Ufk | Ufk ne demek? | Ufk anlamı nedir?

Ufk | Anlamı Nedir?


Aradığınız kelime: ufk

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). uyma, intibak; birinin işini görmeye razı olma, Iütufkarlık; düzen; yerleşme; telif etme, uzlaştırma ; ödünç, istikraz. accommodations (i). yatacak yer, konfor, rahatı sağlayan şartlar accommodation train (ABD). birçok istasyonda duran yolc

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Bir şeyi kapalı halden çıkarmak: Kapıyı açmak. 2. Örtülü şeyden örtüyü kaldırmak: Baş açmak. 3. Katlanmış şeyi çözmek: Bohça, bayrak açmak. 4. Delmek, kazmak: Delik, kapı açmak. 5. Bir şeyden engelleri giderip serbest bırakmak: Yol açmak. 6. Tıkalı şeyden tıkacı çıkarmak: Şişe, boru açmak. 7. Genişletmek, tevsî etmek: Odayı, bahçeyi, meydanı açmak. 8. Kazıp ziraat etmek, işlemek: Tarla, arazi açmak. 9. Aralığı tevsî edip seyrekleştirmek: Parmaklığı açmak. 10. Yufka haline koymak: Hamur açmak. 11. Tathir etmek, temizlemek: Çamaşırı açmak. 12. Cilâ ve perdah vermek. 13. Umuma ait bir bina kurmak ve idare etmek: Mektep açmak, tiyatro açmak. 14. izah ve tafsil etmek: İbareyi, sözü açmak. 15. İşleri sürmek: Söz, bahis açmak. 16. Emniyet edip söylemek, gizliyi söylemek: Bana bir şey açmadı. 17. Çözmek, halletmek: Düğüm açmak. 18. Yapraklanmak: Çiçek, ağaç açmak. 19. Berrak ve bulutsuz olmak: Hava açmak istemiyor. 20. Cilâlanmak. 21. Açığa varmak, engine açılmak: Gemi açıldı. Adım açmak: Acele ile yürümek. Ağız açmak: Söylemek, söze başlamak. Ağız açmamak: Susmayı tercih etmek. İştah açmak: İştah getirmek. El açmak: Dilenmek. Baş açmak: Beddua etmek. Bayrak açmak: Ayaklanmak. Çığır açmak: Yeni bir tarz ve usul icad etmek. Defter açmak: iane toplamak. Fal açmak: Fala bakmak. Kapı, yol açmak: Bir işte başkalarına örnek olmak. Kalem açmak: Yontmak. Göz açmak -İhtiyatlı ve dikkatli, gaflet etmemek.

Türkçe Sözlük

(A. matematik). Yukarıdan aşağı düz ve şakulünde olarak: Amûden bir hat indirmek. Mukabili: Ufkan.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (mü. amûdîye) (matematik). Direk gibi yukarıdan aşağıya düz ve şakulünde olan: Hatt-ı Amûdî = Amûdî çizgi, sath-ı amûdî = Amûdî yüzey. Mukabili: Ufkî.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). tutum, davranış, tavır; vaziyet alış; (hav). dünya ve ufka göre meyil (s).tutumla tutumla ilgili, vaziyete ait. attitudinize (f). tavır takınmak, vaziyet almak, çalım satmak.

Türkçe Sözlük

(i. A.). İrtifâ, yükseklik tahtası: Basita-i şemsîyye, basita-i kutbiyye, basita-i ufkıyye, basita-i leylîyye = Bu Aletin çeşitleri.

Türkçe Sözlük

(i.) (italyanca bastarda) (denizcilik). Bir cins küçük gemi, kadırganın küçüğü. Geminin başındaki ufkî direk. Ş ile baştarda da denmiştir.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. iyilik eden, hayır yapan, lütufkar. beneficently z. iyilik ederek.

Türkçe Sözlük

(i. «burmak» tan). Hamurdan veya yufkadan yapılıp içine kıyma, peynir veya sebze vesaire konmakla tepside veya tavada pişen yemek çeşidi. Peynirli, kıymalı börek, suböreği, pufböreği, sigara böreği, tatarböreği.

Türkçe Sözlük

(i. Y.). 1. Çamaşır ütülemeye mahsus iki ağaç üstüvâneden ibaret Alet: Cendereye koymak; cendereden geçirmek. 2. Ciltçilikte ve başka sanatlarda baskı ve perdah makinesi. 3. Kalın oklava: Cendere baklavası = Yufkaları bu cendere ile açılan baklava çeşidi. 4. Dar dere, boğaz. S. Sıkı ve dar yer. Cendereye koymak = Basınç altına almak. Su cenderesi = Fr. presse hydrolique denilen fevkalâde kuvvetli basınç Aleti.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Katlama, katlanma, devşirme, büklüm. 2. Kumaş vesairenin katlama yeri, katlandığı yerdeki çizgi: Dürümii bozulmamış = Katlama yerleri belli, daha yeni, çok kullanılmamış. 3. Bir kere katlanmak miktarı, lüle: Bir dürüm kaymak. Dürüm dürüm = Büklüm büklüm. 4. İçine peynir konup dürülmüş yufka.

Türkçe Sözlük

(i.). Yanağın alt yanı, çeneyi örten yer. Enek ağacı = Zaptolunmaz hayvanların orasına kıstırdıkları yavaşa. Sapan eneği = Sapan ağacına geçirilen ufkî ağaç.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s). uygun, müsait, elverişli, münasip; lütufkâr; taraftar, lehte; güzel. favorably (z). Lehinde, taraftar, iyi, yolunda.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Erkek İsmi) - Sabaha karşı güneş doğmadan önce ufkun gündoğusu tarafından görülen aydınlığı, tanyerinin ağarması.

Türkçe Sözlük

(kaile) (i. A.). Üst; alt ve dûn mukabili: Ufkun fevkinde, akrânının fevkine çıktı. Mâ-fevk = 1. Üstteki, daha yukarı olan, mâdûn mukabili: İnsan daima mâfevkıne bakıp ibret almalı, mâdûnuna da bakıp teselli bulmalıdır. 2. Amir: Askerliğin birinci şartı mâfevkıne itaattir. Fevkel-had = Hadden aşırı. Fevkalâde = Normalin üstünde olan, istisnaî olarak. Fevkal-gaye = Nihayet derecede. Fevk-mâ-yetasavver = Tasavvur olunabilecek derecenin üstünde, pek fazla. Fevk-al-me’mûl = Ümit olunabilenden fazla.

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Mert, lutufkâr, cömert, eli açık. Osm. sehâvet sahibi. 2. Tanzimat sonrası Osftıanlı devletinde mülkiyede râbia ve hâmise rütbelerinde bulunanlara ve askeriyede mülâzim ve yüzbaşılara resmen verilen unvan ve lâkap.

Genel Bilgi

Bu işin daha ilginç bir yanı var. Güneşin ışığı ne renktir, hiç düşündünüz mü? Çoğunuzun sarı diyeceğine eminim. Güneş ışığı beyazdır, yani bir renk değildir, bütün renklerin karışımıdır.

Bunun ispatı ise çok kolaydır. Eğer evinizde kristal bir avize varsa, bir parçasını annenize belli etmeden alın ve güneşe doğru tutun. Kristalin ışığı kırarak aynı gökkuşağının renkleri gibi ayrıştırdığını göreceksiniz.

Bilindiği gibi, güneşin beyaz ışığı aslında mor, mavi, yeşil, sarı, turuncu ve kırmızı renklerin karışımıdır. Güneşten çıkarak atmosferimize kadar yol alan güneş ışınlarının çoğunluğu teğet geçerken, bir kısmı atmosferimiz tarafından emilir.

Bu ışık atmosferden geçerken mor tarafındaki ışıklar, kırmızı tarafındakine göre daha fazla dağılırlar ve atmosferde çoğunlukla mavi renk kırılarak yeryüzüne yansıtılır. Bu durumda biz gökyüzünü mavi renkte görürken, güneşi de beyaz-sarı karışımı bir renkte görürüz.

Atmosferimiz olmasaydı, güneşi yine parlak bembeyaz renkte görecek ancak bütün gökyüzü geceleri olduğu gibi karanlık olacak, güneşle beraber diğer yıldızlar da görünüyor olacaktı.

Peki aslında beyaz renk olan güneş ışınları yukarıda bahsedilenler nedeniyle sarı renk görülüyor da, güneş ufka yaklaşıp batarken nasıl turuncu, hatta kıpkırmızı bir renk alabiliyor?

Güneş ufukta alçaldığı zaman, açısı nedeni ile gözümüze ulaştığı mesafe de uzadığından, ışınları ona bakanlara daha çok yol kat ederek ulaşır. Bu, ışınların havada daha çok molekül ve parçacık arasından geçmesi, onlar tarafından daha çok yansıtılması ve dağıtılması demektir.

Böylece güneş ufukta alçalmaya, batma noktasına doğru gelmeye başlayınca, o anda tepesinde bulunduğu yerlerde kırmızı dışındaki renkler atmosfer tarafından emildiği için gökyüzü mavi, güneş sarı renkte görüldüğü halde, güneşi ufukta görenlere kırmızı ve biraz da turuncu renkler ulaşır.

Genel Bilgi

Bu işin daha ilginç bir yanı var. Güneşin ışığı ne renktir, hiç düşündünüz mü? Çoğunuzun sarı diyeceğine eminim. Güneş ışığı beyazdır, yani bir renk değildir, bütün renklerin karışımıdır.

Bunun ispatı ise çok kolaydır. Eğer evinizde kristal bir avize varsa, bir parçasını annenize belli etmeden alın ve güneşe doğru tutun. Kristalin ışığı kırarak aynı gökkuşağının renkleri gibi ayrıştırdığını göreceksiniz.

Bilindiği gibi, güneşin beyaz ışığı aslında mor, mavi, yeşil, sarı, turuncu ve kırmızı renklerin karışımıdır. Güneşten çıkarak atmosferimize kadar yol alan güneş ışınlarının çoğunluğu teğet geçerken, bir kısmı atmosferimiz tarafından emilir.

Bu ışık atmosferden geçerken mor tarafındaki ışıklar, kırmızı tarafındakine göre daha fazla dağılırlar ve atmosferde çoğunlukla mavi renk kırılarak yeryüzüne yansıtılır. Bu durumda biz gökyüzünü mavi renkte görürken, güneşi de beyaz-sarı karışımı bir renkte görürüz.

Atmosferimiz olmasaydı, güneşi yine parlak bembeyaz renkte görecek ancak bütün gökyüzü geceleri olduğu gibi karanlık olacak, güneşle beraber diğer yıldızlar da görünüyor olacaktı. Peki aslında beyaz renk olan güneş ışınları yukarıda bahsedilenler nedeniyle sarı renk görülüyor da, güneş ufka yaklaşıp batarken nasıl turuncu, hatta kıpkırmızı bir renk alabiliyor?

Güneş ufukta alçaldığı zaman, açısı nedeniyle gözümüze ulaştığı mesafe de uzandığından, ışınları ona bakanlara da çok yol kat ederek ulaşır. Bu, ışınların havada daha çok molekül ve parçacık arasından geçmesi, onlar tarafından daha çok yansıtılması ve dağatılması demektir.

Böylece güneş ufukta alçalmaya, batma noktasına doğru gelmeye başlayınca, o anda tepesinde bulunduğu yerlerde kırmızı dışındaki renkler atmosfer tarafından emildiği için gökyüzü mavi, güneş sarı renkte görüldüğü halde, güneşi ufukta görenlere kırmızı ve biraz da turuncu renkler ulaşır.

Türkçe Sözlük

(i. F.). Şeker şerbeti, kaymak ve bademle (yahut ceviz, fındık ve şamfıstığı ile) pişirilmek üzere nişastadan pek ince ve daire şeklinde yufka ki, demetle satılır ve bunun tatlısı: Bir demet güllâç; kaymaklı, bademli güllâç.

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. (bir gök cismi) Batı cihetinde ufkun altına geçip görünmez olma, batma, ufûl: Güneş, Ay, Merih, Süreyyâ gurûb etti. 2. mec. Batma, geçme, alçalma, yok olma, zeval bulma, zail olma.

Türkçe Sözlük

(i. A. hamr’dan). 1. Un ve ona benzer bir şeyin su ve diğer bir sıvı ile karıştırılmasından hâsıl olan yumuşak madde, Ar. acîn, macun: Hamur tutmak; hamur yoğurmak. 2. Ekmek hamuruna konulan maya: Hamursuz ekmek. 3. mec. Asıl, maya, cevher, tıynet: Onun hamuru kötü. 4. iyice pişmemiş, yumuşak: Hamur etmek. Hamur açmak = Yufka yapmak. Hamur işi = Hamurla yapılan börek gibi yemekler. Hamur işine karışmak = İnsan beceremiyeceği ve vazifesi dışında işlere girişmek. Bir hamur etmek = Çeşitli şeyleri birlikte karıştırmak. Hamur tahtası = Hamur açmaya mahsus tahta.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. himem) (cemül-cem’i = çokluğunun çokluğu: himemât). 1. Kasit, niyet, zihin ve kalple olan çalışma: İnsan himmetle pek büyük işlere muvaffak olur. Alî-himmet, bülend-himmet = Büyük ve yüksek işlere girişen. 2. Çalışma, ceht, gayret: Yolların tesviyesine himmet etti, bu okul ancak onun himmetiyle vücuda geldi. 3. Lutuf, lutufkâr muamele: Himmet buyurun, himmetinizle. 4. Mânevî teveccüh, rûhânî imdât: Pİrin, şeyhin himmeti üstümüzden eksik olmasın (bu son iki mânâ Arapça’da yoktur. Arapça terkiplerde himme suretinde de kullanılır).

İngilizce - Türkçe Sözlük

s., i. yatay, ufki, ufka para!el, ufka ait; i. yatay düzlem veya çizgi. horizontally z. yatay bir şekilde, ufki olarak.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. içi dolu: İçli fındık. 2. Çabuk müteessir olan, yüreği yufka, hassas duygulu. 3. Kin tutan, kindir. İçli dışlı = Teklif, lâubâli.

Türkçe Sözlük

(İLTİFAT) (i. A. masdar). 1. Yüzünü çevirip bakma: Bizim tarafa hiç iltifat etmedi. 2. Dikkat, itina: İltifat eyleme çok hendeseye (Vehbî). 3. Teveccüh, taltif, hatır sorma, güler yüzle ve lutufkârâne dostluk: iltifatınıza nail olmadık. İltifat yok mu? 4. (edebiyat) Sözü meselâ üçüncü şahıstan, ikinci şahsa, ikinci şahıstan birinci şahsa çevirmekten ibaret belâgat. Fâtiha süresindeki (eyyâke nâ’budu) Ayet-i kerîmesinde olduğu gibi.

Türkçe Sözlük

(i. F.). İnayetti kimseye yakışır şekilde, lutufkârâne, merhametle. Lutuf ve keremle: Inâyetkârâne muamele ediyor.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. meyil ölçeği, uçak veya geminin ufka göre egimini ö1çen alet; dünyamn manyetik alanının eğimini gösteren mıknatlslı iğne.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s, i. aşağı; adi, bayağı; mevki veya rütbede aşağı; ikinci derecede, ehemmiyeti az; astr. güneş ve dünya arasında olan; ufkun altında olan; bot. başka organın altında yetişen, alt; matb. harflerin veya satırların altına dizilen; i. aşağı derecede olan

Türkçe Sözlük

(i. R.). 1. Rençber, işçi, yapı işçisi. Irgatbaşı = Bu işçilerin başı. 2. Gemilerde demir zincirini toplamak için ve yapılarda bazı ağır şeyler kaldırmak için zencirlerle çevrilmiş, ufkî bucurgat: Gömme ırgat.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Bir çizginin iki ucundan bir düzey üzerine indirilen dikeyleri arasındaki mesafe: İsr-i ufkî, isr-i amûdî.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Açık şey kapalı olmak: Kapı kapandı, bu pencere kapanmıyor. 2. Bir şeyin kapısı, kapağı veya diğer bir menfez ve giriş, tıkanmak, örtülmek: Ev, dükkân, kapı, kutu kapandı. 3. Örtülmek, üstüne örtü ve perde çekilmek, Osm. setrolunmak, mestûr olmak: Bu keçe ile döşemenin her tarafı kapanmıyor. Eğerin üstü haşa ile kapanır. 4. Kesilmek, engellenmek, işlemez ve geçilmez hâle gelmek: Yuvarlanan kayalardan yol kapanmış. Açılan lâğımlardan yollar kapandı. 5. Çıkmamak, içerde durmak, Osm. ihtibâs etmek: Evinde kapanıp okumakla meşgul oluyor. 6. Örtünmek, tesettür etmek, erkekten kaçmak: Bazı yerlerde kızlar evleninceye kadar kapanmazlar. 7. Tatil olunmak, işlememek, battal olmak: O değirmen, fabrika, lokanta kapandı. 8. Bahsi olunmamak, sükûtla geçirilmek: O söz, o bahis çabuk kapandı. 9. Doldurulmak, Osm. imlâ edilmek, kuyu ve hendek gibi yerleri ortadan kaldırmak: O kuyu, o hendek kapandı. 10. Hesap kesilmek, kat’ olunmak, mahsûb olup ilişik kalmamak: Benim hesabım, bu senenin defterleri kapandı. 11. Diz çökerek veya yüz üstü düşerek sarılmak: Ayaklarına, dizlerine kapandı. Yerlere kapandı. 12. Atın ön ayağı sürçüp başı üstüne düşmek: Bu hayvan çok kapanır. 13. Yara iyileşmek, her tarafının derisi birleşip örtülmek: Kurşun yaraları daha kapanmadı. 14. Gökyüzü bulutla örtülüp hava kapalı ve keder verici olmak: Ufkun her tarafı kapandı. (göz) Kapanık hâle gelmek, kör olup görmemek: Zavallının bir gözü kapandı. (bir aile, sülâle veya hanedân) Son bulmak, soyu kalmamak: Bermekkîler sülâlesi tâ eskiden kapanmış idi. O memlekette bir hanedan vardı, o da kapandı. Muhasaraya girmek, sığınmak: Açıkta mukavemet edemiyeceğini anlayınca, yanındaki askerlerle kaleye kapandı.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Her tarafını çevirmek, ortaya almak: Bir bulut ufku kapladı. 2. Örtmek, üstüne zar çekmek: Duvarları kâğıtla kapladı. 3. Kap geçirmek, sarmak: Cildi bozulmasın diye kitabı kâğıtla kaplıyor. 4. Bir şeyin dış yüzeyini koymak, dıştan örtmek: Ahşap evleri tahtayla kaplarlar. Gemileri saçla kaplarlar. Rutûbet geçmemesi için kârgir duvarlara tahta kaplamalıdır. 5. Yüze astar veya kürk yahut kürke yüz ve yorgana çarşaf geçirmek, bir şeyin üzerine diğer bir şey dikmek: Bu kürke ne renkte yüz kaplamalı? Bu cübbeye ince bir kürk kaplamalı. Yorgana çarşaf kapladım. 6. Madenî bir şeyin üzerine daha değerli bir madenden ince bir zar geçirmek ki, şimdi galvanizasyon yoluyla oluyor: Demir ve tunca altın ve gümüş kaplayarak hâlis altın ve gümüşten farksız şeyler yapıyorlar. 7. Her tarafa yayılıp umumîleşmek: Onun şöhreti Alemi kapladı. 8. içine almak.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Kumaş vesaireyi kat kat bükmek, bükerek sarmak, devşirmek: Kumaşı, elbiseyi, çamaşırı katlamak, kâğıdı ikiye katlamak. 2. İki kat etmek, tekrarlamak: Çifti İki, üç kere katlamak, tarlayı iki, üç kere sürmek. 3. Hamuru ince açmak, yufka yapmak.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Kefene sarılmış. 2. Yufkaya sarılmış (tavuk vesaire).

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Ölüyü kefene sarmak, Osm. tekfîn etmek. 2. Tavuk, hindi vesaireyi bütün olarak yufkaya sarıp pişirmek.

Türkçe Sözlük

(KESR) (i.A.) (c.küsûr). 1.Kırma, paralama: Camı kesretti; kol kemiğinin kesri. 2. Bozma, halel getirme: Nüfuzunu kesretti; kesr-i nâmûs. 3.(e.) Arap harflerinde bir harfin esre (i) ile okunması: Siz zamiri kesr-i sin iledir. 4.(matematik) Bir sayı toplamından bir veya birkaç pay gösteren miktar ki, iki türlüdür: Birincisi Adî kesir ki, ufkî bir çizgi ile ayrılmış iki rakamla yazılıp yukarıdaki rakam payların sayısını ve aşağıdaki rakam da toplamı gösterir: — ikide bir, yada; — üçte bir. Ar. sülüs; — dörtte bir, 3 Ar.rub’; çeyrek — üçte iki. Ar.sülüsân; — 4 dörtte üç, Ar.üç rub’, üç çeyrek. İkincisi ondalık kesir ki, bir toplamın on kısma ve bunun kısımlarından her birinin yine on kısma bölünmesiyle ve bu şekilde bölünmeye devam olunarak bu bölümlerinden bir miktar gösteren rakam olup ayrılarak yazılır, meselâ: 3,25,72 kilo yazıldığı zaman üç kilo ile 25 gram ve yetmiş iki santigram demektir. 5.Kesirler (Latince: fractus, «kırılmış») iki sayının oranı olarak ifade edilen sayılar olmakta ve genellikle bütünle parçanın karşılaştırılmasında kullanılır. İlk kesirler tam sayıların çarpmaya göre tersleriydi: iki parçanın biri, üç parçanın biri, dört parçanın biri şeklinde devam eden tarihi simgeler.Zamanla beraber gelişen kesirlerin daha ileri bir türü ise bayağı kesirlerdi bu kesir türü bir pay ve paydadan oluşuyor zamanımızda hala kullanılıyorlar(½, ⅝, ¾, vb...), pay birbirine eşit parça sayısını, payda ise bu parçalardan kaç tanesinin bütüne ulaştırdığı. Örneğin payın 3 paydanın ise 4 olduğu 3/4 kesrinde 3 kaç eşit parça olduğu 4 ise bu parçalardan bütüne ulaşmak için kaç tane gerektiği. Kesirlerin dahada gelişmiş bir hali olan ondalık kesirler paydası virgül›den sonraki rakamların sayısı tarafından belirlenen 10 ve 10›un kuvvetleri olan kesirler. Örnek olarak 0,75 bu durumda pay 75 payda ise virgülden sonra 2 rakam olduğuna göre 10 un 2’nci kuvveti olan 100 dür. Kesirlerin 3›üncü bir türü olan yüzdelerde payda herzaman 100'dür bu yüzden 75% 75/100 demektir. Kesirlerin diğer işlevleri ise; Oranları göstermek ve bölme işlemini belirtmek.Bu nedenle 3/4 kesri 3 ün 4 e oranını aynı zamanda 3÷4 bölme işlemini gösterir. Matematikte kesir olarak gösterilebilecek bütün sayıların kümesi m/n, m ve n nin birer tam sayı ve n nin 0 olmadığı bu durumda oluşan küme Rasyonel Sayılar olarak adlandırılır. Bu küme Q ile gösterilir. Kesir terimi sürekli kesir ve cebirsel kesir terimlerinin içindede geçmektedir.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Geminin kenarlarına korkuluk olarak konan tahta siper. 2. Parmaklığın üstündeki ufkî düz ve kalın tahta: Merdiven, trabzan küpeştesi.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Kanatlı olan, İki ayak üzere yürüyen ve havada uçan hayvan sınıfı, Ar. tayr, Fars. mürg: Yırtıcı, avcı kuş, av kuşu. 2. Bilhassa diğer kuşları vs. bazı hayvanları avlamaya alıştırılan çakır ve atmaca. Kuşekmeği = Hatmi çeşitlerinden bitki. Kuşüzümü = Gayet küçük siyah üzüm. Kuşbaşı = Büyücek parçalar suretinde: Kuşbaşı kebap et, kar. Kuş burnu = 1. Gaga. 2. Bir cins bitki. Kuşpalazı = 1. Kuş yavrusu. 2. Çeşitleri olan bulaşıcı, ağır bir hastalık, difteri. Kuşdili = 1. mec. Anlaşılmaz dil. 2. Dişbudak çeşidi (ağaç). Kuşsütü = mec. Bulunmaz şey. kuş illeti = Atların ön taraflarına Arız olan bir hastalık. Kuşkanadı = 1. Kuş kanadından süpürge veya yelpaze. 2. Bir çeşit boğaz hastalığı. Kuşkonmaz = Küçük bir cins sebze. Kuşkirazı = Küçük taneli bir cins kiraz. Kuşlokumu = Tatlı ve yumurtalı bir çeşit yufka. Kuş yemi = Kenevir tohumunun bir çeşidi.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i., s., f., (-ed, -ing veya -led, -ling) düzlük, düz yer; mim, taban terazisi; tesviye aleti; yatay hat, yüzey; irtifa sathı; seviye, derece; s. düz, düzlem, yatay, ufki; bir seviyede, bir hizada, müsavi; aynı irtifada; k.dili ölçülü, dengeli, muvazene

İngilizce - Türkçe Sözlük

s., z. alçak, yüksek olmayan; alçaktaki, aşağıdaki; ekvatora yakın; ufka yakın; alçak gönüllü, mütevazı; hakir; az; ucuz, adi; yavaş; müz. pes; kuvvetsiz, zayıf, baygın; sıkıntılı; alçak, rezil; geri, medeniyetsiz; kısa, bodur, boysuz; karamsar; üzgün;

Türkçe Sözlük

(i. A. «meyi» den if.) (mü. mâile). 1. Bir tarafa doğru eğilmiş, eğri, münhani: Mâil duvar, ağaç. 2. Bir şeye istidat ve kabiliyeti olan: Eğlenceye, içkiye, san’ata mâildir. 3. Hevesli, arzulu, talip, isteyen, düşkün, müptelâ: Bir güzele mâil oldu. 4. Benzer, çalar, andırır, yakın: Penbeye mâil sarı; azıcık maviye mâildir. 5. (geometride) Amudî (yatay) ile ufkî (dikey) arasında bir durumu olan, Ar. münharif: Hatt-ı mâil (eğri çizgi); sath-ı mâil (eğri yüzey).

Türkçe Sözlük

(I.). Kıymalı yufka yemeği.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Matbaa tezgâhında dizilmiş sahifelere mürekkep vermeye mahsus tutkal veya meşinden silindir. 2. Aşçıların yufka açtıkları kalın ve kısa oklava. 3. Tarlanın işlenmiş toprağını bastırmaya mahsus ağırca silindir.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. mukantarât). 1. (astronomi) Güneşin gölgesiyle saatleri gösteren Alet, Osm. basîta-i şemsiyye. 2. Ufka paralel olarak gökyüzünde tasavvur olunan daireler, Fr. almicantarat (bu kelime Arapça’dan alınmıştır).

Bilim

Olay Ufku

Genel görelilikte olay ufku, ışık ve maddenin artık kaçamadığı bölgeyi sınırlayan kuşağa denir. Olay ufku, herhangi bir fiziksel incelemede bulunamadığımız bir uzay parçasıdır. Ne olay ufkundan ötesini bilinen yasalarla açıklama olanağı vardır, ne de orada ne olup bittiğini bilmenin bir yolu vardır.

Kara deliğin olay ufku

Bir yıldızın olay ufku, yıldızın çökmeden önceki kütlesiyle orantılıdır. Örneğin kütlesi 10 Güneş kütlesi olan bir yıldız içe çöküp kara delik haline geldiğinde çapı 60 km olan bir olay ufkuna sahip olur. Bir kara delik madde yuttukça olay ufkunu genişletir, olay ufku genişledikçe de daha güçlü çekim alanına sahip olur. Kara deliğin olay ufkunda teorik olarak zaman tümüyle durmaktadır. Kimi kara deliklerde iki olay ufku vardır. Kimileri "olay ufku" terimi yerine kara deliğe pek uygun olmamakla birlikte “kara deliğin yüzeyi” terimini kullanırlar. (Terimin uygun olmamasının nedeni, bir gezegen veya yıldızdaki gibi katı ve gazlardan oluşan bir yüzeyinin olmamasıdır.) Fakat burada birtakım özel nitelikler gösteren bir bölge söz konusu değildir; bir gözlemci kara deliğe ufku aşacak kadar yaklaşmış olabilseydi, kendisine yüzey izlenimi sağlayacak hiçbir özellik veya değişim hissedemeyecekti. Buna karşılık geri dönme girişlerinde bulunduğunda, artık bu bölgeden kaçamayacağının farkına varmış bulunacaktı. Bu, âdeta "dönüşü olmayan nokta"dır. Bu durum, akıntısı güçlü bir denizde akıntıdan habersiz bir yüzücünün durumuna benzetilebilir. Öte yandan olay ufkunun sınırına yaklaşmış bir gözlemci, kara delikten yeterince uzaktaki bir gözlemciye kıyasla, zamanın farklı bir şekilde aktığının farkına varacaktır. Kara delikten uzakta olan gözlemcinin diğerine düzenli aralıklarla (örneğin birer saniye arayla) ışık işaretleri yolladığını varsayalım: Kara deliğe yakın gözlemci bu işaretleri hem daha enerjetik (ışığın kara deliğe düşmek üzere yaklaştıkça maviye kayma sonucuyla bu ışık işaretlerinin frekansı daha yüksek olacaktır) hem de ardışık işaretlerin aralarındaki zaman aralığı daha kısalmış (birer saniyeden daha az) olarak alacaktır. Yakın gözlemci, uzaktakine oranla zamanın daha hızlı aktığı izleminde olacaktır. Uzaktaki gözlemci de aksine, diğerinde meydana gelen şeylerin gitgide daha yavaş seyrettiğini görecek, zamanın daha yavaş aktığı izleniminde olacaktır. Uzaktaki gözlemci kara deliğe bir nesnenin düştüğünü görmesi halinde, ona nazaran "çekimsel kızıla kayma" ve "zamanın genleşmesi" fenomenleri birleşmiş durumda olacaktır: Nesneden çıkan işaretler gitgide kızıl, gitgide parlak (uzak gözlemciye varmadan önce gitgide artan enerji kaybıyla çıkarılan ışık) ve gitgide aralıklı olacaktır. Yani pratikte, gözlemciye varan ışık fotonlarının sayısı, gitgide hızla azalacaktır ve nesnenin kara deliğe gömülüp görünmez olmasının ardından tükenecektir. Nesnenin henüz olay ufku sınırında hareketsiz durduğunu gören uzaktaki gözlemcinin onun düşmesini engellemek üzere olay ufkuna yaklaşması boşuna olacaktır. Kara deliğin "tekilliği"ne yaklaşan bir gözlemciyi etkilemeye başlayan etkilere “gelgit etkileri” denir. Bu etkiler kütleçekim alanının homojen olmayan bir yapıya sahip olması nedeniyle nesnenin biçimsizleşmesine (doğal biçimini kaybetmesine) yol açarlar. Bu “gelgit etkileri bölgesi” dev kara deliklerde tümüyle olay ufkunda yer alır; fakat özellikle "yıldızsal kara delik"lerde olay ufkunun sınırını da aşarak etkide bulunur. Dolayısıyla yıldızsal kara deliğe yaklaşan bir astronot daha olay ufkuna geçmeden parçalanacakken, dev kara deliğe yaklaşan bir astronot, daha sonra “gelgit etkileri” ile yok edilecek olmakla birlikte, olay ufkuna bir güçlükle karşılaşmadan giriş yapacaktır.

Kaynak: Wikipedia

Türkçe Sözlük

(i. Y ). Ufkun, bir uçtan bir uca olan geniş manzarası.

Türkçe Sözlük

(1) Bir doğal ya da kentsel manzarayı ufka kadar uzanan ve çok geniş bir bakış açısıyla betimleyen resim. (2) Büyük boyutlu panoramaları sergilemek amacıyla inşa edilmiş yapı türü. Silindir biçiminde olan ve ışığı üstten alan bu yapılarda, resim tüm düşey yüzeyleri kesiksiz olarak kaplar ve silindirin tabanında bulunan yükseltilmiş bir platformdan seyredilirdi.

Türkçe Sözlük

(PESTİL) (i.). Meyve ezmesinin yufka hâlinde kurutulmuşu: Kayısı, erik pesdili. Pestilini çıkarmak = mec. Çok dövmek, hırpalamak.

Türkçe Sözlük

(i. Rumca’dan). Mâruf yassı ekmek, yufka hâlinde ekmek.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Hiza ipi, ufki ölçü ve tesviye Aleti. Preseye almak = Hizasını tayin etmek, ufkî tesviye etmek. 2. Hâl, derece, sıra, kerte: İş bu preseye geldikten sonra. 3. Düşünce, tahmin.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. uygun, elverişli, ümitli; merhametli, cömert, lütufkar. propitiously z. uygun bir şekilde. propi- tiousness i. lütufkârlık; ümit vericilik.

Türkçe Sözlük

(ka ile) (i. A. «rikkat» ten smüş.) (mü. rakîka). 1. İnce, yufka, nârin. 2. Azadsız köle ve câriye. 3. mec. Merhametli, çabuk müteessir olan: Kalb-i raktk.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Erkek İsmi) 1.İnce. Yufka yürekli. 2.Köle veya cariye.

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. incelik, yufkalık. 2. mec. Acıma, şefkat, teessür, müteessir olma.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. safahlt). 1. Yüz, bir şeyin düz yüzü. 2. Yazılmış ve yazılabilir sahife. 3. ince ve geniş cisim, levha, yufka şey: ince safhalara yarılması kolay bir taş.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (mü. safthlyye) (anatomi, botanik). Yufka, levha hâlinde.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s., i., z. yumuşak; mülâyim, tatlı, nazik, uysal, latif; sakin, asude; yufka yürekli; zayıf, ince, narin, dayanıksız; hafif; ask. korumasız; kim. bakterilerle ayrışabilen; İng., leh. nemli, ılık (hava); i. yumuşak şey; yumuşaklık; k.dili. ahmak kimse; z

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. yumuşak kalpli, yufka yürekli, merhametli.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Tabiatta en bol bulunan, hidrojenle oksijenin terkibinden ibaret madde, H20, Ar. mâ, Fars. Ab. Tatlı su = Tuzsuz, içilebilir su. Acı su = Tuzlu, içilemeyen su: Deniz suyu gibi. 2. Akarsu, çay, ırmak, dere: Bu memleketin suları çoktur; sudan geçmek. 3. Deniz, göl; durgun su. 4. Meyve vesairenin sıkılmasından çıkan sıvı, öz, usâre: Üzüm, limon, portakal suyu. 5. Bazı bitkilerden çıkarılan kokulu su: Gül suyu, nane suyu. 6. Yemeğin su kısmı: Et suyu. 7. Demir Aletlere ateşte kızdırılıp suya sokularak verilen tav: Bu kılıcın suyu noksan, suyunu iyi vermemişler, suyu yerinde. 8. Cevher, fer: Elmasın, İncinin suyu. 9. Çağ, vakit, zaman, esnâ: Saat beş sularınde; o sularda; akşam sularında. Sular kararmak = Akşam olmak (Bu mânâ ile daima böyle çokluk olarak kullanılır). Arpasuyu = Bira. Ağızsuyu = Salya, imrenmekten akan salya: Ağzımın suyu aktı. Akan sular durmak — Hiçbir şey dinlememek, aslâ itiraz olunmamak: İşte buna akan sular durur. Ayak suya ermek = Gerçeği öğrenmek. Ayaklara karasu inmek = Fazla yorulmak. Su iktizâ etmek = Gusle muhtaç olmak, (gemi) Su etmek = Su almak, içine su geçmek, işlemek. Su inmek = insanın gözüne, atın tırnağına hastalık gelmek. Et suyu = Etin kaynatılmasıy le alınan kuvvetli su. Suyu üfleyip de içmek = Fazla ihtiyatlı olmak: Suyu üfler de İçer. Su içmek gibidir = Gayet kolay. Subaşı = 1. Kaynak. 2. Osmanlı devrinde zâbıta Amiri, binbaşı (aslı: Sü-başı). Baştan soğuk sular dökülmek = Çok müteessir ve rezîl olmak: Öyle bir söz söyledi ki başımdan soğuk sular döküldü. Bir yudum su = Hakkından çabuk gelinir iş veya adam: O bana bir yudum sudur. Suböreği = Kalınca yufkalı ve yufkaları evvelce sıcak suya daldırılarak yapılmış bir cins börek. Bin dereden su getirmek = Birçok bahaneler bulmak. Su terazisi = Su yoluna konulan künklerin uzak mesafe meyli ile basınçtan patlamaması için her biri belirli aralarla yapılan kule ki su boruları oraya çıkarılıp kuvveti azaltılır. Suterazisi = Bir cins nebat; Fr. Cresson denilir ve salatası olur, roka. Çok su götürmek = 0 hususta söz söylenebilmek; birçok mânalara gelmek: Bu lâkırdı çok su götürür. Sudan = Ehemmiyetsiz, boş: Sudan bir cevap yazdı. Su dökmek = İdrar etmek, işemek. Su dökünmek = Gusletmek. Susamuru = Samur denilen kürk hayvanının bir cinsi. Suya sabuna dokunmamak. Kötü bir şeye karışmamak. Susığırı = Manda. Sudolabı = Bostan kuyusundan su çıkarmaya mahsus döner dolap. Sukabağı = İçi oyuk olup su kabı gibi kullanılan kabak cinsi. Karasu = 1. Göze gelen bir illet. 2. Atın ayağında hâsıl olan bir hastalık 3. içimi sert, soğuk akarsu. Sukuşu = 1. Suda yaşayan ve yüzen kuş. 2. Ördek. Su gibi bilmek = Ezberden, yanlışsız bilmek. Sukerevizi = Bir cins bitki. Sukeslmi = Geminin tam yük aldığında suya batan kısmı; bunun hizası ve derecesi. Suyunca gitmek = Uymak, muhalefet etmemek. Suyolu = Su arkına mahsus yer altında lâğım yahut künk veya demir borudan ibaret yol. Yüreğe su dökülmek = Ferahlık gelmek.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. etbaak). 1. Yemek vesaire koymaya mahsus az derin ve yayvanca kap. 2. İnce yufka, ince kat.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. tabakaat). 1. Sıra, birbiri üstüne konan sıraların herbiri, kat, yufka. Tabakaatü’l-arz = Jeoloji. 2. Sınıf, zümre, derece. Tabakaatü’f-şuarl = ŞAir sınıfları, şâir biyografileri.

Türkçe Sözlük

(i.) (Aslı «yassı» demektir). 1. Ayağın altı: Çok yürümekten tabanlarım ağrıyor. 2. Kunduranın altını teşkil eden kösele: Bu ayakkabının tabanı sağlam. 3. mec. Dayanma, sebat, direnme, mukavemet: Sizde hiç taban yok mu? 4. Kılıç vesaire namlusu olan iyi demir: Hind, Horasan tabanı (Bu mânâ ile sıfat gibi de kullanılır: Taban kılıç). 5. Tarla veya dağın yassı ve düz sırt şeklinde olanı (Bu mânâ ile sıfat gibi de kullanılır: Taban tarla, yer). 6. Herşeyin altına ufkî durumda konan kereste vs., daire: Kiriş tabanı, taban ağacı. 7. Tarlanın toprağını bastırmak için yuvarlanan ağır silindir. 8. Bir nehrin derin olan orta yeri. Taban atmak = Uzunca bir yolu yaya yürümek. Taban inciri = Yassı kuru incir. Ok tabanı = Dam çatısının makas bağı. Taban çekmek = Durmayıp gitmek. Devetabanı = 1. Açık adım. 2. Bir cins bitki. Düztaban = mec. Uğursuz. Taban suyu = Kuvvetli, bol ve sağlam su. Taban tabana = Tamamiyle zıt, büsbütün uyuşmaz şey. Daltaban = Baldırıçıplak takımı. Tabana kuvvet = Hızla yürüyerek kaçmak. Tabanı kaldırmak = Kaçmak, firar etmek.

Türkçe Sözlük

(i. A. «safhadan masdar). 1. Yassılatma, safha ve yufka hâline koyma. 2. El çırpma, el vurma.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. müşfik, yufka yürekli, şefkatli.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. hassas, yufka yürekli, duygulu, ince hisli.

Türkçe Sözlük

(i. İng.). 1. Demiryolunun yer altından geçen kısmı: Bu demiryol hattının tünelleri çoktur. 2. Makine veya kayışla çekilen arabalar işlettirilmek üzere yeraltından açılan yol: Galeta’dan Beyoğlu’na tünelle üç dakikada çıkılır. 3. Yer altından ufkî olarak açılan her çeşit oyuk.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Ufka paralel olarak, amûden’in zıddı.

Türkçe Sözlük

(ka ile) (i. A.) (mü. ufkıyye). Ufukla paralel olan, yukarıdan aşağı olmayan, amûdî’nin zıddı.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Erkek İsmi) - Ufka ait, ufukla ilgili.

Türkçe Sözlük

(i. A) (c. Afâk) (Ar. ufk). Gökyüzünün arza bitişik gibi görünen kenarları. Arzın çevresi, Alem, dünya: Afâka yayıldı, Afâkı tuttu.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i., f. çok ince bisküvit; yufka; kâğıt helvası; üzerinde çok kısımlı elektronik devre bulunan silikon parçası; Katoliklerin Aşai Rabbani ayininde kullandlkları mayasız ince ekmek; eskiden mektupları mühürlemede kullanılan yuvarlak etiket; f. etiket il

İsimler ve Anlamları

(İbr.) (Erkek İsmi) - ‘Allah lütufkardır” anlamında. Kur’an-ı Kerim’de 5 yerde ismi geçen ve Zekeriyya (a.s.)’nın oğlu olan peygamb(Erkek İsmi)

Türkçe Sözlük

(i.). Üzerinde yufka açılan düz ve yassı tahta, hamur tahtası.

Türkçe - İngilizce Sözlük

even. horizontal. horizontal ufki.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. ince, hafif, Ar. rakîk: Bu tahtalar pek yufka. 2. Az elbiseli, az giyinmiş, hafif elbiseli. 3. ince açılmış hamur yaprağı: Börek, baklava yufkası, yufka açmak. Yufka kebabı = Yufkaya sarılıp pişmişti. Yufka böreği = Açılmış olarak çarşıdan alınan yufkadan börek.

Türkçe Sözlük

(i.), t. Göğüs boşluğunda iki akciğer arasında kaslardan meydana gelen, kanı akciğerlere, vücuda basan organ, kalb. 2. mec. İnsanda duygu merkezi, gönül. Ar. fuâd: Yüreği katı, yüreği pek hassas. 3. Karın, bağır, Ar. batn, Fars. şikem: Yürek sancısı, yürek sürmek. 4. mec. Cesaret, Ar. şecaat: Harpte yürek lâzım. 5. Acımak hissi, merhamet, şefkat: Sizde hiç yürek yok mudur? Yürekler acısı = Pek acınacak hâl. Yürek oynamak = Kalb çarpıntısına uğramak. Yürek tüketmek = Beyhude yere çok söylemek, telâş etmek. Yürek çarpmak = Yürek sık sık vurup helecana uğramak. Yürek çarpıntısı = Kalbin normalden fazla atması. Yürek sürmek = İshale uğramak. Yürek dayanmak = Bir acıya veya can acıtacak işe tahammül edip müteessir olmamak: Benim yüreğim dayanamaz. Yürek katılmak = Baygınlık gelmek. Yürek kopmak = Şiddetli sancıya uğramak. Yürek vermek = Cesaret vermek, Osm. teşcî etmek. Yüreğin yağı erimek = 1. Şiddetle ve sabırsızlıkla arzu etmek. 2. Pek fazla üzülmek. Yürek yağ bağlamak = 1. Bu hâli gerektiren hastalığa uğramak. 2. mec. Pek gai leşiz ve içi geniş olmak. 3. Çok sevinmek. Yüreği yufka = Merhametli.