| Anlamı Nedir?


Aradığınız kelime: usb uzerinden ipod��

Türkçe - İngilizce Sözlük

The name given in the Bible to the first man, the progenitor of the human race. 'Original sin;' human frailty. street names for methylenedioxymethamphetamine in Judeo-Christian mythology; the first man and the husband of Eve and the progenitor of the huma

Türkçe - İngilizce Sözlük

in Judeo-Christian mythology; the first man and the husband of Eve and the progenitor of the human race.

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Bir yere çarpma, vurma: Duvara aksetti. 2. Işık ve şeklin bir yere vurup geri dönmesi veya orada görünmesi: Güneş duvara aksediyor. Sureti aynaya aksediyor. 3. Sesin bir yere vurup geri dönmesi; yankılanma: Topun sesi dağlara aksetti. 4. Ters, zıd, hilâf, aykırı: Yalan, doğruluğun aksidir; siz benim dediğimin aksini iltizam ediyorsunuz. Edebiyat. Sözün bir kısmını diğer kısmından önce getirerek aksetme: «Kelâm-ı kibar, kibar-ı kelâmdır» gibi. Aksine: Tersine, zıddına, ters ve zıd olarak. Bilakis. Ber aks = Büsbütün zıddı ve tersi olmak üzere.

Türkçe Sözlük

(i. A. c.). Akıl ile keşif ve tahkik ve sırf müsbet esastan ibaret olan maddeler ve hususlar: Aklîyât ile nakliyât arasında her vaKit uygunluk olmaz.

Türkçe Sözlük

(i. Fr. Action). Şirket ve ticaret hissesi, sehim (karşılığı olduğu için lüzumsuzdur. Hele hissedar mânâsiyle «aksiyoner» demek büsbütün lüzumsuzdur).

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i)., (s). hayvan; (s). hayvanlara ait hayvani diriksel. animal breeding hayvan besleme. animal heat vücut sıcaklığı. animal husbandry hayvancılık. animal kingdom hayvanlar âlemi. animal magnetism çekicilik. animal nature insandaki hayvansal t

Türkçe Sözlük

ANSIZ ve ANSIZIN («an» dan). Hatırda yokken, gafletle, birdenbire irticalen, bil-bedâhe. Ap ansız, ap ansızın: Büsbütün gaflet üzere iken, asla hatırda yok iken.

Türkçe Sözlük

(e.), a ile başlayan bazı sıfatlara girip mübalağa beyan eder: Apaçık: Pek ve büsbütün açık. Apansız: Asla hatırda yokken, bağteten. Apaşikâr, apak «up» ve «ip» suretlerinde kullanılanın aynıdır: (Upuzun, ipince gibi)

Türkçe Sözlük

(i. A.) (m. uşbu). Tâze otlar.

Türkçe Sözlük

(I. A.) (c. usul). 1. Kök, bih: Ağacın kökü ve dalları. 2. Dip, kütük, ben. 3. Temel, esas, kaide: Aslı çürük. 4. Mebde, başlangıç, iptidâİ, masdar, baş, bir şeyin çıktığı ve başladığı yer, kaynak, menbâ: Bunun aslı nerededir? Hastalığın aslı anlaşılamadı. 5. Suret veya tercüme olmayıp ilk hâlinde bulunan: Sureti aslına mutabıktır. Tercümesini buldumsa da, aslını arıyorum. 6. Hakikat, sıhhat, gerçek ve vakî olma: Bu havadisin aslı yoktur. İddia ettiği zarar ve ziyanın aslı var mıdır? 7. Soy, neseb. Aslı bellisiz = Asıl ve nesli meçhul. Bed-asl — Kötü asıllı soysuz. 8. Bir şeyin esaslı ve başlı kısmı, fer’in mukabili: Dirayet aslı, tecrübe ise fer’dir. Bir fennin usul ve fürûu. 9. Bir şeyin zâtî ve kadîmî (eski) ciheti: Bunun aslı böyle değildi. 10. Aslî, kadîmî, en önce ve en evvel ve en eski: Asıl vatanı orasıdır. Asıl evim yıkıldı. 11. Başlı, esaslı, en mühim: Onun asıl işi dalkavukluktur. 12. Hakikî, sahih, zâtî, doğru: Benim asıl vazifem budur. Asıl ortağı odur. 13. Hâlis, sâfî: Asıl tereyağı ararsanız onda bulursunuz. 14. Esasen, zaten: Kendisi asıl Konyalı’dır. 15. Başlıca, en ziyade, alelhusus, mahzâ: Ben asıl ona bakıyorum. Asıl sizi düşünüyorum. 16. Gerçekten, sahihan, hakikaten: Burada asıl iş gören budur. Asıl anlamak isterseniz. Bed-asl = Soysuz. Bî-asl = Esassız, yalan. An-asl = Aslından, esasen. babadan oğula: An asi Mısırlı bir tacir. Fil-asl = Başlangıçta, aslında Fil-asl iş oradan başladı. Aslından, aslında = Ibtidâ, başlangıçta, asıl hâlinde: O, aslında tacir değildi. Aslında ziraatla meşgul idi. Asıl ve fasıl = Asıl ve esas, sıhhat, hakikat: Bunun aslı ve faslı. Aslı ve esası yoktur, büsbütün esassızdır. Asıl ve nesil = Neseb, soy: Aslı ve nesli maruf. Ne asıl, kelimeleri birleşerek «nasıl» olmuştur, (bk.) Usûl.

Türkçe - İngilizce Sözlük

The relation of some employment or action; occupied with; as, at engraving; at husbandry; at play; at work; at meat ; except at puns.

Türkçe - İngilizce Sözlük

brother-in-law. wife's sister's husband.

Türkçe - İngilizce Sözlük

the husband of one's wife's sister.

Türkçe - İngilizce Sözlük

A husband; as, baron and feme, husband and wife. a very wealthy or powerful businessman; 'an oil baron' a British peer of the lowest rank a nobleman of varying rank.

Türkçe - İngilizce Sözlük

L L baro, varo: Latin vir, a man - Webster German bar, a man: beran, to carry - Skeat The man - one able to bear arms; one bound to render service to the king 1 Bl Com 398-99 A lord; a husband.

Türkçe Sözlük

(i.). Devam eden akılsızları soymaya ve bazan büsbütün mahvetmeye mahsus kumarhane ve fuhuş yeri: Orası Adî bir batakhanedir.

Türkçe Sözlük

BERHUDARLIK (i), iş, himmet ve müsbet çalışmanın netice ve mükâfatına kavuşma.

Türkçe Sözlük

PITRAK (i. putrak). Çok şık, pek sık bitmiş, yeni bitip yüzünü büsbütün örtecek surette sık olan. Bıtrakotu = Demirdiken. Demirbıtrak = Eski cenk Aletlerinden olarak düşmanın ayağına batmak üzere yolun üzerine bırakılan üç köşeli demir diken. Kuzubıtrağı = Bir nev’i nebat, ganj. Bıtrak gibi kaynamak = Pek sık ve kalabalık olmak. Bıtrak gibi = Dallar üzerinde pek çok meyve olması.

Türkçe Sözlük

(I.). 1. içinde kimse veya bir şey olmayan. Ar. hâlî, Fars. tehi: Boş ev, boş kap. 2. İçi boş, kof. Ar. ecvef: Boş ceviz, mağara. 3. Mânâsız, beyhûde, nafile. Ar. vâht: Boş lâkırdı, boş iş. 4. İşsiz, meşguliyetsiz: Boş gezmek, boş vakit. 5. Müşterisiz, kiracısız, tutulmamış: Boş ev, boş araba. 6. Boşanmış: Kocasından boş düştü. 7. Dikkatsiz, gafil: Boş bulundum. Eli boş = 1. Meşguliyetsiz. 2. Züğürt. Fars. tehi-dest. Başıboş = T. Bir vazifeye bağlanmamış, boş gezen. 2. Beyinsiz, akılsız. Boşa almak = İğretiye almak, boşlukta tutmak. Boşboğaz = Sır saklıyamez, geveze. Boşböğür = En aşağıki böğür. Boşuna, boşboşuna = Beyhude, nâfile. Bomboş Büsbütün boş. Boşa çıkmak = Maksada erişememek, beyhude yorulmak. Boşta = İşsiz, mâzûl, (azledilmiş), açıkta. Boş durmak = Meşgul olmamak, çalışmadan durmak. Boş kalmak = HAli olmak. Boş gezenin boş kalfası = Serseri, işsiz adam. Boşuna = NAfile, beyhude.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Hep, Ar. cemî, cümle, kâffe, tekmil: Bütün Alem, bütün halk, bütün insanlar, bütün gün. 2. Yarım veya parça olmayan, tam: Bütün bir koyun, bütün elma, bütün sayı. 3. Yekpâre, som: Mermerden bütün bir sütun. 4. Eğilmez, yekpâre gibi, çevrilmez, dik ve sert: Bütün endam, bütün huy. 5. Tamam, tekmil: Koyunun bütününü almak. 6. Mecmuan, kâffeten, tamamiyle, hep (ekseriye mükerrer): Bütün bütün harap oldu. Büsbütün = KAmilen, tamamiyle, hepsi. Bütün bütüne = KAmilen, esasen, hepsiyle.

Türkçe - İngilizce Sözlük

A two-wheeled vehicle for the ordinary purposes of husbandry, or for transporting bulky and heavy articles.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Bir şeyi, parçaları büsbütün ayrılmayacak derecede ortadan ayırmak, çatlak hale getirmek. Bu bardağı kim çatlattı? Değneğimi çatlattım. 2. Sıkıntıdan veya çok yemekten patlayacak dereceye getirmek: Adamı çatlatmayın. 3. Çok kıskandırmak, hasetten pek muztarib etmek: Düşmanının muvaffakiyetini söyleye söyleye herifi çatlattım. 4. (atı) Çok koşturup telef etmek: Atını çatlattı. Topuk çatlatmak = Çok koşmak.

Türkçe Sözlük

(i.) (Türkçe çav fiilinden). 1. Vaktiyle divanlarda hükümdarların hizme tinde bulunan yâver veya muhzır gibi subaylara denilirdi. Tanzimat’tan önceki Osmanlı saray teşkilâtında çavuşlar, padişahın yâverleri ve çavuşbaşı mâbeyn müşîri idi. Çavuşluk, Enderun mensupları arasında da bir pâye idi. 2. Şimdi orduda onbaşıdan yukarı ve assubaydan aşağı bir derecedir: Piyade, süvari, topçu çavuşu. Başçavuş = Usçavuşla başgedikli arasındaki assubay. Emir çavuşu = Emir ve evrak tebliğ ve ulaştırılmasında kumandanın maiyetinde bulunan çavuş. 3. işçi vesairenin başları. Çavuş üzümü = Vaktiyle bir çavuş tarafından çubuğu TAif’ten İstanbul’a getirilmiş, iri taneli güzel bir çeşit üzüm. Çavuş kuşu = Kırlı kuşu, ibibik kuşu, hüdhüd.

Türkçe - İngilizce Sözlük

farmer. cultivator. ploughman. plowman. agriculturist. agriculturalist. husbandman. agricultural laborer. agricultural labourer. bucolic. crofter. hillbilly. yeoman.

Türkçe - İngilizce Sözlük

farmer. binder. cultivator. granger. husbandman.

Türkçe - İngilizce Sözlük

farming. husbandry. agriculture.

Türkçe - İngilizce Sözlük

farming. agriculture. farming business. husbandry. tillage.

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Dilberce hareket, naz: Cilve tabiî olduğu vakit ne kadar tatlı ise yapmacık olduğu vakit de o kadar soğuk ve tatsız olur. 2. Güzel bir surette ortaya çıkmak: Şöyle bir hâl-i cilve-nümâ oldu. 3. Tecelli: Cilv»-i rabbâniyye = Tanrı’nın tecellisi (Arapça’da gelinin damada ilk görünmesi ve damadın geline yüz görümlüğü vermesi mânâlarıyle kullanılıp, her ne kadar münasebet açıksa da, dilimizdeki kullanılış yeri büsbütün başkadır).

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Giyinmemiş, soyunmuş. Ar. Arî, üryân, Fars. bürehne: Çıplak adam. insan çıplak doğar. 2. Tüyü dökülmüş, tüysüz: Çıplak koyun. 3. Donatılmamış, süssüz, sade. 4. Takımsız, takımı vurulmamış: Çıplak at. 5. Bir şeyi olmayan, pek züğürt, eli boş. Baldırı çıplak = Ayak takımı. Çıplak etmek = Soymak. Çıplak olmak = Soyunmak. Çırçıplak, çırılçıplak, çırlak çıplak = Büsbütün, anadan doğma çıplak.

Türkçe Sözlük

yahut ÇIR ve ÇIRIL «Çıplak» sıfatından önce gelip mübalağa beyan eder: Çırçıplak, çırılçıplak: Büsbütün, anadan doğma çıplak. Hiç bir şeyi olmaksızın.

Türkçe Sözlük

(i.). Büsbütün çıplak.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Yaş yerde durmaktan lifleri tutmaz ve kokmuş şeyin hali: Meyvenin, tahtanın, kumaşın çürüklüğü. 2. Bir dâvâ veya bahsin zayıf olması. Ar. mecrûhlyyet, merdûdiyyet: Bu sözün, bu dâvânın çürüklüğü meydandadır. 3. Bir isteğin gerçekleşmesi, tahsil ve geri alınmasının zor olması, bataklık: Veresiyenin çürüklüğü müsbettir. 4. Süprüntü ve leş gibi şeylerin çürümek üzere atıldıkları çukur, mezbele: Çürüklüğe atmak. 5. Cenazelerin birbiri üzerine atıldıkları fukara mezarı, umumî ve müşterek kabir.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Yaş bir yerde bı rakmakla bir cismin liflerini, tutmayacak hâle getirmek, kokutmak: Bu meyveleri çürütmüşsünüz. 2. Kötülemek, itibarını bozmak: Zavallı adamı büsbütün çürüttünüz. 3. Bir dâvâ veya bahsi deliller göstererek bozmak, iptal etmek: Bu gibi deliller ile dâvâmı çürütemezsiniz. 4. Bir parayı itibarı bozuk bir yere vererek tehlikeye koymak: O parayı siz boşuna çürüttünüz.

Türkçe Sözlük

(i.). Umumiyetle evcil hayvan, bu hayvanların beheri. Anadolu’nun bazı yerlerinde yalnız koyun için kullanılır. İstanbul’ca büsbütün terkedilmiştir.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Değişme işi, değişmek, başka hale gelmek. Osm. tebeddül etmek: Bu atın eğeri değişmiş. 2. Başkalaşmak, başka türlü olmak, tegayyür etmek: İspirtoya su katınca rengi değişir. Bu adamın tabiatı büsbütün değişti. Hava değişiyor. 3. Çamaşır değiştirmek, temiz çamaşır giymek: Siz değiştiniz mi? Değiştirmek: Tebdil veya mübadele etmek: Bu atı ne değişirim, ne satarım. Bunu dünyada bir şeyle değişmem.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Bir şeyi verip yerine diğer bir şeyi almak, değiştirmek: Atları, arabayı değiştirdim. 2. Bir şeyi bırakıp yenisini kullanmak, yeniletmek: Odanın bütün mobilyasını değiştireceğim. Bugün çamaşır değiştirmeli. 3. Başkalatmak, Osm. tagyîr etmek: Tabiatını büsbütün değiştirmiş.

Türkçe Sözlük

(I.) (eski Türkçe’de: tilbe). J. Akıl ve şuuru yerinde olmayan, çılgın. Osm. mecnûn, divâne, meczûb, aklı bozuk. 2. Azgın, iş ve hareketlerinde pervasız. 3. Düşkün, mübtelâ, bir şeye lüzumundan fazla sevgi ve alâke gösteren: Kitap, av, oyun delisi. 4. Her şeyin yabanisi, terbiyesizi, sert ve zararlısı: Deli bal. Dell alacası = Birbirini tutmaz parlak renklerden mürekkep. Deli orman = Pek sık ve azmış orman. Deli ırmak = Çok şiddetle akan, çağlayışı çok kuvvetli nehir. Deli du 4. man = Pek sert ve saygısız muameleli adam. Dell saçması = MAnâsız ve münasebetsiz söz. Delidolu = Rabıtasız, hoppa. Delikanlı — (bk.) Delikanlı. Zır cMi, zır zır doli, kızıl deli = Büsbütün mecnun ve azgın adam. Ne oldum delisi = Beklemediği bir şekilde ulaştığı makam veya servetle çok gurura kapılan. Deliye pösteki saydırmak = Boş şeylerle uğraşmak.

Türkçe Sözlük

(i. A. c.) (m. dâr). Memleket, ülke: Bu diyarda Adet böyledir: Diyârından uzak düşmüş; başka diyara gitmek. Diylr-ı Bekr = Mezopotamya’nın şimal kısmı. Merkezi Amid (Kara Amid) şehridir. Bizce yanlış olarak şehre de bu isim verilir (şimdi büsbütün yanlış olarak Diyarbakır denmektedir).

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). Delphinidae familyasmdan yunusbalığı ve ona benzeyen başka birkaç çeşit balık, (zool). Delphinus delphis; den palamarlık baba veya şamandıra.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s)., (z). tamam; kesin, kati; çok; (z). tamamen, büsbütün; doğrudan doğruya, açıkça, dobra dobra, sözunu esirgemeden.

Türkçe Sözlük

(i.) (esk. Türkçe’de: tüz). 1. İnişi yokuşu ve çukuru, tepesi olmayan. Ar. müstevî, musattah: Düz yer, düz yol. 2. Düzelmiş, tesviye olunmuş, pürüzü olmayan: Düz tahta, düz kâğıt, düz duvar. 3. Doğru, düz çizgi hâlinde: Kâğıdın bir kenarı düzdür. 4. Sade, süssüz; düz iş. 5. Düz ve doğru yer. İnişi ve yokuşu bulunmayan yer, yahut yol: Bir kere düze çıkalım. 6. Anason, sakız ve diğer bir maddesi olmayıp sade üzümden çıkarılan rakı: Düziçmek, Erdek düzü. Ayak düze basmak = Müşküller bertaraf olup iş kolaylaşmak: Düz yüzey üzere doğru olarak basmak. 7. Devrik ve kıvrık olmayan, dik: Düz yaka. Düzayak = Yokuşu ve merdiveni olmayan, satıhta bulunan. Düztaban = Tabanı oyuk olmayan. Düz su = Denizin aynı derinlikte olan yerleri. Düpdüz, dümdüz = Büsbütü, tamamen düz.

Türkçe - İngilizce Sözlük

well-behaved. well mannered. blushing. master. lord. seigneur. sir. guvnor. guv. arbiter. husband.

Türkçe - İngilizce Sözlük

decorous. dignified. esquire. lord. master. sir. gentleman. husband. polite. gentlemanly. courteous.

Türkçe - İngilizce Sözlük

gentleman. master. husband. bwana. lord. patron.

Türkçe - İngilizce Sözlük

sister's or aunt's husband. uncle by marriage.

İngilizce - Türkçe Sözlük

z. büsbütün, tamamen.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i.), (bot.) asalak olmadığı halde başka bir bitkinin üstünde büyüyen bitki, üsbitken bitki. epiphytic (epıfit'ik) (s.) bu bitkilere ait.

Türkçe - İngilizce Sözlük

he. male. man. manly. courageous. reliable. rigid. hard. husband.

Türkçe - İngilizce Sözlük

equal. similar. matching. identic. identical. coequal. correspondent. corresponding. duplicate. fellow. spousal. dutch. one of a pair. match. pair. couple. partner. spouse. husband. wife. better half. placenta. coequal. companion. compeer. consort. c.

Türkçe - İngilizce Sözlük

companion. consort. double. equal. husband. image. match. partner. peer. spouse. wife.

Türkçe - İngilizce Sözlük

peer. fellow. match. spouse. one of a pair. mate. husband. wife. analogue. counterpart. doublet. twin end. tally. concurrent. matched. symmetric. identical. level. homologous. colleague. comrade. equal. conjugate. duplicate. battered wife. companion. comp

Türkçe Sözlük

(i. A. c.) (m. üsbû). Haftalar.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. fahriyyât). Şairin eski Arap usûlü üzere kendi vasıf ve meziyetlerini ve bilhassa kahramanlık ve her türlü müsbet taraflarını yazarak övme yolunda söylediği kasîde. Türk şiir ve musikisinde eser sahibinin kendisini övdüğü eser. Kasîde formunda duâ’dan önceki kısım.

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Yalnız, ancak: Ava gitmek Adetim değildir, fakat bugün misafirlerimin hatırı için gitmeye mecbur oldum. Fakat bunu size söylüyorum. 2. Ama, lâkin, şu kadar ki: Ben çok çalışmayın dedim, fakat büsbütün dersi bırakın demedim. O adam çok okuyor, fakat faydalı kitaplar seçmiyor.

Türkçe Sözlük

(FASL) (i. A.) (c. fusûl). 1. Ayrılma, ayrılık, vasi mukabili. 2. Kesme, çözme, hüküm, hal: Davayı fasletti. Hal ve fasl. 3. Bir kitap veya kısmın bölündüğü parçaların her biri: Kitabın ikinci faslı. 4. Senenin bölündüğü dört mevsimin her biri: Fasl-ı bahâr = İlkbahar. Fasl-ı sayf = Yaz. Fasl-ı harîf — Sonbahar. Faıl-ı şltl = Kış. Füsûl-i erbaa = Dört mevsim. 5. Tiyatro oyununun, piyeslerin bölündüğü kısımların beheri ki, perde değişikliği ile oynanır. Fr. acte. 6. Bir defada icra olunan musiki: Bir fasıl çalmak. 7. Çekiştirme, Ar. gıybet, mezemmet: Fasletmek, t. İnsan organlarının oynak yeri: Mafsal. Asıl ve fasıl = Asıl ve esas: Bunun aslı ve faslı yoktur; hiç vukuu yoktur, büsbütün esassızdır. Fasl-ı müşterek — İki sathın birbirine temas ettikleri yer ve orada teşkil ettikleri çizgi.

Türkçe Sözlük

(FİKR) (i. A.) (c. efkâr). 1. Düşünme, tefekkür, mülâhaza, endişe: Fikre daldı. Derin birtakım fikirler zihnini meşgul ediyordu. 2. Rey, bir adamın kendi fikrince kararlaştırdığı yol: Bu mevzuda sizin fikriniz nedir? Ben fikrimi söyledim, siz de kendi fikrinizi söyleyiniz. 3. Akıl, zihin, zekâ: Bu adamda hiç fikir yok. Fikir sahibi adamdır. Fikri doğru adam. 4. Hâfıza kuvveti, hatır: Fikrimde kalmadı. Şimdi fikrime geliyor. Büsbütün fikrimden çıkmıştı. Bunu fikrinizde tutun. 5. Her vakit düşünülen şey-. Onun aklı fikri hep oyunda. 6. Niyet, maksat, tasavvur: Ne fikriniz vardır? Efkârınız nedir? Fikretmek = Akıl etmek, vaktinde düşünmek, gaflet etmemek: Bunu iyi fikrettiniz. Oyle icap ederdi ama fikredemedim. Efkâr (Türkçe’de teklik gibi) = Zihin, akıl: Bu adamda efkâr vardır. 7. Gaile, hüzün, keder, düşünce: Onun bir efkârı vardı. Bir efkâra dalmıştı. Siz bu işi çok efkâr ettiniz.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i)., (f). ufak kar tanesi; ince tabaka, ince parça; pul; (f)., away veya off ile tabaka tabaka soymak veya soyulmak; out ile yorgunluktan çöküp kalmak. flaky (s). Iapa lapa; kuşbaşı kar taneleri halinde. flakiness (i). Iapa lapa oluş, ince tabakalar

Teknolojik Terim

Bir güç kaynağına ihtiyaç duymadan bilgi depolayan, silinip tekrar yazılabilen bir hafıza cinsi. Özellikle hafıza kartlarında ve USB flash disklerde kullanılır, fps : Saniye başına çekilen kare sayısı.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(f). (got, gotten, getting) unutmak, hatırından çıkarmak, hatırlayamamak; ihmal etmek. forget oneself diğerkâmlık etmek, kendini düşünmemek; kendini unutmak, kendinden geçmek; düşünceye dalmak. forget about a thing bir şeyi büsbütün unutmak. forgettabl

Türkçe Sözlük

(i. A. Y.) (c. fülûs). 1. Bakır para, ufak para. 2. Pul pul düşen kabuk. Füls-i ahmer = Kırmızı akça, bakır akça. mec. En küçük değerde para: Füls-i ahirlere muhtaç = Büsbütün züğürt ve eli boş. Fülüs yok = Eskiden parasızlık için alay yollu kullanılan bir tâbirdi.

Türkçe Sözlük

göz, gök su, gök yemiş: Ham meyve. Gömgök = Büsbütün mavi, koyu mavi, masmavi, berelenmiş. Gök kandil (halk dilinde: Körkandil) = Zil zurna, pek sarhoş.

Türkçe - İngilizce Sözlük

to show oneself. appear. to seem. husband's sister. wife's sister-in-law.

Türkçe - İngilizce Sözlük

husband's sister. sister-in-law of the wife.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i.) yunusbalığına benzer memeli bir hayvan.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(kıs.) harbor, hard, height, hence, high, (müz.) horns, hour(s), hundred, husband.

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Tenhaya çekilme, yalnız kalma: Halvet etmek = Büsbütün yalnız durmak veya biriyle tenha konuşmak üzere yalnız kalıp kimseyi içeriye almamak. 2. Tenha yer, boş mahal: Halvete çekilmek. 3. İbadet, zikir, riyâzet ve murakabe ile meşgul olmak üzere tenha bir hücreye kapanma: Halvete girmek; halvet etmek. 4. Hamamın bir kurnalı ve yalnız bir adamın yıkanmasına mahsus bölmesi: Hamam halveti.

Teknolojik Terim

USB cihazlarının birbirleri arasında doğrudan veri aktarımı yapmasını sağlayan USB 2.0 özelliğini tamamlayan harika bir sistem.

Türkçe Sözlük

(f.). Birinin hatırına getirmek, Osm. der-hâtır ettirmek: Siz hatırlatmasaydınız büsbütün unutacaktım.

Türkçe - İngilizce Sözlük

stockbreeding. cattle-dealing. animal husbandry. cattle breeding. livestock production. livestock.

Türkçe Sözlük

(i ). Köyden şehre yeni ge!ip bir şey bilmez kaba ve şaşkın adam: Büsbütün hemicek bir adam.

Türkçe Sözlük

(i. F ). 1. Binilmeye ve yük taşımaya alışmamış at, kısrak, katır veya merkep sürüsü: Çiftliğinde hergelesi vardır. 2. Bu halde bulunan, yani alışmamış hayvan, sürü hayvanı: Hergeledir, binmeye gelmez. 3. mec. Terbiyeden büsbütün mahrum adam. 4. Bir işe yaramayan işçi kalabalığı: Onda bir sürü hergele vardır (argo).

Türkçe - İngilizce Sözlük

fellow (derogatory. man. husband. beggar. bloke. cuss. dog. guy. swab.

Türkçe Sözlük

(aslı: HİÇ) (i. F.). 1. Yok olan veya yok denilecek kadar az olan, Ar. mâdûm, mefkud: O adam benim nazarımda hiçtir. 2. Yokluk, Ar. adem: Hiçten gelme, hiçe saymak, hiçten iyidir. Büsbütün, asla, kat’A: O hiç bilmez, hiç kazanmadı. Hiç görmedim. Hiç olmazsa: Hiç değilse, Ar. akallî, lâ-akal, bâri. Hiçbir = Bir şeyin birer birer inkârı: Hiçbir iş göremedim. Hiçbir tacirin teşebbüs edeceği iş değildir. O malların hiçbiri işe yaramaz. Hiçbir zaman, hiçbir vakit = Asla, Ar. ebeden: Onu hiçbir vakit kabûl etmem. Sizin dediğiniz hiçbir zaman olmıyacaktır. Hiçbir şey = Asla: Hiçbir şey söylemedi. Hiçbir şey vermedi, olmadı. Hiç kimse = Hiçbir adam: Hiç kimse gelmedi. Hiç kimseyi incitmemeli. Hiçten = 1. Asıl ve nesli meçhul, sonradan görme: Hiçten bir adam. 2. Zahmetsiz kazanılmış: Hiçten bir paradır. Hiçten bir eve sahip oldu. Hiçe saymak = Saymamak, ehemmiyet vermemek. Sualde «hiç görmediniz mi?» gibi menfi cümlede ve ona benzeterek müsbet cümlede kullanılıp «vaktin birinde» ve «kazâra, tesadüfen» gibi bir mânâ ifade eder: O adamı hiç gördünüz mü? Hiç ava gittiğiniz var mıdır?

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). kuşburnu (güI meyvası).

Türkçe - İngilizce Sözlük

effusively or insincerely emotional; 'a bathetic novel'; 'maudlin expressons of sympathy'; 'mushy effusiveness'; 'a schmaltzy song'; 'sentimental soap operas'; 'slushy poetry'. artificially formal; 'that artificial humility that her husband hated'; 'contr

İsimler ve Anlamları

(Tür.) (Kadın İsmi) - Sarı çiçekli, güzel yapraklı süsbitkisi.

Türkçe Sözlük

(İBARET) (i. A.). 1. Müteşekkil, mürekkep, bir şeyin aynı olup başkası olmayan: Düzine on iki şeyden ibarettir. Zikir ve ibâdet zihin ve kalbi Cenâb-ı Hakk’a bağlamaktan ibarettir. 2. (Şiirde nadiren) ibâre. bk. İbâre (ibâre ile aynı kelime olduğu halde dilimizdeki yeri büsbütün başka olup sıfat gibi kullanılır).

Türkçe Sözlük

(i. A. «ber» den) (hukuk). Borçtan kurtarma, tebriye, alacak verecek kalmadığını beyan, beraat kazandırma. Ibrâ kâğıdı, ibrâ senedi = Alacak verecek kalmadığına dair verilen senet. İbrây-ı ıskat = Alacağın bir kısmını veya bütününü hibe ve indirme suretiyle verilen ibrâ. İbrây-i istifi = Borcun yerine getirilmesi ile verilen ibrâ. İbrâ-i hâs = Davanın yalnız bir tarafına ait olan ibrâ. İbrâ-i Am = Büsbütün ilişik kesildiğine dair verilen ibrâ senedi.

Türkçe - İngilizce Sözlük

administration. direction. management. economy. thriftiness. administration of office. charge. conduct. control. dispensation. governance. government. guidance. helm. husbanding. manipulation. regime. regimen. retrenchment. running. stewardship. supervisi

Türkçe - İngilizce Sözlük

administration. administrative skill. tact. governorship. husbandry.

Türkçe - İngilizce Sözlük

consider or render as ideal; 'She idealized her husband after his death'. form ideals; 'Man has always idealized'.

Türkçe Sözlük

(i.). Başlıca bağlamaya yarayan uzun ve kalınca bükülmüş sicim, Ar. habl, Fars. resen, rismân: Çamaşır ipi, kovanın ipi. Daha kalınına urgan, büsbütün kalınına halat, ipten incesine de sicim denir. İpucu = Vesile, sebep. İpucu vermek = Sebebiyet vermek. İpe un sermek = Baha neler uydurarak bir işi yapmaktan kaçınmak. İpine basan = Sersem. İp parası vermek = Belâyı def etmek. İpe çekmek = Asmak. İpten kuşak = Son derecede fakirlik. İpe dizmek = Tanzim etmek. İpini sürümek = Cezasını aramak. İp kaçkını = Asılacak adam. İpten, kazıktan kurtulmuş = Birçok cinayet işlemiş. İpiyle kuyuya inilmez = İtimada lâyık olmayan, sözüne güvenilmez. İpini kırmış = Azgın.

Türkçe Sözlük

(i. A. «fevk» dan masdar). 1. Üste gelme, hastalıktan kalkma, iyileşme, hastalıktan kurtulup büsbütün iyi oluncaya kadar aradan geçen müddet: ifâkat bulmak. İfâkatta bulunanlara yarayacak yiyecekler. 2. Sarhoşluktan veya bayılmaktan kurtulma, ayılma.

Türkçe Sözlük

(i. A. masdar) (c. ihtirâAt). Görülmemiş bir Alet, makine vesaire icadı: Telgrafın, vapurun, matbaanın ihtirâı. mec. Asılsız bir şeyin kurulup olmuş, varmış gibi gösterilmesi: Bu haberi kendisi ihtirâ etti. 3. (edebiyat) Kimse tarafından kullanılmamış tâbirler ve mazmunlar kullanma: Bu şairin ihtirâ-kârâne eserleri vardır (ihtirâ, halk, icad, keşif, ihdâs, ibdâ arasında fark vardır. İhtirâ, fikir sayesinde bulunmuş bir tertiple yepyeni bir şey meydana koymak; halk, büsbütün yoktan var etmek; icad, meçhul bir şeyi var edip ortaya çıkarmak; keşif, mevcut olduğu halde herkesin bilmediği ve meçhul bulunan bir şeyi ortaya çıkararak malûm eylemek; İhdâs, yeni bir şey çıkarmak ve yeni tarzda bir şey meydana koymak; ibdâ ise yenilikle beraber güzellik ve hususiyetiyle de dikkat nazarını çekecek bir şey bulup ortaya atmaktır. Telgraf, vapur ihtirâ olundu. Alem, insan halk buyruldu. Gemicilik, ziraat, ticaret icad olundu. Amerika, Neptün gezegeni, platin madeni keşfolundu. Yeni olaylar ihdas olundu. Fonograf, telefon ibdâ edildi, icat daha mutlak ve umumî olup, diğerleri yerine de kullanılabilir).

Türkçe Sözlük

(a uzun) (I. A «kıyâm»dan masdar). (İkamet ile aynı kelime olduğu halde dilimizde mânâ ve kullanılış yeri büsbütün ayrıdır). 1. Oturtma, iskân: O yerde bir bölük asker ikame etmek elzemdir. 2. Kaldırma, kıyâm ettirme, ayakta durdurma. 3. Meydana koyma: Delil ikame etmeye hâcet yoktur. Ikame-i hüccet = Protesto. İkame-I dâvâ = Dava açma, davaya kalkışma. İkame-i salât = Namaz kılma, namaza durma.

Türkçe Sözlük

(ka ile) (i. A.) (mü. iktidâriyye). Güç ve iktidara alt (edebiyat). Fiil-I iktidâri = Türkçe gramerde yapabilmek ve yapamamak gibi müsbette iktidar ve menfide iktidarsızlık gösteren fiil.

Türkçe - İngilizce Sözlük

With privilege or possession; used to denote a holding, possession, or seisin; as, in by descent; in by purchase; in of the seisin of her husband.

Türkçe Sözlük

(i. A. «kuhûl» dan masdar) (tıp). Büsbütün zayıf ve mecalsiz düşme.

Türkçe Sözlük

(I. A. «resm»den masdar). Resimli olma, İzi düşme mânâsiyle kullanılıyorsa da yanlış olup, Arapça’da «alınan emre uyma» ve «Cenâb-ı Hakk’ı tekbîr» mânâlarından başka mânâsı olmadığından ve bu mânâlarla dilimizde kullanılması uygun olmadığından, büsbütün terki gerekir.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. insanın çalışarak yaptığı şey, Ar. amel, Fars. kâr: İş yapmak, iş işlemek. 2. Çalışma, uğraşma, meşguliyet: İşim vardır; yazı yazmayı iş edinmişimdir. 3. Emir, madde, görev: Bu, müşkül bir iştir, bunda bir iş vardır. 4. Vazife, görev, bir adamın yapacağı: O, benim işimdir; o, senin işin değildir. 5. Ehemmiyetli madde, mesele: Bunu da iş yaptınız. 6. Hizmet, memuriyet: Bir iş arıyor; kendisi bir işte midir? 7. Hâcet: İşimi görmedi; işini bilir. İş adamı, eri = Elinden iş gelir; iş görmeye muktedir, usta işçi. İş ola = Eskiden iş ve san’at sahiplerine selâm yerine söylenen dua. Mecâzen: Münasebetsiz bir harekette bulunana da tekdir için söylenir: «İş ola» = sanki iş görmüş demek. İşi olmak = İşi görülmek, maksadı hâsıl olmak. İş içinde iş var = Gizli maksat ve hile bulunmak. İş işten geçmek = Artık olup bitmek, tâmir ve ıslaha vakit kalmamak. İşbaşı = 1İş sahibi. 2. Bir iş görmeye memur adamların başı, işçibaşı, usta. İşbaşı etmek = Çalışmaya koyulmak. İşin başı = Gerçek, kaynak, asıl. İş başında = işle meşgul: Kazanmak isteyen sabah erken işinin başında bulunmalıdır. İşe bakmak = İşle meşgul olmak, İş görmek. İş bitirmek = İşi sona erdirmek, hal ve fasletmek. İş bilir = Elinden iş gelir. İş bilmez = Elinden iş gelmez, gafil. İş çıkarmak = 1. Ehemmiyetsiz şeye ehemmiyet verip mesele çıkarmak, asılsız yere uğraşmak ve uğraştırmak. 2. Çalışıp çok ve iyi netice almak. İş kisvetl = işle uğraşıldığı vakit giyilen esvap, iş elbisesi veya üst gömleği. İç güc = Meşguliyet. İş güc etmek = İş edinmek. İş görmek = Müsbet iş yapmak. İş günü = Tatil dışında çalışılan gün. İş göstermek = Yapacak iş vermek. İşli güçlü = Meşgul, dağdağalı. İş yapmak = İş görmek ve mecâzen iş bozmak: Amma iş yaptınız. İşe yaramak = Değeri olmak. Elişi = Nakış gibi kadınlara mahsus bazı san’atlar. Usta işi = Maharetle yapılmış, sanatlı, süslü şey İğne işi — Kasnak.

Türkçe Sözlük

(i.). (Aslı: «uşbu». «Uş» işaret edatıdır). İşte bu, bu, şu. Hâl ve hazır mânâsiyle de kullanılır: İşbu ayın onuncu günü (yazı diline mahsustur).

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Beğenilecek, makbule geçecek halde olan, Ar. tayyib, ceyyid, Fars. hoş, nîk: İyi iş, iyi huy, iyi adam. 2. Faydalı, yararlı, kârlı: İyi iş, iyi ticaret. 3. Kâfi, yeterli, elverir, yetişir: Bir elbiseye üç metre kumaş iyidir; on bin lira iyi paradır. 4. Uygun, muvafık, münasip: Bu ceket size iyi geldi; pabuç ayağıma iyi gelmedi. 5. Sıhhatte, sıhhat ve Afiyeti yerinde: İyi misiniz? Biz iyiyiz lâkin babam biraz keyifsizdir. Epeyi = Oldukça iyi; kâfi, hayli miktarda. Pek iyi = Çok iyi, Alâ. 6. İyi şey, bir şeyin iyi tarafı, iyilik: İyiyi kötüden fark etmeli; iyisini alıp kötüsünü bırakmak. İyi olmak = İyileşmek, hastalıktan kalkmak, kurtulmak. İyi oldu ki = isabet oldu ki... İyi etmek = Fayda etmek, iyi gelmek, yararlı olmak: O ilâç beni iyi etti. İyi iş (alay yoluyla) = Böyle iş olur mu? Bu, nasıl iş? İyiden İyi = Tamamiyle, büsbütün: İyiden iyiye sabah olmuştu. İyi saatte olsunlar = Cinlerin ve bundan kinaye olarak kötü adamların isimleri anıldığında söylenir duadır. İyisi = Tercih edileni: iyisi hiç karışmamaktır. İyisi kötüsü = İyi ve kötü olanı. İyi gelmek = Uygun olmak. İyi gün = İkbal, saadet İyi gün dostu = Bir sıkıntısı olan dostunun yanına yanaşmayan. İyi gün görmüş = Evvelce rahat ve servet içinde bulunmuş. İyi gitmek = İşi yolunda olmak ve iyi harekette bulunmak. İyi kötü = Her ne olursa, şöyle böyle: İyi kötü barınacak bir evi var. İyiler = İyi ahlâk sahipleri. İyi varmak = Her şeye rağmen bir iş yapmak: İyi vardım da size haber vermedim.

Türkçe - İngilizce Sözlük

A form of fossilized coal that became popular for mourning jewelry after Queen Victoria's husband, Albert died in 1861 Produced mainly in Whitby, England, it is a very lightweight substance Black glass was often used to imitate jet which became a fashion

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Fars. siyah, Ar. esved: Kara boya, kara at: Yağız. Kara toprak. 2. mec. Matemli, gamlı, kederli, Ar. meş’ Üm, menhûs: Kara gün, kara haber, kara talih. 3. mec. Ayıp, arlı: Kara yüz, yüzü kara. 4. Esmer: Kara Ahmed, kara ekmek. 5. Siyahlık, siyah boya: Karaya boyamak, karası kara, akı ak. 6. Siyâhî, zenci, Afrika’nın siyah adamı. (c.). Karalar = Yas kıyafeti, mâtem: Karalar giymek. Alın karası = Talihsizlik, Osm. baht-ı siyâh. Kara et = Geyik, tavşan vesaire gibi av eti. Karaoğlan = 1. Çingene. 2. Ayı. Karaiğne = Bir cins ufak karınca. Kara baş = Evlenmeyen manastır kesişi. Siyah sarık saran tarikat dervişi. 3. İlkbaharda açan güzel kokulu mor bir çiçek. Karabasan (başkan) Ağırlık, kâbus. Karabiber = Hindistan’dan gelen maruf bahar ki, kırmızı biberden bu isimle ayrılır. Kara buğday = Buğday çeşidi. Karaboya = Zaçyağı. Karapazı, karapelin = Pazı ve pelin çeşitleri. Karaciğer = Midenin sağ tarafında bulunan iç organ. Karacümle = 1. Çarpma işlemi. 2. Ezberden hesap yapabilme kabiliyeti. Kara cehennem = Pek esmer ve yüzü gülmez adam. Karaçam = Çam ağacı çeşitlerinden biri. Karaçalı = Bir cins dikenli çalı. Karahummâ = Tehlikeli bir çeşit tifüs. Karahaber = Birinin ölüm haberi. Karadeniz = Türkiye’nin kuzeyindeki büyük deniz, Osm. Bahr-i Siyâh. Karadiken = Bir cins bitki. Karasakız = Zift. Karateydi — MAlihulyâ, melankoli. Karasöğüt = Söğüt çeşidi. Karasungur = Doğanın bir cinsi. Karatavuk = Avlanan bir cins tavuk. Karataban — 1. Horasan demiri. 2. Bir çeşit sığır hastalığı. 3. Ipekböceğinin kararıp kırılması illeti. Karadut = Dutun siyah cinsi. Kara Arap = Zenci, siyâhî. Karakarga = Büsbütün siyah olan karga. Karakaş = Kaşları siyah. Karakalem = 1, Yalnız siyah çiçekleri olan İdî porselen. 2. Siyah kurşun kalemiyle yapılan resim. Kara koca = Ağarmamış ihtiyar. Kara kurbağa = Siyahımsı bir cins kurbağa. Karakış = Kışın ortası ve pek soğuk mevsimi. Aradan karakedi geçmek = Bozuşmak: Aramızdan kara kedi mi geçti? Karayazı = Bahtı siyah. Karayüzlü = Bir ir ve namussuzluğu olan. Akı ak, Karası kara = Beyaz çehreli ve siyah gözlü, kaşlı, ablak. Akla karayı seçmek = Çok zahmet çekmek. Is karası = Kurum boyası. Kestane karası = Açık siyah renk. Yüz karası = Namussuzluk, Ar.

Türkçe Sözlük

(i.). Dünyanın toprak örtülü kısmı, denizden başka, yer, toprak: Karada, karadan, Osm. berren. Karada ve denizde = Osm. Berren ve bahren. Kara gümrüğü Karadan gelen eşyadan alınan gümrük. Kara vapuru = Demiryolu katarı, (denizcilik) Baştan kara etmek = Gemiyi büsbütün batmaktan kurtarmak için baştan karaya atmak. Karaya düşmek = Gemi karaya oturmak.

Türkçe - İngilizce Sözlük

husband and wife. married couple.

Türkçe - İngilizce Sözlük

of husbands and their wives.

Türkçe - İngilizce Sözlük

to do her wifely duty by her husband. to double-cross sb.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (cümlede). Büsbütün, hiç, asla: Ben, onu kat’an görmedim. Asla ve kat’a bilmiyorum.

Türkçe Sözlük

(i.). Kabuğu kabarıp düşmüş, kabuğu ayrılıp dökülmüş: Kavlak ağaç. Kaskavlak (cascavlak) = Büsbütün soyulmuş, çıplak.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Yağda kavrulmuş et yemeği: Patatesli, soğanlı, kestaneli kavurma. Kuşbaşı kavurma = Kemiksizi. 2. Tavada kendi yağı ile kavrulup sonra dondurularak saklanmış et: Kurban etlerini kavurma yapıp uzun zaman yerler. Tavada kızartılmış, kavrulmuş.

Türkçe Sözlük

(i.) (aslı Farsça’dır). 1. Bulaşıcı ve zor iyi olan bir hastalık sebebiyle başının saçı dökülmüş veya bu hastalığa tutulmuş olan: Kel çocuk; kel kız; kel baş. 2. Bu hastalığa yakalanmaksızın saçları dökülmüş olan, Ar eslâğ. İhtiyarlıktan başı büsbütü kel kalmış. 3. mec. Ağaçsız, çıplak: Kel dağ. Keloğlan = Öksüz ve fakir çocuk, külhanbeyi. 4. Pislikten veya bulaşmayla geçip bir daha bitmemek üzere seçim düşüren çıbanlı pis hastalık: Keli geçti; kelini iyi ettiler mec. Keli kızmak = Hiddetlenmek.

Türkçe - İngilizce Sözlük

henpecked. henpecked husband.

Türkçe - İngilizce Sözlük

husband. spouse. feller. fellow. goodman. hubby. the old man. old man.

Türkçe - İngilizce Sözlük

consort. gargantuan. great. husband.

Türkçe - İngilizce Sözlük

husband. very big. very large. consort. hubby. mate. old man.

Türkçe - İngilizce Sözlük

having a husband. married.

Türkçe - İngilizce Sözlük

being a husband. old age.

Türkçe - İngilizce Sözlük

being husbandless. widowhood.

Türkçe Sözlük

(i.). Sığırlara yedirilen susam ve kinin posası, küsbesi.

Türkçe - İngilizce Sözlük

busboy. bellboy bellhop. button boy.

Yabancı Kelime

Fr. contraste

1. karşıt, 2. karşıtlık

1. Nitelik ve durumları birbirine büsbütün aykırı olan. 2. Karşıt olma durumu.

Türkçe Sözlük

(i.). İhtiyarlıktan veya inme vesair bir Arızadan dolayı ayağa kalkamayan veya yürüyemeyen, oturan, sakat: Kötürüm bir ihtiyar; otura otura kötürüm olacak. Köskötürüm = Büsbütün kötürüm, hiç yerinden kalkamaz.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Kuduz olmak, Kuduz hastalığına yakalanmak: Hayvanlardan en çok köpek kudurur. 2. mec. Azmak, heyecana gelmek, çok kızmak: Bunu. İşitince büsbütün kudurdu.

Türkçe Sözlük

(i. A). 1. Bütün bütüne, büsbütün, tamamen, tamamiyle: Külliyyen inkâr ediyor. 2. (menfî cümlede): Hiç, asla: Külliyyen görmedim. Külliyyen haberim yoktur.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Yaşın zıddı, rutubeti çekilmiş, Ar. yâbis, Fars. huşk: Kuru ağaç, kuru ot, kuru çamur. 2. Yağmur yağmayan, susuz: Kuru ova, kuru arazi. 3. Arık, zayıf, etsiz: Kupkuru bir adam. 4. Döşenmemiş, çıplak, açık: Kuru tahta, kuru yer. 5. Sade, katıksız: Kuru ekmek. 6. Başka bir mevsimde yenmek üzere güneşte kurutulmuş: Kuru meyve, kuru balık, kuru üzüm. 7. Sıvı salgısı olmayan. Kuru öksürük = Balgamsız. 8. Kar ve yağmuru olmayan: Kuru hava, kurusoğuk. 9. Kurşunu olmayan, kurşunsuz: Kurusıkı. 10. Boş, asılsız, nâfile, tesirsiz ve sebepsiz: Kuru söz, kuru lâf, kuru gösteriş, kuru patırdı. 11. Harçsız: Kuru duvar. Kuru başına = Yalnız, Fars. bî-kes. (denizcilik) Kuru havuz = Gemilerin tamiri ve temizlenmesi için sokuldukları havuz ki, gemi girdikten sonra suyu tulumba İle alınıp gemi kızakta kalır. Kuruda kalmak — Cezirde gemi oturmak. Kuruda = Yerde, karada, (denizcilik) Kuru direk = Fırtınalı havada yelkensiz olarak rüzgârın şevkine tâbî olmak. Tuzu kuru = İşi sağlam, şüphe götürür hâli olmayan. Kurukuruya = Boşuboşuna, büsbütün nafile. Kurukahve = Pişirilmemiş, kavrulmuş kahve tozu. Kuru keçik = Uyuz hastalığı. Gülkurusu = Gül kurusunun rengi.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Kanatlı olan, İki ayak üzere yürüyen ve havada uçan hayvan sınıfı, Ar. tayr, Fars. mürg: Yırtıcı, avcı kuş, av kuşu. 2. Bilhassa diğer kuşları vs. bazı hayvanları avlamaya alıştırılan çakır ve atmaca. Kuşekmeği = Hatmi çeşitlerinden bitki. Kuşüzümü = Gayet küçük siyah üzüm. Kuşbaşı = Büyücek parçalar suretinde: Kuşbaşı kebap et, kar. Kuş burnu = 1. Gaga. 2. Bir cins bitki. Kuşpalazı = 1. Kuş yavrusu. 2. Çeşitleri olan bulaşıcı, ağır bir hastalık, difteri. Kuşdili = 1. mec. Anlaşılmaz dil. 2. Dişbudak çeşidi (ağaç). Kuşsütü = mec. Bulunmaz şey. kuş illeti = Atların ön taraflarına Arız olan bir hastalık. Kuşkanadı = 1. Kuş kanadından süpürge veya yelpaze. 2. Bir çeşit boğaz hastalığı. Kuşkonmaz = Küçük bir cins sebze. Kuşkirazı = Küçük taneli bir cins kiraz. Kuşlokumu = Tatlı ve yumurtalı bir çeşit yufka. Kuş yemi = Kenevir tohumunun bir çeşidi.

Türkçe Sözlük

(i.). Aşağı yukarı kuş başı büyüklüğünde olan: Kuşbaşı et, kuşbaşı kar.

Türkçe Sözlük

(KUTB) (i. A.). 1. Yer küresinin, yer ekseninin geçtiği farzedilen iki noktasından her biri. Kuzey Kutbu, Güney Kutbu. 2. Gök küresinin etrafında döndüğü farzedilen ekseninin iki ucundan her biri. 3. Elektrik akımını meydana getiren gerilim ayrılığının en yüksek dereceyi bulduğu ik noktadan her biri: Müsbet ve menfi kutuplar. 4. Bir mıknatıs demirinin iki ucundan her biri. 5. Bir konuda yüksek bilgi ve selâhiyeti olan kimse. Kutup yıldızı = (astronomi) Küçükayı denilen takımyıldızın en ucunda bulunan yıldız. Daima kuzeyde gözükür.

Türkçe Sözlük

(i. A. «aks» ten imef.) (mü. mâkOse). 1. Tersine dönmüş, başaşağı çevrilmiş: Mâkûs tâlihiml 2. Diğer bir şeyin zıddı ve aksi olan, ters: Bu iş onun büsbütün mâkûsudur. 3. Bir yere vurup geri dönen veya şekli görünen, akseden: Aynada mâkûs sureti; camdan mâkûs ışık. 4. mec. Ters, iyi gitmeyen, uğursuz: Bu iş pek mâkûs gitti.

Türkçe Sözlük

(i. Y.). 1.Aritmetik, cebir, geometri gibi müsbet ilimlerin ortak adı. 2.Eski Yunanca matesis kelimesi matematik kelimesinin köküdür ve ben bilirim anlamına gelmektedir. Daha sonradan sırasıyla bilim, bilgi ve öğrenme gibi anlamlara gelen μάθημα (máthema) sözcüğünden türemiştir. μαθηματικός (mathematikós) öğrenmekten hoşlanan anlamına gelir. Osmanlı Türkçesinde ise Riyaziye denilmiştir. Matematik sözcüğü Türkçeye Fransızca mathématique sözcüğünden gelmiştir. 3.Matematik insanlık tarihinin en eski bilimlerinden biridir. Çok eskiden matematik, sayıların ve şekillerin ilmi olarak tanımlanırdı. Matematik de diğer bilim dalları gibi geçen zaman içinde büyük bir gelişme gösterdi; artık onu birkaç cümleyle tanımlamak mümkün değil. Matematik bir yönüyle resim ve müzik gibi bir sanattır. Matematikçilerin büyük çoğunluğu onu bir sanat olarak icra ederler. Matematik, başka bir yönüyle bir dildir. Galileo Galilei tabiat matematik dilinde yazılmıştır der. Matematik başka bir yönüyle de satranç gibi entelektüel bir oyundur. Kimi matematikçiler de ona bir oyun gözüyle bakarlar.

Türkçe Sözlük

(MENFİ) (1. A. «nefy» den imef.). 1. Nefyolunmuş, memleketten sürülmüş, sürgün: Ebediyyen menfi kaldı. 2. (fizik) Elektiriğin iki kuvvetinden biri; negatif, zıddı: müsbet (pozitif). Kutb-ı menfi = Mıknatısın, menfi elektriği hâvi olan ucu. 3. mec. Müsbet olmeyan: menfi bir adam.

Türkçe Sözlük

(i. A. «nisyân» dan imef.) (mü. mensiyye). Unutulmuş, hatırdan çıkmış. Nesyen mensiyyen = Büsbütün unutulup hiç hâline gelmiş.

Türkçe - İngilizce Sözlük

Suitable to be taken as a model or pattern; as, a model house; a model husband.

Türkçe Sözlük

(i. A. cbeyn» den if.) (mü. mübâyine). 1. Başka türlü olan, diğerlerinden ayrı ve gayri olan, muhalif. 2. Diğerinin aksi ve zıddı olan: Bu sözünüz demin söylediğinize büsbütün mübâyindir.

Türkçe Sözlük

(i. A. «vücûb», İcâb’dan if.) (mü. mûcibe). 1. İcap eden, sebep olan: Şikâyeti mûcib bir hâl yoktur. Esbâb-ı mûcibe = Bir hâli gerektiren sebepler, bir mazbatada verilen hüküm ve kararın dayandığı sebepler. 2. (mantık) Müsbet. Kazıyye-i mûcibe = (i. A.) Sebep, vesile: Bu kadar külfete ne mûcib var? Bilâ-mûcib = Sebepsiz ve vesilesiz olarak.

Türkçe Sözlük

(I. A.). «Kömür hâlini almış» mânâsıyla eski kimya eserlerinde kullanılmış ise de Arapça’da mânâsı büsbütün başka olup o mânâda «mefhûm» kullanılır.

Türkçe Sözlük

(i. A. «hakk»dan imef.) (mü. muhakkaka). 1. Tahkik olunmuş, araştırılmış, doğruluğu ve gerçekliği anlaşılmış, doğru, gerçek, sahih, müsbet: O haber muhakkaktır. 2. Şüphesiz, tereddütsüz, mutlak: Yarın muhakkak gideceğiz.

Türkçe Sözlük

(I. A. «hamr» dan imef.). Mayalanıp ve ekşlyip kabarmış mânâsiyle «muhammer» ve «mütehammer» yerine kullanılmışsa da, Arapça mânâsı büsbütün başkadır.

Türkçe Sözlük

(i. A. «kat’» dan if.) (mü. münkotıa). I. Kesilmiş, kesik, arası kesilen, aralık veren, aralıklı, fâsılalı: Yağmur bir müddet münkatî oldu. 2. Arkası gelmeyen, son bulan: Cengiz sülâlesi Çin’de münkatî oldu. 3. Ayrılmış, kesilmiş, bağlantısı kalmamış: O, bizden büsbütün münkatî oldu. Herkesten kesilip yalnız bir kişiye intisâb eden: Filân zâta münkatî idi (şimdi bu mânâda kullanılmıyor). Geyr-I münkatî = FAsılasız, sürekli.

Türkçe Sözlük

(i. F.) (mürg = kuş, bâhten = oynatmak). Döğüştürmek veya ava alıştırmak için kuş besleyip terbiye eden (galatı: kuşbaz).

Türkçe Sözlük

(i. A.) (mü. müşârün-ileyhâ) (tes. müşârün-ileyhümâ) (c. müşârün-ileyhim). 1. Kendisine işaret olunan, işaretle gösterilen. 2. Yukarıda anılan, mezkûr (Osmanlı yazı dilinde büyük rütbe taşıyanlar hakkında kullanılır, mûmâ-ileyh, daha aşağı rütbede bulunanlar, merkum da büsbütün rütbesiz olanlar hakkında kullanılırdı): Paşa-yı müşârün-ileyh, hanım-ı müşârün-ileyhâ.

Türkçe Sözlük

(i. A. «sübOt» tan imef.) (mü. müsbete). 1. Delille gösterilmiş, doğru olduğu anlaşılmış, ispat olunmuş, sağlam, muhakkak: Olayın bu şekilde geçmiş olduğu tarihle müsbettir. 2. (gramer) Menfî olmayan: Gelmek müsbet fiil, gelmemek menfî fiildir. 3. (fizik) Elektriğin iki cinsinden biri ki, menfi denilen diğeriyle temasa gelince şerare çıkarır.

Türkçe Sözlük

(bk.) Müsbet.

Türkçe Sözlük

(i. Fr. felsefe). 1. Yaratıcı bir sebebin, ilâhî bir düzenleyicinin varlığını reddederek tabiatın kendiliğinden var olduğunu kabul eden doktrin. 2. (edebiyat) Müsbet ilmin metotlarını ve vardığı neticeleri sanata tatbik ederek, gerçekleri mükemmel bir objektiflikle anlatmayı hedef alan edebî görüş.

Teknolojik Terim

Net MD, OpenMG® ve MagicGate™ telif hakkı koruması teknolojilerini kullanarak USB kablosu üzerinden bir PC’den MiniDisc’e yüksek hızlı (LP2 modu 16 kat, LP4 modu 32 kat) ses verisi transferi sağlamaktadır.

Türkçe Sözlük

(y k.) (i. gramer). Müsbet.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Oturmak işi. (bk.) Oturmak. 2. Altından bir şeyin üzerine kakılmış büyük elmas veya diğer taş. 3. Sebze üzerine kondurulmuş kuşbaşı kebap.

Türkçe Sözlük

(i.) (y. k.). 1. Tutulacak yol üzerine ileri sürülen fikir, rey: Oy pusulası. 2. Bu görüşü belirten kâğıt. Beyaz oy = Müsbet rey. Kırmızı oy = Menfî, muhalif rey. Yeşil oy = Çekimser, müstenkif davranıldığını gösteren rey. Oy sandığı = Seçimlerde oy kâğıtlarının içine atıldığı mühürlü sandık.

Türkçe - İngilizce Sözlük

Hence: A husband or a wife. Either one of a couple who dance together. One who shares as a member of a partnership in the management, or in the gains and losses, of a business.

Türkçe - İngilizce Sözlük

Hence: A husband or a wife. Either one of a couple who dance together. One who shares as a member of a partnership in the management, or in the gains and losses, of a business.

Teknolojik Terim

Fotoğraf makinenizi USB ile PC’nize bağladığınızda görüntülerin otomatik olarak aktarılmasını sağlayan PC görüntü transferi yazılımı.

Teknolojik Terim

Uyumlu dijital fotoğraf makinesi ve yazıcı arasında usb üzerinden direkt baskı imkanı sağlayan standardın adı.

Teknolojik Terim

PictBridge™ teknolojisi kullanıcının USB kablosu aracılığıyla fotoğraf makinesi veya video kamerayı doğrudan uyumlu bir yazıcıya bağlamasına olanak sağlar. Kullanıcı, fotoğraf makinesinin LCD ve kontrollerini kullanarak fotoğraf seçebilir, düzenleyebilir ve yazdırabilir.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. yunusbalığı, zool. Phocaena phocaena; domuzbalığı, zool. Phocaena communis.

Türkçe Sözlük

(i. Fr. felsefe). Auguste Comte tarafından kurulan ve felsefe meselelerinin müsbet vakalara dayanılarak müsbet ilimler tarafından çözüleceğini ileri süren doktrin.

Türkçe - İngilizce Sözlük

companion. associate. partner. husband.

Türkçe Sözlük

(i. F.). 1. Tahtaları yontup düzeltmeye mahsus marangoz Aleti ki, tahta içine geçirilip yalnız ağzı biraz dışarıda kalmış keskin bir lamadan ibarettir. 2. Peynir, soğan vesair şeyleri ufak ufak doğramaya mahsus tenekeden, uçları çıkıntılı delikleri olan mutfak aleti. Rende enfiyesi = Büsbütün toz hâlinde olmayıp rendeden geçmiş gibi ufak parçacıklardan ibaret enfiye. Rende reçeli = Ağaç kavununun rendelenmişinden yapılan tatlı.

Türkçe - İngilizce Sözlük

In the Church a ring is worn as part of the insignia of bishops, abbots, et al ; by sisters to denote their consecration to God and the Church The wedding ring symbolizes the love and union of husband and wife. sequence of nonintersecting chains or string

Türkçe Sözlük

(i. A. «seblt, sübût» tan if.) (mü. slblte) (c. sevlblt). 1. Yerinde duran, hareket etmeyen, yeril: Değirmenin alt taşı sâblttir, ben fikrimde slbittim. 2. Gerçekleşmiş, ispatlanmış, müsbet, muhakkak, zan ve vehim üzerine kurulmayan: Bu gerçek, İlmen sâbit oldu. 3. Gökyüzünde hareket etmez gibi görünen yıldız: Nücüm-l slbite (slbit yıldızlar). Slbit-kadem = Sebatlı, dönek olmayan: Verdiği sözde slbit-kadem kaldı.

Teknolojik Terim

Bir CD çalar ve tümleşik bir sabit diskten (40 GB) oluşan ses sistemi. ATRAC teknolojisinde yapılan geliştirmeler (örn., ATRAC3) sayesinde sabit disk artık 500 CD’ye karşılık gelen 600 saate varan sürelerde müzik saklayabilmektedir. “M-Crew for HDD” yazılımı, müzik dosyalarının PC ya da USB arayüzüyle kolayca işlenmesine olanak tanımaktadır.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. fen, ilim, bilim, bilgi; ilmin herhangi bir dalı; hüner, maharet, marifet. science fiction bilimkurgu, düşbilimsel roman ve hikâyeler, bilimötesi romanlar.

Türkçe Sözlük

(i. F.). Başbaşa, baştanbaşa, büsbütün.

İsimler ve Anlamları

(Fars.) (Erkek İsmi) 1.Baştan başa, büsbütün. 2.Altın veya gümüş telle dokunmuş kıymetli bir çeşit kumaş.

Türkçe - İngilizce Sözlük

A servant or slave employed in husbandry, and in some countries attached to the soil and transferred with it, as formerly in Russia. a person who is bound to the land and owned by the feudal lord.

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Et dilimi. 2. (cerrahî) Büsbütün kopmaksızın bedenden ayrılmış et parçası.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s.), (z.) çok ince ve şeffaf (kumaş); halis, saf, sırf; dimdik; (z.) tamamıyle, büsbütün; dimdik olarak. sheer determination sırf irade. sheer drop diklemesine inen yamaç. sheer folly tam delilik. sheer nonsense bütün bütün saçma.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. beyaz mercanbalığı; gümüşbalığı; gümüş renkli birkaç çeşit balık; kitaplara zarar veren küçük ve parlak bir böcek.

Türkçe Sözlük

(I. A.). 1. Hâlis, sâft, sade: Bu, sırf süttür; sırf yalandır. 2. Büsbütün, tamamen. 3. Ancak: Sırf kendi ihtirasıdır.

Türkçe Sözlük

(i.) (aslı: Isıtma). Ateşle titreme yapan hastalık; nöbet, Ar. hummâ, Fars. teb: Sıtması olmak; sıtmaya tutulmak, yakalanmak. Sarı sıtma = Orta Amerika’daki bir çeşidi ki, derhal benizleri sarartıp karartarak büsbütün değiştirir.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Gerçekleşme, muhakkak ve müsbet olma, meydana çıkma, şüphe ve tereddüde yer bırakmayacak şekilde açık olma: Bu iş sübût buldu.

Türkçe Sözlük

(i. felsefe). Müsbet veya menfi, hiçbir kat’İ hükme ulaşmayan, şüphe içinde kalmayı gerekli bulan doktrin, septisizm.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Süzgeçten veya süzgeç yerini tutan bir şeyden geçirilip, tasfiye olunmak. 2. Hafif ve gizli bir surette kayarak gitmek veya uçmak. 3. Çok zayıflamak, arıklanmak: Bu hastalık yüzünden büsbütün süzüldü. 4. (gözler) Mahmur olmak, uykudan yarı kapanmak.

Türkçe Sözlük

(i.) (Aslı «yassı» demektir). 1. Ayağın altı: Çok yürümekten tabanlarım ağrıyor. 2. Kunduranın altını teşkil eden kösele: Bu ayakkabının tabanı sağlam. 3. mec. Dayanma, sebat, direnme, mukavemet: Sizde hiç taban yok mu? 4. Kılıç vesaire namlusu olan iyi demir: Hind, Horasan tabanı (Bu mânâ ile sıfat gibi de kullanılır: Taban kılıç). 5. Tarla veya dağın yassı ve düz sırt şeklinde olanı (Bu mânâ ile sıfat gibi de kullanılır: Taban tarla, yer). 6. Herşeyin altına ufkî durumda konan kereste vs., daire: Kiriş tabanı, taban ağacı. 7. Tarlanın toprağını bastırmak için yuvarlanan ağır silindir. 8. Bir nehrin derin olan orta yeri. Taban atmak = Uzunca bir yolu yaya yürümek. Taban inciri = Yassı kuru incir. Ok tabanı = Dam çatısının makas bağı. Taban çekmek = Durmayıp gitmek. Devetabanı = 1. Açık adım. 2. Bir cins bitki. Düztaban = mec. Uğursuz. Taban suyu = Kuvvetli, bol ve sağlam su. Taban tabana = Tamamiyle zıt, büsbütün uyuşmaz şey. Daltaban = Baldırıçıplak takımı. Tabana kuvvet = Hızla yürüyerek kaçmak. Tabanı kaldırmak = Kaçmak, firar etmek.

Türkçe - İngilizce Sözlük

divorce of a wife by her husband.

Türkçe Sözlük

(TAMAM) (i. A.). 1. Bitme, bitirme: Kitap tamam oldu; binayı tamam ettim. 2. Olgunluğa erişme, eksiğini yerine getirme: Şimdi tahsilini tamam etti. 3. Bitmiş: Bu ev tamam değildir. 4. Eksiksiz, mükemmel, tam, bütün. Bedr-i tâm = On beş günlük ay. 5. Hazır: Katar tamamdır. 6. Uygun, muvafık, ne eksik ne fazla: Bu ceket size tamam geldi. 7. Pekâlâ, münasip: Tamam öyle yaparız. Tamamiyle, bltamâmihi, bi-tamamihâ = Büsbütün, hepsi NA-tamâm = Bitmemiş, eksik

Türkçe Sözlük

(i. A. «nazar» dan masdar). 1. Benzetme. 2. (edebiyat) Bir şiirin benzerini ve taklidini yapma (Arapça’da büsbütün başka mânâlara gelir).

Türkçe - İngilizce Sözlük

agricultural. agrarian. cultivation. agriculture. farming. growing. husbandry. tillage. tilth.

Türkçe - İngilizce Sözlük

poultry rearing. poultry husbandry.

Türkçe Sözlük

(i. A. «denâet»ten) (c. tedenniyyât). Aşağı inme, tenezzül, aşağılama, zıddı: terakki: Buğday fiyatı tedenni etti (Arapça’daki mânâsı büsbütün başkadır).

Türkçe Sözlük

(i. A. «esr» den) (c. teessürât). 1. Bir şeyin tesiri altında bulunma, tesirini hissetme, duyma. 2. Hüzün ve keder duyma (Ar.’daki mânâsı büsbütün başkadır).

Türkçe Sözlük

(i. A. «gayr» dan) (c. tegayürât). 1. Değişme, başka türlü olma, başka hâle gelme, başkalaşma, Osm. tebeddül etme: Rengi tegayyür etti; o adam büyüyünce büsbütün tegayyür etmiş; bu binada birtakım tegayyürât görüyorum. 2. Renk değişme: Benzi tegayyür etti. 3. Bozulma, kokma, çürüme: Bu et tegayyür etti.

Türkçe Sözlük

(i. A. «şeref» ten) (c. teşrîfât). T. Şereflendirme, şeref verme. 2. Gitme, gelme, Ar. kudüm, vürûd, azîmet: Nereye teşrif ediyorsunuz? Teşrifiniz nereye (kelimeyi dilimize mahsus olan ve asıl mânâsından büsbütün ayrılmış bulunan bu mânâda kullanırken «nereyi teşrif ediyorsunuz?» demek yersizdir). 3. (c.) Teşrîfât: Devlet erkânı ve kordiplomatiğin resmî günlerde sıra ve sınıflara göre kabûl şekilleri, protokol.

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Bir şeyin uygunu, çok benzeri. 2. Ayniyle, tamamıyle, büsbütün benzer ve uygun olarak: Tıbkı bunun gibi yazabilir misiniz? Tıbkı emriniz üzre hareket ettim.

Türkçe Sözlük

(i.). Aklî ilimler, müsbet ilimler, fen.

Türkçe Sözlük

(i.). Naklî, edebî ilimler. Müsbet ilim sayılmayan bilgiler.

Teknolojik Terim

Daha hızlı veri transferi için yeni USB 2.0 standardını desteklemektedir.

Teknolojik Terim

Fotoğraf makinesine, PC’ye bağlı olduğu sürece otomatik olarak güç sağlayan USB bağlantısı özelliği.

Teknolojik Terim

Tüketicileri USB flash sürücülerinin farklı kullanımları ve sundukları faydalar hakkında eğitmek amacıyla kurulmuş bir gruptur

Teknolojik Terim

USB Fotoğraf Görüntüleyici özelliği ile, USB bağlantısı aracılığıyla D-SLR fotoğraf makinenizi, Cyber-shot® dijital fotoğraf makinenizi ya da USB çoklu kart okuyucunuzu bağlayarak, BRAVIA TV’nizi devasa bir dijital fotoğraf makinesi ekranına dönüştürebilirsiniz. Özelleştirilebilir ayarlar sayesinde büyük ekranda yakınlaştırılmış fotoğraflarınızın keyfini çıkarabilir, Cyber-shot® albümlerini düzenleyebilir ve özel slayt gösterileri yaratabilirsiniz. En sevdiğiniz fotoğrafı bekleme ekranı olarak bile seçebilirsiniz.

Teknolojik Terim

USB Media Player ile birçok USB aygıtını doğrudan BRAVIA TV’nize bağlayabilirsiniz. WALKMAN® mp3 çalar, Cyber-shot fotoğraf makinesi, VAIO dizüstü bilgisayar, Handycam® Video Kamera veya USB Memory Stick™ fark etmez; multimedya dosyalarınızın keyfini büyük ekranda çıkarmak için bağlamanız yeter. USB aygıtınızın içeriği doğrudan BRAVIA TV’ye aktarılır; böylece zahmet çekmeden müzik dinleyebilir (MP3), en sevdiğiniz fotoğrafların slayt gösterisini (JPEG) veya son çektiğiniz ev videolarını izleyebilirsiniz (MPEG1).

Teknolojik Terim

USB Music Player, en sevdiğiniz şarkıları veya şarkı listelerini BRAVIA TV’nizde dinlemenizi sağlar. VAIO, WALKMAN® mp3 çalar veya USB Memory Stick™ gibi birçok USB aygıtı TV’nize kolayca bağlanabilir ve MP3 müzik dosyalarınız doğrudan büyük ekrana aktarılır; bu sayede tek bir hareketle odanızı en sevdiğiniz müzikle doldurabilirsiniz.

Teknolojik Terim

iPhone, iPod® Classic, Nano ve Touch cihazlarınızı USB bağlantı noktasını kullanarak takın ve müzik arşivinizi dilediğiniz gibi kullanmanın keyfini Sony ses kalitesiyle çıkarın. iPod® ve iPhone cihazlarınızı müzik dinlerken şarj edin.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (mü. üsbûiyye). Haftalık, haftada bir ve her hafta olan.

Türkçe Sözlük

(VAKF) (i. A.). 1. Duruş, durma, hareketten kalma, Ar. tevakkuf. 2. Her söz veya bahsin veya bir Ayetin bittiği yerde, lüzumu kadar durup kesme, durak. Alâmet-i vakıf = Durak işareti. 3. Arapça’da durak yerinde kelimenin İrâbsız ve sonu sakin okunması. 4. Bir mal ve mülkü, satılmamak şartıyle, bir hayır işine tahsis etme, verme: O adam evini, emlâkini, malının bir kısmını vakfetti. 5. Tamamiyle ve büsbütün emrine verme, bağlama: Kendimi hizmetinize vakfettim.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i., f. bakış, nazar, bakma; görüş; göz ayrımı; görüş alanı; manzara, görünüm; maksat, emel, meram; f. görmek, bakmak; yoklamak, muayene etmek, tetkik etmek; mütalaa etmek, düşünmek. view finder foto. vizor. bird's eye view kuşbakışı. in full view ta

İngilizce - Türkçe Sözlük

z. bütün bütün, büsbütün, tamamen; sırf.

İsimler ve Anlamları

(Fars.) (Kadın İsmi) 1.Kır gülü. Bozkır çiçeği. 2.Kuşburnu.

Şifalı Bitki

(köpekgülü): Gülgiller familyasından; 2-3 metre boyunda bir ağaçcıktır. Yaprakları 5-7 parçalıdır. Çiçekleri pembe veya beyazdır. Olgun meyvelerine kuşburnu denir. İçeriğinde şekerler, organik asitler ve C vitamini vardır. Kullanıldığı yerler: Kuşburnu denilen meyvesi idrar söktürür. İshali keser. Basur memelerine faydalıdır.

Türkçe Sözlük

(i.). Tüyü parlak siyah (at): Yağız bir çift at. Kara yağız = Büsbütün siyah. Doru yağız = Pek koyu doru; siyah, koyu renkte.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Büsbütün tek ve tenha. 2. Büsbütün çıplak.

Türkçe Sözlük

(i.) (yalnız sıfattan evvel gelip mânâsını kuvvetlendirir). Yapyalnız, yapayalnız — Büsbütün yalnız, tek başına.

Türkçe Sözlük

(i.). Açık ve basık, basılıp ezilmiş gibi, yüksekliği olmayan: Yassı taş. Yamyassı = Büsbütün ezilmiş gibi. Yassı balık = Kalkan ve pisi gibi balıklar.

Türkçe Sözlük

(i.). Daha iyi, Ar. müreccah, Osm. şâyân-ı tercîh: Korkulu rüya görmektense uyanık durmak yeğdir (eskimiş ise de büsbütün unutulmamıştır).

Türkçe - İngilizce Sözlük

conduct. direction. government. husbanding. managing.

Türkçe Sözlük

(ZATEN) (i. A.). 1. Aslında, haddi zatında olarak, tabiî ve cibillî olarak: Zaten zayıftı, bu hastalık kendisini büsbütün düşürdü. 2. Kendiliğinden, mahsus olmayarak: O zaten çarşıya gidecekti, ben de bazı şeyler ısmarladım.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. ezkâr). 1. Anma, hatıra getirme. 2. Ağza alma, ismini söyleme, sözlü veya yazılı olarak ismini belirtme: Bir şairin ismini zikretmeksizin şiirini nakletmemeli; onu, tarihçiler arasında zikretmiş. 3. Beyan, ifade: Onu yukarıda zikrettik, bunun zikri geçmedi. 4. Teşbihle ve muhtelif şekilde Allah’ın isimlerini söyleme, Osm. vird çekme: Her namazdan sonra bir saat zikreder. 5. Övme, iyilikle anma. Ar. medh, senâ, Fars. sitâyiş: Sizin son muharebedeki yararlıklarınızı zikrediyorlardı. Zikr-i cemîl = 1. Övme, övüş, sitâyiş, övülerek ismi anılma: Geçen gün filân yerde zikr-i cemîliniz geçti. 2. Eskiden öğrencilere mükâfat dağıtım sırasında mükâfata hak kazanamayıp da büsbütün mahzun bırakılmaları da istenmeyenlere verilen basıIj bir kâğıt ki, mükâfata hak kazanmaya yaklaştıklarını gösterir.

Türkçe - İngilizce Sözlük

agriculture. husbandry. terraculture. tillage.