Türkçe Resimli Sözlük | Türkçe Resimli Sözlük ne demek? | Türkçe Resimli Sözlük anlamı nedir?

Türkçe Resimli Sözlük | Anlamı Nedir?


Aradığınız kelime: turkce resimli sozluk

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Büyük kızkardeş («ağabey» in müennesi hükmündedir. Anadolu’da «bacı» ve şark Türkçesinde «aba» derler), 2. Osmanlı sarayında daire eskisi, kalfa.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Anahtar, (Anahtar Rumca olup, asıl Türkçesi açar’dır).

Türkçe Sözlük

(i.) (aslında «at» olup, hâlâ Doğu Türkçesinde böyle kullanılır). 1. İsim, nam: Adın nedir? 2. Şöhret, şan. Adı çıkmak : İştihar etmek, şöhret kazanmak. 3. İtibar, haysiyet. Adını anmak: Zikr etmek. Adını anmamak: Kale almamak. Adı batmak: Unutulmak, kale alınmaz olmak. Adı belirsiz: Adı meçhul, hakkında bir şey bilinmiyen. Adı bozulmak: Şöhret ve itibarına halel gelmek. Adı çıkmak Duyulmak, kötü şöhret kazanmak. Ad, şan: Şöhret ve itibar. Ad takmak: Lakap koymak, lakap vermek. Ad komak: İsim koymak, tesmiye etmek. Ad vermek: Birinin ismini söyleyip haber vermek. Adı var: İsmi var cismi yok; kâzib (yalancı) şöhret sahibidir.

Türkçe Sözlük

(i.). Türkçe «ağa» sözünün Arapça çokluğu. Ağalar.

Türkçe Sözlük

(i.). (Aslı Türkçe olup, Farsça’ya dahi geçmiştir). Hayvanların barındırıldığı dam, Istabl. Mîrâhûr = Hükümdar hayvanlarının idaresine memur adam, Istabl-ı Amire müdürü. Has Ahûr = Hükümdarın hayvanlarına mahsus ahır ve bu ahırın memurlarının ikametine mahsus idare, Istabl-ı Amire.

Türkçe Sözlük

(i.), (bk.) ahır. (Asıl Türkçe olup, Farsça’ya da geçmiştir). Hayvanlar yatırılan dam. Mirâhûr = Hükümdar hayvanlarının idaresine memur adam, Istabl-ı Amire müdürü. Has Ahur = Hükümdarın ‘hayvanlarına mahsus ahır ve bu ahır memurlarının ikametine mahsus İdare, Istabkı Amire.

Türkçe Sözlük

(A. Türkçe). —Mukavele, muahede, ittifak, içtima gibi bağlaşma veya toplaşma mânâsı taşıyan Arapça kelimelerle — Yapmak.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Koyu ve parlak pembe: Al çuha, al yanak. 2. Kızıla yakın duru: Al at. Al yanak = Yanağı kırmızı. (Palabıyık ve gagaburun gibi, Türkçe kaidesine muhaliftir), (i.) Parlak kırmızı renk: Ona al yakışmaz. Allı pullu. 2. Ekser loğusalara Arız olan bir nevi yılancık hastalığı: Al bastı. 3. Kadınların yüze sürdükleri pembe düzgün.

Türkçe Sözlük

(i.A.) (c. alâmât, alâim). 1. Nişan, işaret, bilgilik: Müşterek sürülerde herkesin hayvanları alâmetlerinden belli olur. Hudutta alâmet çakarlar. O madalya, sahiplerine bir iftihar alâmeti olmak için verilir. Ta çocukluğunda, zekâ alâmetleri yüzünde görülürdü. 2. Eser, iz, emare: Oranın ordugâh bulunmuş olduğuna hiç bir alâmet görmedik. Ninova ve Babil şehirlerinin nihayet alâmetleri açığa çıkarıldı. Hırsızın hariçten girmiş olduğunu gösterir birçok alâmetler ele geçirdik. O, ihtiyarlıkta dahi yüzünde güzellik alâmetleri taşıyordu. 3. Remz, işaret : Zeytin ağacı dalı, eskiden beri sulh alâmeti kabul olunagelmiştir. Alâmet-i fârika = Bir şahsıh veya |eyin diğerlerinden ayrılması için kullanılan belirli işaret : Başçavuşların alâmet-i fârikası vardır. Her hastalığın bir veya birkaç alâmet-i fârikası vardır. Alâmet-i fârika nizamnamesi = İmal edilen nesnelerin biribirinden ayrılması ve taklide meydan verilmemesi için, sahibinin arzusuyla tescil olunan alâmete mahsus kanunî hükümler, tıp. Alâmet-i maraz = Her hastalığın kendine mahsus olan hali, Fr. phenomene. Alâim-i semâ = Eleğim sağma, (Türkçe tâbirinden galat olup, her şeyi Arapça’ya veya Farsça’ya tatbik etmek merakında bulunanlarımızın icadıdır).

Türkçe Sözlük

(i.) (eski Türkçe’de yer, toprak demek olan «al» dan yahut «alt» tan;. 1. Yüksek karşılığı, aşağı, pes. 2. Boyu kısa, kısır, (mec.) 1. Karakteri ve nesli aşağı, kötü huylu, zelil, dûn. 2. Hasis, pinti, cimri. 3. Korkak, nâmerd. Alçak gönüllü = Mütevazı, kibirsiz. Alçaktan görüşmek = Kibir etmemek, tevazu göstermek. Yalımı alçak = Kibri olmayan, tevazu sahibi.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Hile ve hud’a ile kandırmak, iğfal etmek. 2. Oyun etmek, dolandırmak. 3. Yalan söylemek, aslı olmayan şeyi olmuş ve doğru gibi göstermek. 4. Sözünde durmamak, vaat ve taahhüdünü tutmamak. (eski Türkçe’de ve Çağatayca da «aldamak» fiili vardır. Bizce terkedilmiştir, yerini bu kelime tutmuştur).

Türkçe Sözlük

(e. A.) (Türkçe’de hemze medle okunur). 1. Lâkin, ancak, şu kadar var ki: Bilir ama söylemez. 2. Kaldı ki, gelelim, gelince: Ama o râzı olmayacakmış, kendi bileceği iştir («ki» ilâvesiyle pek Acemâne bir şive alır). 3. Şaşkınlık ve büyüklük ifade eden edat: Amma yaptın, amma yazı, ama ne yazı, amma ses ha, amma da ses, amma baad Kitap ve nutukta duadan sonra maksada girişileceği vakit iradı mutad bir tâbir.

Türkçe Sözlük

(i. A. c.) (m. Amil) (lisanımızda bu mânâ ile kullanılmaz. Türkçe’de müfret gibi de kullanılır). İşçi, rençber, ırgat, gündelikle ağır iş ve hizmetlerde bulunan adam: Amelenin geçiminin temini düşünülecek iştir. Bir amele bulmalı. Çiftliğini ameleye işletiyor.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Babanın kızkardeşi, dilimizde bunun yerine sehven hala sözünü kullanıyoruz. Halbuki hala, teyze demektir, asıl Türkçesi çiçe’dir. Bu terkedilmiş kelimenin canlandırılması böyle yanlış bir Arapça kelimenin kullanılmasından elbette hayırlıdır.

Türkçe Sözlük

İğreti dediğimiz kelimenin doğrusu olmak üzere icat olunmuş fâhiş galat bir kelime olup zaten «iğreti» halis ve fasih bir Türkçe olduğundan, bu garip icada hâcet yoktur.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Arnavut cinsiyeti ve bu cinsiyete mensubiyet: Arnavutluğunu inkâr etmiyor. 2. Arnavutlar’la meskûn memleket, Rumeli’nin batı ciheti: Osmanlı devrinde Kosova, Işkodra, Manastır, Yanya vilâyetleri. Şimdi müstakil bir devletin Türkçe’deki adı.

Türkçe Sözlük

(i.) (Hafifletilmişi «arpa»). 1. Şaman Türkleri’nin din büyüklerinin hastalara okuduğu afsun, sihir. 2. Yılanı kovuğundan çıkarmak için veya zehirinin tesirini gidermek için okudukları afsun. (Doğu Türkçesi’nde afsun etmek, mânâsiyle «arpalmak» fiili dahi kullanılır).

Türkçe Sözlük

(i. Fr. archiduc). Habsburg (Avusturya Macaristan) imparatorluk hanedanı prenslerine verilen unvan. «Büyük duka» demektir. Türkçe’de «arşidüke» da denmiştir.

Türkçe Sözlük

(f.). (eski Türkçe). Acele etmek, davranmak. Aşıkdırmak: Tâcil etmek. (Çağatayca: Aşukmak, aşukturmak kullanılır).

Türkçe Sözlük

(i.) (eski ve Doğu Türkçesi’nde alt. Ar. taht, Fars. zîr demek olan «ast» tan). 1. Esvapta yüzü teşkil eden kumaşın altına yani içine kaplanan bez vesaire: Astarı yüzünden pahalı. 2. Sıva ve boya vesaire altına geçirilen kaba kat.

Türkçe Sözlük

(i. F. aslı Süryânîce olup, Farsça’sı «Azer» ve Türkçe’si «od» dur). 1. Odun vesairenin yanmasından hasıl olan hal ve madde, od, nâr. 2. Hararet, kızgınlık: Ateş bastı; sıtmanın ateşi inmedi. 3. Gazap, hiddet, şiddet. 4. Hayvanın çevik, hareketli ve pek canlı ve oynak olması. Ateşli silâhların birden boşanması: Nöbet ateşi; ateş talimi. 6. Yangın, Ar. harik. Ateş almak = Tutuşmak; birdenbire hiddetlenmek. Ateş etmek = Tüfek veya tabanca boşaltmak. Ateş bahasına = Pek pahalı. Ateş püskürmek = Fazla öfkelenmek. Ateş kayığı = Yangın için tulumbayı taşımıya mahsus büyük kayık ve o şekil ve büyüklükte kayık. Ateş vermek = Yakmak, tutuşturmak. Ateşe vermek = Yakmak, ihraç etmek, bir işe fesat karıştırmak.

Türkçe Sözlük

(i. Y.). Evin veya bir dairenin etrafında duvar veya çitle çevrili yer. Havlu. (Arapça «havi» ve Türkçe «ağıl» ile benzerliği tesadüfî olmak lâzım gelir).

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. İnsan bedeninde görünmesi ve gösterilmesi ayıp sayılan ve dinde haram olup, namazda örtülmesi şart olan yerler: Bacağın avret olduğuna dair hadîs-i şerîf vardır. 2. Türkçe (halk dilinde avrat) karı, kadın: Er ve avret. 3. Karı, zevce: Avreti öldü. (Bu son iki mânâsı İle edebî dilde kullanılmaması icabeder).

Türkçe Sözlük

(i. F. Türkçe «ayak» tan). Ayaklı kadeh, piyale.

Türkçe Sözlük

(i. F. Türkçe «ayak» tan). Ayaklı kadeh, piyale.

Türkçe Sözlük

(f.). Ayırıp dağıtmak, akıtıp dağıtmak, perişan etmek: Ey Hudâ, sen doğru yoldan ayırmagıl( Eski Türkçe)-

Türkçe Sözlük

(i.). Eski Türkçe alfabenin yirmi birinci harfi olup, boğazdan olan mahreci sâmî dillere mahsus olmakla, dilimizde yalnız Arapça’dan gelen kelimelerde bulunur. Elifbânın asıl tertibinde ebced sırasında on altıncı harftir. Asıl eski şekli bir daire ve halkadan ibaret olmakla SAmî dillerde göz demek olan bu isimle adlandırılmıştır. Ebced hesabında değeri 70’ tir. Arapça olmayan araba, Aleksandr gibi kelimeleri a yerine ayn ile yazmak yanlıştır.

İsimler ve Anlamları

(Tür.) (Erkek İsmi) - Ay gibi (Eski Türkçede tek/teg olarak kullanılmıştır).

Türkçe Sözlük

(Aslı: azl) (i. A.). Bir memuru memuriyetinden çıkarma, izin verme: Azlettiler, azloldu. Türkçe’de mâzûl (Azledilmiş) mânâsiyle sıfat gibi de kullanılır: Bana, bugünden itibaren azilsin dediler.

Türkçe Sözlük

(i.). Türkçe alfabenin ikinci harfidir. Ar. bâ. Sâmî dillerinde «beyt = ev» şeklinde gelişmiştir. Tarih olarak Hicrî takvimde Receb ayını gösterir. Ebced hesabında, yani sayıların rakam gibi kullanılmasında 2’yi gösterir. Arapça’da müennes olup, bir noktalı olmak münasebetiyle bâ-yı muvahhide ve noktası altından olduğu için bâ-yı tahtâniyye de denilir.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. Ebvâb). 1. Kapı, giriş, medhal: Bâb-ı merhamet (merhamet kapısı) açıktır. Minel-bâb ilel-mihrâb = Kapıdan mihraba kadar, cümlesi, hepsi, tamamı. 2. Dergâh, derbâr, umumî merci, başvurma yeri olan büyük kapı: Bâb-ı devlet = Devlet kapısı; herkesin başı bu bâba bağlıdır. 3. Büyük daire, kapı: Bâb-ı Ali = Sadrazamlık ve dîvân-ı hümâyûn ile dahiliye ve hariciye nezaretlerini ve şûrây-ı devleti havi yüksek daire. Paşa kapısı = Sadrâzam dairesi. Bâb-ı meşihat, Bâb-ı fetvâ = Meşîhat-ı Islâmiye (şeyhülislâmlık) dairesi, şeyhülislâm kapısı. Bâb-ı seraskeri = Askerî daire, serasker kapısı (millî savunma bakanlığı, harbiye nezareti). 4. Bir kitabın bölündüğü kısımların beheri, ki taksimatın en büyüğü olup, ekseriya her bâb birkaç fasla ayrılır: Bâb-ı evvel, bâb-ı sânî = Birinci bâb, ikinci bâb. 5. Arapça fiil tasnif şekillerinin beheri: Birinci, dördüncü bâb; ef’Al, tef’il, istif Al bâbları. 6. Husus, madde, keyfiyet: Ol bâbda = O hususta; bu bâbda malûmatım yoktur. O bâb-ı Ahar = O başka iş. 7. Geçit, boğaz, derbent (Bu mânâ ile Türkçe’de çok kullanılmaz, yalnız bazı has isimlerde bulunur): Bâb-ül-ebvâb = Şirvan’daki derbent. Bâb-ül-mendeb = Kızıldeniz’in güneyindeki boğaz. Bâb-üzzekkak = Cebel-i TArik Boğazı. Bâb-üsSaâde’t iş şerife = Harem-i Hümâyûn. Bâb-üs-Saâdet-iş-Şerife Ağası = Kızlar Ağası, Başağa. Bâb-ı Hümâyûn = Topkapı Sarayı’nın büyüft ve resmî kapısı. Gerek bâb ve gerek kapı isimleri bu mânâ ile kullanıldığından, ikisini de bu mânâ ile kullanmak, meselâ: Bâb-ı Seraskeri kapısı demek hata ise de, bâb bu mânâ ile ve kapı ise lügat mânâsında kullanılarak, «BAb-ı Seraskerî» denilen dairenin kapısı mânâsiyle «BAb-ı Seraskerî kapısında duran nöbetçi» denilirse, bu tâbirde hata görmek hatadır.

Türkçe Sözlük

(i. F. «bâdâm» dan. Asıl Türkistan’da badem yetişmediğinden ve Ahenge de uymadığından, Türkçe asıllı addolunamaz). İçi ve pek taze iken kabuğu dahi yenen ve yağı çıkarılan maruf meyve ki, başlıca üç çeşit olup kolay kırılanına diş yahut sakız, sertine taş bademi ve acıca olup kurabiyesi ve sabunu yapılan cinsine de acıbadem denir. Badem gibi uzunlamasına: Badem göz, tırnak. Bademağacı = Bu meyveyi veren ağaç ki mutedil iklimlerin ağaçlarındandır. Badem ezmesi = Ezilmiş bademli şekerleme. Bademiçi = Bu meyvenin içi. Badem parmak = Başparmak. Badem helvası = Bademle yapılmış helva. Badem sübyesi — Soyulup ezilmiş bademin suyu ki süt gibi olup şerbet yerine içilir. Badem kürk Badem = Tilki paçası. Bademyağı = Bademden çıkarılan yağ.

Türkçe Sözlük

(i. F.) (c. bahadırân) (Türkçe’de dahi buğadur ve batur kullanılıp ikisi arasındaki münasebet açık ise de, hangisinin hangisinden çıktığını kestiremedik). Yiğit, cesur, kahraman, batır.

Türkçe Sözlük

(i. F.) («bağçe» yazmamalı). Bahçe, küçük bağ, küçük ravza ve bostan. (Bu mânâ ile Türkçe’de kullanılmayıp Farsça bağ yerine geçer.) Çiçek ve meyve veren veya vermeyen ağaçlar ve sebze vesaireyi havi ve ekseriya eve bitişik yer, ravza, bağ, firdevs, bostan: Çiçek bahçesi, sebze bahçesi. Hayvanat bahçesi = Müze çeşidinden olarak çeşitli hayvanlardan birer, ikişer numune bulunan bahçe. Nebatat bahçesi = Numune olmak üzere çeşitli bitkileri havi bahçe. Memleket bahçesi = Ahalinin gezmesine mahsus, belediyeye ait süslü ve ferahlık verici umumî bahçe.

Türkçe Sözlük

(i. F. bâr = yük, giriften = tutmak, kaldırmak) (zooloji). Yük tutucu, yük kaldıran, yük taşıyan (hayvanlara, hamallara, araba ve gemi gibi şeylere) denir. (Türkçe telaffuzu beygir). Enenmiş at, esb, fers (gerek yük, gerek binek ve koşum hayvanı olabilir), (bk.) Beygir.

Türkçe Sözlük

(i. A. «batâlet» den imüb.). 1. Hükümsüz, hükümden sâkıt, boş: Battal evrak. 2. İşlemez, muattal: Battal bir değirmen. 3. Kolay kullanılamıyacak kadar büyük, hantal: Battal küp. (Bu mânâ Türkçe’ye mahsustur. Kahraman ve bahadır mânâsiyle dilimizde kullanılmaz). Bir işe müteallik hükümsüz evrak: Battalda hıfzetmek, saklamak, battal etmek, battal çekmek (yani üstüne battal kelimesini yazmak): Hükümsüz bırakmak, hükümsüz evraka katmak. Battal kâğıt = Son devir Osmanlı tarihinde 57 X 82 sm. eb’adında basılı kâğıt.

Türkçe Sözlük

(i.). Musikide senkop’un Türkçe’si. Kuvvetli zamanın zayıf zaman hâline gelmesi.

Türkçe Sözlük

(i.) (Türkçe bayrak, Farsça dâşten: Tutmak. Yanlış mürekkep kelime. Doğrusu alem-dâr). 1. Askerde bayrağı taşıyan er veya çavuş veya subay. 2. Cengâver ve harbe giden bir kabilenin reisi: İşkodra Malisorları’nın bayraktarları.

Türkçe Sözlük

(Arapça bâ) (i.). Türkçe alfabenin ikinci harfi. Dudak ünsüzlerinin süreksiz ve yumuşağı. Sâmî dillerde bu mânâya (ev mânâsına) delâlet eden «bet» yani «beyt» ismiyle adlandırılmıştır. Tarih yerinde Receb ayına alâmettir. Ebced hesabında, 2 adedine delâlet eder. Arapça’da müennes olup, bir noktalı olmak münasebetiyle «bâ-i muvahhide» ve noktası altında olduğu için «bâ-i tahtâniyye» de denilir. (bk.) B.

Türkçe Sözlük

(e. F.). -e, -ye, -ile, -için: Destbe-dest, yed-be-yed = Elden ele. Sâat-besâat = Saattan saata. Mâh-be-mâh = Aydan aya. Tâ-be-sabâh = Sabaha dek. Behakk-ı Hudâ = Allah hakkı için. Be-kavl-i filân = Filânın sözünce. (Gün-be-gün gibi Türkçe kelimelere katılması büyük hatâdır. Günden güne demeli).

Türkçe Sözlük

(i. F.). Kaplana benzer ve ondan büyük ve pek yırtıcı bir canavar ki, Hindistan’da ve Afrika’da bulunur. Postu pul pul olup, güzel pösteki olur. Türkçe’de «bâbur» veya «babur» denir. Erkek adıdır.

Türkçe Sözlük

(i.) (Eski Türkçe). Akran, küfüv, muadil, eşit. Hacı Bektaş tuzu: Hacı Bektaş Velî türbesi civarlarında çıkan berrak ve billûrî bir cins kaya tuzu.

Türkçe Sözlük

(i. F. ber = yükseltme edatı, bâd = hava). 1. Havaya uçmuş gibi perişan. 2. Harap, viran, telef olmuş. Türkçe. 1. Pis, kirli: Berbat adam. Üstünü başını berbat etti. 2. Kötü, fena.

Türkçe Sözlük

(i. A. «berk» dan imüb.). 1. Pek parlak. 2. Bulanık olmayan, durulmuş, saf: Berrak su. Bulutsuz, açık: Berrak hava (bu ikinci mânâ Türkçe’ye mahsustur).

Türkçe Sözlük

(i. A. «berr» den imüb.). 1. Sahra ve kıra mensup ve müteallik, yabanî. 2. Haricî, zahirî. 3. Din emirlerine uymayan. (Bu üçüncü mânâ Türkçe’ye mahsustur).

Türkçe Sözlük

(e.). Be ile başlayan bazı Türkçe sıfatların başına gelip mübalağa ve kuvvetlendirme gösterir: Besbelli.

Türkçe Sözlük

(i.) (Eski Türkçe’de sallamak demek olan «bişmek» den). Küçük çocukları yatırıp sallayarak uyuttukları maruf kerevit. Ar. mehd, Fars. gehvâre. Ecel beşiği = Tehlikeli ve boşluktaki iskele vesaire.

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Aklık, sefîdlik, beyazlık: Gözün, yumurtanın beyazı. 2. Müsveddenin temize çekilmesi: Beyaz etmek, beyaza çekmek: Osm. tebyîz etmek. Türkçesi: Ak, Ar. abyaz, Fars. sefîd: Beyaz kâğıt, çiçek.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Erkek İsmi) - Ebu Yezid, Yezid’in babası, kısaltılmıştır. - Arapça’dan Türkçeleşmiş.

İsimler ve Anlamları

(Tür.) (Erkek İsmi) 1.Beyoğlu. 2.Soylu kimse. - Farsça’dan birleşik isim olarak Türkçeleştirilmiştir.

Türkçe Sözlük

(BÜBER) (i. Hindce’den gelir). Hind’den ve o cihetteki adalardan gelen yakıcı bir habbe ki tozu yemeğe konur. Ar. fülfüt. Kara biber dahi denilir. Asıl Türkçesi ısıot. Kırmızı biber = Arnavut biberi. Yeşil biber = Bunun tazesi. Tuz biber = Baharat, mec. Lezzet.

Türkçe Sözlük

(i. A. F.). Tütsü yakmaya mahsus kap («dân». Farsça’da zarf edatı olduğundan, yine bu mânâda olan Türkçe «lık» edatının ilâvesiyle buhurdanlık demek galattır).

Türkçe Sözlük

(i. A.) (Türkçe ve Farsça’da da kullanılır). Nisan ve mayısta erkeği güzel bir sesle öten maruf kuş. Fars. andelîb, hezâr: Bülbül ötüyor: Bülbül gibi hoş nağmeler ile terennüm ediyor. (GÜyâ güle sevgisi ve dikenden cefa görmesiyle, eski şairlerimize sermaye olmuş ise de, bülbül gülden değil asıl dikenden ve dikenli çalılıklardan hoşlanır). Bokluca bülbül = Bülbüle benzer küçük bir kuş. Çeşm-i bülbül = Renkli ve işlemeli şişe vs. XIX. asırda İstanbul’da yapılmışları çok değerlidir.

Türkçe Sözlük

(i.). Eski Türkçe’de: 1. Heykel, put. Ar. sanem, Fars. büt. 2. Put hâne, Fars. nigâr hâne.

Türkçe Sözlük

(i. Türkçe «buruşmak» tan). Dil buruşturan şarap.

Türkçe Sözlük

(i. F. «çâbük» ten. Daha doğrusu Farsça’sı bu Türkçe kelimeden alınmıştır). Hızlı, tez, aceleli, hafif: Eli, eline çabuk, ayağına çabuk. Çabuk olun, çabuk davranın, geç kalmayın. Süratle. Ar. aceleten: Çabuk gel. Çabuk’ çabuk = Acele ile. Çarçabuk ss Pek süratle, derhal.

Türkçe Sözlük

(i.) (eski Türkçe’de «çaçmak» yayılmak ve koşmak demektir). Gemici. Acıçaça = Yenilmeyen bir cins küçük balık.

Türkçe Sözlük

(hi.). Cengiz Han’ın oğlu Çağatay Han’ın ismine nisbetle Maverâünnehr taraflarında oturan Doğu Türkleri’ ne ve edebî dil olarak kullandıkları Doğu Türkçesi’ne verilen isimdir: Çağatay kavmi. Çağatay lehçesi. Bugünkü Türkistan Türkleri ve lehçeleri için kullanılmaz.

Türkçe Sözlük

(hi.). Çağatay kavmine mensup veya lâyık olan: Çağatayca lisan, Adet. Çağatay kavmi tarz ve usûlünde veya dilinde: Çağatayca muamele ediyor, Çağatayca konuşuyorlar. Çağatay lisanı. Doğu Türkçesi: Çağatayca Uygurca’nın devamıdır.

Türkçe Sözlük

(i.). Açılıp kapanan ve tırnak, kalem vesaire kesmeye mahsus olan küçük cep bıçağı (Farsça’da «çâkî» denilirse de Türkçe’den alınmıştır).

Türkçe Sözlük

(i.). Tanrı, Mâbûd, Mevlâ, Hudâ (bu kelimenin aslı «çelîpâ» olup vaktiyle birtakım Süryanîler, Türkistan ve Moğolistan’a girdikleri vakit bu kelimeyi yaymışlardır). Ondan evvel «Tanrı» derlerdi ki, bu da muhtemelen Çince’den gelip asıl Türkçe’si «Uğan»dır.

Türkçe Sözlük

(i. «çalmak» tan. Eski Türkçe’si: çalav). 1. Musiki Aleti, saz: Piyano güzel bir çalgıdır. 2. Musiki, Ahenk, nevâ: Çalgı çalmak, çalgıyı sever misiniz? 3. Musiki takımı, saz takımı, hânende ve sâzendeler: Filân evde çalgı vardır.

Türkçe Sözlük

(i. A. «cem’ (toplamak) den») (c. cevâmî). 1. «mescid-i câmt» den kısaltılarak: islâm mâbedi, minareli ve minberli büyük mescit ki, içinde hutbe okunur: Filân şehrin şu kadar camii ve şu kadar mescidi vardır, cevâmî-i şerife minareleri aydınlatılmıştır. Selâtîn camii = İki ve daha çok minareli olan ve Osmanlı hanedanı üyeleri tarafından yaptırılmış cami. (Cami kelimesi Türkçe’ye mahsustur, Arapça’ da yalnız «mescîd» kullanılır ki, bizde mescid, küçük ve hutbe okunmayan, cuma namazı kılınmayan, minberi olmayan mahalle camii demektir). 2. Büyük hadîs külliyâtından bazıları: Câmî-i kebîr, câmî-i sa9İr.

Türkçe Sözlük

(i. F. çâr = dört, pâre = parça. Türkçe’si çalpara). Raksederken parmaklara takılıp çalınan dört parçalı kaşık, kastanyet.

Türkçe Sözlük

(i.) (Türkçesi: çarka). Hafif birliklerin saf ilerisinde yaptıkları tâlim. Çarha cengi = Bu suretle yapılan yani ilerideki karavulların ettikleri harp. Çarha topu = Bu talim ve cenge mahsus hafif top.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Tellâl vasıtasiyle olunan ilân, yarlığ. Ar. menşur (Anadolu Türkçesi’nde kullanılmaz).

Türkçe Sözlük

(i. F. çâr = dört, mıh = çivi. Türkçe’si çarmıh). Suçluyu haça germek için kurulmuş haç şeklinde darağacı. Ar. salîb: Çarmıha germek, (denizcilik) Bir teknenin direklerinin tepesinden aşağıya inen kalın ipler. Cıvadıra çarmıhı.

Türkçe Sözlük

(i. A. «ces» ten) (c. cevâsis). 1. Kötülüğe ait haber ve sırları gizlice öğrenip haber veren kimse. 2. Düşman tarafından bir devletin askerî, siyasî, iktisadî durumunu ve kuvvetini öğrenmek üzere asıl şahsiyetini gizleyerek onun ülkesine veya ordusuna sokulmuş, yahut kendi vatanı aleyhinde böyle bir hizmette bulunmak üzere düşman tarafından kazanılmış adam. Eski Türkçe’de: Çaşıt.

Türkçe Sözlük

(i.). Bir dili şivesiz ve yalan yanlış söylemeyi tasvir eder tâbirlerdendir: Çatra patra Türkçe söylüyor.

Türkçe Sözlük

(i.) (Türkçe çav fiilinden). 1. Vaktiyle divanlarda hükümdarların hizme tinde bulunan yâver veya muhzır gibi subaylara denilirdi. Tanzimat’tan önceki Osmanlı saray teşkilâtında çavuşlar, padişahın yâverleri ve çavuşbaşı mâbeyn müşîri idi. Çavuşluk, Enderun mensupları arasında da bir pâye idi. 2. Şimdi orduda onbaşıdan yukarı ve assubaydan aşağı bir derecedir: Piyade, süvari, topçu çavuşu. Başçavuş = Usçavuşla başgedikli arasındaki assubay. Emir çavuşu = Emir ve evrak tebliğ ve ulaştırılmasında kumandanın maiyetinde bulunan çavuş. 3. işçi vesairenin başları. Çavuş üzümü = Vaktiyle bir çavuş tarafından çubuğu TAif’ten İstanbul’a getirilmiş, iri taneli güzel bir çeşit üzüm. Çavuş kuşu = Kırlı kuşu, ibibik kuşu, hüdhüd.

Türkçe Sözlük

(e.) (katıldığı kelime ince hecelerden mürekkep olursa bu ekin ünlüsü de ince, kalın hecelerden mürekkep olursa kalın okunur: —Ca gibi). 1. Cihet ve itibar beyan eder: Yaşça ben, ondan büyüğüm. Yaş cihetinden, yaş itibariyle: Ehliyetçe o, herkesten ilerdir. 2. Göre, nazaran, kalırsa: Bence = Bana kalırsa, fikrimce. Onlarca = Onlara göre. 3. Tarz, usûl veya dile delâlet ‘ eder: Öylece = O tarzda. Türkçe = Türk tarzında veya dilinde. Askerce = Asker usûlünde. 4. Sıfatlara veya hallere katılarak azlık ve tasgir (küçültme) beyan eder: Güzelce = Az güzel, güzelce, uzunca, yavaşça. 5. Teşbih (benzetme) ve temsil beyan eder: Adamca hareket ediyor, hayvanca muamele. 6. İsimlere ve işaret isimlerine katılarak miktar beyan eder: Zerrece = Zerre kadar, bunca adamlar, şunca zaman. 7. Asıl fiile iki suretle katılıp zamana delâlet eder iki sîga teşkil eder ki, yer ve kullanılış tarzı mânâları gramer kitaplarında gösterilmiştir: Gelince = Geldiği anda, geldikçe, her geldiği vakit. Bu edata bazen »sine» yahut, «leyin», «layın» veya «cek» edatı dahi ilâve olunur: Adamcasına hareket ediyor, böylecesine söylersiniz, ademcılayın, buncalayın, oncalayın, yavaşçacık.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (ibrânîce’den: Asıl Kudüs yakınlarında hayvan leşlerini ve idam olunan suçluları attıkları bir derenin ismi idi). Ahırette günhkârların azab gördükleri yer, Türkçe tamu, Fars. dûzah.

Türkçe Sözlük

(CEM’) (i. A.) (c. cumö, ecma’). 1. Toplama, biriktirme, devşirme, birikme: Birçok kitaplar cem’etmiş; sarfetmeyerek bir hayli para cemetti. 2. Birden fazla şeyi toplama: Kılıç ile kalemi cem’ etmiş; o adam dünyevî ve uhrevî faziletleri cem’etmiştir. 3. Arapça’da ikiden, Türkçe ve Farsça ile tesniyesi olmayan sair dillerde birden fazla şahsa delâlet eden kelime (isim, sıfat, kinaye, fiil): Adamlar, geldiler, biz, merdân, ricâl kelimeleri cemîdir (bu mânâ ile c. cumû dahi kullanılır). Cem’-i müzekker, cem’-i müertnes, cem’-i sâiim = «On» ve «İn» ilâvesiyle teşkil olunan Arapça çokluk ki, başlıca sıfatlara mahsustur: Müslimîn, mü’minîn, Alimîn gibi. Cem’i-mükesser = Müfret sigasının değişmesiyle teşekkül eden Arapça çokluk: Kütüb, ricâl gibi. Cem’-ül cemi = Zaten cemî olan bir siganın cem’i: Masârifât gibi ki «masraf» ın cem’i olan «masârif» in cem’idir. İsm-i cemî = Arapça’da müfret olduğu halde cemî mânâsını ifade eden isim ki «he» ilâvesiyle müfredi teşkil olunmaz, zira o vakit cins ismi denilir. Cem’-i kıllet = Dokuzdan aşağıya mahsus olan Arapça çokluk. Cem’-i kesret = Dokuzdan fazlaya mahsus olan Arapça çokluk. 4. (matematik). Hesapta dört işlemin birincisi ki birkaç sayının toplanıp bir sayı teşkil etmesinden ibarettir.

Türkçe Sözlük

(f. T. A.) (Bir kelimeyi) cemî yapmak, cemî sigasını teşkil etmek: Türkçe’de isimleri cemîlendirmek için sonlarına «lar, Jer» eklemek lâzımdır.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Asıl mânâsı yön, cânib ve cihet ise de, dilimizde yalnız saygı tâbiri olarak hazret gibi Farsça veya Türkçe kaidesine göre kullanılır: Cenâb-ı Hak (Tanrı), Cenâb-ı Risalet-meâb (Peygamber), cenâb-ı hilâfet-penâhî (padişah), sefir cenâbları. (zatınız yerine cenâbınız kullanılması yanlıştır). Uluvv-i cenâb = Şeref ve haysiyet muhafazası, cömertlik. Alîcenâb = Şeref ve haysiyetini muhafaza eden, hasisliğe tenezzül etmeyen, kerem sahibi.

Türkçe Sözlük

(CEREYAN) (i. A.). 1. Akma, akıntı, suyun cereyanı: Anadolu’da cereyan eden Kızılırmak. CereySn-ı havi = Hava cereyanı (bu da Türkçe değilse de «Fransızca kurander (courant d’air)»den daha iyidir). 2. Geçme, geçiş, gidiş: Zamanın cereyanı; cereyan etmekte olan temmuz ayında. 3. Vuku, vâki olma. Ar. hudûs: Aralarında bir anlaşmazlık cereyan etmiş; vak’aların cereyan şekli.

Türkçe Sözlük

(i. F. Türkçe «çadır» dan gelse gerek). Çadır, Ar. hayme.

Türkçe Sözlük

(i.). Çerkesler’in konuşmaları gibi Türkçe’yi yanlış ve bozuk bir şive ile söyleme: Dili çetrefildir. Çetrefil söylüyor.

Türkçe Sözlük

CEZAİR (Türkçe: CEZAYİR) (i. A. c.) (m. cezîre). Cezireler, adalar. Kuzey Afrika’da vaktiyle Mağrib-i Evsat (Orta Mağrib) denilen ve Mağrib-i Aksâ (Fas) ile Tunus arasında olan ülke ve bunun merkezi olan şehir. Cez8ir-i Bahr-i Sefîd = Ege Denizi’ndeki Asya adalarından müteşekkil eski Osmanlı eyaleti ki, Cezâir-i Garb da denen Cezâyir ülkesinden ayırmak için Cezâir-i Şark da denmiştir: Başlıcaları: Rodos, Sakız, Midilli, Limni vs.

Türkçe Sözlük

(i.) (eski Türkçe). Babanın kızkardeşi, hala (diriltilmesi faydalıdır. Zira «hala» kelimesi hem Türkçe değildir, hem de Arapça’da bizim kullandığımız mânâya gelmeyip, teyze demektir).

Türkçe Sözlük

(i. eski Türkçe). 1. Sabır, tahammül. 2. Sebat, karar.

Türkçe Sözlük

(f. eski Türkçe). Sabır ve tahammül etmek, acıya dayanmak, katlanmak.

Türkçe Sözlük

(i. eski Türkçe). Sabırlı, dayanıklı, tahammüllü.

Türkçe Sözlük

(i. A. aslı: Cefr). Rakamlar ve rumuzlarla ifade olunan ve güya gaipten haber veren ilim. Hazret-i Ali’ye isnat olunur (Fransızca’dan aldığımız «şifre» kelimesi bu Arapça kelimeden gelir) (Türkçe’ de telaffuzu daha çok: Cifir).

Türkçe Sözlük

(i. F.). Ciğer köşesi, evlât; sevgili. Türkçe: Ciğerimin köşesi.

Türkçe Sözlük

(f.) (eski Türkçe: çığnamak). 1. Ayakla basmak, ayak altında ezmek, pâymâl etmek: Çayırı çiğnememell. At ayağımı çiğnedi. 2. Şiddet ve tazyik altına almak, ezmek: Düşman askeri, geçtiği yerlerin ahalisini çiğneyip mahvetti. 3. Yemek üzere ağza alınan şeyi dişle kırıp ezmek: Pilavı çok çiğnemeden yutmamalı. Çiğneyip geçmek = mec. Birinin yanından geçip de uğramamak, ziyaret etmeksizin geçip gitmek. Lakırdıyı çiğnemek = VAzıh ve açık söylemeyip anlaşılmayacak bir surette telâffuz etmek: Lakırdıyı çiğnemeyin ki söylediğinizi anlıyayım.

Türkçe Sözlük

yahut ÇİĞRİMEK (f.) (eski Türkçe). Uyku kaçmak, uyuyamamak.

Türkçe Sözlük

(i. A. «veçhe» den) (c. cihât). 1. Taraf, yan: O cihetten geldi; falan cihete doğru gitti. 2. Yer, mahal, semt: Anadolu’nun o cihetlerinde bozuk bir Türkçe söyleniyor. Semt semt: Yağmur cihet cihet yağdı. 3. Suret, bakım, nazar: Bir cihetten hakkı vardır: Bir suretle, bir bakıma göre. Her cihetçe = Her suretle. 4. Sebep, mucip: Bu cihetten nâşî = Bu sebepten dolayı. 5. Vesile, bahane: Cihet-i rüchan = Üstünlük vesilesi. 6. Evkafça olan vazife, maaş: İmâmet ciheti, hitabet ciheti Cihât kalemi = Osmanlı devrinde Evkaf-ı Hümâyûn Nezaretinde cihetlere ve vazifelere bakan kalem. Cihât-ı erbaa = Dört taraf; sağ, sol, ön, arka. Şeş-cihât = Altı taraf: Dört taraf ile alt ve üst. Min cihetin = Bir cihetçe, bir bakıma.

Türkçe Sözlük

(CİLD) (i A.). 1. Deri. 2. Meşin. 3. Kitap kabı: Bu kitabın cildi eski. 4. (Masdar olarak): Kitabın dikilip kap geçirilmesi: Bu kitabı ciltletmeli. 5. Bir büyük kitabın bölündüğü kısımların her biri, mücellet: Beş ciltten mürekkep bir kitap: Tefsîr-i Kebîr’in dördüncü cildi. (Son üç mânâsı Arapça’da olmayıp, Türkçe’ye mahsustur. Dördüncüsü yerine Arapça’da «teclîd» denir).

Türkçe Sözlük

(i. A.) (mü. cirâhiyye). Cerrahlığa mensup ve müteallik: Ameliyyât-ı cirâhiyye, fenn-i cirraht. (Türkçe telaffuzu: cerrâhî).

Türkçe Sözlük

(I. F. çirk = pis, Ab = su) (Türkçe telâffuzu: Çirkef). Birikmiş pis sular, kirlenmiş su, bulaşık suları, (bk.) Çirkef.

Türkçe Sözlük

(i.) (Rumca’dan, eski Türkçe kurumak demek olan çirimek’ten olması uzak ihtimaldir. Zira kelimenin şekli de Rumca’dır). Uskumru balığının kurutulmuşu. mec. Pek kuru ve zayıf şahıs.

Türkçe Sözlük

(i.), işeme, tebevvül. Çiş etmek = İşemek. Çişi olmak, gelmek = İşeyeceği gelmek (asıl eski Türkçe’de çiş: Def’-i hâcet ve çişmek: Def-i hâcet etmek demektir).

Türkçe Sözlük

Enerji üretim sürecinde sadece elektrik enerjisini değil, aynı zamanda üretim süreci sırasında ortaya çıkan ısıyı da kullanmaya dayanan uygulama. Cojenerasyon, benzinin çok daha verimli ve ucuza kullanılmasını sağlar, yerel binaları ısıtmak için gerekli ısı miktarı düştüğünden, elektrik talebi de düşer. Türkçe birlikte üretim, beraber üretim de denmektedir.

Türkçe Sözlük

(i.). Türkçe dağ kelimesi Arapça gibi sıfatlandırılmada da çok kullanılmıştır: Dağlı, dağa mensup. Türk musikisinde de bir deyimdir.

Türkçe Sözlük

(i.) (eski Türkçe olup Farsça’ya geçmiştir). 1. Bir cismin üzerine bir nişan ve alâmet basmak üzere kuru, yahut mürekkep ve boya ile ve soğuk, yahut kızgın olarak kullanılan mühür gibi demir yahut pirinç veya tahta vesaireden Alet: Damga vurmak, damga basmak: Hayvana kızgın damga ile numara basmak. 2. Böyle bir Aletle vurulan nişan ve alâmeti: Altın damga, kızıl damga, kabartma damga, kurşun damga: O hayvanın sağrısında bir damga var. Resmî kâğıtların başında damga olur. Altında damgan yok = İçyüzü bilinmeyen. Tepe damgası = Çocuğun başı tepesindeki yumuşak yer, bıngıldak.

Türkçe Sözlük

—DAN (e. F.). Arapça ve Farsça isimlere eklenip zarf hâline getirir: Nemek-dln = Tuz kutusu, tuzluk. Cüz-dln = Cüz ve kâğıt koymaya mahsus kese. Fâhiş galat olarak Türkçe kelimelere de eklenip, çok defa aynı mânâda olan «lık» Türkçe edetı da eklenir: Iğnedanlık, çaydanlık, buhurdanlık gibi.

Türkçe Sözlük

(i. Al.). 1.En iyi: Elinden bu işin daniskası gelir. 2.Katmerli. 3.Daniska Bir şehir adıdır Almanca danzig kentinin adından Türkçe’ye halk ağzında daniska olarak geçmiştir. Eskiden Almanya’dan danzig yoluyla gelen alışveriş nesnelerinin üzerinde danzig markası vurulurdu. Oldukça iyi ve sağlam olan bu mallar, halk arasında beğenilir, tutulurdu. Bir şeyin en iyisi, en ileri noktası anlamında bu söz kullanılır. Aslında daniska kötü gibi algılansa da anlamı kalteli ve iyi anlamına gelir.Saçma bir söz kullanıldığında en üst düzeyde saçmalama anlamında Saçmalığın Daniskası sözü kullanılır.

Türkçe Sözlük

(i. F. Türkçe «destan»). 1. Hikâye, masal, sergüzeşt. 2. Bir vaka veya kahramanlığı hikâye eden manzûme. Dillerde (dillere) destan olmak = Halk arasında şöhret bulmak, tanınmak (daha çok kötü mânâ da kullanılır), (bk.) Destan.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (debâgat’ten. Türkçe: tabak). Derileri sepileyip meşin, sahtiyan, kösele vesaire yapan esnaf: Debbağ ustası, çırağı, işçisi.

Türkçe Sözlük

(i. A. Türkçe’si: tef). Ekseriya Türk musikisi hânendelerinin elde tutup, parmaklarıyla çaldıkları musiki Aleti ki, bir tarafı deri İle kaplanmış ve aralarına birbirine çarpar pirinçten pullar takılmış tahtadan bir çenberden ibarettir. Ar. dâire. Daf çalmak = Defi fiskeleyip usûl vurarak ses çıkartmak.

Türkçe Sözlük

(i. F.) (Türkçe’de: dahra). Testere gibi dişli ve eğri budama Aleti.

Türkçe Sözlük

(I.) (eski Türkçe’de: tilbe). J. Akıl ve şuuru yerinde olmayan, çılgın. Osm. mecnûn, divâne, meczûb, aklı bozuk. 2. Azgın, iş ve hareketlerinde pervasız. 3. Düşkün, mübtelâ, bir şeye lüzumundan fazla sevgi ve alâke gösteren: Kitap, av, oyun delisi. 4. Her şeyin yabanisi, terbiyesizi, sert ve zararlısı: Deli bal. Dell alacası = Birbirini tutmaz parlak renklerden mürekkep. Deli orman = Pek sık ve azmış orman. Deli ırmak = Çok şiddetle akan, çağlayışı çok kuvvetli nehir. Deli du 4. man = Pek sert ve saygısız muameleli adam. Dell saçması = MAnâsız ve münasebetsiz söz. Delidolu = Rabıtasız, hoppa. Delikanlı — (bk.) Delikanlı. Zır cMi, zır zır doli, kızıl deli = Büsbütün mecnun ve azgın adam. Ne oldum delisi = Beklemediği bir şekilde ulaştığı makam veya servetle çok gurura kapılan. Deliye pösteki saydırmak = Boş şeylerle uğraşmak.

Türkçe Sözlük

(i. A. «delâlet» ten imüb.) (Türkçe’de tellâl). 1. Bir şeyin satılacağını veya bir ilân ve tenbihi çarşı ve pazar yerlerinde yüksek sesle herkese duyuran adam. Ar. münâdt: Dellâl çağırtmak, dellâl koymak. 2. Emlâk, akar ve hayvan vesaire satışında satıcı ile müşteri arasında vasıta olup pazarlığı kestiren adam, komisyoncu: Emlâk tellâlı. Tellâla müracaat etmek.

Türkçe Sözlük

(i.) (eski Türkçe’de: demür veya temür). 1. Fe senbolü ile gösterilen, 7.8 yoğunluğunda bir eleman. Demir 1510°’de erir. Kullanış yeri pek çok ve ehemmiyeti büyük olan demir, tabiatta oksit, karbonat ve sülfür halinde bulunur. Ar. hadîd, Fars. Ahen. 2. Gemiyi bir yerde durdurmak için zincirle denizin dibine bırakılan çengel şeklinde ağır demir Alet, lenger, çapa: Demir atmak = Gemi vesairenin, demirini denize salması. Demir almak = Demir kaldırmak. Demir üzerinde = Demirli. Demir taramak = Rüzgârın şiddetiyle demirin deniz dibinde sürünmesi. Demir yeri = Liman. Ocaklık demiri = Gemilerde ihtiyaten bulundurulan en büyük demir. Göz demiri = Teknelerin daima kullandıkları demirler. Tonoz demiri = Geminin kıç tarafından başını çevirmek için atılan küçük demir. Demir resmi = Bir limana demirlemek için verilmesi lâzım gelen para. 3. Bir Aletin demirden olan kısmı, namlı: Kılıç, bıçak, sapan demiri. 4. Pranga, zenclr: Ayağına demir vurdular. Demire vurmak. 5. Demirden yapılmış çeşitli Aletler: Kapı demiri, ocak demiri. Ak demir = Çekiçle dövülmüş demir. Kara demir = Kalıba dökülmüş demir. Erkek demir = Serti. Dişi demir = Yumuşağı. Demir kapan = Mıknatıs. Demirkapı = Nehirlerde gemilerin geçmesini engelleyen kayalık sed ve şelâle. Demir kırı = Demirin rengini andırır at donu. 6. Demirden yapılmış: Demir, karyola, demirkapı, demiryoju. 7. mec. Demir gibi sert ve katı yahut dayanıklı: Demir çarık.

Türkçe Sözlük

(i.) (Türkçe demir kelimesinden Arapça nisbet yâ’sı “katılarak yapılmış galat bir kelimedir). Demir rengine çalar kır at: Demirî bir çift at, demiri kır.

Türkçe Sözlük

(mü. memnûne). t. Minnet altında bulunan, minnettar. 2. Hoşnut, razı. 3. (Türkçe) Sevinmiş, sevinçli: Kendisini çok memnun gördüm.

Türkçe Sözlük

(i.) (aslı Farsça dest-ere = el bıçkısı. Türkçe söylenişi: testere). El bıçkısı. El ile kullanılan küçük bıçkı. Zemin testeresi = Yuvarlak kesmeye mahsus testere. Kıl testeresi = İnce tahtadan oyma çıkarmak için ufak bıçkı. Testere balığı = Uzun burunlu bir cins balık. (bk.) Testere.

Türkçe Sözlük

(i. F.) (Türkçe söylenişi: testi). Topraktan su vesair sıvıları koymaya mahsus kulplu kap: Su, pekmez, yağ .testisi. (bk.) Testi.

Türkçe Sözlük

(I. A.) (Türkçe söylenişi: divit). Eskiden yazı yazmak, üzere, mürekkep ve kalem konacak yeri olan, madenden bir Alet ki belde taşınırdı (yalnız mürekkep koymaya mahsus olanına hokka denir).

Türkçe Sözlük

(i.). 1. insan ve hayvanların ağzındaki organ ki, besini yutmaya ve bilhassa insanda konuşmaya yarar. Ar. lisân, Fars. zebân: insan dili, koyun dili. 2. İnsanların konuştukları lehçelerin beheri. Lügat, lisan, zebân: Dünyada binlerce dil konuşulur. Türkçe eski ve geniş bir dildir. 3. Çeşitli Aletlerin uzunca, yassı ve çok defa oynak kısımları: Terazi, düdük, kilit dili. 4. Denizin içine uzanmış uzun, kumluk, üstü düz ve alçak kara parçası (dağlık ve taşlık olanına burun denir). 5. mec. Dedikodu, aleyhte söz söyleme: Allah, dilinden kurtarsın. Ağzı var dili yok, ağzında dili yok = Ses çıkarmaz, dayanıklı, tahammül eden, utangaç, masum, mahçup. Edirne dili = Başlıca bu şehirde yapılan sığır dili pastırması. Dilaltı = Tavuklarda görülen bir hastalık, kurbağacık. Dil ucunda olmak = Hemen söylenecek gibi hatıra gelip yine kaçmak: Onun adı dilimin ucundadır. Dil uzatmak = Haddini aşarak birinin aleyhinde söylemek. Dili uzun = Edepsiz Dil oğlanı = Vaktiyle Avrupa elçiliklerinde tercüman yamağı. Dil bağlamak = Susmaya mecbur etmek. Osm. iskât etmek. Dil balığı — Yassı bir cins balık. Dil burmak, dil çıkarmak = Eğlenmek, alay, istihzâ etmek. Dil peyniri = Uzun parçalı bir cins taze peynir. Dil tutmak = Düşmanın durumunu söyletecek esir tutmak. Dilini tutmak = Sözüne hâkim olmak, sır vermemek, her şeyi söylemekten sakınmak. Dillere düşmek = Kötü şöhret bulmak, kötülüğü yayılmak. Sığır dili = Uzun yapraklı bir bitki. Ar. lisân-üssevr. Kuş dili = 1. Kelimelerin her hecesi arasına diğer bir hece katarak ve tekrar ederek veya diğer bir suretle söylenmek ve bilmeyenler tarafından anlaşılmamak üzere birkaç kişi arasında uydurma dil. 2. Dişbudak tohumu. Dillerde gezmek = Fenalıkla şöhret bulmak. Dilini kesmek = Susmak, sükût etmek. Dile gelmek = 1. Kötü şöhret kazanmak. 2. Sevilmek. Köpek dili = Kızıllık otu. Küçük dil = Boğazda yukardan aşağıya sarkan küçük et parçası.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Dönmek işi. Ar. devr. 2. Geri gelme . Ar. avdet, ric’at. 3. Değişme, Osm. tehavvül, tegayyür. 4. Din değiştirme. Ar. ihtida, irtidâd: Çin’in dönmelerine Şark Türkçesi’yle Dungan derler.

Türkçe Sözlük

(e.). Do ile başlayan bazı Türkçe sıfatların başına gelip mübalâğa ve kuvvetlendirme bildirir: Dopdolu.

Türkçe Sözlük

(e.). «Dü» hecesiyle başlayan bazı Türkçe sıfatların başına gelip mübalağa ve tekid beyan eder: Dümdüz (düm düz). Türk musikisinde ağırlık, usullerde kuvvetli zamanı gösterir.

Türkçe Sözlük

(Eski Türkçe’de tün: gece, tün a gün: geceden evvelki yani dünkü gün). İçinde bulunulan günden evvelki gün. Osm. ims, deyrûz: Dün gördüm. Dün nerede idiniz? Dün gece = Bundan evvelki gece. Dün değil evvelki gün. Dünkü gün: Dünden haberim vardı. Dünden beri görmedim. Düne gelinceye kadar bilmezdim.

Türkçe Sözlük

(e.). Dü ile başlayan Türkçe asıllı bazı sıfatların başına gelip mübalağa ve tekld gösterir: Düpedüz, dümdüz.

Türkçe Sözlük

(f.) (eski Türkçe’de: türtmek). 1. (hayvanı) Sivri bir değnekle sançarak yürümeye mecbur etmek: Eşeği dürtmeli ki yürüsün. 2. itmek, ileriye sürmek. 3. Teşvik etmek; zorla bir iş yaptırmak.

Türkçe Sözlük

(i. F.). Hasım, asıl Türkçesi: Yağı, yav.

Türkçe Sözlük

(i. «duymak» tan). 1. işitme, duyma. Ar. istimâ: Duygusu gevşek. 2. işitmekle elde edilen bilgi. Ar. mesmûAt, Fars. Agâhî: Duygusu çok. 3. His, duyular vasıtasıyle haber alma ve duyma: Bu adamda duygu yoktur. Duygusu çok adam (güzel ve temiz Türkçe bir kelime olduğu halde, çok defa bunun yerine «his» Arapça kelimesi geçmiştir).

Türkçe Sözlük

(i.) (esk. Türkçe’de: tüz). 1. İnişi yokuşu ve çukuru, tepesi olmayan. Ar. müstevî, musattah: Düz yer, düz yol. 2. Düzelmiş, tesviye olunmuş, pürüzü olmayan: Düz tahta, düz kâğıt, düz duvar. 3. Doğru, düz çizgi hâlinde: Kâğıdın bir kenarı düzdür. 4. Sade, süssüz; düz iş. 5. Düz ve doğru yer. İnişi ve yokuşu bulunmayan yer, yahut yol: Bir kere düze çıkalım. 6. Anason, sakız ve diğer bir maddesi olmayıp sade üzümden çıkarılan rakı: Düziçmek, Erdek düzü. Ayak düze basmak = Müşküller bertaraf olup iş kolaylaşmak: Düz yüzey üzere doğru olarak basmak. 7. Devrik ve kıvrık olmayan, dik: Düz yaka. Düzayak = Yokuşu ve merdiveni olmayan, satıhta bulunan. Düztaban = Tabanı oyuk olmayan. Düz su = Denizin aynı derinlikte olan yerleri. Düpdüz, dümdüz = Büsbütü, tamamen düz.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. ebâ). Ata, baba, Fars. peder, Ar. vâlid: Eb-i müşfik = Şefkatli baba. Lieb = Bir babadan, babası bir fakat anaları ayrı kardeş: Lieb erkek kardeşidir. Eben an ceddin = Babadan oğula. Ar. nesi en. c. Abâ ve ecdâd = Atalar, Ar. eslâf (selefler). Künyelerin terkibinde vesair Arapça tâbirlerde «ebû, ebâ, ebî» suretlerini de alıyor ki, Arapça’da her birinin kullanılış yeri ayrıdır. Fakat Türkçe’de hepsi için «ebû» kullanılır.

Türkçe Sözlük

(i. A. «ebed» den imen.) (mü. ebediyye). Sonu olmayan, gelecek zamana mensup ve müteallik. Sonsuz, zevâlsiz, tükenmez: Ebediyyüd-devâm = Ebediyen dâim olacak. Mukabili: Ezelî: Başlangıcı olmayan. Türkçe: Hiç bir vakit, aslâ.

Türkçe Sözlük

(i. A. c.) (m. «ecneb» Türkçe’de kullanılmaz). Ecnebiler, yabancılar.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Sebep. Türkçe «den» ve «için» yahut Arapça «lâm» harfleriyle kullanılır: O eclden = O sebepten. Liecl-it-teftîş = Teftiş sebep ve maksadı ile, teftiş için.

Türkçe Sözlük

(i. A. c.) (m. cüz’), (bk.) Cüz’. Türkçe (müfret gibi). 1. Eczacılıkta kullanılan çeşitli maddeler. Ar. akaakıyr. 2. Ciltlenmemiş kitap, perakende. 3. Bir kimyevî terkiple vücuda gelip yanma hassasını veya diğer böyle bir kuvvet ve tesiri haiz bulunan şey: Eczalı kibrit, kapsül vesaire.

Türkçe Sözlük

(i. A. c.) (m. fikr). Fikirler, düşünceler, (bk.) Fikir (Türkçe’de teklik gibi). 1. Düşünme, endişe, vesvese: Çok efkârlandı. Efkârıma dokundu. 2. Niyet, maksat: Şu işi yapmaya efkârın var mıdır?

Türkçe Sözlük

(EFSÜN) (i. F.). Büyü, sihir; eski Türkçe: Arpağ (halk dilinde: Afsun).

Türkçe Sözlük

(i.). Üfürükçü, büyücü, sihirbaz, eski Türkçesi arpağcı.

İsimler ve Anlamları

(Tür.) (Erkek İsmi) - Hakim, hüküm süren karşılığı olarak kullanılan bu kelime, hem kök, hem de ek olarak yanlıştır. Türkçe’de ne “eğe” kökü, ne de “man-men” şeklinde isim yapım eki vardır.

Türkçe Sözlük

(i.) (ekseriya’dan kısalmış yahut sonundaki «i» Türkçe iyelik ekidir). En ziyade, çok zaman, ekseriya, umumiyetle: İnsanlar ekseri kendi nefisleriyle mukayese ederek karar verirler.

Türkçe Sözlük

(EMEK-DAR) (i. T. F.) (c. emek-dârân) (Türkçe emek, Farsça «dâşten» den yanlış terkip). Emeği keçmiş, kıdem ve mükâfata hak kazanmış memur, hizmetçi vesaire: Emektar bir hizmetçisi vardır. Emek-dârân bende-gân meyânında = Emektar bendeler (maiyet) arasında.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Kadın İsmi) - 1.Arapça’daki Amine kelimesinin Türkçeleştirilmiş şeklidir. 2.Peygamberimizin annesi.

Türkçe Sözlük

(i. A. c.) (m. mülk). Mülkler. (bk.) Mülk. Türkçe müfred mânâda: (emlâk-i emîrîye’den) Beylik arazi: Bu tarla, bu çiftlik emlâktir.

Türkçe Sözlük

(e. F.)) De, içinde: Müşkilender-müşkil = Müşkülât içinde, müşkülât. Muhâl-ender-muhâl = Tamamen imkânsız (Türkçe isimlerle terkibi câiz olamıyacağından «kat ender kat» gibi tâbirler yanlıştır).

Türkçe Sözlük

(i.) (Arapça’da «anterî» denilirse de Türkçe’den gelir). 1. Basma, patiska ve kumaş gibi ince bir şeyden yapılma uzun elbise. 2. Kadınların düz ve süsüz elbisesi: Vaktiyle erkekler de entari giyerdi. Gecelik entarisi = Kadınların gece yatarken ve ev içinde giydikleri uzun gömlek.

Türkçe Sözlük

(i. A. c.) (m. «ermele» Türkçe’de kullanılmaz). Dul kadınlar, muhtaç kadınlar: Erâmil maaşları.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (m. semrâ). 1. Karaya yakın, buğday renginde (asıl Türkçe’si konur olup kumral dediğimizin doğrusu «konural» dır): Esmer benizli, esmer ekmek. 2. Esmer benizli (insan): Esmerimi görmeyince.

Türkçe Sözlük

(ESNAF) (i. A. c.) (m. sınıf). Sınıflar, (bk.) Sınıf (Türkçe’de hem teklik hem çokluk gibi kullanılır). Vaktiyle muntazam sınıflara ayrılmış sanatkâr ve dükkâncılar: Yorgancı, bakkal, bakırcı esnafı. Esnaf kethüdası = Her esnafın hükümetçe işlerini gören ve kendilerinin kefalet vesair işlerine bakan ve vergilerini toplayan adam ki, içlerinden seçilip hükümet tarafından tasdik olunurdu. Esnaf loncası (daha doğrusu locası) = Her esnafın ticaret odası, sendikası. Sanatla veya dükkâncılıkla meşgul olan ve geçinen kimse: Esnaf adam = mec. Kaşarlanmış adam: O işin esnafı olmuştur, (argo) Fuhşu meslek edinmiş kadın veya erkek.

Türkçe Sözlük

(i. A. c.) (m. «setr» aslı: istâr). Örtü, perde: Estâr-ı KAbe = KAbe örtüsü (astar bundan gelmez, katıksız Türkçe’dir).

Türkçe Sözlük

(EŞYA) (i. A. c.) (m. şey) (Türkçe’de m. gibi kullanılır). T. Ev döşemeye mahsus mobilya vs.: Eşyaları (eşyayı) bugün taşıyacağız. 2. Elbise, çamaşır, yatak vesair malzeme: Eşyalarımı (eşyamı) vapura gönderdim; yeni tuttuğumuz hizmetçi eşyasını almaya gitti. 3. Yük, yük eşyası: Eşya vagonu, (bk.) Şey.

Türkçe Sözlük

(i. A. c.) (m. tebâ kullanılmamıştır) (tâbi sıfatının çokluğu sananlar yanılmışlardır, zira «tâbî» in çokluğu tebea ve tevâbî gelir). Birine tâbi olup her hususta kendisinden ayrılmayanlar. Osm. peyrevler, tarafgirler. Türkçe’de: Uşaklar ve hizmetçiler takımı: Adamı şereflendiren etbâıdır.

Türkçe Sözlük

(i. A. c.) (m. velî). Velîler, (bk.) Velî. Velâyet ve keramet sahibi, Tanrı’ya yakın adam: Bu türbede bir büyük evliyâ yatıyor. Veli gibi iyi ahlâk sahibi: Bu adam Adeta evliyadır (Türkçe’de müfret gibi de kullanılır, fakat «evliyâlar» şeklinde ikinci defa cem hâline getirilmesi kaidelere aykırı sayılır).

Türkçe Sözlük

(i. A. c.) (m. yemîn). Yeminler, andlar. (bk.) Yemin (m. «eymen» Türkçe’de kullanılmıyor. Sağ eller).

Türkçe Sözlük

(e. F.) (Türkçe’deki «den» ve Arapça’daki «men» yahut «An» gibi başlangıç mânâsıyle bazı Farsça tabirlerde bulunur): Ez-An-cümle = O cümleden olarak. Ez-dil-ü can = Can ve gönülden. Ez-ser-i nev = Yeni baştan. Ez-kazâ = Kazâra, şayet. Ez her cihet = Her bakımdan.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Tuzak, kapan (bu kelime Türkçe’de pek az kullanılırsa da galatı olan «fak» Türkçe’leşmiştir).

Türkçe Sözlük

(i. A. fah = tuzak’tan Türkçe’leşmiş). Kurulur tuzak. mec. Faka basmak = Dikkatsizlik ve gafletle dokunaklı bir söz söylemek, pot kırmak, baltayı taşa vurmak.

Türkçe Sözlük

(ka ile) (i. A. fakr’dan smüş.) (mü. fakire) (c. fukarâ). 1. Yoksul, züğürt, malsız, servetsiz, parasız, fukara, muhtaç. 2. Bîçare, zavallı: Ne yapsın fakiri 3. Tevazu yoluyle daha çok dervişler arasında birinci şahıs için kullanılır: Fakir, dün ziyaretinize geldimse de bulamadım. Çokluğu Türkçe’de teklik yerine de kullanılır. 4. Hindistan’da tabiat üstü gibi görünen gösteriler yapan kimse.

Türkçe Sözlük

(i.). Zayıf olmak, ihtiyarlıktan eli ayağı tutmaz hale gelmek (Vefik Paşa merhum bunu Türkçe sanıp kırılmak demek olduğunu ve «fanfan ile bir asıldan bulunduğunu söylüyorsa da, Ar. «fanı» sözünün Arapça’da da böyle bir mânâsı olduğundan dilimize Arapça’dan geçmiş olduğunda şüphe yoktur).

Türkçe Sözlük

(FİKR) (i. A.) (c. efkâr). 1. Düşünme, tefekkür, mülâhaza, endişe: Fikre daldı. Derin birtakım fikirler zihnini meşgul ediyordu. 2. Rey, bir adamın kendi fikrince kararlaştırdığı yol: Bu mevzuda sizin fikriniz nedir? Ben fikrimi söyledim, siz de kendi fikrinizi söyleyiniz. 3. Akıl, zihin, zekâ: Bu adamda hiç fikir yok. Fikir sahibi adamdır. Fikri doğru adam. 4. Hâfıza kuvveti, hatır: Fikrimde kalmadı. Şimdi fikrime geliyor. Büsbütün fikrimden çıkmıştı. Bunu fikrinizde tutun. 5. Her vakit düşünülen şey-. Onun aklı fikri hep oyunda. 6. Niyet, maksat, tasavvur: Ne fikriniz vardır? Efkârınız nedir? Fikretmek = Akıl etmek, vaktinde düşünmek, gaflet etmemek: Bunu iyi fikrettiniz. Oyle icap ederdi ama fikredemedim. Efkâr (Türkçe’de teklik gibi) = Zihin, akıl: Bu adamda efkâr vardır. 7. Gaile, hüzün, keder, düşünce: Onun bir efkârı vardı. Bir efkâra dalmıştı. Siz bu işi çok efkâr ettiniz.

Türkçe Sözlük

(ka ile) (i. A.) (fark’dan gelir ve mufârakat İle aynı mânâdadır). 1. Sevişen iki kişinin birbirinden ayrılması, aşıkın, sevdiğinden ayrı düşmesi, ayrılık, hicrin, firkat: Firâk-ı yâr, nâr-ı firik = Ayrılık ateşi. 2. Türkçe: Hüzün, mahzunluk, teessür: Kendisine bir firâk geldi.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (m. firâriyye). Firara ait. Türkçe’de: Firar eden, kaçkın, kaçan: Asker firârîleri. Firârîleri tuttular.

Türkçe Sözlük

(i. İtalyanca: flama). Mızrak ve süngü ucuna takılan, gemi direğine çekilen ince bayrak. Türkçe: alav.

Türkçe Sözlük

(i. F.) (I ince okunur). 1. Bükülmemiş ipek. 2. Pokerde aynı rengi taşıyan bir el kâğıt, Türkçe: renk. Floş ruvayal = Pokerde aynı renkte ve kesintisiz sıra ile dizilmiş beş kâğıt ki, en üstün kâğıt sayılır.

Türkçe Sözlük

(i. Yunanca’dan). Işık vasıtasiyle resim çekme işini bilen ve yapan şahıs. Asıl mânâsı budur. Fakat bugün Türkçe’de yanlış olarak Fr. Photographie = Fotoğraf resmi yerine kullanılmaktadır.

Türkçe Sözlük

(i. A. c.) (m. fakıyr) (Türkçe müfred). 1. Yoksul, fakir, muhtaç: Kendisi pek fukaradır. Fukaraya acımalı. 2. Biçare, zavallı: Ne yapsın fukara adam. Acıdım fukaraya, (bk.) Fakir.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (Farsça pûlâd’dan Arapça’laşmış) Çelik (Türkçe’de polat).

Türkçe Sözlük

(i. A.) (Türkçe gemicilik dilinde: fuluka ve filike). Sandal, kayık, tekne.

Türkçe Sözlük

(i. A. c.) (asıl fazl’ın çokluğu olup teklik gibi kullanılır). 1. Fazla ve lüzumsuz şey veya söz. 2. Had ve hakkı tecavüz, haksız ve meşrû olmayan hal ve hareketi. Bu-I fuzûl (aslı ebu-l-fuzöl) = Fazla ve lüzumsuz söz söyleyen ve tecavüzkârâne harekette bulunan (adam). Türkçe halk dilinde: Fodul = Egoist, serkeş, kibirli, büyüklük taslayan: Fodul adam. Hem kel hem fodul.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Erkek İsmi) 1.Boşuna, yersiz, lüzumsuz, haksız. 2.Boşboğaz lüzumsuz işlerle uğraşan. 3.Yetkisi olmadığı halde başkası namına tasarrufta bulunan. - Fuzuli Mehmed: XVI. yy. ‘da yaşamış büyük Türk şairlerinden. Çağatay edebiyatı da dahil olmak üzere, Türk edebiyatının birçok sahalarında kuvvetli tesir ve nüfus sahibidir. Türkçe, Arapça, Farsça, manzum, mensur birçok eserleri vardır. Bunlar arasında “Leyla ve Mecnun” mesnevisi çok meşhurdur.

Türkçe Sözlük

Türk alfabesinin onuncu harfidir. «Yumuşak ge» diye okunur. Bu harf ince seslilerle beraber geldiği zaman ön damak, kalın seslilerle beraber geldiği zaman da art damak sessizlerinin sürekli ve yumuşağıdır. G harfi Türkçe’de kelime başında bulunmaz, sonunda ise sadece «dağ, yağ» gibi tek heceli kelimelerde bulunur.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Çene altı, çifte gerdan, Türkçesi sakak.

Türkçe Sözlük

(hi.). Gagavuzlar’ın konuştuğu Türkçe.

Türkçe Sözlük

(i. F.) (Türkçe’de bazen: kâhî). Bazı defa, bazen, ara sıra.

Türkçe Sözlük

(i.) (birçok dillerde ortak bir kelime olup Türkçe ve Arapça’da da kullanılır). 1. Suyu veya diğer bir sıvıyı boğazda tutup başı kaldırarak nefes verilerek yapılan hırıltı, boğaz çalkalama: Gargara etmek, limon şüyu ile gargara etmek boğaz ağrısına iyi gelir. 2. Boğaz çalkamak için verilen sıvı ilâç: Doktor bir gargara verdi.

Türkçe Sözlük

(a uzun), (i. A.). 1. Örtü, zar, perde. 2. (Türkçeleşmiş şekli: haşa) At eğerinin örtüsü ki, ekseriya sırmalı ve şeritli olur.

Türkçe Sözlük

(a uzun) (i. A.) (c. gayât) (Arapça terkiplerde gaye şeklinde de kullanılır). 1. Son, bitim, nihayet. Fars. encâm: Bu işin gayeti budur. 2. Netice, maksat, Fars. merâm: Bunun gayeti nedir? 3. (Türkçe’de) Çok, ziyade, son derecede, nihayet derecede: Gayet büyük, gayet güzel. Gayetle, gayette = Son derece: Gayetle yüksek bir minare. Gayette güzel bir bahçe. Begayet = Son derecede: Begayet faydalı bir kitap. Bigayet, bi-gaye, bî-gayât = Sonsuz, pâyânsız, pek çok, hesapsız, hadsiz. Gayet-ül-gaye = En son derecede, Ar. nihâyet-ün-nihâyet: Günde gayet-ül-gaye dört ders okunabilir.

Türkçe Sözlük

(a uzun) (i. A. gazâ’dan if.). 1. Gazâ eden, düşmana karşı harbetmeye giden, bir memleketi fetheden veya zafer kazanan asker, kumandan ve hükümdar. Ar. mücahid, fâtih: Osman Gazi, Orhan Gazi, Gazi Osman Paşa. Ya gazi, ya şehid. 2. Türkçe: Gerdana asmaya mahsus yazılı altın. Gaziler helvası = Bir çeşit un helvası.

Türkçe Sözlük

(i. İtalyanca: kazino). Müşterilerine yemek ve temsil veren yahut kumar oynatan müessese (kelime Türkçe’de büyükçe kahvehane ve birahaneler için de kullanılmaktadır), (bk.) Kazino.

Türkçe Sözlük

(i. vakitsiz demek olan gec’ten). Yirmi dört saatlik günün karanlık kısmı ki, mevsime göre uzayıp kısalır. Ar. leyi, Fars. şeb. Asıl Türkçe’si tün, dün: Yarın geceyi bekliyor. Gece olmak — Karanlık basmak. Ayın on dördüncü gecesi: Dolunay, Ar. bedr. Gece safası = Gece açılır bir cins çiçek. Kına gecesi = Vaktiyle geline kına sürdükleri gece. Sonradan düğünierdeki eğlence gecesi. Gece kuşu = 1. Puhu kuşu. 2. mec. Uyku uyumaz adam, geceyi uyanık geçiren adam. Gece yatısı = Gece yatmak üzere olan misafirlik: Gece yatısına buyrun. Gece yarısı = Ar. nısfılleyl, saatin 24 olduğu an. Gece yanığı = Yüz ve elde çıkan siyah bir yara. Gece vakti = Geceleyin: Gece geliniz, gece çalışıyor. Gece serin olur. Bu gece = Mazi veya istikbale en yakın gece. Bu gece üşüdüm. Bu gece gideceğim. Dün gece Dünkü günün gecesi. Evvelki gece = Dün geceden evvel olan gece. Gece gündüz = Daima, Fars. şeb-ü-rûz, Ar. leyi ü nehâr. Her gece Gecelerin hepsinde. Gece gündüz dememek = Vaktin uygun olup olmadığına aldırmamak.

Türkçe Sözlük

(i. Y.). Matematik ilminin, cisimleri ve şekilleri inceleyen kısmı, (bk.) Hendese. Geometri, matematiğin uzamsal ilişkiler ile ilgilenen alt dalıdır (Eski adı: Hendese). Yunanca Γεωμετρία “Geo” (yer) ve “metro” (ölçüm) birleşiminden türetilmiş bir isimdir. Geometri, arazi ölçümü sözcüklerinden türetilmiştir. Herodot (i.Ö.450), Geometrinin başlangıç yerinin Mısır olduğunu kabul eder. Ona göre geometri kavramı Mısır kö­kenlidir. Sözcüğün kullanımı da Eflatun, Aristo ve Thales’e kadar gider. Yalnız Öklit geometri sözcüğü yerine Elements sözcüğünü yeğlemiştir. Elements sözcüğünün Yunanca karşılığı stoicheia sözcüğüdür. Bir kümenin üzerine konan ve kümenin öğelerini birbirleriyle ilişkilendiren bir uygun yapı, geometri yapılmasını olanaklı kılar. Bir düzlemin üzerine doğal olarak konacak ve sezgisel uzaklık duygusunu gözetecek “lise geometrisi”nin adı Öklit geometrisidir. Bu geometrinin tarihsel olarak ilginç ve önemli bir özelliği paralellik belitidir. Bu beliti sağlamayan ama geri kalan tüm belitleri sağlayan geometrilere Öklit dışı geometriler denir. Bunlara örnek olarak Hiperbolik geometri ya da küresel geometri verilebilir. Günümüzde kullanılan doğru, yay, ışın, açı ortay, kenarortay gibi birçok temel geometri teriminin Türkçe’leri Mustafa Kemal Atatürk’ün Geometri adlı eserinde yazılan eserde önerdiği terimlerden yararlanılarak kullanılmaya başlanmıştır. Geometri günlük yaşamın hemen her alanında gereklidir. Geometride uzunluk, alan, yüzey, açı gibi kavramlar bazı nicelikleri belirlemede kullanılır. Geometri’nin en çok iç içe olduğu dallar; cebir ve trigonometri, mimarlık, mühendislikler (Yol, köprü, yapı, makine, gemi ve uçak yapımı; maden, su ve elektrik işleri gibi bayındırlık ve zanaatla ilgili teknik çalışmalar, vb.), endüstiryel alanlar, simülasyonlar, bilgisayar programları ve grafikleri, sibernetik, tasarım, sanat vb. dir geometrinin kullanılmadığı meslek ya da alan yok gibidir desek yerinde olur. Geometri ve sanat bir sanat eserlerinin geometrik olması onlara estetik değerler kazandırmıştır. Ünlü ressam Leonardo da Vinci’nin resimde vücut oranları üzerine yaptığı çalışmalar, çizdiği eskizler bulunmaktadır. Bu orana Altın Oran denmektedir.

Türkçe Sözlük

(i. F.) (Türkçe halk diinde bazen: zergerdan). 1. Ot yiyen büyük ve vahşî, çok kalın derili memeli hayvan ki, burnu üzerinde tek ve bir cinsinin iki boynuzu vardır. 2. Gergedanın burnundaki boynuzu ki, kılıç vesaire kabzası ve fincan zarfı gibi şeyler yapılır: Gergedandan kabza.

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Yeterlilik, yeter olma, lüzumu kadarına sahip olup fazlasını istememe. Ar. iktifa, kifayet: Tamahkâr adam gınâ bilmez. Kanaat sahibi gınâ getirince daha fazlasını istemez. 2. Zenginlik, servet: Erbâb-ı gınâdan. 3. mec. (Türkçe): Usanç, bıkma: Artık bu yemekten gınâ. Bu adam durmadan kendinden bahseder, artık söylediği sözler gınâ verdi.

Türkçe Sözlük

(i. F.) (Türkçe halk dilinde: konca. Asıl Farsça’da: gonçe). Açılmamış gül veya diğer bir çiçek tomurcuğu: Elinde bir gonca, bir gül goncası, karanfil goncası vardı (yalnız gonca denildiği zaman gülünkü anlaşılır). Şiirde sevgilinin ağzına benzetilir. Gonca gül = Gülün bir çeşidi ki, açılmayıp top durur.

Türkçe Sözlük

(f.) (ası I Türkçe’de geri dönmek ve eğrilmek demek olan gönmek fiilinin müteaddtsidir). Yollamak, salmak, Osm. irsâl, isbâl, ba’s etmek: Babama bir mektup, bir hediye gönderdim. Oğullarını okula gönderiyor. Haber, selâm göndermek; ileri göndermek: Sürmek, öne geçirmek. İçeri göndermek = Sokmak, ithal etmek. Geri göndermek = Red ve iade etmek.

Türkçe Sözlük

(i. erki Türkçe). 1. Görekli, güzel, gösterişli. 2. Damat. Moğolca’da bu mânâya geldiği için Timur’un unvanıdır.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Yanmış şey. 2. Kaynayan şeyin köpüğü. 3. mec. Yanık, keder, ye’s, yanıp yakılma. 4. Eski Türkçe’de: Sıtma, humma, nöbet.

Türkçe Sözlük

(eski Türkçe: GÖDE, Fars. GûDEK) (i.). Kuyruksuz, tüysüz, küçük, eksik, sakat: Güdük horoz. Güdük kalmak = Neticesiz kalmak, boy atamamak.

Genel Bilgi

Tavla oynayanlar Farsça altıya kadar saymasını bilirler (yek, du, se, cihar, penç, şeş). Şimdi de yedi sayısını öğreniyoruz. Farsça yedi ‘heft’ dir (veya hefte). Yedi günlük ‘hafta’ ismi de buradan alınmıştır. Halen Türkçe’de kullandığımız gün isimlerinin kökenlerinin neler olduklarını biliyor musunuz?

Cuma-Arapça-toplama, toplanma)

Cumartesi-Arapça-(ertesi - Türkçe)

Pazar-Farsça-(ba = yemek, zar = yer)

Pazartesi-Farsça-(ertesi - Türkçe)

Salı-İbrânice-(üçüncü)

Çarşamba-Farsça-(cehar şenbe = dördüncü gün)

Perşembe-Farsça-(penç şenbe = beşinci gün)

Günümüzde kullandığımız ay isimlerinin geldikleri yerler de karışık. Hicri takvimdeki Arabi ay isimlerinin bugün hiçbirini kullanmamamıza rağmen yine de Şubat, Nisan, Haziran, Temmuz ve Eylül aylarının isimlerinin kökenleri Arapça ve Süryanice, Kasım ayının ise Arapça.

İşin daha ilginç yanı bunlardan Şubat, Nisan, Temmuz ve Eylül hemen hemen aynı telaffuzla Yahudi takviminde de yer alıyorlar. Gelin ayların isimleri ve kökenlerine bir göz atalım.

Ocak = Türkçe (Kışın evlerde ateş yakılan yer)

Şubat = Süryanice

Mart = Latince (Maritus - mitolojik isim Mars’tan)

Nisan = Süryanice

Mayıs = Latince (Tanrıça Maria’nın ayı)

Haziran = Süryanice

Temmuz = Arapça / Süryanice

Ağustos = Latince (Roma İmparatoru Augustus’un adından)

Eylül = Süryanice

Ekim = Türkçe (Toprağı ekmekten)

Kasım = Arapça (Bölen)

Aralık = Türkçe (İki zaman dilimi arası)

Genel Bilgi

Tavla oynayanlar Farsça altıya kadar saymasını bilirler (yek, du, se, cihar, penç, şes). İimdi de yedi sayısını öğreniyoruz. Farsça yedi ‘heft’ dir (veya hefte). Yedi günlük ‘hafta’ ismi de buradan alınmıştır. Halen Türkçe’de kullandığımız gün isimlerinin kökenlerinin neler olduklarını biliyor musunuz?

Günümüzde kullandığımız ay isimlerinin geldikleri yerler de karışık. Hicri takvimdeki Arabi ay isimlerinin bugün hiçbirini kullanmamamıza rağmen yine de İubat, Nisan, Haziran, Temmuz ve Eylül aylarının isimlerinin kökenleri Arapça ve Süryani-ce, Kasım ayının ise Arapça.

İşin daha ilginç yanı bunlardan İubat, Nisan, Temmuz ve Eylül hemen hemen aynı telaffuzla Yahudi takviminde de yer alıyorlar. Gelin ayların isimleri ve kökenlerine bir göz atalım.

Türkçe Sözlük

(i.). Sonbahar, eski Türkçe: Köhne bahar, Ar. harif, Fars. hazân: Güz mevsimi = Eylül ile ekim ve kasım ayları ve daha doğrusu rûmî eylülün 9’undan aralığın 9’una kadar olan günler.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Eski yazı alfabesinin sekizinci harfi olup Arapça asıllı kelimelere mahsustur. Hı ile he arasında ses verir ki, bu ses SAmî dillere mahsustur. Türkçe veya ecnebi bir kelimenin bu harfle yazılması asla caiz olamaz. Ebced hesabında 8 rakamına eşittir. Noktasız olması sebebiyle «hâ-i mühmele» de denilir.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. ahbâr). I. Bir vakanın tebliği, bir hâdiseden, hazır bulunmayanlara verilen malûmat, bilgi, havâdis, asıl Türkçe’si: Salık. Haber gelmedi; o işden bize haber veren olmadı; bir şey olursa ben size haber ederim. 2. İlim, vukuf, malûmat, bilgi: Fenden, senattan haberi yoktur; bu işden haberim olmadı. 3. Hadîs-i şerif = Peygamberimiz’in sözleri ve fiilleri: Haberde böyle denmiştir. 4. (edebiyat) Gramerde bir isme yakıştırılan sıfat, müsnet: «Allah büyüktür» denildiğinde «Allah» mübtedâ ve «büyük» haberdir. 5. (edebiyat) Olayı bildiren bir fiil veya cümle; mukabili: İnşâ. Bî-haber = Bir işten haber ve bilgisi olmayan, vukufsuz, malûmatsız, gafil (tersi olan «bâ-haber» tâbiri kullanılmayacak kadar soğuktur). İlmühaber = 1. Bir şeyin alındığını gösteren resmî senet. 2. Bir hususu göstermek üzere ekseri muhtarlarca verilen resmî kâğıt. Kara haber — Birinin ölümü hakkında akrabasına verilen haber.

Türkçe Sözlük

(i. F.). 1. Efendi, ağa, çelebi, seyyid, sahip. 2. (Türkçe: hoca) Muallim, öğretmen, üstat: Mektep hocası, coğrafya, hesap, yazı hocası. 3. Sarıklı efendi, molla: Hoca efendi, hoca kıyafeti.

Türkçe Sözlük

(i. F. c.) (m. hoca) (Türkçe m.). Vaktiyle BAbıâli kalemleri efendilerinden, hususi bir rütbe taşıyan adam: Dİvân-ı hümâyûn hâcegânı, hâcegân rütbesi. (bk.) HAce.

Türkçe Sözlük

(i. A. «hafakan» dan if.). Müfredi, dilimizde kullanılmaz. Türkçe: Hafıkan. HSfıkayn = Doğu ve batı c. Havâfık: Cihât-ı erbaa = Dört cihet: Doğu, batı, kuzey, güney; ufuklar.

Türkçe Sözlük

(i. A. «hikmet» ten smüş.) (c. hükemâ). 1. Üstün zekâsı ve yüksek ahlâkıyla seçkin adam, filozof: Lokman hakîm. Yunan hakimleri. 2. İlim ve felsefe mütehassısı. 3. Bütün ilim ve fenleri bilen adam, ansiklopedist, Alim, allâme: Hakîm-i zû-fünûn. 4. Tıb ilmi mütehassısı, tabip, doktor (bu mânâsıyle Türkçe’de «hekîm» şekli yerleşmiştir). Hakîm-i Mutlak = Tanrı.

Türkçe Sözlük

(HAL) (I ince) (i. A.) (c. ahvâl). 1. Oluş, bulunuş, Ar. suret, hey’et, keyfiyet: Ne haldesiniz? Kendisini fena bir halde gördüm; onun hâlini göz önüne getirin; o vakitki hâliyle şimdiki hâli arasında çok fark vardır. 2. Şimdiki zaman, mazi (geçmiş) ile istikbal (gelecek) arası: İstikbali hâle feda etmemeli. 3. Mecal, kuvvet, tâkat: Hâlim kalmadı; zavallının ayakta duracak hâli yoktur. 4. Müşkülât, sıkıntı; dert: Bu işi görünceye kadar başıma hal geldi. 5. Tasavvuf ve tarikat mensuplarının geçici olarak eriştikleri cezbe: Vecd ü hâl sahibi. 6. Dert, keder, elem: Herkesin hâlini bir Allah bilir. 7. (Türkçe gramerde): İsmin halleri. 8. (gene Türkçe gramerde) Fiilde bugünkü zaman (hâl-i hâzır) kipi (sigası): Geliyor, gidiyor gibi. Ehl-i hal = Vecd-ü hal sahibi, gönül adamı. Hâl-Aşinâ, halden anlar = İhtiyaç sahiplerinin hâline acıyan kendilerine yardım eden adam. O halde = O takdirde, öyle olursa Behemehal = Her nasıl olsa, mutlaka. Halbuki = Şu kadar var ki, öyle iken: Hanım dışarı çıkmayı istiyor halbuki doktor daha müsaade etmiyor. Hal böyle iken = Böyle olduğu halde. Beyân-ı hâl = İnsanın bulunduğu hal ve durumu ifade etmesi, Osm. ifâde-i merâm, arz-ı hâcet. Derhal = O anda, hemen. Sia-i hâl = Refah. Şimdiki halde = Bugünkü günde, Ar. elyevm. Hal sormak = Birinin nasıl olduğunu anlamak istemek, hatır sormak. Arz-ı hâl = 1. Hâlini arz ve ifade etme. 2. Bir iş için resmî bir yere sunulan istida veya bir kimseye verilen istek mektubu (bu ikinci mânâ ile bitişik olarak «arzıhal» yazılır, (bk.) Arzıhal). Alâhâle = Kendi hâlinde, bulunduğu halde. Alâ-külli-hâl = Her halde, her nasıl olsa. Filhâl = Ansızın. Kendi hâlinde = Görevi dışında işlere karışmaz, sâkin ve uslu adam. Lisân-ı hâl ile = Dil ile söylemediği halde hâli söyler gibi olma. Ne hâl ise, her ne hâl ise — Her ne suretle oldu ise. Herhalde = Her nasıl olsa. «Halde» tâbiri bir fiile eklenirse: 1. Şart ve takdir ifade eder: O, geldiği halde biz de gideriz. 2. Uyuşmazlık ve zıt olma durumu gösterir: Onlar bizi dâvet ettikleri halde biz mukabele etmedik.

Türkçe Sözlük

(HALE) (i. A.) (dayı demek olan «hâl» in müennesidir). Arapça’da teyze (annenin kızkardeşi), Türkçe’de babanın kızkardeşi (asıl Türkçe: çiçe, çiçi).

Türkçe Sözlük

(i. A. c.) (m. halika pek kullanılmamıştır): Yaratılmış canlılar ve bilhassa insanlar (Türkçe m.): Cariye, esir edilmiş veya satın alınmış kız veya kadın: Çerkeş halayık, halayıklar.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. hulefâ). 1. Vekil, halef, birinin yerine geçen adam. 2. Peygamberimizin vekili ve halefi olan zat: Halîfe-i Resûlullah, halîfe-i islâm. 3. Eskiden BAbıâlî kalemlerindeki kâtiplere denirdi: Hacı halife = KAtib Çelebî’nin lâkabı (bu mânâ ile sonradan yalnız cem’i kullanılmıştır): Mektûbî-i sadâret hulefâsından = Başbakanlık hususî kalem kâtiplerinden. 4. (Türkçe: kalfa) (bk.) Kalfa. Hulefây-ı râşidîn = ilk dört Halîfe: Hz. EbûBekr, Ömer, Osman ve Ali. Ser-halîfe = Eskiden BAbıâlî kalemlerindeki kâtiplerin başı ve en kıdemlileri: Filân kalemde serhalîfe oldu.

Türkçe Sözlük

(i.) (Türkçe’de han isminin müennesidir: bey, beyim gibi). 1. Kadınlara verilen şeref ve saygı tâbiridir, Ar. seyyide, sittî, Fars. bânû: Fatma Hanım, Zeynep Hanım, vâlide hanım, hemşire hanım, hanımefendi, hanım kız, küçük hanım, büyük hanım. Cem’i saygı ifadesi olarak, kadınlar mânâsında kullanılır: Hanımlara mahsus kamara. 2. Zevce, eş, karı, Ar. halîle: Filânın hanımı, paşanın hanımı. Hanımeli = Güzel kokulu beyazımsı bir çiçek ve onu veren küçük ağaç. Hanımboceği = Gül goncalarını kesen siyah benekli, kırmızı bir küçük böcek. Kirlihanım = Bir çeşit yumuşak ve beyaz taze peynir.

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Bir suçluyu cezalandırmak için veya davası görülünceye kadar bir yere kapama, cezaevine, mahbese atma: Filânı hapsettiler. Hapsolundu. Beş ay müddetle hapsine karar verildi. 2. Tutma, zaptetme, koyuvermeme: idrarı çok hapsetmek iyi değildir. 3. istifade olunmayacak bir hal ve mevkide bulundurma, boş yere alıkoyma: Bu kadar parayı boşuna hapsetmekten ise işletmek daha faydalıdır. 4. Kapalı bir yerde tutma, böyle bir yerde bekletme: Geleceğine söz vermiş olduğundan beni bütün gün evde hapsetti. 5. (Türkçe’de) Hapishane, mahbes, zindan: Hapse attılar. Hapsolunmuş, mahbus: üç aydan beri hapistir. Göz hapsi = Nezaret altında bulunma.

Türkçe Sözlük

(i. F.) (Türkçe’de: hor). Hakir, zelil, itibarsız.

Türkçe Sözlük

(HARAP) (i. A.). Viran etme, viranlık, yıkma, bozma, bayındırlığın ortadan kalkması: Kiracılar evi harâb ettiler. Savaşın geçtiği yerler harâb oldu (tahrip gibi). (Türkçe’de) 1. Bozulmuş,yıkılmış, viran, mamurun zıddı: Harap bir ev, harap bir memleket. 2. Sarhoşluktan dolayı perişan, bitkin olan: Mest ü harâb olmuş. Hâne-harâb = mec. Evi yıkılmış, her tarafı viran, işi berbat (kimse).

Türkçe Sözlük

(i. F. har = eşek, bende = kul, Türkçe söylenişi harmanda). Eşekçi, katırcı, mekkâreci (vaktiyle ordu maiyetindeki mekkârecilere denirdi).

Türkçe Sözlük

(HARÇ) (i. A.). 1. Sarf, bozma: Verdiğiniz parayı tamamiyle harcettim. O paranın hepsi hareoldu mu? 2. (Masdar mânâsında olmayarak): Sarfolunacak para, masraf, harçlık: Çok harç gidiyor. 3. Bir resmî iş için verilen resim: Mahkeme harcı, intikal harcı, İlâm harcı. 4. (Türkçe): Bir şeyin imaline yarayan madde, kereste: Ustaların harcı kalmadığından boş duruyorlar. Yemek harcı. 5. Duvar örmeye ve sıva vesaireye yarayan kireç ile kum veya horasan yahut çamurla saman vesaire karışımı: Duvar harcı, sıv8 harcı, harç yapmak. 6. Elbiseye süs için çeşitli şekillerde dikilen kaytan vesaire: Kadın elbiselerine harç koymak bu sene moda oldu. Avrupa’dan hazır harç gelir. Harcı olmak = Yapabilmek elinden gelebilmek: Bu iş oun harcı değildir. Bu yükü kaldırmak benim harcım değildir. O ata binmek senin harcın mı? (bk.) Harcırah. Harc-ı Alem, harc-ı Am = Herkese göre, elverişli, herkesin kullanabileceği, ipekli elbise harc-ı Alem değildir. Vekilharç = Bir büyük konakta masraf işlerine bakan adam. Harcı içinden çıkmak = Ayrıca masraf etmeye hâcet olmamak.

Türkçe Sözlük

(HERİF) (i. A. hırfet’ten smüş.). 1. Sanat arkadaşı, aynı meslekte olan, Fr. collfegue. 2. içki ve eğlence arkadaşı. 3. (Türkçe söylenişi: herif) Adî ve bayağı adam, aşağı, basit insan: A herif. 4. Adam, şahıs, öteki: Herif size açıktan söylüyor, siz anlamıyorsunuz. Herif size haber verdi, ne kabahati var? (bk.) Herif.

Türkçe Sözlük

(i.) (arın’dan galat ki, o da arık ve argın gibi, armak Türkçe fiilinden gelir). Yorgun, zayıf, bitkin.

Türkçe Sözlük

(i. A ). İtibar, «be» edatıyle beraber «bihaseb» kullanılır ki, itibariyle, göre, -ce demektir Behasebülİrâb = Irâb itibariyle, İrâbca. Türkçe «ile» veya «-ce» edatıyle de kullanılır: Akrabalık hasebiyle, hasebince: Münasebetiyle.

Türkçe Sözlük

(i.) (Arapça hâsıl’dan. Türkçe’de söylenişi: kasıl). Hayvanlara yeşil yedirilen arpa ekini.

Türkçe Sözlük

(Türkçe’de telâffuzu: HâŞİR) (i. A.). T. Toplama, bir yerde biriktirme. 2. Kıyamet gününde ölülerin diriltilerek, yaptıkları iyi ve kötü işlerine bakılmak için bir yere gelmeleri: Şehitler ile haşrolmak. 3. Ölülerin haşrolunacağı zaman, kıyamet: Haşre dek = Kıyamete kadar. Rûz-ı haşr = Kıyamet günü. Haşr ü neşr = Mahşer günü ölülerin toplanıp dağılmaları, mec. Onlarla haşr ü neşr olsun = Ne yaparsa yapsın. Haşr-ender-haşr = Mahşer gibi kalabalığı ifade eden eskimiş bir tâbirdir.

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Ele geçemeyen veya elden kaçırılan bir nimete üzülerek yanma ve iç çekme: Hasret çekmek: Mahrum olup teessüf etmek. 2. Göreceği gelmek: Arzu, iştiyak: Çocuklarının hasretini çekiyor: Hasret-i yâr ile dil-hûn oldu. (Türkçe): Sıfat gibi de kullanılıp hasret olmak ve hasret kalmak denilir: Bu sene üzüme hasret kaldık.

Türkçe Sözlük

(aslı: HâSTE) (i. F.) (c. haste-gân). Sıhhati yerinde olmayan, bir illet ve hastalığı olan, Ar. marîz: Asıl Türkçesi: sayrı. Hasta olmak, düşmek, yatmak = Hastalanmak.

Türkçe Sözlük

(Türkçe’de halk ağzında: HâTİP (i. A.). 1. Camide hutbe okuyan ve bu vazife İle görevli bulunan din adamı ki, bir camideki en yüksek rütbeli görevlidir. 2. Hitâbeti kuvvetli, iyi söz söyliyen kimse.

Türkçe Sözlük

(aslı: HâVA) (i. A.) (c. ehviye). 1. Dünyayı atmosferin bittiği yere kadar çeviren hafif gaz tabakası: Havaya kalkmak, havaya uçmak, durmak. 2. Bu tabakayı teşkil eden hafif gaz: Temiz hava teneffüs etmek. Hava başlıca oksijen ile azottan ve az miktarda diğer gazlardan mürekkeptir. 3. Atmosferin hal ve durumu: Bugün hava güzel, yağmurlu, karlı, sisli, soğuk, sıcak hava. Hava iyi olursa yarın gideriz. Bu ne hava? 4. Bir yerin sıhhî durumu, insanın sıhhatına yarayıp yaramamak itibariyle havanın hal ve durumu: Hafif, ağır, sıtmalı, sağlam hava. Oranın havası bana gelmedi. Havası ile uyuşamadım. O havalarda zayıf adam yaşayamaz. 5. (Türkçe) Herhangi bir musiki eseri, parçası: radyoda güzel bir hava çalıyor. 6. Bir binanın üstüne çıkmak, çatı katı yaptırmak hakkı: Dükkân benim ama havası başkasınındır. 7. Hafif rüzgâr, havanın hareket ve dalgalanması: Bugün hiç hava yoktur. 8. Boş, beyhude, faydasız yere: Bizim çalışmamız havaya gitti. 9. Ateşli silâhlar nişanının mesafeye göre değişen derecesi. 10. Baskı harflerinin yukarı veya aşağı gelmek üzere muhtelif yükseklikte kazılı olması, dökme hurufat derecesi. Ab ü havâ = Su ve hava: Bir yerin sıhhî durumu, iklimi: Ab ü havâsı güzel bir yer. Oranın Ab ü havâsı ile uyuşamadı. Açık hava = 1. Bulutsuz hava. 2. Bina dışarısı. Hava almak = 1. Teneffüs etmek, solunum yapmak, temiz hava teneffüs eylemek: Şu pencereyi açın hava alalım 2. Gezmek, açık havada dolaşıp ferahlamak: Çıkıp biraz hava alalım. 3. Havadar olmak, rüzgârlara maruz ve havanın değişmesine elverişli hal ve durumda bulunmak: O köşk iyi hava alıyor. Bu oda hiç hava almaz. Bâd-ı havâ = Hava yeli (Türkçe söylenişi: bedava): Parasız, Ar. meccânen ve mec. Pek ucuz: Bunu size bedava veririm. Şunu bedava almışsınız. Cew-i havâ = Dünyayı çeviren hava tabakası, Fransızca: atmosph&re. İlm-i cevv-i havâ ve kısaca: llm-i cev = Hava değişikliklerini inceliyen ilim. Fransızca: metiorologie. Sünbülî hava = Güneşsiz, yağmursuz, kapalı gibi, fakat güzel hava. Mart havası = Daima değişen, kararsız hava Hava hoş = Nasıl olsa olur: Bence hava hoş, vazife etmem (aldırmam). Herkes bir hava çalıyor = Herkes aklına geleni söylüyor. Bir fabrika ki, herkes bir hava çalıyor. Havadan = Bedava.

Türkçe Sözlük

(ka ile) (i. A. c.) (m. hâkan). Hâkanlar, Türk imparatorları. Türkçe’den Arapça’laştırılmıştır. (bk.) HAkan.

Türkçe Sözlük

(i. c.) (m. hâtûn) (Türkçe’den Arapçaiaştırılmış). Hâtûnlar, hanımlar. (bk.) HAtûn.

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Kuvvet, kudret: Lâhavie ve-lâ-kuvvete illâ billahi’l-aliyyUl’-azim = Kuvvet ve kudret ancak Cenâb-ı Hakk’a mahsustur. 2. Sene, yıl. 3. Etraf, çevre (cem’i olan hevâil daha çok kullanılmıştır) (avlı dediğimiz kelime de Yunanca’ dan veya Türkçe ağıl’dan çıkmış değilse, bundan olabilir).

Türkçe Sözlük

(i. F. «hevic» den). Sebzeden sayılan maruf kırmızılı, sarılı uzunca kök: Havuç kızartması, turşusu (asıl Türkçesi keşir’dir).

Türkçe Sözlük

(i.) (c. hayâdîd tamamen yanlıştır) (Türkçe haydamaktan veya Macarca hayduk’dan). Dağ hırsızı, yol kesici, eşkiya.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. hazâin) (Türkçe: hazne). 1. Para konan ve saklanan yer, vezne, sandık: Devlet hazinesi (maliye bakanlığına yalnız hazine de denir). 2. Değerli şeyler saklamak üzere yapılmış muhafazalı yer depo. 3. Akar suyun veya yağmur suyunun birikip saklandığı yer, sarnıç, depo, su hazinesi de denir (Türkçe’de bu mânâda daha çok «hazne» denir). 4. Top ve tüfek barutunun konduğu yer. 5. Gönjülü mal, defîne. 6. İrin biriken yer. 7. Para vesair değerli şeylerden ibaret yük. 8. Vaktiyle on altı bin altın kurüş miktarı. Hazîne-i hâssa = Osmanlı hükümdarına ait emlâk, arâzi vesairenin gelir ve masraf dairesi. Hazîne kethudâsı — Eskiden Enderûn-ı Hümâyûn’daki değerli mal ve eşyanın muhafaza ve idaresine memur zat.

Türkçe Sözlük

(i. F.) (Türkçesi: haznedar). Bir hazinenin idare ve muhafazasına memur adam.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. hazerât) (huzûr’ dan). On, huzûr, Fars. pîş-gâh: Hazret-I sadrâzama hâlini arz etti. Bu tâbir eski devirde huzur mânâsından ayrılarak sırf saygı tâbiri olarak ve Farsça veya Türkçe kaidesince izafet hâlinde kullanılmıştır; «cenâb» gibi ve yerine göre ondan daha kuvvetlidir: Hazret-i Allah’a yalvardım, Hazret-i Allah acıdı. Tanzimat’tan sonraki Osmanlı protokolünde birinci ferik (orgeneral), mülkî ve ilmî rütbelerde karşılığı olan bâlâ ve istanbul pâyesi mensuplarının isimleri sonuna resmen «hazretleri» getirilirdi: Kazasker Mustafa izzet Efendi Hazretleri, Enver ve Cemal Paşalar Hazerâtı, Sadrâzam Alî Paşa Hazretleri, Şehzâde Abid Efendi Hazretleri, Ayşe Sultan Hazretleri («cenâb», gayr-i müslim büyükler hakkında kullanılırdı: Sefir cenâbları).’Hazretiniz ve cenâbınız gibi muhâtap için kullanılması uygun değildir.

Türkçe Sözlük

(i.). «H» harfinin Türkçe ismidir. Osmanlı alfabesinde de en ince h’nln adıdır, (bk.) HA.

Türkçe Sözlük

(i. F.) (Türkçe söylenişi: haille). Tohumları tıpta kullanılan bir bitki ki, çeşitleri vardır: Kara halîle, sarı halîle.

Türkçe Sözlük

(e. F.). Farsça veya Arapça isimlerin başına gelip Türkçe «daş» edatı gibi ortaklık ve birlik gösteren sıfatlar teşkil eder: Hem-bezm = Bir mecliste oturan Hem-rey = Bir fikir ve reyde bulunan. Hem-pâ = Ayakdaş. Hem-râh Yoldaş. Hem-fikir = Aynı düşünüşte, aynı fikirde olan.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (Farsça endâze’den Arapça’laşmış). Geometri. Hendese-i musattaha = Düzlem geometri. Yalnız satıhlar üzerine olan şekiller ve mesahalardan bahsedeni. Hendese-i mücesseme = Uzay geometri. Uç boyutlu cisimlerden bahsedeni. Hendese-i halliyye = Tasarı geometri. Hendese-i resmiyye = Resim ve benzerinden bahsedeni. Geometri, matematiğin uzamsal ilişkiler ile ilgilenen alt dalıdır (Eski adı: Hendese). Yunanca Γεωμετρία “Geo” (yer) ve “metro” (ölçüm) birleşiminden türetilmiş bir isimdir. Geometri, arazi ölçümü sözcüklerinden türetilmiştir. Herodot (i.Ö.450), Geometrinin başlangıç yerinin Mısır olduğunu kabul eder. Ona göre geometri kavramı Mısır kö­kenlidir. Sözcüğün kullanımı da Eflatun, Aristo ve Thales’e kadar gider. Yalnız Öklit geometri sözcüğü yerine Elements sözcüğünü yeğlemiştir. Elements sözcüğünün Yunanca karşılığı stoicheia sözcüğüdür. Bir kümenin üzerine konan ve kümenin öğelerini birbirleriyle ilişkilendiren bir uygun yapı, geometri yapılmasını olanaklı kılar. Bir düzlemin üzerine doğal olarak konacak ve sezgisel uzaklık duygusunu gözetecek “lise geometrisi”nin adı Öklit geometrisidir. Bu geometrinin tarihsel olarak ilginç ve önemli bir özelliği paralellik belitidir. Bu beliti sağlamayan ama geri kalan tüm belitleri sağlayan geometrilere Öklit dışı geometriler denir. Bunlara örnek olarak Hiperbolik geometri ya da küresel geometri verilebilir. Günümüzde kullanılan doğru, yay, ışın, açı ortay, kenarortay gibi birçok temel geometri teriminin Türkçe’leri Mustafa Kemal Atatürk’ün Geometri adlı eserinde yazılan eserde önerdiği terimlerden yararlanılarak kullanılmaya başlanmıştır. Hendese (Geometri) günlük yaşamın hemen her alanında gereklidir. Geometride uzunluk, alan, yüzey, açı gibi kavramlar bazı nicelikleri belirlemede kullanılır. Hendese’nin (Geometri’nin) en çok iç içe olduğu dallar; cebir ve trigonometri, mimarlık, mühendislikler (Yol, köprü, yapı, makine, gemi ve uçak yapımı; maden, su ve elektrik işleri gibi bayındırlık ve zanaatla ilgili teknik çalışmalar, vb.), endüstiryel alanlar, simülasyonlar, bilgisayar programları ve grafikleri, sibernetik, tasarım, sanat vb. dir geometrinin kullanılmadığı meslek ya da alan yok gibidir desek yerinde olur. Geometri ve sanat bir sanat eserlerinin geometrik olması onlara estetik değerler kazandırmıştır. Ünlü ressam Leonardo da Vinci’nin resimde vücut oranları üzerine yaptığı çalışmalar, çizdiği eskizler bulunmaktadır. Bu orana Altın Oran denmektedir.

Türkçe Sözlük

(aslı: HİSABİ) (i. A.) (m. hisâbiyye). 1. Hesaba ait, hesap işleri. 2. (Türkçe) Hesabını bilir, idareli. Ar. mümsik.

Türkçe Sözlük

(Türkçe söylenişi HAVL) (i. A.) (c. ehvâl). Korku, korkma, ürkme, dehşet: Can havliyle = Can korkusuyla. Ebu-I-Hevl = Mısır’da Cİze’de büyük piramitlerin yanında, Firavunlar’dan kalma insan kafalı büyük arslan heykeli. Fransızca: Sphinx. ■

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. heyâkil). 1. Büyük bina, anıt, Abide, tapınak, puthâne. 2. (Türkçe) Taş, mermer, tunç, ağaç vs.’den insan, hayvan vs. şekli, Ar. sanem. Fransızca: statue (Arapça’da olmayan bu ikinci mânâ ile kullanılır).

Türkçe Sözlük

(i. F.). Bülbül, Fars. andelib, eski Türkçe: sanduvaç.

Türkçe Sözlük

(i. A. mü.). Eski yazı alfabesinin dokuzuncu harfi olup İstanbul şivesinde aslından daha yumuşak telâffuz olunursa da asıl çıkış yeri boğazdan olup «kaf» ın çıkış yerine yakındır ve Türkçe’de çok defa «hı» «kaf» a ve «kaf» «hı»ya dönüşmüştür. Uyku uyhu, yoksa yohsa, kangi hangi gibi. Arapça dışında SAmî dillerde yoktur. Araplar tarafından «hâ» nın üstüne bir nokta konarak yapılmıştır. Bu ses, Almanlar’ın ch ve Ispanyollar’ın j sesine eşittir, Rusça gibi Slav dillerinde de vardır. Ebced hesabında 600 rakamına eşittir.

Türkçe Sözlük

(i.) (aslı Farsça olup Türkçe ve Arapça’da da kullanılır). Sebze ile meyve arasında meşhur bir yeşillik ki, kabaktan uzuncadır; salata ve turşusu yapılır; kabakgillerdendir: Langa, Çengelköy hıyarı (argo): Aptal, sersem: Ne hıyar adamdırl (hıyar ağa da denir; saletalık da denir).

Türkçe Sözlük

(i.) (aslı Farsça olup Türkçe ve Arapça’da da kullanılır). Sebze ile meyve arasında maruf bir yeşillik ki, kabaktan uzunca olup salata ve turşusu yapılır: Langa, Rus, Japon hiyarı (zarafetle salatalık da denir), (bk.) Hıyar.

Türkçe Sözlük

(i.) (aslı: eski Türkçe’de: kotaz). 1. Kadınların kendi saçlarından veya yemeni vesaire ile yaptıkları baş süsü veya giyeceği: Hotoz giymiş; hotozu yakıştırmış. 2. Binalarda yapılan bir çeşit süs.

Türkçe Sözlük

(i. A. cebî, ye’bî» fiilinden). Rızâ göstermeme, razı olmama, kabûl etmeme. Ar. imtinâ, istinkâf, ictinâb. Ibâ etmek = Razı olmamak, kabûl etmemek (tiksinmek mânâsını dahi veriyorlarsa da, o mânâya gelen kelime İbadır ve Türkçe’de hemen hemen kullanılmamıştır).

Türkçe Sözlük

(i. A. «besm»den). Zarafet ve letâfetle gülümseme (Arapça’da »tebessüm» kelimesiyle aynı mânâda iken, Türkçe’de tebessüm bazen alayla gülümseme mânâsını taşır. Halbuki ibtisâm kelimesi, mutlak bir gülümseme, letafeti ve güzelliği mânâsını verir).

Türkçe Sözlük

(i. A.) Oturtma, Ar. ık’Ad (Türkçe’de bilhassa hükümdarların tahta oturtulması mânâsında kullanılır).

Türkçe Sözlük

(İĞNE-DAN) (i. Türkçe iğne, Fars. dân = yer eki; yanlış tabir. Daha yanlışı: iğnedanlık. Doğrusu: iğnelik). İğne mahfazası, teneke veya kemikten ufak silindir şeklinde mahfaza.

Türkçe Sözlük

(I.) (Arapça’dan). Yaşlı adam, koca, pîr, şeyh: İhtiyar adam, İhtiyar kadın, ihtiyarlar meclisi (esası galat olduğu için vaktiyle edebî dilde kullanılmayıp koca ve kocamak gibi hâlis Türkçe kelimeler tercih olunurdu. Müenneslnde ihtiyâre demek gülünçtür).

Türkçe Sözlük

(ka ile) (i. A.) (mü. iktidâriyye). Güç ve iktidara alt (edebiyat). Fiil-I iktidâri = Türkçe gramerde yapabilmek ve yapamamak gibi müsbette iktidar ve menfide iktidarsızlık gösteren fiil.

Türkçe Sözlük

(I.). Azert Türkçesi’nde yıl yerine sene mânâsıyle kullanılır. Yılan, yıldırım, yıldırmak gibi kelimeler de Azert Türkçesi’nde İlan, ıldırım vesairedir, bk. Yıl.

Türkçe Sözlük

(Ünlem). Rabbiml ey benim Allehıml İlâht, padişahlar padişahı, İlâhi sen bilirsin. Türkçe’de hayret ve şaşkınlık İfadesidir, altında bir isim bulunur: ilâht çocuk, İlâhi Ahmed beyi (ne tuhafsın).

Türkçe Sözlük

(İLAHİYYAT) (i. A. e.). 1. Felsefenin ulûhlyetten ve Tanrı’ya ait meselelerden bahseden kısmı. 2. Dint ilimlerin bütünü, Fr. tiologle (bu mânâ Türkçe’ye mahsustur): llâhiyât Fakültesi.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. ilel). 1. Hastalık, Ar. maraz, dâ, eski Türkçe sayruluk: IIlet-i müzmine = Müzmin hastalık. IIlet-i efrenciyye = Frengi. Illet-i sâriye = Salgın hastalık (maraz’la aynı mânâda). 2. Sakatlık, sakat adamın hali: İlleti vardır. 3. Sar’a, vücut titremesi ve baş dönmesi gibi insana musallat olup ayrılmayan ve sık sık rahatsız eden hastalık: insan korkudan illet kazanır, illet sahibi olur. Onda bir illet vardır. 4. Sebep, icab etme, hazırlayıcı hal: Bunu icab ettiren İllet nedir? 5. Maksat, gaye, niyet: Bu kadar yorgunluğun illeti nedir? İllet-i gaiyye = Gerçekleşmesi için çalışılan maksat: Tahsilin illet-i galyyesi terbiyedir. 6. (edebiyat) (Arapça gramerde) Bir kelimenin aslî harfleri arasında (elif, vav, ye) harflerinden birinin bulunması. Hurûf-ı illet = illet harfleri: «elif, vav, ye» harfleri.

Türkçe Sözlük

(f.). Türkçe Imek masdarından geçmiş hikâyesi kipinin 3. şahsı: O iş öyle İmiş. Aradığınız adam orada imiş. Yardımcı flit başka fiillerin çeşitli kiplerine katılarak çeşitli birleşik kipler teşkil eder ve bu takdirde ekseriya asıl fiille birleşerek ilk l’si düşer: Gelmiş imiş (gelmişim), gelir imiş (gelirmiş), gelecek imiş (gelecekmiş), gelmeli imiş (gelmeliymiş) vesaire.

Türkçe Sözlük

(i. A. «mekânet» ten masdar-ı if’Al). Mümkün olma, olabilecek halde bulunma, iktidar dahilinde oluş: Bu işin imkânı vardır, mümkündür, olabilir. İmkânı yok = Mümkün değildir, olamaz, imkân dışındadır. Adem-1 imkân = Mümkün olmayış, imkânsızlık. Adim-Ül-imk&n = İmkânsız, Ar. muhâl (Türkçe imkânsız’ dan tercümedir).

Türkçe Sözlük

(I. A.). Doldurma: Bu kıyı sığdır, toprakla imlâ edilebilir (bu mânâ Türkçe’ye mahsustur, Arapça’da yoktur).

Türkçe Sözlük

(f.) (Halis Türkçe bir kelime olduğu halde birinci hecesinin ince okunmasıyle ahenk kaidesine uymayışı gariptir. Aslının ı ile olacağından şüphe yoktur). 1. Doğru gözüyle bakmak, doğru diye kabûl etmek; kabûl ve tasdik etmek: İnsan her işittiğine inanmamalı. 2. İmân getirmek, itikat etmek kalb ile tasdik ve dil ile ikrar etmek: Allah’ın birliğine ve Hazret-i Muhammed’in peygamberliğine inanmak.

Genel Bilgi

Özellikle ABD’de Hıristiyanların şükran günlerinin önemli bir sembolü olan hindi aslında Amerika kıtasının yerlisidir. Vahşi hindi cinsleri Kristof Kolomb kıtayı keşfetmeden de önce Kuzey Amerika’da yaşıyordu. Hatta Avrupa’dan Güney Amerika’ya ilk gelenler Azteklerin bir cins hindi ırkını ehlileştirdiklerini görmüşlerdi.

Amerikan hindileri Avrupa’ya 1519 yılında İspanyollar tarafından getirilmiş, daha sonra bütün Avrupa’da yayılıp 1541 yılında İngiltere’ye ulaşmışlardı. Hayvancağızı gören İngilizlerin kafaları karışmış, o zamanlar Türk toprakları olan Batı Afrika’dan Portekizli tüccarların getirdikleri Afrika hindisi veya yine Türkiye üzerinden getirilen Hint tavuğu sanmışlardı. Sonunda her iki ırkın farklı olduğu anlaşılmıştı, ama bu Amerikan kökenli kuşun adı 17. yüzyılda Amerika’ya göç eden İngiliz göçmenler sayesinde Amerika’da ‘Turkey’ olarak yerleşti.

Tabii bu Türkiye’nin isminin niçin İngilizce’de hindi anlamında kullanıldığının resmi açıklaması. Bunun yanında uydurulmuş başka tezler de var. Bunlardan biri Kolomb’un ilk yolculuğuna katılan bir Portekiz Yahudi’si Jose de Torres’in hindiyi görünce, İbrânice ‘büyük kuş’ anlamında ‘Tukki tukki’ diye bağırması, diğeri de sürekli batıya doğru giderek Hindistan’a ulaşmayı hedefleyen Kolomb’un Amerika’ya vardığında burayı Hindistan ve hindiyi de Hint tavus kuşu sanarak onu ‘Tuka’ diye adlandırması ve zamanla bu kelimenin Turkey olarak telaffuz edilmesidir.

Durun daha tezler bitmedi. Bir başka tezde de, Kızılderililer hindiye ‘Fırke’ dediklerinden bu sözcüğün İngilizce’deki telafuzu ile ‘turkey’ye dönüştüğü ileri sürülüyor. Daha başka hindi tezleri de var. Örneğin hindilerin korkunca çıkardıkları seslerin insanlar tarafından turk-turk-turk (törk) diye taklit edilmesiyle zamanla onlara Turkey denilmesine neden olduğu bile iddia ediliyor. Bunda alınıp gücenecek bir şey yok. Türkçe’de de hindi kelimesi Hindistan anlamına çok yakındır. Ayrıca bizde de bir ‘Mısır’ örneği var.

Hindiler başlangıçta renkli tüyleri nedeni ile kümeslerde süs hayvanı olarak yetiştirilmişler, et kalitelerinin farkına ise 1935’den sonra varılmıştır. Erkek hindiler 130 santim boya ve 10 kilo ağırlığa ulaşabilirlerken dişiler neredeyse yarı ağırlıktadırlar. Vahşi hindiler akarsu ve göl kenarlarında yaşamayı tercih ederler ve tehlike anında 400 metre mesafeye uçabilirler.

Bu arada marketlerde niçin hiç hindi yumurtası satılmıyor, dikkatinizi çekti mi? Günümüzde tavuklar yılda ortalama 250’den fazla yumurtlayabiliyorlarken, hindiler 100 - 120 adet yumurtlarlar ve yumurtaları 4 -5 kez daha ağırdır. Daha ziyade yeni hindileri üretmekte kullanılırlar.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. inşâAt). 1. Yapma, vücuda getirme, yapış: Bir ev, bir gemi inşa etmek. 2. Kaleme almak, edebiyat kaidesine tatbik ederek ve nesir yoluyla yazılı ifade: Şiir ve inşâda kudretli bir edebiyatçı. 3. (edebiyat) Emir, te• menni ve dua, yap, yapsın, yapmalı, yapsa gibi. Mukabili: haber. 4. Türkçe çeşitli yazışmalara alıştırmak için mektup, tezkere, dilekçe, tebrik ve tâziyetnâme, senet, vesaire örneklerini içinde toplayan kitap: İnşâ rehberi. 5. c. Inşaât: Bina veya gemi yapımıyla alâkalı işler: İnşaatla uğraşmak, inşaat dairesi (inşa ile imal arasında şu fark vardır ki, inşa, kereste ile yapılan mimarlık ve gemicilikle alâkalı işlere mahsus olduğu halde, imal her suretle yapmaya, meselâ madenden eşya yapmaya da denir).

Genel Bilgi

Dünyadaki 6 milyar kişinin konuştuğu 3000’den fazla dil vardır ama dünya nüfusunun yarısı bu dillerden yalnızca 15’ini konuşmaktadır. En çok sayıda insanın konuştuğu dil ise Çin’deki Mandarin dilidir. Yazı dili bütün Çin’de aynı olmasına rağmen halkın yüzde 70’i Mandarin dilini konuşur ve kuzeyde oturan bir kişi güneydekinin konuştuğunu anlamaz.

Afrika’da 1000’e yakın dil konuşulmaktadır fakat l milyondan çok kişinin konuştuğu dillerin sayısı 30’u geçmez. Hindistan’da 800’den fazla dil konuşulmaktadır. Hatta bu kalabalık ülkede, her 12 kilometre gittikçe lisanın değiştiği söylenmektedir.

Genetik bilimi, insanlığın dünyanın belli bir noktasında, çok büyük bir olasılıkla Yakın Doğu’da doğarak yayıldığı ve dünya üzerindeki iki toplum coğrafi olarak birbirinden ne kadar uzaksa genetik yapılarının da o kadar farklı olduğu düşüncesini doğrulamaktadır. Örneğin Çin, Japon gibi doğu milletleri genetik olarak birbirlerine, Avrupalılar ise Kuzey Afrikalılara, Ortadoğululara ve Hintlilere daha yakındırlar.

Dünyanın bu genetik haritası ile konuşma lisanlarının yayılışı paralellik gösterir. Teoriye göre milattan önce 7500 yıllarında tarımın başlaması ve hayvancılığın gelişmesi ile birlikte Yakın Doğu’dan Avrupa’ya, Kuzey Afrika’ya ve Hindistan’a büyük göçler olmuştur. Bu büyük göç dalgaları üç ana dil gurubunun oluşmasına yol açmışlardır.

Diller arasındaki akrabalığa, bir başka deyişle dillerin tarihsel oluşumuna dayanan bu sınıflandırmada, ortak bir kökenden kaynaklandıkları varsayılan diller aynı öbeğe konulmuştur. Çelişkili olmalarına ve tam tatminkar açıklaması yapılamamasına rağmen bu üç dil grubu şunlardır: (1) Hint-Avrupa dilleri, (2) Ural-Altay dilleri, (3) Hami-Sami dilleri.

Türk dilleri Ural-Altay ailesinin Altay öbeğindedir. Büyük dil öbeklerinin dışında sınıflandırılmalarına rağmen Kore, Japon ve Eskimo dilleri de bu aileden gösterilir. Hami-Sami dillerinin en belirgin örneği Arapça’dır. Çin-Tibet ve Kafkasya dilleri, Avustralya, Afrika ve Amerika yerli dilleri bu ana sınıflandırmanın dışındadırlar.

Diller ayrıca dilbilgisi yapılarına göre de dört sınıfa ayrılır: (1) Kelimelerin kısa kısa, ek almadan, cümle içindeki yerlerine göre anlam yüklendikleri diller (Çin, Vietnam, vb.); (2) Zaman, kişi, olumsuzluk gibi tüm durumların fiilin köküne ek gelmesiyle türetilen diller (Türkçe); (3) Dilbilgisi bağlantılarının fiil kökünde değişiklik yapılarak ifade edildiği diller (Hint-Avrupa, Hami-Sami); (4) Sözcüklerle ekler birleştirilerek bir cümlenin tek sözcüğe dönüştürüldüğü diller (Eskimo). Örneğin Eskimo dilinde “takusariartorumagaluarnerpa” kelimesi “onun bununla uğraşmaya gerçekten niyetli olduğunu sanıyor musunuz” anlamına gelir.

Dünyadaki bütün dillerin tek ortak yanı, en çok kullanılan kelimelerin, daha az kullanılanlara göre az sayıda harfle yazılmaları, yani daha kısa olmalarıdır. Ayrıca hemen hemen bütün lisanlarda vücudun kısımlarının ve organlarının isimlerinin bir çoğu kısa kelimelerle ifade edilir. Türkçe’deki baş, bel, kaş, göz, kas, dil, diş, el, kol, saç, aya, ten, diz, kan, boy, bel, kıl, vb. gibi.

Lisanın zenginliğinde milletlerin yaşadığı ortamın ve kültürün etkisi vardır. Eskimo’lar ata, sadece at demekle yetinirken Türklerde atın cinsine, yaşına, rengine göre değişik isimleri vardır. Ancak bizler de ‘kar’a sadece kar derken Eskimo dilinde karı ve yağışını tanımlayan 32 kelime vardır.

Hayvanlara sesleniş bile dillere göre değişir. Bir İngiliz tavuğunu “bili-bili” diye çağırırsanız anlamaz. İngilizler tavuğu “çak-çak” (chuck), Finliler “fibi-fibu” diye çağırırlar ama hemen hemen bütün dillerde tavuğu kovalama sesleri birbirlerine benzer; kış-kış, kuş-kuş, kş-kş, kiş-kiş...

Genel Bilgi

Dünyadaki 6 milyar kişinin konuştuğu 3000’den fazla dil vardır ama dünya nüfusunun yarısı bu dillerden yalnızca 15’ini konuşmaktadır. En çok sayıda insanın konuştuğu dil ise Çin’deki Mandarin dilidir. Yazı dili bütün Çin’de aynı olmasına rağmen halkın yüzde 70’i Mandarin dilini konuşur ve kuzeyde oturan bir kişi güneydekinin konuştuğunu anlamaz.

Afrika’da 1000’e yakın dil konuşulmaktadır fakat 1 milyondan çok kişinin konuştuğu dillerin sayısı 30’u geçmez. Hindistan’da 800’den fazla dil konuşulmaktadır. Hatta bu kalabalık ülkede, her 12 kilometre gittikçe lisanın değiştiği söylenmekledir.

Genetik bilimi, insanlığın dünyanın belli bir noktasında, çok büyük bir olasılıkla Yakın Doğu’da doğarak yayıldığı ve dünya üzerindeki iki toplum coğrafi olarak birbirinden ne kadar uzaksa genetik yapılarının da o kadar farklı olduğu düşüncesini doğrulamaktadır. Örneğin Çin, Japon gibi doğu milletleri genetik olarak birbirlerine, Avrupalılar ise Kuzey Afrikalılara, Ortadoğululara ve Hintlilere daha yakındırlar.

Dünyanın bu genetik haritası ile konuşma lisanlarının yayılışı paralellik gösterir. Teoriye göre milattan Önce 7500 yıllarında tarımın başlaması ve hayvancılığın gelişmesi ile birlikte Yakın Doğu’dan Avrupa’ya, Kuzey Afrika’ya ve Hindistan’a büyük göçler olmuştur. Bu büyük göç dalgaları üç ana dil gurubunun oluşmasına yol açmışlardır.

Diller arasındaki akrabalığa, bir başka deyişle dillerin tarihsel oluşumuna dayanan bu sınıflandırmada, ortak bir kökenden kaynaklandıkları varsayılan diller aynı öbeğe konulmuştur. Çelişkili olmalarına ve tam tatminkar açıklaması yapılamamasına rağmen bu üç dil grubu şunlardır:

(1) Hint-Avrupa dilleri, (2) Ural-Altay dilleri, (3) Hami-Sami dilleri.

Türk dilleri Ural-Altay ailesinin Altay öbeğindedir. Büyük dil öbeklerinin dışında sınıflandırılmalarına rağmen Kore, Japon ve Eskimo dilleri de bu aileden gösterilir. Hami-Sami dillerinin en belirgin örneği Arapça’dır. Çin-Tibet ve Kafkasya dilleri, Avustralya, Afrika ve Amerika yerli dilleri bu ana sınıflandırmanın dışmdadırlar.

Diller ayrıca dilbilgisi yapılarına göre de dört sınıfa ayrılır:

(1) Kelimelerin kısa kısa, ek almadan, cümle içindeki yerlerine göre anlam yüklendikleri diller (Çin, Vietnam, vb.);

(2) Zaman, kişi, olumsuzluk gibi tüm durumların fiilin köküne ek gelmesiyle türetilen diller (Türkçe);

(3) Dilbilgisi bağlantılarının fiil kökünde değişiklik yapılarak ifade edildiği diller (Hint-Avrupa, Hami-Sami);

(4) Sözcüklerle ekler birleştirilerek bir cümlenin tek sözcüğe dönüştürüldüğü diller (Eskimo). Örneğin Eskimo dilinde “takusariartorumagaluarnerpa” kelimesi “onun bununla uğraşmaya gerçekten niyetli olduğunu sanıyor musunuz” anlamına gelir.

Dünyadaki bütün dillerin tek ortak yanı, en çok kullanılan kelimelerin, daha az kullanılanlara göre az sayıda harfle yazılmaları, yani daha kısa olmalarıdır. Ayrıca hemen hemen bütün

lisanlarda vücudun kısımlarının ve organlarının isimlerinin bir çoğu kısa kelimelerle ifade edilir. Türkçe’deki baş, bel, kaş, göz, kas, dil, diş, el, kol, saç, aya, ten, diz, kan, boy, bel, kıl, vb. gibi.

Lisanın zenginliğinde milletlerin yaşadığı ortamın ve kültürün etkisi vardır. Eskimo’lar ata, sadece at demekle yetinirken Türklerde atın cinsine, yaşına, rengine göre değişik isimleri vardır. Ancak bizler de ‘kar’a sadece kar derken Eskimo dilinde karın ve yağışını tanımlayan 32 kelime vardır.

Hayvanlara sesleniş bile dillere göre değişir. Bir İngiliz tavuğunu “bili-bili” diye çağırırsanız anlamaz. İngilizler tavuğu “çak-çak” (chuck), Finliler “fibi-fibu” diye çağırırlar ama hemen hemen bütün dillerde tavuğu kovalama sesleri birbirlerine benzer; kış-kış, kuş-kuş, kş-kş, kiş-kiş...

Genel Bilgi

İnsanların çoğunun niçin, daha çok sağ ellerini kullandıkları henüz bilinmiyor. Eğer dünya nüfusunun yarısı solak olsaydı veya dünyada hiç solak bulunmasaydı, bu durum tabiatın kurallarına daha ‘uygun olabilirdi, ancak tek yumurta ikizlerinin bile yüzde onunun farklı ellerini kullanmaları şaşırtıcıdır. Bu durumun genetik olmadığı, kalıtımla bir ilgisinin bulunmadığı da kesin. Bebeklerin rahimdeki pozisyonlarıyla ilgili teoriler var ama kanıtlanmış değil.

İnsanın dışında hiçbir yaratık, bir elini veya ayağını diğerine göre öncelikli kullanmaz. Dünyada tarih boyunca, kültür ve ırk farkı olmaksızın insanlar arasında sağ elini kullananlar hep çoğunlukta olmuşlardır. Bilim insanları yıllardır bunun nedenini arayıp durmaktadır.

Bilindiği gibi, beynimizin her iki yarısı değişik yetenekleri kontrol eder. Önceleri beynimizin sol yansının konuşma yeteneğimize kumanda ettiği bilindiğinden, yazmamıza da kumanda ettiği, bütün önemli kumandaları bu tarafın üstlendiği sanılıyordu. Ama sonraları beynimizin sağ yarısının da idrak, yargılama, hafıza gibi çok önemli işlevlere kumanda ettiği, beynin her iki yarısının da bir birinden üstün olmadığı ve her iki tarafın da eşit değerde görevler üstlendiği görüldü.

Solakların oranı hakkında çeşitli görüşler var. Genel görüş bunun 1/9 oranında olduğu şeklindedir. Her azınlığın başına geldiği gibi solaklar toplumda bazı zorluklarla karşılaşmışlar, hatta tarihin karanlık çağlarında şeytanla bile özdeştirilmişlerdir. Günümüzde bile solak doğan çocuklar, aileleri tarafından sağ elleri ile yazmaya zorlanmaktadırlar.

Sağ ellerini kullananlar için hayat daha kolaydır. Onlar daha iyi organize olmuşlar, acımasız bir üstünlük kurmuşlar, dünyada her şeyi kendilerine göre ayarlamışlardır. Arabaların vitesleri, silahlarda boş kovanların fırlayış yönü, hatta tuvaletteki muslukların yeri bile hep sağ ellilere göre tasarlanmıştır.

İngilizce’de sol anlamındaki ‘left’ kelimesi, zayıf ve kullanışsız anlamında eski İngilizce’de kullanılan ‘lyft’ kelimesinden türetilmiştir. Sağ anlamındaki ‘right’ ise haklılık ve doğruluk anlamında da kullanılır. Türkçe’de de öyle değil mi? Sağ hem canlı ve hayatta anlamında kullanılır, hem de sağlıklı, sağlam gibi sıfatların kökünü oluşturur, solun ise soluk gibi bir sıfatın kökünü oluşturma dışında sadece bir nota ile isim benzerliği vardır.

Genel Bilgi

İnsanların çoğunun niçin, daha çok sağ ellerini kullandıkları henüz bilinmiyor. Eğer dünya nüfusunun yarısı solak olsaydı veya dünyada hiç solak olmasaydı, bu durum tabiatın kurallarına daha uygun olabailirdi, ancak tek yumurta ikizlerinin bile yüzde onunun farklı ellerini kullanmaları şaşırtıcıdır. Bu durumun genetik olmadığı, katılımla bir ilgisinin bulunmadığı da kesin. Bebeklerin rahimdeki pozisyonlarıyla ilgili teoriler var ama kanıtlanmış değil.

İnsanın dışında hiçbir yaratık, bir elini veya ayağını diğerine göre öncelikli kullanmaz. Dünyada tarih boyunca, kültür ve ırk farkı olmaksızın insanlar arasında sağ elini kullananlar hep çoğunlukta olmuşlardır. Bilim insanları yıllardır bunun nedenini arayıp durmaktadır.

Bilindiği gibi, beynimizin her iki yarısı değişik yetenekleri kontrol eder. Önceleri beynimizin sol yarısının konuşma yeteneğimize kumanda ettiği bilindiğinden, yazmamıza da kumanda ettiği, bütün önemli kumandaları bu tarafın üstlendiği sanılıyordu. Ama sonraları beynimizin sağ yarısının da idrak, yargılama, hafıza gibi çok önemli işlevlere kumanda ettiği, beynin her, iki yarısının da birbirinden üstün olmadığı ve her iki tarafın da eşit değerde görevler üstlendiği görüldü.

Solakların oranı hakkında çeşiti görüşler var. Genel görüş bunun 1/9 oranında olduğu şeklindedir. Her azınlığın başına geldiği gibi solaklar toplumda bazı zorluklarla karşılaşmışlar, hatta tarihin karanlık çağlarında şeytanla bile özleştirilmişlerdir. Günümüzde bile solak doğan çocuklar, aileleri tarafından sağ elleri ile yazmaya zorlanmaktadırlar.

Sağ ellerini kullananlar için hayat daha kolaydır. Onlar daha iyi organize olmuşlar, acımasız bir üstünlük kurmuşlar, dünyada her şeyi kendilerine göre ayarlamışlardır. Arabaların vitesleri, silahlarda boş kovanların fırlayış yönü, hatta tuvaletteki muslukların yeri bile hep sağ ellilere göre tasarlanmıştır.

İngilizce’de sol anlamındaki “left” kelimesi, zayıf ve kullanışsız anlamında eski İngilizce’de kullanılan “lyft” kelimesinden türetilmiştir. Sağ anlamındaki “right” ise haklılık ve doğruluk anlamında da kullanılır. Türkçe’de de öyle değil mi? Sağ hem canlı ve hayatta anlamında kullanılır, hem de sağlıklı, sağlam gibi sıfatların kökünü oluşturur, solun ise soluk gibi bir sıfatın kökünü oluşturma dışında sadece bir nota ile isim benzerliği vardır.

Türkçe Sözlük

(i. T. ipek, Fars. hâne). İpeğin yetiştirilip hazırlandığı yer, ipek fabrikası (hâne sözünün Türkçe isimlerle birleşerek meydana getirdiği isimler pek çok olduğundan, hapishâne, yazıhâne ve ipekhâne gibi isimleri doğru gibi kabûl etmeliyiz).

Ülke

Coğrafi verileri

Konum: Orta Doğu’da, Basra Körfezi kıyısında, İran ve Kuveyt arasında yer almaktadır.

Coğrafi konumu: 33 00 Kuzey enlemi, 44 00 Doğu boylamı.

Haritadaki konumu: Orta Doğu.

Yüzölçümü: 437,072 km².

Sınırları: toplam: 3,650 km.

sınır komşuları: İran 1,458 km, Ürdün 181 km, Kuveyt 240 km, Suudi Arabistan 814 km, Suriye 605 km, Türkiye 352 km.

Sahil şeridi: 58 km.

İklimi: Daha fazla çöl iklimi hakimdir; kışlar soğuk, yazlar kuru, sıcak ve bulutsuz geçer.

Arazi yapısı: Daha fazla geniş ovalar, İran sınırında bataklıklar, İran ve Türkiye sınırı boyunca dağlar yer alır.

Deniz seviyesinden yüksekliği: en alçak noktası: Basra Körfezi 0 m; en yüksek noktası: Hacı İbrahim 3,595 m.

Doğal kaynakları: Petrol, doğal gaz, fosfat, sülfür.

Arazi kullanımı: tarıma uygun topraklar: %13.12.

daimi ekinler: %0.61.

Diğer: %86.27 (2005 verileri).

Sulanan arazi: 35,250 km² (2003 verileri).

Doğal afetler: Kum fırtınaları, su baskınları.

Nüfus Bilgileri

Nüfus: 26,783,383 (Temmuz 2006 verileri).

Nüfus artış oranı: %2.66 (2006 verileri).

Mülteci oranı: 0 mülteci/1,000 nüfus (2006 tahmini).

Bebek ölüm oranı: 48.64 ölüm/1,000 doğan bebek (2006 tahmini).

Ortalama hayat süresi: Toplam nüfus: 69.01 yıl.

Erkeklerde: 67.76 yıl.

Kadınlarda: 70.31 yıl (2006 verileri).

Ortalama çocuk sayısı: 4.18 çocuk/1 kadın (2006 tahmini).

HIV/AIDS - hastalıklarına yakalanan yetişkin sayısı: %0.01 den az (2001 verileri).

Ulus: Iraklı.

Nüfusun etnik dağılımı: Arap %75-%80, Kürt %15-%20, Türkmen, Süryani ve diğerleri %5.

Din: Müslüman %97 (Şii %60-%65, Sünni %32-%37), Hıristiyan ve diğer %3.

Diller: Arapça (Resmi), Türkçe, Kürtçe ve Süryanice.

Okur yazar oranı: 15 yaş ve üzeri için veriler.

Toplam nüfusta: %40.4.

erkekler: %55.9.

kadınlar: %24.4 (2003 verileri).

Yönetimi

Ülke adı: Resmi tam adı: Irak Cumhuriyeti.

kısa şekli : Irak.

Yerel tam adı: Al Jumhuriyah al Irakiyah.

yerel kısa şekli: Al Irak.

ingilizce: Iraq.

Yönetim biçimi: Başkanlık Tipi Cumhuriyet.

Başkent: Bağdat.

İdari bölümler: 18 bölge; Al Anbar, Al Basrah, Al Muthanna, Al Qadisiyah, An Najaf, Arbil, As Sulaymaniyah, At Ta’mim, Babil, Bağdat, Dahuk, Dhi Qar, Diyala, Kerbala, Maysan, Ninawa, Salah ad Din, Wasit.

Bağımsızlık günü: 3 Ekim 1932.

Milli bayram: İhtilal günü, 17 Temmuz (1968).

Anayasa: 22 Eylül 1968.

Üye olduğu uluslararası örgüt ve kuruluşlar: ABEDA, ACC, AFESD (Arap Ülkeleri Ekonomik ve Sosyal Kalkınma Fonu), AL, AMF (Arap Ülkeleri Para Fonu), CAEU (Arap Ülkeleri Ekonomik Anlaşmalar Konseyi), CCC (Gümrük İşbirliği Konseyi), EAPC (Avrupa - Atlantik Ortaklık Konseyi), ESCWA (Birleşmiş Milletler Batı Asya Ekonomik ve Sosyal Komisyonu), FAO (Tarım ve Gıda Örgütü), G-19, G-77, IAEA (Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı), IBRD (Uluslararası İmar ve Kalkınma Bankası), ICAO (Uluslararası Sivil Havacılık Örgütü), ICRM (Uluslararası Kızılhaç ve Kızılay Hareketi), IDA (Uluslararası Kalkınma Birliği), IDB (İslam Kalkınma Bankası), IFAD (Uluslararası Tarımsal

Ülke

Coğrafi verileri

Konum: Orta Doğu’da, Umman Körfezi ve Basra Körfezi ve Hazar Denizi kıyısında, Irak ve Pakistan arasında yer almaktadır.

Coğrafi konumu: 32 00 Kuzey enlemi, 53 00 Doğu boylamı.

Haritadaki konumu: Orta Doğu.

Yüzölçümü: 1.648 milyon km².

Sınırları: toplam: 5,440 km.

sınır komşuları: Afganistan 936 km, Ermenistan 35 km, Azerbaycan sınırı 432 km, Azerbaycan - Nahçıvan sınırı 179 km, Irak 1,458 km, Pakistan 909 km, Türkiye 499 km, Türkmenistan 992 km.

Sahil şeridi: 2,440 km.

İklimi: Hazar Denizi kıyısında subtropikal iklim hakimdir. Ülke genelinde bozkır iklimi etkisini gösterir.

Arazi yapısı: Arazi engebeli, dağlarla çevrili, yüksektir; orta kısımlarda çöl ve dağ havzaları vardır; kıyılarda ovalar yer alır.

Deniz seviyesinden yüksekliği: en alçak noktası: Hazar Denizi -28 m.

en yüksek noktası: Kuh-e Damavand 5,671 m.

Doğal kaynakları: petrol, doğal gaz, kömür, krom, bakır, demir, kurşun, manganez, çinko, sülfür.

Arazi kullanımı: tarıma uygun topraklar: %9.78.

ekinler: %1.29.

Diğer: %88.93 (2005 verileri).

Sulanan arazi: 76,500 km²(2003 verileri).

Doğal afetler: Periyodik kuraklıklar, su baskınları, kum fırtınaları, depremler.

Nüfus Bilgileri

Nüfus: 68,688,433 (Temmuz 2006 verileri).

Nüfus artış oranı: %1.1 (2006 verileri).

Mülteci oranı: -0.48 mülteci/1,000 nüfus (2006 tahmini).

Bebek ölüm oranı: 40.3 ölüm/1,000 doğan bebek (2001 tahmini).

Ortalama hayat süresi: Toplam nüfus: 70.26 yıl.

Erkeklerde: 68.86 yıl.

Kadınlarda: 71.74 yıl (2006 verileri).

Ortalama çocuk sayısı: 1.8 çocuk/1 kadın (2006 tahmini).

HIV/AIDS - hastalıklarına yakalanan yetişkin sayısı: %0.01 den az (2001 verileri).

Ulus: İranlı.

Nüfusun etnik dağılımı: Persler %51, Azeriler %24, Gilaki ve Mazandarani %8, Kürt %7, Arap %3, Lur %2, Baloch %2, Türkmen %2, diğer %1.

Din: Şii Müslüman %89, Sünni Müslüman %10, Zerdüştçü, Musevi, Hıristiyan ve Bahai %1.

Diller: Persce ve Pers Lehçeleri %58, Türkçe ve Türk lehçeleri %26, Kürtçe %9, Lurice %2, Baloçice %1, Arapça %1, Türkçe %1, diğer %2.

Okur yazar oranı: 15 yaş ve üzeri için veriler.

Toplam nüfusta: %79.4.

erkekler: %85.6.

kadınlar: %73 (2003 verileri).

Yönetimi

Ülke adı: Resmi tam adı: İran İslam Cumhuriyeti.

kısa şekli : İran.

Yerel tam adı: Jomhuri-ye Eslami-ye İran.

yerel kısa şekli: İran.

ingilizce: Iran.

Yönetim biçimi: Şeriat Cumhuriyeti.

Başkent: Tahran.

İdari bölümler: 28 eyalet; Ardabil, Azarbayjan-e Gharbi, Azarbayjan-e Sharqi, Bushehr, Chahar Mahall va Bakhtiari, Esfahan, Fars, Gilan, Golestan, Hamadan, Hormozgan, Ilam, Kerman, Kermanshah, Khorasan, Khuzestan, Kohgiluyeh va Buyer Ahmad, Kordestan, Lorestan, Markazi, Mazandaran, Qazvin, Qom, Semnan, Sistan va Baluchestan, Tahran, Yazd, Zanjan.

Bağımsızlık günü: 1 Nisan 1979.

Milli bayram: Cumhuriyet Günü, 1 Nisan (1979).

Üye olduğu uluslararası örgüt ve kuruluşlar: CCC, CP, ECO (Ekonomik İşbirliği Örgütü), ESCAP (Asya ve Pasifikler Ekonomik ve Sosyal Komisyonu), FAO (Tarım ve Gıda Örgütü), G-19,

Türkçe Sözlük

(i. A. masdar). 1. İkram, ağırlama, İzâz. 2. Kabûl, seçim, Ar. ihtiyâr, intihâb (Türkçe’de cömertçe ortaya koyma, saçıp dağıtarak ağırlama mânâlarına da kullanılmıştır).

Türkçe Sözlük

(I. A.) (mü. ismiyye). 1. Ada ait, isme ait. Arapça gramerde iki isimden, yani müsnet ile müsned-i ileyhten mürekkeb cümle: Türkçe’de cümle-i ismiyye yoktur.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Pazartesi: İsneyn gecesi («İki» = 2 mânâsiyle sayı adı olarak Türkçe’de kullanılmamıştır).

Türkçe Sözlük

(i.). Hesaplaşma, uyuşma: Istefil oldular (Türkçe’ye benzemiyor, aslı anlaşılamadı. Rumca (istofilikon) yani dostane ve sevgiyle tabirinden çıkmış olması ihtimali vardır).

Türkçe Sözlük

(i. A. «fehm» den masdar) (c. istifhâmât). Sorup anlama. Anlamak için sorulan sual. Edit-ı istifhâm = Soru edatı, Türkçe’deki «mi?» gibi.

Türkçe Sözlük

(i. A. «şehvet» ten masdar). 1. istek, arzu (asıl Arapça’da mânisi bundan ibarettir). 2. (Türkçe’de iştah telâffuzuyla) yemeğe istekli olma, boğaz ve mide açlığı: Çok iştiham var; iştiham kapandı; salata iştihayı açar, iştiha verir; büyük bir iştiha ile yemeğe başladı. 3. mec. İstek, hal, arzu: İştiha ile iş görüyor; adamın kitap okumaya karşı iştihası yok.

Türkçe Sözlük

(i.). Türkçe’de istilâm mânâsiyle kullanılmış ise de Arapça’da «kıllanmak» tan başka mânâsı olmadığından galattır.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Edâ, naz, gönül çekici tavır, şive (asıl Arapça’da iyi görmeme demek olup mahmur gözle bakmaktan kinâye olarak Farsça ve Türkçe’de bu mânâyı almıştır).

Türkçe Sözlük

(i. A.). Getirme, söyleme: Deliller ityân etti (Arapça’da mânâsı «bitirme» ise de, Türkçe’de o mânâ ile kullanılmamıştır).

Türkçe Sözlük

(i. A. masdar) (c. izâfât) Biribirine bağlı iki isim arasındaki nisbet ve bağlılık: izâfetle okumak; izâfet kaideleri. Türkçe izâfet: «Allah’ın kulu» ve «mektep hocası» gibi. Arapça izâfet: «Abdullah» gibi. Farsça izâfet: «Merd-i hudâ» (gramerde) isim tamlaması.

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. İtaat, baş eğme: Fermin-ı vâcibü’l-iz’An = İtaat vâcib olan fermân. 2. Azim, Itikad. 3. Zekâ, anlayış (son iki mânâ Arapça’da yoktur, Türkçe’ye mahsustur).

Türkçe Sözlük

Türk alfabesinin on üçüncü harfi; ses bilgisi (fonetik) bakımından diş-damak ünsüzlerinin sürekli, hışırtılı ve yumuşak olanı «je» diye okunur. Asıl Türkçe’de bu harf yoktur. Dilimize Fransızca ve Farsça” dan geçmiş az sayıdaki kelimede bulunur. Arapça’da da yoktur. Eski alfabemizde 14 harftir ve ebced hesabında z gibi 7 sayısını verir. İranlılar, Arap alfabesindeki z harfinin noktasına iki nokta daha ekliyerek bu harfi meydana getirmişlerdir. Farsça’da adı jâ ve zây-ı FArisiyye’dir.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Uykuda ağırlık basma, eski Türkçe: Kara başkan.

Türkçe Sözlük

(halk dilinde KABIZ) (i. A.). !. El ile tutma, ele alma, kavrama. 2. Alma, Ar. ahz, tesellüm: Bu parayı ahz ve kabzettiğimi gösteren senettir. 3. Bir kişinin ruhu Azrail tarafından alınma, ölüm. Ar. fevt, vefât, irtihâl, Falan tarihte kabz olundu; ruhu kabzedildi; Azrail kabz-ı ervâhâ (ruhları almaya) memurdur. 4. Tutgunluk, peklik, Inkıbâz: Kabza uğradı (bu mânâ ile Türkçe’de isim gibi de kullanılıp «kabızlık» suretinde ifade olunur). Kabız oldu.

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Güneşte veya dumanda kurutulmuş et, pastırma. 2. Etleri dökülmüş ve kemikten ibaret kalmış insan veya hayvan bedeni, isklelet. 3. mec. Pek kuru ve zayıf adam (son iki mânâ Türkçe’ye mahsustur).

Türkçe Sözlük

(halk talâffuzu: KâDİR) (i. A.). 1. Değer, zâtî kıymet, miktar: Herkesin kadrini anlamalı; san’atkârın kadri büyüktür. 2. itibar, haysiyet: Kendi kadir ve itibarını muhafaza etmek. 3. Rütbe, pâye: Alî-kadr = Rütbe ve pâyesi yüksek. 4. Miktar, kemiyet, derece: Alâ-kadr’-ül-imkân = İmkân derecesinde, mümkün olduğu kadar. Karınca kaderince = Karınca gücüne göre. Leyle-i Kadr = Ramazan’ın yirmi yedinci gecesi ki, Kur’an-ı Kerîm’in ilk Ayetinin indiği gecedir. Türkçe Kadir Gecesi.

Türkçe Sözlük

(i. A. Türkçe’de:ke). Arap alfabesinde «ke» harfinin ismi: Kâf-ı Arabi = KAnûn kelimesindeki gibi telâffuz olunan kef ki, Arapça’da verdiği ses bundan ibarettir ve Farsça ile Türkçe’de de bulunur. Kâf-ı FArisî = «Gül» ve «git» kelimelerindeki gibi telâffuz olunan kef ki, Arap alfabesine, önce İranlılar tarafından eklenerek Türkçe’ye de kabûl olunmuştur: Sağır kâf (kef) = «En» ve deniz» gibi kelimelerdeki gibi genizden telâffuz olunur «n» gibi okunan «kâf» ki, Türkçe’ ye mahsustur.

Türkçe Sözlük

(i.). (Asıl Türkçe olup Farsça’ya geçmiştir). Eskiden padişah nâmına devlet adamlarına giydirilen üstlük süslü ceket ki, bir çeşit nişan vermek mahiyetindeydi; hıl’at: Kaftan giydirmek. Kaftanağası = Eskiden büyüklerin dairelerinde baş içağası. Kaftanböceği = Hanımböceği de denilen güzel bir böcekcik, Fr. bette a bon Dieu. Biçilmiş kaftan, üstüne biçilmiş kaftan = Pek lâyık ve münasip, tam yakıştığı gibi olan: Bu iş size biçilmiş kaftandır, üstünüze biçilmiş kaftandır. Kılıç kaftan = Eskiden bir kumandana verilen imtiyaz alâmetleri.

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Zorlama, zorla bir iş yaptırma, Ar. cebir, icbâr. 2. Galip gelip batırma, mahv ve helâk etme, yok etme, tenkil: Düşmanlarını kahretti; kötü adamları Allah kahreder. 3. (Türkçe) Bir mahrumiyet ve mağduriyetten dolayı kendisini yiyecek surette keder etme, böyle bir keder ve infialden müteessir olma, keder içine işleme: Çalışmasının mükâfatını görmediğinden kahretti; kahrından telef oldu.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Yerden kaldırılıp yükseltilerek yapılmış taş döşemesi: Evimizin önüne kaldırım yapmalı. 2. Bu şekilde taş döşenmiş sokak: Şehrin kaldırımları hayli bozulmuştu, yeniden yapıldı; bütün gün kaldırımlarda geziyor; yaya kaldırımı. Kaldırım üstünde kalmak = Evsiz, aç çıplak kalmak. Kaldırım taşı = Kaldırım döşetmede kullanılan taş. Kaldırım şâiri = Adî şair. Kaldırım kargası = Çok dolaşan, sürtük. Kaldırım mühendisi = İşsiz güçsüz, serseri (kaldırım, Türkçe olduğu halde bazı Rum müellifleri Yunanca’da «iyi yol» tâbirinden alınmış diye göstermişlerdir).

Türkçe Sözlük

(KAL’A) (i. A.) (c. kılâ). 1. İçine asker kapanıp düşmana mukavemet etmek üzere kalın ve sağlam duvarlardan yapılmış geniş ve her taraftan silâh atmaya müsait burçları ve tâbiyeleri olan sağlam yapı, Ar. hısn, hisâr, asıl Türkçe: kurgan, Fars. dej: Kaleye kapanmak; kaleden top atmak; kaleyi topa tutmak, almak. 2. (askerlik) Bir tabur veya bölük askerin düşmana dört taraftan karşı koyacak surette birbirlerine arkalarını vermiş dört saftan ibaret bir kitle teşkil etmesi tâlim ve hareketi: Kale olmak; kale nizamı. Içkale = Bir kalenin İçindeki daha küçük ve sağlam olanı ki, son mukavemet yeridir. Türkçe: erek. Kal’a-i Sultâniyye = Çanakkale şehrinin eski adı. Kale topu = Kale tâbiyelerine konmaya mahsus büyük top. mec. Kale gibi = Pek yüksek ve sağlam: Kale gibi bir ev yaptırdı.

Türkçe Sözlük

(i. F„ Ar. kalb = değiştirip bozma, Fars. zeden = vurmak). 1. Yalandan taklit para yapan, sahtekâr: Kalpazanın cezası büyüktür. 2. Yalancı, her hâli sahte, güvenilmeyecek: O, kalpazan bir adamdır (Farsça okunuşu «kalb-zen», Türkçe deyimi kalpazan).

Türkçe Sözlük

(i. F. «kâm = istek, rinden = sürmek»). Meram ve arzusuna erişen, bahtiyar (Türkçe’de talâffuzu: kâmuran).

Türkçe Sözlük

(i.). Etli lahana yemeği (asıl Türkçe’de lahana demektir).

Türkçe Sözlük

(i. F.). 1. iş. Ar. amel uğraşma. Kâr-ı Akil = Akıllı adam işi. Kisb ü kâr = Geçinmek için yapılan İş, san’at, ticaret, meşguliyet. Kâr-ı kadîm = Eski zamanda yapılmış şey. 2. Kazanç, fayda, menfaat .istifade, hisse. Hayvan alış verişinden çok kâr etti. Bu işten sizin bir kârınız var mıdır? Kâr ve zararı kendisine ait olmak şartıyle. 3. İşleme, tesir: Söylediğim sözler kendisine asla kâr etmedi. 4. Harb, cenk, kavga (yalnız «zâr» kelimesiyle beraber olduğu vakit bu mânâya gelir): Esnâ-yı kâr ü zârda. 5. Türkçe kaidesince bir isme eklenir: Tel-kârî = Tel ile işlenmiş, tel kakmalı. Kalem-kârî = Kalem işi, kalemle nakşolunmuş: Kalem-kârî yemeni. Bî-kâr = İşsiz. Der-kâr = Açık, apaçık. Ar. zâhir, ayân. Ser-kâr == İş başı. Serkârda bulunanlar (iş başında olanlar). Nâ-bekâr = işe yaramaz, hayırsız, haylaz. Kâr ü bâr = İş güç.

Türkçe Sözlük

(i.). Türk soyundan olan, Türkçe konuşan ve son zamanlara kadar Kırım’da oturan bir MÜsevî topluluğu.

Türkçe Sözlük

(i.). (Asıl Türkçe’de kol askeri mânâsına gelmekle, siyah asker yani gece askeri veya askerin siyah yani gecelik kolu ve bölüğü demektir). 1. Asayişi muhafaza için gece gezen asker birliği. 2. Nöbetçi asker. 3. Ordunun muhafazası için münasip noktalarda bekletilen asker. 4. Belirli yerlerdeki polis merkezi. Istinad karakolu, ileri karakol, devir karakolu, küçük karakol, nizam karakolu, (denizcilik) Karakol gemisi = Denizde muhafızlık vazifesi yapan gemi veya sandal.

Türkçe Sözlük

(hi.). 1. Karaman ili ahalisi. 2. 1924’ten önce Konya çevresinde oturan, Türkçe konuşan Ortadokslar.

Türkçe Sözlük

(i.). (Bir karından çıkmış, karın ortağı. Aslı: karındaş, burada: kardaş ve şimdi: kardeş). 1. Bir ana babadan doğan veya aynı baba, aynı anadan olan kız veya erkek çocukların biribirlerine nisbeti, Fars. birâder, dâder, hemşire, Ar. ah, uht. Biz beş kardeşiz. 2. Eş, akran çift: İki kardeş, beş kardeş: Dağ vesaire isimleri. Ahret kardeşi = Oğulluk, oğulluğa kabûl edilen adam. Oz kardeş = Ana baba bir kız veya erkek kardeş. Uvey kardaş = Uvey ana veya babanın çocuğu. Beş kardeş = mec. Tokat. Büyük kardeş = Ağabey. Eski Türkçe’de: ısı. Sütkardeş = Aynı kadından süt emen çocuklar. Kardeşkanı = Bir cins bitki, Osm. dem-i uhaveyn. Ar. dem-üs-sâbân, Fars. hûn-ı siyâvüşân. Kankardeşi = Gayet samimi dost. Kız kardeş = Erkek olmayan. Ar. uht, Fars. hemşire, hâher. Küçük kardeş: Eski Türkçe’de: eni, ini.

Türkçe Sözlük

(i.). Lânet, lânetleme, Fars. nefrîn, bedduâ, eski Türkçe ilinç.

Türkçe Sözlük

(e.). «K» ile başlayan bazı Türkçe sıfatların başına girip kuvvetlendirme ifade eder: Kaskatı (kıskıvrak ve koskocaman gibi).

Türkçe Sözlük

(e. F.) (Türkçe karşılığı: keş). Çok arzu ile hasret gösterir ve ekseriya ke (ki) edatiyle beraber kullanılır; ne olurdu, olsa idi: Kâşki (keşke) dünyaya gelmeseydim, kâşki (keşke) görmemiş olsaydim.

Türkçe Sözlük

(a uzun) (i. A. «kasd» dan if.). 1. Kast ve niyet eden, azimli. 2. Postacı, haber götüren adam, eski Türkçe: Yam, ulak, Tatar, Ar. sâİ, Fars. peyk. .

Türkçe Sözlük

(KATİB) (i. A. «kitâbet» ten if.) (c. ketebe, küttâb). Bir resmî dairede veya mühim bir kimsenin maiyetinde yazı yazmakla görevli memur, yazıcı, Fr. sekreter, eski Türkçe: bitikçi, Fars. debîr: Meclis kâtibi. Ketebe-i aklâm = Kalem kâtibleri. Başkâtip = Birinci kâtip, bir kalem veya heyet kâtiplerinin başı: Meclis başkâtibi. Katib-i husûsi = Bir büyük kimsenin hususî ve şahsî işlerine ait yazıları yazan, resmî sıfat taşımayan yazıcı, eskiden: mühürdâr, dîvân efendisi. Ser-kâtib = Başkâtip. Sır kâtibi = Hükümdar, sadrâzam veya elçinin gizli yazılarını yazan kâtip. Kâtib-i vahy = Kur›Ani nâzil oldukça yazan sahâbeler. Kâtib Çelebî = XVII. asrın büyük Türk bilgininin unvanı, mü. kâtibe, t. Yazan, yazmak bilen: O zaten kâtiptir, kâtibe ihtiyacı yoktur. 2. Bir konuyu kaleme almasını iyi bilen, Ar. münşî, muharrir, râkım, nâmık: İyi kâtiptir, onun gibi kâtip olamaz. Kâtib-ül-hurûf = Elde olan mektup veya kitabı yazan (asıl Arapça’da kâtip bir şeyi kaleme alan münşî mânâsına olmayıp temize çeken veya kopya eden demektir ki, bu halde iyi kâtip yazısı güzel olana denilip, iyi kaleme alan adama ise münşî demek lâzımsa da, dilimizde münşî mânâsıyle kullanılıyor).

Türkçe Sözlük

(i. F.) (aslı Türkçe olup Farsça’ya dilimizden geçmiş olduğu sanılır). 1. Gürültü, patırdı, köpeklerin kavgası. 2. Savaş, harp muharebe, cenk, cidal: Kavgaya gitmek. 3. Tutuşma, vuruşma, Ar. münâzaa, mudârebe, müşecere: Konuşma derken kavgaya çevirdiler. Sert konuşmalarını işiten kavga ediyorlar zanneder. 4. Dargınlık, konuşmama, münasebet kesme.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Asker, her kavmin askerliğe, akın ve çapula ayrılmış efradı ki, sakalsız olmak başlıca alâmetleri idi: Türkmen, Kırgız, Tatar, Moskof kazağı. Tarihte bir Ukrayna Kazakları vardır ve Ukran ırkındandırlar (Rus değil). Bugün «Kazak» kelimesi, yalnız bir Türk kavmi için kullanılmaktadır ki, Türkçe’nin Kazak lehçesi ile konuşurlar ve büyük kısmı Kuzey Türkistan’da Kazakistan’da yaşarlar. 2. Çarlık Rusyası›nda ayrıca bir sınıf teşkil eden sipahiye benzer süvari askeri.

Türkçe Sözlük

(i.) (Ar. kâf). Eski alfabenin 25. harfi olup asıl alfabenin sırası olan ebced tertibinde 11 .harfdir ve sayı gibi kullanılışında 20 sayılır. Asıl talâffuzu ince (ke) şeklindedir: Kedi, kâmil’de olduğu gibi. «KAf-ı FArisî» denen çeşidi ince ge (ge) talâffuz edilir: Gül, gelmek gibi ki, bu şekil talâffuz Farsça ile Türkçe’ye mahsus olup, Arapça’da yoktur. Üçüncü çeşit talâffuzu ise yalnız Türkçe’ye mahsustur. «Sağır kef» denen bu talâffuz bir çeşit «n» sesidir ki, edebî İstanbul şivesinde bildiğimiz «n» talâffuzundan ibaret kalmıştır.

Türkçe Sözlük

(i. F.) (kef = köpük, giriften = tutmak, Türkçe’de: kevgir). 1. Yemeğin köpüğünü almaya mahsus delikli kaşık veya kepçe (bu mânâ ile dilimizde kepçe kullanılır). 2. Pirinç vesaire yıkamaya mahsus delikli büyük kap, süzgeç, bk. Kevgir.

Türkçe Sözlük

(i.). Uysal, mukavemetsiz (asıl Türkçe’de kebe eskisi ve paçavra demek olup, uysal adam eğersiz sayılarak böyle denilmiştir).

Türkçe Sözlük

(i. F.). Aslı Yunanca. Türkçe kullanılışı: Kilise, bk. Kilise.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. kemâlât). 1. Erginlik, olgunluk, pişkinlik, olma: Kemâl bulmuş, kemâle ermiş meyve. 2. Noksansızlık, tamlık, mükemmeliyet, fazlalık, çokluk: Kemâl-i ihtimamla; kemâl-i merhametinden; kemâl-i azametle. 3. Hayatın pişkinlik zamanı, gençlikten sonra ve ihtiyarlıktan önce olan hal ki, otuz ile elli (bugünkü telâkki ile elli ile yetmiş) yaşları arasındadır: Sinn-i kemâle vâsıl olmak; sinn-i kemâlde bulunan edam. 4. İnsanın bilgi ve ahlâkça eksiksiz ve mükemmel olması, Osm. fazl-ü hüner, ilm-ü fazi: Erbâb-ı kemâlden bir zat; fazl-ü kemâl sahibi (cem’i de başlıca bu mânâ ile kullanılmıştır): Kemâlât-ı beşeriyye; iktisâb-ı kemâlât etmek. 5. Türkçe’de: Değer, kadir, baha, kıymet: Bunun kemâli nedir? Kemâli beş para etmez.

Türkçe Sözlük

(i.). (Türkçe’de kemençe şeklinde kullanılır), bk. Kemençe.

Türkçe Sözlük

(bugün «KENT» deniyor) (i.). Kale, hisar, şehir, kasaba: Taşkend, Semerkand (Farsça’da da kullanılıyorsa da aslı Türkçe’dir).

Türkçe Sözlük

(i. A.) (Türkçe’de: kenef). Ayakyolu, abdesthane. bk. Kenef.

Türkçe Sözlük

(i.) (R. = boynuzlu). 1. Pezevenk, kaltaban, deyyus. 2. Ayakkabıları giymeyi kolaylaştıran boynuz, maden veya kemikten Alet, Türkçe: çekecek.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Arapça üç harekeden esre denilen hareke kl, i, ı okunan harfin altına yazılır. Kesre-i hafife = Türkçe’de cbiz» ve «kimi gibi ince okunan esre. Kesre-i sakiyle = Yine Türkçe’de «sıra» ve «ılık» gibi kalın okunan esre. Kısa ı, i vokalinin işareti.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Kestirmek İşine konu olmak. Ağacın dallan kestirildi. 2. Kesin şekilde halledilmek, kesin karar verilmek: O dâvâ hâlâ kestirilmedi. 3. Kesin şekilde hükmolunmak, kesin bir fikir söylenilmek: Bu kelimenin asıl Türkçe mi yoksa diğer bir dilden mi olduğu kestlrilemedi.

Türkçe Sözlük

(i. F.) (aslı: ked-hudâ = ev sahibi. Türkçe’de: kâhya). Bir daire ve konağın yahut çeşitli işlerin idaresiyle görevli adam, vekilharç: Eski vüzerâ kethudâları; sultan kethudâsı; kethüda kadın; hazîne kethudâsı. Esnaf kethudâsı (kâhyası) = Esnafın reisi. Kapı kethudâsı = Bir valinin veya bir dairenin BAbıâlî’ce işlerini yürütmekle görevli memur: Bağdad kapı kethudâsı; Burgaristan kapı kethudâsı. Kol kethudâsı = Vaktiyle yeniçeriağasının vekili. Köy kethudâsı = Muhtar, kocabaşı, mec. Başkasının işlerine karışan: Seni kethudâ (kâhya) koymadım; sen, benim kethudâm (kâhyam) değilsin.

Türkçe Sözlük

(i.) (Arapça’da «nasıl» ve «nice» demek olup Türkçe’si bundan gelir). 1. Mizaç, sıhhat: Keyfiniz iyi midir? Keyif sormak. 2. Haz, memnuniyet, hoşlanma: Keyfine gidiyor. 3. Ferahlık, sevinç, açılıp sevinme: Keyfetmek. 4. Neşe, hafif sarhoşluk: Keyif yetiştirmek; keyif vermek. 5. Arzu, heves: Keyfine göre hareket etmek; keyfince gitmek. Keyfince = Nasıl isterse. Az sarhoş, yarı mest: Akşam kendisi keyif idi. Keyfolmak = Az sarhoş olmak. Keyif bozulmak = Canı sıkılma. Keyif çatmak = Neş’eli olmak, sevinmek. Çakırkeyif = Hafif sarhoş. Keyfince gitmek = Heves ve arzusuna göre hareket etmek. Keyif vermek — Hafif surette sarhoşluk vermek, neş’e getirmek. Keyif yetiştirmek = İçip az sarhoş olmak, neş’elenmek.

Türkçe Sözlük

(Farsça’dan alınmış olup, asıl Türkçe’si «kimidir). Bağ gibi kullanılır: Bir adam ki nasihat dinlemez hiçbir vakit doğru yola girmez: Nasihat dinlemeyen adam; o adem ki dün evine gittik bugün bize gelmiş. Bir gün ki çok çalışmıştım: Çok çalışmış olduğum bir gün (aşağıya bk.).

Türkçe Sözlük

(bağ edatı). 1. (F., asıl Türkçesi «kim»dir). Masdar mânâsını ifade eder: Bana dedi ki, yarın gelecektir = Yarın geleceğini söyledi; kendisine tenbih ettim ki, kimseye söylemesin = Kimseye söylememesini tenbih ettim. 2. Gaye ve netice gösterir ve neticeyi öncesine bağlar, tâ ki, hattâ: Elimi bırak kı yazı yazayım; kapıdan çekil ki geçeyim; sermayesi yok ki, ticaret etsin. 3. Sebep gösterir, zira, çünkü: Aldanma ki, şair sözü elbette yalandır (bu mânâsı eskimiştir). 4. Açıklayıcı bir mânâ verir: Vaktâ ki, Osmanlı devleti kuruldu; bir vakitte ki, ben canımla uğraşıyordum kendisine hürmet etmedim diye gücenmiş. «İnsan ki aşka dûçâr ola (aşka dûçâr olunca) akıl ve re’yi elinden gider» gibi tâbirler şimdi kullanılmıyor (aşağıdaki «ki» ile karıştırılmamalıdır). Çûn, bel, kâş, mâdem edatlarıyla birleşerek mürekkep edatlar teşkil eder: Çünkü, belki, keşke, mâdemki gibi. Bazı kelimelere katılarak tâbirler teşkil eder: İhtimal ki, bugün gelsin = İhtimaldir, muhtemeldir ki...; caiz ki = Caizdir ki vesaire (yukarıya bk.). Kî Türkçe’de aitlik ekidir: Dünkü adam; bugünkü iş; geçen seneki ürün. İçerik! = İçeri bulunan. Içeridekiler = İçeride bulunanlar; hangi kitabı istiyorsun bendekini mi? Sizdeki kaybolmuş; sizin oğlunuz çalışkandır, ama benimki pek tembel; sizin atınız Ahmed’inkinden büyüktür (bu gibi tâbirlerde bir ismin tekrarlanmaması için onun yerini tutar: Sizin atınız benimkinden iyidir = Benim atımdan).

Türkçe Sözlük

(KİBAR) (i. A. c.) (m. kebir) (Türkçe’de müfred gibi). Büyük, zarif, yüksek sınıftan, cömert, yüksek ruhlu: kibar, pek kibar adamdır (kibirli mânâsına kullanılması mecâzîdir). bk. Kebir.

Türkçe Sözlük

(I. A.). Kükürt. Kibrit-I ahmer = 1. Altın. 2. Simyâda fevkalâde kudretli olduğuna inanılan hayâli cisim. 3. (Türkçe) Ateş, mum vesaire tutuşturmak için sert bir şeye sürülerek yanan, ucu, ilâçlı ince çöp: Kibrit yakmak, tutuşturmak: Kibrit kutusu, (kimya) HAmız-ı kibrit = Kükürt terkiplerinden.

Türkçe Sözlük

(i. F.) (Yunanca’dan = anahtar). 1. Anahtar, açıcı Alet. Ar. mlftâh. 2. (Türkçe) Herkes tarafından açılmamak üzere kapı, sandık vesaireye takılan demirden yapılmış bir Alet ki, anahtarla açılıp kapanır: Kilit takmak, vurmak; kilit altında tutmak; orada her şey kilit altındadır. Asmakillt = İğreti kilit kl, halkalara takılır. KilltoHı = Dal ve yaprakları çekildikçe çıkan bir cins ot. (denizcilik) Zincir kilidi = İki boy zinciri biribirine bağlayan halka. Biribirine kilit olmak = Birkaç kişinin biriblriyle bağlantısı.

Türkçe Sözlük

(i.) (aslı «kın-tıraş» ki, o da Türkçe «kın» ile Farsça «trâş» kelimelerinden yapılmış yanlış bir tâbirdir). Oluk ve yiv oymaya mahsus kundakçı Aleti.

Türkçe Sözlük

(e.). Bazı Türkçe sıfatların başına gelip mübalâğa ve tekid gösterir: Kıpkızıl; kıp-kırmızı.

Türkçe Sözlük

(e.). Türkçe sıfatlara girip mübalâğa ve tekid gösterir: Kıskıvrak bağlamak.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Kısa olmak, boy azalmak, kısa gelmeye başlamak, çekilmek, Osm. takassur etmek: Tahtanın ucu kesilirse kısalacaktır; bu ceket çok kısaldı; bu kumaş yıkanınca kısalır. 2. Muhtasar, hulâsa, kısa, özetlenmiş olmak: Bugün Türkçe’de cümleler kısaldı; demiryolundan dolayı Anadolu’da yolculuk kısaldı; günler gittikçe kısalıyor.

Türkçe Sözlük

(i. A.), fâşağıda geçen «kitâbet» ile aynı mânâda olduğu halde, Türkçe’de başka mânâ almıştır). 1. Umumî bir binanın kapısı üzerine, mezar taşına ve bu gibi başka yerlere yazılan ve kazdırılan yazı, yazıt: Kitâbesi okunmayacak kadar bozulmuş. Kitâbe-i seng-i mezar = Mezar taşı yazıtı. 2. Top falyesinin çevresinde ve buna benzer yerlerdeki kabartma. 3. Bir kitabın başına yazılan isim ve unvan.

Türkçe Sözlük

Özellikle 20. yy. içinde üretilmiş çeşitli nesnelerde rastlanan zevksiz, kökeni belirsiz ve estetik değer taşımayan bir tasarım anlayışını nitelemek için kullanılan bir terim. Türkçe`de yakın anlamlı «rüküş» sözcüğüyle karşılanabilir. Kitsch, grafikten endüstri tasarımına ve mimarlığa kadar uzanan geniş bir alanda estetik düzey düşüklüğünü nitelemek için kullanılır. Stuttgart`ta bu tür ürünleri sergilemek için bir de müze açılmıştır.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Kar ve buz üzerinde kaymak üzere yapılan tekerleksiz bir çeşit araba ki, kuzey ülkelerinde köpeklere ve başka hayvanlara çektirirler: Kızakla seyahat etmek; kızağa binmek. 2. Çocukların karlı ve buzlu İnişlerde kayıp eğlenmek İçin üzerine oturdukları tahta parçası: Kızak kaymak. 3. (denizcilik) Üzerinde gemi inşa edilen tezgâh. 4. Kayığın tezgâhtan veya kayıkhaneden denize indirilmesi için ağaç döşenmiş meyilli yol üzerinde kaydırılan bir çeşit beşik: Kayığı kızağa almak, kızakla indirmek (eski Türkçe’de «gırılgaç» denirdi).

Türkçe Sözlük

(e.). Ko İle başlayan bazı Türkçe sıfatların başına girip mübalağa ve şiddet bildirir: Kopkolay, kupkuru.

Türkçe Sözlük

(i.). Kapuska dediğimiz şeyin asıl şekli, aslı Türkçe’de lahana demektir.

Türkçe Sözlük

(e.). Ko ile başlayan bazı Türkçe sıfatların başına gelip mübalağa ve şiddet gösterir: Koskoca ev, koskoca adam.

Türkçe Sözlük

(i.) (eski Türkçe’de «kun» derler). Evcil hayvanların en yararlısı olan meşhur yumuşak huylu ve müdafaasız hayvan ki, insan, bunun yününden, sütünden ve etinden faydalanır. Ar. ganem. Koyun umumî adı olup erkeğine: koç, dişisine: marya, yavrusuna: kuzu, bir yaşındakine toklu, ikisindekine: şişek, üçündekine: ögeç, denir. Kıvırcık, karaman, dağlık, Odesa, İspanyol, Mihaliç, Sakız, koyun cinslerindendir. mec. Halim ve bön adam hakkında kullanılır: Koyun gibi adam. Koyun otu = Ağırotu, kuzu pıtrağı. Boynuzsuz koyun = Yumuşak huylu ve Aciz adam, miskin. Koyun sarmaşığı = Bir bitki. Koyunkıran = Kılıçotu, kantaron. Koyungözü = Papatya çeşidi. Her koyun kendi bacağından asılır = Herkes kendi işinden mesuldür. Koyun yılı = Eski Türk takviminde bir devrin sekizinci yılı.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Ceviz: Kozhelvası («ceviz» Arapça kelimedir. Türkçe’si «koz» dur). 2. Kâğıt vesaire oyunlarında alıcı kâğıt vesaire (ceviz oyunundan gelir), mec. Koz paylaşmak, kozu pay etmek — 1. Uzlaşmak: Biz kozumuzu pey ederiz. 2. Kuvvetle bir hakkı elde etmek: Dur da ben onunla kozumu pay edeyim. Kozkabuğuna girmek = Delik delik kaçıp saklanmak. Koz kırmak = Hata etmek; kırdığı koz bini geçti: Çok hatalar etti. Kozadası = Ege’de Girit’le Rodos arasındaki Kaşot Adası.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Esir, tutsak, eskiden savaşta esir edilip satılan adam. 2. Hizmet için satın alınmış, adam, köle, Ar. abd, Fars. bende, çâker: Kulları çok bir zengin. 3. Yaratık, Ar. mahlûk, Fars. Aferîde, Tanrı kulu: Allah, kullarına dünyada nice nimetler vermiştir. 4. Vaktiyle başlıca esir ve kölelerden teşkil olunan padişahın şahsına bağlı asker: Kapıkulu. Kuloğlu = Cezâyir, Tunus ve Trablusgarb’de Osmanlı idaresinde Türk baba ve yerli anadan doğmuş melez ki, Türkçe konuşur ve bir askerî sınıf teşkil ederlerdi. Kulunuz, kulları = Tevâzu maksadıyla konuşan şahsın kendisi hakkında kullandığı tâbir; bendeniz, bendeleri, abd-i memlûklerî ile aynı mânâdadır.

Türkçe Sözlük

(i.). (Türkçe «kulak» ile Fars. «çîn» den mürekkep yanlış tâbir). Bazı takke ve külâhların kulakları örtmeye mahsus uzantısı.

Türkçe Sözlük

(i.). Pek küçük eşek yavrusu (daha büyüğüne sıpa denir. Aslı Türkçe’de yabanî eşek demektir).

Türkçe Sözlük

(i.). Ku ile başlayan bazı Türkçe sıfatların başına gelip ifadeyi kuvvetlendirir: Kupkuru veya kopkalay.

Türkçe Sözlük

(i.). Eski Türkçe’de kuşak ve bağ mânâsına gelip, uçkur (aslı içkur), dizkur, tabkur (tabur) bundan türemiştir.

Türkçe Sözlük

(KUŞ-BAZ) (i.) (Türkçe kuş, Fars. bâhten = oynamak’tan mürekkep yanlış tâbir). Ufak kuşlar yetiştirip terbiye eden adam.

Türkçe Sözlük

Türk alfabesinin on beşinci harfi; «le» şeklinde okunur. İnce ve kalın olmak üzere iki şekli verdir. İnce I ön damak ünsüzüdür ve Türkçe kelimelerde ancak ince ünlülerle beraber gelir. Kalın I art damak ünsüzü olup ancak kalın ünsüzlerle gelir. Yabancı asıllı kelimelerde böyle olmayıp ince I ile kalın vokaller bir arada bulunabilirler. L Romen rekamlarından elli (50) sayısının İşaretidir. Daima büyük harfle yazılır.

Türkçe Sözlük

(lâm) (i. A.). Arap harfli eski Türkçe alfabenin yirmi altıncı harfi. Bu da «r» gibi asıl Türkçe kelimelerin başında bulunmaz, yani «I» ile başlayan Türkçe kelime yoktur. Ebced sırasında on ikinci harf olup, rakam gibi kullanılırsa 30 sayılır. Eskiden şevvâl ayının kısaltması olarak da kullanılmıştır.

Genel Bilgi

Napolyon savaşlarına kadar, askeri üniformalar çok renkli ve gösterişli idi. Ancak savaş teknolojisi geliştikçe bunun da bazı sakıncaları ortaya çıkmaya başladı. Kılıç ve kalkanla yapılan savaşlarda gösterişli üniformalar düşmanda moral bozukluğu yaratıyordu ama ateşli silahlar bulununca, bu parlak ve renkli giysiler uzaktan iyi bir hedef olmaya başladı. Bugün askerler savaşa en uygun sadelikte giyinerek giderler ve sadece gerekli teçhizatı taşırlar.

Üniformalardaki haki renk ise ilk kez İngilizler tarafından 1850’li yıllarda Hindistan’da kullanılmaya başlanmıştır. Britanya ordusundan Hary Lumsden İngiliz askerlerinin beyaz üniformaları nedeni ile kolay hedef olduklarını fark edince, üniformaların üzerine toz ve çamur sürerek ve biraz da çay ile boyayarak renklerini gölgeli kahverengine dönüştürmüş ve giysilerin rengini araziye uydurmaya çalışmıştır. Toprak rengine benzeyen bu üniformalara Hintçe toprak rengi anlamına gelen ‘Khaki’ adı verilmiş ve Türkçe’ye de ‘haki’ olarak geçmiştir.

Khaki 20. yüzyılın başlarında günün standartlarına göre değiştirildi. Bu model Amerikan özel timleri tarafından tehlikeli görevlerde kullanılmaya başlanıldı. Birinci Dünya Savaşı’nda da kullanılan bu renkteki kumaşlar çok sert oldukları için askerlerin hareket kabiliyetlerini azaltıyor ve ıslandıkça daralıyorlardı. 1932 yılında pamuktan üretilen ‘cramerton’ ordu elbisesi dayanıklı olması ve içinde kolayca hareket edilebilmesi açısından İkinci Dünya Savaşı’nda ordunun kullandığı en yaygın arazi elbisesi haline geldi.

Bir sonraki aşama ise askerlerin düşman tarafından görülmemesini sağlayacak kadar araziye uygun ama aynı zamanda aynı tarafın askerlerinin birbirlerini vurmamasını sağlayacak şekilde ayırt edilebilir kumaş renk ve desenini yaratmaktı.

Aslında kamuflaja ilk olarak askerler tarafından değil, hayvanların kendilerini fark etmelerini önlemek için avcılar tarafından başvurulmuştu. Kamuflaj desenlerini yaratabilmek için İngiliz ve Fransız orduları ressamlarla işbirliği yapmıştır. Hatta Picasso’nun ordu giysilerini görünce, ‘Bunlar benim desenlerim’ diye bağırdığı bile rivayet edilir.

Türkçe Sözlük

(aslı: LâHD) (i. A.) (c. lühûd). 1. Mezar, kabir, sin. 2. Kâgir yani kenarları taş, tuğla veya harçla duvar ve üstü tonos yahut kapak olan mezar (Türkçe).

Türkçe Sözlük

(f.). Lânet okumak, Osm. tel’İn etmek, asıl Türkçe: llinmek, kargımak.

Türkçe Sözlük

(i. F.) (Türkçe: leş). 1. Ölmüş hayvanın nâşı. 2. mec. Kokmuş ve murdar şey, hiçbir işe yaramaz ve ıslah kabûl etmez şey: O, bir lâşedir. 3. (denizcilik) Batan geminin yüzde kalan kırık teknesi.

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Konuşulan dil ve bilhassa bir dilin dallarından her biri, Fr. dialecte. Türkçe’nin Oğuz, Çağatay, Uygur lehçeleri. 2. Sözlük: Vefik Paşa’nın Lehçe-i Osmânî’si. 3. Beniz, çehre, sima: Lehçesi bozuk.

Yabancı Kelime

Fr. lecteur

okutman

Üniversitede yabancı dil, Türkçe ve inkılap tarihi gibi ortak, zorunlu dersleri öğretmek için görevlendirilen, uygulamalı çalışmaları yöneten öğretim elemanı.

Türkçe Sözlük

(i. F.) (musiki) (Türkçe: Aksak FAhte). Türk musikisinde 10 zamanlı bir küçük usul.

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Is mürekkebi hokkalarına konulan ham ipek: Hokkaya lika koymak, likasını değiştirmek. 2. (Türkçe) Boyacı ve yaldızcıların astar yerine kullandıkları ve Hind’den gelen bir çeşit zamk, lâk, lâke.

Türkçe Sözlük

(LİSAN) (i. A.) (c. elsine). 1. Ağzın içinde bulunan organ ki, insanda konuşmaya yarar; dil, Fars. zebân. 2. Bir kavmin konuştuğu dil (bu mânâda Türkçe «dil» kelimesi son zamanlarda yerleşmiştir; asıl Türkçe’de «dil» yalnız 1. mânâda yani bildiğimiz organ içindir): Türk, Arap, Fars, İngiliz, Alman, Fransız dilleri. Lisan bilir = Bir yabancı dil bilir, kendi dilinden başka diller bilen adam. 3. Söyleme, söz, nutuk: Bu adamın lisanı yok mu? Lisânında kabalık var. Fasîhü’l-lisân = Düzgün konuşan veya yazan, sözü fasih. Lisân-Aşnâ = Dil bilir, dilmaç. Lisân-ı hâl = Bir şahıs veya şeyin hâlinden ve duruşundan anlaşılan şey: Yorulup kalmış olan deve lisân-ı hâl ile yolun uzunluğundan şikâyet ediyordu. Ilm-i lisân = Mukayeseli diller ilmi, Fr. Iinguistique. Lisâna gelmek = 1. Dile gelmek. 2. Aleyhinde söz söylenmek, hakkında söz söylenmesine sebebiyet vermek, (botanik) Dile benzer bazı yapraklara denir.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. lugaat) (Arapça terkiplerde: luga). 1. Dil, bir kavmin konuştuğu dil: Lugat-i Arab, lugat-i Fars. 2. Bir dili yapan kelimelerin her biri, kelime, söz. Mânâsını anlamadığım bir lügat işittim. 3. Bir dilin kelimeleriyle mânâları ve türemeleri ilmi, Fr. lexicologie: İlm-i lügatte büyük bilgi sahibidir; ulemây-ı lügat. 4. Bir dilin kelimelerini belirli bir düzende içine alan ve mânâlarını gösteren kitap, sözlük, Ar. kamûs: Lugat-i Arabiyye, lugat-ı Farisiyye, Arapça’dan Türkçe’ye lügat kitabı. 5. Terim olmayan kelime: Bu kelime lügatte şu ve terim olarak bu mânâya gelir. Ehl-i lügat = Lügat Alimi, Ar. lugaviyyûn, Fr. lexicographes, lexicologues.

Türkçe Sözlük

(MA’A), Mâ (e. A.) ile, ile beraber (Türkçe tâbirlerde yalnız eski resmî dilde kullanılıp, başlıca Arapça tâbirlerde kullanılır). Mâhazâ, mâzâlik = Bununla beraber. Mâziyâdetin = Ziyadesiyle, maa’l-kerâhe = Zorla, istemeyerek. Maa’lmemnûniyye = Memnuniyetle. Maamafih, mamafih = Bu hâl ile beraber, böyle iken. Maa = Onunla beraber.

Türkçe Sözlük

(hi.). 1. Macar kavmine ait: Macarca bir yazı, dans. 2. Macarlarin tarz, usûl veya dilinde: Macarca söylüyor, yazıyor, çalgı çalıyor. 3. Macarlarin konuştukları dil: Macarca Turan dillerindendir ve Türkçe ile benzerliği vardır.

Türkçe Sözlük

(I. A.) (C. mattin) (Ar. doğrusu: mâdin). 1. Toprağın içinden çıkan, eritilip dökülmek veya ısıtılıp dövülmekle çeşitli şekillere girip Alet ve edevat imaline yarayan cisimlerin her biri: Demir, bakır, kalay, kurşun, gümüş, altın en tanınmış madenlerdendir. 2. (kimya) Gelişmesi olmayan cisim, cevher. 3. Bir madenin veya bir çeşit taş, toprak ve başka şeylerin bulunduğu ve çıktığı yer, maden filizler bulunan yer, ocak: Ural dağlarında gümüş ve altın madenleri verdir. Mermer, alçı, kömür madeni. 4. Altın ve gümüşten başka olan maden: Gümüş değil madendir. 5. Maden veya eski maden, has porselen, çini gibi şeyler: Çin, Saksonya madenleri, onda çok eski madenler vardır. 6. mec. Bir meziyet ve faziletin kaynağı olan kişi, o meziyet ve faziletle vasıflı insan: Ol mâden-i ilm-ü hayâ. Kendisinde çok değerli şey bulunan, define, hazine: Herif madeni Bu, kütüphane değil maden! (Türkçe sıfat) 1. Madenden yapılmış: Maden tabak. 2. Gümüş ve altından başka olarak basit veya mürekkep bir madenden yapılmış: Maden madalya, (kimya) Şibih maden = Yarı maden. Maden vasfı taşımayan, fakat kimyaca madenler arasında sayılan bazı basit cisimler, Fr. mitalojide. Îlm-i maâdin = Madenlerin çeşit, cins ve durumlarından bahseden ilim, Fr. miniralogie. Imâl-i maâdin = Madenlerin işletilmesi ilim ve san’atı, Fr. mitalurgie. Maden suyu = İçinde tabiî olarak erimiş bir maden bulunan su. Maden kömürü = Pek eski zamanlardan toprağın altında kalıp yanabilir taş haline geçmiş olan ağaç.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. mahâmil, Türkçe benzeri: mahmel). 1. İki kişinin oturmasına mahsus olarak devenin üstüne konulan bir çeşit sepet. 2. Mekke ve Medîne’ ye her yıl hac mevsiminde kafile ile gönderilen hediyeler: İstanbul mahmili, Mısır, mahmili, mahmil-i şerif.

Türkçe Sözlük

(i. A. «hazen» den im.) (c. mehâzin). 1. Mal ve eşya koymaya mahsus kapalı yer, kiler, anbar. 2. Türkçe. Yeraltı, bodrum: İçilecek şeyler soğuk durmak için mahzene konmalıdır (Fr. magasin, bu kelimeden gelir).

Ülke

Coğrafi Verileri

Konum: Güneydoğu Avrupa’da, Balkan Yarımadası’nın ortasında yer alan Makedonya Bulgaristan, Sırbistan, Arnavutluk ve Yunanistan arasındadır.

Coğrafi konumu: 41 50 N, 22 00 E.

Haritadaki konumu: Avrupa.

Yüzölçümü: 25,333 km².

Sınırları: toplam: 766 km.

sınır komşuları: Arnavutluk 151 km, Bulgaristan 148 km, Yunanistan 246 km, Sırbistan 221 km.

Sahil şeridi: 0 km (kara ile çevrili).

Denizleri: yok (kara ile çevrili).

İklim: Yazları ılıman ve kuru, sonbahar ayları oldukça soğuk rüzgarlı ve kar yağışlı geçer.

Arazi yapısı: Dağlık arazi derin havzalar ve vadilerle çevrilidir, ülke üç büyük göle sahiptir ve Vardar Nehri ile iki parçaya bölünmüştür.

Deniz seviyesinden yüksekliği: en alçak noktası: Vardar Nehri 50 m; en yüksek noktası: Golem Korab (Maja e Korabit) 2,753 m.

Doğal kaynakları: Krom, kurşun, çinko, manganez, tungsten, nikel, demir, asbest, kükürt, kereste, işlenebilir topraklar.

Toprakları: Tarıma elverişli: %22.01.

sürekli ekilen: %1.79.

Diğer: %76.2 (2005 verileri).

Sulanan arazi: 550 km² (2003 verileri).

Doğal afetler: Yüksek deprem riski.

Nüfus Bilgileri

Nüfus: 2,050,554 (Temmuz 2006 verileri) Nüfusun 170.000 kadarının Türk olduğu tahmin edilmektedir.

Nüfus artış oranı: %0.26 (2006 verileri).

Mülteci oranı: -0.65 mülteci/1,000 nüfus (2006 tahmini).

Bebek ölüm oranı: 9.81 ölüm/1,000 doğan bebek (2006 tahmini).

Ortalama hayat süresi: Toplam nüfus: 73.97 yıl.

Erkeklerde: 71.51 yıl.

Kadınlarda: 76.62 yıl (2006 verileri).

Ortalama çocuk sayısı: 1.57 çocuk/1 kadın (2006 tahmini).

HIV/AIDS - hastalıklarına yakalanan yetişkin sayısı: %0.01 den az (2001 verileri).

HIV/AIDS - hastalığı olan insan sayısı: 200 den az (2003 verileri).

HIV/AIDS - hastalıklarından ölenlerin sayısı: 200 den az (2003 verileri).

Ulus: Makedonyalı.

Nüfusun etnik dağılımı: Makedonyalı %66.6, Arnavut %22.7, Türk %4, Romalı %2.2, Sırp %2.1, diğer %2.4 (1994).

Din: Makedonya Ortodoksları %67, Muslümanlar %30, diğer %3.

Diller: Makedonca %70, Arnavutça %21, Türkçe %3, Sırp - Hırvatça %3, diğer %3.

Yönetimi

Ülke adı: Resmi adı: Makedonya Cumhuriyeti.

yerel adı: Republika Makedonija.

yerel kısa adı: Makedonija.

kısaltma: FYROM (ing.).

Yönetim biçimi: Başkanlık Tipi Cumhuriyet.

Başkent: Üsküp (Skopje).

İdari bölümler: 123 belediye; Aracinovo, Bac, Belcista, Berovo, Bistrica, Bitola, Blatec, Bogdanci, Bogomila, Bogovinje, Bosilovo, Brvenica, Cair (Skopje), Capari, Caska, Cegrane, Centar (Skopje), Centar Zupa, Cesinovo, Cucer-Sandevo, Debar, Delcevo, Delogozdi, Demir Hisar, Demir Kapija, Dobrusevo, Dolna Banjica, Dolneni, Dorce Petrov (Skopje), Drugovo, Dzepciste, Gazi Baba (Skopje), Gevgelija, Gostivar, Gradsko, Ilinden, Izvor, Jegunovce, Kamenjane, Karbinci, Karpos (Skopje), Kavadarci, Kicevo, Kisela Voda (Skopje), Klecevce, Kocani, Konce, Kondovo, Konopiste, Kosel, Kratovo, Kriva Palanka, Krivogastani, Krusevo, Kuklis, Kukurecani, Kumanovo, Labunista, Lipkovo, Lozovo, Lukovo, Makedonska Kamenica, Makedonski B

Türkçe Sözlük

(MALEZİME) (i. A.) (mâ = bağlama edatı, lezime — luzûm’dan mazi fiili, mâlezeme şekli galattır. Malzeme şekli yanlışsa da Türkçe’de kullanılır). Lâzım olan şey: Lüzumlu malzemeyi tedarik etmek, askerin malzemesini hazırlamak.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. mecântk). 1. Topun icadından önce kale dövmek üzere ağır taşlar atmaya mahsus makine. 2. Su dolabı. 3. Türkçe: İpekçi çıkrığı.

Türkçe Sözlük

(i.) (eski Türkçe’de «man» ve «mank» iri ve kocaman demektir). 1. Koca kafalı ahmak, alık, sersem: Mankafa adam. 2. Şiddetli ve müzmin sakağıya uğramış (beygir): Bu at mankafa olmuş. 3. İri, battal: Mankafa karpuz. Mankafabalığı = Bir balık cinsi.

Türkçe Sözlük

(I. Çince, Fr.). Mao Çe-Tung taraftarı radikal komünist (Türkçe: Maocu).

Türkçe Sözlük

(i. Y.). 1.Aritmetik, cebir, geometri gibi müsbet ilimlerin ortak adı. 2.Eski Yunanca matesis kelimesi matematik kelimesinin köküdür ve ben bilirim anlamına gelmektedir. Daha sonradan sırasıyla bilim, bilgi ve öğrenme gibi anlamlara gelen μάθημα (máthema) sözcüğünden türemiştir. μαθηματικός (mathematikós) öğrenmekten hoşlanan anlamına gelir. Osmanlı Türkçesinde ise Riyaziye denilmiştir. Matematik sözcüğü Türkçeye Fransızca mathématique sözcüğünden gelmiştir. 3.Matematik insanlık tarihinin en eski bilimlerinden biridir. Çok eskiden matematik, sayıların ve şekillerin ilmi olarak tanımlanırdı. Matematik de diğer bilim dalları gibi geçen zaman içinde büyük bir gelişme gösterdi; artık onu birkaç cümleyle tanımlamak mümkün değil. Matematik bir yönüyle resim ve müzik gibi bir sanattır. Matematikçilerin büyük çoğunluğu onu bir sanat olarak icra ederler. Matematik, başka bir yönüyle bir dildir. Galileo Galilei tabiat matematik dilinde yazılmıştır der. Matematik başka bir yönüyle de satranç gibi entelektüel bir oyundur. Kimi matematikçiler de ona bir oyun gözüyle bakarlar.

Türkçe Sözlük

(I.) (Arapça mâl). Su renginde, gök, Ar. ezrak, Fars. kebûd: Açık mavi, koyu mavi, masmavi. Boncuk mavisi = Parlak mavi. Mine mavisi = Havaî. Çlvlt mavisi = LAcivert (asıl Türkçe’si olan «gök» kelimesinin yerine geçmiştir).

Türkçe Sözlük

(i. A. «zulm» den imef.) (mü. mazlûme). 1. Zulüm görmüş, zulme uğramış. 2. (Türkçe) Sessiz, yumuşak huy-1 lu, sakin: Pek mazlûm bir çocuktur.

Türkçe Sözlük

(i. A. «bast» tan İmef.) (mü. mebsûta). 1. Açılmış, yayılmış, serilmiş, döşenmiş, açık: Cömertliği mebsûttur. 2. Etrafıyla anlatılmış, mufassal. Zamme-I mebsûta = Arap harfleri İle yazılan Türkçe’de açık okunan zamme ki, kol ve yol gibi ağırı, göz ve söz gibi hafifi olurdu. Zıddı: Zamme-I makbûza.

Türkçe Sözlük

(MEDDAH) (i. A. «medh» den imüb.). T. Mübalâğa ile öven: O, sizin meddâhınızdır. 2. (i. Türkçe). Halkı eğlendirmek için tuhaf hikâyeler anlatıp taklit yapan adam: Meddah dinlemek.

Türkçe Sözlük

(i. A. «fi’l» den imef.) (mü. mef’Üle). Yapılmış, kılınmış, işlenmiş, (i. A. c. mefâİl). (gramer) FAilln te’sirini kabûl eden şahıs veya şeye delâlet eden isim: «Çocuk bardağı kırdı» cümlesinde çocuk fâil ve bardak mef’uldur ki, mef’Ül-i bih de denilir. Ism-i mef’Ül = Yazılan, yazılmış gibi. Mef’Ül-i ileyh = Arapça’da «ilâ» harf-i cerriyle, Türkçe’de «e» yahut «ye» ekiyle yapılan ismin e hâli: Eve gittim, dışarı çıktım, arabaya girdim gibi. Mef’Ül-i bih = Arapça’da «b» harf-i cerr’ı ve Türkçe’de «i, ı» eki ile yapılan ismin i hâli: Kitabı okudum, yazıyı yazdım gibi.

Türkçe Sözlük

(MEHEKK) (i. A.) (Türkçe’ de kullanılan şekli; mehenk). 1. Gümüş ve altının ayarına bakmaya mahsus bir cins taş ki, bu madenlerin üstüne sürmekle ayarları anlaşılır. 2. mec. Bir şeyin cinsini ve değerini gösteren şey, ölçü, terazi: İçki, birçok insanın mehekkidir.

İsimler ve Anlamları

(Tür.) (Erkek İsmi) - Muhammed isminin türkçesi. (bkz.Muhammed).

Türkçe Sözlük

(MEKTÜB) (I. A.) (c. mekâtîb). Gerek iş ve gerek sevgi ve tebrik ve başsağlığı için yazılıp gönderilen kâğıt, eski Türkçe: bitig, Fars. nâme, Ar. risâle, varaka, nemîka: Mektup yazdım gönderdim, mektup alamadım. Mektûb-ı sâmî = Sadâret emirnâmesi ki, «emr-i sâmî» de denirdi.

Türkçe Sözlük

(Türkçe’de) Elem, keder, hüzün.

Türkçe Sözlük

(i. Fr.). Musiklli sahne eseri. (Türkçe’de) Sanat değeri olmayan, acıklı sahne oyunu.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. memâlik). 1. Bir devletin idaresinde bulunan yer, ülke: Bahreyn şeyhinin memleketi. 2. Bir idareye tâbî veya bir milletin yaşadığı, büyük toprak parçası, Ar. hıtta, diyâr: Anadolu, Irak, Horasan memleketi, memâllk-i Osmâniyye, memâlik-l mahrûsa-i şâhâne, memâlik-i Islâmiyye. 3. (Türkçe) Şehir, kasaba, belde: İstanbul gibi güzel memleket olmaz. 4. (Türkçe) Bir İnsanın doğup büyüdüğü yer ve diyar.

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Minnettar olarak. 2. Hoşnut ve razı olarak. 3. (Türkçe) Sevinç ve memnuniyetle: Memnûnen döndü, memnûnen kebûl etti.

Türkçe Sözlük

(e. F.). İsimlerin sonuna eklenerek sıfatlar yapar. Türkçe «li» ve Farsça «nâk» gibi. Derd-mend = Dertli. Hıred-mend = Akıllı. Sûd-mend = Faydalı.

Türkçe Sözlük

(MENFAAT) (i. A. «nef» den mimli masdar) (c. menâfi). Fayda, istifade, kâr, Türkçe aslı (esığ): Bu ilâçtan çok menfaat gördüm, benim bunda bir menfaatim yoktur. Menâfi sandığı = Ziraat Bankasının kurulmasından önce, az faizle halka para vermeye mahsus, belediyeye ait sandık. Menfâat-bahş = Menfaat veren, istifadeli.

Türkçe Sözlük

(MENSÜB) (i. A. «nisbet» ten imef.) (mü. mensûbe). Bir şahıs veya şeye nisbet ve ilgisi olan, aitlik. (gramer) İsm-i mensöb = Nisbet gösteren sıfat ki, Türkçe’de ekseriya «li» ve Arapça ile Farsça’da «İ» edâtiyle olur: Bağdadlı, Bağdâdî gibi.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Denizden çıkan ve denizin dibinde köklü olduğu halde ağaç gibi gelişmeye ve hayvan gibi duyguya sahip olan kırmızı madde ki, süse ait şeyler yapmaya yarar: Mercan teşbih, mercan avcıları. (Türkçe) 1. Mercandan yapılmış: Mercan gerdanlık. 2. mec. Pek kırmızı: Mercen dudaklı. Mercan balığı = Kırmızı renkli bir cins lezzetli balık. Mercan kayaları = Mercan iskeletlerinin birikmesi sonunda ada şeklinde suyun üzerine çıkan arazi, Fr. terrains madr6po’riques.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (Türkçe halk dilinde: merâmet). (bk.) Merâmet.

Türkçe Sözlük

(i. A. «rükûb» dan im.) (c. merâkib). 1. Yolculukta binilecek şey, hayvan, araba vesaire gibi. 2. Bilhassa gemi: Merâkib-i bahriyye. 3. (Türkçe) Eşek: Merkebe binmek, beyaz merkepler meşhurdur.

Türkçe Sözlük

(i. A. «rekz» den imef.) (c. merâkiz). 1. Bağlı olduğu halde dönerek bir daire teşkil eden şeyin bağlı bulunduğu sütun veya milin bağlandığı yani saplandığı yer. 2. Daire veya kürenin tam ortasında bulunan nokta ki, daire çevresinin veya küre yüzeyinin her noktasından eşit mesafede bulunur: Daire merkezi, arz merkezi. 3. Orta, vasat: Şehrin merkezi. 4. Bir hükümdar, vali, hâkim vesairenin oturduğu yer, bir devletin başşehri. Merkez-i saltanat, Türkiye Cumhuriyetinin merkezi: Ankara. Vilâyet, nahiye merkezi. 5. Şubeleri bulunan bir dairenin umumî idare yeri: Bu vapur kumpanyasının, sigorta şirketinin merkezi nerededir? 6. Bir kasabanın veye şehrin bir mahalle ve semtinin karakol veya zabıta dairesi. 7. (Türkçe) Yol, hâl, suret: Sizin fikriniz ne merkezdedir. 8. (fizik) Merkez-i sıklet = Ağırlık noktası. Bir cismin ağırlığının orta noktası ki, yere dik bulunursa cismin her tarafını tutup durabilir, (fizik). Merkez-i eşı’a-i mün’akise = Parlak bir cisme aksedip dönen ışınların havada birleştikleri nokta ki, fazla ısı meydana getirip yakar. Tebâud-ı an-il merkez = Merkezden dışa kaçma, merkezkaç, Fr. force centrifuge. Takarrüb-i il-el merkez = Dıştan merkeze gelme, merkezcil, Fr. force centripfcte.

Türkçe Sözlük

(i. A. «sücûd» dan imef.) (c. mesâcid). 1. Cami. 2. Küçük cami, cuma ve bayram namazı kılınmayan minaresiz cami (bu mânâsı Türkçe’ye mahsustur). Mescid-i Aksâ = Kudüs’deki meşhur cami. Mescid-i Harâm = Mekke-i Mükerreme’deki KAba-i Şerife.

Türkçe Sözlük

(i. A. «şürb»den la.) (Türkçe halk dilinde: maşraba). Su içmeye mahsus kap kl, başlıca teneke veya bakırdan yapılır ve kulplu olur: Mışraba İle su içiyor, bir mışraba su. (bk.) Maşraba.

Ülke

Coğrafi Verileri

Konum: Kuzey Asya’da, Çin ve Rusya arasında yer alır.

Coğrafi konumu: 46 00 Kuzey enlemi, 105 00 Doğu boylamı.

Haritadaki konumu: Asya.

Yüzölçümü: 1.565 milyon km².

Sınırları: toplam: 8,161.9 km.

sınır komşuları: Çin 4,676.9 km, Rusya 3,485 km.

Sahil şeridi: 0 km (kara ile çevrili).

İklimi: Çöl, kıtasal.

Arazi yapısı: Geniş çöl ve yarı çöllükler, çimenlerle kaplı stepler, batı ve güneybatıda dağlar.

Deniz seviyesinden yüksekliği: en alçak noktası: Hoh Nuur 518 m.

en yüksek noktası: Nayramadlin Orgil (Huyten Orgil) 4,374 m.

Doğal kaynakları: Petrol, bakır, molibden, tungsten, fosfat, kalay, nikel, volfram, altın, gümüş, demir.

Arazi kullanımı: tarıma uygun topraklar: %5.7.

daimi ekinler: %0.

Otlaklar: %81.

Ormanlık arazi: %11.4.

Diğer: %1.9 (1993 verileri).

Sulanan arazi: 800 km² (1993 verileri).

Doğal afetler: Toz ve kar fırtınaları, otlak ve orman yangınları, kuraklıklar.

Coğrafi Not: Kara ile çevrili.

Nüfus Bilgileri

Nüfus: 2,654,999 (Temmuz 2001 verileri).

Nüfus artış oranı: %1.47 (2001 verileri).

Mülteci oranı: 0 mülteci/1,000 nüfus (2001 tahmini).

Bebek ölüm oranı: 53.5 ölüm/1,000 doğan bebek (2001 tahmini).

Ortalama hayat süresi: Toplam nüfus: 64.26 yıl.

Erkeklerde: 62.14 yıl.

Kadınlarda: 66.5 yıl (2001 verileri).

Ortalama çocuk sayısı: 2.39 çocuk/1 kadın (2001 tahmini).

HIV/AIDS - hastalıklarına yakalanan yetişkin sayısı: %0.01 den az (1999 verileri).

HIV/AIDS - hastalığı olan insan sayısı: 100 den az (1999 verileri).

Ulus: Moğol.

Nüfusun etnik dağılımı: Moğol %85, Türk %7, Tungusic %4.6, diğer %3.4 (1998).

Din: Tibet Budist Lamaizm’i %96, Muslüman, Şamanizm ve Hıristiyan %4 (1998).

Diller: Moğolca %90, Türkçe, Rusça (1999).

Okur yazar oranı: 15 yaş ve üzeri için veriler.

Toplam nüfusta: %97.

erkekler: %98.

kadınlar: %97.5 (2000).

Yönetimi

Ülke adı: Gelenkes adı: Moğolistan.

yerel adı: Mongol Uls.

Eski adı: Dış Moğolistan.

Yönetim biçimi: Çok Partali Sosyalist Cumhuriyeti.

Başkent: Ulan Batur.

İdari bölümler: 18 bölge ve 3 belediye; Arhan**** Bayanhongor, Bayan-Olgiy, Bulgan, Darhan, Dornod, Dornogovi, Dundgovi, Dzavhan, Erdenet, Govi-Altay, Hentiy, Hovd, Hovsgol, Omnogovi, Ovorhan**** Selenge, Suhbaatar, Tov, Ulaanbaatar, Uvs.

Bağımsızlık günü: 11 Temmuz 1921 (Çin’den).

Milli bayram: Bağımsızlık günü /İhtilal Günü, 11 Temmuz (1921).

Anayasa: 12 Şubat 1992.

Üye olduğu uluslararası örgüt ve kuruluşlar: ARF (diyalog partneri), AsDB (Asya Kalkınma Bankası), ASEAN (gözlemci), CCC (Gümrük İşbirliği Konseyi), EBRD (Avrupa Yatırım ve Kalkınma Bankası), ESCAP (Asya ve Pasifikler Ekonomik ve Sosyal Komisyonu), FAO (Tarım ve Gıda Örgütü), G-77, IAEA (Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı), IBRD (Uluslararası İmar ve Kalkınma Bankası), ICAO (Uluslararası Sivil Havacılık Örgütü), ICFTU (Uluslararası Serbest Ticaret Birlikleri Konfederastonu), ICRM (Uluslararası Kızılhaç ve Kızılay Hareketi), IDA (Uluslararası Kalkınma Birliği), IFAD (Uluslararası Tarımsal Kalkınma Fo

Türkçe Sözlük

(e.). «Mo» hecesiyle başlayan bazı Türkçe sıfatların başına gelip mübalâğa gösterir: Mosmor.

Türkçe Sözlük

(MÜBALAĞA) (I. A. «bulûğ» dan masdar). 1. Bir işte pek ileriye varma, kusur bırakmame, mükemmel ve kusursuz etme: İkramda mübalağa ediyor. 2. Büyütme, ifrat, küçük bir İşi pek büyük gösterme: Onun cesaretini överek mübalağa etti. Bu tarifte mübalağa vardır. Mübaleğa-i Acemâne, mübalağayı seviyor. Mübalağa ile = Pek pek, pek fazla. İsm-I mübalağa = Mübalağa ile ism-i fâil, Arapça’da «cebbâr, sabûr, allâme» gibi şekillerde olup mübalağa gösteren Ism-i fâil kipi. Türkçe’de «pek» veya «en» edatları da mübalağa bildiren sıfatlardır: Pek büyük, en büyüğü.

Türkçe Sözlük

(I. A. c.) (Türkçe’de). Belirsiz bir mânâya delâlet eden kelimeler: Ne, kim, kaç vs. gibi.

Türkçe Sözlük

(i. F.). Dil öğrenmek için karşılıklı iki dilden konuşma örnekleri veren kitap: Fransızca Türkçe bir mükâleme-nâme (eskimiştir).

Türkçe Sözlük

(i. A. «lem» den imef.) (mü. mülemaa). 1. Alaca, renkli, çok renkli. 2. (edebiyat) Her mısraı ayrı bir dilde olan (şiir): Arapça Türkçe bir mülemmâ. 2. (yanlış olarak) Sıvanmış, sıvama, bulaşmış, Fars. Alûde, Ar. mülevves: Üstüm başım mülemmâ çamur oldu.

Türkçe Sözlük

(MÜRETTİB) (i. A. «retb» den imef.) (mü. mürettibe). 1. Tertip eden, sıraya koyan, kuran, hazırlayan, (i. A.) (bu mânâsı Türkçe’ye mahsustur). 2. Matbaada harfleri dizen işçi: Matbaa mürettipleri, başmürettip.

Türkçe Sözlük

(i. A. «imas.»). 1. Mertlik, yiğitlik; İnsanlık, fazilet. 2. (Türkçe) Çocukların yetişip evlenmek ve baba olmak gibi sevinçleri ve ana babanın bundan hâsıl olan bahtiyarlığı: Şimdi torunlarınızı mektebe başlatıyorsunuz, ne mürüvveti Bİ-mürüvvet = İnsaniyetsiz.

Türkçe Sözlük

(i. A. «şirket» ten masdar). 1. Bir işte başkaları ile birlikte bulunma: Kendisi orada bulunmuş ise de müşâreket etmediği anlaşıldı. Bu işte onun da müşâreketi vardır. 2. Ortaklık, bir şirket, kumpanya vesaire üyelerinden bulunma: Filân maden işletmesinde sizin müşâreketiniz var mıdır? 3. (edebiyat, gramerde) Fiilin iki veya daha fazla şahıs arasında olduğunu göstermeye mahsus fiil ki, Türkçe’de «leş» ve «laş» edatiyle gösterilir: Şakalaşmak, gülüşmek. Bi’l-müşâreke = 1. Birlikte,, ortaklaşa. 2. Karşılıklı olan.

Türkçe Sözlük

(i. A. «selm» den imef.) (mü. müselleme). Tasdik olunmuş, kimse tarafından inkâr veya itiraz olunamayan (Türkçe). Eskiden asker şevkinde baltacılık ve arabacılık etmek şartiyle vergiden muaf köylü.

Türkçe Sözlük

(i. i.). 1Birkaç sert çekirdeği olup sonbaharda yetişen bir meyve. Türkçe’de yabanisine «döngel», bahçede yetişenine «ezgil» ve iri bir cinsine «beşbıyık» denir. mec. Buruşuk ve sevimsiz şey hakkında kullanılır: Muşmula suratlı.

Türkçe Sözlük

(i. A. «kıllet» ten if.) (mü. müstakille). 1. Kendi başına, başlıbaşına, bir yere bağlı ve tâbî olmayan. 2. Ayrıca, kendi kendine: Aradaki kapı kapanırsa bu daire müstakil bir ev olur. 3. (Türkçe) Bilhassa, ancak: Bunu müstakil (sırf) beni kızdırmak için yapıyor.

Türkçe Sözlük

(i. A. «fikr» den if.) (mü. mütefekkire). 1. Düşünen, düşüncesi olan, dalmış, dalgın. 2. (Türkçe) Filozof, bilgin.

Türkçe Sözlük

(!. A. «kelâm» dan if.) (mü. mütekellime). t. Tekellüm eden, söyleyen. 2. (edebiyat, gramerde) 1. şahıs: Ben, biz, gelirim, gideriz... gibi. Türkçe’de müfred ve cem’i vardır. 3. Nutuk söyleyen, hatip. (I. A. c. mütekellimîn). Kelâm konuşan (İslâm felsefesi) bilgini).

Türkçe Sözlük

(i. A. «lâşey» den if.). Telâşlı (bu mânâ Türkçe’ye mahsustur).

Türkçe Sözlük

(I. A. «zayafe» den imef.) (mü. muzâfe). 1. İzâfe olunmuş, takılmış, katılmış, eklenmiş: O nahiye filân kasabaya muzâftır. 2. Diğer bir isme dahil ve bağlı isim ki, diğerine de muzâfün-ileyh derler. Türkçe’de muzâf, muzâfün-lleyhten sonra. Ar. ve Fars.’da önce gelir: Allah’ın kulu, Abdullah, bende-i Hudâ gibi.

Türkçe Sözlük

(i. A. «zever» den İf.) (mü. müzevvire). Yalancı, sahtekâr, yalandan senet vesaire uyduran, dolandırıcı. 2. (Türkçe) Söz yetiştiren, ara açan.

Türkçe Sözlük

(NAFİLE) (I. A.) (c. nevâfll). 1. Mecburiyet altında olmayarak kılınan namaz vesaire: Nafile namazı. 2. (i.) (Türkçe) Faydasız, boş: Nafile zahmet, nafile masraf. 3. (Türkçe) Boşuna, faydasız, beyhude.

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Hurma ağacı. 2. (Türkçe) Balmumundan yapılmış ağaç taklidi, eskiden gelin odasına konmak üzere gelinin önünde getirilir ve sun’İ meyve, çiçek, altın veya gümüş varaklarla süslenirdi.

Türkçe Sözlük

(i. F.). 1. Ağaç budayıp düzenleyen adam. 2. (Türkçe) Balmumundan ağaç taklidi yapıp süsleyen.

Türkçe Sözlük

(NA-KES) (i. F.). 1. insaniyetsiz, alçak. 2. (Türkçe halk dilinde: nekes) Hasis, cimri.

Türkçe Sözlük

(NALİN) (i. A.). Bir çift ayakkabı, bir çift sandal, (m. Türkçe) Hamamda ve sulu yerlerde giyilen tahtadan, yüksekçe ve tesmalı ayakkabı: Nalın giymek.

Türkçe Sözlük

(i.). İnce, zarif, nazik, kaba olmayan: Güzel bir kayık ama pek nârin; nârin adam, bina (eski Türkçe’de «iç, orta» demektir). Nârin kale = İç hisar.

Türkçe Sözlük

(e.). 1. Bir şeyden bazen soru sormak için kullanılır: Sİz kimsiniz, elinizdeki nedir? Ne istiyorsunuz? Bu ne adamdır. 2. Şaşkınlık ve bolluk gösterir: Ne güzel! Ne soğuk! Ne yağmur! Bu ne hava! Yalnız olarak şaşma edatı gibi de kullanılır: Ne! 3. Soru olmaksızın müphemlik ve umumîlik gösterir: Ne buldu ise aldı; ne :şitse inanır; ne isterse yapsın. 4. izafet zamirleri ile birleşerek «hangi şey» mânâsını ifade eder: Nem, nemiz, nen, neniz, nesi, neleri, nemiz eksik? Nen var? (c.). Başlıca «ne kadar şeyler» mânâsıyle kullanılır: Ne umurum, ne umurun, bana ne vs. Neme, nene lâzım; ne vazifem, ne vazifen. Ne o = Nedir? Ne oluyor? Ne olursa = Her ne olsa. Ne olursa olsun — Her halde, netice iyi de olsa, kötü de olsa, Fars. herçi-bâd-Abâd. Ne ola (nola) = Bir şey değildir, büyük bir şey mi? Ne çıkar? Ne için (niçin) = Ne sebepten, ne maksatla? Ne ise = Tafsilâta hâcet yoktur, ne olursa olsun. Nece = Ne dilde, hangi dille= Türkçe söylemiyorsa nece söylüyor? Neci = 1. Hangi san’at sahibi, hangi san’ atla meşgul: Bu adam kunduracı mıdır necidir? 2. Hangi münasebetle: Sen, burada necisin? Ne hâcet = Daha neler? Ne hâl = Keyfiyet, nasıliık: Ne haldedir? Ne hâle geldi? Ne hâl peydâ etti? Ne haber, bir şey var mı, bir şey bilir misiniz? Nedir = Ne var, ne oluyor? Ne türlü = Nasıl: Bu ne türlü işdir? Ne türlü yaptınız? Neden = Ne sebepten; neden dolayı, Ne için? Ne demek = 1. Mânâsı, nedir? 2. O nasıl söz, öyle şey mi olur? Ne demek olsun = Öyle şey olmaz. Ne zaman, ne vakit = Hangi vakit ve zamanda? Ne aceb = Acaba. Ne kadar = 1. Sayı sualidir: Ne kadar kâğıt istiyorsun? Bu bardak ne kadar su alır? 2. Çok, ne çok: Ne kadar su içiyorsunuz. Bu havayı ne kadar severim. 3. Her ne miktarda: Ne kadar çalışsanız ona yetişemezsiniz. Her ne kadar = İle beraber, olduğu halde: Her ne kadar okumamış ise de sözü sohbeti yerindedir; her ne kadar ihtiyacım var ise de ondan bir şey istemeyeceğim. Ne gerek, re lâzım = Neme gerek, neme lâzım = Bana ait değildir, ben karışmam; nene, nenize, nesine gerek, lâzım. Ne münasebet = Hiç, asla, öyle şey olmaz. Ne var = Nedir, ne oluyor? Ne var ne yok = Ne haber? Neye = Ne için, ne maksatla: Neye geldiniz? Ne sebepten: Dün neye gelmediniz?

Türkçe Sözlük

(halk dilinde: NESİH) (i. A.). Feshetme, lağvetme, hükümsüz bırakma. Bir kitabın suretini alma, bir nüshasını çıkarma, kopya etme, Ar. istinsâh. 3. Başlıca kitap istinsahında kullanılan YAkut-i Mustâsamî’nin icad ettiği yazı çeşidi ki, Arap harfleri ile Türkçe kitapların çoğu bu yazı ile basılmıştır.

Türkçe Sözlük

(i. A. c.) (müfredi «nâzile» kullanılmamıştır). 1. Hadiseler, olaylar, felâketler. 2. (Türkçe m. nezle): Nevâzile uğradım, nevâzil oldum (bu mânâ ile nezlenin cem’i sanılarak kullanılmıştır).

Genel Bilgi

İnsan sesi, daha doğrusu insan konuşması oluşurken katkıda bulunan o kadar çok şey vardır ki, bunlar bir araya gelince iki insanın konuşmasının aynı olma ihtimali yok denecek kadar azdır. Hatta her bireyin konuşması o kadar kendine özgüdür ki, telefonda sesin alttan ve üstten belirli frekansları yok edilmesine rağmen, açar açmaz ‘merhaba’ deyişinden karşımızdaki kişiyi tanıyabiliriz.

Sesimizin oluşmasının ana nedeni şüphesiz ses tellerimizdir. Ses tellerinin boyu sesimizin kalınlığını belirler. Ne kadar uzunsalar ses o kadar ince çıkar. Kadınların erkeklere göre avantajları ses tellerinin daha uzun olmalarıdır. Tabii ki ses tellerimiz sesimizin tınısını tek başlarına belirleyemezler. Dudağımız, dişlerimiz, dilimiz olmasaydı ortaya anlaşılmaz rahatsız edici bir gürültü çıkardı.

Konuşurken nefes veririz. Bu nefes konuşmanın karakteristiğini etkileyen en az 11 noktadan geçer. Ayrıca kişinin karakteri, havanın akışı ve hızı, ağız ve dudak yapısı da konuşmada etkin faktörlerdir. Ancak tüm konuşma olayının organizatörü beyindeki bir bölgedir. Burada düşüncenin ana yapısı oluşturulur, kulak ve gözlerden gelen sinyallerle birleştirilir ve boğaza sinyal olarak gönderilir.

Hayvanlarda ise beyinde böyle bir bölge yoktur. Bazı papağan, muhabbet kuşu hatta karga türlerinin konuşmaları onların ezberleme ve tekrar edebilme yetenekleridir. Bilinçli bir konuşma söz konusu değildir. Genetik olarak insana en yakın olan şempanzelerin bile dil ve damak yapıları nedeni ile insan gibi konuşmaları mümkün değildir.

Dünyanın dört bir yanında farklı lisanlar konuşuluyor ama tüm bu insanlar ağızlarında benzer sesler çıkarıyorlar. Her iki dudakları ile T’ ve ‘B’, dudak ve dişleri ile ‘F’ ve ‘V, dilin ön kısmı ile ‘T’ ve ‘D’, dilin arka kısmı ile de ‘K’ ve ‘G’ seslerini çıkarıyorlar.

Dilin ilk insanlarda, işbirliği daha doğrusu kültür ve bilgileri gelecek nesillere aktarma ihtiyacından doğduğu sanılıyor. Günümüze kadar altı bin dil geliştirilmiş. Dünyadaki bütün dillerin tek ortak yanı, en çok kullanılan kelimelerin daha az sayıda harfle yazılmalarıdır. Altay dilleri ailesine giren Türkçe’mizde bazı ilginç özellikler var. Bir kere cisimleri dişi ve erkek olarak ayırmıyoruz, ses uyumu var ve bir ad veya fiil kökünden değişik eklerle yeni kelimeler türetebiliyoruz.

İnsan yüzündeki kaş, göz, burun, ağız ve diğer şekillerin çok az fark göstermelerine rağmen hepsi birleşince nasıl bir insan diğerine benzemiyorsa, oluşumunda katkıda bulunan şeylerin çeşitliliği açısından konuşmamız da öyledir.

Genel Bilgi

İnsan sesi, daha doğrusu insan konuşması oluşurken katkıda bulunan o kadar çok şey vardır ki, bunlar bir araya gelince iki insanın konuşmasının aynı olma ihtimali yok denecek kadar azdır. Hatta her bireyin konuşması o kadar kendine özgüdür ki, telefonda sesin alttan ve üstten belirli frekansları yok edilmesine rağmen, açar açmaz “merhaba” deyişinden karşımızdaki kişiyi tanıyabiliriz.

Sesimizin oluşmasının ana nedeni şüphesiz ses tellerimizdir. Ses tellerimizin boyu sesimizin kalınlığını belirler. Ne kadar uzunsalar ses o kadar ince çıkar. Kadınların erkeklere göre avantajları ses tellerinin daha uzun olmalarıdır. Tabii ki ses tellerimiz sesimizin tınısını tek başlarına belirleyemezler. Dudağımız, dişlerimiz, dilimiz olamsaydı ortaya anlaşılmaz rahatsız edici bir gürültü çıkardı.

Konuşurken nefes veririz. Bu nefes konuşmanın karekteristiğini etkileyen en az 11 noktadan geçer. Ayrıca kişinin karekteri, havanın akışı ve hızı, ağız ve dudak yapısı da konuşmada etkin faktörlerdir. Ancak tüm konuşma olayının organizatörü beyindeki bir bölgedir. Burada düşüncenin ana yapısı oluşturulur, kulak ve gözlerden gelen sinyallerle birleştirilir ve boğaza sinyal olarak gönderilir.

Hayvanlarda ise beyinde böyle bir bölge yoktur. Bazı papağan, muhabbet kuşu hatta karga türlerinin konuşmaları onların ezberleme ve tekrar edebilme yetenekleridir. Bilinçli bir konuşma söz konusu değildir. Genetik olarak insanan en yakın olan şempanzelerin bile dil ve damak yapıları nedeni ile insan gibi konuşmaları mümkün değildir.

Dünyanın dört bir yanında farklı lisanlar konuşuluyor ama tüm bu insanlar ağızlarında benzer sesler çıkarıyorlar. Her iki dudakları ile “p” ve “b”, dudak ve dişleri ile “f” ve “v”, dilin ön kısmı ile “t” ve “d”, dilin arka kısmı ile de “k” ve “g” seslerini çıkarıyorlar.

Dilin ilk insanlarda, işbirliği daha doğrusu kültür ve bilgileri gelecek nesillere aktarma ihtiyacından doğduğu sanılıyor. Günümüze kadar altı bin dil geliştirilmiş. Dünyadaki bütün dillerin tek ortak yanı, en çok kullanılan kelimelerin daha az sayıda harfle yazılamalarıdır. Altay dilleri ailesine giren Türkçe’mizde bazı ilginç özellikler var. Bir kere cisimleri dişi ve erkek olarak ayırmıyoruz, ses uyumu var ve bir ad veya fiil kökünden değişik eklerle yeni kelimeler türetebiliyoruz.

İnsan yüzündeki kaş, göz, burun, ağız ve diğer şekillerin çok az fark göstermelerine rağmen hepsi birleşince nasıl bir insan diğerine benzemiyorsa, oluşumunda katkıda bulunan şeylerin çeşitliliği açısından konuşmamız da öyledir.

Türkçe Sözlük

(i. A. c.) (m. nân) (Türkçe’de nûr’un cem’i olarak «nûrlar» mânâsiyle kullanılmıştır), (bk.) NAr.

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Bağlılık, ilgi: Kendisinin o aileye nisbeti vardır. 2. Kıyas, iki şeyin birbirine göre mukayesesi: Benim hâlim sizin hâlinize nisbet olunmaz, nisbet kabûl etmez. 3. (matematik). İki sayı veya şekil arasındaki münasebet ve kıyas. 4. (Türkçe) Birine karşı inadına yapılan iş ve gösterilen hâl: Bana nisbet yapmak istiyor. (Türkçe) Rağmen: Bu işi bana nisbet yapıyor. Arapça tâbirlerde «nisbe» şeklinde de kullanılır. Bi’n-nisbe = Nisbetle, nisbeten. nisbetçi (i.). Başkasına inat bir şey yapan, gösterişçi, inatçı: Çok nisbetçi adamdır.

Türkçe Sözlük

(NOKSAN) (i. A ). T. Eksiklik, azalma, azlık. 2. Yokluk (noksânî ve noksâniyyet kelimeleri yanlıştır). 3. (i. Türkçe). Eksik, kusurlu: Noksan iş, adam.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. nusah) (tes. nushateyn). 1. Yazılı bir şeyden çıkarılan suret, bir kitabın yazılmış suretlerinin her biri. 2. Muska, tılsım, duâ (Türkçe halk dilinde: muska): Nüsha yazmak, mak. 3. (Yine halk dilinde: muska). Bu duaların yazılıp katlandıkları gibi üç köşeli şey.

Türkçe Sözlük

(NUTK) (i. A.). 1. Söz, lakırdı. 2. Söyleyiş, söylemek kuvvet ve hassası. 3. (Türkçe) Bir topluluğa hitâben söyleyen söz, hitâbe.

Türkçe Sözlük

Fransızca kökenli bu sözcük, bir sanatçının yaşamı boyunca ürettiği tüm yapıtları ifade eder. Türkçe`de çok seyrek kullanılır.

Türkçe Sözlük

(i.). Erkek evlât: O, benim oğlumdur, ben, filânın oğluyum. Oğularısı = Yeni yetişen arı. Oğulotu = Badrenc denilen bitki. Oğuldan oğula = Babadan oğula. Oğul oğlu — Erkek torun. Oğul edinmek = Evlâtlığa kabûl etmek. Oğulbalı = Taze arının yaptığı beyaz bal. Ahret oğlu = Evlâtlığa kabûl edilmiş adam, oğulluk. Er oğlu er = Mert adam. Uvey oğul = Karı kocadan yalnız birinin diğer bir evlilikten doğan oğlu. Eloğlu = Halk, yabancı. Kahpe oğlu = Çok nankör, alçak. Kuloğlu = Asker evlâdı, ocak-zâde (Osmanlı devrinde Cezâyir, Tunus ve Libya’da Türk baba, Arap anadan doğmuş, Türkçe konuşan ikinci derecede bir askerî sınıftı). Köpekoğlu = Hilekâr adam (halk dilinde: köpoğlu). Hinoğlu = Pek kurnaz ve hilekâr adam.

Türkçe Sözlük

(hi.). Batı Türk lehçesi: Anadolu, Azerbaycan, Türkmenistan Türkçe’leri.

Türkçe Sözlük

(i.). Ok kuburu, mahfazası, tirkeş (asıl Türkçe’si: sadak).

Türkçe Sözlük

(i. L. Fr. Olympiade) Eski Yunan’da dört yıllık devre; Olympique oyunlar arasında geçen zaman. («Olympique oyunlar» Türkçe’de galat olarak «Olimpiyatlar» veya «Olimpiyat oyunları» şeklini almıştır).

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Bir durumdan bir duruma geçmek, yeni bir hâl almak: Şarap sirke oldu, ateş kül oldu. 2. Bir unvan, makam veya durum ve sıfat kazanmak: Müfettiş olmak, yüzbaşı olmak, adam olmak. 3. Haberi ile beraber fiil mânâsını verip değişiklik gösterir. İyi olmak = iyileşmek. Sağ olmak = Yaşamak. Hasta olmak = Hastalanmak. Sakat olmak = Sakatlanmak. 4. Arapça sıfatlar ve masdarlarla mürekkep fiiller yapar: Nâdim olmak, me’yûs olmak, defolmak, fevtolmak, zâyî olmak. 5. Yardımcı fiil gibi kullanılıp Türkçe fiillerin bazı mürekkep kiplerini teşkil eder: Gitmiş olacağım, gitmiş olursam, gidecek oldu, gelecek olursa. 6. Var ve mevcut olmak: Bu şartın olması ile olmaması birdir. 7. Vuku bulmak, vâki olmak, cereyan etmek: Ne oldu? Dışarda kavga oldu. 8. Câiz ve münasip olmak, yakışmak, elvermek: Bunu ikiye bölsek olur mu? 9. Yapılmak, imal veya icrâ olunmak: Turşu böyle olur. 10. Mümkün ve kabil olmak: Hiç olur mu? Dünyada olmayacak şey yoktur, her şey olur, olur iş değildir. 11. Ermek, yetişmek, olgunlaşmak: Üzüm oldu, armut iyice olmadıkça yenmez. 12. Gelmek, vâki olmak, ortaya çıkmak: Bir gün olur meydana çıkar. 13. Gelmek, çatmak: Sabah oldu, akşam oluyor. Olan oldu = iş işten geçti Oldum olası, oldum olalı = Çok eskiden, baştanberi. Oldubitti = Artık geçti, Osm. emr-i vâki. Olsa olsa = Nihayet, son ihtimal olarak, bundan fazla olamaz. Olsun = Peki, öyle olsun, zararı yok. Olursa o kadar = Son derecede, bundan fazla olmaz Ne oldum budalası, ne oldum delisi = Sonradan elde ettiği durumuna ve servetine mağrur olup övünen. Ne olacak = Daha ne istersin, bundan fazla ne olabilir? No’la = Ne ola, ne olacak. Hiç olmazsa = En az, en azından.

Türkçe Sözlük

(ÖMR) (i. A.). 1. Yaşayış, yaşamak, hayat: Ömür sürmek, Allah ömürler versin. 2. Hayat müddeti, insan veya hayvanın yaşadığı müddet: Bütün ömrünce. 3. Tatlı yaşayış, hakkıyle yaşama: Havası güzel bir yerde gailesiz yaşamak ömürdür. (Türkçe). 1. Garip, tuhaf gülünç: Kendi macerasını anlatması pek ömürdür. 2. Şen, nükteci: Herif ömürdür.

Türkçe Sözlük

(i.) (eski Türkçe’de). Hendek, önü hendekli toprak, tabya. Orbeyi = İstihkâm muhafızı. Or kazmak = İstihkâma girmek. «Orhan» buradan gelir.

Türkçe Sözlük

(f.) (eski Türkçe’de). 1. Topraktan hendek ve tabya yapmak. 2. Ölçüp biçmek. 3. Orakla biçmek, hasat etmek.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Asker, bir devletin bütün kara kuvvetleri. Orduy-ı Hümâyûn = Osmanlı ordusu. 2. Kara kuvvetlerinin bölündüğü en büyük birlik: Birinci, ikinci... ordu. Hâssa ordusu = Merkezi İstanbul›da bulunan I. orduya imparatorluk devrinde verilen ad. Ordu kadısı = Seferde, orduy-ı hümâyûnla beraber giden kadı. Ordu kurmak = Asker toplamak. Ordu (Urdu) dili = Hintçe’nin büyük bir edebî lehçesi ki, Arap harfleri ile yazılır ve PAkistan’ın resmî dilidir. Büyük ölçüde Türkçe kelimeler ihtivâ eder. Ordu merkezi = Ordu karargâhının bulunduğu şehir: Konya, İkinci Ordu’nun merkezidir.

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Kanun olmamakla beraber halkın kendiliğinden uyduğu Adet ve gelenek. 2. Örfî idare = Sıkıyönetim. 3. (Türkçe) Vaktiyle ulemânın giydikleri bir çeşit kavuk. 4. Hediye, ihsan.

Türkçe Sözlük

(i.) (Fars. rûze’den) (Türkçe’de kelime r ve I harfleriyle başlamadı ğı için bu Farsça kelime «orûze» ve son ra «oruç» olmuştur). Dini kaideler içinde yiyip içmekten kaçınma, Ar. savm, sıyâm. Oruç açmak, oruç bozmak = İftar etmek. Oruç tutmak = Oruçlu olmak. Oruç yemek = Oruçsuz olmak, oruç tutmamak.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Osmanlılara ait: Osmanlıca dil, kıyafet. 2. Osmanlılar’a mahsus tarz ve usulde veya bunların dilinde: Osmanlıca söylemek, yaşamak, oturmak. Osmanlı dili, Osmanlıca = Batı Türkçesi,

Türkçe Sözlük

(i.). Arap yazısında kullanılan hareketlerin üçüncüsü ki, küçük bir vâv (‘) şeklindedir, Arapça’da (u) ve Türkçe’de dört türlü (o, ö, u, ü) okunur ve ekseriya vâv ile kuvvetlendirilir.

Türkçe Sözlük

(OYUN-BAZ) (i.) (Türkçe oyun ile Farsça bâzîden fiilinden yapılmıştır ve galattır). 1. Sıçrayıp oynayan ve yaltaklanan (yavru hayvan): Oyunbaz kedi. 2. mec. Hile yapan, dubaracı.

Türkçe Sözlük

(i. F. «pâpûş»dan) (pâ = ayak, pûşîden = örtmek). Türkçe’de 1. Ökçesiz ayakkabı, terlik, pantufla. 2. Umumiyetle ayakkabı. İki ayağını bir pabuca sokmak = Çok aceleye getirmek. Pabucu dama atılmak = İtibardan düşmek. Pabuçsuz kaçmak = Dar kurtulmak.

Türkçe Sözlük

(i. F ). 1. Mükâfat. 2. (Türkçe’de) Ayakdaş, yoldaş.

Türkçe Sözlük

(i. F.) (Türkçe: pak). 1. Temiz. 2. Hilesiz, kusursuz, ayıp ve günahı olmayan.

Türkçe Sözlük

(i.) (Rumca’dan alınma zannolunuyorsa da Rumlar da Türkçe gibi kullanıyorlar. Müşterek kelimelerden olup, aslının Arnavutça olması muhtemeldir). 1. Bir çeşit yassı kılıç. Suya pala çalmak “ Boşuna yorulmak. 2. Küreğin yassı yeri ve o şekilde yassı bazı Aletler. Pala sallamak = Tek kürek oynatarak kayık yürütmek. 1. Kılıçlama konan yassı kiriş vesair kereste.

Türkçe Sözlük

(e.). Çatra patra = Bir dili iyi konuşamayıp yalan yanlış söyleme: Türkçe’yi çatra patra söylüyor.

Türkçe Sözlük

(i. F„ pây = ayak, besten = bağlamak) (Türkçe: payvand). At vesair hayvanların yürümelerini önlemek için iki veya çift olarak dört ayağına vurulan bağ, bukağı.

Türkçe Sözlük

(i. F ). 1. Sabit, devamlı: Devlet ve ikbali pâyende olsun. 2. (Türkçe’de) Destek, dayak, yerinden oynamış bir şeyin düşmemesi için konulan destek.

Türkçe Sözlük

(i. F ). t. Büyücü. 2. Peri pâdişâhı.. 3. Türkçe’de kadın ismi.

Türkçe Sözlük

(i. Fr.). 1. Kumsal, deniz sahili. 2. Deniz banyosu yapılmak üzere hazırlanmış kumsal (Türkçe’de gerçek plaj hususiyeti olmayan deniz hamamlarına da plaj denmektedir: Tarabya plajı).

Türkçe Sözlük

Türkçe`de çok seyrek kullanılan sözcük Fransızca “Pochade” den kaynaklanır. Doğrudan doğruya doğa içinde yapılan renkli yağlı boya küçük resim eskizi anlamındadır.

Türkçe Sözlük

(I.) (aslı: butlamak, zira eski Türkçe’de buta ve budağ yavru demektir). (dişi deve) Doğurmak, yavrulamak.

Türkçe Sözlük

(i.). Arap alfabesinin on ikinci harfi olup, ebced tertibinde yirminci harf olduğu için 200 adedini gösterir. Asıl Türkçe kelimelerin başında bulunmayıp Türkçe’ de bu sesle başlayan kelime bulunmadığından, Türkler, diğer dillerden alınan böyle kelimelerin başına bir vokal koyarak meselâ: «Rum» yerine «Urum», «Rus» yerine «Urus», «Recep» yerine «Irecep» derler. Tarihlerde Rebîülâhır’a ve «râ» şekliyle Rebîlülevvel’e işarettir.

Türkçe Sözlük

(e.) (ince kelimelerde). 1. Eski Türkçe’de sıfatlara eklenip üstünlük gösterir. Akrek = Daha beyaz. 2. Yine sıfatların sonunda küçültme gösterir. Küçürek = Küçücük.

Türkçe - İngilizce Sözlük

pictorial. illustrated.

Türkçe - İngilizce Sözlük

illustrated. pictorial. illuminated. illustrate.

Türkçe Sözlük

(i. F.). 1. Kum. 2. (Türkçe’de: rıh) Eskiden kurutma kâğıdı yerine kullanılan ince kum.

Türkçe Sözlük

(i.) (Osmanlı Türkçesi’nde). Roma. Rimpapa = Papa, Roma papazı.

Türkçe Sözlük

(i. F.). T. iplik, tire. 2. mec. Rabıta, alâka, İlgi, vasıta. 3. (Türkçe’de: erişte) Evde yapılan tel şehriye. Ser-rişte İp ucu, vesile.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (Türkçe halk dilinde: rubye). Eski altının çeyreği ki, takriben on kuruş kıymetinde bir sikke idi. Hindistan’da bir gümüş sikkeye de bu ad verilmiştir. Rub’iyye çiçeği = Öküzgözü.

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Bez ve kumaş parçası, yama. 2. Pusla, kısa yazı yazmaya mahsus ufak kâğıt, kâğıt parçası. 3. Tezkere, dilekçe. 4. (Türkçe, üçüncü mânâdan çıkma) (halk dilinde: rık’a). Eskiden resmî vesikaların yazıldığı bir yazı çeşidi, (bk.) Rık’a.

Türkçe Sözlük

(i.). Yel, esinti, (denizcilik) Rüzgâr altı = Rüzgârın esdlği yönün zıddı. Rüzgâr üstü = Rüzgârın estiği taraf. Rüzgâr payı = Mermilerin rüzgâr te’siriyle sapma derecesi, (bk.) Rüzgâr. S Türk alfabesinin yirmi İkinci harfi; se adiyle anılan bu ses, ses bilgisi bakımından sürekli, ıslıklı sadasız diş konsonantıdır. Arap harfleri ile yazılan Türkçe’de üç çeşit s vardı: Sİn, sâd ve se.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Arep harfleri İle yazılan Türkçe’de «se» denen harfin Arapça adı ki, İngilizce’deki «th» sesini karşılayan peltek s’dlr.

Türkçe Sözlük

(SADE) (i. F.). 1. Karışmış olmayan, basit, düz. 2. Süssüz, gösterişsiz: Pek sade bir elbise. 3. İçine bir şey karışmamış, hâlis, sâf, temiz: Bu süt, bu yağ sadedir. 4. Gösterişsiz, tumturaksız, tantanasız, düz: Sade kıyafet, sade dil. 5. Şekersiz (kahve), peynir ve kıyma gibi harcı olmayan (börek) vesaire. 6. Doğru, hâlis: Sade adam, sade yürekli. 7. Sâf, bön: Zavallı pek sadedir. 8. Tek, katıksız: Sade suya pişmiş çorba. 9. Kat kat ve katmerlisi olmayan, bir katlı: Karanfilin katmerlisi de olur sadesi de. 10. (Türkçe) Yalnız, ancak: Sade ben geldim, o adam sade benim işim olsun diyor.

Türkçe Sözlük

(SAFF) (i. A.) (c. sufûf) (Türkçe’de tek «f» ile de söylenir). 1. Sıra, dizi: Bir saf teşkil etmek, bir saf üzere dizilmek, safdan çıkmak. 2. (askerlik). Bir sıraya dizilmiş asker: Birinci, ikinci saf. Saf-beste Sıra üzere dizilmiş. Saff-ı camlat = CAmide namaza duran cemaatin teşkil ettiği sıraların herbiri. Saff-ı harb = Muharebede bir sıraya dizilen asker. Saf saf = Sıra sıra. Saff-ı net! = Oda, çadır gibi yerlerde, ayakkabıların çıkarılıp bırakıldığı en aşağı sıra, yer.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. askaat). 1. Bir şeyin düşük ve işe yaramaz kısmı. 2. Kötü ve faydasız şey. 3. Yanlış, hata, eksiklik. 4. (Türkçe) Organlardan biri eksik ve hastalıklı olan, Ar. alil: Sakat bir adam. 5. Eksik ve hasta (organ): Bu ademin eli, ayağı, gözü sakattır. 6. Hatalı, doğru olmayan, yanlış: Bu söz sakattır. Sakat iş işleme.

Türkçe Sözlük

(e. F.). Bazı isimlere eklenip Türkçe’deki «lık», «lik» gibi yer gösterir. KOh-sâr = Dağlık yer. Çeşme-slr = Çeşmeleri çok yer. Çemen-zâr: Çemenlik.

Türkçe Sözlük

(ŞARAB) (i. A.) (c. eşribe). 1. İçilecek şey, içki. 2. Üzümden yapılan tatlı içki. Asıl Türkçe’si: sücü.

Türkçe Sözlük

(i. F.) (ser = baş, höş = iyi). Alkollü içki alarak az veya çok kendinden geçmek, mest olmak, Türkçe: besrik.

Türkçe Sözlük

(I. A.) (yere vurmak demek olan «sar’» dan”). İnsanın “kendisini “kaybederek düşmesine sebep olan sinir hastalığı. Türkçe: Tutar, tutarak: Sar’a tutmak, sar’ ası olmak.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. (eski Türkçe’de). Bacak. 2. Bütün but.

Genel Bilgi

Satranç oyununda İah koruma altındadır. O sanki bir köşede korkudan sinmiş bir şekilde olanlara bakan, titrek adımlarla birer birer ilerleyen, arada sırada ‘hadi ne zaman rok yapacaksanız, yapın’ diye inleyen bir insan görünüşü verir. Halbuki vezir, satranç tahtasını oradan oraya dolaşarak, atlayarak, zıplayarak, rakibi yıpratarak, son derecede etkin bir şekilde hareket etmektedir.

Bu taşın bizdeki adı vezir (bakan gibi bir şey) olduğu için bu hareketlilik normal görülebilir ama Batı ülkelerinin bu taşa kraliçe anlamında ‘queen’ adını verdiklerini düşünürseniz ortaya tuhaf bir durum çıkar. Hele satrancın tarihinin 7. yüzyıldan öncesine gittiği göz önüne alınırsa, o zamanlar daima ordularının başında savaşa giden krallara, şahlara satrançta niçin böyle pasif bir rol verilmiştir, anlaşılmaz.

Satrancın ilk olarak 6. yüzyıl içinde Hindular tarafından oynanmaya başlanıldığı, daha doğrusu Hinduların ‘chaturunga’ (şaturanga) isimli oyunundan geliştiği ileri sürülüyor. ‘Chaturunga’ sözcüğü Sanskritce’de ‘dört kol’, ‘dört kollu ordu’ veya ‘dört silah’ anlamına gelmektedir.

O zamanki Hint ordusu dört bölümden oluşuyordu. Filler, savaş arabaları, süvariler ve piyade. Bugün bu dört kola, fil, kale, at ve piyon diyoruz. Avrupa savaşlarında fil kullanılmadığı için bu taşa piskopos (bishop) adı verilmiştir. Bizdeki at Arapçada süvari, Avrupa’da ise şövalye olarak adlandırılmıştır. Yani medeniyetler satranç terimlerinde kendilerine göre bazı değişiklikler yapmışlardır.

İaturanga Hindistan’dan önce İran’a geçti ve geçerken ismi. ‘şatrang’ oldu. Arap orduları onu 1000 yıl kadar önce, fethettikleri İspanya üzerinden Avrupa’ya getirdiler. Araplar oyuna ‘şatranj’ veya ‘al-şah-mat’ (şah ölü) ismini verdiler. Ancak şah oyunda hiçbir zaman ölmez, diğer taşlar gibi oyun tahtasının dışına çıkartılamaz. Vatanı olan karelerde kımıldayamaz hale gelince esir düşer. Satranç ismi Türkçeye Arapçadan girmiştir.

İlk oynanış şeklinde bugünkü hareket kabiliyetindeki bir vezir veya kraliçe yoktu. Gerçi şahın yanında Araplar tarafından akıllı adam diye isimlendirilen bir taş vardı ama hareket imkanı çok kısıtlıydı. Sadece bir kere o da çapraz olmak koşuluyla ilerleyebiliyordu.

Asırdan asıra, ülkeden ülkeye satranç oyunu gittikçe gelişti ve bazı değişikliklere uğradı. Avrupa’ya ulaştığında vezirin ismi kraliçe oldu ama hareket imkanı hala kısıtlıydı. Bununla belki o yıllarda Avrupa’da yaşayan güçlü kraliçelerin, krallarının daima yanında olup onları kollamaları şeklinde sosyal bir bağlantı kurulabilir.

Bu şekli ile satranç oyunu çok yavaş oynanabildiğinden oyunu süratlendirmek için kraliçe (vezir) ve filin güçleri, yani hareket imkanları arttırıldı, etkinlik sahaları genişletildi. Bir başka kural değişikliği ile satranç tahtasının karşı kenarına varabilen bir piyonun kraliçe (vezir) olabilmesi imkanı tanındı.

Bu, çok çağdaş ve demokratik bir değişimdi. Taşların en güçsüzü ve alçak gönüîlüsü piyade, işlerinde sebat eder ve başarı ile ilerlerse en güçlü taş olabiliyor, hatta karşı tarafın şahını mat ederek en son sözü söyleyebiliyordu. Avrupa’da gün geçtikçe gelişen demokrasi, yıkılan krallıklar satranca da yansıyordu. İah artık örneği çok az kalmış, güçsüz monarşik hükümdarlar gibi köşesinden pek çıkamıyordu.

Gerçeği oyunda iken ikinci bir kraliçenin ortaya çıkması ise başlangıçta oyuncuların kafasını karıştırdı ama hangi şah bir yerine iki kraliçesinin olmasını istemez ki!

Genel Bilgi

Satranç oyununda Şah koruma altındadır. O sanki bir köşede korkudan sinmiş bir şekilde olanlara bakan, titrek adımlarla birer birer ilerleyen, arada sırada ‘hadi ne zaman rok yapacaksanız, yapın’ diye inleyen bir insan görünüşü verir. Halbuki vezir, satranç tahtasını oradan oraya dolaşarak, atlayarak, zıplayarak, rakibi yıpratarak, son derecede etkin bir şekilde hareket etmektedir.

Bu taşın bizdeki adı vezir (bakan gibi bir şey) olduğu için bu hareketlilik normal görülebilir ama Batı ülkelerinin bu taşa kraliçe anlamında ‘queen’ adını verdiklerini düşünürseniz ortaya tuhaf bir durum çıkar. Hele satrancın tarihinin 7. yüzyıldan öncesine gittiği göz önüne alınırsa, o zamanlar daima ordularının başında savaşa giden krallara, şahlara satrançta niçin böyle pasif bir rol verilmiştir, anlaşılmaz.

Satrancın ilk olarak 6. yüzyıl içinde Hindular tarafından oynanmaya başlanıldığı, daha doğrusu Hinduların ‘chaturunga’ (şaturanga) isimli oyunundan geliştiği ileri sürülüyor. ‘Chaturunga’ sözcüğü Sanskritce’de ‘dört kol’, ‘dört kollu ordu’ veya ‘dört silah’ anlamına gelmektedir.

O zamanki Hint ordusu dört bölümden oluşuyordu. Filler, savaş arabaları, süvariler ve piyade. Bugün bu dört kola, fil, kale, at ve piyon diyoruz. Avrupa savaşlarında fil kullanılmadığı için bu taşa piskopos (bishop) adı verilmiştir. Bizdeki at Arapçada süvari, Avrupa’da ise şövalye olarak adlandırılmıştır. Yani medeniyetler satranç terimlerinde kendilerine göre bazı değişiklikler yapmışlardır.

Şaturanga Hindistan’dan önce İran’a geçti ve geçerken ismi ‘şatrang’ oldu. Arap orduları onu 1000 yıl kadar önce, fethettikleri İspanya üzerinden Avrupa’ya getirdiler. Araplar oyuna ‘şatranj’ veya ‘al-şah-mat’ (şah ölü) ismini verdiler. Ancak şah oyunda hiçbir zaman ölmez, diğer taşlar gibi oyun tahtasının dışına çıkartılamaz. Vatanı olan karelerde kımıldayamaz hale gelince esir düşer. Satranç ismi Türkçeye Arapçadan girmiştir.

İlk oynanış şeklinde bugünkü hareket kabiliyetindeki bir vezir veya kraliçe yoktu. Gerçi şahın yanında Araplar tarafından akıllı adam diye isimlendirilen bir taş vardı ama hareket imkanı çok kısıtlıydı. Sadece bir kere o da çapraz olmak koşuluyla ilerleyebiliyordu.

Asırdan aşıra, ülkeden ülkeye satranç oyunu gittikçe gelişti ve bazı değişikliklere uğradı. Avrupa’ya ulaştığında vezirin ismi kraliçe oldu ama hareket imkanı hala kısıtlıydı. Bununla belki o yıllarda Avrupa’da yaşayan güçlü kraliçelerin, krallarının daima yanında olup onları kollamaları şeklinde sosyal bir bağlantı kurulabilir.

Bu şekli ile satranç oyunu çok yavaş oynanabildiğinden oyunu süratlendirmek için kraliçe (vezir) ve filin güçleri, yani hareket imkanları arttırıldı, etkinlik sahaları genişletildi. Bir başka kural değişikliği ile satranç tahtasının karşı kenarına varabilen bir piyonun kraliçe (vezir) olabilmesi imkanı tanındı.

Bu, çok çağdaş ve demokratik bir değişimdi. Taşların en güçsüzü ve alçak gönüllüsü piyade, işlerinde sebat eder ve başarı ile ilerlerse en güçlü taş olabiliyor, hatta karşı tarafın şahını mat ederek en son sözü söyleyebiliyordu. Avrupa’da gün geçtikçe gelişen demokrasi, yıkılan krallıklar satranca da yansıyordu. Şah artık örneği çok az kalmış, güçsüz monarşik hükümdarlar gibi köşesinden pek çıkamıyordu.

Gerçeği oyunda iken ikinci bir kraliçenin ortaya çıkması ise başlangıçta oyuncuların kafasını karıştırdı ama hangi şah bir yerine iki kraliçesinin olmasını istemez ki!

Türkçe Sözlük

(si. F.). Üç, 3. Türkçe’de yalnız tavla oyuntında kullanılır: Se yek = Uçle bir. Se bâ dü = Üçle İki. Dü se = Çifte üç. Cihar ve se = Dörtle üç. Penç ve se = Beşle üç. Şeş ve se = Altı ile üç.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (geçme mânâsıyla sebk yerine kullanılıyorsa da Arapça’da mânâsı başka olup Türkçe’de hiç kullanılmamalıdır).

Türkçe Sözlük

(i F.) (sebze’nin çokluğu. Türkçe şekli: zerzevat). Pişirilerek yemekte yenen, salata ve turşusu yapılan: Bamya, patlıcan, domates, fasulye, lahana vesair yeşillikler.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. esfâr). 1, Yolculuk, seyahat. 2. Harbe gitme, muharebeye gidiş. 3. Muharebe, harp, bir devletin diğer bir devletle muharebe ve çatışma hâlinde bulunması: Rusya seferinde. 4. Askerin harbe, muharebeye hazır bulunması, mukabili: hazer. Hazerde ve seferde. 5. (Türkçe) defa, kere, nöbet: Bu sefer affettim. Bir daha yapmıyacaksın. Sefertası = Yolculukta yemek taşımaya yarayan ve tabak yerine kullanılan kaplar takımı.

Türkçe Sözlük

(i. F.). Otururken gelen tatlı uyku. (Türkçe’de: Şekerleme).

Türkçe Sözlük

(i.). Serçegilerden bir kuş Asıl Türkçe’si çuğur ve çuğurcuk olup sığırcık bunun galatıdır.

Türkçe Sözlük

(ka ile) (i. A.) (c. eşvâk). 1. Şiddetli arzu, meyil ve heves. 2. Neş’e, keyif, istek. 3. (Türkçe) Işık (şavk).

Türkçe Sözlük

(i. F. Türkçe: şekre). Şahin ve doğan gibi av kuşu.

Türkçe Sözlük

(ŞİN) (i.). Eski Türkçe alfabesinin 16. harfidir. Ebced hesâbında 30 sayılır ve şâbân ayının kısaltılmış şekli olarak kullanılırdı.

Türkçe Sözlük

(i F. şîr = süt; dân = edat. Türkçe: şirden). Geviş getiren hayvanların ikinci midesi.

Türkçe Sözlük

(SİYASET) (i. A.). (Kemalpaşazâde’ye göre: Tyasa’dan). 1. Hükümet ve devlet idaresi, politika. 2. Şiddetli ceza. 3. Ölüm cezası: Siyâsete uğramak. 4. Hükümet etmek: Siyasetçe böyle yapmak lâzımdır. 5. Devletlerarası münasebet ilmi, diplomasi. (Bu mânâsı Türkçe’ye mahsustur). Erbâb-ı siyâset = Politikacı. Meydân-ı siyâset = İdam yapılan yer.

Türkçe Sözlük

(i.). Kabuğu hekimlikte kullanılan taneleri dövülerek kebap gibi bazı yemeklere konan bir cins küçük ağaç (Asıl Türkçesi: Tadım, tutum.).

Türkçe Sözlük

(i.). Lügat kitabı.

Türkçe - İngilizce Sözlük

lexical. dictionary. lexicon. glossary. thesaurus. wordbook.

Türkçe Sözlük

(i F. Süm = hayvan tırnağı, tırâşîden = yontmak) (Türkçe’de: Suntıraş). Nallarken hayvanların tırnağını kesmeye mahsus nalbant Aleti.

Türkçe Sözlük

(i.). Yeşilbaşlı kılkuyruk yaban ördeği (Asıl Türkçe’de ördeğin erkeğine denir).

Türkçe Sözlük

(I. A.) (c. suver) (Arapça terkiplerde «sûre» şeklinde bulunur). 1. Dışarıdan görünüş, şekil, kılık: Sureti güzel bir insan. 2. Dış gösteriş, samimî olmayan hal: Mânâ ve gerçek arayanlar sûrete ehemmiyet vermezler. 3. Türkçe’de: «surat» Yüz, çehre. 4. Tarz, uslûb, tavır, gidiş: İşin bu suretle halli mümkün değildir. 5. Takdir, hal: O surette iş değişir. 6. Resim, fotoğraf: SÜretini çıkartmış. 7. Nüsha: Yazının sûretini çıkarıp gönderiniz. 8. (Surat) Abusluk, yüz ekşiliği: Bana surat ediyor, surat gösteriyor; Surat asmak — Çehre ekşitmek, Hüsn-i sûret = Bir meseleyi iyi bir şekilde halletme. Sûret-i tesviye = Fr. Arrangement kelimesinin tercümesidir ki uyuşma demek olup bilhassa siyasette kullanılır.

Türkçe Sözlük

Türkçe’nin 24’üncü harfi. Fonetik bakımından diş konsonantlarının sertini ve süreksizini gösterir.

Türkçe Sözlük

(Türkçe «taban» ile Farsça «keşîden» masdarından mürekkep yanlış tâbir). Yaya yürüyen.

Türkçe Sözlük

(i.). Tabur’un aslıdır ki, eski Türkçe’de dört yandan dizilip istihkâm şeklini almış ve araları zencirle bağlanmış arabalardır, (bk.) Tabur.

Türkçe Sözlük

(i. A. «fadl» dan masdar). Birini diğerlerinden üstün tutma, tercih. Ism-İ tafdîl = Mukayese ve tercih gösteren sıfat ki, dilimizde «daha» ve «en», eski Türkçe’de «rek» ve «rak», Farsça’da ise «ter», «terîn» edatlarıyla ifade olunur: Ar. ekber, Türkçe daha büyük, en büyük, eski Türkçe büyükrek, Fars. büzürgter, büzürgterîn gibi.

Türkçe Sözlük

(i.) (Türkçe takla ile Farsça «bâhten» fiilinden mürekkep), (bk.) Taklacı.

Türkçe Sözlük

(i. F.) (Türkçe: talan’dan Farsça’ya geçmiştir). Yağma, çapul.

Türkçe Sözlük

(TARİF) (i. A. «irfan» dan mas.) (c. târîfât). 1. Etraflıca hususiyetlerini belirterek bildirme: Evini bana tarif etti; bir yemek tarif edeyim; insan tarifle her yeri bulabilir. 2. Bir ilim ve fenne ait bir meseleyi ilmî şekilde anlatma: Coğrafyada nehri nasıl tarif edersiniz? 3. Harf-i târîf = Fransızca, Arapça, Almanca, İngilizce gibi dillerde isimleri belirten kelime. Her dilde ve Türkçe’de yoktur.

Türkçe Sözlük

(ga ile) (i. A. «sıgaar» dan masdar). 1. Küçültme, ufaltma. 2. Bir isim veya sıfatı küçülterek kullanma ki, Türkçe’de «cek, cak»; Farsça’da «k» edatı ve Arapça’da cezir harfleri arasına «y» eklemekle olur: Elcik, adamcık, merdümek, tufeyl gibi. İsm-i tasgir = Bu şekilde yapılmış küçültme ismi.

Türkçe Sözlük

(TAVR) (i. A.) (c. etvâr). 1. Hareket şekli, hâl, edâ, tarz: Tavrı hiç hoşuma gitmiyor. 2. (Türkçe) Yapma ve sahte hâl ve hareket, azamet, gösteriş: Bu adamın tavrı hiç çekilmez. 3. (musiki) Okuyuş ve çalış üslûbu.

Türkçe Sözlük

(TAYİN) (i. A. «ayn» dan masdar) (c. tâyînât). 1. Ayırma, tahsis etme: Görüşme için gün tayin etmeli. 2. Bir göreve yerleştirme, Ar. nasb: Bir kaymakamlığa tayin olundu. 3. (Türkçe) (bk.) Tayın.

Türkçe Sözlük

(i.). Eski Türkçe alfabenin dördüncü harfi. Arapça’da «tâ» denir. Ebced hesabında 400 rakamının karşılığıdır.

Türkçe Sözlük

(i. A. «edebiden). 1. Edeb ve terbiye edinme: insan çocukluğunda teeddüb etmelidir. 2. Edeb etme, utanma: Hocamın huzurunda bahse girişmekten teeddüb ettim (bu mânâ Türkçe’ye mahsustur).

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. tekâyâ). 1. Dayanma, Ar. istlnad. 2. (belki «tekyegâh» tan kısalma) Bir şeyhin idaresinde dervişlerin oturduğu, zikr ve mukabele ile uğraştıkları hususî bina, Fars. hânkah, dergâh, Ar. zâviye (Türkçe’de ekseriya ve cem’i daima bu ikinci mânâ ile kullanılmıştır).

Türkçe Sözlük

(i. A. «lâşey» den). Asıl mânâsı değer ve ehemmiyetten düşme OİUp, Türkçe’de bazen telâş mânâsıyla kullanılır, (bk.) Telâş.

Türkçe Sözlük

(i. Y. Fr.). 1. Elektrik akımından faydalanılarak iki merkez arasında mors işaretleriyle haberleşme işi. 2. Telgrafla gönderilen haber ve bunun yazıldığı kâğıt, telgraf-nâme: Bir telgraf çekti, telgraf geldi («telgraf» taki «tel» sözü Yunanca uzak demek olup, Türkçe «tel» ile münasebeti olmadığından, telgraf ve tefgrafnâme yerine «tel» kullanılmamalıdır). Telgrafçiçeği = Tel ile asılı bir saksıda bitip dalları aşağı sarkan sarmaşık kabilinden bir bitki.

Türkçe Sözlük

(i. R.). 1. Büyük yapılarda duvarın sağlam yer buluncaya kadar toprağın içine sokulan kısmı ve bunun için yerde kazılan çukur, üs, esas (Türkçe’si: koyuk). 2. Bir işin evveli, aslı, esası. 3. Sağlamlık, devam, metanet: Temelli, temelsiz iş. Temel atmak, temelini yapmak, Osm. vaz’-ı esâs etmek. Temel direği = Ahşap binalarda temele dayanan ana direklerin herblri, ocaklık. Temel taşı koymak = Bir binaya başlamak. Temel tutmak = Yerleşmek, temelleşmek. Temelinden = Aslından, esasından.

Türkçe Sözlük

(TEMSİL) (i. A.) (c. temsîlât). 1. Benzetme, teşbih: Bu işi falan şeye temsil ediyorum. 2. Bir şeyin aynını çıkarma, tiraj: Bu kitap ilk defa basıldı, temsil olundu. 3. Mesel söyleme: Durun size bir temsil ile anlatayım. 4. (Türkçe) Sahne oyunu, piyes.

Türkçe Sözlük

(i. F.). 1. Vücut, gövde, beden, cisim. (Türkçe) 2. Et, deri: Fanilayı tenin üzerine giymeli, ten rengi.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Kalın kaltak bellemesi. 2. Enli eyer kolanı (eski Türkçe’de kaltağa tepengü ağacı denirdi).

Türkçe Sözlük

(e.). T ile başlayan Türkçe sıfatların başına getirilerek mânâyı kuvvetlendirir: Tertemiz.

Türkçe Sözlük

(TERCEME) (i. A.) (c. terâcim). 1. Bir dilden başka bir dile çevirme, nakil. 2. Bir insanın hayat hikâyesi, biyografi (Türkçe’de bu mânâda yalnız tercüme değil, tercüme-i hâl kullanılır).

Türkçe Sözlük

(i.) (Farsça «tîr-keş» den. Asıl Türkçesi sadak, sağdak). Ok kuburu, Ar. kenâne.

Türkçe Sözlük

(f.) (eski Türkçe’de tirmek). Çengel takıp çekmek.

Türkçe Sözlük

(i. F., Türkçe’si: tez). 1. Çabuk, süratle, hızlı, acele olarak: Tiz gel. 2. Sık: Tiz tiz nefes almak. (bk.) Tez.

Türkçe Sözlük

To ile başlayan bazı Türkçe sıfatların başına gelip mübalâğa gösterir: Tortop.

Türkçe Sözlük

(e.). To ile başlayan bazı Türkçe sıfatlardan önce gelip mübalağa gösterir: Tostoparlak. D ile başlayanlarda «dos» şeklinde olur: Dosdoğru.

Türkçe Sözlük

(i. F. «tırâşîden» fiilinden). 1. Üstten yontma. Traşlamak, traş etmek (argo) = Yalan yanlış uzun boylu konuşmak. 2. Üstten yontan, yontarak düzelten (sıfat terkibine girer). Kalemtraş = Kalem yontmaya mahsus çakı vs. 3. Yontulmuş. Elmastraş = Elmasla yontulmuş billûr (Türkçe’de: Elmas yontan).

Türkçe Sözlük

(halk ağzında: TURA) (i.) (Türkçe’de «tuğrul» kanatları açık doğan kuşudur ki, vaktiyle bu kuşun şeklinden ibaret olduğundan bu isimle kabûl olunarak Arapça ve Farsça’ya da geçmiştir). 1. Padişah adı taşıyan ve Osmanlılar’da paralar ve resmî yazılar üzerine basılan nişan: Tuğray-ı hümâyûn. 2. Osmanlı paralarında süslü yüz, tura: Yazı mı, tuğra mı oyunu. 3. Birlikte paket yapılmış kâğıt vesaire. tomar. 4. Bazı oyunlarda vurmak üzere halat gibi örülmüş mendil, kuşak vesaire.

Genel Bilgi

Kalemin tarihi yazınınkinden de eskidir. İlk insanlar sivriltilmiş çakmak taşları ile hayvan kemiklerinin üstüne resim kazırlardı. Türkçeye Arapçadan geçen kalem sözcüğünün kaynağı ‘kamış’ anlamına gelen eski Yunanca ‘kalamos’ sözcüğüdür.

Mısır, Yunan ve Roma medeniyetlerinde saz ve bambu gibi bitkilerin içi boş saplarından yapılmış kamış kalemler kullanılırken, Ortaçağda kağıdın üretimi ile beraber, kaz, kuğu, karga gibi kuşların kanatlarındaki tüylerin mürekkebe daldırılması şeklinde kullanılan tüy kalemler yaygınlaştı.

Mürekkepli metal kalemler aslında ta Romalılar devrinden beri biliniyordu ama John Mitchell adlı bir İngiliz 1822’de ilk kez makine yapımı çelik ucu imal etti. Dolmakalemler ise sertleştirilmiş yapay kauçuğun elde edilmesinden sonra yapılabildi.

Tükenmez kalem adı ile bilinen bilye uçlu kalemin son yılların bir buluşu olduğu sanılır. Halbuki bu kalemin ilk modeli 1880 yıllarında ortaya çıkmış ama pek rağbet görmemiş, seri üretimine geçilememiştir.

Alakasız gibi gözükse de tükenmez kalemin tekrar gündeme gelmesinde uçakların gelişmesinin etkisi olmuştur. Uçaklar 2-3 bin metreye çıkınca hava basıncı oldukça azalır. Dolmakalemin haznesinde atmosferik basınç altında doldurulan mürekkep dışarıdaki basınç düşük olunca kendiliğinden akıp yazıları da, giysileri de berbat ediyordu.

İkinci Dünya Savaşı’nda Amerikan Hava Kuvvetleri uçuş personeli için havada kullanabilecekleri, mürekkep akıtmayacak bir kaleme ihtiyaç duydu. Bilye uçlu kalem aranan bu özelliklece sahipti. Başlangıçta sadece havacılar tarafından kullanılırken kısa zamanda geniş halk tabakalarına da yayıldı.

Tükenmez kalemlerde mürekkep kağıda, pirinç uçtaki yuvaya yerleştirilmiş olan minik bir bilye aracılığı ile aktarılır. Normal yazı kalemlerinde bu bilyenin çapı l milimetre, daha ince yazılar için 0,7 milimetredir. Bilye mürekkebin yuvadan dışarı çıkmasını önler ama yuvasında döndükçe yüzeyine sıvanan mürekkebi kağıda verir.

Tükenmez kalem mürekkebi, dolma kalem mürekkebinden daha farklı, özel bir kimyasal birleşime sahip olup çabuk kuruyan türdendir. Mürekkep uca sürekli ve düzgün olarak geldiğinden dolgun, temiz ve lekesiz bir yazı yazılmasını sağlar. Genellikle bir tükenmez kalemin 2-3 kilometre boyunda bir çizgi çizmeye yetecek kadar mürekkebi vardır.

Tükenmez kalemdeki bilye uç, kağıt üzerinde dolma kalem ucundan çok daha az bir sürtünmeyle ve çok daha çabuk hareket edebildiğinden yazma hızı büyüktür ancak bilye ucun kağıt üzerine sürekli olarak değmesini sağlamak için kalemi daima kuvvetle bastırmak gerekir, bu nedenle de parmaklar daha fazla ve çabuk yorulurlar.

Türkçe Sözlük

(i.) (eski Türkçe’de: tim = kubbeli şey). Yumru, top şey, tomalak.

Türkçe Sözlük

(i.) (T. c. Türkler) (F. c. Türkân) (A. c. Etrâk). Türkçe konuşan, mensûb olduğumuz kavim ve milletin adı.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Türk dili, Türkler’in konuştuğu dil. 2. Türk tarzında, Türk’e yaraşır şekilde: Türkçe davranmak. Türkçe’yi kaybetmek = mec. Şaşırmak.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Türkçe’ye çevrilmek, tercüme olunmak. 2. İyi Türkçe ile tashih edilmek: Bu kitap Türkçe’leşmeye muhtaçtır. 3. Bazı kelimelerin Türkçe’ye malolması: Kitap, Türkçe’leşmiş bir kelimedir.

Türkçe Sözlük

(f ). 1. Türkçe’ye çevirmek, Türkçe’ye tercüme etmek. 2. Yanlış veya karışık Türkçe ile yazılmış bir şeyi doğru ve sade Türkçe’ye çevirmek.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (mü. Türkiyye). Türk’e veya Türkçe’ye ait.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i., s. Türkçe, Türk dilleri ailesi; s. Türkçe.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i., s. Türkçe; s. Türk; Türkçe. Turkish bath alaturka hamam. Turkish carpet Türk halısı. Turkish delight lokum, lâtilokum. Turkish pound Türk lirası. Turkish tobacco Türk tütünü. Turkish towel havlu.

Türkçe Sözlük

(I.) (Türkçesi: Acırga). Salatası yapılan ve iştlha açmak için yemek arasında yenen yakıcı bir kök: Turp salatası, rendesi. Eşek turpu = Yabanî cinsi. Bayır turpu = İri ve uzunca beyaz cinsi. Firenk turpu, kiraz turpu = Tuza batırılarak yenen kırmızı küçük cinsi. Kestane turpu = Siyah küçük tanelisi. Turp gibi = mec. sağlam ve kuvvetli.

Türkçe Sözlük

(TÜTİ) (i. F.) (Türkçe halk dilinde: dudu). Papağan, dudu kuşu. Ar. bebga. Tûtî-i şekerhâ = Şeker çiğneyen papağan. mec. Güzel söz söyleyen, mec. Dudu kuşu = Anlamaksızın çok söyleyen, geveze. Tûtî-nâme = Asılsız, uydurma sözler (bu isimli bir masal kitabından kinaye).

Türkçe Sözlük

(i.) (y. k.). Nizâmnâme (eski Türkçe’de mânâsı değişiktir).

Türkçe Sözlük

(i.) («kur» eski Türkçe’de «kuşek» demektir ve aslında içkur’dur). Eski tarzda şalvar veya dona geçirilip belde bağlanan ince kuşak.

Türkçe Sözlük

(i.) (Eski Türkçe’de «uşağ», «ufak» ve «küçük» demek olup «uşatmak», «uşalmak» gibi fiilleri de vardır). 1. Çocuk, Ar. tıfl (bu mânâ ile İstanbul’da kullanılmaz). 2. Delikanlı, genç: Rumeli, Anadolu uşağı. 3. Erkek hizmetkâr: Uşak bulmak, kullanmak; uşak odası. Uşakkapan = Ufak çocukları kaldıran akbaba.

Türkçe Sözlük

(i.) (Türkçe «var» isminden Arapça kaidesince yapılmış yanlış tâbirdir). Zenginlik, servet, mal,, varlık.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Velî olma hâli. 2. (Türkçe’de) Evliyalık, ermişlik.

Teknolojik Terim

DL = Almanca; FR = Fransızca; NL = Hollandaca; IT = İtalyanca; TR = Türkçe; GR = Yunanca; E = İspanyolca; P = Portekizce; S = İsveççe; SF = Fince; N = Norveççe; DL = Danca; RF = Rusça; PL = Lehçe; CZ = Çekçe; BG = Bulgarca; H = Macarca; SERB = Sırpça-Hırvatça; ROM = Romence; ICE = İzlanda dili

Türkçe Sözlük

(ku uzun) (i. A. c.). 1. Meydana gelen, olan haller, geçen maceralar. 2. Kavga ve dövüş, cinayet, yaralama gibi hâller: Vukuât-ı zabtiyye (Türkçe’de müfret gibi de kullanılır).

İngilizce - Türkçe Sözlük

zam., s., (ünlem) ne; ne kadar; bir şey; (Bazen ingilizcede what kelimesi ile baslayan cümlecikler Türkçe cümlede fiil içinde belirlenir. What you are doing is correct Yaptıgınız doğrudur. He has no income but what he earns Kazandığından başka geliri

Türkçe Sözlük

(hi.). Yakutlar’ın konuştuğu Türkçe.

Türkçe Sözlük

(tekrar unsuru). Ya ile başlayan bazı Türkçe sıfatların başına gelerek ifadeyi kuvvetlendirir: Yamyassı.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Bir bütünün iki eşit parçasından biri, Ar. nısf, Fars. nîm: Ekmeğin yarısını kes, yolun yarısı. 2. Yarım olarak, vasati surette, ortalama, tamam olmak için daha o kadar istediği hâlde: Yarı pişmiş, yarı Türkçe, yarı Arapça konuşuyor, yarı gece, yarı yolda, yarı yerde. Yarı buçuk = Az bir şey, eksik, tamamlanmamış.

Türkçe Sözlük

(i.) (aslı Türkçe olup Arapça ve Farsça’ya da geçmiştir). Ferman, irade, buyrultu.

Türkçe Sözlük

(i.). Türkçe alfabenin yirmi sekizinci harfidir. Ebced sırasında onuncu harftir ve 10 sayısına eşittir.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (tes. yedeyn) (c. eydî, eyâdî) (Türkçe’de çok defa müzekker gibi kullanılır). 1. El, Fars. dest. 2. mec. Zor, güç, kuvvet, kudret. 3. İmdat, yardım. 4. Yed-be-yed = Elden ele, doğrudan, muamele için dolaşmayarak. Yed-i beyzâ = Hz. Mûsâ’nın mucize olarak beyaz bir el göstermesi. Yed-i tasarrufuna, yed-i zabtına geçirmek = Eline geçirmek. YecM tûlâ = Geniş bilgi, bilgi genişliği, tam bilgi. Yed-i vâhid = İnhisar, tekel. Zilyed = Elde eden, bir malı ele geçirip tasarruf etmekte olan.

Türkçe Sözlük

Türkçe alfabenin 29. harfi. Fonetik bakımından diş sessizlerinin yumuşak ıslıklısını gösterir. Ar. Fars. ve eski Türkçe’de 4 tane z harfi vardır.

Türkçe Sözlük

(ZARİF) (i. A.) (mü. zarîfe) (c. zurefâ). 1. Nazik, letafetti: Zarif adam, zarif muamele. 2. (çokluğu Türkçe teklik gibi) Sevici kadın.

Türkçe Sözlük

(ZEHR) (i. F., Türkçe kullanılan şekli: zehir. Asıl Türkçesi olan «ağu» kullanılmadıığndan, bu kelime onun yerine Türkçe’ye girmiştir). Yeme, dokunma veya koklaması ölüme sebep olan şey, ağu. mec. Pek acı şey: Bu yemek zehirdir. Zehir zemberek = Pek acı veya şiddetli.

Türkçe Sözlük

(i. F.) (Türkçe’de: zenne). Kadınlarla alâkalı veya kadınlara ait.

Türkçe Sözlük

(i. F., zerd = sarı, Alû = erik. Türkçe’si; zerdeli). Şeklen eriğe ve lezzetçe kayısıya benzeyen meyve ki, mayısta yetişir. Zerdali ağacı = Bu meyveyi veren ağaç (talaffuzu: zerdali).

Türkçe Sözlük

(i. A. c.) (m. zâhire Türkçe’de kullanılmamıştır). Bir şey veya şahsın meydanda olan ve görünür tarafları, dış görünüşü.

Türkçe Sözlük

(ZİYARET) (i. A.). 1. Birini görmeye, biriyle görüşmeye gitme: Ahbabı ziyaret etmek şarttır. 2. Mübarek bir yere gitmek: Kâbe’yi ziyaret etmek emelimdir. İâde-i ziyaret = Ziyarete gelmiş bir kimsenin ziyaretine gitme. 3. (Türkçe’de) Evliya türbesi: Orada bir ziyaret vardır.

Genel Bilgi

Mobbing İngilizce bir kelime. Saldırma, aşağılama, hor görme anlamlarına geliyor. Çalışma ortamında belirli bir kişiyi hedef alan ve uzun süre devam eden olumsuz davranışlar olarak tanımlanıyor. ‘İşyerinde ruhsal taciz’ veya ‘psikolojik terör’ olarak Türkçe’ye çevriliyor.

İlk kez 1984’te İsveçli psikolog Heinz Leymann’ın yaptığı bir araştırmayla gündeme geldi. Leymann ‘mobbing’i bir ya da birkaç kişinin bir çalışana karşı sistematik olarak ve düşmanca yürüttüğü aktiviteler olarak tanımlıyor. Saldırılar kişinin itibarını zedelemeyi, onun iletişim fırsatlarını ortadan kaldırmayı ve iş başarısını düşürmeyi hedefliyor. Bu davranışlar o kişiyi bezdirmek ve işinden istifa etmesini sağlamak amacıyla yani bilinçli bir şekilde uygulanıyor.

Bir şirketin organizasyonundaki bozukluklar ve kötü yönetim otomatik olarak mobbing için ortam yaratıyor. Bu nedenle en çok hastane, okul veya dini kurumlar gibi otoritenin pek de sıkı olmadığı ortamlarda rastlanıyor. Belirsizlikten kaynaklanan otorite boşluğunda güçlü güçsüzü eziyor. İirketin üst yönetimi bu problemi çözmek yerine görmezlikten gelirse problem derinleşiyor ve büyüyor.