmak, şiddetle çarpmak (dalga); söz veya yazıyla saldırmak, çatmak; vurmak, çarpmak. lash out at sert ve ani çıkış yapmak. lash oneself into a fu

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Lâstikten yapılmış veya lastik gibi esnek ve çekilince uzayıp yine toplanan şey: Lâstikti kaytan, şerit. 2. mec. Her istenilen tarafa çekilebilir, çeşitli şekillerde anlaşılabilir: Lâstikli söz («lâstikî» ve «lâstikiyet» gibi gülünç tâbirleri dilimiz kabûl edemez).

Türkçe Sözlük

Sözcük anlamı, bağlı ve hareketsiz, göze çarpmayan, hissedilmeyen demektir. Daha çok, herhangi bir şekilde göze çarpacak yaşam ve fizyolojik aktivite belirtileri görülmeyen biyolojik olayları ifade etmek için kullanılan bir terimdir.

Türkçe Sözlük

(LATİFE) (i. A.) (c. letâif). Güldürecek tuhaf ve güzel söz ve hikâye, şaka, mizah. Latife etmek = Bilhassa gülmek için söylemek. Latife anlamaz, latife bilmez = Latife için söylenilen söze alınan. «Latife» ile «hezel» arasında fark vardır: Latife güzel ve zarif söz olmakla beraber terbiye dâhilindedir; hezel ise az veya çok açık ve edepsizce olur.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Kadın İsmi) - Güldürecek, tuhaf ve güzel söz ve hikaye şa(Kadın İsmi)

Türkçe Sözlük

(i.). Eğlencelik olarak yenilen kavrulmuş nohut. Leb demeden leblebiyi anlamak = Daha söze başlar başlamaz ne denmek istenildiğini anlayıvermek. Sakızleblebisi = Beyaz leblebi. Leblebi unu = Leblebinin öğütülmüşü.

Türkçe Sözlük

(A. terkip) (I = harf-i cer, e = Birleşik zamir, müfret müzekker). 1. Onun için, ona. Mağfûruleh = Af ve gufran olunmuş. 2. Birinin menfaati ve iyiliği için olan hareket, aleyh zıddı: Kimsenin leh ve aleyhinde söz söylemez, onun lehinde şahadet edecek çok adamlar vardır ama aleyhinde kimse şahadet edemez. O, benim lehimde idi. Müennesi: lehâ, tesniyesi: lehümâ, cem’i: lehüm olup bazen bunlar da kullanılır: Mağfûru lehâ.

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Konuşulan dil ve bilhassa bir dilin dallarından her biri, Fr. dialecte. Türkçe’nin Oğuz, Çağatay, Uygur lehçeleri. 2. Sözlük: Vefik Paşa’nın Lehçe-i Osmânî’si. 3. Beniz, çehre, sima: Lehçesi bozuk.

Yabancı Kelime

Fr. lexicographe

sözlük bilimci

Sözlük bilimi uzmanı.

Yabancı Kelime

Fr. lexicographie

sözlük bilgisi

Sözlük bilimine ilişkin bilgiler.

Yabancı Kelime

Fr. lexicologue

sözlük bilimci

Sözlük bilimi uzmanı.

Yabancı Kelime

Fr. lexicologie

sözlük bilimi

Sözlük yazma ve hazırlama işiyle uğraşan bilim dalı.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. (Yu., çoğ. lemmata) man. yardımcı önerme; bir şiir veya yazı önsözü.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i., gen. çoğ. dansöz ve akrobatlann giydiği vücuda oturan esnek bir giysi.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. bir dilin kelimelerine ait; sözlüğe ait.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. sözlüğün tertiplenmesi, lexicographer i. sözlüğü dü- zenleyen kimse, lügatçi. lexicographic(al) (leksıkograf'ik, ikıl) s. sözlüğe ait.

Türkçe Sözlük

(e. A.). Olsa idi, keşke. Leyte lealle = Bakalım ve bugün yarın gibi sözlerle oyalandırma, sürüncemede bırakma: Leyte lealle ile vakit geçiriyor.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. hürriyet, özgürlük, istiklâl; fazla serbestlik, cüret, küstahlık; imtiyaz, muafiyet; den. izin. liberty of conscience vicdan hürriyeti. liberty of speech söz hürriyeti. liberty of the press basın ve yayın hürriyeti. at liberty serbest, özgür; işsi

Türkçe Sözlük

(LİSAN) (i. A.) (c. elsine). 1. Ağzın içinde bulunan organ ki, insanda konuşmaya yarar; dil, Fars. zebân. 2. Bir kavmin konuştuğu dil (bu mânâda Türkçe «dil» kelimesi son zamanlarda yerleşmiştir; asıl Türkçe’de «dil» yalnız 1. mânâda yani bildiğimiz organ içindir): Türk, Arap, Fars, İngiliz, Alman, Fransız dilleri. Lisan bilir = Bir yabancı dil bilir, kendi dilinden başka diller bilen adam. 3. Söyleme, söz, nutuk: Bu adamın lisanı yok mu? Lisânında kabalık var. Fasîhü’l-lisân = Düzgün konuşan veya yazan, sözü fasih. Lisân-Aşnâ = Dil bilir, dilmaç. Lisân-ı hâl = Bir şahıs veya şeyin hâlinden ve duruşundan anlaşılan şey: Yorulup kalmış olan deve lisân-ı hâl ile yolun uzunluğundan şikâyet ediyordu. Ilm-i lisân = Mukayeseli diller ilmi, Fr. Iinguistique. Lisâna gelmek = 1. Dile gelmek. 2. Aleyhinde söz söylenmek, hakkında söz söylenmesine sebebiyet vermek, (botanik) Dile benzer bazı yapraklara denir.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. dolu; hileli (zar);( argo )sarhoş; (argo) zengin. loaded question şaşırtıcı soru. loaded statement iki anlamlı söz.

Yabancı Kelime

Yun.

dil b. ve fel. deyi

1. dil b. Dil, söz, işaret, mimik vb. anlatım araçlarının bütünü. 2. fel. Hristiyan felsefesinde Tanrı kelamını insanlara ulaştıran oğul.

Yabancı Kelime

Fr. locatif

db. bulunma durumu

Ad soylu bir sözün taşıdığı kavramda bulunuş bildiren, -da / -de, - ta / -te ekleri ile kurulan durum.

Türkçe Sözlük

(i.). Bir işi yapmak istemeyen ve aldatılmaya gelmeyen adamın söylediği sözler: Ben loloya gelmem; bana da mı lolo?

Türkçe Sözlük

(i. I.). «Lostra salonu» sözünde «ayakkabı boyama» mânâsıyla geçer.

İngilizce - Türkçe Sözlük

f. (-ged,- ging) çekmek, sürüklemek; güçlükle taşımak; zorla sokmak (lüzumsuz söz veya hikaye); ağır ağır hareket etmek, sürüklenmek.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. lugaat) (Arapça terkiplerde: luga). 1. Dil, bir kavmin konuştuğu dil: Lugat-i Arab, lugat-i Fars. 2. Bir dili yapan kelimelerin her biri, kelime, söz. Mânâsını anlamadığım bir lügat işittim. 3. Bir dilin kelimeleriyle mânâları ve türemeleri ilmi, Fr. lexicologie: İlm-i lügatte büyük bilgi sahibidir; ulemây-ı lügat. 4. Bir dilin kelimelerini belirli bir düzende içine alan ve mânâlarını gösteren kitap, sözlük, Ar. kamûs: Lugat-i Arabiyye, lugat-ı Farisiyye, Arapça’dan Türkçe’ye lügat kitabı. 5. Terim olmayan kelime: Bu kelime lügatte şu ve terim olarak bu mânâya gelir. Ehl-i lügat = Lügat Alimi, Ar. lugaviyyûn, Fr. lexicographes, lexicologues.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(A.) [ لغات] sözlük. 2.kelimeler.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(A.) [ لغت] söz. 2.sözlük. 3.kelime.

Türkçe Sözlük

(i. A. F.). Küçük sözlük.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (mü. lugaviyye). 1. Lugata ait, lügat ilmine dair: Te’lîf-i lugavî; tahkıykaat-ı lugaviyye. 2. Terim olmayıp konuşulan dile ait olan: Bu kelimenin lugavî mânâsı. 3. (i. A. c.) Lugaviyyûn. Lügat ilmi mütehassısı veya sözlük yazarı.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. elgaaz). Anlaşılması ve halli müşkül olacak surette uydurulmuş söz, bilmece; edebî bilgilerdendir.

Türkçe Sözlük

(ka ile) (I. A.) (mâ = bağlama edatı, fevk = üst). 1. Üstte bulunan şey, üst taraf, bir şeyin üstü: O dağın üç bin metrelik yüksekliğine kadar olan yerlerini gezdim, mâfevkıni bilemiyorum. 2. Üstte bulunan adam, Amir, mâdûn zıddı: Mâdûnuna söz geçirmek istersen mâfevkıne itaat et. 3. Makam, mevki, gaye ve servetçe üstte bulunan, daha ileri olan adam: insan mâfevkıne bakıp üzüleceğine biraz da mâdûnuna bakıp teselli bulmalıdır. 4. Bir miktarın yukarısı, üstü, fazla: Yirmi, otuz lira verebilirim, mâfevkıne iktidarım yetmiyor. 5. Üst, yukarı, ziyade, fazla, fevk (ki bu halde «mâ» fazla sayılmak gerekir): Onun mâfevkınde kimse yoktur.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (mâ = bağlama edatı, lâ = menfilik edatı, kelâm = söz). Söz götürmez, diyecek yok, pek fazla ve mükemmel: Mâ-lâ-kelâm çalıştı.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (mâ = bağlama edatı, lâ = menfilik edatı, yânî = «Anî» den geniş zaman, delâlet ve ifade etmek). Mânâsız ve faydasız söz veya iş, boş şey, abes: Mâ-lâ-yâni ile uğraşmamalı.

Türkçe Sözlük

(I. A. mâ = bağlama edadı, sadak = «sıdk» dan geçmiş zaman). Doğru olan, uygun: Falân söze mâsadak olarak.

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Aradaki şey, aralık, ara: Ben, onların mâbeynine girmem, mâbeynlerinde birtakım sözler cereyan etmiş. 2. Harem ile selâmlık arasındaki daire veya oda ki, hem harem, hem selâmlık tarafından kullanılır: Mâbeyn odası. 3. Saray-ı hümâyûn’un harem dışında kalan ve devlet işleriyle ilgili daireleri: Mâbeyn-i hümâyûn.

Türkçe Sözlük

(MADDE) (i. A.) (c. mevâd). 1. Maya, cevher, bir şeyin oluştuğu cisim, asıl, öz, unsur: Bunun maddesi nedir? Maddesi belli değildir. 2. El ile tutulur, gözle görülür şey, cisim: Ağrıyan yare dokunulunca içinde bir madde olduğu duyulur; tabiat, yabancı maddeleri vücuttan dışarı atar. 3. İş, husus, durum: Bu, büyük bir madde değildir, bazı maddelerin müzakeresi; birkaç liralık bir maddedir. 4. Kanun, nizam bend ve fıkrası: Kanunun filânca maddesi hükmünce. 5. Sözlüğün bir kelimeden veya ansiklopedinin bir mevzudan bahseden fıkrası: Yukarıdaki maddede açıklanan kelime. 6. İrin, cerahat: Bu çıbanın içinde çok madde vardır. 7. mec. Erkek tenasül organı.

Türkçe Sözlük

(e. A.). 1. Madde ve cisim olarak: Bu, ondan maddeten daha büyük, daha ağırdır. 2. İşle, sözle değil, fiilen: Ben, söylediğimi maddeten isbat ederim.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (mü. maddiyye). 1. Ruhanî ve mânevî olmayan, cisme, maddeye ait: Bu, maddî bir şeydir, maddî ve manevî fayda. 2. Sözden ibaret ve itibârî olmayıp gerçek ve fiilî olan: Ben maddî kazanç gösteriyorum, (i. A. c.) Maddiyyûn = RÜhânî şeylere inanmayıp yalnız cisimlere, maddî şeylere inanan, Ar. mülhid (Fr. matirialiste). Mezheb-i maddiyyûn = Maddecilik, Ar. ilhad, Fr. materialisme.

Türkçe Sözlük

(i. İng. A.) Geniş kitleleri ilgilendirecek çeşitli konulardan söz eden resimli mecmua.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. tumturaklı, mübalaalı abartmalı (söz). magniloquence i. tantanalı ve belagatli söz söyleme. magniloquently z. mübalağalı bir şekilde.

Türkçe Sözlük

(MAHALL) (i. A. «hulûl» den imef.) (c. mahâl). Yer, mekân, makam, Fars. cây: Bu mahalde. Mahalli değildir = Münasip yeri değildir; her sözü mahallinde söylemeli. Nâ-be-mahal = Münasip yerinde olmayan, Fars. nâ-becâ.

Türkçe Sözlük

(i. A. «harâm» dan masdar) (c. mehârim). 1. Haram, şer’an doğru görülmeyen şey: Mehârimden kaçınmalıdır (bu mânâ ile başlıca cem’i kullanılmıştır). 2. Harem selâmlıkta haram olmıyan, akrabadan olmakla kendisinden kaçılmayan, hareme girip çıkan: Kendisi mahremdir, hareme girebilir. 3. mec. Teklifsiz, birinin sırlarını ve hususî hâllerini bilen, içli dışlı: Mahrem-i esrâr. 4. Gizli, sır, herkese açılmaz ve söylenmez: O sözü, o işi pek mahrem tutuyorlar. Nâ-mahrem = Şer’an nikâh düşmekle kendisinden kaçılan, hareme giremeyen: İçimizde nâ-mahrem vardır, kadınlar çıkamaz.

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Nikâh düşmediği için kendisinden kaçılmayan adamın hâli; hareme girebilme: Mahremiyyetten faydalanarak vakitli vakitsiz yanına gidebilirdi. 2. Teklifsizlik, sırları bilme: Kendisini mahremiyyete almıştı. 3. Sır saklayıp herkese açılmayan bir şeyin hâli: O sözün, o işin mahremiyyeti çok sürmedi.

Türkçe Sözlük

(a uzun) (i. A. «kavi» den masdar). Söyleme, söyleyiş, söz, kelâm: Her şey için bir makal vardır.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(A.) [مقال] söz.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Erkek İsmi) - Söz, lakırdı. Söyleme, söyleyiş.

Türkçe Sözlük

(ikinci a uzun) (i. A. «kavi» den) (c. makalât). Bir madde hakkında söylenilen veya yazılan şey, söz, nutuk, bend, bahis: Musiki hakkında uzun bir makale yazdı. Gazetelerdeki makaleleri ona büyük ün kazandırdı.

Türkçe Sözlük

(i. A. «kabûl» den imef.) (mü. makbûle). 1. Alınan, kabûl olunan: Ne verseniz makbOlümdür. 2. Kabûl ve tasdik olunan, red ve inkâr olunmayan: Bu söz makbûl değildir. 3. Herkes tarafından kabul olunan, muteber, mütedâvil, geçer: Bu kumaşlar şimdi pek makbûldür. 4. Hoşa gider, beğenilir, Fars. pesendîde: Makbûl iş. Makbûle geçmek = Beğenilip hoşa gitmek: Gönderdiği hediye pek makbûle geçti.

Türkçe Sözlük

(MAKSAD) (i. A. «kasd» ten masdar) (c. makasid). Kasdolunan şey, meram, istek, niyet: Maksadınız nedir? Maksadını ifade edemiyor; bu sözden maksat şudur.

Türkçe Sözlük

(u uzun) (i. A. «kavi» den imef.) (mü. mâkule). Söylenmiş, denilmiş, Fars. güfte. (i. A.) Söylenilen şey, söz, kavi.

Türkçe Sözlük

(u uzun) (i. A. «akl» dan imef.) (mü. mâkule). 1. Akla uygun, akla yakın, aklın kabûl ettiği: Dediğiniz şey mâkul değildir. 2. Akıl ile bilinir, akılla isbat olunur, aklî, menkul zıddı: Ulûm-i mâkule ve menkule (aslî-naklî ilimler). 3. Oldukça akıllı, sözü akla yatkın: Mâkul bir adamdır.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Erkek İsmi) - Akla uygun bulunan. Akıl ile bilinir, akılla kanıtlanan. Oldukça akıllı, sözü akla yakın.

İngilizce - Türkçe Sözlük

Sheridan'mThe Rivals,, adlı piyesinde uygunsuz sözleriyle ünlü kadın.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. sözcükleri uygunsuzca kullanma.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(ünlem), (argo) (şaşkınlık, zevk, onay gösterir): Hey,man! Man, what a gamel; (konuşmada bir anlamı olmadan boşlukları dolduran söz): Man, did you see...

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. maânî). 1. Bir kelime veya sözün anlattığı şey, anlam: Bu beytin mânâsını anlayamadım. 2. İç, ruh, suret ve kalıbın zıddı. 3. Rüya, düş: Alem-i mânâda gördü. 4. mec. Mâkul sebep; Bunu böyle yapmada mânâ yoktur; bu vakitte kalkıp gitmede ne mânâ vardır? (bk.) Maânî.

Türkçe Sözlük

(i.). T. Mânâsı olan. 2. Mânâsı güzel ve derin olan. 3. Dolayısıyla bir şeye delâlet eden: Mânâlı söz; mânâlı bir bakış.

Türkçe Sözlük

(i. F.). Mânâlı, mânâsı güzel ve ehemmiyetli: Mânt-dâr bir söz.

Türkçe Sözlük

(I. A. «nutk»dan). 1. Söz, kelâm, nutuk, Fars. suhan. Mantıku’t-tayr = Kuş sözü, kuş dili. 2. ilimler felsefesi.Makul ve mantıklı düşünme kabiliyeti.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (mü. mantıkıyye). 1. Mantık ilmine ait. 2. Kaidelerine uygun, mâkul söz: Mantıki söz. (i. A. c.) Mantıkıyyûn = Mantık ilmi bilginleri.

Türkçe Sözlük

(i. A. «nutk» dan İmef.) (mü. mantuka). 1. Söylenmiş, denilmiş, Fars. güfte. 2. Söz, Ar. kelâm, nutuk. 3. Mefhum, mânâ.

Türkçe Sözlük

(MANZUM) (i. A. «nazm» dan İmef.) (mü. manzOme). 1. Nizâmına konmuş, tanzim olunmuş, nazmedilmlş, düzenlenmiş, muntazam, sırasına girmiş. 2. Nazım halinde yazılmış eser, Fr. pofeme. 3. Estetik değeri haiz olmayan, şiir sayılmayan, vezinli ve kafiyeli söz. 4. (fizik) Elektrik elde etmek İçin yapılan sistem.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(A.) [ منظومه] dizilmiş. 2.vezinli söz, şiir. 3.sistem.

Türkçe Sözlük

Deniz kirliliği sözleşmesi.

Türkçe Sözlük

(i.). Saçma sapan söz, hezeyan, yalan dolan. Martaval okumak = Uydurma söz söyleyip aldatmak.

Türkçe Sözlük

(i.). Mânâsız ve münasebetsiz saçma sapan uydurma sözler söyleyen adam.

Türkçe Sözlük

(I. A. c.) (m. mârûza bu mânâda kullanılmaz). 1. Bir büyük kimse veya makama sunulan maddeler, söylenen sözler. 2. Eskiden çok yüksek bir makama ve bilhassa padişaha sunulan evrak ve yazılar.

Türkçe Sözlük

(İ.A. «mesel» den galat). 1. Çocuklara söylenilen hikâye: Masal söylüyordu; çok masal bilirdi. 2. İnanılmayacak hikâye, cin ve peri hikâyesi: Masal kitabı. 3. Saçma sapan söz, boş şey: Dediklerinizin hepsi masaldır; benim masal dinlemeye vaktim yoktur.

Türkçe Sözlük

(i. F.). 1. İş gören, İş bilir. 3. Elçi ve büyükelçi vekili: Danimarka maslahatgüzârı (maslahatgüzâr sözünün eskiden «küçükelçi» mânâsı da vardı).

Türkçe Sözlük

(i. Y.). 1.Aritmetik, cebir, geometri gibi müsbet ilimlerin ortak adı. 2.Eski Yunanca matesis kelimesi matematik kelimesinin köküdür ve ben bilirim anlamına gelmektedir. Daha sonradan sırasıyla bilim, bilgi ve öğrenme gibi anlamlara gelen μάθημα (máthema) sözcüğünden türemiştir. μαθηματικός (mathematikós) öğrenmekten hoşlanan anlamına gelir. Osmanlı Türkçesinde ise Riyaziye denilmiştir. Matematik sözcüğü Türkçeye Fransızca mathématique sözcüğünden gelmiştir. 3.Matematik insanlık tarihinin en eski bilimlerinden biridir. Çok eskiden matematik, sayıların ve şekillerin ilmi olarak tanımlanırdı. Matematik de diğer bilim dalları gibi geçen zaman içinde büyük bir gelişme gösterdi; artık onu birkaç cümleyle tanımlamak mümkün değil. Matematik bir yönüyle resim ve müzik gibi bir sanattır. Matematikçilerin büyük çoğunluğu onu bir sanat olarak icra ederler. Matematik, başka bir yönüyle bir dildir. Galileo Galilei tabiat matematik dilinde yazılmıştır der. Matematik başka bir yönüyle de satranç gibi entelektüel bir oyundur. Kimi matematikçiler de ona bir oyun gözüyle bakarlar.

Genel Bilgi

Bu geleneğin kökeni eski deniz savaşlarına kadar uzanıyor. O devirlerde her bir savaş gemisinin direğinin tepesinde dalgalanan kendine özgü renkli bir bayrağı vardı. Bir deniz savaşından sonra yenilen gemi, galip tarafın bayrağını asmak zorundaydı, bunun için de kendi bayrağını yarıya çekerek üstte yer bırakırdı.

Günümüzde böyle bir durum söz konusu değilse de, bayrakları yarıya indirmek bir saygı ifadesi olarak kaldı. Milletlerin matem günlerinde, önemli devlet adamlarının ölümünde, diğer milletlerin de bayraklarını yarıya indirmeleri, mateme katılmak anlamında uluslararası bir gelenek haline geldi.

Hangi ulustan olursa olsun denizde birbirinin yanından geçen gemilerin, geçiş süresince bayraklarım yarıya indirmeleri geleneği, saygının bir ifadesi olarak günümüzde hala devam etmektedir.

Türkçe Sözlük

(i. Fr. mademoiselle). Fransa’da ve Fransızca konuşulan yerlerde evlenmemiş kızlar için kullanılan hitap sözü. «Hanım» ve «efendim» mânâlarına gelir.

Türkçe Sözlük

(aslı: MEVRAL) (I. A.). 1. Arap musikisinde bir şekil. 2. mec. Yalan, uydurma, martaval, uydurma hikâye, uzun fakat mânâsız söz.

Türkçe Sözlük

(MAZBUT) (i. A. «zabt» tan imef.) (mü. mazbûta). 1. Zabt edilmiş, istilâ olunmuş, ele geçirilmiş. Belde-i mazbûta = Zaptedilmiş şehir. 2. Kaydolunmuş, yazılmış, deftere geçirilmiş. Ar. muayyed: Sarf olunan para, tafsilâtıyle mazbuttur. 3. Hatırda bulunan: O vakit söylediği sözler tamamiyle mazbûtumdur. 4. Dağınık olmayan, toplu: Mazbut bir ev, bir daire. 5. Muhafazalı, rüzgâr ve yağmur geçmeyecek surette olan: Bu evin pencereleri mazbut değildir. Kış için mazbut bir oda lâzım. 6. Belirli, Ar. muayyen, kararlaştırılmış: Bu topraklarda sınırlar mazbut değildir. 7. mec. Dürüst, ahlâklı: Mazbut bir kadın, mazbut adam. O işçi mazbuttur, güvenebilirsiniz

Türkçe Sözlük

(i. A. «zımn» dan imef.) (c. mazâmîn). 1. Mânâ, mefhum: Bu beytin mazmûnu pek geniştir. 2. Nükteli ve cinaslı güzel söz: Bir mazmûn söyledi.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(A.) [ مضمون] kavram. 2.ince söz.

Türkçe Sözlük

(i. A. «bast» tan İmef.) (mü. mebsûta). 1. Açılmış, yayılmış, serilmiş, döşenmiş, açık: Cömertliği mebsûttur. 2. Etrafıyla anlatılmış, mufassal. Zamme-I mebsûta = Arap harfleri İle yazılan Türkçe’de açık okunan zamme ki, kol ve yol gibi ağırı, göz ve söz gibi hafifi olurdu. Zıddı: Zamme-I makbûza.

Türkçe Sözlük

(I. A. «cevâz»dan). Gerçek mânâsiyle kullanılmayıp İlgi ve benzerliği olan diğer bir mânâsı kullanılan, hakikat mukabili: Bu şair çok mecâz kullanıyor, bu sözde mecâz vardır.

Türkçe Sözlük

(I. A.) (mü. mecâziyye): Mecazlı sözlere alt, mecâz yoluyla kullanılan: Mecâzt mânâ.

Türkçe Sözlük

(i. F.). Güzel sözleriyle meclisi şenlendiren, güzel söz söyleyerek meclisi süsleyen.

Türkçe Sözlük

(i. A. «cerh» den İmef.) (mü. mecrûha). 1. Yaralanmış, yaralı, gerek savaş ve kavgada, gerek kazada vücudunun bir tarafı yara olmuş: Harpte mecrûh oldu. O kazada beş kişi öldü ve on kişi mecrûh oldu. 2. Red ve ibtâl olunmuş yahut kendiliğinden bâtıl hâle gelmiş bulunan: Bu söz, bu dâvâ mecrûhtur. 3. (i. A. c. mecrûhîn). Yaralı adam: Mecrûhların nakline mahsus araba.

Yabancı Kelime

İng. media

1. iletişim ortamı, 2. iletişim araçları

1. Bildirişim, haberleşme veya komünikasyon imkânlarının sağlandığı ortam. 2. Toplumda sözlü veya yazılı haber alma imkânını sağlayan teknik araçlar.

Türkçe Sözlük

(i. A. c.). Birinin söylediği sözler: Melfûzât-ı Cüneyd-i Bağdâdt.

Sağlık Bilgisi

Bir milimetreküp menide en az yirmi milyon sperm bulunur. Spermin miktarı spermogram ile tespit edilir. Erkeğin menisi içindeki sperm mikroskop altında sayılır. Yirmi milyondan az sperm bulunduğu takdirde, sperm azlığından söz edilir. Sperm miktarını arttırmak için aşağıdaki reçeteler uygulanabilir.

Tedavi için gerekli malzeme : Anason, su.

Hazırlanışı : 1 çay bardağı sıcak suya yarım kahve kaşığı anason konur. 5 dakika bekletildikten sonra süzülüp içilir.

Finansal Terim

(Securities Lending)

Aracı kuruluş ile müşteri arasında düzenlenen sözleşmede belirlenen esaslar dahilinde, ödünç veren taraftan açığa satış amacıyla ödünç alan tarafa, belirli bir dönem için menkul kıymetlerin verilmesi ve aynı cins menkul kıymetlerin mislen geri alınmasını ifade eder.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Erkek İsmi) - Saçılmış, dağılmış. Ölçüsüz, uyaksız, manzum olmayan söz.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. zihne,ait, zihni, akılla ilgili, ansal. mental age akıl yaşı. mental arithmetic akıldan yapılan hesap. mental deficiency geri zekâlılık. mental healing telkin yoluyle sözde tedavi. mental hygiene ruh sağlığını koruyan tedbir ve usuller. mental reserv

Türkçe Sözlük

(i. A.). I. Arzu, talep, istek: Elbette bir merâm İçin gelmiştir. 2. Kasit, maksat, niyet: Bu sözden merâmın nedir?

İsimler ve Anlamları

(Fars.) (Erkek İsmi) 1.Adam, insan. 2.Özü sözü doğru kabadayı, yiğit. -Türk dil kurallarına göre “d/t” değişmesiyle kullanılır.

İsimler ve Anlamları

(Fars.) (Erkek İsmi) 1.Özü, sözü doğru yiğit. 2.Erkek insan.

İsimler ve Anlamları

(f.t.i.) (Erkek İsmi) - Her zaman sözünün eri ol.

Türkçe Sözlük

(i. L. Fr.). 1. Yazılı olarak bırakılan, sözle veya elden gönderilen kısa haber: Telefon edip bir mesaj bırakmış; mesajınızı aldım. 2. Devlet adamlarının bir topluluğa veya bir yabancı devlet adamına yazılı hitabı, tebliği.

Yabancı Kelime

Fr. message

ileti

Yazı veya sözle verilen, gönderilen bilgi.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. sözlük yazarı, sözcük anlamı uzmanı.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. emsâl). 1. Misal, bir kaideye örnek olmak üzere söylenen söz. 2. Gerçek mânâsı hakkında diğer bir şeye delâlet etmek üzere söylenen söz. 3. Küçük ahlâkî hikâye: Emsâl-i Lokmân (masal bundan galattır). Darb-ı mesel, (c.) Durûb-ı emsâl — Atalar sözü.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(A.) [ مثل] örnek. 2.özlü söz. 3.öğretici hikaye.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Misal olarak, faraza, sözgelişi: Küçük bir hayvan, meselâ bir kedi.

Türkçe Sözlük

(u uzun) (i. A. «şugl» den imef.) (mü. meşgule). 1. Bir işle uğraşan, işte bulunan, iş görmekte olan: Siz geldiğiniz zaman ben meşguldüm, kendisini yazı yazmakla meşgul buldum. 2. Dalgın, derin bir düşünceye dalmış: Sizi pek meşgul görüyorum,, zihnim meşguldü, söylediğini anlayamadım. Meşgul etmek = Sözle zihnini işgal edip iş görmesine engel olmak: Bir sözüm var, amma korkarım ki, sizi meşgul ederim.

Türkçe Sözlük

(i. A. «sem’» den imef.) (mü. mesmûa) (c. mesmûAt). 1. İşitilmiş, haber alınmış: Öyle bir şey mesmûum oldu. 2. Dinlenilir, dinlenmeye lâyık: Bu dava hiçbir mahkemede mesmû olamaz. 3. Dinlenilen, kabûl olunan: Söyledimse de sözüm mesmû olmadı.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s., jeol. mesozoik, ikinci zamana ait.

Türkçe Sözlük

(i. A. «metânet»ten smüş.) (mü. metîne). 1. Dayanıklı, sağlam, kavî: Metin bina, metin kumaş. 2. mec. Sözünden dönmez, sebatlı, fikir ve kanaatinden caymaz, dosdoğru: Metin adam. 3. Doğru, itimat edilebilir, Osm. muhkem.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Erkek İsmi) 1.Metanetli, sağlam, dayanıklı. 2.Özü, sözü doğru, sebatkar, itimat edilir. Hz.Peygamber (s.a.s)’in isimlerinden.

Türkçe Sözlük

(ka ile) (i. A. «vuku» dan im.) (c. mevâkt). I. Yer, mahal, mevzi, Fars. cây: Bu mevkide, bu söz mevkiindedir. 2. Bir şeyin vukua geldiği ve bulunduğu, yahut lüzum gösterdiği yer. 3. Vapur, demiryolu ve tiyatro gibi umumî bir yerde, verilen ücrete göre sınıfı değişen yer: Birinci, ikinci, üçüncü mevki. 4; Vapur vesair nakil vasıtalarında fazla ücret verenlere mahsus seçkin yer: Mevki kamarası, mevki bileti, mevkide oturmak. 5. Asker ikametgâhı: Mevki kumandanı, müstahkem mevki.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(A.-F.) [موضوع بحث] sözkonusu.

Türkçe Sözlük

(i. A. «vezn» den imef.) (mü. mevzûne). 1. Tartılmış, veznolunmuş. 2. Ölçüye uygun: İkinci bâbın vezni ve mevzûnu. 3. Vezni yerinde, hecelerinin sayısı ve tertibi muntazam olan, vezinli: mevzûn söz. 4. Yakışıklı, düzgün. Kamet-i mevzun = Düzgün boy.

Türkçe Sözlük

(i. A. «vâd» den mimli masda) (c. mevâid). 1. Söz verme, vaad, vâde: Birtakım yanlış mevâid ile beni aldattı. 2. (vâd’den) Söz verilen vakit, mühlet: Bu senedin daha mev’idl gelmedi. Mev’ld-i telâki, mev’id-i mülâkat = Görüşülüp konuşulmak üzere kararlaştırılan belirli yer, Fr. rendez-vous.

Türkçe Sözlük

(i. A. «vâd» den imef.) (mü. mev’Üde). 1. Vâdolunmuş, söz verilmiş: Mev’Üd olan lutfunuzu bekliyorum. 2. Vâdeli, belirli. Ecel-i mev’ud = Tabiî ölüm.

Türkçe Sözlük

(i. A. «va’d» den iz.). 1. Veadolunan zaman; bir şeyin icrası İçin söz verilen veya. tâyin olunan belli zaman: Miadında geldi. 2. Askerlere verilen esvap vesairenin sürdüğü müddet: Kaput miadı iki senedir. 3. Kıyamet, mahşer: Yevm-i miad.

Genel Bilgi

Diyelim ki, normal bir fırında bir keki pişiriyorsunuz. Kekler normal olarak 170-180 derecede pişirilirler. Ama siz fırını yanlışlıkla 250 dereceye ayarlarsanız, olacak olan, kekin daha içi ısınmamışken, dışının yanmasıdır. Normal bir fırında, ısı önce yemeğin piştiği kap sonra da yemeğin dışı ile temas eder ve oradan içine doğru yayılır. Fırının içinde ısınan kuru hava da, kekin içi hala nemli iken dışını kurutur ve kahverengi bir kabuğun oluşmasına yol açar.

Bir mikrodalga fırında kullanılan, yani yiyeceğin üzerine gönderilen mikrodalgalar 2.500 megahertz frekansındaki radyo dalgaları boyutunda olup, frekansları FM radyo bandı frekansının yaklaşık 20 mislidir.

Bu frekanstaki radyo dalgalarının ilginç bir özelliği vardır. Su, yağ ve şeker tarafından çok rahat emilmelerine rağmen plastik, cam, seramik gibi malzemeler, nitrojen ve oksijen gibi gazlarca emilmezler ve tekrar gerisin geriye yansıtılırlar.

Sık sık mikrodalga fırınların, yiyeceği içinden dışına doğru ısıttığını duyarsınız. Bu doğru değildir. Dalgalar doğrudan yiyeceğin yağ ve su moleküllerini etkilerler. Yani yiyeceğin dışından başlayıp içine doğru ilerleyen veya tam tersi yönde bir ısınma söz konusu değildin Su ve yağ molekülleri yiyeceğin her tarafına dağılmış olmaları sebebi ile, ısınma da aynı zamanda her yerde olur.

Tabii ki bazı sınırlamalar da vardır. Radyo dalgaları yiyeceğin daha kalın ve yoğun kısımlarından farklı şekilde direnç görerek geçtiklerinden, yiyecekte farklı sıcaklıkta noktalar oluşabilir.

Radyo frekansındaki bu mikrodalgalar, oksijen ve nitrojen tarafından emilmedikleri için, mikrodalga fırında bulunan ve çoğunlukla bu gazları içeren hava da, diğer fırınlardaki gibi sıcak olmayıp, oda sıcaklığındadır. Bu da ısınan hava tesiri ile yiyecekte, kızarmış bir kabuk oluşmasına mani olur.

Bir mikrodalga fırınına, giysilerinizden birini koyarsanız, kumaş aniden ısınır ve içerdeki havayı da ısıtır. Kumaş yanmasa da normal bir fırında olacağı gibi kumaşın yüzeyinde kırışık bir kabuk oluşur.

Daha ilginci, bir mikrodalga fırının içine bir kahve fincanı içinde su koyarsanız, fincanın içindeki suyun ısısı, suyun kaynama noktasını geçtiği halde, suyun kaynamadığını, hava kabarcıklarının çıkmadığını görürsünüz. Bu suyu fırından alır, içine bir kahve kaşığı sokar veya onu içinde kahve bulunan bir kaba dökerseniz, aniden kabarcıklarla kaynayacak ve hatta taşacaktır.

Genel Bilgi

Diyelim ki, normal bir fırında bir keki pişiriyorsunuz. Kekler normal olarak 170-180 derecede pişirilirler. Ama siz fırını yanlışlıkla 250 dereceye ayarlarsanız, olacak olan, kekin daha içi ısınmamışkenn, dışının yanmasıdır. Normal bir fırında, ısı önce yemeğin piştiği kap sonrada yemeğin dışı ile temas eder ve oradan içine doğru yayılır. Fırının içinde ısınan kuru hava da, kekin içi hala nemli iken dışını kurutur ve kahverengi bir kabuğun oluşmasına yol açar.

Bir mikrodalga fırında kullnılan, yani yiyeceğin üzerine gönderilen mikrodalgalar 2.500 megahertz frekansındaki radyo dalgaları boyutunda olup, frekansları FM radyo bandı frekansının yaklaşık 20 mislidir.

Bu frekanstaki radyo dalgalarının ilginç bir özelliği vardır. Su, yağ, şeker tarafından çok rahat emilmelerine rağmen plastik, cam, seramik gibi malzemeler, nitrojen ve oksijen gibi gazlarca emilmezler ve tekrar gerisin geriye yansıtılırlar.

Sık sık mikrodalga fırınların, yiyeceği içinden dışına doğru ısıttığını duyarsınız. Bu doğru değildir. Dalgalar doğrudan yiyeceğin yağ ve su moleküllerini etkilerler. Yani yiyeceğin dışından başlayıp içine doğru ilerleyen veya tam tersi yönde bir ısınma söz konusu değildir. Su ve yağ molekülleri yiyeceğin her tarafına dağılmış olmaları sebebi ile, ısınma da aynı zamanda her yerde olur.

Tabii ki bazı sınırlamalar da vardır. Radyo dalgaları yiyeceğin daha kalın ve yoğun kısımlarından farklı şekilde direnç görerek geçtiklerinden, yiyecekte farklı sıcaklıkta noktalar oluşabilir.

Radyo frekansındaki bu mikrodalgalar, oksijen ve nitrojen tarafından emilmedikleri için, mikrodalga fırında bulunan ve çoğunlukla bu gazları içeren hava da, diğer fırınlardaki gibi sıcak olmayıp, oda sıcaklığındadır. Bu da ısınan hava tesiri ile yiyecekte, kızarmış bir kabuk oluşmasına mani olur.

Bir mikrodalga fırına, giysilerinizdenbirini koyarsanız, kumaş aniden ısınır ve içerdeki havayı da ısıtır. Kumaş yanmasa da normal bir fırında olacağı gibi kumaşın yüzeyinde kırışık bir kabuk oluşur.

Daha ilginci, bir mikrodalga fırını içine bir kahve fincanı içinde su koyarsanız, fincanın içindeki suyun ısısı, suyun kaynama noktasını geçtiği halde, suyun kaynamadığını, hava kabarcıklarının

çıkmadığını görürsünüz. Bu suyu fırından alır, içine bir kahve kaşığı sokar veya onu içinde kahve bulunan bir kaba dökerseniz, aniden kabarcıklarla kaynayacakve hatta taşacaktır.

Türkçe Sözlük

(k kalın) (i. A. «vüsûk»tan) (c. mevâsik). Ahd, Fars. peymân, sözleşme, andlaşma: İki taraf ahd-ü mîsâk ettiler. Mîsâk-ı Millî.

Türkçe - İngilizce Sözlük

agreement. treaty sözleşme. antlaşma.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(A.) [ميثاق] sözleşme.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) - Sözleşme, yemin, and, ahid. Erkek ve kadın adı olarak kullanılır.

Türkçe Sözlük

(i. A. «sıdk» dan). Bir şeyin doğruluğunu isbata yarayan şey, meşhur bir sözün hakikata uygun olduğunu gösterir hâl ve olay: Filân atasözü mısdakınca.

Türkçe Sözlük

(a uzun) (i. A.). Bir buçuk dirhemlik eski bir ölçü ki, kıymetli taşlar vesaire için de kullanılır. Miskal ile = Pek az miktarda: Muhabbet kantarla alışveriş miskal ile (atasözü).

İngilizce - Türkçe Sözlük

f.yanlış aktarmak, birinin sözünü yanlış tekrarlamak.misquota'tion i.yanlış aktarma.

Türkçe Sözlük

(i. F.) (musiki). Türk musikisinde sözlü eserlerin 3. hânesi kl, geçki yapılır.

Türkçe Sözlük

(1.). Mizaç ve keyfe göre söz söyleyen ve hareket eden insanın hâil.

Türkçe Sözlük

(hi.). t. Moğol kavmine ait yahut Moğol dilinde olan: Moğolca söz, yaşayış, yazı. 2. (hi.) Moğol dilinde veya Moğollar’ın tarz ve usûlüne göre: Moğolca söylemek, yazmak, yaşamak. Moğol dili = Moğollar’ın konuştuğu dil ki, TÜrân dillerindendir.

Türkçe Sözlük

Bütün görsel sanatlar ve mimarlıkta tek renklilik. Yalnızca siyah ve çeşitli gri tonları kullanılarak yapılabileceği gibi, aynı rengin tonlarıyla da gerçekleştirilebilir. Polikromi (çok renklilik) sözcüğünün karşıt anlamlısıdır.

Türkçe Sözlük

(i. Y.). Bir kişi tarafından oynanan küçük komedi veya kalabalığa karşı söylenen güldürücü söz.

Türkçe Sözlük

(i. Fr.). Prenslere ve kardinallere hitaben kullanılan seygı sözü.

İngilizce - Türkçe Sözlük

Fr. tam kelime, en uygun kelime, yerinde söz.

Yabancı Kelime

İt. motto

özdeyiş, slogan

Bir düşünceyi, bir duyguyu, bir ilkeyi kısa ve kesin bir biçimde anlatan, genellikle kim tarafından söylendiği bilinen özlü söz.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. ağızlık; çalgının dudaklar arasına alınan kısmı; bir diğerinin hesabma söz söyleyen kimse, sözcü; argo suçlunun avukatı.

Türkçe Sözlük

(i. A. «amâ» dan imef.) MAnâsı gizli ve güç anlaşılır söz veya şekil, bilmece (klasik şiirde bir çeşittir). mec. Anlaşılmaz, sır, muğlâk, karışık, karmakarışık, halli müşkül: O, bir muammâdır.

Türkçe Sözlük

(i. A. «bahs» ten masdar) (c. mübâhasât). 1. Bir iş hakkında iki kişi erasındaki söz, İki taraftan birinin, diğerinin sözünü çürütmeye kendi fikrini ispata çalışarak tartışması. Mübâhase sonunda kavgaya döndü. 2. Dava ve muhalefet suretiyle olmayarak bir madde hakkında sözleşme, herkes fikrini ve bildiğini söylemek üzere karşılıklı konuşma: İlme dair mübâhase ediyorduk.

Türkçe Sözlük

(I.). Mübalağa edilen, mübalağası olan, olduğundan fazla gösterilen: Mübelağalı söz, birtakım mübalağalı övmeler.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Erkek İsmi) 1.Bereketli, feyizli. Uğurlu, hayırlı, kutlu, mutlu. 2.Beğenilen, sevilen, kızılan şaşılan kimse. Bir şey hakkında sözleşme.

Türkçe Sözlük

(i. A. «bürûz» dan masdar). 1. Eskiden, çarpışan iki taraftan birer kişinin meydana çıkıp aralarında kavga etmeleri: Hazret-i Alî en cesur düşmanlara karşı mübârezeye çıkardı. 2. Bir hakarete karşı veya namusa ait bir sözden dolayı hakarete uğrayanın dâvetiyle iki kişi arasında olan kavga, düello.

Türkçe Sözlük

(i. A. «beyn» den masdar). 1. Ayrılık, gayrılık, muhalefet, uyuşmazlık, ihtilâf. Miibiyenet-i efkâr = Fikirlerin uyuşmazlığı. 2. iki şeyin birbirinin zıddı ve eksi olması, zıtlık: Bu İki söz arasında mübâyenet vardır.

Türkçe Sözlük

(i. A. cbeyn» den if.) (mü. mübâyine). 1. Başka türlü olan, diğerlerinden ayrı ve gayri olan, muhalif. 2. Diğerinin aksi ve zıddı olan: Bu sözünüz demin söylediğinize büsbütün mübâyindir.

Türkçe Sözlük

(i. A. «bilâğ» dan if.) (mü. mübelliğa). Tebliğ eden, bir emir veya haberi yerine yetiştiren. Büyük camilerde son cemaate imamın ve müezzinin sözlerini tekrar ederek yetiştiren adam.

Türkçe Sözlük

(i. A. «behm» den imef.) (mü. mübheme). Belirsiz, sınırsız, tayin olunmayan, her tarafa çekilebilen: Müphem söz.

Türkçe Sözlük

(I. A. «cevâb» dan masdar). Birbirine cevap verme, atışma, sözle veya yazıyla tartışma.

Türkçe Sözlük

(i. A. «vücûb», İcâb’dan imef.). 1. Bir söz veya işin icap ettiği şey, netice: Hadîs-i Şerîf mucibince. 2. Büyük bir memurun kendisine sunulan evrakı tasdik için ettiği işaret. 3. Bir irade veya fermanın icabını açıklamak için yazılan yazı. (bk.) MÜcib.

Türkçe Sözlük

(i. A. «cümle» den imef.) (mü. mücmele). Kısa ve az sözle ifade olunmuş, hülâsa edilmiş.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) - Kısa ve az sözle anlatılmış, öz, özet. - Erkek ve kadın adı olarak kullanılır.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Kısa olarak, az sözle.

Türkçe Sözlük

(i. A. «cürm» den İf.) (mü. mücrime). Suç işleyen, kabahatli: Mücrim olduğu sözünden bellidir, (c. mücrimin) Suç işlemiş adamlar, suçlular: Mücrimtne mahsus hapishane.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. çamur; k.dili herhangi bir işin en kirli kısmı; kötü söz veya iftira. mud bath çamur banyosu. mud flat gelgit esnasmda biriken çamurların ;toplandığı saha. mudhen su tavuğu, zool. Fulica atra; su yelvesi, zool. Rallus aquaticus. mud pie çocukların

Türkçe Sözlük

(MÜDAFAA) (i. A. «def’» ten masdar). 1. Kendisini veya başkasını korumak için, bir hücuma karşı durma. 2. Bir tarafı tutup, aleyhte söylenen sözlere cevap verme, sahip çıkma, savunma.

Türkçe Sözlük

(i.). Yüze karşı övmeye ve ikiyüzlülüğe ait: Müdâhenell söz, muamele.

Türkçe Sözlük

(i. A. «edâ» dan imef.). Mânâ, mefhum: O atasözünün müeddâsınca, yazısı pek düzgün değilse de, müeddâsı pek iyi düşünülmüş.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Bir söze gerçek mânâsından başka mânâ vererek te’vil ve tefsir eden.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Uzun uzun tafsilât vererek, sözü uzatarak.

Türkçe Sözlük

(i. A. «fesr» den if.) (mü. müfessire). 1. Kapalı ve kısa bir şeyi açıklayıp mânâsını ortaya koyan: Bu sözü müfessir birtakım tafsilât, (i. A. c. müfessirtn). 2. Kur’an-ın metnini şerh ve izah eden bilgin: Müfessirin reyi; müfessirînden Fahr-i RAzî.

Türkçe Sözlük

(ga uzun) (i. A. «gayr» dan if.) (mü. mugayire). Başka türlü, farklı, uymaz, uygun olmıyan, zıt, muhalif: Gerçeğe mugayir söz.

Türkçe Sözlük

(i. A. «hads»ten). Konuşma, birbirine fıkra ve hikâye söyleme, sözleşme, mükâleme.

Türkçe Sözlük

(i. A. «hutbe» den imef.) (mü. muhâtaba). Kendisine söz söylenilen: Kendisi muhâtab olacak adam değildir, (i. A. gramer). Fiil çekiminde ikinci şahıs.

Türkçe Sözlük

(i. A. «hutbe» den) (c. muhatabât). Birbirine hitab etme, birbirine söz söyleme, mükâleme, konuşma.

Türkçe Sözlük

(i. A. «hıtâb» dan if.) (mü. muhatıba). Birine söz söyleyen.

Türkçe Sözlük

(a uzun) (i. A. «kabl» den mufâale). 1. Karşı karşıya bulunma, karşılık, karşılama: Biri diğerinin mukabelesindedir («mukabilinde» de denir). 2. Karşı gelme, karşılık verme, karşı durma, aynen karşı koyma: Bana pek ağır sözler söyledi amma ben mukabele etmedim; bana o kadar ikramlar etti, ben mukabelede bulunamadım. 3. İki şeyi, meselâ müsvedde ile temizini yan yana koyarak veya okuyarak uygunluğuna bakma, tatbik etme, karşılaştırma: Yazdığınızı mukabele edelim. 4. Karşı karşıya yapılan zikir ve semâ: Eskiden Mevlevî-hânelerde mukabele olurdu. 5. Camilerde hafızlarla Kur’an’ı açık tutanların karşılıklı Kur’an okumaları: Mukabele okumak.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. mukaddemât). 1. Maksada girişmeden önce söylenen ve maksadın ifadesine esas alınan söz: Önce bir mukaddeme yaptı, sonra mevzua girdi. 2. Bir kitabın asıl metninden önceki yazı, önsöz, Osm. dîbâce, medhal: Mukaddeme-! İbni Haldûn. 3. (askerlik) Ordunun ileride bulunan kısmı: Mukaddemetüi-ceyş.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) 1.Takdir olunmuş, kıymeti biçilmiş, kadri değeri bilinmiş, beğenilmiş. 2.Yazılı, yazılıp belirlenmiş ilahi taktir. 3.Yazılı olmayıp sözün gelişinden anlaşılan. -Erkek ve kadın adı olarak kullanılır. Hz.Peygamberin isimlerinden.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(A.) [ مقدمه] giriş. 2.önsöz.

Türkçe Sözlük

(i. A. «kufv» dan imef.). Kafiyeli: Şiir, mevzûn ve mukaffâ sözden iba rettir.

Türkçe Sözlük

(i. A. «karâr» dan imef.) (mü. mukarrere). 1. Kararlaştırılmış, kararı verilmiş: Bugün gelmemiz mukarrerdir. 2. Şüphesiz: Cahilin, sözünde yanılması mukarrerdir. 3. İfade olunmuş: Mukarrer maddeler.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(A.) [مقاولات] sözleşmeler.

Türkçe Sözlük

(a uzun) (i. A. «kavi» den) (c. mukavelât). 1. Sözleşme, söz edişme. 2. Bir iş hakkında iki taraf arasında verilen karar, her iki tarafın şartlarını içine alacak şekilde düzenlenen senet: Şirket mukavelesi; mukavelesiz işe girişememe. Mukavelât muharriri Noter.

Türkçe - İngilizce Sözlük

covenant. contract. agreement. bond sözleşme.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(A.) [مقاوله] sözleşme.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(A.-F.) [مقاوله نامه] sözleşme metni.)

Türkçe Sözlük

(i. A. «kerr» den imef.) (mü. mükerrere). Tekrar olunmuş, bir daha olmuş, biribiri üstüne iki veya fazla vuku bulmuş, (musiki) İki defa çalınıp okunan mısrt, hâne, söz veya saz parçası. Kand-i mükerrer = Birkaç kere kaynatılmış bitki şekeri.

İngilizce - Türkçe Sözlük

f., i. lakırdıyı gevelemek, mırıldanmak; i. anlaşılmaz söz veya ses, mırıltı.

İngilizce - Türkçe Sözlük

anlamsız ve karışık söz; anlaşılması güç büyü veya ayin; put, fetiş.

Türkçe Sözlük

(i. A. «fiilden if.) İçine işlemiş, alınmış, müteessir, gücenmiş, muğber: O sözden münfail oldu.

Türkçe Sözlük

(i. A. «rub’» dan imef.) (mü. murabbâa). 1. Dörtlü, dört şeyden mürekkep. 2. Dört köşeli. 3. (matematik) Kendi misliyle çarpılmış (rakam, son). 4. Kare: On kilometre murabbâ genişliğinde bir çiftlik. 5. (edebiyat) Türk şiirinde dörder mısrâlık kıt’alardan yapılmış şekil. 6. (musiki) Türk musikisinde dört mısrâlı söz eseri: Murabbâ beste, murabbâ şarkı, (matematik) 1. Dört köşeli ve dört açılı şekil, dörtgen: Murabbâ-ı müstatil; murabbâ-ı maîn; murabba-ı münharif. 2. Bir rakamın kendi misliyle çarpılmasından çıkan miktar: 8’in murabbaı nedir? 3. Mesafenin enlemesine ve boylamasına ölçülmüşü: Bir arsanın boyu on, eni beş metre olursa murabbaı ne eder? (denizcilik) Murabbâ yelken = Seren yelkeni.

Türkçe Sözlük

(i. A. «vürûd»dan imef.) 1. istek. 2. Maksat: Bu sözden murâdın nedir? Lafz-ı murâd = MAnâsı düşünülmeksizin yalnız lâf etmek için söylenen kelime.

Türkçe Sözlük

(i. A. «reçele» den if.). İrticâlen söz veya şiir söyleyen.

Türkçe Sözlük

(I. A. «sıdk» dan if.) (mü. musaddıka). Bir sözün yahut bir işin veya yazılmış bir şeyin doğru ve sahih olduğunu ispat ve tasdik eden.

Türkçe Sözlük

(MUSİRR) (i. A. «sarr» dan if.) (mü. musirre). Israr eden, ayak basıp vazgeçmeyen, bir söz veya istekte sebat eden: Fikrinde musir bir adam.

Türkçe Sözlük

(MÜSLİMAN) (hi. F. Arapça: «Müslim» den). 1. İslâm dinine mensup, müslim. 2. mec. Doğru: Müslüman adam, Müslüman sözü. 3. mec. Dindar, Müslüman adamdır.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. islâm dini tarz ve usûlünde. 2. Doğru şekilde: Müslümanca söz, hareket.

Türkçe Sözlük

(I. A. «semer» den if.) (mü. müsmire). 1. Yemiş veren, meyveli: Müsmir ağaçlar. 2. Faydalı, kârlı. 3. Netice veren, tesirli: Benim nasihatlarım, sözüm müsmir olmadı.

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Söyleyene isnâd olunan söz. 2. Zaman.

Türkçe Sözlük

(MÜSTEBİDD) (i. A. if.). İstibdatla hareket edenemrindekilere söz hakkı tanımayan: Müstebit bir Amir, müstebit bir kı rai.

Türkçe Sözlük

(I. A. «hücnet» ten imef.) (mü. müstehcene). Ayıp, edep dışı, açık saçık: Müstehcen sözler.

Türkçe Sözlük

(I. F.). İstihzâ ile, eğlenerek: Müstehziyâne bir tebessümle, o sözleri müstehziyâne söyledi.

Finansal Terim

(Customer (client) Orders)

Müşterilerin Borsa’da menkul kıymet alıp satmak amacıyla Borsa üyelerine yazılı ya da sözlü şekilde ilettikleri emirlerdir.

Türkçe Sözlük

(i. A. «ubûr» dan imef.) (mü. mâtebere) (F. c. muteberân). 1. İtibarlı, hatırı sayılır, hürmetli, saygı değer: MÜteber bir zat, kendisi memleketince pek mûteberdir. 2. Sözü ve imzası geçer, sözüne ve namusuna emniyet ve itimat olunan: Muteber tüccar, kendisi buraca mûteberdir. 3. Geçer, sayılır, kullanılır, makbûl, hükmü olan: Bu söz muteber değildir (bu suretle bilhassa cem’i kullanılır).

Türkçe Sözlük

(i. A. «Iafz»dan İf.) (mü. mütelaffıza). Bir sözü ağzından çıkaran, talaffuz eden.

Türkçe Sözlük

(i. A. «terceme» den if.) (mü. mütercime). Tercüme eden (ağızdan söylenen sözleri tercüme edene «tercüman» derler).

Türkçe Sözlük

(i. A. «arz» dan if.) (mü. mûterize). Karşı gelen, itiraz eden, engel ve müşkilât çıkaran, başkalarının fikrine bahane bulup muhalefet eden: Kendisi dalma mûteriz bulunuyor. Cümle-i mûterize = Asıl sözle münasebeti olmayıp bir münasebetle veya bir ibareyi izah için söz arasına katılan ve ekseriya parantez içine alınan cümle.

Türkçe Sözlük

(i. A. «tâat» den if.) (mü. mutîa). 1. İtaat eden, baş eğen, söz dinleyen: insan, nefsine mutî olmamalıdır. 2. Tâbî, birinin hükmü altında bulunan: Kırım hanları Osmanlı devletine mutî idiler. 3. Serkeşlik etmeyip asayiş içinde yaşayan: Oranın adamları pek mutî kimselerdir.

Türkçe Sözlük

(I. A.). 1. Kayıtsız ve şartsız, umumiyet üzere: Ben o sözü mutlaka söyledim. 2. Behemehal, elbette: Bunu mutlaka böyle yapmalısınız.

Türkçe Sözlük

(ka ile) (i. A. «vefk» den if.) (mü. müttefike). Uyuşmuş, birlik, birleşmiş, biriyle ittifak etmiş, muahede ile bağlı: Aynı fikir ve reyde, uygun, muvafık: Bu hususta ikimiz müttefikiz. Müttefikur-re’y = Bir reyde bulunan. Müttefiku’n-aleyh = Hakkında ittifak olunmuş, birlikte kararlaştırılmış. Mütteflku’l-kavl = Sözleri bir olanların herbiri.

Türkçe Sözlük

(i. A. «vürûd» dan masdar) (c. muvâredât). 1. Gidip gelme: Muvârede yolunu temin etmek. 2. İki şairin tesadüfen ve birbirinden haberleri olmaksızın aynı mânâda söz söylemeleri: İki şair arasında bu beyitte muvârede olmuştur, (c.) Bir memleketten diğerine naklolunan eşya ve insanlar.

Türkçe Sözlük

(I.). 1. Ölçüsüz, dengesiz. 2. Ne yaptığını bilmeyen, sözleri ve hareketleri normal olmayan.

Türkçe Sözlük

(i. A. «zekr» den imef.). Gerçek yahut sözde ve itibârî olarak erkekliğe delâlet eden (isim), zıddı: müennes = dişi.

Türkçe Sözlük

(i. A. «zever» den İf.) (mü. müzevvire). Yalancı, sahtekâr, yalandan senet vesaire uyduran, dolandırıcı. 2. (Türkçe) Söz yetiştiren, ara açan.

Türkçe Sözlük

(i.). Yalancılık, sahtekârlık, dolandırıcılık, söz yetiştiricilik.

Genel Bilgi

Müzikteki matematiksel gizemi keşfederek yazıya dökmenin ilk temeli Pisagor (Pythagoras, M.Ö. 530-450) tarafından atılmıştır. Biz kendisini okul sıralarından o meşhur dik üçgen teoremi ile hatırlarız ama Pisagor günümüzde ulaştığımız bilim seviyesinin babasıdır. O kendi devrine kadar gelişmiş bütün çalışmaları bir disiplin altında toplamış, geometri, aritmetik, astronomi, coğrafya, müzik ve tabiat bilgisi olarak ayrı ayrı bilim dalları yaratmıştır.

Pisagor bilimi, bilim için düşünüyor, bilimin uygulamaları onu ilgilendirmiyordu. Bu nedenle ‘bilgi seven’ anlamındaki ‘filozof sözcüğünü ilk olarak o kullanmıştır. Pisagor tüm evrenin sayılar ve aralarındaki ilişkilere göre kurulduğuna inanıyordu.

Pisagor’un müziğin içindeki matematiği bir demirci dükkanının önünden geçerken keşfettiği rivayet edilir. Demirci ustasının, demir döverken kullandığı aletlere göre değişik sesler çıkarması Pisagor’un ilgisini çekmiş, dükkanı kapattırarak ustaya çeşitli aletler kullandırmış, çıkan sesleri incelemiş ve kayıtlar almış.

Batı müziği 9. yüzyılın başına kadar notalamadan habersizdi. Eserler kulak yoluyla kuşaktan kuşağa aktarılıyor, bu arada değişime uğruyor, zamanla unutulabiliyordu. 9. yüzyılın ikinci yarısında ilk notalama sistemi ortaya çıktı.

Arezzo’lu Guido’nun (Gui d’Arezzo) notalama sisteminin seslerin yüksekliğini kesin olarak belirtmeye başlamasıyla büyük bir ilerleme kaydedildi. 11. yüzyılda notaların üzerine dizildiği beş çizgiden oluşan “porte”nin kullanılmasıyla notaların yüksekliği (do, re, mi,....) ve süresi (birlik, ikilik, dörtlük,....) kesin biçimde belirlenebilir hale geldi.

Aslında müziğin dört parametresi vardır: Yükseklik, süre, şiddet ve tını. Bunlardan ilk ikisi zamanla genel kabul gören bir takım işaretler sayesinde kağıt üzerine dökülebilmiş, şiddet ve tını ise notanın yanında ek kelimelerle belirtilmişler ve kısmen de yoruma açık bırakılmışlardır.

Çeşitli sesleri belirtmek ve bunların birbirlerine karışmasını önlemek için sesleri temsil eden notalara özel isimler verildi. Do, re, mi, fa, sol, la, si. İngilizce’de ve Almanca’da ise notalar harflerle gösterildi(C=do, D=re, E=mi, F=fa, G=sol, A=la, B=si-ing.-, H=si-alm.-).

Nota isimlerinden ‘do’nun önceki ismi ‘ut’ idi. Sesli harfle başlayan bu isim, notaları sırayla söylerken tutukluk yaptırdığından 12. yüzyılda ‘do’ olarak değiştirildi. Almanya ve bazı ülkelerde ‘ut’ hala kullanılır.

‘Si’ hariç diğer notaların isim babası Gui d’Arezzo’dur. Arezzo bu adları Aziz lohannes Battista ilahesindeki mısraların birinci hecelerinden alarak takmıştır. Yedinci notanın adı uzun zaman ‘B’ olarak kalmış, sonradan 13. yüzyılda Sanete lohannes kelimelerinin baş harflerinden meydana gelen ‘si’ adını almıştır.

Notalamanın keşfi ve gelişimi müzik pratiğine olağanüstü bir gelişme ortamı yaratmıştır. Notalama, icracıyı ezberden kurtararak hem müzik parçalarının uzamasına hem de çeşitli dönemlere ve ülkelere ait notalanmış eserlerin katılmasıyla repertuarın zenginleşmesine ve çeşitlenmesine imkan vermiştir. Nota sayesinde bir müzisyen bilmediği bir müzik parçasını icra edebilmek için tek başına yeterli bir hale gelmiştir.

Genel Bilgi

Müzikteki matematiksel gizemi keşfederek yazıya dökmenin ilk temeli Pisagor (Pythagoras, M.Ö. 530-450) tarafından atılmıştır. Biz kendisini okul sıralarından o meşhur dik üçgen teoremi ile hatırlarız ama Pisagor günümüzde ulaştığımız bilim seviyesinin babasıdır. O kendi devrine kadar gelişmiş bütün çalışmaları bir disiplin altında toplamış, geometri, aritmetik, astronomi, coğrafya, müzik ve tabiat bilgisi olarak ayrı ayrı bilim dalları yaratmıştır.

Pisagor bilimi, bilim için düşünüyor, bilimin uygulamak onu ilgilendirmiyordu. Bu nedenle ‘bilgi seven’ anlamındaki ‘filozof’ sözcüğünü ilk olarak o kullanmıştır. Pisagor tüm evrenin sayılar ve aralarındaki ilişkilere göre kurulduğuna inanıyordu.

Pisagor’un müziğin içindeki matematiği bir demirci dükkanının önünden geçerken keşfettiği rivayet edilir. Demirci ustasının demir döverken kullandığı aletlere göre değişik sesler çıkarması Pisagor’un ilgisini çekmiş, dükkanı kapattırarak ustaya çeşitli aletler kullandırmış, çıkan sesleri incelemiş ve kayıtlar almış.

Batı müziği 9. yüzyılın başına kadar notalamadan habersizdi. Eserler kulak yoluyla kuşaktan kuşağa aktarılıyor, bu arada değişime uğruyor, zamanla unutulabiliyordu. 9. yüzyılın ikinci yarısında ilk notalama sistemi ortaya çıktı.

Arezzo’lu Guido’nun (Gui d’Arezzo) notalama sisteminin seslerin yüksekliğini kesin olarak belirtmeye başlamasıyla büyük bir ilerleme kaydedildi. 11. yüzyılda notaların üzerine dizildiği beş çizgiden oluşan “porte”nin kullanılmasıyla notaların yüksekliği (do, re, mi,....) ve süresi (birlik, ikilik, dörtlük,....) kesin biçimde belirlenebilir hale geldi.

Aslında müziğin dört parametresi vardır: Yükseklik, süre, şiddet ve tını. Bunlardan ilk ikisi zamanla genel kabul gören bir takım işaretler sayesinde kağıt üzerine dökülebilmiş, şiddet ve tını ise notanın yanında ek kelimelerle belirtilmişler ve kısmen de yoruma açık bırakılmışlardır.

Çeşitli sesleri belirtmek ve bunların birbirlerine karışmasını önlemek için sesleri temsil eden notalara özel isimler verildi. Do, re, mi, fa, sol, la, si. İngilizce’de ve Almanca’da ise notalar harflerle gösterildi (C=do, D=re, E=mi, F=fa, G-sol, A=la, B=si-ing.-, H=si-alm.-).

Nota isimlerinden ‘do’nun önceki ismi ‘ut’ idi. Sesli harfle başlayan bu isim, notaları sırayla söylerken tutukluk yaptırdığından 12. yüzyılda ‘do’ olarak değiştirildi. Almanya ve bazı ülkelerde ‘ut’ hala kullanılır.

‘Si’ hariç diğer notaların isim babası Gui d’Arezzo’dur. Arezzo bu adları Aziz Iohannes Battista ilahesindeki mısraların birinci hecelerinden alarak takmıştır. Yedinci notanın adı uzun zaman ‘B’ olarak kalmış, sonradan 13. yüzyılda Sanete Iohannes kelimelerinin baş harflerinden meydana gelen ‘si’ adını almıştır.

Notalamanın keşfi ve gelişimi müzik pratiğine olağanüstü bir gelişme ortamı yaratmıştır. Notalama, icracıyı ezberden kurtararak hem müzik parçalarının uzamasına hem de çeşitli dönemlere ve ülkelere ait notalanmış eserlerin katılmasıyla repertuarın zenginleşmesine ve çeşitlenmesine imkan vermiştir. Nota sayesinde bir müzisyen bilmediği bir müzik parçasını icra edebilmek için tek başına yeterli bir hale gelmiştir.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(A.-F.) [متنفذان] etkili kişiler, nüfuz sahipleri, sözü geçenler.

Türkçe Sözlük

(i. F.). Lâyık olmayan: Nâsezâ söz, hareket.

Türkçe Sözlük

(i. A. «nüfûz» dan if.) (mü. nâfize). 1. Delip geçen. 2. İçeriye geçen, işleyen. 3. Tesir eden, dinlenilen, hükmü olan, nüfuzlu: Sözü nâfiz. Nâfizü’l-kelâm = Sözü geçen, sözünü geçiren.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Erkek İsmi) 1.Delen, delip geçen. İçeriye giren, işleyen. 2.Tesir eden, sözü geçen.

Türkçe Sözlük

(I. A.). Nâfizlik, sözü geçerlik.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(A.) [ نحو] sözdizimi. 2.taraf. 3.gibi.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Irz ve edebi olmayan: Namussuz bir adam. 2. İffet ve doğruluğu olmayan: Namussuz bir kadının sözüne güvenilemez.

Türkçe Sözlük

(NASS) (i. A.) (c. nusûs). 1. Açıklık, açık hüküm. 2. Kur’an-ı Kerîm’de veya bir hadîs’te bir iş hakkında olan açık söz: Hakkında nass-ı kerîm vardır, nass-ı kat’İ.

Türkçe Sözlük

(i. A. «natk» dan if.) (mü. natıka). 1. Söyleyen, lâkırdı eden, nutka gelen. 2. Düşünen, zekâ sahibi. Hayvân-ı nâtık = İnsan. 3. Bir ifadeyi içine alan: Beş yüz lira alacağım olduğunu nâtık bir senet. Gayr-ı nâtık = Söz söyleyemeyen ve düşünemeyen, hayvan.

İngilizce - Türkçe Sözlük

z., i. (eski) hayır, yok; hem de, hatta, yalnız bu değil, bundan başka; i. ret, inkâr, menetme; olumsuz oy; olumsuz oy veren kimse. He will not take nay. Yok sözünden anlamaz. Ret tanımaz.

Genel Bilgi

Bizde “nazar değmesi” adı verilen inanç, diğer lisanlarda “şeytan göz” veya “şeytan bakışı” olarak adlandırılır. Bebeğine yeni elbiseler giydiren bir anne, çarşıya gidip alışveriş yapar. Bu arada bir başka kadın gelir ve bebeği sever. Eve gittiklerinde bebek ishal olur. İşte anneye göre bebeğine o kadının nazarı değmiştir. Dikkat ederseniz burada bebeği seven kadının art niyeti yoktur. Zaten nazarı değen kişinin genellikle kötülüğü değil, kıskançlığı ve çekemezliğidir söz konusu olan.

Noel Baba ve benzeri batıl inançlar çocuklukta kuvvetli olup yaş ilerledikçe azalırken, nazar değme inancı bunun tam tersidir. Nazar inancının ardındaki güç, bakışın ruhla bütünleşmesidir. Bakış konuşmaya göre daha etkilidir. İnsana tam odaklanır ve daha duygusaldır. Birçoğumuz arkamız dönük olduğumuz halde kalabalık içinden birinin bize baktığını hissetmişizdir.

Nazar değmesi ile ilgili olarak en çok kabul gören görüş, gözdeki yansımadır. Eğer karşınızdaki birinin gözlerine dikkatle bakarsanız, gözlerinde kendi görüntünüzün yansıdığını görürsünüz. Eski insanlar sudan, aynadan yansıyan görüntülerinin kendi ruhları olduğuna inanıyorlardı. Karşılarındaki insanın gözleri içinde kendi küçük görüntülerini görünce tehlikede olduklarını, ruhlarının karşısındakinin gözleri içinde hapsolduğunu sanıyorlardı.

Bu korkunun dünya çapında genel bir inanca dönüşmesinin, şimdi Irak’ın bulunduğu topraklarda yaşamış eski Sümerlerden kaynaklandığı sanılıyor, Sümerlerin inançlarına göre bazı insanlar bakarak suları kurutabilir ve bu nedenle ölüme sebep olabilirlerdi. Sonradan bu inanç bir bakışla yaşayan şeyleri de kurulabilme yönünde gelişti. Örneğin, nazar değen çocukların ishal olup vücutlarının sıvı kaybetmesi, annelerin ve süt veren hayvanların sütlerinin kuruması, meyve ağaçlarının kuruması ve erkeklerin iktidarsız kalmaları vb. Görüldüğü gibi, bunların hepsinde de sıvı kaybı ve kuruma vardır.

Bu inanç doğuda Hindistan’a, batıda Portekiz ve İngiltere’ye, kuzeyde İskandinavya’ya kadar yayıldı. Böylesi bir inanca sahip olmayan Amerika, Asya, Afrika ve Avustralya’ya ise kaşifler, denizciler ve göçmenler tarafından taşındı. Ama günümüzde hala Çin, Kore, Güneydoğu Asya, Avustralya ve Amerika yerlilerinde, Afrika’da sahranın güneyinde böyle bir batıl inanç yoktur.

Doğu Akdeniz ve Ege kıyılarında bu inanca, mavi gözlü insanların daha fazla nazarlarının değdiği inancı da ilave edilmiştir. Bu yörelerde mavi gözlü insanların azlığı bunun sebebi sanılıyor. Bu nedenle buralarda nazarı geri itmek veya ayna gibi yansıtmak için mavi göz şeklinde, camdan yapılan nazarlıklar başta bebekler olmak üzere nazarın değebileceği düşünülen her yere takılmaktadır.

Türkçe Sözlük

(aslı: NâZÜK) (i. F.). 1. ince 2. Güzel, zarif, kaba olmayan. 3. Terbiyeli, sözü ve muamelesi düzgün, herkese iltifat ve zarafetle muamele eden: Pek nâzik adamdır. Nâzik-edâ = Tavır ve hâli nâzik.

Türkçe Sözlük

(i. Al.). Hitler’in ve Nasyonal Sosyalist Partisinin doktrini, nasyonal sosyalizm (NAZI sözü, Almanca bir kısaltmadır).

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Sıra, tertip. 2. Nesir olmayan yazı, ölçülü ve kafiyeli söz ve yazı, şiir: İnsanlar nesirden önce nazma rağbet etmişlerdir. «Nazm» ile «şiir» arasında fark vardır: Nazm, ölçülü ve kafiyeli sözdür; halbuki şiirde vezin ve kafiye ile beraber estetik ve lirizm, fikir ve hayal kudreti de olmalıdır. Bediî değer taşımayan şiir, manzumedir. Şiirde ölçü ve kafiye de olmayabilir.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(A.) [ نظم] dizme. 2.düzenleme, tertip etme. 3.vezinli ve kafiyeli söz söyleme.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Erkek İsmi) - Dizme, tertib etme, sıraya koyma. Sıra, tertip. - Vezinli, kafiyeli söz.

Türkçe Sözlük

(e.). 1. Bir şeyden bazen soru sormak için kullanılır: Sİz kimsiniz, elinizdeki nedir? Ne istiyorsunuz? Bu ne adamdır. 2. Şaşkınlık ve bolluk gösterir: Ne güzel! Ne soğuk! Ne yağmur! Bu ne hava! Yalnız olarak şaşma edatı gibi de kullanılır: Ne! 3. Soru olmaksızın müphemlik ve umumîlik gösterir: Ne buldu ise aldı; ne :şitse inanır; ne isterse yapsın. 4. izafet zamirleri ile birleşerek «hangi şey» mânâsını ifade eder: Nem, nemiz, nen, neniz, nesi, neleri, nemiz eksik? Nen var? (c.). Başlıca «ne kadar şeyler» mânâsıyle kullanılır: Ne umurum, ne umurun, bana ne vs. Neme, nene lâzım; ne vazifem, ne vazifen. Ne o = Nedir? Ne oluyor? Ne olursa = Her ne olsa. Ne olursa olsun — Her halde, netice iyi de olsa, kötü de olsa, Fars. herçi-bâd-Abâd. Ne ola (nola) = Bir şey değildir, büyük bir şey mi? Ne çıkar? Ne için (niçin) = Ne sebepten, ne maksatla? Ne ise = Tafsilâta hâcet yoktur, ne olursa olsun. Nece = Ne dilde, hangi dille= Türkçe söylemiyorsa nece söylüyor? Neci = 1. Hangi san’at sahibi, hangi san’ atla meşgul: Bu adam kunduracı mıdır necidir? 2. Hangi münasebetle: Sen, burada necisin? Ne hâcet = Daha neler? Ne hâl = Keyfiyet, nasıliık: Ne haldedir? Ne hâle geldi? Ne hâl peydâ etti? Ne haber, bir şey var mı, bir şey bilir misiniz? Nedir = Ne var, ne oluyor? Ne türlü = Nasıl: Bu ne türlü işdir? Ne türlü yaptınız? Neden = Ne sebepten; neden dolayı, Ne için? Ne demek = 1. Mânâsı, nedir? 2. O nasıl söz, öyle şey mi olur? Ne demek olsun = Öyle şey olmaz. Ne zaman, ne vakit = Hangi vakit ve zamanda? Ne aceb = Acaba. Ne kadar = 1. Sayı sualidir: Ne kadar kâğıt istiyorsun? Bu bardak ne kadar su alır? 2. Çok, ne çok: Ne kadar su içiyorsunuz. Bu havayı ne kadar severim. 3. Her ne miktarda: Ne kadar çalışsanız ona yetişemezsiniz. Her ne kadar = İle beraber, olduğu halde: Her ne kadar okumamış ise de sözü sohbeti yerindedir; her ne kadar ihtiyacım var ise de ondan bir şey istemeyeceğim. Ne gerek, re lâzım = Neme gerek, neme lâzım = Bana ait değildir, ben karışmam; nene, nenize, nesine gerek, lâzım. Ne münasebet = Hiç, asla, öyle şey olmaz. Ne var = Nedir, ne oluyor? Ne var ne yok = Ne haber? Neye = Ne için, ne maksatla: Neye geldiniz? Ne sebepten: Dün neye gelmediniz?

Türkçe Sözlük

"Onun nasıl bir şey olduğunu gördünüz, buna ne diyorsunuz?" anlamında kullanılan bir söz. Deyim

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. nudemâ) (mü. nedime). 1. Sohbet arkadaşı. 2. Bir büyük zâtı ve hükümdarı güzel sözlerle eğlendiren adam: Nedîm-i hâs.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. olumsuz söz veya cevap; red cevabı; menfi taraf; olumsuzluk edatı; foto. negatif; mat. negatif sayı veya sembol.

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Garip ve tuhaf fıkra, garîbe. 2. Tuhaf sözler ve garip fıkralar söyleyen: Pek nekre adamdır.

Türkçe Sözlük

(i. F.). Tuhaf sözler ve garip fıkralar ve nükteler söyleyen.

Yabancı Kelime

Fr. néologisme

db. türenti

Söz türetmecilik.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. zayıf, cansız, güçsüz, dermansız; zayıf, tesirsiz (söz); sinirsiz, serinkanlı.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Kadın İsmi) - Manzum şiir. Atasözü derecesinde kullanılan meşhur beyit veya mısra.

Türkçe Sözlük

(NESR) (i. A.). 1. Saçma, serpme. 2. Ölçülü olmayan söz, zıddı: nazım, mensûr yazı: Nesir ve nazımda usta bir muharrir.

Türkçe Sözlük

(NETİCE) (i. A.) (c. Jietâic). 1. Bir durumun icab ettirdiği hâl: Alkolizmin neticesi deliliktir. 2. Hulâsa, öz, özet: Netîce-i kelâm. 3. Olma, çıkma: O işten bir netice çıkmadı, o kadar yorgunluk bir netice vermedi. 4. Son, Akıbet, nihayet: Neticede yine ben zararlı çıktım. Netîce-bahş = Netice veren, neticesi görülen. Netîce-pezîr = Neticelenen, maksada yakın olan. Netîce-i kelim = Elhâsıl, hâsılı, sözün kısası.

Genel Bilgi

Hapşırma, ani, irade dışı, sesli bir şekilde ağızdan ve burundan nefes vermektir. Hapşırma burun kanallarındaki sinirlerin uyarılması sonucu oluşan psikolojik bir reaksiyondur. Aslında burnumuz nefes almamızda çok önemli bir görev yapar. Hava onun dar kanallarından türbülans oluşturarak geçerken hem ısısı ayarlanır, hem de içindeki toz burada filtre edilir.

Buradaki sinirlerin uyarılmasının nedenleri değişiktir. En çok alerjik etkilenmedir ama toz, duman, parfümler hatta aniden ışığa bakma gibi başka birçok nedenleri daha vardır. Hapşırmadan önce sanki bir yerimiz ısırılmış gibi sinir uçlarının ikaz göndermesi sonucu, burnumuzdan önce bir salgı gelir. Biz bunun pek farkına varamayız.

Bu salgının ardından beyine giden ikaz neticesinde baş ve boynumuzdaki kaslar uyarılarak ani nefes boşanması olayı yaşanır. Ses tellerinin olduğu bölüm önce kapanır ve buradaki havanın basıncı iyice yükselir. Sonra aniden açılarak hava yüksek bir sesle dışarı verilir. Tabii beraberinde burnumuzdaki toz gibi yabancı maddeler ve soğuk algınlığı yaratan mikroplar da. Ancak tıp bilimi hapşırma ile yayılan mikropların, elle yayılanlardan çok daha az olduğunu saptamış bulunmaktadır.

Uyku sırasında özellikle rüya safhasında sinir sisteminin bazı elemanları kapalı olduğundan normal şartlarda hapşırma olmaz. Uyarı çok kuvvetli ise olabilir ama anında uyanılır. Ancak bu beyin tarafından tehlike olarak algılanmaz. Uyurken ayağını gıdıkladığımız kişinin ayağını çekip, arkasını dönüp, uyumağa devam etmesi gibi.

Hapşırma refleksinin detayları tam bilinmese de kesin olarak bilinen bir şey var. Hapşırırken gözlerinizi açık tutamazsınız. Bunu bilim insanları vücudumuzda bir acı veya ağrı duyduğumuzda gözlerimizi kapatmamıza bağlıyor. Kibarlık olsun diye hapşırığı tutmaya çalışmak ise kesinlikle tavsiye edilmiyor.

Güneş ışığı ile karşılaşınca hapşırmanın genetik olduğu ileri sürülüyor. Dünya nüfusunun en az yüzde 18’i bu hassasiyete sahip. Hapşırma sayısının da genlerle nakledildiğini ileri süren bilim insanları var. Bazı ailelerde üç kere hapşırılırken, bazılarında sekizincide duruyormuş.

İnsanlara hapşırdıktan sonra ‘çok yaşa’ deme adetinin kökeni Hıristiyanların ‘God bless you’ yani Tanrı seni takdis etsin’ veya ‘Tanrının hayır duası üzerinde olsun’ cümlesine dayanmaktadır. Altıncı yüzyılda hapşıranlara vücutlarındaki şeytanı attıkları için tebrik anlamında söylenen bu söz büyük veba salgını başlayınca Papa tarafından söylenmesi zorunlu kılındı ve kanunlaştırıldı.

Genel Bilgi

Hapşırma, ani, irade dışı, sesli bir şekilde ağızdan ve burundan nefes vermektir. Hapşırma burun kanallarındaki sinirlerin uyarılması sonucu oluşan psikolojik bir reaksiyondur. Aslında burnumuz nefes almamızda çok önemli bir görev yapar. Hava onun dar kanallarından türbülans oluşturarak geçerken hem ısısı ayarlanır, hem de içindeki toz burada filtre edilir.

Buradaki sinirlerin uyarılmasının nedenleri değişiktir. En çok alerjik etkilenmedir ama toz, duman, parfümler hatta aniden ışığa bakma gibi başka bir çok nedenleri daha vardır. Hapşırmadan önce sanki bir yerimiz ısırılmış gibi sinir uçlarının ikaz göndermesi sonucu, burnumuzdan önce bir salgı gelir. Biz bunun pek farkına varmayız.

Bu salgının ardından beyine giden ikaz neticesinde baş ve boynumuzdaki kaslar uyarılarak ani nefes boşanması olayı yaşanır. Ses tellerinin olduğu bölüm önce kapanır ve buradaki havanın basıncı iyice yükselir. Sonra aniden açılarak hava yüksek bir sesle dışarı verilir. Tabii beraberinde burnumuzdaki toz gibi yabancı maddeler ve soğuk algınlığı yaratan mikroplar da. Ancak tıp bilimi hapşırma ile yayılan mikropların, elle yayılanlardan çok daha az olduğunu saptamış bulunmaktadır.

Uyku sırasında özellikle rüya safhasında sinir sisteminin bazı elemanları kapalı olduğundan normal şartlarda hapşırma olmaz. Uyarı çok kuvvetli ise olabilir ama anında uyanılır. Ancak bu beyin tarafından tehlike olarak algılanmaz. Uyurken ayağını gıdıkladığımız kişinin ayağını çekip, arkasını dönüp, uyumaya devam etmesi gibi.

Hapşırma refleksinin detayları tam bilinmese de kesin olarak bilinen bir şey var. Hapşırırken gözlerinizi açık tutamazsınız. Bunu bilim insaları vücudumuzda bir acı veya ağrı duyduğumuzda gözlerimizi kapatmamıza bağlıyor. Kibarlık olsun diye hapşırığı tutmaya çalışmak ise kesinlikle tavsiye edilmiyor.

Güneş ışığı ile karşılaşınca hapşırmanın genetik olduğu ileri sürülüyor. Dünya nüfusunun en az yüzde 18’i bu hassasiyete sahip. Hapşırma sayısının da genlerle nakledildiğini ileri süren bilim insanları var. Bazı ailelerde üç kere hapşırılırken, bazılarında seklizinci de duruyormuş.

İnsanlara hapşırdıktan sonra “çok yaşa “ deme adetinin kökenin Hıristiyanların “God bless you” yani “Tanrı seni takdis etsin” veya “Tanrının hayır duası üzerinde olsun” cümlesine dayanmaktadır. Altıncı yüzyılda hapşıranlara vücutlarındaki şeytanı attıkları için tebrik anlamında söylenen bu söz büyük veba salgını başlayınca Papa tarafından söylenmesi zorunlu kılındı ve kanunlaştırıldı.

Genel Bilgi

İnsan sesi, daha doğrusu insan konuşması oluşurken katkıda bulunan o kadar çok şey vardır ki, bunlar bir araya gelince iki insanın konuşmasının aynı olma ihtimali yok denecek kadar azdır. Hatta her bireyin konuşması o kadar kendine özgüdür ki, telefonda sesin alttan ve üstten belirli frekansları yok edilmesine rağmen, açar açmaz ‘merhaba’ deyişinden karşımızdaki kişiyi tanıyabiliriz.

Sesimizin oluşmasının ana nedeni şüphesiz ses tellerimizdir. Ses tellerinin boyu sesimizin kalınlığını belirler. Ne kadar uzunsalar ses o kadar ince çıkar. Kadınların erkeklere göre avantajları ses tellerinin daha uzun olmalarıdır. Tabii ki ses tellerimiz sesimizin tınısını tek başlarına belirleyemezler. Dudağımız, dişlerimiz, dilimiz olmasaydı ortaya anlaşılmaz rahatsız edici bir gürültü çıkardı.

Konuşurken nefes veririz. Bu nefes konuşmanın karakteristiğini etkileyen en az 11 noktadan geçer. Ayrıca kişinin karakteri, havanın akışı ve hızı, ağız ve dudak yapısı da konuşmada etkin faktörlerdir. Ancak tüm konuşma olayının organizatörü beyindeki bir bölgedir. Burada düşüncenin ana yapısı oluşturulur, kulak ve gözlerden gelen sinyallerle birleştirilir ve boğaza sinyal olarak gönderilir.

Hayvanlarda ise beyinde böyle bir bölge yoktur. Bazı papağan, muhabbet kuşu hatta karga türlerinin konuşmaları onların ezberleme ve tekrar edebilme yetenekleridir. Bilinçli bir konuşma söz konusu değildir. Genetik olarak insana en yakın olan şempanzelerin bile dil ve damak yapıları nedeni ile insan gibi konuşmaları mümkün değildir.

Dünyanın dört bir yanında farklı lisanlar konuşuluyor ama tüm bu insanlar ağızlarında benzer sesler çıkarıyorlar. Her iki dudakları ile T’ ve ‘B’, dudak ve dişleri ile ‘F’ ve ‘V, dilin ön kısmı ile ‘T’ ve ‘D’, dilin arka kısmı ile de ‘K’ ve ‘G’ seslerini çıkarıyorlar.

Dilin ilk insanlarda, işbirliği daha doğrusu kültür ve bilgileri gelecek nesillere aktarma ihtiyacından doğduğu sanılıyor. Günümüze kadar altı bin dil geliştirilmiş. Dünyadaki bütün dillerin tek ortak yanı, en çok kullanılan kelimelerin daha az sayıda harfle yazılmalarıdır. Altay dilleri ailesine giren Türkçe’mizde bazı ilginç özellikler var. Bir kere cisimleri dişi ve erkek olarak ayırmıyoruz, ses uyumu var ve bir ad veya fiil kökünden değişik eklerle yeni kelimeler türetebiliyoruz.

İnsan yüzündeki kaş, göz, burun, ağız ve diğer şekillerin çok az fark göstermelerine rağmen hepsi birleşince nasıl bir insan diğerine benzemiyorsa, oluşumunda katkıda bulunan şeylerin çeşitliliği açısından konuşmamız da öyledir.

Genel Bilgi

İnsan sesi, daha doğrusu insan konuşması oluşurken katkıda bulunan o kadar çok şey vardır ki, bunlar bir araya gelince iki insanın konuşmasının aynı olma ihtimali yok denecek kadar azdır. Hatta her bireyin konuşması o kadar kendine özgüdür ki, telefonda sesin alttan ve üstten belirli frekansları yok edilmesine rağmen, açar açmaz “merhaba” deyişinden karşımızdaki kişiyi tanıyabiliriz.

Sesimizin oluşmasının ana nedeni şüphesiz ses tellerimizdir. Ses tellerimizin boyu sesimizin kalınlığını belirler. Ne kadar uzunsalar ses o kadar ince çıkar. Kadınların erkeklere göre avantajları ses tellerinin daha uzun olmalarıdır. Tabii ki ses tellerimiz sesimizin tınısını tek başlarına belirleyemezler. Dudağımız, dişlerimiz, dilimiz olamsaydı ortaya anlaşılmaz rahatsız edici bir gürültü çıkardı.

Konuşurken nefes veririz. Bu nefes konuşmanın karekteristiğini etkileyen en az 11 noktadan geçer. Ayrıca kişinin karekteri, havanın akışı ve hızı, ağız ve dudak yapısı da konuşmada etkin faktörlerdir. Ancak tüm konuşma olayının organizatörü beyindeki bir bölgedir. Burada düşüncenin ana yapısı oluşturulur, kulak ve gözlerden gelen sinyallerle birleştirilir ve boğaza sinyal olarak gönderilir.

Hayvanlarda ise beyinde böyle bir bölge yoktur. Bazı papağan, muhabbet kuşu hatta karga türlerinin konuşmaları onların ezberleme ve tekrar edebilme yetenekleridir. Bilinçli bir konuşma söz konusu değildir. Genetik olarak insanan en yakın olan şempanzelerin bile dil ve damak yapıları nedeni ile insan gibi konuşmaları mümkün değildir.

Dünyanın dört bir yanında farklı lisanlar konuşuluyor ama tüm bu insanlar ağızlarında benzer sesler çıkarıyorlar. Her iki dudakları ile “p” ve “b”, dudak ve dişleri ile “f” ve “v”, dilin ön kısmı ile “t” ve “d”, dilin arka kısmı ile de “k” ve “g” seslerini çıkarıyorlar.

Dilin ilk insanlarda, işbirliği daha doğrusu kültür ve bilgileri gelecek nesillere aktarma ihtiyacından doğduğu sanılıyor. Günümüze kadar altı bin dil geliştirilmiş. Dünyadaki bütün dillerin tek ortak yanı, en çok kullanılan kelimelerin daha az sayıda harfle yazılamalarıdır. Altay dilleri ailesine giren Türkçe’mizde bazı ilginç özellikler var. Bir kere cisimleri dişi ve erkek olarak ayırmıyoruz, ses uyumu var ve bir ad veya fiil kökünden değişik eklerle yeni kelimeler türetebiliyoruz.

İnsan yüzündeki kaş, göz, burun, ağız ve diğer şekillerin çok az fark göstermelerine rağmen hepsi birleşince nasıl bir insan diğerine benzemiyorsa, oluşumunda katkıda bulunan şeylerin çeşitliliği açısından konuşmamız da öyledir.

Genel Bilgi

Her insan vücudu zaman geçtikçe yaşlanır. İnsan ömrü her kişiye göre farklı olmakla birlikte günümüzde ortalama 75 yıla ulaşmıştır.

Bilimciler insanların 150 yıla kadar yaşayabileceklerine inanıyorlar. Bugüne kadar kayda geçen en uzun insan ömrü, Japon Shigechiyo Izumi’ye aittir. Bu kişi 120 yıl 237 gün yaşamıştır.

İnsanların büyümesi, yaşlanmaları ve ölmeleri üzerine çeşitli teoriler var. Bir teoriye göre, Ömrümüz süresince biyolojik aktivitemizde ortaya çıkan bazı kimyasal reaksiyonlar, gün geçtikçe başta böbrek ve kalp olmak üzere sağlıklı hücrelerimize zarar vermektedir.

Bir başka teoriye göre ise, genetik programlamamızla ömrümüz önceden belirlenmiştir. Program, hücrelerimiz üzerinden yaşlanmamızı kontrol ediyor, yeterli sayıda hücre öldükten sonra organlar gereken düzeyde çalışmıyor ve insan ölüyor. Ancak ilk çağlarda insan ömrü ortalama 30-40 yıl iken günümüzde 75 yıla ulaşması, bu savı çürütmektedir.

Bu amaçla bilimciler, meyve sineklerinin genleri ile oynayarak daha uzun Ömürlü sinekler yaratmayı başarmışlardır. Bu uzun ömürlü sineklerin diğerlerinden farkları oksitlenmeyi önleyen enzim nedeniyle, savunma sistemlerinin daha güçlü olması ve yağ depolama kabiliyetleri bakımından açlığa dayanıklı olmalarıdır.

Meyve sineği üzerinde yapılan araştırmalar, insan ömrü konusunda ciddi bir ipucu verememiştir, ancak genetik bakımdan insanlara daha yakın olan fareler üzerinde yapılan çalışmaların daha gerçekçi bilgiler verebileceği sanılmaktadır.

Bir başka saptama da, metabolizması yüksek, yani oksijeni çok hızlı yakan canlıların, yavaş yakanlara göre daha az yaşadıklarıdır. Örneğin, farelerin metabolizmik hızları insandan daha yüksektir, ama nadiren 3 yıldan fazla yaşarlar.

Son zamanlarda adlarından sıklıkla söz edilen E ve C vitaminlerinin de, antioksidan grubunda yer alarak, yaşlanmayı çok az da olsa geciktirdikleri gözlemlenmektedir.

İnsan vücudunda, hücrelerin bölünerek, yeni hücre oluşturabilmelerinin de sayısı sınırlıdır. Sonuna kadar bölünebilen tek hücre kanser hücresidir. Dolayısıyla aslında kanserin sırrının çözülmesi insanın yaşlanma olgusuna da ışık tutacaktır.

Genel Bilgi

Her insan vücudu zaman geçtikçe yaşlanır. İnsan ömrü her kişiye göre farklı olmakla birlikte günümüzde ortalama 75 yıla ulaşmıştır.

Bilimciler insanların 150 yıla kadar yaşayabileceklerine inanıyorlar. Bugüne kadar kayda geçen en uzun insan ömrü, Japon Shigechiyo Izumi’ye aittir. Bu kişi 120 yıl 137 gün yaşamıştır. İnsanların büyümesi, yaşlanmaları ve ölmeleri üzerine çeşitli teoriler var. Bir teoriye göre, ömrümüz süresince biyolojik aktivitemizde ortaya çıkan bazı kimyasal reaksiyonlar, gün geçtikçe başta böbrek ve kalp olmak üzere sağlıklı hücrelerimize zarar vermektedir.

Bir başka teoriye göre ise, genetik programlamamızla ömrümüz önceden belirlenmiştir. Program, hücrelerimiz üzerinden yaşlanmamızı kontrol ediyor, yeterli sayıda hücre öldükten sonra organlar gereken düzeyde çalışmıyor ve insan ölüyor. Ancak ilk çağlarda insan ömrü ortalama 30-40 yıl iken günümüzde 75 yıla ulaşması, bu savı çürütmektedir.

Bu amaçla bilimciler, meyve sineklerinin genleri ile oynayarak daha uzun ömürlü sinekler yaratmayı başarmışlardır. Bu uzun ömürlü sineklerin diğerlerinden farkları oksitlenmeyi önleyen enzim nedeniyle, savunma sistemlerinin daha güçlü olması ve yağ depolama kabiliyetleri bakımından açlığa dayanıklı olmalarıdır.

Meyve sineği üzerinde yapılan araştırmalar, insan ömrü konusunda ciddi bir ipucu verememiştir, ancak genetik bakımdan insanlara daha yakın olan fareler üzerinde yapılan çalışmaların daha gerçekçi bilgiler verebileceği sanılmaktadır.

Bir başka saptama da, metabolizması yüksek, yani oksijeni çok hızlı yakan canlıların, yavaş yakanlara göre daha az yaşadıklarıdır. Örneğin, farelerin metabolizmik hızları insandan daha yüksektir, ama nadiren üç yıldan fazla yaşarlar.

Son zamanlarda adlarından sıklıkla söz edilen E ve C vitaminlerinin de, antioksidan grubunda yer alarak, yaşlanmayı çok az da olsa geciktirdikleri gözlemlenmektedir.

İnsan vücudunda, hücrelerin bölünerek, yeni hücre oluşturabilmelerinin de sayısı sınırlıdır. Sonuna kadar bölünebilen tek hücre kanser hücresidir. Dolayısıyla aslında kanserin sırrının çözülmesi insanın yaşlanma olgusuna da ışık tutacaktır.

Türkçe Sözlük

(i.). Çocukları uyutmak için söylenen sözler (şiir ve musikide bir çeşittir. Edat olarak da kullanılır: Oğluma ninni).

Türkçe Sözlük

(NİŞAN) (i. F.). 1. Alâmet, eser: Nâm ve nişanı, kalmadı. 2. Senbol, belli olmak için edilen işaret, damga vesaire: Nişan koymak. 3. Yara eseri, iyi olmuş yaranın belli olan yeri: Kılıç yarasının yüzünde nişanı kaldı. 4. Ok veya kurşun ve gülle ile vurulması istenen nokta, hedef: Nişâna atmak, nişan dikmek. 5. Hedefe vurmak üzere silâhın göze götürülüp doğrulması: Nişan almak, nişan atmak. 6. Silâhın üzerinde nişan almaya mahsus ve ekseriya oynak ve dereceli Alet: Bu tüfeğin nişanı doğru değildir. 7. Bir kıza namzed olan erkeğin buna alâmet olmak üzere verdiği yüzük vesaire: Kızın parmağında nişanı vardı. 8. Namzetlik, nikâhlanmadan önceki sözleşme, sözlülük. 9. Bir hâdiseye hâtıra olmak üzere dikilen taş: Nişan taşı (nişantaşı). 10. Tuğray-ı hümâyûn, Osmanlı devrinde ferman ve beratlara çekilen işaret. 11. Devlet tarafından yüksek hizmet sahiplerine verilen ve göğse takılan alâmet. Her devlette dereceleri vardır.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Nişan koymak, işaret etmek. 2. Nişan atmak, hedefe vurmak: Güzel nişanlıyor. 3. Evlenmek üzebirbirine sözlü etmek.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Bir nişanla işaret olunmak. 2. Evlenmek için sözlü olmak: Filân kız, filân delikanlı ile nişanlandı.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s.) ismen mevcut olan, sözde; birinin ismini taşıyan; önemsiz; (ditb.) isim türünden veya isme ait olan, isimle ilgili. nominally (z.) ismen, sözde olarak; önemsizce.

Yabancı Kelime

Fr. nominatif

db. yalın durum

Ad soyundan sözün taşıdığı kavramı ek almadan bildiren durum.

Türkçe Sözlük

(i.). Küçük çocuklara okşama maksadıyle söylenen söz.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(man.) ilgisiz sonuç, mantığa sığmayan sonuç: konuşulanla ilgisi olmayan söz.

Türkçe Sözlük

(i. A.) 1. İçe geçme, işleme. 2. Bir adamın sözü dinlenme, sözü geçer olma: Nüfuzu vardır.

Türkçe Sözlük

(i.). Sözü geçer: Oraca oldukça nüfuzlu ve hatırlı adamdır.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Kadın İsmi) 1.Nükteler, herkesin anlayamayacağı ince, zarif, manalı sözl(Erkek İsmi) 2.Koku.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. nikât). 1. Dolayısıyle anlaşılan ince mânâ, bir söz ve ibâreden anlaşılan şey: Bu sözde bir nükte vardır. 2. İyi düşünülmüş ince mânâlı ve zarif söz, mazmun: Bir nükte sarfetti. Nükte-perdâz, nükte-gû = Nükteler sarfeden ve söyleyen. Nükte-dân, nükte-şinâs = Sözün nüktelerini, inceliklerini anlayan.

Türkçe Sözlük

(i. A ). Vazgeçme, dönme, cayma: Sözünden nükûl etti.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s.), (huk.) sözlü, yazılı olmayan (vasiyetname).

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Erkek İsmi) - Söz, lakırdı, konuşma. Nutuk, söylev, söyleyen.

Türkçe Sözlük

(NUTK) (i. A.). 1. Söz, lakırdı. 2. Söyleyiş, söylemek kuvvet ve hassası. 3. (Türkçe) Bir topluluğa hitâben söyleyen söz, hitâbe.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(A.-F.) [نکته دان] zarif insan, nükteli sözler bilen.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i.) itaat, itaat etme, söz dinleme, boyun eğme.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s.) itaatli, söz dinleyen, yumuşak başlı. your obedient servant eski kulunuz, bendeniz (mektuplarda imza ile kullanılırdı). obediently (z.) itaatkar olarak.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(f.) itaat etmek, söz dinlemek, denileni yapmak; tabi olmak, boyun eğmek.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(huk.) bir hakim tarafından resmi olmayarak ileri sürülen fikir; rasgele söz.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s.) inatçı, ayak direyici, dik kafalı, söz dinlemez; mukavemeti kırılmaz. obstinacy (i.) inatçılık, dik başlılık. obstinately (z.) inatla.

Türkçe Sözlük

(i. Fr.). Batı şiir ve sözlü musikisinde bir form.

Türkçe Sözlük

Fransızca kökenli bu sözcük, bir sanatçının yaşamı boyunca ürettiği tüm yapıtları ifade eder. Türkçe`de çok seyrek kullanılır.

İsimler ve Anlamları

(Tür.) - Bir kimseye yapması ya da yapmaması gereken şeyler için söylenen söz. - Erkek ve kadın adı olarak kullanılır.

Bilim

Olay Ufku

Genel görelilikte olay ufku, ışık ve maddenin artık kaçamadığı bölgeyi sınırlayan kuşağa denir. Olay ufku, herhangi bir fiziksel incelemede bulunamadığımız bir uzay parçasıdır. Ne olay ufkundan ötesini bilinen yasalarla açıklama olanağı vardır, ne de orada ne olup bittiğini bilmenin bir yolu vardır.

Kara deliğin olay ufku

Bir yıldızın olay ufku, yıldızın çökmeden önceki kütlesiyle orantılıdır. Örneğin kütlesi 10 Güneş kütlesi olan bir yıldız içe çöküp kara delik haline geldiğinde çapı 60 km olan bir olay ufkuna sahip olur. Bir kara delik madde yuttukça olay ufkunu genişletir, olay ufku genişledikçe de daha güçlü çekim alanına sahip olur. Kara deliğin olay ufkunda teorik olarak zaman tümüyle durmaktadır. Kimi kara deliklerde iki olay ufku vardır. Kimileri "olay ufku" terimi yerine kara deliğe pek uygun olmamakla birlikte “kara deliğin yüzeyi” terimini kullanırlar. (Terimin uygun olmamasının nedeni, bir gezegen veya yıldızdaki gibi katı ve gazlardan oluşan bir yüzeyinin olmamasıdır.) Fakat burada birtakım özel nitelikler gösteren bir bölge söz konusu değildir; bir gözlemci kara deliğe ufku aşacak kadar yaklaşmış olabilseydi, kendisine yüzey izlenimi sağlayacak hiçbir özellik veya değişim hissedemeyecekti. Buna karşılık geri dönme girişlerinde bulunduğunda, artık bu bölgeden kaçamayacağının farkına varmış bulunacaktı. Bu, âdeta "dönüşü olmayan nokta"dır. Bu durum, akıntısı güçlü bir denizde akıntıdan habersiz bir yüzücünün durumuna benzetilebilir. Öte yandan olay ufkunun sınırına yaklaşmış bir gözlemci, kara delikten yeterince uzaktaki bir gözlemciye kıyasla, zamanın farklı bir şekilde aktığının farkına varacaktır. Kara delikten uzakta olan gözlemcinin diğerine düzenli aralıklarla (örneğin birer saniye arayla) ışık işaretleri yolladığını varsayalım: Kara deliğe yakın gözlemci bu işaretleri hem daha enerjetik (ışığın kara deliğe düşmek üzere yaklaştıkça maviye kayma sonucuyla bu ışık işaretlerinin frekansı daha yüksek olacaktır) hem de ardışık işaretlerin aralarındaki zaman aralığı daha kısalmış (birer saniyeden daha az) olarak alacaktır. Yakın gözlemci, uzaktakine oranla zamanın daha hızlı aktığı izleminde olacaktır. Uzaktaki gözlemci de aksine, diğerinde meydana gelen şeylerin gitgide daha yavaş seyrettiğini görecek, zamanın daha yavaş aktığı izleniminde olacaktır. Uzaktaki gözlemci kara deliğe bir nesnenin düştüğünü görmesi halinde, ona nazaran "çekimsel kızıla kayma" ve "zamanın genleşmesi" fenomenleri birleşmiş durumda olacaktır: Nesneden çıkan işaretler gitgide kızıl, gitgide parlak (uzak gözlemciye varmadan önce gitgide artan enerji kaybıyla çıkarılan ışık) ve gitgide aralıklı olacaktır. Yani pratikte, gözlemciye varan ışık fotonlarının sayısı, gitgide hızla azalacaktır ve nesnenin kara deliğe gömülüp görünmez olmasının ardından tükenecektir. Nesnenin henüz olay ufku sınırında hareketsiz durduğunu gören uzaktaki gözlemcinin onun düşmesini engellemek üzere olay ufkuna yaklaşması boşuna olacaktır. Kara deliğin "tekilliği"ne yaklaşan bir gözlemciyi etkilemeye başlayan etkilere “gelgit etkileri” denir. Bu etkiler kütleçekim alanının homojen olmayan bir yapıya sahip olması nedeniyle nesnenin biçimsizleşmesine (doğal biçimini kaybetmesine) yol açarlar. Bu “gelgit etkileri bölgesi” dev kara deliklerde tümüyle olay ufkunda yer alır; fakat özellikle "yıldızsal kara delik"lerde olay ufkunun sınırını da aşarak etkide bulunur. Dolayısıyla yıldızsal kara deliğe yaklaşan bir astronot daha olay ufkuna geçmeden parçalanacakken, dev kara deliğe yaklaşan bir astronot, daha sonra “gelgit etkileri” ile yok edilecek olmakla birlikte, olay ufkuna bir güçlükle karşılaşmadan giriş yapacaktır.

Kaynak: Wikipedia

Türkçe Sözlük

(i.) 1. Ölçme işi. ölçme, mukayese: Ölçüye vurulmadıkça bir şeyin miktarı bilinemez. 2. Ölçecek Alet: Yanınızda ölçü var mı? 3. Takdir, tahmin, kıyas. 4. Münasip miktar, itidal. 5. Değer, itibar. 6. Vezin (şiirde vezin ve musikide düzüm). Ölçü almak = 1. Biçilecek veya yapılacak bir şeyin ölçüsünü tayin etmek. 2. ibret almak: Bundan ölçü almalı. Ölçüye almak, vurmak = Ölçmek, ölçüsünü almak. Ağız ölçüsü — Herkesin hâl ve haddine göre söylemesi lâzım gelen söz. Boy ölçüsü = Kabiliyet derecesi. Boyunun ölçüsünü almak = Biri tarafından azara, hakarete uğramak. Ölçüsünü bildirmek = Miktarını anlatmak, haddini bildirmek. Göz ölçüsü = Tahmin.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Ölümüne sebep olmak. 2. Katletmek. 3. İdam. 4. mec. Sertlik ve katılığı giderip yumuşatmak, kırmak: Salatayı, sebzeyi öldürmek. 5. mec. Çok eziyet etmek, fazlasıyle can sıkmak, kuvvet ve kudretini kesmek: Böyle sözlerle beni öldürmek mi istiyorsun? Sıcak bizi öldürdü.

Türkçe Sözlük

(f.) (uyd. k.). 1. Teklif, 2. (mantık) Bir hükmü anlatan söz; doğru veya yanlış olabilen her söz, kaziye.

Finansal Terim

(Option Premium)

Opsiyon sözleşmesinin satın alan tarafın önceden belirlenmiş bir kullanım fiyatından belli miktarda bir kıymeti belli bir tarihte, veya öncesinde satın alma veya satma hakkını elde etmek amacıyla opsiyon sözleşmesini satan tarafa ödediği fiyattır.

Yabancı Kelime

Fr. optionel

isteğe bağlı

“İsteğe bağlı” anlamında kullanılan bir söz.

Yabancı Kelime

Fr. optimal

ekon. ve mat. en uygun

“En iyi, en uygun, en yüksek” anlamlarında kullanılan bir söz.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s .ağızdan söylenen, sözlü; ağıza ait; ağızdan alınan; zool. ağzın bulunduğu tarafı gösterenı orally z. ağızdan, sözlü olarak. orals i. sözlü imtihanlar.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. hatip, nutuk çeken kimse; belagatle söz söyleyen kimse; huk. davacı.

Türkçe Sözlük

(i. L.) (musiki). Batı musikisinde Katolik veya Protestan mezheplerine göre Hıristiyanlık prensiplerini terennüm eden sözlü musiki eseri.

Türkçe Sözlük

(i. L.). Üstün derecede profesör mânâsındaki «ordinaryüs profesör» sözünde geçer.

Türkçe Sözlük

(i. askerlik). Ordu donatım sözünün kısaltılmışı.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. dolgun ve berrak sesli, gümrah ve ahenkli; tumturaklı (yazı veya söz).

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Kuş şakımak: Kuşlar, bülbül, horoz ötmek: Bu kanarya ne güzel ötüyor. 2. (Nefes veya hava ile çalman bir çalgı) çalınmak, ses çıkarmak: Boru öttü, bu klarnet ötmüyor. 3. (İçi boş şey) ses çıkarmak: Bu teneke ötüyor. 4. Yankı ile çınlamak: Hamamın kubbesi ötüyordu, şarkılarından dağlar ötüyordu. 5. mec. Mânâsız, rasgele söz söylemek, çançan etmek: Bütün gün ötüp durdu. Borusu ötmek = Nüfuzlu olmak, sözü geçmek. Kulak ötmek = Kulak çınlamak.

Yabancı Kelime

Fr. autogestion

öz yönetim

Öğretim kuruluşlarında, öğrencilerin yönetmeliklere ve okul kurallarına göre söz ve karar sahibi olmaları ilkesine dayanan yönetim.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. sözünü sakınmaz, doğru sözlü, samimi.

İngilizce - Türkçe Sözlük

f. mübalağa etmek, abartmak. overstatement i. mübalağalı söz, abartma.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Eğlenmek ve vakit geçirmek için bütün vücutla yahut el ile arkadaşlar arasında yapılan şey ki, çocuklara ve büyüklere mahsus olarak pek çok çeşidi vardır: Oyun oynamak. 2. Para konularak oynanılan oyun, kumar: Servetini oyunda yedi, oyuna verdi. 3. Dansöz, canbaz vs.nin, halkı eğlendirmek veya hüner göstermek üzere yaptıkları şey: Bu gece oyun var, oyuna gittiler 4. Hile, ustalıklı aldatma, dolap. 5. Tiyatroda sahneye koymaya mahsus eser, piyes (buna «oyun» denmesi ortaoyunu’na benzetilmesi dolayısıyledir). Oyun almak = Kumarda kazanmak Oyun ebesi = Oyunun başı Oyun etmek, yapmak = Hile yapmak, dolap çevirmek. Oyun çıkarmak = Bir oyun düşünüp meydana koymak. Ortaoyunu = Gelenekten gelen eski Türk tiyatrosu. Kılıç oyunu = Kılıç talimi. Kâğıt oyur.u = iskambil kâğıdı ile oynanılan oyun ve kumarların çeşitleri.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Oyun oynayan. 2. Kumarbaz. 3. Tiyatro aktör veya aktrisi. 4. Canbaz, dansöz, şarkıcı vs. gibi halkı eğlendirmeye mahsus oyunlar yapan erkek veya kadın. 5. mec. Dolap çevirici, hilebaz.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. iç: Ağacın özü. 2. iç, kalb. 3. Bir şeyin hâlisi, asıl mayası, cevher. 4. Hulâsa, kaymak, bir şeyin en yağlı ve yapışkan kısmı: Toprağın özü, özlü toprak. Çıbanın en derininde bulunan katı irin. Kendi, zât. Özüm = Kendim. Özünüz = Kendiniz, zâtınız. Oz gözüyle = Kendi gözüyle. Oz özüne = Kendi kendine. Ozü sözü bir = Sözü yaptığına uygun. Ozkuşu = Su çulluğunun bir çeşidi. 7. Hâlis, sâf: Oz demir. 8. Doğrudan doğruya, gerçek, hâs: Oz kardeşi, öz oğlu.

İsimler ve Anlamları

(Tür.) 1.Bir işin elden geldiğince iyi olması için gösterilen çaba. 2.İçerlek, tam orta, en içeride olan. 3.İlk söz. 4.Bir birine yakın iki dağın arasındaki uzaklık, ara. Dere, ırmak. -Erkek ve kadın adı olarak kullanılır.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. pakt, antlaşma, sözleşme, mukavele, ahit, misak.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. içinde hakikat payı olan kısa alegorik hikâye; ifade edilmek istenileni benzetme veya kıyas yoluyle anlatan söz veya konuşma; mesel.

Yabancı Kelime

Fr. paradigme

1. değerler dizisi, 2. örnek, 3. db. dizi

1. Belirli bir alanda çalışan bilim adamlarının paylaştığı ortak değerler ve anlayışlar dizisi. 2. Durum ve niteliği benimsenmeye değer kimse veya şey. 3. Aynı söz dizimsel bağlam içinde birbirinin yerini alabilecek olan ve güçlü bir karşıtlık bağlantısı kuran ögelerin oluşturduğu bütün.

Yabancı Kelime

Fr. paradoxe

1. aykırı düşünce, 2. çelişki

1. Kökleşmiş inanışlara aykırı olarak ileri sürülen düşünce. 2. Söylenilen sözlerin, yapılan davranışların birbirini tutmaması.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. paradoks, mantığa aykırı görünen fakat hakikatte doğru olabilen düşünce; birbirini tutmaz sözler; birbirine aykırı söz ve davranışlar; karakterinde birbirine aykırı hususlar olan kimse. paradox'ical s mantığa aykırı görünen. paradox'ically z. birbir

Yabancı Kelime

Fr. paraphasie

ruh b. söz karışıklığı

Bir kelimenin yerine bir başkasını kullanma biçiminde görülen konuşma bozukluğu.

Türkçe Sözlük

(i. Y.). Cümle içinde geçen bir sözü metin dışı tutmak için o sözün başına ve sonuna getirilen eğri işaret. Köşeli parantez = Köşeleri kırık düz parantez. Parantez açmak = Söz veya yazı içine asıl konu ile ilgisi az olan bir kısım sıkıştırmak

Türkçe Sözlük

(i. Fr.). Özür dileme sözü.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. (çoğ. -ses) parantez, ayraç; cümle yapısı yönünden konuyla ilişkisi olmayan söz ara cümle parantez cümlesi; parantez işareti, ( ); aradaki olay; fasıla, aralık. put in parentheses parantez içine almak. parenthesize f. parantez içine almak. parenth

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Parlayan, Ar. mücellâ, musaykal, lâmt. 2. Işıklı, F. ziyâdâr, münevver. 3. Şeffaf, berrak, saf. 4. Göze çarpacak surette güzel ve şanlı: Parlak bir galibiyyet. 5. Nüfuzlu, şanlı, muteber, sözü geçer.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i., s., huk. davada müdafaa veya itham yollu söz; s. sözlü, şifahı.

Türkçe Sözlük

(i. İ. parola = söz). Asker nöbetçilerinin veya başkalarının birbirlerini tanımak için kendi aralarında kararlaştırdıkları söz.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i., f. şartlı olarak mahkumun tahliyesi; vait, söz verme; özellikle esir düşen askerin veya bir mahpusun kaçmayacağına dair verdiği söz; şeref sözü; ask. muhafızlara veya nöbetçilere verilen günlük parola; f. mahkumu şartlı olarak serbest bırakmak. o

İngilizce - Türkçe Sözlük

i., f. papağan; dudu kuşu; başkalarının söz ve davranışlarını düşünmeden taklit eden veya tekrarlayan kimse; f. papağan gibi tekrarlamak veya tekrarlatmak.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s., i. Partiya'ya veya Partlılara ait; i. Part'lı kimse, Part. Parthian shot Partların kaçarken attıklan ok gibi ayrılırken söylenen keskin söz.

İngilizce - Türkçe Sözlük

f. üstünden, içinden veya yanından geçmek; geçirmek; gezdirmek, dolaştırmak; geçirmek (zaman); söz vermek; huk. hüküm vermek, intikal etmek, karar vermek; beyan etmek, söylemek (fikir); ileri gitmek, aşmak; boşaltmak, tahliye etmek; kabul ve tasdik

Türkçe Sözlük

(e.). 1. Söylenen sözün, verilen emrin kabûl edildiğini anlatır. 2. (i.). «Pekâlâ» gibi itiraz cümlesinin başına getirilir: Peki, ona ne yaptın?

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. (çoğ -rases) kon. san. dolambaçlı ve uzun sözlerle ifade, dolaylı anlatım. periphrastic s. dolambaçlı olarak ifade edilmiş.

Türkçe Sözlük

(i. F. «pârsenk» ten ki, terazinin eksiğini tamamlamak için bir gözüne konulan taştır). Sözü devam ettirmek üzere laf arasında münasebetli münasebetsiz söylenen ve tekrar olunan «efendim, efendime söyleyeyim, uzatmayalım» gibi tâbirler.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. kişilik, şahsiyet, ferdiyet; şahıs, zat; gen. çoğ. hakaret niteliğinde söz.

Türkçe Sözlük

(i.) (aslı Fars. pîş-keş = öne çekilen). Hediye, ermağan. Peşkeş çekmek = Olmayacak bir şeyi teklif etmek, sözde mükâfatlandırmak.

Türkçe Sözlük

(i. F.). Anlaşma, yemin. Peymân-şiken = Yeminini bozan, sözünde durmayan.

İngilizce - Türkçe Sözlük

f., i., k.dili saçmalamak, boş laf etmek; i. saçma söz, herze .

İngilizce - Türkçe Sözlük

f. düdük çalmak; düdük çalarak kumanda vermek; borularla teçhiz etmek; elbiseyi şeritle süslemek; den. silistre ile çağırmak .pipe down! (argo) sus kes se- sini. I pipe up k.dili söz söylemek.

Türkçe Sözlük

(i. F.). T. Kocamış, yaşlı adam, ihtiyar. Pîr-i fânî = Uek yaşlı ve zayıf ihtiyar. 2. Bir tarikatin kurucusu. 3. Eskiden ssnaftan bir tâifenin mânevî reisi addolunan zat: Hazret-i NÜh gemicilerin, Hallâc-ı Mansûr hallaçların piridir. Pîr ol = Aferin sana mânâsiyle hoşnutluk bildiren bir söz.

Türkçe Sözlük

(i. F. «pirâsten» fiilinden imas. olup sıfat terkibi teşkiline girer). Donatıcı, süsleyen, süsleyici. Belâgat-pîri = Belâgati güzelleştiren, sağlam, güzel söz.

Finansal Terim

(Market Surveillance)

Borsa’da işlem gören menkul kıymetlerde gerçekleşen olağandışı fiyat ve/veya miktar hareketlerinin, sözkonusu borsanın ilgili birimi ve/veya piyasanın yasal düzenleyicisi konumunda olan kurum tarafından, yapay piyasa ve içeriden öğrenenlerin ticareti gibi yasal olmayan aktivitelerin tespit edilebilmesi amacıyla izlenmesi ve incelenmesi.

Finansal Terim

(Marking to the Market)

Vadeli işlem sözleşmesinde pozisyon alındığı tarihten itibaren cari uzlaşma fiyatı ile bir önceki gün piyasada oluşan uzlaşma fiyatı arasındaki farkın, açık pozisyon sahiplerinin hesaplarına yansıtılmasıdır.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. soğuk laf, yavan söz; adilik, bayağılık, tatsızlık. platitudinize f. tatsız laflar söylemek. platitudinous s. souk laftan ibaret.

İngilizce - Türkçe Sözlük

f. rehine koymak; taahhüt etmek, kefalet etmek; ciddi olarak söz vermek veya verdirmek; şerefine içmek. pledger i. yeminli kimse.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. söz, yemin, ant; rehin; taahhüt; şerefine içme; gizli bir örgüte girmeye yeminli kimse. hold in pledge rehin olarak tutmak. put in pledge rehine koymak take . the pledge yemin etmek, söz vermek (özellikle içki içmeme hususunda).

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. gereksiz söz, laf kalabalığı, kelime fazlalığı, haşiv, şisirme.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. gereksiz sözlerle ilgili. pleonastically z. gereksiz sözlerle ifade ederek, lüzumundan fazla şey söyleyerek.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. esnek, eğilip bükülebilir; yumuşak, uysal, söz dinler. pliancy i. esneklik, eğilip bükülebilme.

İngilizce - Türkçe Sözlük

f .teminat vermek, söz vermek. plight one's troth evlenme sözü vermek.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. sivri uç,burun denize uzanan burun;nokta;sivri uçlu şey;noktalama işareti;fonetik alfabediki işaret;gaye,maksat,hedef,bir sözün altında yatan maksat;belirli yer özel bir durum;buhranlı an;birşeyin tam zamanı;kaneviçe;derece (ısı);bazı oyunlarda sayı,pu

Yabancı Kelime

Fr. polémique

1. söz dalaşı, 2. ed. kalem kavgası

1. Karşılıklı söz söyleme, sözle saldırma. 2. Siyaset, bilim, edebiyat vb. alanlarda yapılan karşılıklı sözlü tartışma. 3. ed. Yazılarıyla birbirine sataşma.

Türkçe Sözlük

Görsel sanatlar ve mimarlıkta çok renklilik. Özellikle mimarlık alanında rastlanılan bir sözcüktür. Diğer sanatlarda çok büyük ölçüde kullanıldığından, bunların ürünlerini polikromiyle nitelemek pek gerekli olmaz. Buna karşılık mimarlık alanında polikromi ancak bazı çağlar ve üsluplarda görülür. Örneğin, Antik Yunan mimarlığı polikromiktir. Bugün yüzyılların aşındırması sonucunda doğal renklerine bürünen tapınaklar gibi önemli kamu yapıları, özgün durumlarında renkli bir dış dekorasyona sahiptir.

Türkçe Sözlük

Türkçe`de çok seyrek kullanılan sözcük Fransızca “Pochade” den kaynaklanır. Doğrudan doğruya doğa içinde yapılan renkli yağlı boya küçük resim eskizi anlamındadır.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Kırma, buruşuk. 2. Dikişte iki taraftan biri fazla gerilip diğeri gevşek bırakılmakla hâsıl olan şiş: Pot yapmak. Pot kırmak = Münasebetsiz söz söylemek, istemeyerek birine dokunacak bir söz söylemek. İşi pot gitmek = Ters gitmek.

İngilizce - Türkçe Sözlük

İng. practise f. fiilen icra etmek, yapmak; çalışmak; uygulamak, tatbik etmek; bir meslekte çalışmak; pratik yapmak, egzersiz yapmak, talim etmek; kendini alıştırmak. Practice what you preach. Davranışlarınız sözlerinize uysun. Verdiğiniz telkini k

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. vaiz. preaching i. vaız, va'zetme; öğüt. preach'ment i. vaız; va'zetme; can sıkıcı nasihat, uzun ve sıkıcı sözler.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. başlangıç, mukaddeme, önsöz.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i., f. önsöz, mukaddeme, başlangıç; f. önsöz ile başlamak; kitabın önsözünü yazmak; önsöz yerine geçmek.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. önsöz niteliğindeki, mukaddeme kabilinden.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i., man. tasımda birleşerek bir sonuç meydana getiren her iki önermeden biri, öncül, terim; huk. bir feragatname veya vasiyette söz konusu olan ana madde; çoğ. bina ve müştemilâtı. in these premises bu duruma göre, bu şartlar altında. major premise m

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. huzur, hazır bulunma, varlık; duruş; hayal, görüntü. presence of mind serinkanlılık, soğukkanlılık. in the presence of a large company büyük bir topluluk önünde. saving your presence (eski) hâşa huzurdan, sözüm yabana, sözüm meclisten dışarı, aff

İngilizce - Türkçe Sözlük

İng. pretence i. hile, bahane, hileli söz. false pretenses sahte görünüş, sahte tavır. make a pretense of yapar gibi görünmek, yalandan yapmak. on the slightest pretense en ufak bahane ile.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. bahane, sözde sebep.

İngilizce - Türkçe Sözlük

f. yalan söylemek; kaçamaklı cevap vermek, kaçamaklı sözle aldatmak. prevarica'tion i. yalan. prevaricator i. yalancı kimse.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s., i. vurgu bakımından sonradan gelen kelimeye bağlı (sözcük).

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. mukaddeme, önsöz, giriş, başlangıç; şiir mukaddemesi. proemial s. başlangıca ait.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. sözle hürmetsizlik, ağız bozukluğu, küfür.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. iddia edilen, savlanan; açıklanmış, alenen itiraf edilmiş; sözde.

İngilizce - Türkçe Sözlük

z. iddiaya göre; sözde.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. diploma gerektiren meslek; meslek, sanat, iş kolu; iddia; itiraf; söz; inancın açıklanması.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. ordinaryüs profesör; sözlerle açıklayan veya iddia eden kimse. professorship i. ordinaryüs profesörlük; profesörlük.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. (çoğ, -na) gen. çoğ. başlangıç, önsöz, prolog, ki- taplarda uzun giriş. prolegomenous s. önsöz kabilinden.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. uzun, ayrıntılı; yorucu, baş ağrıtıcı, sıkıcı. prolix'ity, prolixness i. söz uzunluğu. prolixly z. uzun uzadıya, ayrıntılı olarak.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i., f. başlangıç, giriş, önsöz; prolog, piyes girişi; f. önsöz olarak söylemek.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. önsöz olarak yazılmış yazı.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. söz, vaat, taahhüt,vaat edilen şey;ümit verici şey. breach of promise cayma, sözünden dönme; özellikle evlenme vaadini tutmayış. express promise kesin söz. implied promise ima edilen vaat, zımni vaat. keep a promise sözünü tutmak.

İngilizce - Türkçe Sözlük

f. söz vermek, vaat etmek; göstermek; ümit vermek, taahhüt etmek, temin etmek. Promised Land Filistin; vaat edilmiş toprak; cennet, saadet yeri. It promises to be a fine day. Hava iyi olacağa benziyor.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. verilen sözü içine alan; sig. kontrat imzalandıktan sonra yapılacak şeyler hakkındaki (taahhüt). promissory note huk. bono.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s., i. çabuk, acele, hemen olan, hazır; i., tic. vade; sahnede oyuncuya hatırlatılan söz. prompt note vadeli senet. promp'titude, prompt'ness i. çabukluk; tam vaktinde gelme veya yapma; dakikası da- kikasına yapma. prompt'ly z. derhal, çabucak, bir an

Türkçe Sözlük

(i. i.). Herhangi bir düşünceyi yaymak, başkalarını da kendi tarafına katmak için söz, yazı veya başka vasıtalarla geniş halk kitlelerine tesir etme.

Yabancı Kelime

İt. propaganda

yaymaca

Bir öğreti, düşünce veya inancı başkalarına tanıtmak, benimsetmek ve yaymak amacıyla söz, yazı vb. yollarla gerçekleştirilen çalışma.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. peygamber, nebi, resul; bilhassa Allah için söz söyleyen kimse, kâhin, kehanet sahibi. prophetess i. kadın peygamber, nebiye.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i., f., s. düzyazı, nesir; sıkıcı söz veya yazı; f. nesir yazmak; can sıkıcı şekilde konuşmak veya yazmak; s. nesir şeklinde yazılmış; can sıkıcı, alelade.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. (çoğ. -ses) gram. şart cümlesinin şart kısmı; klasik tiyatroda piyesin konusunu anlatan önsöz.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. darbımesel, atasözü; mesel; çoğ., b.h. Süleyman'ın Meselleri kitabı.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. darbımesele ait, darbımesel gibi, atasözü kabilinden; herkesçe bilinen, ünlü, meşhur. proverbially z. herkesçe bilindiği gibi.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. (çoğ. -sos veya -soes) huk. sözleşmeye konulan kayıt, şart.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i., f. (-ned, -ning) kelime oyunu, cinas; f. kelime oyunu yapmak, nükteli söz söylemek.

İngilizce - Türkçe Sözlük

f. noktalamak, cümleleri ayırmak için nokta koymak; üzerinde durmak; nokta gibi arasına girmek (söz).

İngilizce - Türkçe Sözlük

i., argo birisini susturucu veya bastırıcı söz.

İngilizce - Türkçe Sözlük

z., s. güya, sanki; s. gibi, yarım. quasicontract i. sözleşme olmqadan varmış gibi kanunun koyduğu mecburiyet.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i., f. savma cevap; iki manalı söz, kaçamaklı söz; f.kaçamaklı cevap vermek; önemsiz mesele üzerinde durmak; tartışma konusu yapmak.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. alaylı şaka, hazır cevap, nükteli söz; garip hareket; acayip şey.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. işi tamamen terkeden kimse, işten çekilen kimse; sözünden dönen kimse.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. aktarma, aktararak söyleme; aktarılan söz; tic. piyasa, cari fiyat.quotation marks tırnak işareti, ...'' closing quotation kapanış borsa fiyatı.

İngilizce - Türkçe Sözlük

f., i. aktarmak, aktarma yolu ile söylemek, birinin sözünü tekrarlamak; tic. (fiyat) söylemek; piyasa fiyatını söylelemek; matb. tırnak içine almak; i., k.dili aktarılmış söz; tırnak işareti.

Türkçe Sözlük

(i.). Tertipli, muntazam, yolunda, sözünü ve işini bilir: Râbıtalı adam.

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Derece, rütbe, mertebe, kerte: O raddede yoruldum ki, söz söylemeye tâkatim yok. 2. Takribi ölçü veya zaman: Yaşı kırk raddelerindedir (Arapça’daki asıl mânâları: 1. Fayda. 2. Araba oku).

Türkçe Sözlük

(i. L. Fr.) (radiodiffusion sözünün kısaltılmışı). 1. Hertz dalgaları vasıtasıyle, konuşma, haber, konser vesair programlar yayma tekniği. 2. Radyo yayınlarım alıcı cihaz.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Hafif sesli, yumuşak sesli, tatlı sesli, lâtif sözlü kız.

İngilizce - Türkçe Sözlük

f. sövüp saymak. rail at, rail against dil uzatmak, sözle sataşmak, sövüp saymak; dırlanmak.

Türkçe Sözlük

(i. F., Ar. rakam, Fars. zeden = vurmak). 1. Yazılmış, kayıtlı. 2. Sözü edilen, anılan,

Türkçe Sözlük

(ka uzun) (i. A ). Raks eden kadın oyuncu, dansöz.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(A.) [رقاصه] dansöz, çengi.

Türkçe Sözlük

(i. Fr. rendez-vous). Belli bir yerde, belli saatte buluşma, sözleşme. Randevu evi = Gizil fuhuş yapılan yer.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(f.), (i.) ağız kalabalığı etmek, yüksekten atmak, büyük söz söylemek, atıp tutmak; (i.) ağız kalabalığı, abartmalı söz. rant and rave atıp tutmak.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i.) dar ve uzun kılıç, (meç.) rapier thrust meçle vuruş; iğneli söz.

Türkçe Sözlük

(i. Fr.). Sözcü.

Türkçe Sözlük

(RAST) (I. F.) (c. râstân). 1. Doğru, doğru yol. Ar. tarîk-ı müstakıym. 2. Sağ, sağ taraf. 3. Doğru. Sühan-i rast = Doğru söz. 4. mec. Doğruluk, istikamet, hakkaniyet. 5. Doğru adam.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(F.) [راست گو] doğru sözlü.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s.), (i.) çılgın, gözü dönmüş, kudurmuş; (i.) deli saçması, saçma söz. stark raving mad kudurmuş, delirmiş. ravingly (z.) çıIgınca, kudurmuşcasına.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(f.) sözünü geri almak, vaz geçmek, caymak. recanta'tion (i.) sözünü geri alma, dönme, cayma, vaz geçme.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(f.) çekilmek, geri çekilmek; uzaklaşmak; vaz geçmek, sözünden dönmek.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(f.) tanımak, kabul etmek, teslim ve itiraf etmek, itibar etmek; birine söz hakkı vermek; tanımak, bilmek; selâm vermek; takdir etmek. recogniz'able (s.) tanınabilir.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s.) gerekenden fazla olan; fazla sözle ifade edilmiş, ağdalı; (İng.) işinden çıkarılan. redundantly (z.) gerekenden fazla olarak; ağdalı olarak.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i.) kastedilen nesne veya kavram, bir söz veya sembol ile ima edilen şey.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(A.) [ رکاکت] kekemelik. 2.söz kusuru.

Yabancı Kelime

Fr. reconstruction

yeniden kurma

1. Sit alanlarında yıkılmış binaların aslına uygun olarak yeniden yapılması. 2. Yeniden tasarlayarak biçimlendirme. 3. dil b. Bir sözün ilk biçiminin nasıl olabileceğini dil kurallarına göre kurgulama.

İngilizce - Türkçe Sözlük

f., i. söylemek, demek; dikkat edip görmek; i. işaret; söz; dikkat etme, görme, mülâhaza; mütalâa.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i., f., Fr. buluşma, buluşma yeri, randevu; f. sözleşip buluşmak.

İngilizce - Türkçe Sözlük

f. iskambilde oyun kuralına aykırı hareket etmek; sözünü geri almak.

Türkçe Sözlük

(I. F-). 1. Rengi olan, parlak renkli. 2. mec. Güzel, süslü. 3. Süslü (şiir, söz): Bir mısra-ı rengîn.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. hazırcevap sözlerle dolu konuşma.

Türkçe Sözlük

(RESM) (I. A.) (c. rüsûm). 1. Yazma, çizme. 2. Eser, nişan, alâmet: Resmi kalmış. 3. Şekil, suret: Gül resmi. 4. Tertip, plan, taslak: Yapılacak mektebin resmini çizmek. 5. Elle yapılan tasvir: Rafael’ln yaptığı resimler meşhurdur. 6. Tasvir yapmak san’atı: Resim öğreniyor. 7. Fotoğraf: Resmimi aldıracağım. S. Tarz, tertip, usûl: Bu resimde yapılır. 9. Adet, tavır: Feleğin resmi böyledir! 10. Alay, tören: Askerin geçit resmi (bu mânâ ile cem’i yerine «merâslm» kullanılır). 11. Devletçe ve devlet namına edilen hareket ve söylenilen söz: Resmin dışında bir İş. 12. Vergi, bir maldan hazinenin aldığı hisse, teklif, bac: Gümrük resmi, uuz resmi (bu mânâ ile cem’i «rüsûm» un cem’i olarak «rüsûmât da kullanılır). Resm-i selim = 1. Askerin kumandana ve devlet büyüklerine yaptığı tören. 2. Bir geminin diğerine karşı yaptığı saygı gösterisi. Resm-I geçit (yanlış bir terkiptir) = Askeri birliklerin törenle geçmesi. Resm-1 kabûl = Kabûl resmi, resepsiyon. Resm-I küşâd = Açılış merasimi.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (mü. resmiyye). 1. Devlet tarafından veya devlet namına olan: Resmi ilân. 2. Alayla ve törenle yapılan: Resmi bir karşılama. 3. Adet yerini bulsun diye yapılıp aslında samimi olmayan: Resmi bir söz söyledi. Hendese-i resmiyye = Düzlem geometri, zıddı: Hendese-I mücesseme.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. Kitabı Mukaddes okunduktan sonra cevap yerine söylenilen sözler; mim. bir kemerin ağırlığını karşılamak amacı ile duvar içine konan yarım direk veya sütun.

Türkçe Sözlük

(i. Fr.). Aslına uygun şekilde tamir (eski eserlerin tamiri söz konusu olunca kullanılır).

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Erkek İsmi) - Bir kimsenin sözünü başka bir kimseye tebliğ eden kişi. Elçi, Allah elçisi peygamb(Erkek İsmi) Yeni bir kitap ve şeriatle gönderilen peygamb(Erkek İsmi)

İngilizce - Türkçe Sözlük

f., i. isnada veya siteme karşı isnat veya sitemle cevap vermek; sert cevap vermek; karşılık vermek; i. karşılık, cevap; kötü sözü sahibine iade etme, mukabele. the retort courteous nezaketle verilen aksi cevap.

İngilizce - Türkçe Sözlük

f. geri çekmek; sözünü geri almak. retractable s. geri alınabilir. retractation i. sözünü geri alma; cayma, sözünden dönme. retraction i. geri çekme veya çekilme; sözünü geri alma. retrac- tile s. geriye veya içeriye çekilebilir. retractive s. geri çe

İngilizce - Türkçe Sözlük

f., i. geri almak, hükümsüz kılmak, feshetmek, iptal etmek; sözünü geri almak; (iskambil) kurallara aykırı olarak aynı renkten kâğıt oynamamak; i., (iskambil) aynı renkten kağıt oynamayış.

Türkçe Sözlük

(RE’Y) (i. A.) (c. Arâ). I. Görme, görüş. Ar. nazar, müşahede, Re’yö’l-ayn = Kendi gözüyle görerek. 2. Fikir, mütalâa, bir iş hakkında düşünme neticesi olarak söylenilen söz, çare ve tedbir. Rey vermek = Mütalâa söylemek, fikrini bildirmek. 3. Oy. İttifik-i Arâ, ittihâd-ı İri = Oyların birliği. Rey-i İri = Oyların çoğunluğu.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. güzel söz söylemeye ait; güzel söz söyleme sanatına ait. rhetorical question cevabı beklenilmeyen ve etkili olsun diye kullanılan soru. rhetorically z. belâgat ilmine göre, belâgatli olarak.

İngilizce - Türkçe Sözlük

f.(rang, rung) i.çalınmak, ses vermek; çınlak; zili çalmak; çalkanmak (şöhret ile); tesir etmek (söz); çalmak; çılatmak; çan ile ilân etmek; ses çıarmak; i.çan sesi; çınama sesi; ahenk; akis.ring down tiyatro perdeyi indir işareti vermek; bir şeye son

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Elçilik. 2. Peygamberlik. 3. (hukuk). Mes’uliyeti yüklenmekslzin birinin sözünü diğerine bildirme, iletme.

Türkçe Sözlük

(I. A.) (c. rivâyât). 1. Bir haber, söz anlatma, hikâye: Birtakım haberler rivâyet etti. 2. Nakil ve rivayet olunan hikâye ve haber, halk ağzına düşen söz: Bir rivâyet işittim.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i., s., f. kuru laf, boş yere övünme, büyük söz; s., nad. övüngen, kuru lafçı; f. büyuksöylemek,övünmek, atmak.

Finansal Terim

(Pre-emptive Right)

Ortaklıkların bedelli sermaye artırımlarına mevcut ortakların öncelikle katılma hakkıdır. Sözkonusu hak, hisse senedine bağlı “Yeni Pay Alma Kuponları” karşılığında ve ayrıca hisse senedi ibrazına gerek kalmaksızın kullandırılır.

Finansal Terim

(Rights Coupon Market)

Hisse senetleri Borsa’da işlem gören şirketlerin nakdi sermaye artışı yapmak üzere belirledikleri rüçhan hakkı kullanma süresi içinde sözkonusu hisse senedi üzerinde bulunan yeni pay alma kuponunun alınıp satılabilmesi için, Borsa’ca belirlenecek süre içinde açılan pazardır.

Türkçe Sözlük

(I. A.). 1. Geri dönme, avdet, ric’at. 2. Cayma, sözünden dönme, sözünü geri alma.

Türkçe Sözlük

(i. A. «seblt, sübût» tan if.) (mü. slblte) (c. sevlblt). 1. Yerinde duran, hareket etmeyen, yeril: Değirmenin alt taşı sâblttir, ben fikrimde slbittim. 2. Gerçekleşmiş, ispatlanmış, müsbet, muhakkak, zan ve vehim üzerine kurulmayan: Bu gerçek, İlmen sâbit oldu. 3. Gökyüzünde hareket etmez gibi görünen yıldız: Nücüm-l slbite (slbit yıldızlar). Slbit-kadem = Sebatlı, dönek olmayan: Verdiği sözde slbit-kadem kaldı.

Türkçe Sözlük

(i.). Sapmış, doğru yolu faşırmış, sapık. Abuk-sabuk = Saçma sapan, altı üstüne uymaz (söz), hezeyln: Abuk-sabuk söylemeye başladı.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Dağılmış, serpilmiş, dağınık. 2. Düzgün olmayan, perişan. Açık saçık = Elbisesinden her tarafı görünen (kadın) (veya) müstehcen sözler konuşma.

Türkçe Sözlük

(I.). 1. Saçmak İşi.’ 2. Av için tüfeğe doldurulan küçücük kurşun taneleri kl, tüfek atıldığı zaman saçılıp birden birkaç kuş vurabilir. 3. Çevresinde ağırlık vermek İçin kurşun taneleri bağlı bulunan daire şeklinde balık eğı. 4. Münasebetsiz, perişan, mânâsız ve ehemmiyetsiz söz: Söylediği saçmadır. Saçma sapan = Boş söz, ehemmiyetsiz şey veya İş.

Türkçe Sözlük

(f.). Dağıtmak, serpmek: Tohum, su, kıvılcım saçmak. Atef saçmak = Tüfek ve topla mermi yağdırmak ve mec. Pek fazla hiddet etmek, hiddetle sert sözler söylemek. Para saçmak = Bir şey uğrunda çok para harcamak. Gözyazı saçmak = Bir acı dolayısıyle çok ağlamak.

Türkçe Sözlük

(f.). Saçma sapan söylemek, boş söz etmek, münasebetsiz sözler söylemek, hezeyân etmek.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(A.) [صادق القول] doğru sözlü.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(A.) [سفسطه] doğru olmadığı halde doğru gibi gösterilen düşünce veya söz.

Türkçe Sözlük

(I.). 1. Hastalığı ve sakatlığı olmayan: Sağlam adam. 2. Her tarafı doğru ve kusursuz, kırık ve bozuk olmayan, bütün, tam: Sağlam sandalya, sağlam saat. 3. Doğru, gerçek, sahih: Sağlam söz, sağlam haber. 4. Güvenilebilir, emin: Sağlam bir adamla göndermeli. 5. Metin, müstahkem, kuvvetli: Sağlam bina, sağlam kale. 6. Dayanıklı, metanetli, çürük ve gevşek olmayan: Sağlam vücut, sağlam toprak, sağlam ağaç, sağlam iş. 7. Sıhhata yarar, dokunmaz: Garantiye almak, sağlam hava. Sağlam kazığa bağlamak = Temin etmek, (denizcilik) Sağlam rüzgâr = Değişmeyen ve daima aynı şiddette esen rüzgâr.

Türkçe Sözlük

(SAHİB) (i. A. «sahb» dan if.) (mü. sâhibe) (c. ashâb). Bir mal, mülk vs.’nin mâliki: Ev sahibi, bu koyunların sahibi kimdir? 2. Sahiplik sıfatı taşıyan. 3. Bir şeyi temsil eden: İmtiyaz sahibi. 4. Bir şeyi yapıp vücuda getiren. Fâil, müellif: Gülistân sahibi Şeyh SAdî. 5. Koruyan, himaye eden. Bir kimseye sahip çıkmak = Himaye etmek, tarafını tutmak. Sahip çıkmak = Sahibi olduğunu iddia etmek. Sihib-i hâne = Bir evin efendisi, ev sahibi. Sâhibe-i hâne = Evin hanımı. Söz sahibi = Nüfuzlu, sözü geçer. Tabiat sahibi = Zevk sahibi. Sâhib-kırân = Cihangir.

Türkçe Sözlük

(i. A. c.). Şahsa ait sözler veya işler, bir insanın yalnız şahsını ilgilendirmesi icab eden taraflarına yöneltilmiş sözler.