Yağ Satin Almak | Yağ Satin Almak ne demek? | Yağ Satin Almak anlamı nedir?

Yağ Satin Almak | Anlamı Nedir?


Aradığınız kelime: yag satin

Türkçe Sözlük

(i. F). 1. Güneş yılının onuncu günü. 2. Eski Iran inanışında o gün, yağmur yağarsa erkeklere, yağmazsa kadınlara ait sayılırmış. Abân-gâh kime aitse onlar suya girip yıkanır eğlenirlermiş.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Afrika’da ve Akdeniz bölgesinde yetişen bir ağacın yağlı ve tatlımsı meyvesi.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). köprünün karada olan ayağı, mesnet; (mim). kemer veya kubbenin ağırlığını destekleyen kısım.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(f). birbirine uygun hale getirmek; telif etmek, uzlaştırmak; bir başkasının işini görmek; sağlamak, temin etmek; yerleştirmek, yer tedarik etmek accommodate oneself uymak, intibak etmek accommodate oneself to circumstances ayağını yorganına g

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. Adât) (Arapça terkiplerde: Ade). 1. Alışılmış şey, ülfet, her vakit yapılan: Sabah erken kalkmak Adetidir; bildiğini kimseye göstermemek Adetidir. 2. Resm, deeb, usul, herkes tarafından riayet olunagelen hal: Bu memleketin Adeti budur; Adet-i belde, Adet-i hasene, Adet-i seyyie; Adetullah = Tanrı Adeti; tabiat nizamı. 3. Kadınların ayda bir kere gördükleri hayz, aybaşı: Adet üstünde idi. Harik-i Ade, harikulade = Adetullaha karşı olarak vaki olan hal, mucize ve keramet gibi tabiat üstü vuku bulan hal. Alelade = Adet olduğu yani her vakit vuku bulduğu gibi, Adetâ, bayağı. Fevkalâde = Her vakitkinin üstünde ve haricinde olarak, suret-i mahsusada, ayrıca: Fevkalâde hürmet ve riayet ettiler; fevkalâde bir ziyafet verdi.

Türkçe Sözlük

(A. doğrusu: Ade). 1. Adet olduğu üzere, her vakitki gibi, alelâde. 2. Bayağı surette, Adi bir suretle: Adetâ bir yemek. 3. Düpedüz: Bu, Adetâ hırsızlık

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(A.) [عادتا] basbayağı.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (mü. Adiye). 1. Adet olan, mutad, her vakitKI, fevkalade olmayan: Adî gün; umûr-i Adiye = Alışılmış işler. 2. Bayağı, aşağı: Adî bir adamdır, pek Adî bir yemek yapmıştı. Hukuk-ı Adiye = Ceza hukukundan olmayan, mehâkim-i Sdîye = Ceza mahkemelerinden gayri, hukuk mahkemeleri.

Türkçe Sözlük

(i.). Bayağılık, aşağılık: Onun Adîliği kıyafetinden bellidir.

Türkçe Sözlük

(i. «atmak» tan). 1. Yürümede bir ayağın kaldırılıp atılmasından ibaret hareket, hatve. 2. Bir adım miktarı mesafe ve ölçü. Adım atmak = Yürümek, gitmek; ayak talimi etmek. Adım atlamak = Sıçramak, adım adım -Ağır ağır, yavaş yavaş. Adım almak, adımını tek almak = Düşünce ve ihtiyatla hareket etmek. Adımını geri almak = Pişmanlık ve tereddütle hareket etmek.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s).,(i) etin yağına ait; yağlı; (i) etin yağlı tarafı.

Türkçe Sözlük

(A.). 1. Bayağı, basbayağı. 2. Her zamanki gibi.

Türkçe Sözlük

(AHIM) (f.). Ayağın topuk clhetindeki boynu.

Türkçe Sözlük

(i.). Ölçüde çok gelen ve yerinden zor kalkıp oynatılan: Ağır yük, ağır taş. mec. 1. Güç, zor, zahmetli: Ağır iş. 2. Pek ehemmiyetli ve mesuliyetli: Ağır mesele. 3. Pahalı, kıymetli: Ağır mal. 4. Yavaş, müteennî, hareketi çabuk olmayan: Ağır yürüyüş, ağır adam. 5. Vakur, haysiyetini fazla muhafaza eder, saygıya değer: Ağır adam. 6. Vahîm, tehlikeli: Ağır hastalık, ağır hava. 7. Tahammül olunmaz, kerih: Ağır koku. 8. Sıkıntılı, sıkıntı veren: Ağır adam. 9. Dokunaklı, güce giden: Ağır söz. 10. Şişman, yağlı, etli: Ağır vücut. 11. Kolay hareket etmez, zor kımıldanır: Ağır taş. 12. Az işitir, sağırca: Kulağı ağırdır. 13. Yavaş, tenbelce: Ağır yürümek. Tekrarla ağır ağır dahi denilir. Yavaş yavaş demektir. 14. Tahammül olunamayacak surette kötü: Çok ağır bir şey kokuyor. 15. Sıklet, ağırlık: _ Ağırınca = Sıkletince, veznince. 16. Vakar, temkin: Ağrını takınmak. 17. Güç, gücenme, infial: Ağırıma gitti. Ağırbaşlı = Pek ciddî, ehemmiyet ve vakar sahibi. Eline ağır = Elinden çabuk iş çıkmaz, işi yavaş Ağır gelmek — Zor görünmek: Bu iş bana pek ağır geldi.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Yeni doğuran hayvanın ilk sütü, süt başı. 2. Bal ve yağın kaymağı, özü.

Sağlık Bilgisi

Genellikle vücudun herhangi bir yerinde hissedilen ağrılar için aşağıdaki reçeteler uygulanır.

Tedavi için gerekli malzeme : Portakal kabuğu, zeytinyağı

Hazırlanışı : Küçük bir şişeye; 1 su bardağı zeytinyağı konulur. Üzerine dört adet portakalın kabuğu ilave edilir. Güneş gören bir yerde, 15 gün bekletilir. Bu karışımdan, ağrıyan yerlere sürülür.

Şifalı Bitki

(Himbeere, Framboise Common, Rasberry bush): Ağaç çileği ve sultan böğürtleni olarak tanınır. Haziran-Temmuz ayları arasında beyazımtırak renkli çiçekler açan, 30-150 cm boyunda, çok senelik, dikenli, çalı görünüşünde bir bitkidir. Dağlık mıntıkaların orman ve korularında tesadüf edilir. Gövdesi dallı, dikenli ve yatıktır. Yaprakları 3-5 parçalı, sivri uçlu, yaprak sapı kıvrık dikenlidir. Çiçekleri ekseriya dalların ucunda 5-10 çiçekli salkım halindedirler. Meyvesi etli ve birçok eriksi tipli meyvelerin biraraya gelmesi ile meydana gelmis, küre biçiminde, kırmızı renkli ve güzel kokuludur. Meyveleri temmuz ve agustos aylarında olgunlaşır. Çoğu çesitleri bahçelerde yetiştirilir. Umumiyetle sonbaharda 1-1,5 m aralık bırakılmak suretiyle dikilir. Ahududurar her 6-7 senede bir yenilenmelidir. Türkiye’de; Ege, Marmara, Karadeniz bölgelerinde yetiştişir Kullanıldığı yerler: Kullanılan kısmı, meyve, çiçek ve yapraklarıdır. Meyveler tamamen olgunlaştıkları zaman toplanır. Yapraklarında tanen, meyvelerinde ise organik asitler (malik asit, sitrik asit vs. ) şeker, pektin, uçucu ve sabit yağlar bulunmaktadır. Yaprakları bogaz hastalıklarında gargara için kullanılır. Çiçeklerinden romatizma ve nikris (gut) hastalıklarında faydalanılır. Taze olarak, şeker ve böbrek hastalıklarında perhiz yiyeceği olarak istifade edilir. Halk arasında ishal ve ateşli hastalıklara karşı tavsiye edilir.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. Akâb «k kalın okunur»). I. Ökçe. 2. Geri, arka: Onun akabinde ben de gittim; akabinde onlar da geldiler. 3. Bir zamanı takip eden zaman, bir vaktin ilerisi, sonra: Yağmur yağdı, akabinde hava açtı; kavga ettiler, akabinde barıştılar, (c.) Evlât ve ahfat, zürriyet. Onun Akâbı kalmadı; Akâbı devam edip hâlâ mevcuttur. Derakab = Çok geçmeden, pek az sonra, hemen: Ben eve gittim derakab adam gelip geri çağırdı.

Şifalı Bitki

(Gemeiner Kreuzdorn, Nerprun Alaterne, Common Buckthorn): Mayıs-Haziran aylarında, sarı-yeşil renkli, küçük çiçekler açan bodur bir ağaçtır. Orman ve koru kenarlarında bulunur. Dalları karşılıklı, uçları diken halindedir. Yaprakları karşılıklı ve saplıdır. Çiçekler küçük demetler halinde bir araya toplanmıştır. Küre şeklinde ve bezelye büyüklüğündeki meyvası evvela yeşil, olgunlukta morumsu-siyah renk alır. Türkiye’de yetiştiği yerler: Bolu ve Trabzon civarıdır. Kullanıldığı yerler: Bitkinin kullanılan kısmı taze meyvalarıdır. Meyvalerında yağ, renkli maddeler, şeker ve glikoz vardır. İyi bir müshildir. Şurubu yapılır. Müshil ilacı olarak kullanılır. Bunlardan başka meyvalarından yeşil bir boya da hazırlanır. Memleketimizde yetişmekte olan bir Akdiken çeşidi de “Cehri” adıyla anılır. Bu cins sadece memleketimizde yetişir.

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Kısır.2. Neticesiz. 3. Yağmur getirmeyen rüzgâr, bilhassa batıdan veya kuzey-batıdan esen rüzgâr.

Türkçe Sözlük

(f.) (Aslı ağsamak olup «ağmak» tan). Bir ayağın kısa veya sakat olmasından dolayı sekerek yürümek, topallamak. (mec.) Eksik kalmak, ilerlememek, iyi gitmemek.

Türkçe Sözlük

(Aslı: Attâr). (i. A. «ıtır» dan imüb.) 1. Güzel kokulu ruhlar, yağlar vesaire satan adam. Güzel kokular taciri. Fr. Parfumeur. 2. Ecza, ilâç vesaire satan adam. Fr. Droguiste. 3. Mahalle aralarında bazı baharatla iğne, iplik vesaire satan dükkâncı.

Türkçe Sözlük

(i.). Ayağı sekili at.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). simya, alşimi.alchemist (i). simyager, alşimist.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. iğfal eden, (Ar muğfil, Fars. firîbende). 2. Yalan söyleyen, yalancı. Ahmak aldatan (ıslatan) = İnce İnce yağıp çok ıslatan yağmur. Çoban aldatan = Alaca tavuk dahi denilen bir cins kuş.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Olağan, bayağı, sıradan, alışılagelmiş.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(A.) [علی العاده] sıradan, bayağı.

Genel Bilgi

Trafik denetlemelerinde yapılan alkol testinden ağza atılacak bir şekerle veya sakızla kurtulmak mümkün değildir. Alkol aldığımızda veya sarımsak, soğan benzeri keskin kokulu yiyecekleri yediğimizde nefesimiz kokar. İstediğimiz kadar ağzımızı yıkayalım, dişlerimizi fırçalayalım, şeker yiyelim veya sakız çiğneyelim, fark etmez bu kokuyu tam olarak giderenleyiz.

Bu kokuların nedenleri ağza veya boğaza bulaşan alkol, ağızda dişlerin arasında kalan yiyecekler değildir. Onlar ağzın yıkanması ile giderilebilir. Bu kokular mideden de gelmez, çünkü yiyecek gitmediği zamanlarda yemek borusunun ucu hep kapalıdır. Tüm bu alkol ve kokulu yiyeceklerin molekülleri midedeki hazım sırasında mide duvarından geçerek kana karışır. Böylece akciğerlere ulaşarak nefesle beraber çevreye yayılırlar.

Trafik denetlemelerinde yapılan alkol testlerinde, nefesteki dolayısıyla kandaki alkol miktarı ölçülür. Cihaza üflemeyle dışarı verilen havanın 2.000 santimetreküpü kanda bulunan alkol miktarını gösterir. Bu oran, alınan alkol miktarının kişinin ağırlığına bölünmesi ve erkeklerde 0.7, kadınlarda ise 0.6 katsayısının çarpılması ile hesaplanabilir.

Bu katsayılar arasındaki farkın nedeni, aynı vücut ölçüleri ve yağ oranlarına sahip bir kadın ve erkek üzerinde yapılan deneylerde, her ne kadar alkolün yüzde 20’si midede, yüzde 80’i ince bağırsaklarda kana karışsa da, kadınlarda alkolün midede daha az parçalanarak kana karışım oranının yüzde 30 daha fazla olması, kadınların daha çabuk sarhoş olmaları ve sarhoşluğun daha uzun sürmesinin gözlemlenmesidir.

Bir kadeh sek rakı veya iki bardak şarap kanda 40 gram alkol bulunması anlamına gelir. Böyle bir doz 75 kilo ağırlığındaki erkekte 40((75XO,7)=0.76 gr/litre sonucunu verir ki, trafikteki yasal limiti aşar.

Bu miktarda alkolü 60 kilo ağırlığındaki bir kadın aldığında suçlu olur, çünkü hesaba göre kanında 40( (60x0,6)= 1.1 gr/litre alkol çıkar.

İnsanlarda bir litre kandaki alkol oranı 0,5 gramı geçtikten sonra refleksler yavaşlar, sürücü bilincine hakim olamaz. Bu da ciddi kazalara yol açar.

Genel Bilgi

Trafik denetlemelerinde yapılan alkol testinden ağza atılacak bir şekerle veya sakızla kurtulmak mümkün değildir. Alkol aldığımızda veya sarımsak, soğan benzeri keskin kokulu yiyecekleri yediğimizde nefesimiz kokar. İstediğimiz kadar ağzımızı yıkayalım, dişlerimizi fırçalayalım, şeker yiyelim veya sakız çiğneyelim fark etmez, bu kokuyu tam olarak gideremeyiz.

Bu kokuların nedenleri ağza veya boğaza bulaşan alkol, ağızda dişlerin arasında kalan yiyecekler değildir. Onlar ağzın yıkanması ile gideribilir. Bu kokular mideden de gelmez, çünkü yiyecek gitmediği zamanlarda yemek borusunun ucu hep kapalıdır. Tüm bu alkol ve kokulu yiyeceklerin molekülleri midedeki hazım sırasında mide duvarından geçerek kana karışır. Böylece akciğerlere ulaşarak nefesle beraber çevreye yayılırlar.

Trafik denetlemelerinde yapılan alkol testlerinde, nefesteki dolayısıyla kandaki alkol miktarı ölçülür. Cihaza üflemeyle dışarı verilen havanın 2.000 santimetreküpü kanda bulunan alkol miktarını gösterir. Bu oran, alınan alkol miktarının kişinin ağırlığına bölünmesi ve erkeklerde 0.7, kadınlarda ise 0.6 katsayısının çarpılamsı ile hesaplanabilir.

Bu katsayılar arasındaki farkın nedeni, aynı vücut ölçüleri ve yağ oaranlarına sahip bir kadın ve erkek üzerinde yapılan deneylerde, her ne kadar alkolün yüzde 20’si midede, yüzde 80’i ince bağırsaklarda kana karışsa da, kadınlarda alkolün midede daha az parçalanarak kana karışım oranının yüzde 30 daha fazla olması, kadınların daha çabuk sarhoş olmaları ve sarhoşluğun daha uzun sürmesinin gözlemlenmesidir.

Bir kadeh sek rakı veya iki bardak şarap kanda 40 gram alkol bulunması anlamına gelir. Böyle bir doz 75 kilo ağırlığındaki erkekte 40(75*0,7)=0,76 gr/litre sonucunu verir ki, trafikteki yasal limiti aşar.

Bu miktarda alkolü 60 kilo ağırlığındaki bir kadın aldığında suçlu olur, çünkü hesaba göre kanında 40(60*0,6)=1,1 gr/litre alkol çıkar.

İnsanlarda bir litre kandaki alkol oranı 0,5 gramı geçtikten sonra refleksler yavaşlar, sürücü bilincine hakim olamaz. Bu da ciddi kazalara yol açar.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). badem; kargadelen. almond oil bademyağı. almond shaped badem şeklinde.almond tree badem ağacı; acı badem ağacı, (bot). Prunus amygdalus. Chios almond sakız bademi, dişbademi .

Türkçe Sözlük

(i.). Alşimi (simya) ile uğraşan kimse, simyager.

Ülke

Coğrafi Verileri

Konum: Güney Pasifik Okyanusu’nda adalar grubu.

Coğrafi konumu: 14 20 Güney enlemi, 170 00 Batı boylamı.

Haritadaki konumu: Okyanusya.

Yüzölçümü: toplam: 199 km².

Kara: 199 km².

Su: 0 km².

Sınırları: 0 km.

Sahil şeridi: 116 km.

İklimi: Tropikal deniz iklimi, güneydoğudan hafif rüzgarlar esmekte; Kasım - Nisan ayları yağışlı, Mayıs - Ekim ayları kuru geçer.

Arazi yapısı: Dik kayalıklı beş volkanik ada, sınırlı kıyı ovaları, iki mercan adası yer almaktadır.

Deniz seviyesinden yüksekliği: en alçak noktası: Pasifik Okyanusu 0 m.

en yüksek noktası: Lata dağı 964 m.

Doğal kaynakları: Sünger taşı.

Arazi kullanımı: tarıma uygun topraklar: %10.

Otlaklar: %10.

Ormanlık arazi: %70.

Diğer: %10 (2005 verileri).

Doğal afetler: Aralık - Mart ayları arasında ortaya tufanlar çıkmaktadır.

Nüfus Bilgileri

Nüfus: 57,794 (Temmuz 2006 verileri).

Yaş yapısı: 0-14 yaş: %34.7 (erkek 10,388; kadın 9,654).

15-64 yaş: %62.4 (erkek 18,698; kadın 9,654).

65 yaş ve üzeri: %2.9 (erkek 633; kadın 1,071) (2006 verileri).

Nüfus artış oranı: %-0.19 (2006 verileri).

Mülteci oranı: -21.11 mülteci/1,000 nüfus (2006 verileri).

Cinsiyet oranı: doğumlarda: 1.06 erkek/kadın.

15 yaş altı: 1.08 erkek/kadın.

15-64 yaş: 1.08 erkek/kadın.

65 yaş ve üzeri: 0.59 erkek/kadın.

Toplam nüfusta: 1.06 erkek/kadın (2006 verileri).

Bebek ölüm oranı: 9.07 ölüm/1,000 doğan bebek (2006 tahmini).

Ortalama hayat süresi: Toplam nüfus: 76.05 yıl.

Erkeklerde: 72.48 yıl.

Kadınlarda: 79.82 yıl (2006 verileri).

Ortalama çocuk sayısı: 3.16 çocuk/1 kadın (2006 tahmini).

Ulus: Amerikan Samolilisi.

Nüfusun etnik dağılımı: Samoliler (Polonezler) %89, Beyaz ırklar %2, Tongan %4, diğer %5.

Dinler: Hıristiyanlar %50, Roma Katolikleri %20, Protestanlar ve diğer %30.

Dil: Samoaca, İngilizce.

Okur yazar oranı: 15 yaş ve üzeri bilgiler.

Toplam nüfus: %97.

Erkeklerin: %98.

Kadınların: %97 (1980 verileri).

Yönetimi

Ülke adı: Resmi adı: American Samoa.

kısaltma: AS.

ingilizce: American Samoa.

Başkent: Pago Pago.

Bağımsızlık günü: yok (ABD yönetiminde).

Milli bayram: Bayrak günü, 17 Nisan (1900).

Anayasa: 1966’da imzalanmış, 1967 yürürlüğe girmiştir.

Üye olduğu uluslararası örgüt ve kuruluşlar: ESCAP (Asya ve Pasifikler Ekonomik ve Sosyal Komisyonu), Interpol (Uluslararası Polis Teşkilatı), IOC (Uluslararası Olimpiyat Komitesi), SPC (Güney Pasifik Komisyonu).

Ekonomik Göstergeler

Ekonomiye genel bakış: Toprakların %90’ı halka aittir. Ekonomik aktiviteler ABD’ye kuvvetli şekilde bağlıdır ve ABD Amerikan Samoa’sının diş ticaret hacminde büyük rol oynamaktadır. Ton balığı üretimi ve ihracatı Amerikan Samoa’sı ekonomisinin en başlıca unsurlarından biridir.

İş gücü: 17,630 (2005).

Sektörlere göre işgücü dağılımı: devlet %33, ton balığı avcılık ve üretimi %34, diğer %33.

İşsizlik oranı: %29.8 (2005).

Bütçe: gelirler: 121 milyon $; Giderler: 127 milyon $.

Endüstri: Tonbalığı üretimi, el sanatları.

Elektrik üretimi: 130 milyon k

Türkçe Sözlük

(i. F.). Bayağı.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(A.-F.) [عاميانه] bayağı, avamca.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (mü. Amiye). Avâma ait, yüksek tabakaya mahsus olmayıp avâm harcı olan, Adi, bayağı. Lugat-ı Amiye: Arap dilinin halk arasında kullanılan i’rabsız ve galat şivesi.

Türkçe Sözlük

(yahut anison) (i. Rumca). Râzyâne-i RÜmî denilen bir bitki ki habbeteri güzel kokulu olup, ekmeğe ve bazı içkilere konur. Mısır, Çin anasonu: Bunun çeşitleri. Anason yağı, ruhu: Habbesinden çıkarılan mayiler.

Şifalı Bitki

(Anis, Anis, Anise): Haziran-Agustos aylarında, beyaz renkli çiçekler açan, 50-60 cm yüksekliğinde, bir senelik bitki. Gövde dik, silindir biçiminde, içi boş, çok dallı, tüylü ve üstü çizgilidir. Alt yaprakları uzun saplı, oval veya kalb biçimindedir. Çiçekler bileşik şemsiyelerde toplanmışlardır. Meyveleri armut şeklinde küçük, üzeri tüylü, yeşilimsi sarı renklidir. Başta Ege bölgesi olmak üzere bütün Anadolu’da bahçelerde yetiştirilir. Kültür anasonunun vatanının Anadolu olduğu tahmin edilmektedir. Meyvalarında nişasta, müsilaj, sabit ve uçucu yağ bulunmaktadır. Uçucu yağ miktarları bitkinin cinsine ve yetistiği yerin şartlarına bağlıdır. Uçucu yağın % 80-90’i anetoldür. Anetol, zehir etkili fakat bu etkisi şok olmayan bir maddedir. Meyvelerinden su buharı distilasyonu ile elde edilen anason yağı, hemen hemen renksiz ve karakteristik kokuludur. Anason tıpta midevi, bağırsak gazlarının teşekkülünü önleyici, hazmı kolaylaştırıcı ve göğüs yumuşatıcı olarak kullanılır. Ayrıca nefes darlığı, öksürük ve kalb çarpıntısı rahatsızlıklarında da etkilidir. Anason yüksek dozda alındığında baş ağrısı, uyuşukluk, görme zorluğu yapar. Daimi kullananlarda anisizm hastalığına sebeb olur. Bilhassa çocuklara uyku vermede, midede teşekkül eden gazları gidermede çok faydalıdır. Bebekler için bir çay kaşığı tohum bir bardak suya olmak üzere çay olarak hazırlanır. Yemeklerden önce veya süte katılarak bir kaç çay kaşığı verilir. Büyükler % 1-2’lik çayını günde 2-3 bardak alabilir. Türkiye’de Bütün Anadolu’da yetişir. Kullanıldığı yerler: Kullanılan kısmı, meyvaları ve yapraklarıdır. Meyveleri tamamen olgunlaştıktan sonra toplanır ve gölgede kurutulur. Hazmı kolaylaştırır. İştahsızlığıi giderir. Mide ve barsak gazlarını söktürür. İdrar artırır. Migren ağrılarını keser. Astım, nefes darlığı ve bronşitte görülen şikayetleri giderir.

Türkçe Sözlük

(i. A. anber, F. bârîden: Yağdırmak). Anber yağdıran, güzel koku yayan: Zülf-i anber-bâr = Güzel kokulu saç.

Yabancı Kelime

Fr. anchois

hamsi ezmesi

Genellikle hamsi, bazen de çaça, sardalya veya tirsi balıklarından yapılan tuzlu ve yağlı ezme.

Ülke

Coğrafi Verileri

Konum: Güney Afrika’da, Güneyde Atlas Okyanusu ile, Namibya ve Kongo Demokratik Cumhuriyeti arasında yer almaktadır.

Coğrafi konumu: 12 30 Güney enlemi, 18 30 Doğu boylamı.

Haritadaki konumu: Afrika.

Yüzölçümü: toplam: 1,246,700 km².

Kara: 1,246,700 km².

Su: 0 km².

Sınırları: toplam: 5,198 km.

Sınır komşuları: Kongo Demokratik Cumhuriyeti 2,511 km, Kongo Cumhuriyeti 201 km, Namibya 1,376 km, Zambiya 1,110 km.

Sahil şeridi: 1,600 km.

İklimi: Güney ve Luanda sahil şeridi boyunca kuru bir iklim hakimdir; kuzeyde Mayıs - Ekim ayları arasında serin ve kuru, Kasım - Nisan ayları arasında sıcak ve yağmurlu bir mevsim sürmektedir.

Arazi yapısı: Kıyıdan başlayan dar ovalar iç kısımlara gidildikçe yerlerini geniş yaylalara bırakmaktadırlar.

Deniz seviyesinden yüksekliği: en alçak noktası: Atlas Okyanusu 0 m; en yüksek noktası: Morro de Moco 2,620 m.

Doğal kaynakları: petrol, elmas, demir yatakları, fosfat, bakır, altın, boksit, uranyum.

Arazi kullanımı: tarıma uygun topraklar: %2.

Otlaklar: %23.

Ormanlık arazi: %43.

Diğer: %32 (2003 verileri).

Sulanan arazi: 800 km² (2003 verileri).

Doğal afetler: Şiddetli yağışlar periyodik su baskınlarına neden olmaktadır.

Nüfus Bilgileri

NüfuSu: 12,127,071 (2006 Temmuz ayı tahmini).

Yaş yapısı: 0-14 yaş: %43.7 (erkek 2,678,185; kadın 2,625,933).

15-64 yaş: %53.5 (erkek 3,291,954; kadın 3,195,688).

65 yaş ve üzeri: %2.8 (erkek 148,944; kadın 186,367) (2006 verileri).

Nüfus artış oranı: %2.45 (2006 verileri).

Mülteci sayısı: 3.55 mülteci/1,000 nüfus (2006 tahmini).

Cinsiyet oranı: doğumlarda: 1.05 erkek/kadın.

15 yaş altı: 1.02 erkek/kadın.

15-64 yaş: 1.03 erkek/kadın.

65 yaş ve üzeri: 0.8 erkek/kadın.

Toplam nüfus: 1.02 erkek/kadın (2006 verileri).

Bebek ölüm oranı: 185.36 ölüm/1,000 doğan bebek (2006 tahmini).

Ortalama hayat süresi: Toplam nüfus: 38.62 yıl.

Erkeklerde: 37.47 yıl.

Kadınlarda: 39.83 yıl (2006 verileri).

Ortalama çocuk sayısı: 6.35 çocuk/1 kadın (2006 tahmini).

Ulus: Angolalı.

Nüfusun etnik dağılımı: Ovimbundular %37, Kimbundular %25, Bakongolar %13, Melezler (Avrupalılar ve Afrika yerlilerinin karışımı) %2, Avrupalılar %1, diğer %22.

Din: Yerel inançlar %47, Roma Katolikleri %38, Protestanlar %15 (1998 verileri).

Dil: Portekizce (resmi), Bantuca ve diğer Afrika dilleri.

Okur yazar oranı: 15 yaş ve üzeri için veriler.

Toplam nüfus: %66.8.

erkekler: %82.1.

kadınlar: %53.8 (2001 verileri).

Yönetimi

Ülke adı: Resmi tam adı: Angola Cumhuriyeti.

kısa şekli : Angola.

Yerel tam adı: Republica de Angola.

yerel kısa şekli: Angola.

Eski adı: Angola Halk Cumhuriyeti.

Yönetim Biçimi: Başkanlık Tipi Cumhuriyet.

Başkent: Luanda.

İdari bölümler: 18 il; Bengo, Benguela, Bie, Cabinda, Cuando Cubango, Cuanza Norte, Cuanza Sul, Cunene, Huambo, Huila, Luanda, Lunda Norte, Lunda Sul, Malanje, Moksico, Namibe, Uige, Zaire.

Bağımsızlık: 11 Kasım 1975.

Milli bayram: Kurtuluş günü, 11 Kasım (1975).

Üye olduğu uluslararası örgüt ve

İngilizce - Türkçe Sözlük

f yağlamak, meshetmek; sıvamak. anointing, anointment (i). yağlama , yağlanma.

Şifalı Bitki

(Şam fıstığı): Antepfıstığıgiller familyasındandır; Gaziantep havalisinde yetiştirilen, 5-10 metre yüksekliğinde bir ağaç ve bunun meyvesidir. İçeriğinde sabit yağ, sakkaroz ve proteinli maddeler vardır. Kullanıldığı yerler: Vücudun gelişmesini sağlar. Bedeni ve zihni gücü arttırır. Cinsel istekleri kamçılar. Böbrek ve safra kesesi ağrılarını hafifletir. Göğsü yumuşatır, öksürük söktürür.

Sağlık Bilgisi

Anus (şerç-makat); yani sindirim kanalının doğrubağırsak denilen son kısmındaki çıkış deliği veya çevresinde (oturak yerinde) görülen kaşıntıların nedeni çeşitlidir. Bunlar arasında; kılkurtları, sümüksü akıntı, basur, çatlak, ishal veya kabızlık, egzama (mayasıl), sinir bozukluğu veya yeteri kadar temizliğe dikkat edilmemesi sayılabilir.

Tedavi için gerekli malzeme : Bal, zeytinyağı

Hazırlanışı : 2 çorba kaşığı süzme bal ile 2 tatlı kaşığı zeytinyağı karıştırılır. Bir pamukla kaşınan yere sürülür. 4 saat sonra, ılık sabunlu su ile yıkanır. Şikayetler geçinceye kadar aynı işleme devam edilir.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). su kayağı, deniz surat motorlarının arkasına takılıp üstüne binilen tahta.

Türkçe Sözlük

(i. Fr.). Kayağantaş.

Genel Bilgi

Bir arı kolonisinde on binlerce işçi arı, binlerce erkek arı ve sadece bir tane ana (kraliçe) arı vardır. Ana arı kovanın her şeyidir, yokluğunda iş düzeni ve üretim durur. Ana arı kovanda tek olduğu gibi, ölümü halinde yerine geçebilecek ikinci bir arıya da izin vermez. Kovanda ana arı adayı olmak demek ölüm demektir.

Ana arının yok olmasına bir şekilde ölmesi neden olabileceği gibi arıcı tarafından da bilinçli olarak kovandan alınabilir. Ana arı yok olunca koloninin kendisine süratle yeni bir ana arı edinmesi gerekecektir. Bu yeni ana arı eskisinin yumurtladığı son yumurtalardan çıkacaktır.

Bu yumurtaların arı sütü ile beslenmesi, yeni ana arının arı sütü içinde doğuş ve gelişme evrelerini geçirmesi gerekmektedir. Burada görev yine işçi arılara düşer. İşçi arılar üst çene bezlerinden beyaz renkte, pelte kıvamında, hafif keskin koku ve tatta bir sıvı salgılarlar. İşte arı sütü budur. Bu salgı ile beslenen yumurtalar 16 gün sonra arı olarak gözü terk ederler.

Arı yetiştiricileri bu safhada larvaları yok ederek, arı sütünü kaşıklarla gözlerden toplarlar. Her bir gözden yaklaşık 0,1 gram arı sütü alınabilir. Yüzde 65’İ su, yüzde 35’i ise protein, yağ, şeker ve vitamin ihtiva eden kuru maddeden oluşmuştur.

Arı sütü, özellikle sinir sistemi hastalıklarında, yorgunluk sorunlarında, kısırlık ve damar sertliği tedavilerinde, insana güç ve zindelik kazandırmada kullanılan, doğrudan doğadan gelen önemli bir tabii gıdadır. Piyasaya saf veya bala karıştırılmış halde, draje veya tablet halinde sunulmaktadır.

Türkçe Sözlük

(f.). («arığmak» ve «argımak» dahi denir). 1. Eti, yağı süzülüp zayıf ve lagar olmak. 2. Yorulup zebun düşmek, düşkün olmak.

Ülke

(Argentina) Coğrafi Verileri

Konum: Güney Amerika’nın güneyinde, güneyde Atlas Okyanusu kıyısında yer alır. Atlas Okyanusuna kıyısı 4.000 km`yi aşar. Güneyinde ve batısında Şili, kuzeyinde Bolivya ve Paraguay, kuzeydoğusunda Brezilya ve Uruguay yer alır.

Coğrafi konumu: 34 00 Güney enlemi, 64 00 Batı boylamı.

Haritadaki konumu: Güney Amerika.

Yüzölçümü: toplam: 2,766,890 km².

Kara: 2,736,690 km².

Su: 30,200 km².

Sınırları: toplam: 9,665 km.

Sınır komşuları: Bolivya 832 km, Brezilya 1,224 km, Şili 5,150 km, Paraguay 1,880 km, Uruguay 579 km.

Sahil şeridi: 4,989 km.

İklimi: Arjantin, tamamen güney yarıkürenin ılıman iklim kuşağında yer alır. Kuzeyinde yağmurlu subtropikal iklim hakimdir, güney bölgesinde ise sub-kutupsal bir iklim hakimdir. Yazları hava sıcak ve rutubetli kışları ise serindir.

Arazi yapısı: Kuzeydoğudaki astropik düzlükler, Pampalar, Patagonya ve dünyanın en sarp yükseltilerinin bulunduğu Andlar Bölgesi olmak üzere Arjantin dört ana bölgeye ayrılır. Arjantin topraklarının büyük bölümü kıraç yada yarı-kıraçtır.

Deniz seviyesinden yüksekliği: en alçak noktası: Laguna Del Carbon -105 m; en yüksek noktası: Cerro Aconcagua 6,960 m.

Doğal kaynakları: Pampalarda verimli topraklar, kurşun, çinko, kalay, bakır, demir yatakları, manganez, petrol, uranyum.

Arazi kullanımı: tarıma uygun topraklar: %10.

Otlaklar: %52.

Ormanlık arazi: %19.

Diğer: %19 (2005 verileri).

Sulanan arazi: 15,500 km² (2003 verileri).

Doğal afetler: Andlar Bölgesinde yer alan San Miguel de Tucuman ve Mendoza arazileri deprem riski taşırlar; Pampalar başlayan şiddetli kasırgalar kuzeydoğuya doğru ilerleyebilirler; yoğun su baskınları yaşanabilir.

Coğrafi Not: Güney Amerika’nın ikinci en büyük ülkesi. (Brezilya’dan sonra).

Nüfus Bilgileri

Nüfus: 39,921,833 (Temmuz 2006 verileri).

Yaş yapısı: 0-14 yaş: %25.2 (erkek 5,153,164; kadın 4,921,625).

15-64 yaş: %64.1 (erkek 12,804,376; kadın 12,798,731).

65 yaş ve üzeri: %10.6 (erkek 1,740,118; kadın 2,503,819) (2006 verileri).

Nüfus artış oranı: %0.96 (2006 verileri).

Mülteci oranı: 0.4 mülteci/1,000 nüfus (2006 tahmini).

Cinsiyet oranı: doğumlarda: 1.05 erkek/kadın.

15 yaş altı: 1.05 erkek/kadın.

15-64 yaşlarında: 1 erkek/kadın.

65 yaş ve üzeri: 0.7 erkek/kadın.

Toplam nüfusta: 0.97 erkek/kadın (2006 verileri).

Bebek ölüm oranı: 14.73 ölüm/1,000 doğan bebek (2006 tahmini).

Ortalama hayat süresi: Toplam nüfus: 76.12 yıl.

Erkeklerde: 72.38 yıl.

Kadınlarda: 80.05 yıl (2006 verileri).

Ortalama çocuk sayısı: 2.16 çocuk/1 kadın (2006 tahmini).

HIV/AIDS - hastalıklarına yakalanan yetişkin sayısı: %0.7 (2001 verileri).

HIV/AIDS - hastalığı olan insan sayısı: 130,000 (2001 verileri).

HIV/AIDS - hastalıklarından ölenlerin sayısı: 1,500 (2003 verileri).

Ulus: Arjantinli.

Nüfusun etnik dağılımı: beyazlar (çoğunlukla İspanyol ve İtalyanlar) %97, melezler, Amerika Kızılderilileri ve diğer beyaz olmayan gruplar %3.

Din: Roma Katolikleri %92 , Protestanlar %2, Museviler %2, diğer %4.

D

Türkçe Sözlük

(i.) (Rumca ve Arnavutça’dan). Arnavûd suretinde yazılması lüzumsuzdur. Balkan yarımadasının batı cihetinde oturan bir kavim. Arnavut elması = Kalkandelen cihetinde çıkan Alâ cinsi. Arnavut biberi = Kırmızı biber. Arnavut peyniri =: Arnavutluğun Koniça cihetinde çıkan ufak, kelle şeklinde yağlı bir cins peynir. Arnavut darısı = Darının bir cinsi. Arnavut rıhtımı = Denizin dibini biraz tarayıp büyük taşları birbiri üzerine oturtmak suretiyle yapılan hafif rıhtım. Arnavut kaldırımı = Aynı şekilde yapılmış kaldırım.

Ülke

(Albania) Coğrafi Verileri

Konum: Güneydoğu Avrupa’da, Adriyatik Denizi kıyısında yer almakta olup, kuzey ve kuzey doğuda Karadağ, Kosova, doğuda Makedonya, güney ve güney batıda Yunanistan ile komşudur.

Coğrafi konumu: 41 00 Kuzey enlemi, 20 00 Doğu boylamı.

Haritadaki konumu: Avrupa.

Yüzölçümü: toplam: 28,748 km².

Kara: 27,398 km².

Su: 1,350 km².

Sınırları: toplam: 720 km.

Sınır komşuları: Yunanistan 282 km, Makedonya 151 km, Karadağ 172 km, Serbistan 115 km.

Akarsuları: Kuzeydeki İşkodra Gölü (368 km²) Balkanlardaki en büyük gölüdür. Ohri Gölü 362 km² güney-doğudadır ve Balkanların en derin gölüdür. Prespa Gölü ise Makedonya, Yunanistan ve Arnavutluk arasındadır. Bunların dışında kuzey ve kuzeydoğusunda küçük alp gölleri mevcuttur. Drin, Mati, İşmi, Erzeni, Şkurbini, Semani, Niosa başlıca ırmaklardır. 152 ırmak ve çay, 5 baraj, 200 kaynak (içme suyu ve mineral) vardır.

Sahil şeridi: 362 km.

İklimi: Ilıman iklim; kışlar soğuk, bulutlu, yağışlı; yazlar sıcak, açık, kuru geçer; iç kısımlarında daha soğuk ve daha rutubetli bir iklim hakimdir.

Arazi yapısı: Arnavutluk dağlık bir ülkedir. Ülkenin batısında denizden yüksekliği 300 metre olan platolar olmakla birlikte üçte ikisi dağlık ve tepeliktir.

Deniz seviyesinden yüksekliği: en alçak noktası: Adriyatik Denizi 0 m; en yüksek noktası: Maja e Korabit (Korabi dağı) 2,764 m.

Doğal kaynakları: petrol, doğal gaz, kömür, krom, bakır, kereste, nikel.

Arazi kullanımı: tarıma uygun topraklar: %20.

düzenli ekilen topraklar: %5.

Otlaklar: %15.

Ormanlık arazi: %38.

Diğer: %21 (2005 verileri).

Sulanan arazi: 3,530 km² (1993 verileri).

Doğal afetler: yıkıcı depremler; güneybatı kıyısında su baskınları; kuraklık.

Nüfus Bilgileri

NüfuSu: 3,581,655 (2006 Temmuz ayı tahmini) Nüfusun %50 si kırsal alanda ikame eder.

Yaş yapısı: 0-14 yaş: %24.8 (erkek 464,954; kadın 423,003).

15-64 yaş: %66.3 (erkek 1,214,942; kadın 1,158,562).

65 yaş ve üzeri: %8.9 (erkek 148,028; kadın 172,166) (2006 verileri).

Nüfus artış oranı: %0.52 (2006 verileri).

Nüfus yoğunluğu: Nüfus yoğunluğu km²’ye 113,3 dir.

Mülteci sayısı: -4.67 mülteci/1,000 nüfus (2006 tahmini).

Cinsiyet oranı: doğumlarda: 1.1 erkek/kadın.

15 yaş altı: 1.1 erkek/kadın.

15-64 yaş: 1.05 erkek/kadın.

65 yaş ve üzeri: 0.86 erkek/kadın.

Toplam nüfus: 1.04 erkek/kadın (2006 tahmini).

Bebek ölüm oranı: 20.75 ölüm/1,000 doğan bebek (2006 tahmini).

Ortalama hayat süresi: Toplam nüfus: 77.43 yıl.

Erkeklerde: 74.78 yıl.

Kadınlarda: 80.34 yıl (2006 tahmini).

Ortalama çocuk sayısı: 2.03 çocuk/1 kadın (2006 tahmini).

HIV/AIDS - hastalıklarına yakalanan yetişkin sayısı: %0.01den az (1999 verileri).

Ulus: Arnavut.

Nüfusun etnik dağılımı: %95 Arnavut, %3 Yunan, diğerleri %2 2 (Roman, Sırp, Bulgar).

Dinler: %70 Müslüman, %20 Arnavut Ortodoksu, %10 Katolik.

Dil: Resmi dil Arnavutçadır, ayrıca Yunanca konuşulmaktadır.

Okur yazar oranı: 9 yaş ve üzeri bilgiler.

Toplam nüfusta: %86.5 (2003 tahmini).

Eğitim alanında Avrupa sta

Yabancı Kelime

İt. aroma

hoş koku

Bitki özlerinden veya yağlarından elde edilen koku.

Türkçe Sözlük

(i.). Arka tarafta, geride bulunan: Art kapı, sokak, hayvanın ardayağı, askerlik. Art kolu = Dümdâr, artçı.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i)., (bot). yılanyastığı, danaayağı.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Yukarı mukabili, Osmanlıca, sâfil, tahtânî, zîrîn: Evin aşağı katı. 2. Eksik, noksan, dûn: Bunun kıymeti aşağıdır. 3. Alçak, dûn, bayağı, değersiz: Aşağı adam, aşağı mal, aşağı taraf, alt, mâdûn: Bu tarlanın aşağısı sulaktır. Alt, taht, zîr: Bir aşağı bir yukarı koşmak, aşağı inmek, aşağıda, aşağıdan aşağıya. Aşağı atmak = Yabana atmak. İtibar etmemek. Aşağı almak: = Düşürmek, yıkmak. Aşağı vurmak = Çıkartmak ve eksiltmek, düşürmek. Başaşağı = Tersine dönmüş. Aşağı düşmek = Sukut etmek, çıkartmak. Aşağı, yukarı = Takriben, az çok.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. inmek, düşmek, tenezzül etmek. 2. Kıymet ve itibardan düşmek, bayağılaşmak: Bu gazete pek aşağıladı. Kadir ve itibardan düşürmek.

Genel Bilgi

Düşünün ki, asansörünüz bozuldu ve 60-70 km/saat, yani saniyede 18 metre hızla düşüyor. Siz de son saniyede yukarı zıplıyorsunuz. Yukarı zıplamanız olsa olsa saniyede 4-5 metre hızla olabilir. Yani siz yine de yaklaşık saniyede 13-14 metre hızla yere düşmeye devam ediyorsunuz.

İster saniyede 18 metre, isterse 13 metre hızla yere düşün, sonuç fark etmez. Sizi yerden kazımak zorunda kalabilirler. Lütfen panik yapmayın, asansörü tutan tek bir kablo değildir, en azından 5 veya 6 kablo vardır. Bu kabloların her biri tek başına asansörün ağırlığım taşıyabilir.

Diyelim ki, bu kabloların hiçbiri görevini yapmadı, asansörü durduracak bir başka fren donanımı daha vardır. Hatta bazı asansör boşluklarında ilaveten yaylı veya yağlı, hayati tehlikeyi Önleyecek özel sistemler de bulunur.

Bu sistemlerin hiçbiri çalışmazsa yine de iyimser olmaya çalışın, hiç olmazsa hayatınızda bir kere, hiçbir katta durmadan doğrudan zemine inmiş oluyorsunuz!

Genel Bilgi

Düşünün ki, asansörünüz bozuldu ve 60-70 km/saat, yani saniyede 18 metre hızla düşüyor. Siz de son saniyede yukarı zıplıyorsunuz. Yukarı zıplamanız olsa olsa saniyede 4-5 metre hızla olabilir. Yani siz yine de yaklaşık saniyede 13-14 metre hızla yere düşmeye devam ediyorsunuz.

İşter saniyede 18 metre, isterse 13 metre hızla yere düşün, sonuç fark etmez. Sizi yerden kazımak zorunda kalabilirler. Lütfen panik yapmayın, asansörü tutan tek bir kablo değildir, en azından 5 veya 6 kablo vardır. Bu kabloların her biri tek başına asansörün ağırlığını taşıyabilir.

Diyelim ki, bu kabloların hiçbiri görevini yapmadı, asansörü durduracak bir başka fren donanımı daha vardır. Hatta bazı asansör boşluklarında ilaveten yaylı veya yağlı, hayati tehlikeyi önleyecek özel sistemler de bulunur.

Bu sistemlerin hiçbiri çalışmazsa yine de iyimser olmaya çalışın, hiç olmazsa hayatınızda bir kere, hiçbir katta durmadan doğrudan zemine inmiş oluyorsunuz.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Asıl nişasta, yağ ve şekerle yapılan ve asîde helvası denilen bir nevi tatlı ismi olup, bizce Araplar’ın bazine dedikleri ve pirinç unu ile bamya ve etten yapılan yemeğe denirdi.

Türkçe Sözlük

(I. A.) (c. usul). 1. Kök, bih: Ağacın kökü ve dalları. 2. Dip, kütük, ben. 3. Temel, esas, kaide: Aslı çürük. 4. Mebde, başlangıç, iptidâİ, masdar, baş, bir şeyin çıktığı ve başladığı yer, kaynak, menbâ: Bunun aslı nerededir? Hastalığın aslı anlaşılamadı. 5. Suret veya tercüme olmayıp ilk hâlinde bulunan: Sureti aslına mutabıktır. Tercümesini buldumsa da, aslını arıyorum. 6. Hakikat, sıhhat, gerçek ve vakî olma: Bu havadisin aslı yoktur. İddia ettiği zarar ve ziyanın aslı var mıdır? 7. Soy, neseb. Aslı bellisiz = Asıl ve nesli meçhul. Bed-asl — Kötü asıllı soysuz. 8. Bir şeyin esaslı ve başlı kısmı, fer’in mukabili: Dirayet aslı, tecrübe ise fer’dir. Bir fennin usul ve fürûu. 9. Bir şeyin zâtî ve kadîmî (eski) ciheti: Bunun aslı böyle değildi. 10. Aslî, kadîmî, en önce ve en evvel ve en eski: Asıl vatanı orasıdır. Asıl evim yıkıldı. 11. Başlı, esaslı, en mühim: Onun asıl işi dalkavukluktur. 12. Hakikî, sahih, zâtî, doğru: Benim asıl vazifem budur. Asıl ortağı odur. 13. Hâlis, sâfî: Asıl tereyağı ararsanız onda bulursunuz. 14. Esasen, zaten: Kendisi asıl Konyalı’dır. 15. Başlıca, en ziyade, alelhusus, mahzâ: Ben asıl ona bakıyorum. Asıl sizi düşünüyorum. 16. Gerçekten, sahihan, hakikaten: Burada asıl iş gören budur. Asıl anlamak isterseniz. Bed-asl = Soysuz. Bî-asl = Esassız, yalan. An-asl = Aslından, esasen. babadan oğula: An asi Mısırlı bir tacir. Fil-asl = Başlangıçta, aslında Fil-asl iş oradan başladı. Aslından, aslında = Ibtidâ, başlangıçta, asıl hâlinde: O, aslında tacir değildi. Aslında ziraatla meşgul idi. Asıl ve fasıl = Asıl ve esas, sıhhat, hakikat: Bunun aslı ve faslı. Aslı ve esası yoktur, büsbütün esassızdır. Asıl ve nesil = Neseb, soy: Aslı ve nesli maruf. Ne asıl, kelimeleri birleşerek «nasıl» olmuştur, (bk.) Usûl.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s)., (z). uykuda olan, uyuşmuş; (z). uyurken, uykuya. fall asleep uykuya dalmak. fast asleep derin uykuda. My foot is asleep. Ayağım uyuşmuş.

Şifalı Bitki

(hindkestanesi): Atkestanegiller familyasından; süs olarak yetiştirilen iri bir gölge ağacıdır. Nisan-Temmuz aylarında çiçek açar. Meyveleri kestaneye benzer. İçinde nişasta, saponin ve yağ vardır. Kullanıldığı yerler: Kabuklarından yapılan ilaçlar ateşi düşürür. Vücuda kuvvet verir. Tohumları ise romatizma ve mafsal ağrılarını giderir. Varis flebit ve basur memelerinin tedavisinde ve deri çatlaklarını gidermekte kullanılır.

Genel Bilgi

Diğer birçok alışkanlıkta olduğu gibi, bunun da sebebi, insanların çoğunun sağ ellerini kullanıyor olmalarıdır. Asırlar önce, daha çok sağ ellerini kullanan insanlar, kılıçlarını kolay çekebilmeleri için, kılıçlarını kınlarında, sol taraflarında taşıyorlardı.

Ata binerken, sol dizin altına kadar inen bu uzun kılıçla ata sağdan binmek, yani sağ ayağı üzengiye koyup, sol ayağı atın üzerine atarak binmek kılıç nedeni ile zor oluyordu.

Soldan, sol ayağı üzengi üzerine koyup, sağ ayağı atın üzerine atarak binince kılıç sorun yaratmıyordu. Özellikle savaşa giden ordularda disiplin nedeni ile bir örnek hareket edilmesi gerektiğinden, solaklar da ata soldan binmek zorunda kalıyorlardı.

Artık biniciler kılıç taşımıyorlarsa da, ata soldan binmek günümüze kadar uzanan bir gelenek haline geldi.

Türkçe Sözlük

(i. F. Ateş-bârîden). Ateş yağdıran, pek şiddetli veya hararetli: Ah-ı Ateş-bâr: Ateş saçan Ah.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(F.) [آتش بار] ateş yağdıran.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). atlet, sporcu, pehlivan. athlete's foot madura ayağı, (tıb). mantar.

Genel Bilgi

Sağ elini kullanan insanlar, ayakla yapılan hareketlerde de, sağ bacaklarını Öncelikle kullanırlar. Bu nedenle de sağ bacakları daha güçlüdür.

Sola kavis çizerek koştuklarında, sağ ayak dışarıda kalır. Özellikle kısa mesafe koşularında, pistin köşelerinde koşucular hafif içe meylederek koştukları için sağ ayağa daha çok yük biner ve koşucu bu kuvvetli ayağı ile sola doğru daha rahat koşar.

İnsanların çoğu sağ ellerini kullanırlar. Erkeklerin sadece yüzde 5’i, kadınların ise yüzde 3’ü solaktır. Çoğunluğun rahatı düşünüldüğü için de atletler pistte saat yönünün aksi yönde koşarlar. Tabii bu durumda ve özellikle 400 metre koşularında solakların şansı biraz azalmış oluyor.

Genel Bilgi

Sağ elini kullanan insanlar, ayakla yapılan hareketlerde de, sağ bacaklarını öncelikle kullanırlar. Bu nedenle de sağ bacakları daha güçlüdür.

Sola kavis çizerek koştuklarında, sağ ayak dışarıda kalır. Özellikle kısa mesafe koşullarında, pistin köşelerinde koşucular haifif içe meylederek koştuları için sağ ayağa daha çok yük biner ve koşucu bu kuvvetli ayağı ile sola doğru daha rahat koşar.

İnsanların çoğu sağ ellerini kullanırlar. Erkeklerin sadece %5’i, kadınların ise %3’ü solaktır. Çoğunluğun rahatı düşünüldüğü için de atletler pistte saat yönünün aksi yönde koşarlar. Tabii bu durumda ve özellikle 400 metre koşularında solakların şansı biraz azalmış oluyor.

Türkçe Sözlük

(i. A. «ıtır» dan imüb.). 1. Güzel kokulu ruhlar ve yağlar vesaire satan adam. Güzel kokular taeiri. (Fr. parfumeur). 2. İlâç ve ecza vesaire satan adam. (Fr. droguiste). 3. Mahalle aralarında bazı baharatla iğne, iplik ve saire satan dükkâncı. Halk ağzında: Aktar.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). ıtır attar of roses gülyağı.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Erkek İsmi) 1.Güzel kokulu bitki özleri, yağlan vb. satan, güzel koku ticareti yapan kimse. 2.İlaç maddeleri vb. şeyler satan adam. 3.Mahalle aralarında bazı baharatlar ile iğne, iplik vb. satan dükkan sahibi. Attar: Meşhur İranlı şair.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Kukuletalı bir çeşit yağmurluk. (eskiden kullanılırdı).

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Kadın İsmi) 1.Yeniçeriler tarafından ve daha sonra Sultan Mecid ve Sultan Aziz zamanlarında giyilen bir çeşit yağmurluk. 2.Yardım etmiş. Yardımla ilgili.

Türkçe Sözlük

(i.). Parmaklar dahil olmaksızın el ve ayağın içi, düz yeri. El ayası = Osm. kef. Ayak ayası = Taban. Kediayası, köpekayası — Bitki cinsleri.

Türkçe Sözlük

(i.). Parmaklar dahil olmaksızın el ve ayağın içi, düz yeri. El ayası = Osm. kef. Ayak ayası = Taban. Kediayası, köpekayası = Bitki cinsleri.

Türkçe Sözlük

(i. «aymak» tan, sonuna sesli harf gelirse «k» «ğ» olur: Ayağa). 1. İnsan ve hayvanın yürümesine yarayan uzuv, Fars. pây: insanın iki, atın dört ayağı vardır. 2. Bazı ev eşyasının vesairenin ayağa benzer kısımları ki, onların üzerinde dururlar: iskemle, masa ayağı. 3. Ayakta duran bazı şeylerin yere dokunan kısmı, ayağı, kaideleri: Sütun, duvar, ayağı. 4. Ayak basacak yer, basamak, kademe: Merdiven ayağı, kırk ayak merdiven. 5. Çay ağzı, mansab. 6. Bir gölden ayrılıp fazla sularını denize götüren nehir: Drin ırmağı, Ohri gölünün ayağıdır. 7. Adım, kadem: Ben buradan ayak atmam. 8. On iki parmaktan, yani yarım arşından ibaret mesafe ölçüsü, kadem. 9. At yürüyüşünün çeşidi. Ayak altı = Ar. me’mer, yol üstünde. Ayak üstü = Ayakta, Ar. kaaimen. Ayak oltan: = Vaktiyle düşmanın ayaklarına batıp yürümesine mani olmak üzere, yolun üzerine bırakılan demir dikenler. Ayak basmak = 1. Bir memlekete girmek Ar. Kudüm. 2. İsrar ve inat etmek. Ayak bağı = Engel mâni. Ayak teri = Doktor ücreti (eski terim). Ayakta = Oturmaksızın. Ayak divanı = Yeniçeri subaylarının yeniçerilere verdikleri tenbih: Osmanlılarda padişahın halktan biriyle müzakere etmesi. Ayak sürümek = Yavaştan almak. Ayak takımı — Aşağı tabaka. Ayak dolaşmak = Yürürken ayaklar birbirine dolanmak, sarhoş gibi yürümek. Ayakkabı = Ayağa giyilecek şey, pabuç, kundura, çarık, potin, terlik vesaire. Ayak makinesi = Ayakla çevrilir dikiş ve saire makinesi. Ayakyolu = Abdesthane. Ayağa dolaşmak = Aranmaksızın bulunmak, tesadüf edilmek. Ayağa kapanmak = Çok yalvarmak, af istemek. Art ayak = Dört ayaklı hayvanlarda gerideki ayaklar. On ayak = Dört ayaklı hayvanatlarda el makamında olan ileriki ayaklar. On ayak olmak = Bir işte teşvikçi olup diğerlerini de kandırarak işin gerçekleşmesine çalışmak. Ayak diremek = İsrar etmek. Baştan ayağa ı= Tepeden tırnağa, Fars. ser-Apâ. Horozayağı = Tıpa çıkaracak burgu. Dört ayak = Elleri dahi ayak gibi kullanarak öylece yürüme. Sacayağı = Saç ve tencere altına konmaya mahsus demirden, üç ayaklı mutfak Aleti. Ayak haffâfı = Çok gezip dolaşan, gezginci. Söz ayağa düşmek =fc Her kafadan bir ses çıkmak. Sağ (sağlam) ayakkabı değil = Güvenilemiyecek adam, itimada şayan olmayan. Dsmuzayağı fc Tüfekten üstüpü çıkarmaya mahsus ince burgu. Kırkayak = Böceklerden, ayağı çok, maruf bir cins, Fars. hezâr-pâ.

Türkçe Sözlük

(i. «aymak» tan, sonuna sesli harf gelirse «k» «ğ» olur: Ayağa). 1. İnsan ve hayvanın yürümesine yarayan uzuv, Fars. pây: insanın iki, atın dört ayağı vardır. 2. Bazı ev eşyasının vesairenin ayağa benzer kısımları ki, onların üzerinde dururlar: iskemle, masa ayağı. 3. Ayakta duran bazı şeylerin yere dokunan kısmı, ayağı, kaideleri: Sütun, duvar, ayağı. 4. Ayak basacak yer, basamak, kademe: Merdiven ayağı, kırk ayak merdiven. 5. Çay ağzı, mansab. 6. Bir gölden ayrılıp fazla sularını denize götüren nehir: Drin ırmağı, Ohri gölünün ayağıdır. 7. Adım, kadem: Ben buradan ayak atmam. 8. On iki parmaktan, yani yarım arşından ibaret mesafe ölçüsü, kadem. 9. At yürüyüşünün çeşidi. Ayak altı = Ar. me’mer, yol üstünde. Ayak üstü = Ayakta, Ar. kaaimen. Ayak oltası: = Vaktiyle düşmanın ayaklarına batıp yürümesine mani olmak üzere, yolun üzerine bırakılan demir dikenler. Ayak basmak = 1. Bir memlekete girmek Ar. Kudüm. 2. Israr ve inat etmek. Ayak bağı = Engel mâni. Ayak teri = Doktor ücreti (eski terim). Ayakta = Oturmaksızın. Ayak divanı = Yeniçeri subaylarının yeniçerilere verdikleri tenbih: Osmanlılarda padişahın halktan biriyle müzakere etmesi. Ayak sürümek = Yavaştan almak. Ayak takımı = Aşağı tabaka. Ayak dolaşmak = Yürürken ayaklar birbirine dolanmak, sarhoş gibi yürümek. Ayakkabı = Ayağa giyilecek şey, pabuç, kundura, çarık, potin, terlik vesaire. Ayak makinesi = Ayakla çevrilir dikiş ve saire makinesi. Ayakyolu = Abdesthane. Ayağa dolaşmak = Aranmaksızın bulunmak, tesadüf edilmek. Ayağa kapanmak = Çok yalvarmak, af istemek. Art ayak = Dört ayaklı hayvanlarda gerideki ayaklar. On ayak = Dört ayaklı hayvanatlarda el makamında olan ileriki ayaklar. On ayak olmak = Bir işte teşvikçi olup diğerlerini de kandırarak işin gerçekleşmesine çalışmak. Ayak diremek = Israr etmek. Baştan ayağa f= Tepeden tırnağa, Fars. ser-Apâ. Horozayağı = Tıpa çıkaracak burgu. Dört ayak = Elleri dahi ayak gibi kullanarak öylece yürüme. Sacayağı = Saç ve tencerS altına konmaya mahsus demirden, üç ayaklı mutfak Aleti. Ayak haffâfı = Çok gezip dolaşan, gezginci. Söz ayağa düşmek = Her kafadan bir ses çıkmak. Sağ (sağlam) ayakkabı değil = Güvenilemiyecek adam, itimada şayan olmayan. Domuzayağı ±= Tüfekten üstüpü çıkarmaya mahsus ince burgu. Kırkayak = Böceklerden, ayağı çok, maruf bir cins, Fars. hezâr-pâ.

Sağlık Bilgisi

Ayak derisindeki ter bezleri ve kıl keselerinin mikroplanması sonucu ortaya çıkar. Çıban yerinde, ilk önce sert ve kırmızı bir kabartı belirir. Ağrı vardır. Sonra iltihaplanır. Çıbanı sıkmamak gerekir.

Tedavi için gerekli malzeme : Kekikyağı, ayva

Hazırlanışı : Çıbanın üzeri, kekikyağı ile yağlanır. Sonra, orta büyüklükte bir ayva ortasından kesilerek üzerine konur. Sarılır.

Türkçe Sözlük

(i.). Ayağı korumak için giyilen altı kösele, lastik gibi dayanıklı maddelerden yapılan giyecek. Ayakkabılarını çevirmek = Birine, kendisinden hoşlanılmadığını bir hareketle anlatmak, istiskal etmek.

Türkçe Sözlük

(i.). Ayağı korumak için giyilen altı kösele, lastik gibi dayanıklı maddelerden yapılan giyecek. Ayakkabılarını çevirmek = Birine, kendisinden hoşlanılmadığını bir hareketle arilatmak, istiskal etmek.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Davranıp ayağa kalkmak, yürümek. 2. Kıyam, dâvâ, iddia etmek, kalkışmak, isyan etmek.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Davranıp ayağa kalkmak, yürümek. 2. Kıyam, dâvâ, iddia etmek, kalkışmak, isyan etmek.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Ayağı olan, yürüyen. 2. Yüksek (hayvan). 3. Müteharrik, seyyar. Ayaklı kütüphane = Ansiklopedik bilgisi çok geniş, bilgin, allâme. Dört ayaklı = Fars. Çâr-pâ, hayvan gibi insan. mec. Hayvan.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Ayağı olan, yürüyen. 2. Yüksek (hayvan). 3. Müteharrik, seyyar. Ayaklı kütüphane = Ansiklopedik bilgisi çok geniş, bilgin, allâme. Dört ayaklı = Fars. Çâr-pâ, hayvan gibi insan. mec. Hayvan.

Türkçe Sözlük

(i.). Cemiyetteki durumu ve görgüsü bayağı olan kimseler.

Türkçe Sözlük

(i.). Bileşikgillerden, çok iri, sarı renkli çiçeği olan, tohumundan yağ çıkarılan ve Türkiye’de yetiştirilen bir bitki (Helianthus annuus). Çiçekleri daima güneşe doğru döndüğü için günebakan da denir.

Türkçe Sözlük

(i.). Dövülüp yağı alınmış ve su karıştırılmış yoğurt, ayran. Ayran delisi = Ahmak, bön. Ayranı şişmek = Kibirlenmek. Ayranı kabarmak = Kızmak. (Alay tâbirleri).

Şifalı Bitki

(GemeineQecke, Chiendent commun, Common Couch Grass, Scutch, Twitch): Temmuz-agustos ayları arasında yeşil veya morumsu-yeşil renkli başaklar veren, 30-100 cm boyunda, çok senelik otsu bir bitkidir. Toprak altında çok fazla yayılmış olan ana kökleri bulunur. Bilhassa kumlu toprakları sever. Gövdeleri dik, tüysüz ve içi boştur. Yaprakları dar, uzun, ince, paralel damarlı, sivri uçlu, koyu yeşil renklidir. Çiçekler gövdenin ucunda ve yassı bir başak durumunda toplanmışlardır. Meyve sarımsı renkli ve uzuncadır. Bitkinin etli kökleri çok eskiden beri üriner hastalıklarda kullanılan önemli bir halk ilacıdır. Kökler mesane ve böbrek iltihapları dahil, mesanedeki taş ve kumları düşürmek için kullanılan iyi bir idrar söktürücüdür. İdrar arttırıcı olarak mısır püskülü, arpa ile beraber kaynatılarak kullanılır. Hatta köpekler bile ağız ve barsaklarını temizlemek için bitkinin yapraklarını büyük bir zevkle yedikleri için bitki “köpekçimeni” olarak da bilinir. Tarlalarda belirtilen türden başka, buna çok benzeyen büyük ayrıkotu (cynadan dactylon) olarak bilinen çeşidinin daha kalın kökleri olup, nişasta da taşımasıyla ayrılır ve digeri gibi kullanılır. Türkiye’de; İstanbul, Trakya, Mugla, Anadolu’da yetişir. Kullanıldığı yerler: Kullanılan kısımları kökleridir. Köklerinde triticin, uçucu yağ, müsilaj ve potasyum bulunur.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Çok mukabili, Ar. kalîl, Fars. endük, cüz’İ: Bu kıymet şu mala göre azdır. 2. Seyrek, nadir: O yerin yağmuru azdır. Ar. kıllet: Az çoğa tâbidir. Çoğa aza bakılmaz. Çoğu gitti, azı kaldı. 4. Az olan şey: Azla kanaat etmek. 5. Az miktarda: Az söylemek, az yemek. 6. Seyrek olarak, nadiren: Böyle iş az düşer. Biraz 7. Az miktar, cüz’İce: Biraz su verin. 8. Kısa müddet: Biraz bekleyin. Birazdan: Sonraca: Birazdan gelin. En azdan: Minimum, akallî, lâakal. Az buçuk = Cüz’İce, ehemmiyetsiz miktarda ve kinaye yoluyla, oldukça: Ondan da az buçuk malûmatımız vardır. Az çok = Her ne miktar olursa, çok değil ise az olsun: Adamcağız az çok okumuş. Az kaldı = Hemen: Az kaldı düşüyordum.

Ülke

(Azerbaijan) Coğrafi Verileri

Konum: Güneybatı Asya’da Hazar Denizi’nin kıyısında İran ve Rusya arasında bir bölgede yer almaktadır.

Coğrafi konumu: 40 30 Kuzey enlemi 47 30 Doğu boylamı.

Haritadaki konumu: Güneybatı Asya.

Yüzölçümü: Toplam: 86600 km².

Kara: 86100 km².

Su: 500 km².

Sınırları: toplam: 2013 km.

Sınır komşuları: Ermenistan (Azerbaycan sınırı) 566 km Ermenistan (Nahçıvan sınırı ) 221 km Gürcistan 322 km İran (Azerbaycan sınırı) 432 km İran (Nahçıvan sınırı) 179 km Rusya 284 km Türkiye 9 km.

Sahil şeridi: 825 km (Hazar denizi).

İklim: Dünyadaki mevcut 11 iklim tipinden 9’unun hüküm sürdüğü Azerbaycan’da iklim oldukça çeşitlidir. Azerbaycan’da iklim başlıca 3 etki altındadır: Büyük Kafkas dağlarının kuzeyinden gelen soğuk hava kütlelerinin etkisi; Küçük Kafkas dağlarının güneyinden gelen sıcak hava akımlarının etkisi; 825 km.lik sahil şeridiyle bölgenin yanı başında bulunan Hazar Denizi’nin bölge iklimi üzerindeki etkisi. Bölgenin en rutubetli ve yağış alan yeri Talu dağları ile Lenkeran ovalığı (1600-1800mm) en kurak bölgesi ise Abşeron yarımadasının güneybatı kısmıdır.

Arazi yapısı: Orta yükseklikte bir ülke olan Azerbaycan’ın ortalama yüksekliği 657 m.dir. Ülkelerin en yüksek dağları olan Bazar düzü ve Tufandağ’in zirveleri 4197-4489 metreye ulaşmaktadır.

Deniz seviyesinden yüksekliği: en alçak noktası: Hazar Denizi -28 m; en yüksek noktası: Bazardüzü dağı 4485 m.

Doğal kaynakları: petrol doğal gaz demir yatakları metaller alüminyum.

Toprakları: Tarıma elverişli: %20.

sürekli ekilen: %5.

Otlaklar: %25.

Ormanlık arazi: %11.

Diğer: %39 (2003 verileri).

Sulanan arazi: 14550 km² (2003 verileri).

Doğal afetler: kuraklıklar; bazı deniz seviyesine yakın topraklarda su baskınları deprem.

Akarsuları: 371.000 km².lik bir alanı kapsayan ve 75000 m³.lük bir hacme sahip olan Hazar Gölü ülkenin sınırlarının bulunduğu tek denizdir. Volga Ural Kür Aras Terek Samur Sulak gibi birçok nehrin sularını döktüğü bu göle hacmi büyük olduğu için Deniz de denilmektedir. Hazar’ın kuzeyden güneye ortalama uzunluğu 1200 km eni ise ortalama 300 km. dir. Denizin ortalama derinliği 180 m en derin yeri 1020 m en sığ yeri ise 5 m. civarındadır.

Nüfus Bilgileri

Nüfus: 7961619 (Temmuz 2006 verileri).

Yaş yapısı: 0-14 yaş: %25.8 (erkek 1046501; bayan 1011492).

15-64 yaş: %66.3 (erkek 2573134; bayan 2706275).

65 yaş ve üsleri: %7.8 (erkek 246556; bayan 377661) (2006 verileri).

Nüfus artış oranı: %0.66 (2006 verileri).

Mülteci oranı: -4.38 mülteci/1000 nüfus (2006 tahmini).

Cinsiyet oranı: doğumlarda: 1.05 erkek/kadın.

15 yaş altı: 1.04 erkek/kadın.

15-64 yaşlarında: 0.95 erkek/kadın.

65 yaş ve üzeri: 0.65 erkek/kadın.

Toplam nüfusta: 0.94 erkek/kadın (2006 verileri).

Bebek ölüm oranı: 79 ölüm/1000 doğan bebek (2006 tahmini).

Ortalama hayat süresi: Toplam nüfus: 63.85 yıl.

Erkeklerde: 59.78 yıl.

Kadınlarda: 68.13 yıl (2006 verileri).

Ortalama çocuk sayısı: 2.46 çocuk/1 kadın (2006 tahmini).

Ulus: Azeri.

Nüfusun etnik da

İngilizce - Türkçe Sözlük

(f). birbirini yağlamak back-scratcher (i). sırt kaşıyıcısı; yagcılık yapan kimse. back-scratching (i). birbirini yağlama.

Türkçe Sözlük

(i. F. «bâdâm» dan. Asıl Türkistan’da badem yetişmediğinden ve Ahenge de uymadığından, Türkçe asıllı addolunamaz). İçi ve pek taze iken kabuğu dahi yenen ve yağı çıkarılan maruf meyve ki, başlıca üç çeşit olup kolay kırılanına diş yahut sakız, sertine taş bademi ve acıca olup kurabiyesi ve sabunu yapılan cinsine de acıbadem denir. Badem gibi uzunlamasına: Badem göz, tırnak. Bademağacı = Bu meyveyi veren ağaç ki mutedil iklimlerin ağaçlarındandır. Badem ezmesi = Ezilmiş bademli şekerleme. Bademiçi = Bu meyvenin içi. Badem parmak = Başparmak. Badem helvası = Bademle yapılmış helva. Badem sübyesi — Soyulup ezilmiş bademin suyu ki süt gibi olup şerbet yerine içilir. Badem kürk Badem = Tilki paçası. Bademyağı = Bademden çıkarılan yağ.

Şifalı Bitki

(prunus amygdalus): Gülgillerden bir çeşit ağacın yemişidir. Meyvesi ancak çağla halindeyken yenir. Olgunlaştıktan sonra, sert kabukla kaplı olan içi yenir. Hekimlikte kullanılan kısmı da burasıdır. Başlıca 2 çeşidi vardır. - Acıbadem - Tatlıbadem Kullanıldığı yerler: Badem, bedeni ve zihni yorgunluğu giderir. Hamilelerin zayıf düşmemesini sağlar. Sütle içilirse mideyi kuvvetlendirir. Kabızlığı giderir. Nekahat devresini kısaltır. Böbrek mesane ve tenasül yollarındaki iltihapları giderir. Baş ağrısı, karaciğer ve böbrek ağrılarını hafifletir. Bronşit, boğaz ağrısı, anjin, boğaz yanması ve akciğer hastalıklarında faydalıdır. Bademyağı kabızlığı giderir. Egzama ve kaşıntıların verdiği rahatsızlıkları azaltır. Böbrek ve mesane taşlarının düşürülmesine yardım eder. Kulak ağrılarını dindirir. Yumurtayla karıştırılıp da, basur memelerine sürülecek olursa, ağrı ve yanmaları giderir.

Sağlık Bilgisi

Beslenme bozuklukları, soğuk veya sıcak içecekler veya kullanılan bazı ilaçlar, hastalığın nedenleri arasındadır. Tıp dilinde kolit denir. Tedavide rejim ve istirahat esastır. Yenmemesi gerekenler : Lahana, karnıbahar, kabak, domates, yağlı et suları, yağlı et ve balıklar, konserveler, av etleri, pastırma, sucuk, salam, börek, taze ekmek, bütün baharatlar, alkol. Yenilmesinde sakınca olmayanlar : un veya sebze çorbaları, yağsız ızgara etler, yoğurt, patates püresi, pilav, beyaz peynir ve sebze yemekleri.

Tedavi için gerekli malzeme : Pirinç çorbası, yoğurt.

Hazırlanışı : 1 kase pirinç çorbası ile birlikte, bir su bardağı dolusu taze yoğurt yenir.

Türkçe Sözlük

(i.), t. Rabt ve kayd ve bend olunmuş. Bağlı, merbut, düğümlü: Kazığa bağlı at. 2. Sed ve bend olunmuş, kapatılmış: Bağlı kapı, geçit. 3. Dayalı, alâkalı, mütevakkıf: Bunun anlaşılması kelimelerinin bilinmesine bağlıdır. 4. Cinsî iktidarı olmayan, cinsî iktidarını kaybeden. Eli, ayağı bağlı = İstediğini yapamayan. Başıbağlı = Nişanlı, nikâhlı. Basireti bağlı = Gafil. Dili bağlı = Dilsiz, ebkem. Gözü bağlı = Ummî, habersiz, gafil.

Ülke

(The Bahamas) Coğrafi Verileri

Konum: Karayipler’de Kuzey Atlas Okyanusunda adalar grubu Florida eyaletinin güneydoğu kıyısı açıklarında Küba ve Hispaniola`nın kuzeyinde yer alır.

Coğrafi konumu: 24 15 Kuzey enlemi 76 00 Batı boylamı.

Haritadaki konumu: Orta Amerika ve Karayipler.

Yüzölçümü: toplam: 13940 km².

Kara: 10070 km².

Su: 3870 km².

Sınırları: 0 km.

Sahil şeridi: 3542 km.

İklim: İki mevsimli yumuşak astropik iklimi büyük ölçüde Stream Körfezi Akıntısı ile Atlas Okyanusu meltemlerinin etkisi altındadır. Kasırga mevsimi Temmuz ortalarından kasım ortalarına kadar sürer.

Arazi yapısı: Bahamalar güney ve batısındaki karalardan derin kanallarla ayrılan bir denizaltı yükseltisinin su üstüne çıkmış uzantılarından oluşur. Adaların kıyıları mercan kayalıklarıyla çevrilidir.

Deniz seviyesinden yüksekliği: en alçak noktası: Atlas Okyanusu 0 m; en yüksek noktası: Alvernia dağı 63 m.

Doğal kaynakları: tuz kereste tarıma elverişli topraklar.

Arazi kullanımı: tarıma uygun topraklar: %1.

Otlaklar: %0.

Ormanlık arazi: %32.

Diğer: %67 (2005 verileri).

Doğal afetler: Tropikal kasırgalar su baskınlarına neden olarak zarar vermektedir.

Nüfus Bilgileri

NüfuSu: 303770 (2006).

Yaş yapısı: 0-14 yaş: %27.5 (erkek 41799; kadın 41733).

15-64 yaş: %66.1 (erkek 98847; kadın 102074).

65 yaş ve üzeri: %6.4 (erkek 7891; kadın 11426) (2006 verileri).

Nüfus artış oranı: %0.64 (2006 verileri).

Mülteci oranı: -2.17 mülteci/1000 nüfus (2006 tahmini).

Cinsiyet oranı: doğumlarda: 1.02 erkek/kadın.

15 yaş altı: 1 erkek/kadın.

15-64 yaşlarında: 0.97 erkek/kadın.

65 yaş ve üzeri: 0.69 erkek/kadın.

Toplam nüfusta: 0.96 erkek/kadın (2006 verileri).

Bebek ölüm oranı: 24.68 ölüm/1000 doğan bebek (2006 tahmini).

Ortalama hayat süresi: Toplam nüfus: 65.6 yıl.

Erkeklerde: 62.24 yıl.

Kadınlarda: 69.03 yıl (2006 verileri).

Ortalama çocuk sayısı: 2.18 çocuk/1 kadın (2006 tahmini).

HIV/AIDS - hastalıklarına yakalanan yetişkin sayısı: %3 (2003 verileri).

HIV/AIDS - hastalıkları taşıyan insan sayısı: 5600 (2003 verileri).

HIV/AIDS - hastalıklarından ölenler: 200 (2003 verileri).

Ulus: Bahama.

Nüfusun etnik dağılımı: Siyah ırk %85 beyaz ırk %12 Asyalılar ve Hispaniola’lılar.

Din: Baptistler %32 Anglikanlar %20 Roma Katolikleri %19 Methodistler %6 diğer %23.

Dil: İngilizce(resmi) Creole (hem Avrupa hem de Asya soyundan gelen kişilerin konuştuğu dil).

Okur yazar oranı: 15 yaş ve üzeri bilgiler.

Toplam nüfus: %95.6.

Erkek: %94.7.

Kadın: %96.5 (2003 verileri).

Yönetimi

Ülke adı: Bahama.

ingilizce: Bahamas The.

Yönetim Biçimi: meşruti monarşi.

Başkent: Nassau.

İdari bölümler: 21 bölge; Acklins ve Crooked Adaları Bimini Cat Adaları Exuma Freeport Fresh Creek Governor›s Limanı Green Turtle Cay Harbour Adası High Rock Inagua Kemps Bay Long Adası Marsh Limanı Mayaguana New Providence Nicholls Şehri ve Berry Adaları Ragged Adası Rock Sound Sandy Burunu San Salvador ve Rum Cay.

Bağımsızlık günü: 10 Temmuz 1973.

Milli bayram: Kur

Ülke

Coğrafi Verileri

Konum: Okyanusya Kuzey Pasifik Okyanusunda mercanada.

Coğrafi konumu: 0 13 Kuzey enlemi 176 28 Doğu boylamı.

Haritadaki konumu: Okyanusya.

Yüzölçümü: toplam: 129 km².

Kara: 129 km².

Su: 0 km².

Sınır komşuları: 0 km.

Sahil şeridi: 4.8 km.

İklimi: Az yağışlı sabit rüzgarlı yakıcı güneşli ekvatoral iklim hakimdir.

Deniz seviyesinden yüksekliği: en alçak noktası: Pasifik Okyanusu 0 m; en yüksek noktası: 8 m - isimsiz bölge.

Doğal kaynakları: Guano karada ve suda vahşi doğa.

Arazi kullanımı: Tarıma elverişli: %0.

Sürekli ekinler: %0.

Otlaklar: %0.

Ormanlık arazi: %0.

Diğer: %100.

Sulanan arazi: 0 km² (2005).

Doğal afetler: Mercanadayı çevreleyen kayalıklar denizciler için tehlike oluşturmaktadırlar.

Nüfus Bilgileri

Nüfus: Baker adası ıssızdır. 1942 yılında II Dünya savaşında adaya yapılan hava saldırıları sırasında buradaki tüm siviller adayı terk ettiler. Su anda ada sadece avlanma amaçlı kullanılmaktadır. (Temmuz 2006 verileri).

Yönetimi

Ülke adı: Baker Adası.

ingilizce: Baker Island.

Bağımsızlık durumu: ABD’ye bağlıdır; Washington tarafından yönetilir.

Hukuk sistemi: ABD hukuku uygulanmaktadır.

Bayrak: ABD bayrağı kullanılmaktadır.

Ekonomik Göstergeler

Ekonomiye genel bakış: Ekonomik etkinliği yoktur.

Ulaşım ve Taşımacılık

Deniz yolları: yok.

Limanları: yok; sadece denizin ortasında demir atma imkanı var.

Hava alanları: 1665 metrelik alanda II Dünya savaşı sonrası terkedilmiş bir uçak pisti var üzeri tamamen bitki örtüsü ile kaplanmıştır ve şu anda kullanılmamaktadır. (2006 verileri).

Ulaşım notu: Batı yakasında bir gündüz feneri bulunmaktadır.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Bal. Arının yaptığı maruf tatlı madde, Osm. asel, engebin, şehd: Arı balı, süzülmüş bal. Gümeç balı = Süzülmemişi. 2. Ağaçların şekeri ve yemişlerin koyulaşmış özü. (Sıfat olarak) Tatlı, lezîz, lezzetli. Bal peteği = Kursa, asale, balın petek kısmı. Balkabağı = Kışın yenir bir cins iri ve koyu sarı kabak. Balkuşu = Bir cins kuş. Balmumu = Bal eritlldikte ayrılan madde ki, mum yapmakta vesair işlerde kullanılır. Şem’. Balmumu kuşu — Bir cins kuş. Pamuk balı = Beyaz bal. Delibal = Yaban arısının yaptığı bal. Siyah bal = Kamış suyu. Kekik balı. Kehrüba balı = Billûrî ve berrak cinsi. Miyan balı = Buyan. Ucunu bul da yağa bala ver = İşin içinden çıkabilirsen çık.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Yapışkan ve ayağı tutar çamur, özlü toprak, çömlekçi ve lüleci çamuru, salsal. 2. Umumiyetle çamur. Balçık hurma = Zenbil içinde basılmış top hurma.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Bacağın budu, kaba eti. 2. Sak, diz ile ayağın bileği hükmünde olan oynak yeri arasındaki uzuv. Baldır sinir = Ökçe siniri. Baldır kemikleri = Baldırdaki iki kemik, azmeyn-i sak, düdük kalemi ile İncik. Baldırıçıplak = Aşağılık adam, ayak takımı, serseri. Kayış baldırlı = Çevik. Baldırıkara = Bir süs bitkisi, kerbeze (edianthum).

Türkçe Sözlük

(i.). Su içinde yaşayıp solungaçla nefes alan ve yumurtadan üreyen omurgalıların genel adı. Ar. semek, Fars. mâhî: Deniz balığı, tatlısu balığı. Balık cinsinden olmayıp memeli oldukları halde suyun içinde yaşayan bazı hayvanlara dahi denir: Kadırga balığı gibi. Atbalığı = Suaygırı. Adabalığı = Kadırga balığı. Ayıbalığı = Fr. phoque (fok) denilen bir cins deniz hayvanı. Ak, alabalık = Bir nevi balık. Balık avcısı = Balıkçı. Balıketli = Narin olduğu halde Azâsı etle örtülü ve eti sıkı (şahıs), şişmana yakın. Balıkotu = BAhizühre denilen bir cins nebat, balıkları avlamıya mahsus bir terkip. Balıksırtı = Ortası yüksekçe kabarık yol. Balıkyağı = Morina balığından çıkan ve semirmek için içilen yağ. Balık baştan kokar = Kötülüklerin başta olanlardan başladığını anlatan atasözü. Baltknefesi = Balinagillerin başından çıkarılan bir çeşit yağ. Balık istifi gibi = Son derece sıkışık bir durumda. Balık kavağa çıkınca = Olmayacak işler için söylenir. Balık yumurtası = Bazı cins balıkların, eritilmiş balmumuna bandırılarak saklanan yumurtası.

Genel Bilgi

Beslenme uzmanları olumsuz hiçbir yanı bulunmayan balık etini hararetle tavsiye ederler. Balıkta bol miktarda protein, vitamin ve mineral tuzlar vardır. Tuzlu suda yaşamasına rağmen balık etinde çok az tuz vardır. Hatta balıkların birçok türünü doktorlar tuzsuz yemek rejimlerinde önerirler.

Yağlı balıklarda bulunan lipitlerin insan sağlığı üzerine hiçbir zararları olmadığı gibi vücudu kalp ve damar hastalıklarına karşı da korurlar. Bol miktarda balık tüketilen ülkelerde yapılan sağlık ve yaşam suresi istatistikleri de bu görüşü destekler.

19. yüzyılda iki Alman kimya mühendisi, beynin zihinsel aktivitesini yürütebilmesi için gerekli kimyasal elementin ‘fosfor’ olduğunu ileri sürdüler. Hatta bu düşüncelerini ‘fosfor olmadan bir beyin sağlıklı çalışamaz’ diyerek çok iddialı bir biçimde sundular.

Bu arada bir başka bilimci de balık etinin fosfor bakımından çok zengin olduğunu ortaya çıkarınca, bu iki fikir birleşti ve balık etinin beyine dolayısıyla zeka gelişimine çok faydalı olduğu gibi genel bir inanış doğdu.

Aslında fosfor insan organizması için gerçekten gereklidir. Gereken miktar et, süt, tahıllar ve sebzelerin yanında balıklardan da sağlanır. Fosfor vücutta kemiklerde ve dişlerde kalsiyumla birleşmiş halde bulunur. Fosforun eksikliği çocuklarda kol ve bacak kemiklerinde biçim bozukluklarına, yetişkinlerde ise kemik yumuşamasına neden olur.

Eczacılıkta kullanılan fosfor ise beyaz fosfordur. Eskiden fosforlu bitki yağı ve fosforlu balık yağı şeklinde insanlara sinir kuvvetlendirici ilaç olarak verilirdi. Zamanla bu tip ilaçların zehirlenmelere yol açtıkları tespit edildi ve kullanımdan kaldırıldılar.

Günümüze kadar yapılan araştırmalarda fosforun, beynimize gerekli diğer kimyasal elemanların yanında fazladan bir faydasının olduğu ve beynin fonksiyonlarını arttırdığı saptanmamıştır.

Sonuç olarak, balıkta ciddi bir oranda fosfor yoktur, olsa bile fosforun fazlası insan zekasını arttırmaz sadece çok ciddi zehirlenmelere yol açar.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). ilâç olarak kullanılan birkaç çeşit yağ; belesan yağı; (bot). melisa, oğulotu, güzel koku, rayiha; kokulu merhem; ağrı veya sızıyı dindiren, tedavi eden merhem. balm of Gilead belesan, belsen, pelesenk yağı; merhem; bir cins Kuzey Amerika kavağı. bal

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s). sakin, dinlendirici, huzur verici; ağır kokulu, rayihalı; belesan yağı veren: şifa veren; ing., argo deli, çatlak.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s). adi, bayağı; umumi (fikir,ifade). banality (i). adilik.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). bir çeşit saç yağı.

Ülke

(Bangladesh) Coğrafi Verileri

Konum: Güney Asya’da Bengal koyuna kıyısı olan Birmanya ve Hindistan arasında yer alan bir ülkedir.

Coğrafi konumu: 24 00 Kuzey enlemi 90 00 Doğu boylamı.

Harita konumu: Asya.

Yüzölçümü: toplam: 144000 km².

Kara: 133910 km².

Su: 10090 km².

Sınırları: toplam: 4246 km.

Sınır komşuları: Birmanya 193 kilometre Hindistan 4053 kilometre.

Sahil şeridi: 580 km.

İklimi: Tropikal iklim Ekim - Mart ayları arasında süren kışlar hafif Mart - Haziran ayları arasında yazlar sıcak ve rutubetli geçer Haziran - Ekim ayları arasında sıcak musonlar ortaya çıkar.

Arazi yapısı: Çoğunlukla yatık alüvyonlu ovalardan ve güneydoğuda tepeliklerden oluşmaktadır.

Deniz seviyesinden yüksekliği: en alçak noktası: Hint Okyanusu 0 m; en yüksek noktası: Keokradong 1230 m.

Doğal kaynaklar: Doğal gaz işlenebilir toprak arazi kereste kömür.

Arazi kullanımı: işlenebilir toprak arazi: %55.39.

Sürekli ekinler: %3.08.

Otlaklar: %5.

Ormanlık arazi: %15.

Diğer: %21.53 (2005 verileri).

Sulanan arazi: 47250 km² (2003 verileri).

Doğal afetler: Kuraklık kasırgalar ülke geneli yaz muson yağmurları sırasında su baskınları ile karşı karşıya kalır.

Nüfus Bilgileri

Nüfus: 147365352 (Temmuz 2006 verileri).

Yaş yapısı: 0-14 yaş: %32.9 (erkek 24957997; kadın 23533894).

15-64 yaş: %63.6 (erkek 47862774; kadın 45917674).

65 yaş ve üzeri: %3.5 (erkek 2731578; kadın 2361435) (2006 verileri).

Nüfus artış oranı: %2.09 (2006 verileri).

Mülteci oranı: -0.68 mülteci/1000 nüfus (2006 tahmini).

Cinsiyet oranı: doğumlarda: 1.06 erkek/kadın.

15 yaş altı: 1.06 erkek/kadın.

15-64 yaş: 1.04 erkek/kadın.

65 yaş ve üzeri: 1.16 erkek/kadın.

Toplam nüfusta: 1.05 erkek/kadın (2006 verileri).

Bebek ölüm oranı: 60.83 ölüm/1000 doğan bebek (2006 tahmini).

Ortalama hayat süresi: Toplam nüfus: 62.46 yıl.

Erkek: 62.47 yıl.

Kadın: 62.45 yıl (2006 verileri).

Ortalama çocuk sayısı: 3.11 çocuk/1 kadın (2006 tahmini).

HIV/AIDS - hastalıklarına yakalanan yetişkin sayısı: %0.01 (2001 verileri).

HIV/AIDS - taşıyan insan sayısı: 13000 (2001 verileri).

HIV/AIDS - hastalıklarından ölenler: 650 (2001 verileri).

Ulus: Bangladeşli.

Nüfusun etnik dağılımı: Bengalli %98 Kabile grupları Bengalli olmayan Müslümanlar (1998).

Dinler: Müslüman %83 Hindu %16 diğer %1 (1998).

Dil: Bengalce (resmi) İngilizce.

Okur yazar oranı: 15 yaş ve üzeri bilgiler.

Toplam nüfus: %43.1.

Erkek: %53.9.

Kadın: %31.8 (2003 verileri).

Yönetimi

Ülke adı: Resmi uzun adı: Bangladeş Halk Cumhuriyeti.

kısa şekli : Bangladeş.

Eski adı: Doğu Pakistan.

ingilizce: Bangladesh.

Yönetim biçimi: Parlamenter Cumhuriyet.

Başkent: Dakka.

İdari bölmeler: 6 belediye; Barisal Chittagong Dhaka Khulna Rajshahi Sylhet.

Bağımsızlık günü: 16 Aralık 1971 (Batı Pakistan›dan ayrıldı).

Milli bayram: Bağımsızlık günü 26 Mart (1971).

Anayasa: 4 Kasım 1972 16 Aralık 1972 tarihinde yürürlüğe girmiştir 24 Mart 1982 darbesinde bir süre askıya alınmış 10 Kasım 1986 tarihinde yeniden d

Genel Bilgi

Bütün vücudumuz, bir kısmı gözle görülebilen, büyük bir kısmı da ancak dikkatli bakınca fark edilen kıl ve tüylerle kaplıdır. Bu tüy ve kılların dibinde ‘sebum’ adı verilen yağ bezleri vardır. Bunların çıkardığı yağ, su geçirmez keratin bir tabaka oluşturur ve suyun derimizden içeri girmesini önleyerek derimizi yumuşak tutar.

Belki de en çok kullanılan yerler olmaları nedeni ile vücudumuzda sadece parmak uçlarımız ve tabanlarımızda kıl veya tüy yoktur. Dolayısı ile koruyucu keratin tabaka da yoktur. Ayrıca parmaklarımızın uçları ve ayaklarımızın tabanları kalın bir deri tabakası ile kaplanmıştır.

Parmaklarımızın uçları ve tabanlarımız suyun altında belli bir süre kalıp iyice ıslanırsa, osmos denilen daha sulu bir maddenin daha koyu bir maddenin içine girişi sonucunda derimizin altına su girer ve bu su burada kendine yer bulmak ister. Ancak buradaki kalın derimizin genleşerek bu suya ayırabileceği fazla yeri olmadığı için, aynen yazın çok sıcak havalarda yollardaki asfaltlarda olduğu gibi eğilir, bükülür yani büzüşür.

Türkçe Sözlük

(i. F. «bâriden» fiilinden). Yağdıran, serpen, saçan, döken: Eşk-bâr = Gözyaşı döken, güher-bâr = Cevahir serpen, mec. güzel sözler söyleyen.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(F.) [بار] yük. 2.defa, kez. 3.Tanrı. 4.meyva. 5.yağdıran. bâr vermek meyva vermek.

Türkçe Sözlük

(i. F.). Yağmur, matar.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(F.) [باران] yağmur.

İsimler ve Anlamları

(Fars.) (Kadın İsmi) 1.Yağmur. Mevsim-i Baran, yağmur mevsimi.

Türkçe Sözlük

(i. F.). Yağmur görmüş, mec. Görmüş, geçirmiş. Gürk-i bârândîde = Eski kurt.

Türkçe Sözlük

(i. F.). Yağmur saçan, yağmur döken, serpiştiren.

Türkçe Sözlük

(i. F.) Yağmurluk.

Ülke

Coğrafi Verileri

Konum: Karayipler’de Atlas Okyanusu`nun batısında Rüzgarüstü Adalarının 160 km doğusunda Venezuela`nın 435 km kuzeybatısında yer alır.

Coğrafi konumu: 13 10 Kuzey enlemi 59 32 Batı boylamı.

Harita konumu: Orta Amerika ve Karayipler.

Yüzölçümü: toplam: 431 km².

Kara: 431 km².

Su: 0 km².

Sınır komşuları: 0 km.

Sahil şeridi: 97 km.

İklimi: Tropik iklimin egemen olduğu adada kuru (Aralık-Mayıs) ve yağışlı (Haziran-Kasım) geçen iki mevsim görülür. Antiller kasırga alanın güney sınırındaki yer alan ülkede daha önceki yıllarda kasırgalar büyük yıkımlara yol açmıştır.

Arazi yapısı: Ada tortul kayaçları kaplayan ve kalınlığı 90 m`ye ulaşan mercan birikintilerinden oluşmuştur. En yüksek noktası olan Hillaby dağının bulunduğu kuzey kesimi dışında genellikle alçak ve düzdür. Yüzey suları oldukça azdır; az sayıdaki doğal su kaynakları kireçtaşı yataklarında toplanan yeraltı sularıyla beslenir.

Deniz seviyesinden yüksekliği: en alçak noktası: Atlas Okyanusu 0 m; en yüksek noktası: Hillaby Dağı 336 m.

Doğal kaynakları: Petrol doğal gaz balık.

Arazi kullanımı: işlenebilir toprak arazi: %37.21.

Sürekli ekinler: %2.33.

Otlaklar: %5.

Ormanlık arazi: %12.

Diğer: %43.46 (2005 verileri).

Doğal afetler: Antiller kasırga alanının güney sınırındaki yer alan ülkede daha önceki yıllarda kasırgalar büyük yıkımlara yol açmıştır. Ayrıca periyodik heyelanlar gözlemlenmektedir.

Nüfus Bilgileri

Nüfus: 279912 (Temmuz 2006 verileri).

Yaş yapısı: 0-14 yaş: %20.1 (erkek 28160; kadın 28039).

15-64 yaş: %71.1 (erkek 97755; kadın 101223).

65 yaş ve üzeri: %8.8 (erkek 9508; kadın 15227) (2006 verileri).

Nüfus artış oranı: %0.37 (2006 verileri).

Mülteci oranı: -0.31 mülteci/1000 nüfus (2006 tahmini).

Cinsiyet oranı: doğumlarda: 1.01 erkek/kadın.

15 yaş altı: 1 erkek/kadın.

15-64 yaş: 0.97 erkek/kadın.

65 yaş ve üzeri: 0.62 erkek/kadın.

Toplam nüfusta: 0.94 erkek/kadın (2006 verileri).

Bebek ölüm oranı: 11.77 ölüm/1000 doğan bebek (2006 tahmini).

Ortalama hayat süresi: Toplam nüfus: 72.79 yıl.

Erkek: 70.79 yıl.

Kadın: 74.82 yıl (2006 verileri).

Ortalama çocuk sayısı: 1.65 çocuk/1 kadın (2006 tahmini).

HIV/AIDS - hastalıklarına yakalanan yetişkin sayısı: %1.5 (2003 verileri).

HIV/AIDS - taşıyan insan sayısı: 2500 (2003 verileri).

HIV/AIDS - hastalıklarından ölenler: 200 (2003 verileri).

Ulus: Barbadoslu yada Bajan (halk arasında).

Nüfusun etnik dağılımı: Siyah ırk %90 beyaz ırk %4 diğer %6.

Dinler: Protestan %67 (Anglikan %40 Pentekostal %8 Methodist %7 diğer %12) Roma Katolikleri %4 inançsız %17 diğer %12.

Dil: İngilizce.

Okur yazar oranı: 15 yaş ve üzeri bilgiler.

Toplam nüfus: %99.7.

Erkek: %99.7.

Kadın: %99.7 (2002 verileri).

Yönetimi

Ülke adı: Barbados.

Yönetim biçimi: Meşruti Monarşi.

Başkent: Bridgetown.

İdari bölmeler: 11 bölge; Christ Church (İsa Kilisesi) Saint Andrew Saint George Saint James Saint John Saint Joseph Saint Lucy Saint Michael Saint Peter Saint Philip Saint Thomas.

Bağımsız

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i)., ing. fırında pişerken kurumasın diye rostonun üstüne konulan yağlı et.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. İnsan ve hayvanlarda en yukarı kısım ki beyin, göz, kulak, ağız ve burun gibi duygu organlarını havi olmaka, bedenin en mühim kısmıdır. Re’s, ser, kelle, kafa: insan bajı, at başı. 2. Bir şeyin en yukarısı, tepe, zirve, re’s: Dağ başı. 3. Uç, düğme şeklinde tepe: Meme, çıban başı. 4. Kenar, uç: Köprü başı, çarşı başı. 5. Bir şeyin başladığı yer, mebde’, menbâ: Su başı. 6. Top ve gülle suretinde şey: Bir baş şeker, bir baş peynir, bir baş soğan. 7. Her şeyin önden olan kenarı, kıç mukabili: Gemi başı: Bu şeyin başı ne taraftadır? 8. Yukarıya, üste gelen cihet: Yatağın, odanın, sofranın başı. 9. Mebde, evvel, ibtida, başlangıç: Aybaşı, sene başı, kitabın başı. 10. Canlı hayvan adedi, re’s: Beş baş sığır, iki yüz baş koyun. (Osmanlıca’da re’s daha çok kullanılırdı). 11. Reis, Amir, birinci: Bölük başı, aşçı başı. 12. Akıl, fikir, zekâ. 13. Zübde, kaymak: Süt, yağ, bal başı. Baş açmak = Beddua etmek. 14. Yağlı güreşteki beş derecenin en yükseği. Baş aşağı = 1. Tersine dönmüş, mâkûs. 2. Nehrin mansabına doğru, mukabili: Baş yukarı. Baştan aşmak = Pek ziyade olmak, pek çoğalmak. Baş ağrısı = Başa Arız olan ağrı, Ar. sudâ ve mecazı: Rahatsız eden, faydasız ve nafile iş, gaile. Başını almak = 1. Kurtulmak, teneffüse vakit bulmak. 2. Kaçmak, önüne gelen tarafa kaçıp gitmek. Başucu = Pek yakın yer: Başı ucunda. Yanı başında. Başucundan ayrılmadı. Baş örtüsü = Kadınların baş, boyun ve gerdanlarıyle saçlarını örttükleri bez. Baş vurmak = Müracaat etmek. Başa vurmak = Sersemlik vermek. Başüstüne = Peki, alâ re’sül-ayn: (ata) Baş öğretmek = TAlim etmek. Baş olmak = Becerilmek, başa çıkmak. Başetmek = 1. Galebe çalmak. 2. (Hesabı) toplamak. Baştan inmek = Nüzul isabet etmek. Başbaşa vermek = Mahremâne müzakere etmek, gizlice konuşmak. Başa baş = Tamamı tamamına: Hesap başabaş geldi. Baştan başa = Bir uçtan bir uca, Fars. ser-A-pâ. Baş bağlamak = 1. Intisâb etmek. 2. (Nebat) habbe vermek, başaklanmak. Başını bağlamak = Evlendirmek. Baş belâsı = Başa belâ olan angarya ve müşkülâtlı iş. Başıbozuk = Gayrı muntazam asker. Başıboş = 1. Boş gezen, serseri. 2. Bağlanmamış. Başa çıkmak = Başarabilmek, muvaffak olmak, becermek. Baştan çıkmak = Azmak Baştan çıkarmak = Azdırmak Başı hoş olmamak = Hoşlanmamak, rahat olmamak. Baştan, yeni baştan = İhtidadan, yeniden, Fars. ez-ser-i nev. Baştan kara etmek Gemi tehlike hâlinde başını karaya vurup sahile oturmak. Baştan savmak = Defetmek. Baştan ayağa, tırnağa = Bütün, tekmil, Fars. ser-A-pâ. Başı taşa gelmek = Felâkete uğrayıp nedamet etmek. Başkaldırmak = Serkeşlik etmek. Başkaldırmamak = Pek meşgul olmak, aralık bulamamak. Başa kakmak = Yapılan iyiliği yüze vurmak. Baş komak (baş koymak) = Feda olmak, vücudu vakfetmek, hayatını tehlikeye atarak bir işe girişmek. Başa geçmek = Yüksek makama, üste gelmek, geçmek. Başa geçirmek = Öne almak, yukarıya çıkarmak. Başa gelmek = DÜçâr olmak, uğramak: Başa gelen çekilir. Başgöstermek = Zuhûr etmek. Baş, göz yarmak = Becerememek, yüze göze bulaştırmak. Baş vermek = Çıkmak, zâhir olmak. Baş yemek, başının e

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Gemilerin baş tarafında, tayfa ve er koğuşları. 2. Yağlı güreşte baş’ın altındaki derece.

Türkçe Sözlük

(i.). Bilinenden, alışılandan hiç bir farkı olmayan: Basbayağı bir ev.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Başı yağmurdan muhafazaya mahsus, yağmurluğa bağlı veya ayrı örtü, kukulete: Kaput, muşamba başlığı. 2. Harbde başı ok ve kılıçtan muhafazaya mahsus siper, tulga, miğfer, hod. 3. Direk başı, tepelik. 4. Atın başını ve ensesini muhafazaya mahsus kılıf.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i)., (s). piç, nikahsız doğan çocuk; (argo) alçak herif, kepaze kimse; (s). gayri meşru (çocuk); sahte, hakiki olmayan, kalp; alışılmışın dışında; matb. normal boyda olmayan. bastardy (i). piçlik. bastardly (s). gayri meşru olarak doğan; hileli; bayağı.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(f). teyellemek, eğreti dikmek; ahçı. eti pişerken tereyağı v.b. ile yağlayarak yumuşatmak; (k.dili). dayak atmak; dövmek. basting (i). teyelleme; azarlama.

Türkçe Sözlük

(i.). Sapotgillerden bir ağaç (Bassia). Asya’da yetişir, tohumlarından yağ çıkarılır.

Türkçe Sözlük

(f. müzârî: Batar). 1. Bir şeyin içine sokulmak, aşağıya gitmek, dalmak: Suya, yere, çamura batmak. 2. Girmek, hulûl ve nüfuz etmek: Ayağıma iğne, diken battı. 3. Girer gibi hissolunmak, acıtmak: Gözüme bir şey batıyor. 4. Ufuktan aşağı gitmek, gurub, ufûl etmek: Güneş battı, ay batacak. 5. Garkolmak, denizin dibine çökmek: Gemi battı. 6. Mahvolmak, kaybolmak: Bütün malı, serveti battı. Filân bankada birkaç bin lirası battı. 7. İflâs etmek, müflis olmak, bir şeyi kalmamak: O adam battı. Filân şirket, banka batmak üzredir. 8. Bozguna uğrayıp mahv ve perişan olmak: Bütün bir tümen battı. 9. Görülmez ve işitilmez olmak, eseri kalmamak: Onun adı battı. 10. Dalmak, müstağrak olmak: Borca, tere, al kanlara batmak. II. Fena tesir etmek, dokunmak: Onun lâkırdısı bana batmaz. Kandil batıp çıkmak = Sönmek derecesinde olmak. Çağatayca’da yardımcı fiillerden olup devam ve istimrar beyan eder: Bağırıp batmak = Bağırıp yatmak, durmak.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Adî, has olmayan, avam-kârî: Bayağı kâğıt. 2. Aşağı, dûn: Bayağı adam, pek bayağı mal. Adetâ, düzce: Benim bayağı sıtmam vardır. Mübalağa ve tekid için «bas» edatını alır: Basbayağı bir adam.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Adîlik: Bu kâğıdın, bu yazının bayağılığı meydandadır. 2. Aşağılık, dûnluk: Bu adamın bayağılığı ilk sözünden anlaşılır.

Türkçe Sözlük

(f.). Bayat olmak, eskiyip tazeliği, taravet ve letâfeti geçmek, bayağılaşmak: Bu ekmek bayatlamış.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Bayılmasına sebep olmak, kendinden geçirmek: Ayağını kesmek için kendisini klorformla bayılttılar. Bizi gülmeden bayılttı. 2. Soldurmak: Bu çiçekleri güneşte bırakıp bayıltmışsınız.

Türkçe Sözlük

(I. Fr.). Etli ve güzel renkli yaprakları olan bir süs bitkisi, begonia. Begonya, begonyagillerdendir.

Türkçe Sözlük

(e.), ihtimal, muhtemel, olabilir, umulur: Belki bu akşam yağmur yağar. Evvelâ, hattâ: Onu yalnız diğer ahbaplarına değil, belki akrabasına da tercih eder. Kuvvet ile değil, belki ilimle galebe çalınır. (Halk dilinde galat olarak «belkim» ve «belkileyim» de derler).

Türkçe Sözlük

(i. A. kimya). Pelesenk yağı.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (mü. belsemiye, kimya). Pelesenk yağına mensup ve müteallik veya onunla mürekkep, (botanik). Fasile-i belsemiye = Pelesenk ağacı nevinden ağaçlar.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i., z. banağacı, sorkun ağacı, bot. Moringa aptera; bu ağacm tohumu, bu tohumdan çıkanlan ince yağ; iskoç iç oda; z. içinde.

Türkçe Sözlük

(i. Fr.). Petrolün damıtılması ile elde edilen bir hidrokarbon çeşidi. Uçucu, renksiz ve kokulu bir sıvı olan benzin akaryakıt olarak motorları işletmekte, tohumlardan yağ çıkarmakta, kumaş temizlemekte kullanılır; özgül ağırlığı 0,65 kadardır. Maden kömürü ve linyit damıtımından da elde edilebilir.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. bergamot, bot. Citrus bergamia; bir nevi armut; yağı ıtriyatta kullamlan bir cins portakal veya ağaçkavunu.

Şifalı Bitki

(macis): Hindistancevizi çekirdeğini örten özlü zardır. İçeriğinde esans ve yağ vardır. Kullanıldığı yerler: Teskin edici iştah açıcı ve vücudu kuvvetlendiricidir. Tavsiye edilen milktarı aşmamalıdır Aksi halde zehirlenme belirtileri görülebilir.

Genel Bilgi

Bakkaldan veya marketten yumurta alırken kabuğunun rengi sizin için önemli mi, bu konuda bir tercihiniz var mı? Sizce kabuk renkleri farklı olan yumurtaların içleri de besin değeri olarak farklı olabilir mi? Tavukların niçin bazılarının yumurtaları beyaz da bazılarının açık kahverengi?

Bu konuda iki zıt ama ikisi de yanlış olan görüş var. Kabuktaki beyaz rengin, yumurtanın ideal oluşumunu tamamladığını gösterdiğini, bunun dışında bir renk değişiminin kalitede düşüş anlamına geldiğini iddia edenlerin yanı sıra kabuğun rengi ne kadar koyu ise besin açısından da o kadar değerli olduğunu ileri sürenler de var. Genellikle Avrupa ülkelerinde kahverengi yumurtalar makbul sayılırken ABD’de durum tam tersidir.

Oysa her iki görüş de yanlıştır. Besin değeri, lezzet ve pişme karakteristikleri bakımından her iki renk yumurtanın da içi aynı değerdedir. Her iki yumurtada da aynı miktarda protein, mineral ve vitaminler (C vitamini hariç) vardır. Tabii tavuğun yediği yemin kalitesi de belirli farklar yaratabilir.

Yumurtanın içi değil de kabuğunun rengi ile haklı olarak ilgilenenler sadece onları paketleyenler ve satanlardır, çünkü bir pakette hep aynı rengin olması müşteri tarafından tercih edilmektedir.

Tabiatta yaşayan hayvanların yumurtalarını renkli veya koyu renkte hatta gölgeli ve çizgili şekilde yumurtlamalarının ana nedeni, bu yumurtaları yemek isteyen düşmanlarına karşı kamuflaj yaparak neslin devamını sağlamaktır.

Yumurtaların kabuklarının renklerini, tavuğun kökenine, atalarının yaşadığı yerlere bağlayanlar da var. Bu görüşe göre Asya kökenli tavukların yumurtaları kahverengi, Akdeniz kıyıları kökenlilerin ise beyaz oluyormuş.

Daha çok kabul gören bir diğer görüşe göre ise beyaz kabuklu yumurtalar beyaz ibikli ve kulak memesi beyaz olan tavuklar tarafından yumurtlanıyormuş. İbik ve kulak memesi kırmızı olanlar ise kahverengi kabukları olanları yumurtluyormuş.

Kabuğu hangi renk olursa olsun işte size yumurta ile ilgili bazı faydalı bilgiler: Yumurtayı haşlayıp haşlamadığınızı unuttunuz. Masanın üstünde fırıldak gibi döndürün. Eğer hemen duruyorsa taze yani pişmemiş, biraz daha uzun süre dönmeye devam ediyorsa içi katı yani haşlanmış demektir. Yumurtanın tazeliğini merak ediyorsanız suya koyun, taze ise suda batacak, bayat ise yüzecektir.

Yumurtada hemen hemen hayati tüm vitaminler vardır. Bulunmayan tek vitamin C vitaminidir. Yumurtanın besin değeri yüksek olan kısmı sarısıdır. Akı ve sarısı karıştırılarak, omlet gibi pişirilen yumurtalarda, aktaki bazı maddeler sarıdaki vitaminlerin bir kısmının etkilerini yok ederler.

Kalori açısından et ve süt ile mukayese edildiğinde 55 gramlık bir yumurta, 40 gram yağlı sığır etine veya 100 gram yağlı süte eşdeğerdedir.

Türkçe Sözlük

(i.). Keten tohumundan çıkarılan bir yağ. Bu yağ, yağlıboya yapmakta kullanılır.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. büzûr). 1. Tohum, ekilecek tane. 2. Keten tohumu: Bezir yağı. 3. Keten tohumu yağı: Bezir isi, mürekkep.

Genel Bilgi

Biber acı değildir. Acı, tatlının tersidir ve acıya örnek olarak kininin veya greyfurdun tadı gösterilebilir. Biber acı değil yakıcıdır. Bunun tersi ise serinletici olup, buna da örnek olarak nane veya mentol gösterilebilir.

Biberin yakıcılığı, içinde bulunan kapsaisin adı verilen bir tür bileşikten kaynaklanır. Bu maddenin büyük bir kısmı, biberin etli kısmında ve tohumlarında bulunur. Bu nedenle ucu pek yakıcı olmayan biberin, yenildikçe yakıcılığı daha çok hissedilir.

Kapsaisin maddesi bibere yakıcılık vermekle kalmaz, cilde temas ettiğinde tahrişe de yol açar. Hatta bu özelliğinden dolayı bazı romatizma ilaçlarının formüllerinde de kullanılır.

Yeşil biber kırmızı olanından daha yakıcı değildir. Yakıcı biberler koyu renkli ve çok sivri uçludur. Biberler A ve C vitaminleri bakımından çok zengin olup, sıcak havada yenilen yakıcı biberler insanı terletirler ve terin buharlaşmasıyla insanda bir serinlik hissi duyulur.

Buna karşın, biberin içindeki kapsaisin maddesi, insanda tükürük salgısını da arttırır, solunum ve kan basıncında değişimler yaratır, bağırsaklarda emil imin azalmasına yol açar.

Hayvanlar üzerinde yapılan deneyler sonucunda, diğer kanserojen maddelerle birlikte alındığında, karaciğer kanserinin ortaya çıkmasında, hızlandırıcı rolü olduğu konusunda ciddi kuşkular vardır.

Biberden ağzımız yanınca çoğumuz hemen su içeriz ve bir işe yaramadığını görürüz. Peki nasıl oluyor da, biberin yakıcı tesirini su gideremiyor? Sebebi basit, yağ ve su kesinlikle birbirlerine karışmaz. Biberlerin yakıcılık veren maddesi yağlı olduğu için, ne kadar su içerseniz için onunla birleşmez. En iyi metot ekmek yemektir. Ekmek bu yağı absorbe eder ve mideye taşır.

Bir diğer etkili yol da süt içmektir. Sütün içindeki kasein maddesi bir deterjan görevini üstlenir, biberin yağı ile karışarak ağzı temizler. Bu da yeterli değilse rakı içilmesi Önerilir. Rakı da diğer alkol içeren sıvılar gibi yağı çözer ve sorunu giderir, ama sonuçları ertesi sabah ortaya çıkacak başka sorunlar getirir.

Genel Bilgi

Biber acı değildir. Acı, tatlının tersidir ve acıya örnek olarak kiwinin ya da greyfurdun tadı gösterilebilir. Biber acı değil yakıcıdır. Bunun tersi ise serinletici olup, buna da örnek olarak nane veya mentol gösterilebilir.

Biberin yakıcılığı, içinde bulunan kapsaisin adı verilen bir tür bileşikten kaynaklanır. Bu maddenin büyük bir kısmı, biberin etli kısmında ve tohumlarında bulunur. Bu nedenle ucu pek yakıcı olamayan biberin, yenildikçe yakıcılığı daha çok hissedilir.

Kapsaisin maddesi bibere yakıcılık vermekle kalmaz, cilde temas ettiğinde tahrişe de yol açar. Hatta bu özelliğinden dolayı bazı romatizma ilaçlarının formüllerinde de kullanılır.

Yeşil biber kırmızı olanından daha yakıcı değildir. Yakıcı biberler koyu renkli ve çok sivri uçludur. Biberler A ve C vitaminleri bakımından çok zengin olup, sıcak havada yenilen yakıcı biberler insanı terletirler ve terin buharlaşmasıyla insanda bir serinlik hissi duyulur.

Buna karşın, biberin içindeki kapsaisin maddesi, insanda tükürük salgısını da artırır, solunum ve kan basıncında değişimler yaratır, bağırsaklarda emilimin azalmasına yol açar.

Hayvanlar üzerinde yapılan deneyler sonucunda, diğer kansorejen maddelerle birlikte alındığında, karaciğer kanserinin ortaya çıkmasında, hızlandırıcı rolü olduğu konusunda ciddi kuşkular vardır.

Biberden ağzımız yanınca çoğumuz hemen su içeriz ve bir işe yaramadığını görürüz. Peki nasıl oluyor da, bibrin yakıcı tesirini su gideremiyor? Sebebi basit, yağ ve su kesinlikle birbirlerine kaarışmaz. Biberlerin yakıcılık veren maddesi yağlı olduğu için, ne kadar su içerseniz için onunla birleşmez. En iyi metot ekmek yemektir. Ekmek bu yağı absorbe der ve mideye taşır.

Bir diğer etkili yol da süt içmektir. Sütün içindeki kasein maddesi bir deterjan görevini üüstlenir, biberin yağı ile karışarak ağzı temizler. Bu da yeterli değilse rakı içilmesi önerilir. Rakı da diğer alkol içeren sıvılar gibi yağı çözer ve sorunu giderir, ama sonuçları ertesi sabah ortaya çıkacak başka sorunlar getirir.

Şifalı Bitki

(kuşdili): Ballıbabagillerden; Akdeniz çevresinde çok yetişen; küçük, kalınca, ensiz ve kokulu yaprakları ile çiçeklerinden faydalanılan bir bitkidir. Yaprakları iğneye benzer. Boyu 2 metre kadardır. Çiçekleri mavi veya eflatundur. Çiçeklerinden renksiz veya soluk sarı renkte olan biberiye esansı çıkarılır. İçeriğinde kafuru, sineol, kamfen, pinen, borneol ve bornilasetat vardır. Kullanıldığı yerler: Hazımsızlığı giderir. Çarpıntıyı keser. Yarımbaş ağrılarını giderir. Baş dönmesini keser. Astım, bronşit ve kansızlıkta faydalıdır. Yağlı saçların yağını alır. Burkulmalarda ve deri yaralarında da haricen kullanılır. İdrar ve adet söktürür. Safra ifrazatını arttırır.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Atın ayağında çıkan unulmaz bir çatlak ve yara. 2. Böyle bir yarası olan at. Unulmaz, tehlikeli yara.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. gen. r. çoğ. eskiden esirlerin ayağına vurulan pranga.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Anlatılmak, Osm. ilâm ve ifhâm edilmek. 2. Haber verilmek: Bursa taraflarında bol yağmuryağdığı mahallinden bildiriliyor.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. Güney Afrika'da güneşte kurutulmuş yağsız et.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Bin kuruş, bin lira vesaire kıymetinde olan: Binlik bir beygir. 2. Bin arşın vesaire boyunda veya bin kilo vesaire ağırlığında olan. Bin dirhem, yani iki buçuk okka sıvı olan şişe: Bir binlik zeytinyağı. 3. Bin liralık kâğıt para.

Türkçe Sözlük

(E.A.) Allah'ın adı ile. Bir işe başlarken ve hayret veya endişe duyulduğu zaman söylenir. Bismillah demek = Bir işe başlamak. Nihayet bismillâh dedi.

Euzü ve Besmele’nin manası nedir?

Euzübillahimineşşeytanirracim demek, Allah’ın rahmetinden uzak olan ve gazabına uğrayarak dünyada ve ahirette helak olan şeytandan, Allahü teâlâya sığınırım, korunurum, yardım beklerim. Ona haykırır, feryat ederim demektir.

Bismillahirrahmanirrahim demek ise, her var olana, onu yaratmakla ve varlıkta durdurmakla, yok olmaktan korumakla iyilik etmiş olan Allahü teâlânın yardımı ile, bu işimi yapabiliyorum demektir.

SÖZLER

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

وَ بِهِ نَسْتَعِينُ

اَلْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ وَ الصَّلاَةُ وَ السَّلاَمُ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَ عَلَى

اَلِهِ وَ صَحْبِهِ اَجْمَعِينَ

Ey kardeş! Benden birkaç nasihat istedin.Sen bir asker olduğun için askerlik temsilâtiyle, sekiz hikâyecikler ile birkaç hakikatı nefsimle beraber dinle.Çünki ben nefsimi herkesten ziyade nasihâta muhtaç görüyorum.Vaktiyle sekiz âyetten istifade ettiğim sekiz sözü biraz uzunca nefsime demiştim.Şimdi kısaca ve Avâm lisanıyla nefsime diyeceğim.Kim isterse beraber dinlesin.

Birinci Söz

Bismillah her hayrın başıdır.Biz dahi başta ona başlarız.Bil ey nefsim, şu mübarek kelime İslâm nişanı olduğu gibi, bütün mevcudatın Lisan-ı hâliyle vird-i zebânıdır.Bismillah ne büyük tükenmez bir kuvvet, ne çok bitmez bir bereket olduğunu anlamak istersen, şu temsilî hikâyeciğe bak dinle!.Şöyle ki:

Bedevî Arab çöllerinde seyahat eden adama gerektir ki, bir kabile reisinin ismini alsın ve himeyesine girsin.Tâ şakîlerin şerrinden kurtulup hâcâtını tedârik edebilsin.Yoksa tek başıyle hadsiz düşman ve ihtiyacâtına karşı perişan olacaktır.İşte böyle bir seyahat için iki adam, sahraya çıkıp gidiyorlar.Onlardan birisi mütevazi idi.Diğeri mağrur...Mütevazii, bir reisin ismini aldı.Mağrur, almadı...Alanı, her yerde selâmetle gezdi.Bir kâtıü’t-tarîka rast gelse, der: “Ben, filân reisin ismiyle gezerim.” Şakî defolur, ilişemez.Bir çadıra girse, o nam ile hürmet görür.Öteki mağrur, bütün seyahatinde öyle belalar çeker ki, târif edilmez.Daima titrer, daima dilencilik ederdi.Hem zelîl, hem rezil oldu.

İşte ey mağrur nefsim! Sen o seyyahsın.Şu dünya ise, bir çöldür.Aczin ve fakrın hadsizdir.Düşmanın,hâcâtın nihayetsizdir.Mâdem öyledir; şu sahranın Mâlik-i Ebedî’si ve Hâkim-i Ezelî’sinin ismini al.Tâ, bütün kâinatın dilenciliğinden ve her hâdisatın karşısında titremeden kurtulasın.

Evet, bu kelime öyle mübarek bir definedir ki: Senin nihayetsiz Aczin ve fakrın , seni nihayetsiz kudrete, rahmete raptedip Kadîr-i Rahîm’in dergâhında aczi, fakrı en makbul bir şefaatçı yapar.Evet, bu kelime ile hareket eden, o adama benzer ki: Askere kaydolur.Devlet namına hareket eder.Hiçbir kimseden pervâsı kalmaz.Kanun namına, devlet namına der, her işi yapar, her şeye karşı dayanır.

Başta demiştik: Bütün mevcudat, Lisan-ı hâl ile Bismillah der.Öyle mi?

Evet, nasılki görsen: Bir tek adam geldi.Bütün şehir ahalisini cebren bir yere sevketti ve cebren işlerde çalıştırdı.Yakînen bilirsin; o adam kendi namıyla, kendi kuvvetiyle hareket “etmiyor.Belki o bir askerdir.Devlet namına hareket eder.Bir padişah kuvvetine istinad eder.Öyle de her şey, Cenâb-ı Hakk’ın namına hareket eder ki; zerrecikler gibi tohumlar, çekirdekler başlarında koca ağaçları taşıyor, dağ gibi yükleri kaldırıyorlar.Demek herbir ağaç, Bismillah der.Hazine-i Rahmet meyvelerinden ellerini dolduruyor, bizlere tablacılık ediyor.Her bir bostan, Bismillah der.Matbaha-i kudretten bir kazan olur ki: Çeşit çeşit pekçok muhtelif leziz taamlar, içinde beraber pişiriliyor.Herbir inek, deve, koyun, keçi gibi mübarek hayvanlar Bismillah der.Rahmet feyzinden bir süt çeşmesi olur.Bizlere, Rezzak namına en lâtif, en nazif, âb-ı hayat gibi “bir gıdayı takdim ediyorlar.Herbir nebat ve ağaç ve otların ipek gibi yumuşak kök ve damarları, Bismillah der.Sert olan taş ve toprağı deler geçer.Allah namına, Rahman namına der, her şey ona musahhar olur.Evet havada dalların intişarı ve meyve vermesi gibi, o sert taş ve topraktaki köklerin kemâl-i sühûletle intişar etmesi ve yer altında yemiş vermesi; hem şiddet-i hararete karşı aylarca nâzik, yeşil yaprakların yaş kalması; tabiiyyûnun ağzına şiddetle tokat vuruyor.Kör olası gözüne parmağını sokuyor ve diyor ki: En güvendiğin salâbet ve hararet dahi, emir tahtında hareket ediyorlar ki; o ipek gibi yumuşak damarlar, birer asâ-yi Mûsâ (A.S.) gibi فَقُلْنَااضْرِبْْبِعَصَاكَالْحَجَرَ emrine imtisâl ederek taşları şakk eder.Ve o sigara kâğıdı gibi ince nazenin yapraklar, birer a’zâ-yi İbrahim (A.S.) gibi ateş saçan hararete karşı يَانَارُكُونِىبَرْدًاوَسَلاَمًا âyetini okuyorlar.

Mâdem her şey mânen Bismillah der.Allah namına Allah’ın ni’etlerini getirip bizlere veriyorlar.Biz dahi Bismillah demeliyiz.Allah nâmına vermeliyiz.Allah nâmına almalıyız.Öyle ise, Allah nâmına vermeyen gafil insanlardan almamalıyız...

Sual: Tablacı hükmünde olan insanlara bir fiat veriyoruz.Acaba asıl mal sahibi olan Allah, ne fiat istiyor?

Elcevab: Evet o Mün’im-i Hakiki, bizden o kıymettar ni’metlere, mallara bedel istediği fiat ise; üç şeydir.Biri: Zikir.Biri: Şükür.Biri: Fikir’dir.Başta “Bismillah” zikirdir.Âhirde “Elhamdülillah” şükürdür.Ortada, ‘’bu kıymettar hârika-yi san’at olan nimetler Ehad-ü Samed’in mu’cize-i kudreti ve Hediye-i rahmeti olduğunu düşünmek ve derk etmek’’ fikirdir.Bir pâdişahın kıymettar bir hediyesini sana getiren bir miskin adamın ayağını öpüp, hediye sahibini tanımamak ne derece belâhet ise, öyle de; zâhirî mün’imlere medih ve muhabbet edip, Mün’im-i Hakiki’yi unutmak; ondan bin derece daha belâhettir.

Ey nefis! böyle ebleh olmamak istersen; Allah nâmına ver, Allah nâmına al, Allah namına başla, Allah nâmına işle.Vesselâm.

Türkçe Sözlük

(f.) (aslı büttirmek). Tohumun filizlenip topraktan dışarı çıkmasına sebep olmak, yeşertmek. Bu yağmur ekilen tohumları çabuk bitirecektir.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Sona ermek, tamam olmak, Osm. pâyâna varmak, hitâm bulmak: Yapmaya başladıkları cami bitti, yazdığınız mektup bitti mi? 2. Tükenmek, kalmamak: Mürekkebim bitti, kandilin yağı bitti. 3. Mahv ve harap ve perişan olmak, fenâ bulmak, bozulmak: Muharebede düşman tümeni bitti. 4. Kalakalmak. 5. Yorulup kalmak, bıkmak, bezmek: Sabahtan beri uğraşa uğraşa bittim. 6. İstihza ile hayret etmek, şaşmak: Söylediği şiire bittim. 7. Nihayet derecede sevmek: Şu güzel ata bittim.

Türkçe Sözlük

(i.). Eski elbise ve eşyanın alınıp satıldığı pazar. (bk.) BAt. «Eskiye itibar olsaydı, bitpazarına nur yağardı».

Türkçe Sözlük

PITRAK (i. putrak). Çok şık, pek sık bitmiş, yeni bitip yüzünü büsbütün örtecek surette sık olan. Bıtrakotu = Demirdiken. Demirbıtrak = Eski cenk Aletlerinden olarak düşmanın ayağına batmak üzere yolun üzerine bırakılan üç köşeli demir diken. Kuzubıtrağı = Bir nev’i nebat, ganj. Bıtrak gibi kaynamak = Pek sık ve kalabalık olmak. Bıtrak gibi = Dallar üzerinde pek çok meyve olması.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. karabaş ördek, zool. Aythya marila; ciltte bulunan siyah başlı küçük yağ birikintisi

İngilizce - Türkçe Sözlük

f. yağcılık etmek. blandishment i. yağcılık; albeni, çekici davranış.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. yaltaklanma, slang piyazlama, yağcılık, dil dökme. Blarney Stone irlanda'da bulunan birtaş ki bunu öpenlerin yaltaklanmada istidat kespettikleri söylenir.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i., f., s. balina yağı; ağlayış; f. hüngür hüngür ağlamak; ağlarken (bir şeyler) söylemek; s. şişkin, kalın. blubberer i. hüngür hüngür ağlayan kimse.

Türkçe Sözlük

(i.). Boğmak işi, suda, asarak yahut sıkarak öldürme. Boğma boğma = Boğuk boğuk, devamlı olmayıp kesilen, yine başlayan (yağmur vs.).

Türkçe Sözlük

(i.). Boğuk, muhtebes, kesik aralıklı, sağnak zıddı (yağmur vs.).

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. kazan, buhar kazanı; ing. su ısıtmada kullanılan ocak veya soba; sıcak suyu muhafaza etmekte kullanılan kazan. boiler compound kazan taşına karşı kullanılan kimyasal bileşim. boiler emplacement kazan ayağı. boiler fittings kazan takımı. boiler incrusta

Türkçe Sözlük

(i. matematik) (uyd. k). 1. Bölme işaretinin (-5-) okunuşu. 16/4 ifadesi. «16 bölü 4» diye okunur. 2. Bir bayağı kesirde pay ile payda arasındaki yatay 20 çizginin okunuşu: —kesri «20 bölü 4» diye okunur. 4

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. ganimet, yağma, çapul; kazanç.

Türkçe Sözlük

(i.). Buram buram dönerek kar veya yağmurla karışık esen şiddetli rüzgâr, fırtına: Bir borağana tutulduk.

İsimler ve Anlamları

(Tür.) (Erkek İsmi) - Rüzgar, şimşek, gökgürültüsü, sağanak yağmurun birlikte olduğu iklim hadisesi. Boran Hatun: Emevi halifesi Me’mun’un zevcesi.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Kurtulmak, Osm. rehâ bulmak: Mahbesten boşandı. 2. Kesret ve şiddetle döğülmek, akmak, yağmak. Bir yağmur boşandı, burnundan kan boşandı. 3. (silâh) Patlamak, kaza İle ateş almak: Belinde tabancası boşandı. 4. Eşlerden birinin diğerinden ayrılması. Eşinden ayrılmak: O kadın kocasından boşanmış. 5. (Dolmuş adam) coşmak, içinde ne varsa söyleyip sükûn bulmak: Sabretti etti, nihayet bir boşandı kil

Türkçe Sözlük

(i.) (Aslı boyağı) 1. Renk vermek üzere cisimlere ve eşyaya sürülen veya eşya onun içine batırılan nebatî veya madenî sır veya karışım. Ar. levn, Fars. fâm: Yağlı, tutkallı, sulu boya, has boya. 2. Cisimlerin, güneş ışınlarının bir takımını aksettirmekten görünüşte aldıkları çeşitli suretlerin beheri, renk, Ar. levn, Fars. güne. Boya atmak = Solmak. Aşıboyası = Boyamada kullanılan bir cins sarı ve kırmızı toprak. Boya ağacı = Kabuğu dericilerce kullanılan bir çeşit kayın ağacı. Boya almak = Boyanmak, boyanmaya elverişli olmak. Boya vurmak = Boyamak, boya sürmek. Sarı boya = Ar. cehrî. Kara boya = Yalnız siyahla boyanmış, karakalem. Gökboya = Çivit.

Türkçe Sözlük

(f.). Boya vurulmak, Osm. telvîn edilmek: Araba boyandı, ahşap binalar dıştan yağlı boya ile boyanır. Boya sürülmek, lekelenmek, kirletilmek. Kana boyanmak = Yaralanmak, ölmek.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Düzgünlüğünü izale etmek, başka hâle sokmak: Odayı düzeltmiştim, kim bozdu? 2. Harap ve vîran etmek: Bahçenin duvarını bozmuşlar. 3. Muattal ve battal etmek, işlemez bir hâle getirmek: Saatini kim bozdu? 4. İzâle, fesh ve lağvetmek: O usûlü bozdular. 5. ifsad, ihlâl etmek: Terbiyesiz adamlarla görüşmesi ahlâkını bozdu, yağmur yolları bozmuş. 6. Dokunmak, zarar etmek: Ham meyveler sıhhati bozar, şeker mideyi bozar. 7. Geri almak, nakzetmek: Yeminini, pazarlığı bozdu. 8. Mağlûp ve münhezim etmek: Düşmanın bir tümenini bozdu. 9. Beklenmeyen bir ters cevapla mahcup etmek: Herkesin önünde adamı bozmak iyi bir şey değildir. 10. Çıldırmak. 11. Çıldıracak surette bir şeyin üzerine düşmek: Bu adam atıyla bozacaktır. Abdest bozmak = Defi hâcet etmek. Ağız bozmak = Sövmek, küfretmek. İstifini bozmak = Kımıldamak, rahatını ihlâl etmek. Oruç bozmak = iftar etmek. Bağ bozmak = Üzümleri toplamak. Tarla bozmak = Açmak, işlemek. Latifey», şakaya bozmak = Ciddî olarak başlanmış bir sözü lâtifeye çevirmek.

Türkçe Sözlük

(f.). t. Düzgünlüğünü kaybetmek, başka hâl almak: Bu kitap bozuldu, bahçe bakımsızlıktan bozulmuş. 2. Harap ve vîran olmak, yıkılmak: Duvarlar bozulmuş. 3. Muattal ve battal olmak, işlemez ve kullanılmaz olmak: Saat bozuldu. 4. Fenâ bulmak, mahvolmak, perişan olmak, fesholunmak: O usul şimdi bozuldu. 5. Kötüleşmek, fenalaşmak: Bu çocuğun terbiyesi bozuldu, yağmurdan yollar bozulmuştur. 6. Çürümek, kokmak veya ekşimek: Bu et, bu yemek bozulmuş. 7. Mağlûp ve perişan olmak, bozgun vermek: Düşmanın filân tümeni bozuldu. 8. Beklenmeyen, ters bir cevap almakla mahcup olmak: Zavallı çocuk o cevaptan bozuldu. 9. Zayıflamak, benzi solmak: Hastalıktan çok bozulmuş.

İsimler ve Anlamları

(Tür.) (Erkek İsmi) - Yağmur getiren lodos rüzgarı.

İngilizce - Türkçe Sözlük

f. eti veya sebzeyi yağda çevirdikten sonra kendi suyuyla yavaş yavaş pişirmek.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. konyak. brandied s. konyağa yatırılmış.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s., i., f. cesur, yürekli, yiğit; yağız, yakışıklı; i. yiğit kimse, kahraman; Kızılderili savaşçı; f. cesaretle karşı koymak, göğüs germek, karşı gelmek. bravely z. yiğitçe.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. kenar (uçurum, felaket); kıyı. on the brink of destruction mahvolmak üzere. on the brink of the grave bir ayağı çukurda: ölmek üzere.

Türkçe Sözlük

(i. Fr.). Saçları parlatmak, yatırmak ve şekillendirmek için kullanılan güzel kokulu bir çeşit yağ, saç yağı.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i., kim. bromür asidinin tuzu; (argo) soğuk ve sıkıcı bir kimse; tatsız ve bayağı söz. bromide paper fotoğraf kâğıdı.

Sağlık Bilgisi

Akciğerlere giden havayollarının iç yüzündeki zarın iltihaplanmasıdır. Akut ve kronik olarak iki gruba ayrılır.

- Akut Bronşit : Genellikle grip, kızamık, boğmaca veya tifo gibi hastalıklar sırasında görülür. Sisli ve soğuk havalarda çok rahatsız olurlar. Hastalığın başlangıcında kuru ve ağrılı öksürük, az yapışkan balgam, sonraları sümüksü cerahatli balgam ile hafif ateş ve halsizlik görülür. Mutlaka tedavi edilmesi gerekir.

- Kronik Bronşit : Bu çeşit bronşitte; havayollarını yağlayan bezler büyümüş, iç yüzlerinde bulunan tüyler görevini yapamaz olmuştur. Mutlaka tedavi edilmesi gerekir.

Her iki bronşitte de yapılacak ilk iş sigarayı bırakıp istirahat etmektir. Ayrıca aşağıdaki reçeteler uygulanır.

Tedavi için gerekli malzeme : Okaliptus yaprağı

Hazırlanışı : Kuru okaliptus yaprakları, ince ince kıyılır. Pipoya doldurulup içilir.

İsimler ve Anlamları

(f.t.i.) (Erkek İsmi) 1.X. yy.’ın başlarında Orta Asya’daki yağma boyundan çıkan ve ilk İslam devletinin Türk hükümdarlarının birçoğuna verilen ünvan. 2.İliğ ve Karahanlı sülalesinden birçok hükümdarların unvanıdır. - Tarık Buğra, Saltuk Buğra.

İsimler ve Anlamları

(Ar.). - 1.Ülke, y(Erkek İsmi) 2.Büyük bina. 3.Ben, benek. - Erkek ve kadın adı olarak kullanılır. Buka Han: Altınordu devletinin Bayagut boyundan Nogay Yarguçi adlı prensin oğlu.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Köstek. Eskiden ağır cezalı mahkûmların ayaklarına takılan demir halka. Bu halkaya pranga bağlanırdı. 2. Kaçmasını önlemek için atların ayağına vurulan demir halkalı köstek.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Ayağında bukağı olan. 2. Bilekleri beyaz olan at. .y.

Türkçe Sözlük

(i.). Denizlerden havaya kalkıp rüzgârla yer değiştiren ve yağmur veya kar halinde yere inen buğu ki, bazen ufukları kaplayıp güneş ışıklarına bir dereceye kadar engel olur. Ar. sehâb, Fars. ebr. Bulutlara kadar, bulutlar içinde: Pek yüksek. Buluttan nem kapmak = Her şey den alınmak Bulut gibi = Ziyadesiyle sarhoş.

Genel Bilgi

Tepenizde gördüğünüz orta büyüklükte, yaklaşık l kilometre çapındaki bir bulutun hacmi 4 milyar metreküptür ve içinde l-5 milyon kilogram su vardır. Peki nasıl oluyor da bu kadar su başımıza kovadan dökülür gibi dökülmüyor, bu kadar tonlarca ağırlık havada durabiliyor? Gerçekten bulutlar gökyüzünün inanılmaz ve harika süsleridir.

Hiçbir bulut diğeri ile şekil ve hacim olarak aynı değildir. Çünkü oluşumlarına etki eden hava akımları, sıcaklık, basınç, havadaki toz miktarı v.b. gibi o kadar çok etken vardır ki, çok değişken olan atmosferde iki yerde bütün bu şartları eşit olarak sağlamak mümkün değildir.

Isınan yeryüzünden buharlaşan su, havadan hafif minik su buharları şeklinde doğruca gökyüzüne yükselir. Belirli bir yükseklikte basınç azaldığı, hava da soğuduğu için minik su damlacıkları haline geçerler ve bulutları oluştururlar. Başlangıçta bu damlalar o kadar küçüktür ki, çapları birkaç mikrometredir. (İnsan saçı 100 mikrometredir.) Ortalama bir yağmur damlasının oluşabilmesi için bunlardan milyonlarcasının birleşmesi gerekir.

Bulutların bu kadar ağırlığa rağmen gökyüzünde asılı kalabilmelerinin sebebi bu damlacıkların çok küçük olmalarıdır. Her ne kadar bir kilometre çapındaki bir bulutta en azından 1.000 ton su varsa da bu hacimdeki hava 1.000.000 tondur, yani bin kez daha ağırdır. Bu nedenle de bulutlar içerlerindeki yağmur taneleri iyice oluşup, ağırlaşıp yere düşene kadar tepemizde gezinip dururlar. Aslında yağmur yağarken yağmur damlası oluşma işlemi devam ettiğinden bulut içindeki suyu boşaltıp bir anda kaybolmaz.

Bulutun oluşumunda başlangıçta oluşan su damlacıkları o kadar küçüktür ki, üzerlerine gelen ışıkları doğrudan yansıtırlar ve bu tip bulutlar pamuk gibi beyaz görünürler. Su damlacıkları birleşip büyüdükçe, yani kalınlaştıkça ışığı daha az yansıtırlar, bu nedenle de yağmur bulutları daha koyu, gri hatta siyaha yakın renkte görünür. Gittikçe büyüyerek ağırlaşan bu damlalar bulutun altında toplandığından, bu tip bulutların tabanları üst taraflarına nazaran daha koyu renktedirler.

Havadaki sıcaklık yatay olarak genellikle aynıdır. Bu nedenle havanın içine suyu alabileceği yükseklik yatay olarak hemen hemen aynı olduğundan bulutların altları daha düzdür. Bulutun ortası ile üst kenarı arasındaki ısı farklı olduğu ve üst tarafında su damlası oluşumu devam ettiği için üst taraflar kıvrımlıdır.

Bulutlar şekillerine ve yüksekliklerine göre sınıflandırılırlar. Genelde üç ana grupta toplanırlar. Bu sınıflandırmaya göre, ince, tutam tutam, ufak bulutlara ‘sirüs’, kümeler halinde olanlara ‘kümülüs’, ufukta tabaka halinde görünenlere de ‘stratus’ deniliyor. Ayrıca iki tane de yükseklik kategorisi var. Bulutun tabanı yerden 2.000 - 6.000 metre yükseklikte ise ön ismi ‘alto’, 6.000 metreden daha yükseklikte ise de ‘sirro’ oluyor. Yağmur bulutlarına da diğerlerinden ayırmak için ‘nimbo, nimbus’ gibi isimler ekleniyor.

Genel Bilgi

Tepenizde gördüğünüz orta büyüklükte, yaklaşık 1 kilometre çapındaki bir bulutun hacmi 4 milyar metreküptür ve içinde 1-5 milyon kilogram su vardır. Peki nasıl oluyor da bu kadar su başımıza kovadan dökülür gibi dökülmüyor, bu kadar tonlarca ağırlık havada durabiliyor? Gerçekten bulutlar gökyüzünün inanılmaz ve harika süsleridir.

Hiçbir bulut diğeri ile şekil ve hacim olarak aynı değildir. Çünkü oluşumlarına etki eden hava akımları, sıcaklık, basınç, havadaki toz miktarı v.b. gibi o kadar çok etken vardır ki, çok değişken olan atmosferde iki yerde bütün bu şartları eşit olarak sağlamak mümkün değildir.

Isınan yeryüzünden buharlaşan su, havadan hafif minik su buharları şeklinde doğruca gökyüzüne yükselir. Belirli bir yükseklikte basınç azaldığı, hava da soğuduğu için minik su damlacıkları haline geçerler ve bulutları oluştururlar. Başlangıçta bu damlalar o kadar küçüktür ki, çapları birkaç mikrometredir. (İnsan saçı 100 mikrometredir.) Ortalama bir yağmur damlasının oluşabilmesi için bunlardan milyonlarcasının birleşmesi gerekir.

Bulutların bu kadar ağarlığa rağmen gökyüzünde asılı kalabilmelerinin sebebi bu damlacıkların çok küçük olmalarıdır. Her ne kadar bir kilometre çapındaki bir bulutta en azından 1000 ton su varsa da bu hacimdeki hava 1 milyon tondur, yani bin kez daha ağırdır. Bu nedenle de bulutlar içerlerindeki yağmur taneleri iyice oluşup, ağırlaşıp yere düşene kadar tepemizde gezinip dururlar. Aslında yağmur yağarken yağmur damlası oluşma işlemi devam ettiğinden bulut içindeki suyu boşaltıp bir anda kaybolmaz.

Bulutun oluşumunda başlangıçta oluşan su damlacıkları o kadar küçüktür ki, üzerlerine gelen ışıkları doğrudan yansıtırlar ve bu tip bulutlar pamuk gibi beyaz görünürler. Su damlacıkları birleşip büyüdükçe, yani kalınlaştıkça ışığı daha az yansıtırlar, bu nedenle de yağmur bulutları daha koyu, gri hatta siyaha yakın renkte görünür. Gittikçe büyüyerek ağırlaşan bu damlalar bulutun altında toplandığından, bu tip bulutların tabanları üst taraflarına nazaran daha koyu renktedirler.

Havadaki sıcaklık yatay olarak genellikle aynıdır. Bu nedenle havanın içine suyu alabileceği yükseklik yatay olarak hemen hemen aynı olduğundan bulutların altları daha düzdür. Bulutun ortası ile üst kenarı arasındaki ısı farklı olduğu ve üst tarafında su damlası oluşumu devam ettiği için üst taraflar kıvrımlıdır.

Bulutlar şekillerine ve yüksekliklerine göre sınıflandırılırlar. Genelde üç ana grupta toplanırlar. Bu sınıflandırmaya göre, ince, tutam tutam, ufak bulutlara ‘sirüs’, kümeler halinde olanlara ‘kümülüs’, ufukta tabaka halinde görünenlere de ‘stratus’ deniliyor. Ayrıca iki tane de yükseklik kategorisi var. Bulutun tabanı yerden 2 bin-6 bin metre yükseklikte ise ön ismi ‘alto’, 6 bin metreden daha yükseklikte ise de ‘sirro’ oluyor. Yağmur bulutlarına da diğerlerinden ayırmak için ‘nimbo, nimbüs’ gibi isimler ekleniyor.

Türkçe Sözlük

(e.) Dönüp dolaşarak şiddetle ve havada kasırga gibi bir nevi girdaplar teşkil ederek yağmayı tasvir ederek arka arkaya kullanılır: Buram buram kar yağıyordu. Buram buram duman çıkıyordu. Buram buram terlemek = Fazlasıyle terlemek.

Türkçe Sözlük

(i. coğrafya) Yel, şimşek ve gökgürültüleri ile karışık yağan ve kısa süren zorlu yağmur: Yazın sık sık buranlar olur.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Burma fiili, döndürüp bükmek, kıvırmak: Bıyık burmak. 2. Parmak arasında kıvırıp koparmak, sıkmak, çimdiklemek: Etini burdu. 3. Kıvırıp incitmek: Kolunu, ayağını burdu. 4. Enemek, iğdiş etmek, Osm. ıhsâ etmek: Atı burmak. Delmek, sakbetmek. 6. Sancımak: Karnım buruluyor. Burun burmak = Beğenmemek, istihfaf etmek. Bıyık burmak = Kurulmak. Dil burmak = (Kekre şey) dili buruşturmak. Dudak burmak = Ağlayacak olmak. Kol burmak = Galebe çalmak. Kulak burmak = ihtar ve ikaz etmek. Bura bura oynamak = Parmakları şıkırdatarak raksetmek.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Bükülmek, çevrilmek, kıvrılmak. 2. Dönmek, dolanmak: İp ayağına buruldu. 3. Çevrilip incinmek: Kol, ayak burulmak.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Bacağın yukarısı, kalın tarafı Ar fahz, Fars. rârı: Bir koyun budu. Eti ne budu ne? But kebabı 2. Yağ sız lop et: But kebabı. Kadınbudu = Kıyma ve yumurta ile yapılan bir nevi yemek; güvercin budu dahi denir.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i., f. tereyağı, margarin; ekmeğe sürülen diğer yumuşak maddeler; f. tereyağı ilâve etmek veya sürmek; k.dili yağlamak, yağ çekmek. butter up (argo) yağcılık etmek. know which side one's bread is buttered on menfaatinin nerede olduğunu bilmek.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. bir cins ördek; k.dili Sişko kimse, tombul kimse, yağ tulumu.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). tereyağı yapıldıktan sonra yayıkta kalan içecek, yayık ayranı;ayran.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). biraz yakılmış şeker ve tereyağı ile yapılan bir nevi karamela.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s). tereyağı gibi; tereyağlı;(k).dili fazla yağ çeken, dalkavukluk yapan.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s). tereyağımsı,tereyağına benzer, tereyağlı.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). sütölçer; sütteki tereyağı oranını ölçen alet.

Türkçe Sözlük

(i.). Soğuktan donmuş kar, buz mec. Pek soğuk şey. Buz bağlamak, tutmak = Ustü donmak. Buzböceği = Bir cins böcek. Buz çözülmek = Buz erimek. Buzçiçeği = Bir çeşit kalye otu. Buz gibi et = Pek yağlı. Buz kesilmek = Pek fazla soğumak.

Genel Bilgi

Evde cilalı parke üzerinde çorapla yürürken düşme olasılığınız, halıya oranla çok daha fazladır. Çünkü halı ile ayağımız arasında, cilalı parkeye nazaran daha çok sürtünme ve daha fazla temas vardır. Buzlu bir yüzeyin üzerinde ayağımızın kaymasını benzer bir sebebe dayandırabiliriz, ancak buz pateni yapanlar pütürlü buz yüzeyinde, düz bir buz yüzeyinden çok daha fazla bir hızla kayarlar.

Buz, sanıldığı gibi, düzgün bir yüzey olduğu için kaygan değildir. Olay, buz pateninin çok küçük yüzeyinin buza basınç yapması dolayısıyla o noktadaki buzun erimesi ve oluşan bu ince su tabakası üzerinde patenin hareket etmesidir.

İnsan ayağının boyunun ortalama 25 santimetre, eninin ise 10 santimetre olduğunu kabul edelim. Ortalama insan ağırlığı olan 75 kg., iki ayakla 500 santimetrekare yere bastığında, her santimetrekareye 0,15 kg. ağırlık biner. Topuklu ayakkabı giyen kadınlarda yere basılan alan o kadar küçülür ve basınç o kadar artar ki, kadınların topuklu ayakkabı izi sıcak asfaltta kalır, hatta bu basınç nerede ise filinki ile aynıdır.

Ucu neredeyse bıçak gibi olan patenlerin buza değen alanı o kadar küçüktür ki, erime ısısını l derece azaltmak için 130 kg/cm2 gereken buz yüzeyini derhal eritir.

Buz pütürlü olunca, paten sadece buzun pütürünün çıkıntılarına basar, böylece temas yüzeyi iyice küçülür ve basınç artar ve buz daha kolay eriyerek, paten buz ile arasında oluşan ince su tabakası üzerinde rahatça kayar.

Bu arada buzun bir başka şaşırtıcı özelliğine de değinmeden geçemeyeceğiz. Dişimiz ağrıdığında elimizin üzerine konulan buz bu diş ağrısının azalmasına yardımcı olur.

Vücudumuzun herhangi bir yerinde bir ağrı oluştuğunda, uyarıcı sinirler buradan orta beyine ağrı sinyalleri gönderirler.

Bu sayede beyin tarafından uyarılarak vücudun doğal ağrı kesicileri olan ‘endorfin’ ve ‘enkefolin’ salgılanır.

Bu salgıların kaynağa gidebilmesi için sinir sisteminin diğer bölümlerine, ağrı algılarının geçtiği diğer kapıları ‘kapat’ sinyali gönderilir. El üzerinden gelen ağrı sinyallerinden dolayı salgılanan doğal ağrı kesiciler sonucu yüz sinirlerinden gelen ağrı kapıları beyinde kapanmaktadır.

Diş ağrılarında vücudun başka bir yerinde değil de el üstüne buz konulmasının nedeni bu olup, bu noktaya akapuntur uygulanmasıyla da benzer sonuca ulaşılmaktadır. Baş parmakla işaret parmağı arasındaki bu noktaya HO-KU noktası denilmektedir.

Genel Bilgi

Kışın çok kar yağışı alan bir bölgede yaşıyorsanız, karayolları görevlilerinin yollardaki buzlanmayı gidermek için tuzu kullandıklarını görmüşsünüzdür. Ancak tuz aynı zamanda dondurma yapımında da kullanılmaktadır. Peki ama tuz, bu iki ters gibi görülen işlevi nasıl becermektedir?

Herkesin sandığının aksine tuz suyun içinde şekerin eridiği gibi erimez. Tuz buzun içine girince onu çözer. Tuz yine kalır ama buz çözüldüğü için artık o su değil, tuzlu sudur ve erime noktası saf sudan daha düşüktür.

Buzlanmış yollara tuz döküldüğü zaman, tuz önce buz ile çözümlenerek bir buzlu su tabakası oluşturur ve bu çözeltinin donma noktası düşük olduğundan, sıfırın altındaki sıcaklıklarda bile donmadan kalabilir. Günümüzde ABD’de üretilen tuzun yüzde 45’i yollardaki buzun eritilmesinde kullanılmaktadır.

Bilindiği gibi su, sıcaklığı sıfır dereceye varınca donar. Suya tuz ilavesi ile bu donma sıcaklığı da düşer. Suya yüzde 10 tuz ilavesi donma sıcaklığını -6 dereceye indirir. Yüzde 20 tuz karıştırılmış su ise -16 derecede donar. Ancak yolun veya buzun ısısı -16 dereceden de az ise artık tuzun erimede pek etkisi olmaz, sadece buzun üstünde kalarak tekerleklerin kaymasını azaltabilir.

Dondurma yaparken de karışımın çevresinde çok düşük ısıya ihtiyaç vardır. Dondurma karışımının etrafındaki ısının çok düşük olması, ancak bu düşük ısıda karışımın donmaması gerekir. Burada eklenen tuz karışımın sıfır derecenin altında bile donmadan dondurmanın oluşturulmasını sağlar.

Hatırlarsanız ‘Titanic’ filminde okyanus suyunun ısısı sıfırın birkaç derece altında olmasına rağmen, deniz suyunun yüzeyi, içindeki tuz nedeni ile hala donmamıştı.

Türkçe Sözlük

(i. F. «çâbük» ten. Daha doğrusu Farsça’sı bu Türkçe kelimeden alınmıştır). Hızlı, tez, aceleli, hafif: Eli, eline çabuk, ayağına çabuk. Çabuk olun, çabuk davranın, geç kalmayın. Süratle. Ar. aceleten: Çabuk gel. Çabuk’ çabuk = Acele ile. Çarçabuk ss Pek süratle, derhal.

Türkçe Sözlük

(i. F.). Seri, hafif, çabuk: Çibük-dest = Eli hafif, eline çabuk. Çâbükpâ = Ayağı hafif. Ar. serî-ül-hareke.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(F.) [چابک پا] ayağına çabuk.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). kakao ağacı, (bot). Theobroma cacao. cacao bean kakao tanesi. cacao butter kakao yağı.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). yabani ardıç, katran ardıcı, (bot). Juniperus oxycedrus. oil of cade bu ağaçtan çıkarılan ve cilt hastalıklarının tedavisinde kulanılan bir yağ, ardıç yağ.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i)., (s). alçak, zelil adam; (s). bayağı, aşağılık.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Kazığa bağlanmak. 2. Mıhlanıp yerleşmek: Çingene horozu gibi ayağından çakılır.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. ince kumaşlı uzun bir çeşit şalvar. 2. Kuşların ayağındaki tüy.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Çakşır denilen şalvarı giyen. 2. Ayağı tüylü güvercin vs.

Türkçe Sözlük

(i. F.). Serî hareketli, eline ve ayağına ;abuk, hafif (ekseriya aynı mânâda olan cüst ile beraber kullanılır): Cüst ü çâlâk.

Türkçe Sözlük

(i. F.). Çeviklik, eline, ayağına çabukluk, tezcanlılık.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). boğa dikeni, çoban kalkıtan, (bot). Santoria calcitrapa; inlâl otu, demir diken, (bot). Tribulus terrestris; (ask). domuzayağı, düşman süvari bineklerini yaralamak için yere atılan dört uçlu demir. Iand caltrop domuzayağı, (bot). Tribulus terrestris.

Genel Bilgi

Hayır. Güneşte cildimizin renginin değişmesini sağlayan güneş ışığının içindeki ültraviyole (UV) ışınlarıdır ki bunlar camdan geçemez. UV ışınları görünmeyen, yüksek enerjili, kısa dalga boylu ve görebildiğimiz renk dağılımında mor rengin ötesinde yer alan ışınlardır. Bunun için çok güneşli bir havada, güneş tam karşıdan gelirken araba kullandığımızda yüzümüz değil de açık olan pencereye yaslı kolumuz kızarır.

Bizim bronzlaşma ve çok sağlıklı görünüyoruz diye beğendiğimiz, derimizin güneş altında rengini değiştirmesi olayı aslında ‘derma’ diye bilinen cildimizin ikinci tabakasındaki pigment hücrelerinin bir reaksiyonudur. Bu hücreler UV ışınlarına maruz kaldıklarında ‘melanin’ denilen daha koyu pigmentlerin miktarını artırırlar. Bu koyu pigmentler derimizin üst tabakalarına gelirler ve böylece derimizin rengi koyulaşır.

Melanin, UV ışınlarını emer, yani vücudun melanin üretimini artırması, vücudumuzu UV ışınlarının tehlikeli etkilerinden korumak içindir. Ama bir noktadan sonra bu da geçerli değildir. Güneşin altında ne kadar yanmış olursak olalım, derimizin rengi ne kadar koyulaşırsa koyulaşsın, yine de güneş ışığının içindeki UV ışınlarının yarısını derimiz içine almaya devam edebilir.

Aşırı UV ışınlarına maruz kalmak sonunda deri kanserine bile yol açabilir. Her yıl yarım milyon insanda bu hastalık görülmektedir. Özellikle gençler arasında giderek artmaktadır. Gerçi bu tür, genellikle başarı ile tedavi edilmektedir ama ciğere veya beyine yayılabilecek çok daha kötü türleri de vardır.

Çok güneşli havalarda UV ışınlarından korunmak, şapka ve gözlük takmak tavsiye edilir. UV ışınları gözlerimize de çok zararlıdır. Unutmayalım ki, vücudumuzdaki en ince deri göz kapaklarımızdadır. Güneşe çıkmak zorunda kalmayacaksa koruma faktörü yüksek krem ve yağlar kullanılmalıdır.

UV ışınları cisimlerden de yansır. Bu nedenle gölgede kalmak da çare değildir. İnsan gölgede de yanabilir.

Güneş enerjisi tahmin edilenden çok daha güçlüdür. Yeryüzünde 3 kilometrekarelik bir tarlanın bir gün boyunca güneşten aldığı enerji, Hiroşima üzerinde patlatılan atom bombasının salıverdiği enerjiye eşittir. Bombadan enerji bir anda boşaltıldığından, şok dalgaları oluşmuş ve ölümcül olmuştur.

Genel Bilgi

Hayır. Güneşte cildimizin renginin değişmesini sağlayan güneş ışığının içindeki ültraviyole(UV) ışınlarıdır ki bunlar camdan geçemez. UV ışınları görünmeyen, yüksek enerjili, kısa dalga boylu ve görebildiğimiz renk dağılımında mor rengin ötesinde yer alan ışınlardır. Bunun için çok güneşli bir havada, güneş tam karşıdan gelirken araba kullandığımızda yüzümüz değil de açık olan pencereye yaslı kolumuz kızarır.

Bizim bronzlaşma ve çok sağlıklı görünüyoruz diye beğendiğimiz, derimizin güneş altında rengini değiştirmesi olayı aslında “derma” diye bilinen cildimizin ikinci tabakasındaki pigment hücrelerinin bir reaksiyonudur. Bu hücreler UV ışınlarına maruz kaldıklarında “melanin” denilen daha koyu pigmentlerin miktarını arttırırlar. Bu koyu pigmetler derimizin üst tabakalarına gelirler ve böylece derimizin rengi koyulaşır.

Melanin, UV ışınlarını emer, yani vücudun melanin üretimini artırması, vücudumuzu UV ışınlarının tehlikeli etkilerinden korumak içindir. Ama bir noktadan sonra bu da geçerli değildir. Güneşin altında ne kadar yanmış olursak olalım, derimizin rengi ne kadar koyulaşırsa koyulaşsın, yinede güneş ışığının içindeki UV ışınlarının yarısını derimiz içine almaya devam edebilir.

Aşırı UV ışınlarına maruz kalmak sonunda deri kanserine bile yol açabilir. Her yıl yarım milyon insanda bu hastalık görülmektedir. Özellikle gençler arasında giderek artmaktadır. Gerçi bu tür, genellikle başarı ile tedavi edilmektedir ama ciğere veya beyine yayılabilecek çok daha kötü türleri de vardır.

Çok güneşli havalarda UV ışınları gözlerimize de çok zararlıdır. Unutmayalım ki, vücudumuzdaki en ince deri göz kapaklarımızdadır. Güneşe çıkmak zorunda kalınacaksa koruma faktörü yüksek krem ve yağlar kullanılmalıdır.

UV ışınları cisimlerden de yansır. Bu nedenle gölgede kalmak da çare değildir. İnsan gölgede de yanabilir.

Güneş enerjisi tahmin edilenden çok daha güçlüdür. Yeryüzünde üç kilometrekarelik bir tarlanın bir gün boyunca güneşten aldığı enerji, Hiroşima üzerinde patlatılan atom bombasının salıverdiği enerjiye eşittir. Bombadan enerji bir anda boşaltıldığından, şok dalgaları oluşmuş ve ölümcül olmuştur.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i)., (s)., (f). bayağı veya gülünç hareketlerde bulunan kimse; adilik; bayağı eser; (s). adi, gülünç, bayağı, kendini gülünç bir şekilde gösteren;(f). dikkati çekmek için göz alıcı bir şekilde giyinmek ve davranmak; argo adileştirmek. campy (s). yapmacık

İngilizce - Türkçe Sözlük

(z). tepeden tırnağa, baştan ayağa kadar.

Türkçe Sözlük

(i.). Yağma maksadıyle düşman toprağına atla girip her tarafına hücum etme, akın.

Türkçe Sözlük

(f.). Akıncılık etmek, yağma niyetiyle her tarafta at oynatmak.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s). keçiye benzer, keçi gibi kokan (tereyağında bulunan asit).

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). sıçrayış, atlama; atın durdugu yerde dört ayağı üstüne sıçraması.

Türkçe Sözlük

(i. «çapmak» tan). Düşman toprağını basan akıncıların ettikleri yağma. Düşman toprağından alınan mal, ganimet: Çapul etmek = Yağmalamak.

Türkçe Sözlük

(i.). Düşman toprağına atla hücum yani ılgar edip yağma eden. Akıncı, yağmacı.

Türkçe Sözlük

(f.). Ilgar ve akın etmek, düşman toprağında yağmacılık etmek.

Türkçe Sözlük

(f.). Yağmacılıkla mal kazanmak, ganimet edinmek.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Köylülerin giydikleri ayakkabı ki, sepilenmemiş sığır derisinden yapılır, kenarlarındaki deliklerine geçirilen deri şerit veya kınnapla ayağa bağlanır. 2. Çarık taklidi olarak bağlamalı hafif iskarpin. 3. Top arabasının tekerleğine İnişte konulan pabuç. Arnavut çarığı = Telâfinden, ucu sivri ve kıvrık, püsküllü ve süslü hafif ayakkabı. Çarığı çıkarmak = Nazikleşmek, köylülük hâlinden kurtulmak. Demir çarık = Çok dayanıklı ayakkabı.

Türkçe Sözlük

(f.). T. Eğrilip bükülmek: Bu direk çarpıldı. 2. Yüzünü buruşturup münfail olmak, değişmek: Bu sözü işitince çarpıldı. 3. Cin tutmak, cin şerrine uğramak: Gece ağaçların altında dolaşma, çarpılırsın. 4. İnmede olduğu gibi bedenin bir kısmı eğrilmek, yerinden oynamak, tutmaz olmak: Ağzı, eli, ayağı çarpılmış.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). atan kimse veya şey; dökümcü; eşyaların hareketini kolaylaştıran küçük tekerlek; sofrada kullanılan yağ, sirke veya limon şişesi. caster sugar (ing). pudra şekeri.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). Kastilya. castile soap zeytinyağı ve sodadan yapılmış bir çeşit sabun.

İngilizce - Türkçe Sözlük

hintyagı. castor-oil plant keneotu,(bot). Ricinus communis.

Türkçe Sözlük

(I.J. Yağlı güreşte pehlivanları seyircilere tanıtan ve dualarını okuyarak onları meydana çıkaran kimse.

Türkçe Sözlük

(i.). Hububat yığını, zahire kümesi: Nisan yağar sap olur, mayıs yağar çeç olur.

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Bol yağmur. 2. Hediye, ihsân. 3. Kazanç.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Yağmur vermeyen bulut.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Cepken. 2. Yağmurluk. 3. Bol şalvar.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Çelmek işi. 2. Arkadan bağlanan baş örtüsü. 3. Birini düşürmek için ayağının önüne ayak uzatma. Çelme takmak = Çelme ile düşürmek.

Şifalı Bitki

(çimen): Baklagiller familyasından sarımsı beyaz çiçekli 20-40 santimetre boyunda, bir yıllık, otsu bir bitkidir. Tohumlarında, müsilaj, uçucu ve sabit yağ, trigonellin vardır. Kullanıldığı yerler: Balgam söktürür. Göğsü yumuşatır. Vücuda rahatlık verir. Şehvet artırır.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Fırtınalı, şiddetli (hava). 2. Karlı, kar yağacağını gösterir (hava). 3. Çamurlu, batak, cıvık (mevsim).

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Çekirge. 2. Yağmacı topluluk. Cerâd-ül-bahr = Teke denilen deniz hayvancığı. Buna kanatlı bir çeşit balık diyenler de vardır. •

İsimler ve Anlamları

(Fars.) (Erkek İsmi) 1.Yağ kandili, lamba, mum. 2.Atın şaha kalkması. 3.Çırak edilme. 4.Bir memuriyete ve ihsana nail olan. 5.Vazifesinden emekli edilen.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i)., (ecza). balmumu veya yağ ile yapllmış bir merhem.

Türkçe Sözlük

(i. F.). Semiz, yağlı. Çerb-zebân = Fasîh, güzel konuşan.

Türkçe Sözlük

(i. F. «çâr-çûbe» den olduğu zannolunuyor). 1. Cam yahut ayna veya tabla denilen oymalı, tahta takılmaya mahsus doğrama kafesi. Pencere, kapı, ayna, levha, resim çerçevesi. Korniş. 2. Basmacı tezgâhı. Çerçeve kâğıdı = Cam yerine çerçeveye takılan yağlı kâğıt.

Türkçe Sözlük

(i.). Eritilmiş sığır yağı ve eti. Çerviş yağı = Bu madde ile sade yağın karışımı olan adi yağ.

Şifalı Bitki

(Koz): Uzun ömürlü; gövdesi kalın, kerestesi ve meyvesi değerli ulu bir ağaçtır. Yemişi nişastalı ve yağlıdır. Hekimlikte; yaprakları, meyvesinin üzerindeki yeşil kabukları ve yağı kullanılır. Bir çok çeşidi vardır. Kullanıldığı yerler: Yaprakları ve kabukları ile hazırlanan ilaçlar kanı temizler, kansızlığı giderir. İshal ve dizanteriyi keser. Verem ve şeker hastalığında hem besleyici, hem de tedavi edicidir. Kadınlarda görülen beyaz akıntıyı keser. El ve ayak donuklarında, deri çatlaklarında faydalıdır. Saç ve elleri boyamakta da kullanılır. Çok kuvvetli bir besin olduğundan fazla yememelk gerekir. Cevizyağı, raşitizm ve sıracada faydalıdır. Kabızlığı giderir. Bağırsak solucanlarını düşürür. Derinin yanmasını önler.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s). ucuz, ehven; az zahmetle elde edilebilen; ucuzca; faizi ehven (borç para), satın alma gücü düşmüş olan (para); bayağı, adi. dirt cheap çok ucuz. cheapskate (i)., (ABD)., (argo). cimri kimse.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). kimyager; (ing). eczacı.

Türkçe Sözlük

Yağlıboya resminde keskin karşıtlıklar yaratacak biçimde düzenlenmiş ışık-gölge dağılımı. İlk kez İtalyan ressamı Correggio tarafından XVI. yy.ın başında kullanıldı. Caravaggio ve izleyicileri bu tekniği geliştirdiler. Georges de la Tour, bu alanda ilginç örnekler verdi. Rembrandt, en büyük chiaroscuro ustası sayılır.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i)., (f)., (kim). kloroform; karınca yağı; (f). kloroformla uyutmak.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). kolesterol, safrayağı.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i)., (kil). kutsal mesh yağı.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). yem olarak kullanılan yağlı balık parçaları.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i)., (f). yayık, yayığa benzer herhangi bir alet; süt kabı; (f). tereyağı yapmak için sütü dövmek, çalkamak; devamlı olarak dövmek, karıştırmak. churning (i). çalkama.

Türkçe Sözlük

(i.). Atın iki omuzu arası, iki omzunun başı. Cidav yarası = Yağır.

Şifalı Bitki

(kokarsedefotu): Sedefotugillerden, çayırlarda ve hendek kenarlarında yetişen zehirli bir bitkidir. Yaprakları geniş, çiçekleri küçük ve sarı renklidir. Çiçekleri dallarının dışına çıkmış demetler şeklindedir. Keskin bir kokusu vardır. Acıdır. Kullanırken, tavsiye edilen dozu aşmamak gerekir. Kullanıldığı yerler: Kalp çarpıntılarını giderir. Mide ağrılarını dindirir. Zeytinyağı ile kavrulduktan sonra çıbanların üstüne konulacak olursa, olgunlaştırır.

Türkçe Sözlük

(i.), iki kat, ikili, iki yanlı, katmerli. Ar. müsennâ: Çifte merdiven, çifte kanatlı kapı, çifte cam. 1. Kayığın bir adam tarafından çekilen iki küreği: Bir çifte, iki çifte, dört çifte. 2. Ikl namlulu av tüfeği, av çiftesi. 3. Atın alnında, makbûl olmayan ve uğur sayılmayan çift nişan. 4. Hayvanın İki art ayağıyla birden tepmesi: Katır çifte atmak. 5. mec. Katırın çifte atması gibi zarar verme. 6. İki namlulu av tüfeği. Çifte kavrulmuş — Ufak kesilmiş sert bir lokum çeşidi.

Türkçe Sözlük

(I.). 1. İki art ayağıyla birden vuran: Çifteli katır. 2. mec. Hilekâr, madrabaz, serseri: Çifteli adam.

Türkçe Sözlük

(i.). Sıcaktan buharlaşarak havaya kalkan nemin gece serinliğinde gayet ince bir surette yere yağmasından meydana gelen rutubet ki, çayır ve yaprakların üzerinde ufak inci damlaları gibi görünür. Ar. nedâ, Fars. Jâle, şebnem: Çiğ yağmış. Çiğden üstümüz ıslandı, (bk.) Çiy.

Şifalı Bitki

(pulmonaria officinalis): Nodangiller familyasından; 10-15 santimetre boyunda çok yıllık, otsu bir bitkidir. Çiçekleri; önceleri kırmızımtıraktır. Sonradan morumsu-maviye dönüşür. Gövdesi dik ve tüylüdür. İçeriğinde tanen, müsilaj, şekerler, reçine ve sabit yağ vardır. Yaprakları kullanılır. Kullanıldığı yerler:Göğsü yumuşatır. Öksürüğü keser. Akciğer hastalıklarında faydalıdır. İdrar söktürür.

Türkçe Sözlük

(f.) (eski Türkçe: çığnamak). 1. Ayakla basmak, ayak altında ezmek, pâymâl etmek: Çayırı çiğnememell. At ayağımı çiğnedi. 2. Şiddet ve tazyik altına almak, ezmek: Düşman askeri, geçtiği yerlerin ahalisini çiğneyip mahvetti. 3. Yemek üzere ağza alınan şeyi dişle kırıp ezmek: Pilavı çok çiğnemeden yutmamalı. Çiğneyip geçmek = mec. Birinin yanından geçip de uğramamak, ziyaret etmeksizin geçip gitmek. Lakırdıyı çiğnemek = VAzıh ve açık söylemeyip anlaşılmayacak bir surette telâffuz etmek: Lakırdıyı çiğnemeyin ki söylediğinizi anlıyayım.

Türkçe Sözlük

yahut ÇİĞSİMEK ve ÇİSİMEK (f.). 1. Çiğ yağmak. 2. Çiğ gibi pek ince yağmur yağmak, tozarmak.

Türkçe Sözlük

(i. A. «veçhe» den) (c. cihât). 1. Taraf, yan: O cihetten geldi; falan cihete doğru gitti. 2. Yer, mahal, semt: Anadolu’nun o cihetlerinde bozuk bir Türkçe söyleniyor. Semt semt: Yağmur cihet cihet yağdı. 3. Suret, bakım, nazar: Bir cihetten hakkı vardır: Bir suretle, bir bakıma göre. Her cihetçe = Her suretle. 4. Sebep, mucip: Bu cihetten nâşî = Bu sebepten dolayı. 5. Vesile, bahane: Cihet-i rüchan = Üstünlük vesilesi. 6. Evkafça olan vazife, maaş: İmâmet ciheti, hitabet ciheti Cihât kalemi = Osmanlı devrinde Evkaf-ı Hümâyûn Nezaretinde cihetlere ve vazifelere bakan kalem. Cihât-ı erbaa = Dört taraf; sağ, sol, ön, arka. Şeş-cihât = Altı taraf: Dört taraf ile alt ve üst. Min cihetin = Bir cihetçe, bir bakıma.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Dışarıya atılmak, ihraç olunmak: Erkenden evden çıkarıldı. Dolaptan bir kitap çıkarılmış. 2. Tard edilmek, kovulmak: Mektepten çıkarıldı. 3. Alınmak, suyu veya özü alınmak: Bu çiçeklerden güzel su, bu sütten yağ çıkarılır.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Dışarı atmak, ihraç etmek: Onu evden çıkardılar. Atı ahırdan, elbiseyi dolaptan, parayı kasadan İ1” karmak. 2. Çekmek, sökmek, yolmak: Diş, ağaç, kıl çıkarmak. 3. Göstermek, arzetmek, meydana veya birinin önüHe koymak: Kızı görücülere çıkarmak. çocukları nı çıkardı. 4. Yükseltmek, yukarı iletmek, kaldırmak: Kendisi üst kata çıkardılar. Şunu yukarı çıkar. 5. Hulâsasını, özünü veya suyunu almak, istihsal etmek: Menekşenin suyunu, sütün yağını çıkarmak. 6. İcat etmek: Ziraat için birçok makineler çıkarmışlar. 7. Neşretmek, yaymak, intişar ettirmek: Filân pek faydalı bir kitap çıkardı. 8. Peyda etmek, ittihaz eylemek: O, bir Adet çıkardı. 9. Netice almak. Osm. istintâc, istinbât etmek: Bundan ne çıkarıyorsunuz? 10. Hasıl etmek, yetiştirmek, vermek: Anadolu çok zahire çıkarabilir. Arabistan, dünyanın en güzel atlarını çıkarır. Uşak, güzel halılar çıkarır. 11. Vücuda getirmek, yetiştirmek: Bu mektep çok meşhur Alimler çıkarmıştır. 12. Okumak, sökmek, halletmek: Bu yazıyı çıkaramadım. 13. Soymak, kaldırmak: Şapkasını, esvabını, çizmesini çıkardı. 14. Uğramak, tutulmak: Çiçek, kızamık çıkarmak. Acı çıkarmak = 1. intikam almak. 2. Zararını çı karmak: Bu işte zarar ettim, ama yakın da acısını çıkarırım. Ekmeğini çıkarmak = Yiyeceğini kazanmak, geçinecek iş bulmak. Ekmeğini taştan çıkarmak = Çok çalışarak hayatını kazanmak. Elden çıkarmak = 1. Satmak. 2. Kaybetmek. Oyun çıkarmak = Oyun bulmak, icat etmek. İş çıkarmak = Mesele ve güçlük meydana getirmek. Baştan çıkarmak — Azdırmak. Piliç çıkarmak = (tavuk) Yumurtadan civciv istihsal etmek. Diş çıkarmak = 1. Çocuk diş peydâ etmek. 2. Çürük veya ağrıyan dişi çekmek. Dil çıkarmak = Alay etmek. Zevkini çıkarmak = Safasını sürmek, lezzetini tatmak. Ses çıkarmamak = Razı olmak. Su çıkarmak — Kuyu veya dereden su doldurmak. Taş çıkarmak = Galip gelmek, üste çıkmak. Kokusunu çıkarmak = Beceremeyip zora sarmak. Göz çıkarmak = Kör etmek ve mec. Bozmak, berbat etmek. Mânâ çıkarmak = MAnâ vermek, bir söz veya işten maksadın ne olduğunu anamak. Yanlış çıkarmak = Yanlış bulup düzeltmek. Böcek çıkarmak = İpek böceği beslemek.

Türkçe Sözlük

(f.). T. Çıkartmak, ihraç ettirmek: Gizlediği hırsızlık malını kendisine çıkartmak mümkün olamadı. 2. Yükselttirmek, yukarı naklettirmek: Şu kiremitleri damın üstüne çıkartmalı. 3. Tesir edip ishal ettirmek: Bu müshil birkaç defa çıkartır. 4. Aldırmak, istihsal ettirmek: Bu çiçeklerin suyunu, bu sütün yağını çıkartmalı.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. içerden dışarıya varmak, çıkmak: Evden çıktı. At ahırdan çıkacaktır. 2. Yükselmek, yukarı kalkmak, Osm. suûd etmek: Evin üst katına çıktı. Merdivenden çıkıyordu. 3. Meydana gelmek, zuhur etmek, görünmek: Bize çıkmadı. 4. Doğmak, Osm. tulü etmek: Güneş, ay çıktı. S. Verilmek, ödenmek: Maaş, ihsan, ikramiye çıktı. 6. Son bulmak, geçmek, Osm. mürûr etmek: Mart çıkıp, nisan girdi. Çıkan ay. 7. Şâyî olmak, duyulmak, intişâr etmek: Bir lâkırdı, bir havadis çıktı. 8. Neşrolunmak, intişar etmek: Bir kitap, bir gazete çıktı. Falan gazete sabahları çıkar. 9. İcad ve ihtirâ olunmak: Yeni bir usul çıktı. Pek işe yarar bir makine çıktı. 10. Birinin veya bir heyetin huzuruna varmak: Makama çıktım. Mahkemeye çıktı. 11. Kaldırılmak, Osm. raf’ ve nez’ olunmak, selb olunmak: Fes baştan, çizme ayaktan çıkar. Bu esvap kolay çıkmaz. Bu yüzük parmağımdan çıkar. 12. Elde edilmek, özü alınmak: Çiçekten su, sütten yağ çıkar. 13. Netice alınmak, Osm. istintâc, istinbât olunmak: Bundan ne çıkar? Böyle sözlerden bir şey çıkmaz. 14. Artmak, yükselmek, pahalılaşmak: Zahirenin fiyatı çıktı. 15. Pahalanmak, pahası artmak: Savaş sebebiyle İngiliz malları çıktı. Pamuk çok çıktı. 16. Mal olmak; şu kadar para ile vücuda gelmek: Bu ev kaça çıktı? Şu kumaştan bir kat esvap kaça çıkar? 17. Gerçekleşmek, tahakkuk etmek, doğru olduğu anlaşılmak, açığa çıkmak: Benim sözüm çıktı. O adamın dediği çıkacaktır. 18. Ortaya çıkmak, zuhûr etmek, görünmek, ne olduğu anlaşılmak: Aldıkları gelin nasıl çıktı? Gelen atlar iyi çıkmadı. O iş umduğumuz gibi çıkmadı. 19. Başa çıkmak: Sendikaların tuttukları yol çıkmaz. O, çıkar iş değildir. 20. Kifayet etmek, yetişmek, kâfi olmak: Bir elbise iki metre kumaştan çıkar mı? Bu kumaştan bir pantolon çıkmaz. 21. Sonuna gelmek, sona ermek, varmak, nihayet bulmak: Bu yol nereye çıkar? 22. Kör olmak, patlamak, akmak, sakatlanmak: Gözü çıktı. Gözlerim çıksın (yemin). 23. (uzuv) Yerinden oynamak, (kemik) mafsaldan ayrılmak: Kolu çıkmış. 24. Sâdır olmak: Emir çıktı. 25. Bitmek: Ekinler yeni çıkıyor. 26. (renk, boya) ZAil olmak, solmak: Bu boya çıkar mı? Bu kumaşın rengi çıkar. Ad çıkmak = Fenalıkta şöhret bulmak, kötü tanınmak. Aradan çıkmak = Mündefî ve zâil olmak. Aslı çıkmak = Doğruluğu belli olmak: O havadisin aslı çıkmadı. Elden çıkmak = Kaybolmak. Usta çıkmak = Maharetini göstermek. Baştan çıkmak = Azmak. Başa çıkmak = Muvaffak ve müyesser olmak. Başa baş çıkmak = Yeke yek gelmek, tamam tamamına yetişmek. Paradan çıkmak = Para sarfına mecbur olmak. Can çıkmak = Olmak ve mec. Çok zahmet ve meşakkat çekmek. Hatırdan çıkmak = Unutulmak. Karşı çıknuk = Karşılamak. Gözden çıkmak = Gözden düşmek, soğumak. Yoldan çıkmak = Katar veya tramvay yolundan dışarı fırlamak. Yola çıkmak = Yolcu olmak, yola koyulmak. Kokusu çıkmak — Duyulmak.

Genel Bilgi

Aslında nedeni tam bilinmiyor. Bir görüşe göre, vakti zamanında Çin imparatorlarından biri halkın ayaklanmasından korktuğundan, eritilip silah olarak tekrar kullanılabilecek metal olan her şeyin toplanmasını emretmiş. Ellerindeki bıçak, kaşık ve benzeri şeyleri vermek zorunda kalan Çinliler ne yapsınlar, çaresiz bambu kamışlarından yapılmış ince çubuklarla yemek yemeye alışmışlar.

Akla daha yatkın gelen diğer bir görüşe göre ise çubukla yemek adeti Çinlilerin yiyeceklerini küçük parçalara bölüp yeme alışkanlıklarından ve buna bağlı olarak zaman içinde çok önemli bir ihtiyaçtan kaynaklanıyor.

Yemek çubukları milattan bir yüzyıl önce doğmuş. Yemeği içindeki yağa atıp karıştırarak pişirmeye yarayan tava benzeri kaplar kullanılmadan önce yiyecekler odun ateşi üzerinde pişiriliyormuş. Nüfus çoğaldıkça artan yiyecek ihtiyacından dolayı ormanlar kesilip tarlalar açıldıkça bu sefer de odun, yani yakacak sıkıntısı başlamış.

Zamanla etleri ve sebzeleri çok küçük parçalara bölüp, yağ içinde karıştırarak kızartmanın hem süratli pişmeyi hem de odundan tasarrufu sağladığını görmüşler.

O zamanlar ağaç sıkıntısı nedeniyle, yemek masası kullanmak zenginlere mahsus bir lüks olduğundan insanlar bir elleri ile yiyecek veya pirinç tabağını tutuyor, yemek yemek için de sadece diğer ellerini kullanabiliyorlarmış.

Çinlilerin yemeklerinin bol soslu olduğunu söylemeye gerek yok. Yerken çubukları kullanmak, her şeyi tek elle yemek zorunda olan Çinlilerin bütün parmaklarının kirlenmesi sorununu çözdüğü için hızla yayılmış. O zamanlar çubukların çok azı ağaçtan, çoğunluğu fildişi ve kemiktenmiş.

Şimdi artık ne metal ne de ağaç kıtlığı var. Zaten onların yerini sentetik malzemeler çoktan almış durumda. Ne var ki bırakın Çin’i, diğer ülkelerdeki bir çok insan bile bir Çin lokantası bulup, çubuklarla yemeğe uğraşıp, Çin imparatorunun veya odun yokluğunun yarattığı eziyete seve seve katlanıyorlar.

Genel Bilgi

Sadece Çinlilerin değil Japonların, Orta ve Güneydoğu Asya’da yaşayanların hatta Eskimoların bile gözleri çekiktir. Aslında ‘çekik gözlü’ olmak tanımı kesinlikle yanlıştır. Göz yapısı dünyada bütün insanlarda aynıdır.

Farkı yaratan göz kapaklarıdır. Çekik gözlü diye nitelendirilen ırklarda gözün üzerindeki göz kapağının ikinci kıvrımı, gözün üstüne doğru daha fazla inmiştir ve bu durum gözün sanki daha darmış gibi görünmesine sebep olur.

Peki bu, niçin böyledir? Bir teoriye göre göz kapağının üzerinde katlı olarak duran bu ikinci kıvrımı, bu insanların gözlerini yoğun olan kar tabakasının, göz kamaştıran ışığından korumak için, bir nevi kar gözlüğü gibi gelişmiştir.

Her ne kadar yukarıda belirtilen bölgelerin bazılarında kar hiç yağmıyorsa bile bilim insanları bugün çekik gözlü diye nitelendirdiğimiz insanların atalarının son buzul çağında Sibirya’dan, yani Asya’nın kar ve buzla kaplı en soğuk bölgesinden güneye, bugün yaşadıkları yerlere göç ettiklerine inanıyorlar.

Bu kadar soğuk iklimde yaşayanların vücutlarının iklime uyum sağlamaktan başka çareleri yoktu. Sadece gözler değil, burun da rüzgara en az maruz kalacak şekilde küçülmüş, burun delikleri, solunan hava ciğerlere gidene kadar ısınsın diye daralmıştır. Ciltleri de bu nedenle yağlıdır.

Göz kapakları da daha yağlı olduğundan, daha sarkık durur ve bu oluşum gözü ve iç tabakalarını kara ve buza karşı korur. Yani ‘çekik gözlü’ değil ‘düşük göz kapaklı’ tanımını kullanmak daha doğrudur.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Diş diş olmak, gedilmek: Çakı çintildi. 2. İnce ince doğranmak: Soğan çintilip yağda kavrulur.

Türkçe Sözlük

(i.) (belki çerâğ’dan). Çam ağacının sakızlı ve yağlı yeri ki, parçaları ateş yakmaya yarar, köylerde aydınlatma için mum ve kandil yerine kullanılır. Çıra ağacı = Çam ağacının çıralı cinsi. Çıralı denilen kalın ve çiğdene denilen İnce tahtalar bundan çıkar. Çıra komak = Tutuşturmak, çıralamak.

Türkçe Sözlük

(i.). Çok ince ve hafif yağmur.

Türkçe Sözlük

(f.). Çise halinde yağmak.

Türkçe Sözlük

(i.). Çiğ gibi pek ince yağmur.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). merhem, sabun ve parfüm yaplmında kullanllan ve kokulu bir ottan çıkarılan yağ.

Türkçe Sözlük

(i.). Kar ve rüzgârla karışık yağan yağmur.

Türkçe Sözlük

(i.). Tahta vs. mıhlamaya ve kakılmaya mahsus ucu sivri ve arkası başlı demir, mıh: Tel çivisi = Kalıba dökülmüşü, karfiçe. Demir çivi = Enser, misnrvar. Nalıncı çivisi = Demirden ufak çivi. Çivi diş = Dokuz yaş dişi. Çivi çiviyi söker = Taciz edici bir halin aynı şiddetle bir mukabil çare ile giderilebileceğini ifade eder: Nezleyim, ama yine de denize gireceğim, çivi çiviyi söker. Ahmet bana bu oyunu yapınca ben de onu şikâyet ettim; ne yapalım çivi çiviyi söker. Çivi gibi = Çevik ve sıhhatli kimse. Çivi kesmek, çivi gibi olmak = Çok üşümek. Çivi yazısı = Farslar’ın, Medler’in ve Asurlular’ın kullandığı yazı. Çivi yukarı = Yağlı güreşte hasmı tepesi üstü diktikten sonra sırtını yere getirme oyunu.

Türkçe Sözlük

(I.). Fazla sulu ve bulaşkan: Cıvık kar, çamur. Ekseriya arka arkaya olarak yapışkan ve bulaşıcı bir şeyi tasvir eder: Elleri yağ içinde cıvık cıvık.

Türkçe Sözlük

(f.). Bulaşıcı bir şeyi avuç içinde sıkarak karıştırmak: Fıçının içindeki yağı cıvıklayıp duruyordu.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Kuyruk yağının kıkırdağı. 2. Cızlayan, hisseden, hassas.

Türkçe Sözlük

(i.). Ayağında çizmesi olan. Sarı çizmeli Mehmed Ağa = Meçhul, hekkıyle tarif olunamayan şahıs hakkında kullanılır.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). göze girmek için yapılan sahte iltifat; yağcılık; yapmacıklı sözler sarfetme.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s). adi, bayağı, kaba; kalın; terbiyesiz; hissiz; işlenmemiş.coarsely (z). kabaca coarenes (i). kabalık; terbiyesizlik.

Türkçe Sözlük

(i.) (F. şûbân ve çûbân). Ehlî hayvanları gezdirip otlatan adam: Koyun, keçi, sığır çobanı. Çoban armağanı çam sakızı = Küçük hediye. Çoban aldatan = Kırlangıçtan büyücek bir kuş, alaca tavuk. Çoban iğnesi, püskülü, değneği, düdüğü, süzgeci, tarafı, dağarcığı tuzluğu, minaresi = şitli bitkiler. Çoban köpeği = Sürüyü beklemeye mahsus köpek. Çoban merhemi — Terementi ve mumyağı vesaire ile yapılan bir nevi merhem. Çoban yıldızı = Zühre.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). kakao; kakao rengi cocoa bean kakao çekirdeği. cocoa butter kakao yağı.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). morina, (zool). Gadus morrhua codbank (i). morina bulunan sığlık. codfish (i). morina. cod-liver oil balık yağı.

Türkçe Sözlük

(i.). Eklembacaklı böceklerin, her ekleminde bir veya iki çift ayağı olan takımı.

Türkçe Sözlük

(i.). Az ziyade, ziyadece, oldukça: Çok yağmur yağdı, suyu çokça içtim.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Süzülüp suyun dibine duran çamur, lüleci ve çömlekçi çamuru, süzülmüş balçık. 2. Yağsız sütten yapılmış, çok tuzlu bir cins ham peynir.

Türkçe Sözlük

(I. F.). 1. Bir ayağı sakat olan: Çolpa adam. 2. Yürürken İlk defa sol ayağını atan, ayak İtibariyle solak:-Çolpa adam, at. 3. mec. Beceriksiz. Eli yakışıksız ve ayağı dolaşır: Pek çolpa bir adam.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i)., (bot). kolza colza oil kolza yağı.colza oil kolza yağı.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s).genel, yaygın, umumi, umuma ait; ortak, müşterek; evrensel; adi, bayağı, kaba; alışılmış, mutat. common carrier para ile yolcu veya yük taşıyan firma. common consent umumun rızası. common divisor (mat). ortak tam bölen. common fraction (mat). bayağı k

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s)., (i). adi, sıradan, bayağı; olağan; kişiliği olmayan; (i). beylik laf, klişe, çok söylenmiş söz; çok görülmüş herhangi bir şey, basmakalıp iş.

Türkçe Sözlük

(i.). Ayağa giyilen yün veya pamuktan örme şey; konçlu, konçsuz çorap. Çorap örmek = Çorap yapmak, mec. Hile ve tuzak kurmak. Çorap söküğü = Biribiri ardınca vuku bulan, uzayıp giden şey.

Türkçe Sözlük

(I.). 1. Ufak kangal şeklinde yuvarlak ve yumuşak ekmek: Yağlı çörek, kandil çöreği. 2. Çörek şeklinde çeşitli maddelerin kangalı: Bir çörek kurşun, bakır vs. Çörekotu = Çörek ve ekmek üzerine ekilen siyah bir küçük tane.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s)., (argo). aşırı romantik, eskimiş, basmakalıp, klişe, adi, bayağı.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). asillerin giydiği taç, küçük taç; (bayt). at ayağında deri ile parmağın birleştiği yer.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(f)., (eski). pamuğa sarmak. cotton u p to (k.dili). yaltaklanmak. cotton to, cotton up to (k.dili). geçinmek, anlaşmak; yağcılık yapmak.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). çiğit. cottonseed oil pamuk yağı.

Türkçe Sözlük

(i.). Bumbar yağı. 238

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). dirsekli kol mahfazası, yağ karteri.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). kaymak, krema; kremalı tatlı; cilt kremi; öz, en iyisi; krem rengi, açık bej. cream cheese yumuşak beyaz peynir. cream of tartar krem tartar, cream of the crop en iyisi. cream puff içi kremalı pasta. cream sauce beyaz sos. cold cream yağlı krem. so

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). sürünen şey veya kimse, emekleyen kimse; sürüngen asma; birkaç çeşit tırmaşık kuşu, (zool). Certhia: (çogğ). bebek tulumu; telefon direklerine tırmanmak veya buz üzerinde yurümek için ayağa takılan demir dişler; kamyonlarda en yavaş hızı sağlayan

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). köfte, kokteyl köftesi, yağda pişirilmiş et veya balık köftesi.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(ecza). kroton yağı, kuvvetli bir çeşit müshil.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). karga, (zool). Corvus; horoz ötmesi. crow's-foot (i). karga ayağına benzer şey; ihtiyarlıkta göz kenarlarında husule gelen kırışıklar. crows-nest (i)., (den). direk üzerindeki gözcü yeri. as the crow flies kuş uçuşu. European crow kızılca karga, (zoo

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i)., (mak). manivela, domuz tırnağı, kol demiri, kazayağı.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). düğünçiçeği, (bot(. Ranunculus acris ; kazayağı water crowfoot yırtıcılar ayası, (bot). Ranunculus aquatilis.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). yağda kızartılmış halka şeklinde veya burmalı hamur tatlısı.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). destek; koltuk değneği; çatal destek; (den). bumba üç ayağı.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). dana ayağı, (bot). Arum maculatum.

Türkçe Sözlük

(i.). Oyulmuş, Ar. muka’ar, derin, amîk: Çukur bostan, çukur ova, çukur göz. 1. Oyulmuş yer, delik, hufre: Çukur kazmak, çukur doldurmak, ağaç dikmek için çukur açmak. 2. Derin kazılmış yer, kuyu. Fars. çâh: Çukur kazıyor. 3. Mezar, kabir: Bir ayağı çukurda = Ölümü yaklaşmış, çok ihtiyarlamış 4. Bedenin bazı yerlerinde bulunan ufak çökük yer: Çene çukuru = ÇAh-ı zenahdân, çenenin altındaki çukur. Göz çukuru = Çeşm-hâne. Yanak çukuru = Bazı kimselerde gülerken yanakta beliren çukur.

Türkçe Sözlük

(i. F.). Eli ve ayağı çabuk, hareketli, tetik (aynı mânâda olan «çâlâk» ile beraber kullanılır): Cüst ü çâlâk bir genç idi.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i)., (tıb). kist; (bot). yağ cebi. cystectomy (i). kist ameliyatı.

Türkçe Sözlük

(i.). Çıplak, Arî, düz, sade, yalın: Dalfes, dalkavuk = Sarıksız. Dal kılı; = Kınsız kılıç yahut kılıcı kınsız, kılıcını çıkarmış. Daltaban = Ayağı çıplak, baldırı çıplak, serseri.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Yakmak, acıtmak, kavurmak: Isırgan daladı, ebegümeci daladı. 2. Isırmak, dişle koparmak: Ayı dalamış. 3. Vurup kapmak, yağma ve talan etmek, tutup esir etmek: Kız dalamak.

Türkçe Sözlük

(i.). Ayağı çıplak, aşağılık takımından.

Türkçe Sözlük

(i. F.). Etek. (bk.) DAmen. DâMAR (i.) (damlar gibi vurması yüzünden bu şekilde edlandırılmış olabilir). 1. insan vücudunda kanın dolaştığı yollar ki çeşitli kalınlıkta borulardan ibarettir. Nabızlı damar, şahdamar = Kan veren büyük damar. 2. Damar veya köke benzeyip bir cismin içinde dallanan yollar. ihtilât yapan, tehlikeli yollar: Yağmur suları yerin damarlarına girer. 3. Mermer ve ona benzer dalgalı şeylerdeki çizikler: Pembe damarlı ve beyaz zeminli ebru. 4. Toprağın içindeki maden filizleri ve su tabakası: Kuvarts kayası üzerinde altın damarları bulunur, bu suyun damarı zengin. 5. mec. Yaradılış, tabiat, huy, yaratık. Damarına dokunmak = Hiddet etmek, kızmak. Alnının damarı çatlamış = Utanmaz. Kan alacak damar = Faydalanılacak yol. Damara girmek = Birinin hatırını hoş edip kendi isteğini yaptırmak. Damarı tutmak = Olmayacak sebeplerden dolayı öfkelenmek veya inadı tutmak. 6. Soy kökü, yaradılış: Damarına çekmiş, damarı bozuk. 7. Huy, mizaç: Hasislik damarı. Şairlik damarı. Damar atmak = (kan damarı) Kalbin kasılmasıyle vurmak. Damar tabaka = Göz küresinin içinde ince kan damarlarından meydana gelen tabaka. Damarına basmak = Birini öfkelendirecek bir harekette bulunmak. Damarına çekmek = Soyunun huyuna çekmek. Damarı kurutun = Birinin huysuzluğuna öfkelenildiği vaDamasko kit beddua olarak söylenir. Damarını bulmak = Birinin okşanacak duygusunu bulup yumuşamasını sağlamak.

Sağlık Bilgisi

Vücuttaki kan damarlarının bir kısmının veya tamamının sertleşmesi sonucu, esnekliklerini keybetmesine; halk arasında damar kireçlenmesi tıp dilinde ise Arterio Skleroz veya Atheremo denir. Nedeni, kan damarlarının iç kısımlardaki hücrelerin esnekliğini kaybedip, zayıflaması veya kandaki yağlı maddelerin birikinti yaparak, damarı darlaştırmasıdır. Belirtileri baş dönmesi, baş ağrısı, titreme, yürürken sendeleme, düşünme ve öğrenme gücünde zayıflama, sinirlilik veya damarın sertleştiği bölgelerde ağrılar görülür. İlk belirtiler görüldüğünde önlem alınacak olursa, korkulacak bir şey yoktur. Hastanın neşe ve cesaretini kaybetmemesi ve doktorun tavsiyelerini yerine getirmesi iyileşmede atılacak ilk önemli adımdır. Damar sertliği teşhisi konan kimse, perhiz yapmalı, alkol ve sigara gibi keyif verici maddeleri bırakmalı, yumurta, tereyağı ve benzeri yiyecekleri terk etmeli, tuzu da azaltmalıdır. Ayak damarlarında meydana gelebilecek herhangi bir hastalığı önlemek için de dar ayakkabı giymekten kaçınmalıdır.

Tedavi için gerekli malzeme : Patates.

Hazırlanışı : 1 adet çiğ patates soyulup iyice yıkanır ve rendelenir. Çıkan su sabahları aç karnına içilir. Aynı işlem hergün tekrarlanır.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Bir sıvıdan bir küçük küre teşkil edip düşen miktar. Ar. katre: Bir damla su, bir damla yağmur düşmedi. 2. damla ile akıtılan ilâç: Doktorun gözüme verdiği damlalar iyi geldi. 3. Yüreğe birdenbire gelen bir çeşit inme ki halk bir damla kan damlamasına hamleder, sekte-i kalb (kalb sektesi): Damla gelmiş. Damlaya tutuldu, mec. Bir damla = Pek az: Bana bir damla su vermediler. Damla damla = Azar azar, katre katre. Damla sakın — Sakızın saf ve iyisi. Damla yakut = Yakutun pek güzel renklisi, donuk olmayan, en beğenileni.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Damın saçağı altına gelen aralık yer ki damın yağmuru oraya damlar. 2. Damla hesabiyle alınacak ilâcı damlatıp damlalarını saymaya mahsus lastik ve şişe borucuklardan mürekkep veya birer damladan fazla akıtmayan küçük bir şişeden ibaret Alet.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Damla damla akmak. Osm. takattür etmek: Gözlerinden yaş damlıyordu, tavandan yağmur suyu damlıyor. 2. Ansızın, beklenmedik bir şekilde ortaya çıkmak: Biz konuşurken o da damlayıverdi. 3. Az yağmak: Biraz yağmur damladı. Akmazsa da damlar = Çok gelmezse de bütün bütün de eksilmemiştir. Hiç yok değildir. Burnundan damlamak = Çok benzemek. Burnundan kan damlamak = Çok sıkıntı çekmek.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Ayağa kaldırtmak, durdurmak. 2. Karşı durdurmak, dayandırmak. 3. Cesaret vermek, gayrete getirmek, teşvik etmek: Onu siz davrandırırsanız davranacaktır.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Ayağa kalkmak, ayağa sıçramak. 2. Karşı durmak üzere hareket ve gayret etmek: Kendisi davrandı ise de silâhı yoktu. Davranırsa vurulacağını anladı. 3. Teşebbüs ve gayret etmek, gevşek durmayıp tetik bulunmak: 4. Bir yolda fiil ve harekette bulunmak: Gevşek davranmak, tetik davranmak, ağır davranmak, tedbirli davranmak. Silâha davranmak = Silâha sarılmak.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Dayanacak değnek, asâ, sopa. 2. Dövmekte kullanılan değnek veya sopa, kötek. 3. Kapı arkasına veya başka bir şeye dayatılan destek, payanda: Kapı dayağı. 4. Darbe, darp, vurma, dövme: Dayak atmak, dayak yemek, dayak cezası.

Türkçe Sözlük

Dikloro difenol trikloroethan. Çok zehirli ve inatçı bir böcek öldürücü. Kolayca vücut dokusundaki yağlarda çözülür ve gıda zincirinde birikmeye başlar. 1939 yılında keşfedilen DDT, dünyada en yaygın biçimde kullanılan böcek ilacıydı. Balıklar ve kuşlar için çok öldürücü olduğu anlaşıldı. Kuşların yumurtalarının kabuklarını zayıflattığı ve üremelerini sonuçsuz bıraktığı için az kaldı bir çok türün, soyunun tükenmesine yol açacaktı. 1970’li yıllarda ABD ve Avrupa’da yasaklanmış, yavaş yavaş çevredeki DDT değerleri düşmeye başlamıştır.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Dibi yuvarlak bakır kap, bir çeşit bakraç: Yağ, bal debbesi.

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Havanın bulutlanması. 2. Bir yerde oturma. 3. Bol yağmur.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s). eskimiş, yıpranmış, hemenhemen işlemez hale gelmiş, ihtiyarlıktan zayıflamış, eli ayağı tutmaz.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(f). bol miktar yağda kızartmak.

Şifalı Bitki

(Laurus nobilis): Defnegillerden yaprakları güzel kokulu ve yaz kış yeşil olan ağaçtır. Boyu 2 metre kadardır. Akdeniz kıyılarında yetişir. Meyveleri yuvarlaktır. Rengi siyahımtıraktır. Yapraklarından yeşil renkli bir yağ çıkarılır. Kullanıldığı yerler: Terletir, ateşi düşürür, vücuda rahatlık verir. İdrar ve adet söktürür. İştah açar, Hazmı kolaylaştırır. Sinir ağrılarını (nevralji) dindirir. Yağı bazı merhemlerle karıştırılır. Baharat olarak da kullanılır. Hamileler kullanmamalıdırlar.

Türkçe Sözlük

1930`larda Oscar Dominguez`in (1906-1958) Gerçeküstücülük akımının otomatizm kavramından yola çıkarak oluşturduğu teknik. Bu teknikte boya kalın bir fırçayla ince bir kâğıdın üstüne sıçratılır ve kurumadan ikinci bir kâğıtla yavaşça sürtülerek gelişigüzel dağılması sağlanır. Daha sonraları Ernst tarafından yağlı boyaya uygulanan bu tekniğin en önemli özelliği, yapıtın ön tasarımsız oluşturulmasıdır.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i)., (f). tufan, büyük sel, çok şiddetli yağmur; (f). suya boğmak, su basmak. the Deluge Hazreti Nuh tufanı.

Türkçe Sözlük

(i.) (eski Türkçe’de: demür veya temür). 1. Fe senbolü ile gösterilen, 7.8 yoğunluğunda bir eleman. Demir 1510°’de erir. Kullanış yeri pek çok ve ehemmiyeti büyük olan demir, tabiatta oksit, karbonat ve sülfür halinde bulunur. Ar. hadîd, Fars. Ahen. 2. Gemiyi bir yerde durdurmak için zincirle denizin dibine bırakılan çengel şeklinde ağır demir Alet, lenger, çapa: Demir atmak = Gemi vesairenin, demirini denize salması. Demir almak = Demir kaldırmak. Demir üzerinde = Demirli. Demir taramak = Rüzgârın şiddetiyle demirin deniz dibinde sürünmesi. Demir yeri = Liman. Ocaklık demiri = Gemilerde ihtiyaten bulundurulan en büyük demir. Göz demiri = Teknelerin daima kullandıkları demirler. Tonoz demiri = Geminin kıç tarafından başını çevirmek için atılan küçük demir. Demir resmi = Bir limana demirlemek için verilmesi lâzım gelen para. 3. Bir Aletin demirden olan kısmı, namlı: Kılıç, bıçak, sapan demiri. 4. Pranga, zenclr: Ayağına demir vurdular. Demire vurmak. 5. Demirden yapılmış çeşitli Aletler: Kapı demiri, ocak demiri. Ak demir = Çekiçle dövülmüş demir. Kara demir = Kalıba dökülmüş demir. Erkek demir = Serti. Dişi demir = Yumuşağı. Demir kapan = Mıknatıs. Demirkapı = Nehirlerde gemilerin geçmesini engelleyen kayalık sed ve şelâle. Demir kırı = Demirin rengini andırır at donu. 6. Demirden yapılmış: Demir, karyola, demirkapı, demiryoju. 7. mec. Demir gibi sert ve katı yahut dayanıklı: Demir çarık.

Türkçe - İngilizce Sözlük

sea trip / voyage. sea journey. passage.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). soygunculuk, yağma; hasara uğratma, tahribat.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. İki dağ arasındaki uzun çukur, vadi: O uzun derelerde binlerce koyun otlar. 2. Yalnız kışın akar küçük çay: Derede su içmek. Dereotu = Bir çeşit bitki ki, salataya konur. Derebeyi = Vaktiyle birkaç köye hükmü geçen nüfuzlu adam, feodal. Dere tepe = Düz olmayan yer, engebe. Dereden tepeden = Öteden beriden. Bin dereden su getirmek = Bahaneler söylemek. Sokak, dam deresi == Yağmur sularının akmasına mahsus çukurca yer.

Sağlık Bilgisi

Tıp dilinde iktiyoz denen bu hastalıkta deri, kuru, pul pul ve bazen de çatlak görünümdedir. Merak edilecek bir durum yoktur. Sık sık sıcak banyo yapmak şikayetlerin çoğunu geçirir. Ayrıca aşağıdaki reçeteler uygulanır.

Tedavi için gerekli malzeme : Acı bademyağı

Hazırlanışı : Yatmadan önce, vücut acı bademyağı ile iyice ovulur. Sabahleyin ılık su ile banyo yapılıp iyice kurulanır.

Genel Bilgi

Deri bedeni bütünüyle sarar. Ağız, burun, anüs gibi doğal deliklerde mukoza adı verilen, yapısı deriye benzeyen ama daha ince bir tabaka ile birleşir. Dudaklarımızın renginin yüzümüzden farklı, biraz daha kırmızımsı olmasının da nedeni budur. Dudaklarımız yüzümüzdeki derimizin bir parçası değil sindirim ve solunum sistemimizin bir parçası olan ağzımızın dışa dönük devamıdır.

Vücudun hayati organlarını sayın deseler, derimiz pek akla gelmez. Halbuki derimiz vücudumuzun en hayati organlarının başında gelir. Derinin önemi o kadar büyüktür ki, yanma sonucunda üçte birinin yok olması hatta üçte birinin yağlıboya ile sıvanarak üzerindeki deliklerin kapatılması hayati sorun doğurabilir. Ayrıca derimiz vücudumuzun en büyük organıdır. Yetişkin bir insanın derisi 4-5 kilogram ağırlığındadır ve yaklaşık 7 metrekare alan kaplar.

Derimiz diğer tüm organlarımızdan daha hızlı büyür ve insan hayatı boyunca sürekli kendini yeniler. Devamlı kendini yenileyen bu organın, insan yaşlandıkça kırışmasının nedeni kendisi değil, altındaki kasların etkinliklerini yitirmeleridir.

Derimiz o kadar mükemmel bir organdır ki, kesildiği ya da yaralandığı zaman çevresindeki sağlam dokunun hücreleri hızla çoğalarak bu yarayı ya da kesiği kapatır. Kesilen yerin iki kenarı dikişle birbirlerine yaklaştırılırsa, onarılması gereken açıklık daralacağından iyileşme daha da çabuk olur. Bazen bu açıklık ne kadar kapatılırsa kapatılsın aradaki doku yeterince kendini onaramadığı için derimizde kalan bu yara izini ömrümüz boyunca taşırız.

Derimizin kalınlığı l-4 milimetre arasında değişir. En kalın derimiz avuçiçlerinde ve topuklarımızın altındakilerdir. Elleriyle çalışan kimselerin ellerinde veya uygun ayakkabı giymeyenlerin ayaklarında nasırlar meydana gelir. Bunlar derinin fazla sertleşmiş biçiminden başka bir şey değillerdir. Göz kapakları üzerindeki deri ise vücudun en ince derişidir.

Eğer vücudumuz deri ile kaplanmış olmasaydı yaşamımız düşünülemezdi. Derimiz bizi yalnız sıcağa, soğuğa karşı değil, aynı zamanda çarpmalara, sürtünmelere, ıslaklığa, rüzgara, güneş ışınlarına, zararlı bakterilere ve dışarıdan gelecek tehlikelere karşı da korur. Derimizin bütünü üzerinde soğuk ve sıcaklığı duymamıza yardım eden dokunma cisimciklerinin sayısı 600,000’den fazladır.

Derimiz terleme yolu ile solunum yapar, toksinleri atar, vücudun ısı dengesini korur. Bir santimetrekarelik bir deri yüzeyinde binlerce ter deliği bulunur. Her gün buharlaşarak derimizden çıkan ter ortalama l litre kadardır.

Öteki organlarımızın aksine derimiz kısa zamanda aşınır. Yüzeydeki hücreler bir kaç hafta içinde ölür ve dökülürler ama aşınan derinin yerine sürekli yenisi gelir. Hiç başımızdaki kepeklerin nereden geldiklerini düşündünüz mü? Kepekler aslında derimizin küçük pulcuklar halinde ufalanıp düşmesinden başka bir şey değillerdir.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Yağ.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (mü. desemiyye). Yağa müteallik veya yağ kabilinden olan: Mâdde-i desemiyye.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(f). soymak, malını yağma etmek, mahrum etmek. despolia'tion (i). yağma, soygun, soygunculuk.

Türkçe Sözlük

(i. F. dest = el, mâlîden = silmek). El silecek yağlık. Ar. makrama, (makreme), mendil.

Türkçe Sözlük

(i. F.) (Türkçe söylenişi: testi). Topraktan su vesair sıvıları koymaya mahsus kulplu kap: Su, pekmez, yağ .testisi. (bk.) Testi.

Türkçe Sözlük

(DEVAM) (i. A.). I. Daim olma, sürme, kesilmeme: Ömrün devamı. İki günden beri yağmur devam ediyor. Zelzele beş saniye devam etti. Burada bu sıcak çok devam etmez. 2. Sebat, devamlı şekilde uğraşma: İnsan mesleğinde devam etmelidir. Her iş elinden gelir, lâkin devamı yoktur. 3. Bir göreve veya bir işe girme ve gidip gelme: Oğlunuz nereye devam ediyor? Filân kaleme, falan daireye devam ediyor. Kumara, ava, tiyatroya devam ettiğini işittim. Ber-devim = Devam eden, kesilmeyen. Osm. gayrı munkati: Aklbeti berdevâm olsun I Aleddevim = Mütemadiyen, aralıksız, fâsılasız, bilâfasıla, dalma, bir düzüye: Aleddevâm okumakla meşguldür.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Sürer, sürekli: Birkaç gün devamlı yağmur yeğdi. Devamlı bir baş ağrısı. 2. Sebatlı, işinde mütemadiyen çalışan: İşinde devamlıdır. 3. Görevine hergün giden, daima iş ve vazifesi başında bulunan: Talebenin en devamlısı odur.

Genel Bilgi

Devenin ana yurdu Kuzey Amerika’dır. Tarih içinde oradan Güney Amerika ve Asya’ya yayılmış, Kuzey Amerika kıtasında ise zamanla yok olmuştur. Güney Amerika’daki lama, alpaka (bir cins koyun), guanako {lamanın irisi) gibi hayvanlar devenin akrabaları sayılabilirler.

Yaşadıkları kum fırtınalarına ve diğer olumsuz şartlara uyabilmek için iki sıra koruyucu kirpikleri ve tüylü kulak delikleri oluşmuş, burun deliklerini açıp kapayabilme, çok uzaktan görebilme ve koku alabilme yeteneklerine sahip olmuşlardır.

Develerin tek hörgüçlülerine Arap devesi, çift hörgüçlülerine ise Baktriane (Bactrian) devesi adı verilir. Baktriane Afganistan’ın kuzeyinde bir yer olup bugün adı pek bilinmemesine rağmen çok çeşitli medeniyet ve kültürlere ev sahipliği yapmış, çok önemli tarihi geçmişi olan bir bölgedir.

Her iki cins deve de yük hayvanı olarak kullanılırlar. Çift hörgüçlü deve daha yavaştır (3-5 kilometre/saat) ama bir günde kervan içinde durmadan 50 kilometre yol gidebilir. Hörgücünün tepesine kadar olan yüksekliği 2 metre iken Arap devesinin sadece bacak yüksekliği neredeyse 2 metredir. Arap devesi 18 saat boyunca saatte 13-16 kilometre hızla yol alabilir. Develerin yük hayvanı olmalarının yanında etlerinden, sütlerinden, yünlerinden ve derilerinden de faydalanılır.

Genelde develerin hörgüçlerinde su olduğuna, bu sayede çöllerde uzun süreli yolculuklara bu kadar dayanıklı olduklarına inanılır ama gerçek bu değildir. Öyle olsaydı deve vücudundan su tükettikçe hörgücünün de bir balon gibi porsuyup inmesi gerekirdi.

Develerin hörgüçlerinde sadece yağ bulunur. Burası 30-35 kilogramlık bir yağ deposudur. Genellikle bir çok hayvan ilerde enerji kaynağı olarak kullanmak üzere vücudunda yağ depolar ama develer bunu hörgüçlerinde yaparlar. Yiyecek bulamadıkları zaman buradan faydalanırlar. Hörgücün bir ikinci işlevi de deveyi çölün kızgın güneşinden korumasıdır.

Develer zaten çölde suya az gereksinim duyarlar. 40 dereceyi bulan sıcaklıklarda iki haftaya yakın susuz kalabilirler. Burun mukozaları insana göre 100 kat daha büyüktür. Bu sayede nefes verirken havada bulunan nemin üçte ikisini geri kazanabilirler.

Bir devenin vücudundaki toplam suyun yüzde 22’sinin kaybı halinde karnı çekilir, kasları büzüşür ama bu, onun performansını çok etkilemez. Buna karşın bir insan vücudundaki suyun yüzde 5’ini kaybedince görme duyusunda azalma başlar, yüzde 12’sini kaybedince de ölebilir.

Develerin susuzluğa dayanıklı olmalarının nedeni su kayıplarının büyük bir kısmının dokularındaki sudan olması, kandaki suyun pek etkilenmemesidir. Ancak bütün bu özelliklere rağmen susuzluğa dayanma rekoru develerde değil, farelerdedir. Bu konuda zürafa da her ikisiyle yarışabilir.

Yeri gelmişken develerin bir başka özelliğine de değinelim, hayvanlar arasında sadece deve, kedi ve zürafa önce sağ taraftaki ön ve arka ayaklarını, sonra sol taraflakileri atarak yürürler. Yani sol - sağ seklinde değil sol - sol, sağ - sağ şeklinde. Hatta şiirdeki aruz vezninin ritminin Arap yarımadasındaki develerin bu yürüyüşlerindeki ritimden doğduğu bile rivayet edilir.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(f). hırsla yemek, yutmak, informal gövdeye indirmek; yok etmek, bitirmek; hırs ve istekle bir nefeste okumak, informal yutmak (kitap). devoured by fear korkudan bitmiş, eli ayağı titrer vaziyette.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s)., (i). köşegen, diyagonal. diagonally (z). diyagonal olarak. diagonally opposite karşılıklı iki köşede bulunan.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i)., (f). diyagram; çizge; plan, şema, resim, şekil; (f). diyagram çizmek. diagrammatic (s). diyagrama ait, diyagram halinde, ayrıntıları olmayan.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i)., (foto). diyagraf.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Durdurmak: Rüzgâr yağmuru dindirdi. 2. Rahatlandırmak, sükûnet buldurmak. Osm. teskin etmek, Asûde etmek: Ağrıları dindirmek. 3. Söndürmek: Mumu dindirmek.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Durmak, kesilmek, sona ermek. Osm. sükûnet bulmak: Yağmur, rüzgâr dindi. 2. Rahatlanmak, istirahat etmek.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Düz ve uzun ağaç ki, ahşap binalarda köşelere konur: Altılık, sekizlik direk, meşe direği, çadır direği. 2. Gemide yelken serenlerini tutmak üzere dikilen ağaç ki altındaki kalın parçasına ana direk denir: Bir, iki, üç direkli gemi. 3. Binaların bir tarafını tutmak üzere ağaç veya taştan sütun. Ar. amûd. Göğün direkleri alınmak = Cok yağmak!

İngilizce - Türkçe Sözlük

(f)., (i). bölmek, taksim etmek, ikiye ayırmak, kesmek; tevzi etmek, dağıtmak; ara açmak; sınıflandırmak, tasnif etmek, kısımlara ayırmak; oy kullanmak için ikiye ayırmak veya ayrılmak (parlamento); (mat). bölmek; (i)., (cogr). yağmur sularını iki yan

Türkçe Sözlük

(i. Y.). 1. Muayyen bir hadiseyi gösteren grafik. 2. (botanik) Çiçek diyagramı: Bir çiçeğin bütün teferruatını gösteren taslak.

Sağlık Bilgisi

Doğum sancıları; doğumun habercisidir. Başlangıçta 20 dakikada bir gelen doğum sancıları, daha sonra sıklaşır ve her seferinde döl yatağı kasılıp, sertleşir. Sancılar sırasında kanama görülmezse korkulacak bir şey yoktur. Doğumu kolaylaştırma ve sancıları dindirmek için aşağıdaki reçeteler uygulanır.

Tedavi için gerekli malzeme : Tatlı bademyağı.

Hazırlanışı : Sancılar başlayınca bir çorba kaşığı tatlı bademyağı içilir. Ayrıca karın ve tenasül organının çevresi bademyağı ile ovulur.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Bir sıvıyı yahut tahıl gibi bir şeyi bulunduğu kap veya yerden dışarıya veya diğer bir kaba boşaltmak. Osm. sabbetmek: Su dökmek; şarabı fıçıya dökmek. 2. Düşürmek, Osm. ıskat etmek: Ağaçların bir kısmı yapraklarını döker, bir kısmı dökmez; hastalık bütün saçımı döktü. 3. Saçmak, sepmek, ekmek: Tavuklara yem döktüm. 4. Akıtmak, Osm. isâle ve irâka etmek: Göz yaşı dökmek. 5. Vücutta sivilce gibi şeyler çıkarmak: Vücudunun her tarafında çıbanlar dökmüş 6. Gemi veya demiryolu vesaire ile çıkarmak.Osm. sevk ve tahşîd etmek: İngilizler, Hin298 distan’a birçok mühendis döktüler; filan devlet hududuna asker döküyor. 7. Erimiş maden vesaireyi kalıba boşaltmak: Hurufat dökmek; top dökmek. 8. Sulu hamuru kaynar yağın içine veya sıcak saçın üzerine akıtıp bazı yenecek şeyler hazırlamak: Lokma, kadayıf dökmek. 9. Tüy ve hav gibi şeyi kaybetmek: Bu kadife çabuk havını döker; hayvanlar bu mevsimde tüylerini dökerler. 10. Dışarı atmak: Şu suyu, şu süprüntüyü dökün. Ayağına sıcak su dökmek = İyi karşılamak. Ter dökmek = Terlemek. Su dökmek = İşemek, Osm. tebevvül etmek. Kan dökmek = Muharebeye gitmek; canını feda etmek. Göz yaşı dökmek = Ağlamak. Yüz suyu (Osm. Ab-ı rû) dökmek = Haysiyetini ayaklar altına alıp yalvarmak.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Sıvı veya tahıl çeşidinden bir şeyin, bulunduğu kap veya yerden dışarı çıkıp akması: Testiden su, fıçıdan yağ, çuvaldan buğday, saman döküldü; yere döküleni toplamak. 2. Düşmek, Osm. sukut etmek: Dişleri, saçı döküldü; kuraklıktan ağaçlardan bütün meyveler, yapraklar döküldü. 3. (akarsu) Son bulmak: Tuna Karadeniz’e dökülür. 4. Çıkarılmak, Osm. sevk ve tahşîd edilmek: Hududa, karaya birçok asker döküldü. 5. Hücum etmek, üstüne düşmek: Bütün halk sokağa dökülmüş; şimdi herkes sayfiyeye döküldü. 6. Dönmek, çevrilmek. Osm. münkalib olmak, müncer olmak: Moda mini eteğe döküldü. 7. Eritilmiş maden vesaire kalıba boşalmak: Kurşun ile antimuan halitasından harfler dökülür. 8. mec. Pek fazla eskimek. Osm. harap ve virân olmak: O yalı dökülüyor.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. El ile veya vücudun diğer bir organıyle ilişmek, sürülmek. Osm. temas etmek: Soğuk havada mermere dokunmak fenadır; elim dokunmakla soğukluğunu duydum. 2. El sürüp bozmak, halel getirmek, değiştirip bozmak, ilişmek: Kimse bu kâğıtlara dokunmasın; ben o yemeğe hiç dokunmadım; buna asla el dokunmamıştır. 3. İncitmek, zarar vermek, rahat bırakmamak, sataşmak: Bu çocuğa dokunmayın; şu fakire niçin dokunuyorsunuz? 4. Tesir etmek, işlemek, tesirli olmak: Bana, onun sözü dokunmaz; söylediği söz bana çok dokundu. 5. Sarhoşluk vermek, çok sert gelip sersemlik getirmek: Bu tütün, bu şarap bana dokunur. 6. Hüzün, keder, üzüntü vermek, merakı arttırmak: Böyle şarkılar bana dokunur; kaval sesi adama dokunur. 7. Sıhhatçe zararlı olmak, yaramamak, rahatsızlık vermek: Ekşi şeyler bana dokunur; zeytinyağı cilt hastalığı olanlara dokunur; her yemeğin çoğu dokunur. 8. Ait olmak: Hayrı dokunmuyorsa bari şerri de dokunmasın; o işte bana dokunur bir taraf göremiyorum. 9. Tecavüz ve tasallut etmek: Irza, namusa dokunmamalı; o söz haysiyetine dokundu. Su ya sabuna dokunmamak = Hiçbir tara fa zararı olmamak, karışmamak.

Türkçe Sözlük

(i.). Ayağa tozluk yerine dolanan çuha kenarı veya ensiz şayak ve aba.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Dönüp devretmek, tavâf etmek. 2. Tedavül etmek, yaygınlaşmak, mütedavil olmak, geçmek. 3. Bükülmek: Ayağı dolandı.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Dönmek, devir, cevelan etmek: Sabahtan beri sokaklarda dolaşıyorum; kırlarda dolaşıp durduk. 2. Gezmek, seyahat etmek. Fars, geşt-ü güzâr, Ar. teferrüc: Bir dolaş da gel; bir iki sene Anadolu’da dolaştım; o adam Akdeniz’de çok dolaştı; gelin biraz dolaşalım. 3. Yayılmak, intişar etmek, ortalarda olmak: Öyle bir söz dolaşıyor. 4. Birbirine geçmek, karışmak, girift olmak: Saçları dolaşmış: Bu iplikler dolaşırsa çözülmesi pek zor olur. 5. Doğrudan gitmeyip dolaşıklı olmak, öteye beriye sapmakla uzamak: Bu yol çok dolaşıyor. 6. Dönüp diğer bir taraftan varmak: Arkadan dolaş; art kapıdan dolaştık. 7. Boşuna gezmek, Ötede beride gezip durmak: İşsiz dolaşıp duruyor; buralarda ne dolaşıyorsunuz? Dışarıda çok dolaşma işimiz vardır. 8. Çevrilip öbür tarafa geçmek: Bozburun dolaşıldığı gibi limana girilir. 9. Gezerek aramak ve teftiş etmek: Bütün kırları dolaştık, vuracak bir kuş bile bulamadık. 10. Dönmek, devretmek: Kaptan Cook yelkenli gemisiyle dünyayı üç kere dolaştı; Stanley bütün Güney Afrika’yı dolaştı. 11. Gezip dolanmak veya teftiş etmek: Maarif müdürleri mektepleri dolaşmakla vazifelidir; idare memurları, idarelerindeki yerleri dolaşmakla mükelleftir. Ayak dolaşmak = Doğru yürüyemeyip ayaklan birbirine karışmakla sarhoş gibi yürümek. Ayağa dolaşmak = 1. Mâni ve engel olmak. Osm. musallat ve bâr olmak: Ayağıma dolaştı durdu. 2. İyiliğe karşılık bir fena hareketin cezasını çekmek: Nimetin kadrini bilmedi, ayağına dolaştı. Bir şeyin ardında, arkasında dolaşmak = Peşine düşmek. Dört dolaşmak = Sıkıntıda bulunmak, oraya buraya başvurmak. Dil dolaşmak = Açık ve rahat söyleyememek, sarhoş gibi söylemek, sözün gelişini idare edememek: Sanığın dili dolaştı, itiraf etti. Zihin dolaşmak = Zihin karışmak, şaşırmak.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Döndürülmek, devredilmek, çepeçevre gezdirilmek: Sofrada yemek dolaştırılıp herkes tabağına yemek alır. 2. Doğrudan doğruya götürülmeyip uzak uzak yollardan gezdirilmek: Şehri seyretsin diye dolaştırılarak götürüldü. 3. (söz) Münasebetini bulmak için bahisten bahse geçirilerek maksada götürülmek: Söz dolaştırılarak maksada gelindi. 4. Çevrilmek, sardırılmak: Ayağına bir ip dolaştırıldı. Ayağa, başa dolaştırılmak = Musallat edilmek, baş belâsı olarak verilmek: Bu iş de benim başıma dolaştırıldı; bir belâdır ayağıma dolaştırıldı.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Döndürmek, devrettirmek, çepeçevre gezdirmek: Kendisine bütün bağları dolaştırdım; beni iki saat çarşıda dolaştırdı 2. Doğrudan doğruya götürmeyip sapa yollardan ve uzaklardan çevirerek götürmek: Yarım saatte gitmek mümkünken rehberimiz bizi iki saat dolaştırdı; bizi tâ nerelere kadar dolaştırdı. 3. (sözü) Maksada sevk için münasebet düşürmek: Sözünü dolaştıra dolaştıra maksadına geldi. 4. Çevirmek, sarmak: Ayağına bir ip dolaştırdı. 5. Etrafını çevirmek, sarmak, kuşatmak: Düşmanın bulunduğu tepeyi askerle dolaştırdı. Ayağa, başa dolaştırmak = Musallat etmek: Bu işi, bu belâyı başıma, ayağıma dolaştırdılar.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Dolmak işi: Havuzun bu kadar çabuk dolması. 2. İçi pirinç, üzüm ve fıstıkla veya kıyma ile doldurulup pişirilen kesilmiş hayvan yahut kabak, yaprak gibi sebze yemeği: Kuzu, hindi, midye, kabak, patlıcan, lahana dolması: Yalancı dolma = Zeytinyağı ve pirinç ile yapılan yaprak dolması. 3. Bir şeyin içine doldurulan madde: Duvar dolması. 4. Doldurulmuş, içine pirinç vesaire doldurulan: Dolma kuzu, dolma domates. 5. Taş, toprak ve moloz vesaire ile doldurulup tesviye edilmiş: Dolma bahçe, dolma tepe. Dolmayı yutmak = Söylenen aldatıcı sözlere inanmak: Ben bu dolmayı yutmam.

Türkçe Sözlük

(i.). Yazın havanın üst tabakalarındaki su zerrelerinin donup iri ve yuvarlak buz taneleri suretinde yağması ki, bazen çok ve pek iri taneli yağarak büyük hasar verir. Ar. bered, Fars. tegerk: Dolu yağmak, düşmek: Yağmurdan kaçıp doluya tutulmak = Hafif bir sıkıntıdan kaçarken daha ağırına uğramak.

Türkçe Sözlük

(i.). Doğanın ayağına vurulan toplu köstek.

Türkçe Sözlük

(i. aslı tonuz) Pisliğiyle tanınmış dört ayaklı bir hayvan. Yabanî ve ehlî çeşitleri vardır. Ar. hınzır, Fars hûk. Yavrusuna çorpa derler. Pislikten, inat ve merhametsizlikten yahut fazla kuvvetten kinaye olarak tahkir mânâsında kulla nılır: Ne domuzdur. Domuz ağırşağı, ekmeği, ayrığı = Bir cins kök. Domuzayağı = 1. Tüfek sıkısını veya şişe tıpasını çıkarmaya mahsus burgu. 2. Vaktiyle, düşmanın ayağına batmak üzere yola atılan demirden sivri uçlu üçgen ayak oltası. Domuz arabası = Bir cins zırhlı araba, seyyar küçük metris. Domuzelması = Domalan. Domuz yağı = Domuzun derisi altında ve etinin üstünde kalın bir tabaka halinde bulunan yağ.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Soğuktan billûrlaşarak, geçici olarak katı hale geçmiş su vesair sıvılar, buz. Fars. yah: Dışarıda don var; testi don tutmuş. Don çözülmek = Buz erimek. 2. Su vesair sıvıların soğuktan billûrlaşmasıyle geçici olarak katılaşması. Ar. cumûd (ve galatı incimad). Buz bağlama: Don havasıdır; havalar don gidiyor; hava dona çekecek. Donyağı = Makinelere sürülmekte vesair böyle işlerde kullanılan iç yağı.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Umumiyetle, elbise. Ar. sevb, libas, Fars. câme: Kara don. 2. Belden aşağı giyilen ve bacakları örten elbise, şalvar, tuman, dizlik: Ayağında donu yok. İç donu = Tenin üzerine ve pantolon, entari vesairenin altına giyilen bir iç çamaşırı. 3. At rengi: Bu atın donu güzel; doru don, açık don. Donsuz = Hiç bir şeyi olmayan, Adi, aşağılık, şıllık.

Türkçe Sözlük

(f.) 1. Su vesair sıvıları soğutmakla katı hale geçirmek: Bu soğuk, suları, nehri donduracaktır; bu yağı erittikten sonra dışarıya koyup dondurmalı. 2. Üşütmek, soğukta bırakmak: Bizi donduracaksınız.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Sıvı iken, sıcaklığının azalmasıyle katı hale gelmek: Dışarısı öyle soğuk ki, dondum. Yağ dondu. 2. Soğuktan donarak ölmek: Böyle havada yola çıkarsa, insan donar 3. Çok üşümek. 4. Kimyevî bir etki ile katılaşmak: Çimento ve alçı çabuk donar.

Türkçe Sözlük

(i.). Yağlarının eritilmesiyle elde edilen ve normal sıcaklıkta katı halde bulunan yağlar: Donyağı gibi yahut donyağının dolması = Soğuk, konuşmayan, kimseler için söylenir.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). Charadriidae familyasından bir cins kuş, dağ yağmur kuşu, (zool). Eudromias morinellus.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). yağda kızarmış bazen ortası delikli, bazen mayalı ufak ve yuvarlak şekerli çörek, gözleme.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). düşüş, yıkılış, sükut, gerileme, çökme, inkıraz; yağmur boşanması. downfallen (s). düşmüş, yıkılmış.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). şiddetli yağmur, sağanak.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). yağmur suyunu çatıdan yere akıtan oluk.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Tok hale gelmek, (karın) tok olmak, açlık giderilmek: Doydunuz mu? Karnım doydu. 2. Kanmak, Osm. iktifa etmek: Suya doyamıyorum; artık o da servete doymadıysa; bu yağmurlardan yerler doydu. Göz doymak = Kanaat gelmek: Haris bir adamdır, ne kadar kazansa yine gözü doymaz,

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Bir defa doyacak miktar: Bir doyumluk ekmek. 2. Doymaya esas olan: Bu para doyumluk değil a. 3. Yağma, ganimet, çapul.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(bak). draw: (s). bitkin, yorgun görünüşlü. drawn butter salça gibi kullanılan eritilmiş ve çoğunlukla un ve sıcak su ile karıştırılmış tereyağı. drawn game veya battle berabere bitmiş oyun veya savaş. drawn work iplik çekilerek işlenen nakış.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). damlama, damlayış; (mim). damlalık, saçak; taşan bir sıvıyı toplayan kap; argo tatsız kimse, geçinilmez adam. dripdry (f). (çamaşırı) sıkmadan askıya asarak kurutmak. drip moulding (mim). damlalık, saçak. drip pan damlayan su veya yağı toplamaya

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). damlama, damlayan şey. drippings (i). kızartılan etten damlayan yağ ve su.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i)., (s). sürme, sürüş, araba gezintisi; (s). enerjik, canlı, tuttuğunu koparan; şiddetli, sert; hareket ettiren, çeviren, işleten. driving rain şiddetli yağmur. driving wheel (mak). işletme dişlisi.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(f)., (i). ince ince yağmak, çiselemek, serpiştirmek (yağmur); (i). ince ince yağan yağmur; çiseleme. drizzly (s). çiseleyen.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). damlama, düşme; (çoğ).. damlayan şeyler (mum, yağ), birikinti, sızıntı; (çoğ). gübre.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s). kuru, yağmursuz, kurak, susuz; susamış; kurumuş, suyu çekilmiş; süt vermez, sütü kesilmiş; sert, keskin; yavan, tatsız; sert, sek (içki); pirinç ve makarna gibi kuru (yiyecek); sıkıcı; (A.B.D.)., (k.dili). içki yasağı uygulanan dryasdust (s). sıkı

Sağlık Bilgisi

Dudaklar, güneş veya soğuk havanın tesiriyle çatlayabilir. Endişe edilecek bir durum yoktur. Aşağıdaki reçetelerden herhangi biri çatlakları gidermek amacıyla kullanılabilir.

Tedavi için gerekli malzeme : Cevizyağı, balmumu.

Hazırlanışı : 2 çay bardağı cevizyağına, 2 çorba kaşığı eritilmiş balmumu konur. Karıştırılarak soğutulur. Küçük bir şişeye doldurulur. Sabahları dudaklara sürülür.

Genel Bilgi

Günümüzde düğüne, evlenen çift tarafından bir pastanın kesilmesiyle başlanılması vazgeçilmez bir adet haline gelmiştir. Pastanın kat kat yüksekliği biraz da sosyal statü olarak görüldüğünden gelin ile damat, boylarını aşan bu pastaları, kılıç gibi uzun bir bıçak kullanarak ancak kesebiliyorlar.

Buğday, tarih boyunca bereket, doğurganlık ve mutluluğun sembolü olduğundan başlangıçta, düğün törenlerinde, iyi temenniler gelinin başına buğday dökülerek sunuluyordu. Evlenmemiş veya evlenmeyi bekleyen genç kızlar, kısmetleri açılsın diye bu buğday duşunun kendilerinin de başlarına isabet etmesi için uğraşırlardı. Tıpkı günümüzde, gelinin elindeki buketten fırlattığı çiçekleri aynı inanışla yakalamaya çalışan genç kızlar gibi.

Romalılar devrinin başlangıcında aşçılar çok saygın bir meslek grubunu oluşturuyorlardı ve bu aşçılar milattan yaklaşık 100 yıl önce adeti biraz değiştirdiler. Bu buğdaylarla küçük, tatlı kekler yaptılar. Kekler şüphesiz gelinin başına atmak için değil, yemek içindi, ama bir şey atmayı alışkanlık haline getirenler bu tatlı kekleri de gelinin başına atmaya devam ettiler.

Daha sonraları bu adetin devamı olarak, düğüne getirilen keklerin bereket getirmesi için gelinin başı üstünde ufalanması, ardından da evlenen çiftin bu kek kırıntılarını birlikte yemesi gibi bir adet başladı. Zaman geçtikçe misafirler de evlerinden getirdikleri fındık, fıstık, kurutulmuş meyveler ve bala bulanmış bademlerle düğün törenine katkıda bulunmaya başladılar.

Adet hızla Avrupa’nın batısına, oradan da İngiltere’ye geçti. İngiliz aşçılar kekleri bir çeşit biraya batırıp kendilerine has düğün pastalarını yarattılar. Ortaçağın başlarında ise bu adet bir süre unutuldu. Gelinin başına buğday ve pirinç dökülmesi tekrar moda oldu.

Ne zaman ki, dekoratif ve süslü bisküviler, yağlı çörekler ortaya çıktı, adet yine değişti. Misafirler bunları evlerinde yapıp düğüne getirmeye başladılar. İngiltere’de ise bu getirilenler üst üste yığılmaya başlandı. Yiyecek yığını ne kadar yüksekse o kadar iyi, o kadar çok bereket habercisi idi. Evlenen çift bu yığının üzerinden birbirlerini öptükten sonra öncelik gelinde olmak üzere yiyecek tepeciğinin yenilmesine başlanıyordu.

İngiliz ve Fransız aşçılar arasındaki yaratıcılık, en iyi, en dekoratif ve en lezzetli pastayı yapma yarışı süreci içinde düğün pastası adeti de yayıldıkça yayıldı, düğün törenlerinin olmazsa olmazları arasına girdi.

Genel Bilgi

Günümüzde düğüne, evlenen çift tarafından bir pastanın kesilmesiyle başlanılması vazgeçilmez bir adet haline gelmiştir. Pastanın kat kat yüksekliği biraz da sosyal statü olarak görüldüğünden gelin ile damat, boylarını aşan bu pastaları, kılıç gibi uzun bir bıçak kullanarak ancak kesebiliyorlar.

Buğday, tarih boyunca bereket, doğurganlık ve mutluluğun sembolü olduğundan başlangıçta, düğün törenlerinde, iyi temenniler gelinin başına buğday dökülerek sunuluyordu. Evlenmemiş veya evlenmeyi bekleyen genç kızlar, kısmetleri açılsın diye bu buğday duşunun kendilerinin de başlarına isabet etmesi için uğraşırlardı. Tıpkı günümüzde, gelinin elindeki buketten fırlattığı çiçekleri aynı inanışla yakalamaya çalışan genç kızlar gibi.

Romalılar devrinin başlangıcında aşçılar çok saygın bir meslek grubunu oluşturuyorlardı ve bu aşçılar milattan yaklaşık 100 yıl önce adeti biraz değiştirdiler. Bu buğdaylarla küçük, tatlı kekler yaptılar. Kekler şüphesiz gelinin başına atmak için değil, yemek içindi, ama bir şey atmayı alışkanlık haline getirenler bu tatlı kekleri de gelinin başına atmaya devam ettiler.

Daha sonraları bu adetin devamı olarak, düğüne getirilen keklerin bereket getirmesi için gelinin başı üstünde ufalanması, ardından da evlenen çiftin bu kek kırıntılarını birlikte yemesi gibi bir adet başladı. Zaman geçtikçe misafirler de evlerinden getirdikleri fındık, fıstık, kurutulmuş meyveler ve bala bulanmış bademlerle düğün törenine katkıda bulunmaya başladılar.

Adet hızla Avrupa’nın batısına, oradan da İngiltere’ye geçti, İngiliz aşçılar kekleri bir çeşit biraya batırıp kendilerine has düğün pastalarını yarattılar. Ortaçağın başlarında ise bu adet bir süre unutuldu. Gelinin başına buğday ve pirinç dökülmesi tekrar moda oldu.

Ne zaman ki, dekoratif ve süslü bisküviler, yağlı çörekler ortaya çıktı, adet yine değişti. Misafirler bunları evlerinde yapıp düğüne getirmeye başladılar. İngiltere’de ise bu getirilenler üst üste yığılmaya başlandı. Yiyecek yığını ne kadar yüksekse o kadar iyi, o kadar çok bereket habercisi idi. Evlenen çift bu yığının üzerinden birbirlerini öptükten sonra öncelik gelinde olmak üzere yiyecek tepeciğinin yenilmesine başlanıyordu.

İngiliz ve Fransız aşçılar arasındaki yaratıcılık, en iyi, en dekoratif ve en lezzetli pastayı yapma yarışı süreci içinde düğün pastası adeti de yayıldıkça yayıldı, düğün törenlerinin olmazsa olmazları arasına girdi.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. edhân). Sürülecek yağ

Genel Bilgi

Bunu kesin hatta yaklaşık olarak bilmek bile zor, çünkü evrim teorisi daha tam açıklığa kavuşmuş değil. İnsanı ne zamandan başlayarak insan nüfusuna dahil etmek gerekiyor hususu üzerinde bir fikir birliğine varılabilmiş değil.

Maymunlar gibi ellerini ayak gibi kullandığı zamanlardan mı, iki ayağı üzerine kalkmayı başardığı zamandan beri mi, yoksa toplumsal yapıda belli bir üretim yapabildiği, yani diğer canlılardan ayrı olarak içgüdüleri yerine aklını kullanmaya başladığı zamandan beri mi insanı “insan” saymak gerekiyor belli değil.

Tabii ilk insanlar da on binlerce yıl yiyecek bulma ve yaşama kaygılarından nüfus sayımına vakit ayıramadılar. Tahmini olarak bu sayının 60 milyar ile 110 milyar arasında olduğu sanılıyor. Kesin sayı vermeyi seven araştırmacılar ise dünyada 200 bin yıldan bu yana 70 milyar insanın doğup öldüğünü söylüyorlar. İu anda dünya nüfusunun 6 milyarı geçtiği hesaba katılırsa şu fani dünyadan gelip geçmiş insanların neredeyse yüzde 10’u hala aramızda.

Türkçe Sözlük

(i. F., A. dürer = inciler, bâriden = yağmak). İnciler yağdıran, inci gibi söz söyleyen.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Oynamamak, hareket etmemek, sükûn. Osm. sükûnette bulunmak: Yerinde durmak; ayakta durmak. 2. Hareketi kesmek. Osm. tevakkuf etmek: Bizim önümüze gelince durdu; araba, at durdu. 3. Bulunmak, kalmak, bir karar üzere olmak, devam etmek, mevcut ve baki olmak: Sizin aşçı duruyor mu? O kitaplar bende duruyor; dünya durdukça; aç durmak. 4. Beklemek, sabretmek: Durun biraz; duramıyorum. 5. Hareketsiz kalmak, râkid olmak: Su dura dura bozulur. 6. Oturmak, ikamet etmek. Osm. sakin ve mukim olmak: Şimdi nerede duruyorsunuz? 7. Şaşmak, hayrete dalmak, hayrette kalmak: Bunu işitince durdu. 8. Rahat oturmak, telâş ve gürültü etmemek: Hiç durmuyor. 9. Sebat ve devam etmek: Sözünde durmak; bir halde, bir kararda durmak. 10. Geçmemek, ilerlememek, ilişip kalmak: Mideye, boğaza durmak. 11. işlememek, kalmak: Saat, makine durmuş. 12. Dinmek, kesilmek: Yağmur, rüzgâr durdu. 13. Dinlenmek: Burada bir iki saat duralım. 14. Düşmek, konmak: Masanın üzerine toz durmuş. 15. Fiillerde atıf ve iltizam sigalarından sonra yardımcı fiil olarak kalıcılık gösterir: Kakıp durmak, bakıp durmak. Akan sular durur = Hiç diyecek yok; apaçık. Eğri durmak = Muhalefet göstermek. Uslu durmak = Yaramazlık etmemek. İç durmak = Sabretmek. Boş durmak = Hiçbir iş görememek. Tek durmak = Rahat oturmak, hiçbir yaramazlıkta bulunmamak: O tek durmaz. Hazır durmak (ve galatı; has durmak) = Selâma durmak veya diğer bir talim için hazır bulunmak kumandası. Dil durmak = Sükût etmek, söylememek: Onun dili durmaz. Divan durmak = Ayak üzre durup ellerini aşağıya uzatmak kumandası. Zihin durmak = Çok şaşırmak. Rahat durmak = Sükûnet üzre olup yaramazlık etmemek, (askerlik) Tüfeği yere dayayıp ayak üzere durmak. Selâma durmak = Ust geçerken selâmını almak üzere ayağa kalkıp beklemek. Tüfeği veya kılıcı yüzün önünde iki eliyle tutup geçen üstü selâmlamak kumandası: Selâma durl (ve galatı selâm dur). Şöyle dursun, bir yana dursun = Ondan başka. Doğru durmak = İyi harekette bulunmak, yaramazlık etmemek. Karşı durmak = Muhalefet ve serkeşlik etmek. Göze, dize durmak = Şükrü bilinmeyen nimet adamı kör, topal etmek. Mideye durmak = Hazmoiunamayıp ağırlık vermek.

Türkçe Sözlük

(i. F.). Hasım, asıl Türkçesi: Yağı, yav.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Yukarıdan aşağıya birden bire, ansızın ve elde olmayarak inmek. Osm. sukut etmek: Damdan bir kiremit düştü. Pencereden bir şey düştü. 2. Yukarıdan inmek, Osm. hübût, nüzûl etmek: Pencereden düştü. 3. Yürürken yahut dururken yıkılıp yere yatmak: Düşüp kolunu incitti. Hayvandan düştü. Az kaldı düşüyordum. Çocuğa bakın düşmesin. 4. Yıkılmak, devrilmek. Osm. münhedim olmak: Bahçe duvarının bir tarafı düştü. Bu ağaç bir gün düşecektir. 5. Yağmak: Bu gece epeyi yağmur düştü. Dağlara kar düşmüş olmalıdır. 6. Kıymetçe aşağılamak, ucuzlamak, kıymeti olmamak. Osm. tedenni etmek: Zahire çok düştü. Piyasa gittikçe düşüyor. 7. Derece ve miktarı yahut şiddeti azalmak, hafiflenmek, tenezzül etmek: Sıcak, soğuk, rüzgâr düştü. Sıtması daha düşmedi. Hiddeti düşünce haksızlığı anladı. 8. Kuvvetsiz kalıp zayıflamak, kuvvetten düşmek: Zavallı kadın, o kadar ihtiyar değilse de çektiği acılardan çok düştü. Artık bu son zamanda çok hasta düştü. 9. Servet ve itibarını kaybedip fakir olmak: Düşmüş bir aileye mensuptur. Pek muteber bir tacir iken ziyana uğrayıp düştü. 10. Uğramak, Osm. musâb olmak, tutulmak: Belâya düştüm. El ağzına düştük. 11. Tesadüf etmek, vaki olmak, vuku bulmak, zuhur etmek: Gün düşer ki çok alış veriş olur. Bazen öyle düşer. İşim düşerse gelirim. Oradan yolunuz düşerse bize uğrayın. Köy yolun sağına düşer. 12. Uymak, yakışmak, ait ve münasip olmak: Söylemek bana düşmez ama söyleyeceğim. Benim aleyhimde bulunmak size düşer mi? Öyle demek düşer. 13. Katılmak: Kervanın önüne, arkasına, peşine düştü. Önümüze düştü. Yola düştük. 14. Sığınmak, Osm. ilticâ ve dehâlet etmek: Ocağına, eteğine, ağına düştü. Ardına, arkasına düşmek = Takip etmek, arkasını bırakmamak. Etten düşmek = Arık ve lağar olmak, zayıflamak. Elden, ayaktan düşmek = Takatsiz kalmak, kötürüm olmak, iş yapamaz hâle gelmek. Üstüne düşmek = Çok sevmek, çok uğraşmak. Hesaptan düşmek = Tenzil etmek. Damdan düşmek = Münasebetsiz vakitte ve sırası değilken bir şey söylemek. Küçük düşmek = Mahcup olmak, mukabele edememek. Gözden düşmek = İtimadı ve teveccühü kaybetmek. Düşüp kalkmak = Beraber yaşamak, refakat etmek, arkadaşlık etmek. Düşe kalka = Düşüp kalkarak, zahmetle.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Duyacak Alet. Ar. lâmise. 2. Hayvan ayağının tırnağı.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). saçak, çıkıntı .eaves trough yağmur suyunu akıtan oluk.

Türkçe Sözlük

(i.). Bulgur iriliğinde yağan kar.

Türkçe Sözlük

(i.). Eleğimsağma (alâim-i semâ), gökkuşağı, yağmur kuşağı; alkım.

Türkçe Sözlük

(i. A. c.) (m. dühn). Sürülecek yağlar.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Karayağız at.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Erkek İsmi) Karayağız at. -Türk dil kuralı açısından “d/t” olarak kullanılır. İbrahim Edhem: İslam tarihinde meşhur sofi

Türkçe Sözlük

(i. A.). Kara yağız, esmer adam.

Türkçe Sözlük

(i. A. denî’den itaf.) (c. edânî). 1. Daha yahut pek aşağı ve alçak, Alâ mukabili. 2. Daha yahut pek aşağı ve hor hakir: Ednâ bir adam. 3. Daha veya pek bayağı: Kumaşların ednâsı. 4. Pek az. Ar. cüz’İ, kalîl: Ednâ düşünmekle anlaşılır, i. c. Ayak takımı.

Sağlık Bilgisi

Mayasıl diye bilinen egzama, derinin sulanması ile meydana gelen bir iltihaptır. Tıp dilinde; Erythema pernio denir. Kaşıntı ve kızartı ile ortaya çıkar. nedeni; ruhsal olabileceği gibi alerjik tepkiler veya deriyi tahriş eden maddeler de olabilir. Bazı kimselerde de ırsidir. Vücudun hemen hemen her yerinde görülebilir ve bulundukları yere göre isimlendirilirler. Tedavinin ilk prensibi; üzülmemek ve egzamalı yerleri kaşımamaktır. Ayrıca, su ve sabunlu sudan olduğu kadar uzak kalmak da gerekir. Su yerine permanganatlı su ve rivanollu su kullanılır. Perhiz yapılır. Acılı, baharatlı ve yağlı yenmez. Tedavi maksadı ile aşağıdaki reçeteler uygulanır.

Tedavi için gerekli malzeme : Kuru erik, sirke.

Hazırlanışı : 1 kahve fincanı sirkeye batırılan kuru erikler egzamalı yerlere sürülür.

Türkçe Sözlük

(i.) (aslı etmek). 1. Çeşitli tahıllar, bilhassa buğday unundan yapılmış hamurun ateşte yahut fırında veya tepside pişmesi ki, başlıca insan gıdalarındandır. Ar. hubz, Fars. nân: Buğday, mısır, arpa, çavdar ekmeği. 2. Yiyecek, yemek. Ar. taam. 3. Geçinecek, maişet: Ekmeğini çıkarmak. 4. iş, memuriyet, hizmet, vazife: Beni ekmeğimden edeceksiniz; memuriyetimi kaybetmeme sebep olacaksınız. Ekmek ufağı = Ekmek parçacıkları, tükenti. Ekmek içi = Yumuşak olan iç kısmı. Ar. nerme. Ekmek kabuğu = Üst ve alttaki kıtırı. Ekmek gibi = Pek eziz ve kıymetli, pek lâzım, vazgeçilemez nesne. Ekmeği dizinde = Temelsiz, geçici nimet veya hizmet. Ekmeğine yağ sürülmek = Arzusuna fazlasıyle kavuşmak. Paynir, ekmek = Yavan yemek. Tayın ekmeği = Askerlere verilen beylik ekmeği. Tuz, ekmek hakkı = Nimete teşekkür. Kuru ekmek = Katıksız, sade ekmek.

Türkçe Sözlük

Yağmur ormanı ile ona bitişik ağaçlık ya da otlak gibi iki ekolojik topluluk arasındaki geçiş alanı.

Türkçe Sözlük

Kişisel tatil ve çevreye verilen önemin bileşimi. Doğa turizmi, çevre tatili de denmektedir. Ekoturizm tabiri, soyu tehlikede olan türler veya yağmur ormanı gibi bir çevresel özellik nedeniyle bir yere giden bireylere ortak bir dizi faaliyeti anlatmak için kullanılmaktadır.

Türkçe Sözlük

(i.). Yağı alınmış sütten yapılan bir peynir çeşidi.

Genel Bilgi

İnsanların elektriğe çarpılmaları onun bir iletkeni haline gelmelerinden oluyor. Sıvılar iyi iletkendirler, yani elektriği iyi iletirler. Vücudumuzu içi sıvı dolu bir kap olarak düşünürsek, bütün koruma görevi derimize kalıyor. O da vücudumuzun her tarafında aynı kalınlıkta değil. Islanınca o da iletkenleşiyor, hele üzerinde bir yara varsa direnci tamamen yok oluyor.

Evlerimizde 220 volt ve 50 Herz akım daima vardır. Ne kadar ilginçtir ki, bir elektrik akımının insana en tehlikeli frekans aralığı 50 - 60 Hz.dir. Elektrik akımını evimizdeki su tesisatına benzetebiliriz. Suyun basıncı neyse ‘Volt’ta odur. ‘Amper’ de suyun miktarının karşılığıdır.

Elektriğe çarpılmada süre de önemlidir. Süre uzarsa deride yaralar oluşur ve elektrik bu yaralardan daha çabuk geçer. Derimizden geçen elektrik akımı derhal sinir sistemimizi etkiler. Beyindeki nefes alma merkezini felç eder, kalbin ritmini bozar hatta durmasına neden olur. Elektrik çarpmasının sonucu genellikle kalp durması olduğu için ilk yardım da ona göre yapılmalıdır. Elektriğe nereden çarpıldığımız da önemlidir. Elektriğin elden ele veya elden ayağa geçmesi aradaki hayati organlarımıza zarar verebilir.

Elektriğe çarpılınca şoka girmemizin nedeni kendi elektriğimizdir. Sinir sistemimizin ürettiği elektrik ile dışardan çarpıldığımız elektrik karşılaşıp iç içe girince vücudumuzda kasılmalar ve titremeler yaratıyor.

Elektrik çarpmasında voltajın değil de akımın şiddetinin yani amperin önemli olduğu ileri sürülüyor. Bu konuda elektrik mühendisleri ile fizikçiler arasında görüş ayrılığı var. Zaten elektriğin kendisinin de tam bir tanımı yapılmış veya tek bir tanım üzerinde uzlaşma sağlanmış değil.

Elektriğin öldürücü gücünün voltaj değil de akım miktarı olduğunu öne sürenlere göre akım doğrudan kalbi etkiliyor. Bu düşünüşe göre l ila 5 miliamper akımın vücutta hissedilme seviyesi; 10 miliamperde acı başlıyor; 100 miliampere gelince sinirler reaksiyon gösteriyor ve 100-300 miliamperde şok oluşuyor. Tabii bütün bu değerlendirmeler tam bir bilimsel sınıflandırma değil. Yani tuzlu bir suyun içinde iseniz, cereyan tüm vücudunuza birden değeceğinden mili değil mikroamper seviyesinde bile bir akımdan zarar görebilirsiniz.

Elektriğe çarpılanlar eğer ölmezlerse, genellikle hayatlarının geri kalan kısmını bu olayın izi kalmadan, problemsiz olarak yaşayabiliyorlar. Ama az miktarda da olsa sinir sistemi üzerinde hasar bırakabiliyor. Elektrikten çarpılıp şoka girenlere de, kalp ritmini düzenlemek için yine elektro şok uygulanıyor.

Genel Bilgi

İnsanların elektriğe çarpılmaları onun bir iletkeni haline gelmelerinden oluyor. Sıvılar iyi iletkendirler, yani elektriği iyi iletirler. Vücudumuzu içi sıvı dolu bir kap olarak düşünürsek, bütün koruma görevi derimize kalıyor. O da vücudumuzun her tarafında aynı kalınlıkta değil. Islanınca o da iletkenleşiyor, hele üzerinde bir yara varsa direnci tamamen yok oluyor.

Evlerimizde 220 volt ve 50 Herz akım daima vardır. Ne kadar ilginçtir ki, bir elektrik akımının insana en tehlikeli frekans aralığı 50-60 HZ.dir. Elektrik akımını evimizdeki su tesisatına benzetebiliriz. Suyun basıncı neyse “Volt” da odur. “Amper” de suyun miktarının karşılığıdır.

Elektriğe çarpılmada süre de önemlidir. Süre uzarsa deride yaralar oluşur ve elektrik bu yaralardan daha çabuk geçer. Derimizden geçen elektrik akımı derhal sinir sistemimizi etkiler. Beyindeki nefes alma merkezini felç eder, kalbin ritmini bozar hatta durmasına neden olur. Elektrik çarpmasının sonucu genellikle kalp durması olduğu için ilk yardım da ona göre yapılmalıdır. Elektriğe nereden çarpıldığımız da önemlidir. Elektriğin elden ele veya elden ayağa geçmesi aradaki hayati organlarımıza zarar verebilir.

Elektriğe çarpılınca şoka girmemizin nedeni kendi elektriğimizdir. Sinir sistemimizin ürettiği elektrik ile dışardan çarpıldığımız elektrik karşılaşıp iç içe girince vücudumuzda kasılmalar ve titremeler yaratıyor.

Elektrik çarpmasında voltajın değil de akımın şiddetinin yani amperin önemli olduğu ileri sürülüyor. Bu konuda elektrik mühendisleri ile fizikçiler arasında görüş ayrılığı var. Zaten elektriğin kendisinin de tam bir tanımı yapılmış veya tek bir tanım üzerinde uzlaşma sağlanmış değil.

Elektriğin öldürücü gücünün voltaj değil de akım miktarı olduğunu öne sürenlere göre akım doğrudan kalbi etkiliyor. Bu düşünüşe göre bir ila beş miliamperde acı başlıyor; 100 miliampere gelince sinirler reaksiyon gösteriyor ve 100-300 miliamperde şok oluşuyor. Tabii bütün bu değerlendirmeler tam bir bilimsel sınıflandırma değil. Yani tuzlu bir suyun içinde iseniz, cereyan tüm vücudunuza birden değeceğinden mili değil mikroamper seviyesinde bile bir akımdan zarar görebilirsiniz.

Elektriğe çarpılanlar eğer ölmezlerse, genellikle hayatlarının geri kalan kısmını bu olayın izi kalmadan, problemsiz olarak yaşayabiliyorlar. Ama az miktarda da olsa sinir sistemi üzerinde hasar bırakabiliyor. Elektrikten çarpılıp şoka girenlere de, kalp ritmini düzenlemek için yine elektro şok uygulanıyor.

Türkçe Sözlük

(i.), (aslı: alma). Gülgillerden kırmızı, sarı ve beyaz arasında değişik renkte meyveleri olan bir ağacın ve meyvesinin adı. Ar. tüffah, Fars sîb: Arnavut, Amasya, ferik elması, mec. Yuvarlak şey, top, kürecik: Göz, çene elması. Acı elm», deve, diken elması = Bitki çeşitleri. Yerelması = Şekli patates, lezzeti elmaya benzer meşhur bir kök ki sebze çeşidinden olup etli ve zeytinyağlı yemeği olur. Elma baş = Bir cins ördek. Elmakürk = Tilki postunun bir cinsi ki, kenarına elma dibi denir. Bir elmanın yarısı = Pek benzer. Kızılelma = Vaktiyle Roma şehrine verilen ad. mec. Osmanlı Türkleri’nin ülküsü.

Yabancı Kelime

Fr. embolie

tıp damar tıkanıklığı

Atardamar kanının pıhtılaşması veya yağ parçacıklarının oluşması sonucunda meydana gelen tıkanma.

İngilizce - Türkçe Sözlük

f., tıb. hasta bir uzvu ilâçlı bir sıvı veya yağla ovmak. embroca'tion i. bu çekilde ovma; bu işte kullanılan yağ.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Genişlik. Ar. arz, en; boy karşılığı: Bu tarlanın boyu beş yüz ve eni iki yüz metredir; enini boynunu ölçmeli. 2. Kumaş ve dokuma genişliği: Bir enden bir minder örtüsü çıkar. Enince = Eni olduğu kadar: Bağın enince duvar çekti. Enine = Genişliğine, arzen. Çuhayı enine biçti. Enine, boyuna = Osm. Tûlen ve arzan, mec. İnceden inceye. Osm. arîz ve amik. Enikonu = Bayağı, hayli, oldukça: Bugün enikonu kış oldu. Kimi enine çeker, kimi boyuna = Her biri muhalif bir surette çalışıyor, bir yolda çalışılmıyor.

Türkçe Sözlük

(ENAİ) (i. Arapça «enâ» dan yapılmışsa da Ar.’da kullanılmaz). Kendisini bir şey zanneder, kandırılması kolay mağrur, cahil ve bayağı (adam): Enayinin biridir.

Türkçe Sözlük

(i.). Benlik ve gururla karışık cahillik ve bayağılık.

Türkçe Sözlük

(i.) Genişlik, en: Bu şayağın enliliği makbuldür.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s.) dimdik, ayakta duran, dikili, ayağa kalkmış. erective (s.) kaldırıcı. erectly (z.) dikine, eğilmeyerek, (dik.) erectness (i.) dik duruş.

Sağlık Bilgisi

Ergenlik yaşındakilerin yüz, omuz, sırt ve karınlarında görülürler. Siyah noktalar, beyaz benekler, kırmızı veya mor lekeler halindedirler. İçleri cerahat dolu bu sivilcelere; akne de denir. nedeni; yağ bezlerinin tıkanmış olmasıdır. Ergenlik sivilceleri kendiliğinden kaybolur. Sıkmamak, oynamamak gerekir. Tedavinin ilk şartı sabırdır. Yüzü günde 3-4 kere kükürtlü sabunla yıkamakta fayda vardır. Bu arada baharatlı yiyecekleri ve çikolatayı terketmek gerekir. Ayrıca, aşağıdaki reçetelerden de faydalanılır.

Tedavi için gerekli malzeme : Marul, su.

Hazırlanışı : Soğuk su ile yıkanan marul yaprakları iyice ezilir. Çıkan su yüze sürülür.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Katı ve donmuş hâlinden sıvı hâline geçmek. Osm. zevebân etmek: Kurşun, içyağı, kar, şeker eridi. 2. mec. Yağı süzülüp zayıflamak: Zavallı adam bir hafta içinde üzüntüden eridi. 3. Şiş, ur vesaire dağılmak. 4. (bez vesaire) Üzülüp akarak bitmek. Eriyip donmak = Şaşırmak, hayrette kalmak. Yağı erimek, yürekte yağı erimek = Heyecan ve telâş iiçinde olmak veya pek fazla hiddet etmek.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Yetişmek, vâsıl olmak: Erişir menzil-i maksûduna Aheste giden. 2. Uzanıp tutmak, el veya boy yetişmek: Şu rafa erişebilir misiniz? Ayağa kalksa başı tavana erişir. 3. (bir haber) Vasıl olmak: Bu hâdise o gün kendisine erişmiş. 4. Olmak, kemal bulmak: Üzümler daha erişmedi. 5. Evlenmeye elverişli yaşa gelmek, yetişmek: Erişmiş kızı vardır.

Türkçe Sözlük

(f.). Katı veya donmuş hâlinden sıvı hâline geçrilmek. Osm. izâbe olunmak: Kurşun, yağ, kar eritildi.

Türkçe Sözlük

(f.). Katı veya donmuş halde bulunan bir cismi sıvı hâline komak. Osm. izâbe etmek: Kurşunu, mumu, karı eritmek, mec. Çok zayıflatmak, vücutta et ve yağ bırakmamak: Zavallıyı üzüntüler eritti.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Erkek İsmi) - Dolu yağdıran kasırga.

Türkçe Sözlük

(i. F. A.). Halkın en aşağı, en bayağı tabakası.

Türkçe Sözlük

(f.) (hayvan). Ayağıyle yeri kazımak, def’i-hâcet veya kaşınmak veya yem aramak için tozu, toprağı karıştırmak: Kedi, tavuk eşinmek.

Türkçe Sözlük

(i. F. eşk = gözyaşı, bârîden = saçmak). Gözyaşı yağdıran, çok ağlayan: Eşk-bâr olmak.

Türkçe Sözlük

(f.). Ortaya çıkışından beri çok zaman geçme. Osm. kadîm ve köhne olmak: Zeytinyağı eskidikçe iyileşir: 2. Müzmin olmak: Bu öksürük eskidi. 3. Kıdem kazanmak, kıdemli olmak: Bir memuriyette eskimek bu adama nasip olamıyor. 4. Hükmü geçmek, muattal olmak: O moda eskidi, fen kitapları birkaç senede eskir. 5. ihtiyarlamak, kocamak: O adam da çok eskidi. 6. Bozulmak, Osm. fersude ve köhne olmak: Elbisem eskidi, yenilemeye mecburum. 7. Harap ve viran olmak: Ahşap evler yirmi senede eskir.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Kullanarak eski hâline komak, yıpratmak: O elbiseyi, o potini eskittim, bu çocuk, kitaplarını çabuk eskitiyor. 2. Kullanmayarak eskimeye bırakmak: Bu zeytinyağını eskitmeli. 3. Müzmin hale getirmek: Hastalığı eskitmek iyi şey değildir.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(A.) [اسمر] karayağız, esmer, koyu tenli.

İsimler ve Anlamları

(a.t.i.) (Kadın İsmi) - Siyah ay, buğday renkli, karayağız.

Türkçe Sözlük

(f.). Esmesine sebep olmak, Osm. hübûb ettirmek: Poyrazı bu kadar şiddetle estiren, kuzey taraflarında yağan karlardır.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Canlıların vücudunda kemik ile deri arasında bulunan, kas ve yağ tabakalarından meydana gelen madde. Ar. lahm, Fars. kûşt: Eti senin kemiği benim. 2. Koyun, sığır vesairenin eti ki, kemikle beraber satılır ve yenir. 3. Meyvenin derisiyle çekirdeği arasında olup yenen lezzetli madde: Şeftalinin eti; etli erik. 4. Ten, beden, vücut. Et beni = Küçük meme suretinde kabarcık. Et şeftalisi = Yarma olmayan ve eti çekirdeğine bitişik bulunan şeftali. Et suyu = Eti kaynatarak alınan yağlı ve kuvvetli su. Etkanat = Yarasa cinsinden hayvanların uçma Aletleri olan zar. Et kafalı = Zekâdan mahrum, kalın kafalı. Et kesimi, et kırımı = Hıristiyanların büyük perhize girecekleri günlerdeki yortu ve şenlikleri, apokarya, karnaval. Et lokması Et yemeği. Et meydanı = Vaktiyle Yeniçeri askerine et verilen meydan ve kışla önü ki, İstanbul’da Aksaray civarındaydı. Etine dolgun — Etlice, şişman olmaksızın semiz, tıknaz. Av eti = Avda vurulan hayvan ve kuş eti. Balık eti = Yağsız ve sert kaslardan ibaret et. Balık etli = Vücudü nârin olduğu halde organları etle kaplı ve etleri sert ve düzgün olan, zayıf ve lâgar olmamakla beraber şişman ve sarkık etli de olmayan. Diş eti = Dişlerin diplerinde bulunan ve dişler döküldükten sonra bir set teşkil eden etler. Kaba et = Baldır etleri gibi kalın ve yağsız butlar. Geyik eti = Kızların bülûğa erdikleri sıradaki hafif ve mütenasip dolgpnluğu: Geyik etine girmek = (kız) Bu dolgunluğu kazanmak.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(A.) [فلقه] falaka, ayağa sopa atarak acı çektirmek için hazırlanan düzenek.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(f). (fell, fallen) düşmek, dökülmek,yağmak; çökmek; kapanmak, yıkılmak, mahvolmak, ölmek; alınmak, zapt olunmak, düşmek (kale); inmek, azalmak, eksilmek, kesilmek; gelmek, çıkmak, vurmak; tutulmak,duçar olmak; dalmak, başlamak; rastlamak,tesadüf etmek, v

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). düşüş, düşme, sukut, iniş; sarkma;yıkılma, çökme, inkıraz; yağış; bir defada yağan yağmur miktarı, düşüş mesafesi, fiyatların düşmesi, ucuzlama; dökülme, akma; sonbahar, güz, aynı mevsimde veya aynı zamanda doğan kuzular, hayvanların doğması; meyil,y

Türkçe Sözlük

(i.). Zayıf olmak, ihtiyarlıktan eli ayağı tutmaz hale gelmek (Vefik Paşa merhum bunu Türkçe sanıp kırılmak demek olduğunu ve «fanfan ile bir asıldan bulunduğunu söylüyorsa da, Ar. «fanı» sözünün Arapça’da da böyle bir mânâsı olduğundan dilimize Arapça’dan geçmiş olduğunda şüphe yoktur).

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. fevâsıl.). 1. Ayıran şey, bölme: İki daire arasında tahtadan bir fasıla vardır. 2. Bir hâlin devamlılığını kesen şey, aralık, ara. Ar. inkıtâ: Bir saat süren nutkuna hiç fâsıla vermedi, fâsılasız üç gün yağmur yağdı. Bllt-ftsıla = Aralıksız, ara vermeksizin. 3. ArOz’da bir terim. 4. (musiki) Kiriş ve tellerin uzunluğu.

Türkçe Sözlük

(i.). Arası kesilmeyen. Osm. gayri münkatı’: Fasılasız yağmur, fasılasız sülâle.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s). (ter, test) (i). şişman, slang şişko; semiz, yağlı; bol ve iyi; bereketli; kârlı; dolgun;kalın; (i). yağ; bereketli ürün; semizlik. fat cat (A.B.D)., argo zengin adam; seçim öncesi partisine maddi yardımda bulunan kimse. a fatchance (A.B.D)., argo ç

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s)., (kim). yağ içinde eriyebilen (vitamin).

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s)., (i). şişman, semiz, yağlı; gübreli (i)., (aşağ). şişko, dobiş. fatty acid (kim). gliserid yapan asit, yağ asidi. fatty compounds (kim). yağlı bileşimler. fatty degeneration (tıb). yağ dejenerasyonu, olağanüstü şişmanlık. fatty tissue (anat). yağ dok

İngilizce - Türkçe Sözlük

(f)., (A.B.D)., (k).dili telâşa düşürmek, iki ayağını bir pabuca sokmak; düşündürmek.

Türkçe Sözlük

(I. F.). Semiz, şişman, etli, yağlı. Ar. mülahham.

Sağlık Bilgisi

Kadınların üreme organlarının dış kısmının kaşınması; döl yolundan gelen akıntıdan kaynaklanabilir. Ayrıca, böyle bir neden olmadığı halde kullanılan sabun ve iç çamaşırın cinsi de kaşıntıya neden olabilir. İç çamaşırı veya kullanılan sabundan kaynaklanan ferç kaşıntılarında; bunları kullanmamakla şikayet ortadan kalkar. Diğer kaşıntılarda aşağıdaki reçeteler uygulanır.

Tedavi için gerekli malzeme : Bal, zeytinyağı.

Hazırlanışı : 1 çorba kaşığı süzme bal ile 1 tatlı kaşığı zeytinyağı karıştırılır. Günde üç kere ferç’in çevresine ve içine sürülür.

Türkçe Sözlük

(i. F.). Mübarek, uğurlu, mes’ut. Ferhunde-ply = Ayağı uğurlu. Ferhunde-rey = Görüşü, fikri üstün. Ferhunde-tllih, ferhunde-fil = TAlihi yaver, mes’ ut.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i)., (f). pranga, bukağı; (gen). (çoğ). engel, mani; (f). ayağına zincir vurmak, elini ayağını bağlamak; bağlamak, engellemek, mani olmak, kayıt altına almak.

Türkçe Sözlük

(i. F. A. feyz = bereket, Fars. resânîden = yetiştirmek). Feyz, bereket ve bolluk getiren, yetiştiren. Blrtn-ı feyz-retân = Bolluk getiren yağmur.

Şifalı Bitki

(yarpuz): Akdeniz bölgesinde yetişen, tüylü 10-50 santimetre boyunda, kuvvetli kokusu olan bir bitkidir. Yaprakları kısa saplı olup, oval şeklindedir. Çiçekleri morumsu pembelidir. İçeriğinde uçucu yağ vardır. Kullanıldığı yerler: Mide ağrısını keser. Kusma ve bulantıyı önler. İktidarsızlığı giderir. Vücudun dinç kalmasına yardımcı olur.

Genel Bilgi

Fillerin kulaklarının büyüklüğünün daha iyi işitmeleri ile bir ilgisi yoktur, kulaklar soğutucu görevi yaparlar.

Bilindiği gibi filler çok büyük hayvanlardır ve havanın çok sıcak olduğu bölgelerde yaşarlar. Filin kulaklarında bir çok kan taşıyıcı damar vardır. Bunlar sıcak kanı kulağın yüzeyine taşırlar ve sıcaklığın buradan havaya gitmesini sağlarlar. Böylece hayvancağız kulaklarını oynatarak kendini serinlemiş hisseder.

Afrika filleri çok az ağaç bulunan kurak yerlerde yaşadıklarından kulakları daha büyüktür. Asya’da özellikle Hindistan’da ise fillerin saklanabilecekleri ağaç gölgeleri çok olduğu için oralarda yaşayanların kulakları daha küçük ve üçgenimsidir.

Afrika filleri Asya fillerinden ortalama yüzde 5 daha büyüktürler.

Bugüne kadar yaşayan fillerin içinde büyüklük rekoru 4,10 metre yükseklik ve 10,7 ton ağırlık ile bir Afrika filine aittir. Fillerde dişler yeme değil de savunma amaçlı olup Asya fillerindekiler daha ince ve uzun ama daha hafiftirler.

Filin burnu değişikliğe uğrayarak uzamış, yakalayıcı bir hortuma dönüşmüştür. Bir insanın vücudundaki kasların sayısı 600 iken bir filin gövdesinde 50 bin kas vardır. İnsanda kalp tek bir kastan oluşmuşken gülmek için 17, surat asmak için ise 43 kasın çalışması gerekir. Yani gülmek daha az yorucudur. Fillerin kaslarının 40 bini hortumda bulunur. Bu hortumu ile fil bir ağacı devirebilir, yerdeki bir toplu iğneyi alabilir.

Filleri diğer hayvanlardan ayıran bazı ilginç özellikleri vardır. Örneğin fil zıplayamayan tek memeli hayvandır. Ayrıca fil insanın dışında başı üstünde amuda kalkabilen tek hayvandır.

Filler parmak uçlarına basarak yürürler, çünkü ayaklarının geri taraflarında kemik yoktur, bu bölge sadece yağdan oluşmuştur. Bir günde 30 kilometre yüzebilirler, bu arada hortumlarını şnorkel gibi kullanarak hava alabilirler. Suyun kokusunu 5 kilometre öleden alabilirler ve bir günde 250 litre su içebilirler. Filler, özellikle Asya filleri sakin ve uyumlu hayvanlardır. Ancak bugüne kadar sirklerde ölümcül kazalara aslan ve kaplanlardan çok filler yol açmışlardır.

Fillerin en önemli özelliklerinden birinin kendilerine yapılan bir hareketi unutmadıkları olduğu söylenir. Bu inanış tam doğru değildir. Yapılan deneylerde fillerin zor öğrenen ama bir kere öğrenince ömür boyu unutmayan hayvanlar oldukları saptanmıştır. Kendisine yapılan kötü bir hareketi hiçbir zaman unutmayan hayvan devedir. Kendisini döven kim olursa olsun fırsatını bulduğunda intikamını alır. Dayak yedikten yıllar sonra sahibini öldüren develer görülmüştür. ‘Deve kini’ tanımı işte bu nedenle kullanılır.

Şifalı Bitki

(corylus avellana): Palamutgillerden; kuzey yarımküresinin ılık yerlerinde ve yurdumuzun en çok Karadeniz Bölgesinde yetişen ufak bir ağaçtır. Meyvesi (Fındık), sert bir kabuk içindedir. İçeriğinde nişasta ve yağ vardır. Kullanıldığı yerler: Bedeni ve zihni yorgunluğu giderir. Vücuda kuvvet verir. Nekahat devresinin çabuk geçmesini sağlar. Hamilelere de faydalıdır. Dövülmüş yenirse öksürüğü keser. Varise faydalıdır. Fındıkyağı, böbrek ağrılarını giderir. Kum ve taşların düşürülmesinde yardımcı olur. Bağırsak solucanlarını düşürür. Sarada da faydalıdır. Mideleri hasta olanlar, damar sertliği ve yüksek tansiyondan şikayet edenler, çok az yemelidirler.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). ufak yağ fıçısı; bir ingiliz sıvı ölçü birimi (bir varilin dörtte biri oylumunda).

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Su veya diğer bir sıvıyı basınç altında dar bir açıklıktan şiddetle sıçratmak. Osm. feverân ettirmek: Fıskiye, bu tulumba, şu şırınga suyu çok yukarı fışkırtıyor. 2. Tohumu birdenbire ve süratle yeşertmek: Bu yağmur ekinleri fışkırtacaktır.

Türkçe Sözlük

(i.) (Arnavutça’dan). 1. Arnavutların giydikleri ve belden dize kadar uzanan geniş ve çok kırmalı patiskadan yapılmış beyaz bir giyecek: Arnavut fistanı. 2. Eski zaman modasında kadınların giydikleri çeşitli biçimde kırmalı ve süslü entari: ipek fistan. 3. (denizcilik) Direklerin güverte ıskarçalarını yağmurdan korumak için üzerine kaplanan muşamba. Baca fistanı = Bacaların alt nihayetindeki arbaz kısmı.

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Kandil ve muma konulan pamuktan bükülmüş ip. Fitil emdiği yağla yanıp ortalığı aydınlatır: Kandilin fitili bitti; bu mumların fitilleri pek kalın. 2. En evvel icat olunan tüfek ve topların falyelerine konulan kaytan ki, bir ucu tutuşturulup ateş falye deliğine ulaşınca içlerindeki barut parlayıp silâh boşanırdı: Tüfek, top fitili. 3. Merheme batiniıp yaraya geçirilen uzun tiftik. 4. Kumaşın altına kaytan gibi bükülmüş bir şey konup dıştan kabarık yol gibi görünen dikiş: Fitil yapmak; fitil çevirmek. Fitili almak = Birdenbire hiddet edip parlamak. İdare fitili = Eskiden kullanılan pek az yağ yakan ve az ışık veren kandil. Burnundan fitil fitil gelmek = Edilen fenalığın karşılığını görmek. Fitiltaşı — Cam gibi şeffaf, kâğıt gibi yumuşak ve kolay kesilir, ateşte yanmaz bir maden ki, soba, kapı ve pencerelerine ve buna benzer şeylere takılır. Osm. hâcer-i fetîle, dağ keteni, Fr. amiante. Fitil vermek = Kızdırmak, azdırmak, (denizcilik) Fitil tahtası = Geminin iç kaplamasından iki lumbar arasında kaplanan tahtalar.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(f). birden alevlenmek, şimşek gibi çakmak veya parlamak; birden parlamak; birden akla gelmek; cam bir mamule ikinci bir renkte ince cam tabakası ilâve etmek; telgraf veya radyo ile acele haber ulaştırmak; (k).dili birdenbire göstermek; yağmurdan koru

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). parlayan şey veya kimse; suni seylâp yapma; yağmurdan korumak için saç kaplama.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). içine barut veya yağ konan şişe şeklindeki kap, barutluk; termos; küçük ve yassı şişe, cebe konan içki şisesi, matara: dökümcülükte kullanılan kalıp.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(f)., slang yaltaklanmak, yağ çekmek; dalkavukluk etmek; gururunu okşamak, ümit vermek, methetmek, övmek, göklere çıkarmak. flatter oneself sanmak, zannetmek, ümit etmek. flatterer (i). dalkavuk, slang yağcı. flatteringly (z). methederek, göklere çıka

İngilizce - Türkçe Sözlük

(f). balina derisini yüzmek veya yağını çıkarmak, ayıbalığının derisini yüzmek.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). dalkavuk, slang yağcı; uşak, hizmetçi.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i)., (f). birden esip kısa süren rüzgâr; hafif sağanak, geçici hafif kar veya yağmur; telaş, heyecan, acele; borsada geçici bir faaliyet; (f). telâşa düşürmek, telâşa vermek, heyecanlanmak; (colloq). iki ayağını bir pabuca sokmak; sinirlendirmek.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). basılan yer, ayak basacak yer; mevki, hal; ilişki; yekun; temel ayağı, taban. on a better footing than ever araları her zamankinden daha iyi.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i)., (f). hayvan yemi, ot, saman, arpa; yiyecek peşinde koşma; (f). yiyecekleri yağma etmek; yiyecek temin etmek için uğraşmak; yem veya yiyecek tedarik etmek. forage cap (Ing). bir çeşit piyade veya subay başlığı.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i)., (f). çapul; akın; (f). yağma etmek, çapulculuk etmek.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). güç, kuvvet, kudret; zor, cebir şiddet, baskı, tazyik; hüküm, tesir; (fiz). güç, kuvvet. force feed (mak). tazyikli yağlama, force majeure karşı konulmaz kuvvet, fors majör. force pump (mak). alavereli tulumba, baskılı tulumba. force of circumstam

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). parça, kısım; (kim). damıtık madde; (mat). kesir. common fraction adi kesir, bayağı kesir. compound fraction bileşik kesir. decimal fraction ondalık kesir.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s)., (i). Fransa'ya, Fransızlara veya Fransızcaya ait; (i). Fransızlar; Fransızca. French chalk terzi tebeşiri. French curve (müh). eğri çizmede kullanılan plastik şekil. French doors çift kanatlı camlı kapı. French dressing sirke ve çiçek yağından

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s). yağda pişirilmiş; kızartılmış; argo sarhoş. fried eggs sahanda yumurta.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(f),, (i). tavada kızartmak veya kızarmak; (i). kızartılmış yemek; kızartılmış yemeklerin yendiği piknik. frying pan tava. jump out of the frying pan into the fire bir belâdan kurtulayım derken daha kötüsüne çatmak, yağmurdan kaçıp doluya tutulmak.

Türkçe Sözlük

(i. ing.). Kaloriferlerde kullanılan yakıt yağı.

Yabancı Kelime

İng. fuel-oil

yağ yakıt

Ham petrolün damıtılması sonunda elde edilen ve yakıt olarak kullanılan ürün.

Şifalı Bitki

(süpürgeotu): Fundagillerden; çiçekleri kırmızımtırak mor ve çan şeklinde olan bir bitkidir. İşlenmemiş topraklarda yetişir. Çalı görünümündedir. Süpürge çalısı da denilen bu bitkinin kökünden ağızlık; dallarından da kaba süpürge yapılır. Çiçekleri, Ağustos ayından itibaren toplanıp, kurutulur. Kullanıldığı yerler: İshali keser, idrar söktürür. Böbrek kum ve taşlarının düşürülmesine yardımcı olur. Nikriste de faydalıdır. Anne sütünü artırır. Lapası, ağrıları keser. Zeytinyağı ile hazırlanan merhemi, çıban ve egzamada faydalıdır.

Türkçe Sözlük

Türk alfabesinin onuncu harfidir. «Yumuşak ge» diye okunur. Bu harf ince seslilerle beraber geldiği zaman ön damak, kalın seslilerle beraber geldiği zaman da art damak sessizlerinin sürekli ve yumuşağıdır. G harfi Türkçe’de kelime başında bulunmaz, sonunda ise sadece «dağ, yağ» gibi tek heceli kelimelerde bulunur.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i, f balıkçı zıpkını; den randa yelke ninin üst sereni, giz; dövüş horozunun ayagma geçirilen madeni mahmuz; argo gürültülü ve sinir bozucu konuşma; f zlpkmla vurup tutmak (ballk) stand the gaff ABD, kdili slkmtlya veya yorgun luğa dayanmak

Türkçe Sözlük

(a’lar uzundur) (i. A.). En kuvvetli ihtimele göre, sandığıma göre: Bugün galiba yağmur yağacaktır. Bu yaz galiba yazlığa gidemeyeceğiz.

Türkçe Sözlük

(i.). Su geçirmez, kauçuklu yağmurluk.

Türkçe Sözlük

(i. Fr. gangrene). Çürüyüp hayatsız ve ölü haline geçen ve kesilip ayıklanmadığı takdirde hastalığı gittikçe genişleyen organ veya et: Ayağı gangren oldu. (bk.) Kangren.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i, ünlem yol, geçit, pasaj; den ambarda eşya arasındaki geçit; guvertede bir kısımdan ötekine geçilen iskele; iskele tahtası; ünlem Yol ver I Yağlı boya I Destur I

İngilizce - Türkçe Sözlük

i, ask elleri değnekli iki sıra askerin arasından geçirilmek suretiyle uygulanan eski bir dayak cezası: iki veya her taraftan hücum; üzucu durumlar run the gantlet sıra dayağı yemek; birçok kimsenin hışmına uğramak

Türkçe Sözlük

(a uzundur) (i. A.) (c. garât). 1. Düşman toprağına yağma için yapılan hücum, ılgar, akın, çapul. 2. Yağma, ganîmet: Oralarda bütün bulduklarını garet ettiler, bugünkü savaş kaideleri garete müsaade etmez.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(A.) [غارت] yağma.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(A.-F.) [غارتگر] yağmacı.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. guyûs). Yağmur.

Türkçe Sözlük

(i.) (Fransızca: gase). 1. Katı ve sıvı olmayıp, hava gibi hafif ve uçucu cisim. Osm. cism-i tayyâr. Bir sıvıyı çok ısıtarak gaz haline koymak. Ar. sanılıp gazât suretinde cem’i de kullanılmıştır. 2. Maden kömürünü yakarak elde edilen ve borularla şehrin her tarafına iletilen; yakılınca eskiden sokak ve evleri aydınlatan ağır kokulu bir uçucu cisim: Gazla sokakları aydınlatmak. Aşağıdaki mânâdan ayırmak için havagazı dahi denir. Havagazı ile işleyen birçok makine icat olunmuştur. 3. (yanlış) Yerden çıkan nefte benzer madenî bir sıvı ki, tasfiyeden sonra zeytinyağı yerine lambada yanarak aydınlatmaya yarar, petrol: Gaz yakmak, gaz lambası, gaz tenekesi, sandığı. 4. Petrol yakan lâmba, ışık, çerâğ: Şu gazı yakına getirin, bana gösterin.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Yürünmek, bir baştan bir başa gidilmek. Osm. mürûr ve ubûr olunmak: Çok kar yağdığı için dağ yolundan geçilemez. Çamurdan geçilmez. 2. El çekmek vazgeçilmek, çevirilmek: Alışılan şeyden kolay geçilmez. 3. Aşılmak, mesafe alınmak. Yolun yarısı, en zor kısmı geçildi.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Gelmek, beriye hareket etmek. Ar. vürûd, Fars. Amed: Babam dün geldi. Her akşam eve gelir. Çocuklar şimdi okuldan gelecektir. 2. Geriye dönmek, Osm. rücû etmek: Gidip gelme: Osm. azîmet ve avdet: Gittiği ‘yerden gelmez. Git ama, çabuk gel. 3. Girmek, yaklaşmak, başlamak, olmak: Yaz geldi. Ramazan geliyor. Tatil, imtihan geliyor. 4. Yetişmek, Osm. vusûl, muvasalat etmek: Vapur kaçta gelir? 5. Ortaya çıkmak, belli olmak, Osm. zuhûr etmek, peydâ olmak, hâsıl olmak, tebâdür eylemek. Kendisine bir alıklık geldi, iki günde bir sıtma gelir. Hatırıma, aklıma geldi. 6. Dokunmak, isabet etmek, rasgelmek: Başına bir taş geldi. Başına bir musibet gelmiş. Gelen çekilecek. 7. Uymak, uygun ve muvafık olmak, yakışmak: Bu palto bana gelmez. Bu kıyafet benim yaşımda bulunanlara gelmez. Bu hesap işinize gelir mi? 8. Tesadüfen olmak, bulunmak, çıkmak, tesadüf etmek: O çizme bana dar, kısa geldi. Yediğim yemek mideme ağır geldi. Yağan yağmur ekinlere çok iyi geldi. 9. Ğörünmek zannolunmak: Bu yol bana pek uzun geldi. Bu meyve size acı gelmedi mi? Bana öyle geliyor ki = Zannediyorum. 10. Çekmek, tahammül etmek, dayanmak: Bu at yüke gelmez. Ben çok yürümeye gelmem. O adam şakaya, latifeye gelmez. 11. Netice vermek, Osm. intâc olunmak, netice suretiyle hasıl olmak, müncer olmak: Bundan ne gelir? Bundan çok şey gelebilir. Bu hal neden gelir? 12. Dûçâr olmak, uğramak: Aha gelmek. Ahıma geleceksiniz. 13. Gelir getirmek, irâd olmak, vâridat ve aidat suretinde hasıl olmak: Çiftlikten, malından, vakıftan kendisine senede bir kaç bin lira gelir. 14. Kabûl etmek, muvafakat eylemek: Sonunda benim sözüme geleceksiniz. O da benim fikrime geldi. 15. Kabil olmak, uymak: Hesaba, kaleme, imlâya, tarife gelmek. 16. Çıkmak, görünmek, Osm. sudûr etmek, sâdır olmak: Benden öyle iş gelmez. O adamdan böyle bir iş gelebilir mi? 17. Yalandan göstermek veya görünmek: Görmezden gelmek = Görmez gibi olmak. Bilmezden gelmek — Bilmez gibi olmak, tecahül etmek. Arkadan gelmek = Takip etmek. Aşağı gelmek: 1. İnmek, Osm. nüzul etmek. 2. Yıkılmak, düşmek. Ağıra gelmek = Güce gitmek, hiddete sebep olmak. Elden gelmek = Mümkün olmak, iktidar dahilinde olmak: Bu iş benim elimden gelmez: Ben yapmaya muktedir değilim. Elden gelen = İktidar dahilinde olan, kabil ve mümkün olan: Elden geleni esirgememeli, yapmalı. Elden ne gelir: Ne yapılabilir? Ele gelmek = 1. Yakalanmak, tutulmak, Osm. ahz ve girift olunmak. 2. Sahip olunmak, tasarruf olunmak, müyesser olmak: Böyle bir mal kolay ele gelmez (geçmez). İçeri gelmek = Girmek, Osm. dühûl etmek. İçe gelmek = Kalbe doğmak, Osm. sünûh etmek. İşe gelmek = Yaramak, kullanılabilir olmak. İleri gelmek = Netice çıkmak: Bu hal neden ileri geliyor? İlerigelen = Hatırlı kimse: Kasabanın ilerigelenleri: Eşraf ve Ayânı. İmâna gelmek = 1. İnanmak, Müslüman olmak, Osm. ihtidâ etmek. 2. mec. Sonunda doğruyu kabul etmek, kanmak. Başa gelmek = 1. Üste çıkmak, Osm. tasaddur etmek. 2. Vuku bulmak. Derde uğramış olmak: Başıma bir belâ geldi. Başıma geleni bilseniz. Başıma neler geldi. Başı taşa gelmek

Türkçe Sözlük

(f. aslı geidirmek). 1. Gelmesini sağlamak, uzak yerden yakına sevk ve nakletmek. Osm. celb ve ihzar, sevk ve İsâl eylemek: Yemeği getirin. Çeşmeden su, çarşıdan kumaş getirdiler. Avrupa’dan hayli hediyeler getirmiş. 2. Beyan etmek, nakletmek, zikretmek: Her kaideye bir misal getirmek: Her sözde bir hadîs-i şerif getirir. İddiasını isbat etmek için Mevlânâ’nın bir beytini, filânın bir sözünü getirdi. 3. Koymak, vaz’etmek; sokmak: Yoluna getirmek, fiile, kuvveden fiile getirmek, meydana, vücuda getirmek. 4. Uydurmak, tatbik etmek: Kumaşı dalı dalına getirmek, yazıyı satırı satırına getirmek: Terzi şu paltonun yakasını iyi getirmemiş. 5. Kalbetmek, çevirmek, döndürmek: Kuraklık, ekinleri bu hale getirdi. Araplar vaktiyle bütün Kuzey Afrika ve Doğu ahalisini İslâm’a getirmişlerdir. 6. icab etmek, meydana gelmesine sebep olmak, ortaya çıkarmak, vermek: Bu rüzgâr kar getirir. Bu hava sıtma getirir. Ham meyve hastalık getirir. Bu ilâç bana bir sersemlik getirdi. 7. Hâsıl ve peydâ etmek, uğramak, dûçâr olmak: Pişmanlık, merak, sevda getirmek. İmana getirmek -İnandırmak. mec. Yoluna koymak, ıslah etmek. Bir yere getirmek: Toplamak, cem’etmek, biriktirmek. İki ucunu bir yere getirmek = idare etmek, gelirini giderine dengeli hâle getirebilmek. Hak getire = Allah vere, yok. Hatıra, zihne, akla getirmek = Hatırlamak, düşünmek. Dört ayağını bir yere getirmek = Var kuvvetini vermek, elden geleni uzak etmemek. Dünyaya getirmek = Doğurmak. Dile getirmek = Teşhir etmek, aleyhinde söz söylenmesine sebebiyet vermek. Sonunu getirememek = Nihayette başarısız olmak, varını kaybetmek. Geri getirmek = İade etmek. Geviş getirmek = (geviş getiren hayvanlar) Yediklerini tekrar ağza getirip çiğnemek. Yerine getirmek = İcra, ifâ etmek, yapmak: O, vaidlerini yerine getirir.

Türkçe Sözlük

(i. F.). Cevher yağdıran. mec. Güzel konuşan, yazan.

Sağlık Bilgisi

Erkeklik organının sertleşmemesi, sağlık durumunun bozukluğundan kaynaklanır. En önemli neden sinir bozukluğudur. Kendine güvenememe, yorgunluk, içki, şeker hastalığı, uyuşturucu madde alışkanlığı da diğer nedenler arasında sayılabilir. Tedavinin ilk şartı; kötü alışkanlıkları bırakmak, kendine güvenmek, temiz havada dolaşmak ve yeterince gıda almaktır. Aşağıdaki reçeteler de penisi sertleştirmek amacıyla kullanılır.

Tedavi için gerekli malzeme : Sarımsak, tuzsuz içyağı.

Hazırlanışı : 4 diş sarımsak dövülür. Üzerine 1 tatlı kaşığı eritilmiş tuzsuz içyağı katılıp, yoğrulur. Akşamları, bir parça alınıp penise sürülür.

Türkçe Sözlük

(f ). 1. Yürütmek, dolaştırmak: Atı gezdirmek. 2. Geziye götürmek, eğlendirmek: Şu çocukları biraz gezdirmeli. 3. Her tarafı gösterip baktırmak: Kiracıya, müşteriye evi, bağı gezdirmek. 4. Bir şeyi herkesin önüne götürüp biraz dağıtmak veya toplamak: Yemeği gezdirmek, tef gezdirmek. 5. Geçirmek, Osm. imrâr etmek: Etrafa bir göz gezdirdi. Yazı üzerine kalem gezdirmek. Elbisenin üzerine ütü gezdirmek. 6. Serpmek, dağıtmak, ekmek, damlatmak: Üzerine yağ, şerbet, şeker gezdirmeli.

Türkçe - İngilizce Sözlük

voyager. wanderer. widely traveled. traveller. traveler. passenger.

Türkçe - İngilizce Sözlük

circuit. outing. tour. trip. voyage. excursion. journey. promenade. walk. ride.

Türkçe - İngilizce Sözlük

roam. walk. trip. voyage. travel. travelling. cruising. hiking. lounging. promenade. sightseeing. spin. stroll. touring. turn. walking.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. Hindistan'da manda sütü yağını eritip kaynatarak yapılan sadeyağ.

Türkçe Sözlük

(f.) (doğrusu gıcıklanmak). Bazı yerlerine dokunulunca bir sinir rahatsızlığı duyup elde olmadan gülmek: Ayağının altına dokunulunca gıdıklanmayacak adamlar azdır.

Türkçe Sözlük

(i. F.). Çamur, balçık. Pâ-der-gil = Ayağı çamurda.

Türkçe Sözlük

(i.). Yerin gözle görülebilen ufuklardan itibaren yukarda kubbenin içi gibi görülen şey ki, boşluktan yani fezâdan ibaret olup, arada bulunan atmosferden dolayı açık mavi görünür ve bulut denilen buharlar olmadığı, zaman, gündüzün güneş ışığı ile aydınlık ve gece yıldızlarla süslü bulunur. Ar. semâ, felek, Fars. Asmân, sipihr: Göğe bakmak, göğe çıkmak, gökten düşmek, inmek, yer, gök: Arz ve semâ. Gökyüzü = Semâ boşluğu, Fars. rû-yı Asmân (vaktiyle tabakalardan mürekkep sanıldığı için çok defa cemi olarak kullanılır): Göklere çıkmak (her dilde olduğu gibi hava mânâsıyle de kullanılır). Gökteki bulutlar, gökte uçan kuşlar. Gökte ararken yerde bulmak = Uzakta veya zorlukla aranılan şeyi birden ve kolay ele geçirmek. Göğe çıkmak = 1. Pek yükselmek. 2. mec. Çok hiddet etmek ve kızmak. Gökten inmek = Harikulâde bir suretle ortaya çıkmak: Gökten zenbille inmek. Yer, gök titremek = 1. Çok gürültü olmak. 2. Pek dehşetli bir günah işlenmek. Göğün direkleri alınmak = Çok yağmur yağmak. Baş göğe ermek = Çok iftihâr etmek. Gökten ne yağar da yer kabûl etmez = Tanrı tarafından gelene insan tahammüle mecburdur. Gök gürültüsü veya gök gürlemesi = Şimşek çakınca veya yıldırım düşünce duyulan gürültü.

İsimler ve Anlamları

(Tür.) - Düşmekte olan yağmur damlacıklarında güneş ışınlarının kırılıp yansımasıyla gökyüzünde oluşan yedi renkli kemer biçimindeki görüntü alkı. - Erkek ve kadın adı olarak kullanılır.

Genel Bilgi

Su damlası ve yakıcı güneş. İşte gökkuşağı bunlardan oluşur. Atalarımız gökkuşağından çok korkarlardı. Onu Tanrıların elçi-+lerinin geçmesi için yapılmış bir köprü olarak görüyorlardı. Yağmur ve güneş ile ilişkisi ilk olarak milattan önce 310 yıllarında Aristoteles tarafından ileri sürüldü. Günümüzde ise bir sır olmaktan çıktı.

Altından geçenin cinsiyetinin değişeceği veya yere değdiği noktada bir küp altın gömülü olduğu lafları sadece şakalarda kullanılıyor. Zaten gökyüzünde sabit bir gökkuşağı oluşmuyor. Herkesin bakış yönüne göre, gördüğü gökkuşağı farklı yerde oluyor. Gökkuşağının görüldüğü yere doğru gidilince görülebildiği sürece kişiye hep aynı mesafede kalıyor.

Gökyüzünde gökkuşağı gördüğünüz vakit biliniz ki, o yağmur damlalarından oluşmaktadır ama güneş kesinlikle arkanızdadır. Güneşin paralel ışınları başınızın üstünden geçerek yağmur damlalarına çarparlar. Yağmur damlaları burada ışığı renklerine ayıracak bir prizma görevi görürler.

Sarı gibi görünmesine rağmen güneş ışığı aslında beyazdır ve bütün renkler onun içindedir. Yağmur damlasının içine girince kırmızı, turuncu, sarı, yeşil, mavi, lacivert ve mor renklere ayrışır. Mor renk çemberin içinde kırmızı ise en dışındadır.

Yağmur damlası çocukken oynadığımız misket veya bilye gibi küresel saydam bir şekildedir. Güneş ışığı bu kendi tarafındaki yüzeyinden doğrudan içine girer. İçinde renklere ayrıdır ve kürenin arka duvarına vurarak gerisin geriye yansır. Işığın damlanın ön yüzünden değil de arka yüzünden yansımasının nedeni içbükey, dışbükey mercek özelliklerindendir.

Ayrışmış renkler, içbükey arka yüzden çeşitli açılarda yansımaları sonucu gözümüze sırayla dizili renklerden oluşmuş bir bant şeklinde görünüyorlar. Gökkuşağını görebilmek için Güneş, biz ve yağmur damlaları, muhakkak belirli bir açıda dizilmek zorundayız. Ama daha önemlisi milyonlarca yağmur damlasından yansıyan ışınların gözümüze geliş açıları mutlaka aynı olmalıdır ki biz gökkuşağını görebilelim.

Yağmur damlalarından yansıyan ışınların gözümüzde odaklaşabilmeleri için bir daire şeklinde dizilmiş olmaları gerekir. Aslında o bölgedeki bütün yağmur damlaları gelen ışığı renklere ayrıştırarak yansıtırlar ama sadece bir yarım daire içinde olan yağmur damlalarından yansıyanlar gözümüze odaklaşırlar.

Biz de sadece o yağmur damlalarından gözümüze gelen renklerine ayrılmış ışınları görebildiğimizden gökkuşağını da yarım daire şeklinde görürüz. Bazen bir uçaktan veya yüksek bir dağdan baktığımızda gökkuşağını tam daire şeklinde görmemiz de mümkün olabilmektedir.

Güneş ne kadar yüksekse gökkuşağı dairesi de o kadar aşağı iner. Bunun içindir ki yedi renkli gökkuşağını sabah ve akşam yağışlarından sonra daha çok görürüz.

Genellikle fark edilmez ama gökkuşağı daima içice iki halkadan oluşur. İkinci kuşak pek dikkat çekmez. Bir ikinci zayıf kuşağın daha bulunmasının nedeni bazı güneş ışıklarının su damlasının iç yüzeyine bir kez değil iki kez çarpmalarıdır, Böylece parlaklıklarını yitiren ışıklardan oluşan ikinci gökkuşağı zar zor görülür. Birinci kuşakta kırmızı renk şeridin en dışında iken ikinci kuşakta en içtedir. Diğer renklerin sıralamaları da terstir.

Türkçe Sözlük

(i.). Büyük durgun su, Ar. buheyre. Van gölü. Işkodra gölü. mec. Suyu çok yer, su basan yer: Yağmurdan ortalık göl olmuş, göl kesildi. Acı göl = Suyu tuzlu göl. Gölayağı = Göl suyunun fazlasını denize veya bir ırmağa akıtan çay. Gölotu = Sarı nilüfer. Gölbaşı = Göl suyunun menbaı, pınarı. Gölkestanesi = Suda yetişen ve meyvesi kestane gibi yenen bir çeşit bitki.

Türkçe Sözlük

(i.) (aslı deri demek olan gön’den gönlek kl, deri üzerine ve çıplak tene giyilir). 1. Elbisenin altından giyilip vücudun yukarı kısmını örten ve ekseriya dizden yukarı kalıp bazen de ayağa kadar uzanan çeşitli yumuşak bezden çamaşır, Fars. pîrâhen: Bir don bir gömlek = Yalnız don ve gömlek giyip elbisesiz olan. İç gömlaği = Alttan giyileni. Kolalı gömlek, frenk gömleği = Yeleğin altından giyilip göğsüyle yaka ve kolları görünen ve kola ile ütülü bulunan, kravat da takılan gömlek. Acem gömleği = İşçilerin elbiselerini muhafaza için üstten giydikleri ve ekseriya lâcivert amerikandan yapılma iş gömleği. 2. Zar, örtü, kabuk, kılıf, tabaka: Ciğer, yürek, beyin gömleği. Ağaçtan bir gömlek almak. 3. Batın: İki gömlek ceddi falancadır. Gömlek eskitmek = Yaşamak, (denizcilik) Randa gömleği = Randa yelken örtüsü, kılıfı. Gömleğinden geçirmek = Evlât edinmek. Yılan gömleği — Yılanın değiştirdiği deri.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(bak.) go; (s.) ayrılmış; kaybolmuş; yok olmuş, mahvolmuş; öImüş; geçmiş; sevdalanmış, aşık olmuş. far gone çok ilerlemiş, ileri safhada; öIümün eşiğinde, bir ayağı çukurda . a gone feeling bitkinlik, baygınlık .

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i.) kazayağı, (bot.) Chenopodium .

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Görülecek hâle gelmek, ortaya çıkmak, Osm. rü’yet ve müşâhede olunmak, mer’İ ve nümâyân olmak: Güneş gündüzün, yıldızlar ise gece görünür. 2. Gözle görülebilir halde olmak: Hava görünmez. 3. Zannolunmak, benzemek, tahmin olunmak: Bu kumaş iyi görünüyor. İpek gibi görünüyor. Akşam yağmur yağacak gibi göründü ama, yine yağmadı. 4. Kendini göstermek, Osm. zuhûr etmek, tecellî eylemek: Gece vakti kendisine bir cin göründüğünü iddia ediyor. 5. Mevcut ve hazır olmak; meydanda olmak: Kendisi birkaç günden beri görünmüyor. Görünmüyorsunuz, ne oldunuz? 6. Çıkmak, saklanmamak, gözükmek: Bana görünmedi. O, kimseye görünmez. 7. Kendisini gösterecek bir şey söylemek veya yapmak. Göze görünmek = Göze çarpmak, dikkati üzerine toplamak.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i.) üzüm; asma; (ask.) eskiden toplara doldurulan demir parçaları, salkım, misket, peşrev; (çoğ.), (bayt.) atın ayağında olan bir hastalık. grape brandy üzüm rakısı. grape hya cinth salkımlı sümbül. grape leaf hopper asma yaprağını yiyen zararlı bir b

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i.) mezar, kabir. one foot in the grave bir ayağı çukurda. make one turn in his grave mezarında kemiklerini sızlatmak.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(f.) yağ sürmek, yağlamak. grease one's palm argo rüşvet vermek. grease the wheels para ile işini yürütmek.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i.) yağ içyağı, et yağı, kuyruk yağı; koyu makina yağı; yıkanmamış yapağı; (bayt.) atın topuğuna arız olan bir iltihap. grease box (mak.) yağ kutusu. grease monkey A.B.D., argo araba tamirhanesinde işçi, kalfa. grease paint tiyatro makyajda kullanılan

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i.) gemide makina yağcısı.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s.) yağlı, yağlanmış. greasy spoon A.B.D., argo kalitesiz lokanta .

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i.), (çoğ.) donyağı tortusu .

Ülke

Coğrafi Verileri

Konum: Okyanusya, Kuzey Pasifik Okyanusunda ada.

Coğrafi konumu: 13 28 Kuzey enlemi, 144 47 Batı boylamı.

Haritadaki konumu: Okyanusya.

Yüzölçümü: 541.3 km².

Kara komşuları: 0 km.

Sahil şeridi: 125.5 km.

İklim: Tropikal deniz; hava genellikle sıcak ve nemlidir, kuzeydoğu rüzgarlarının etkisi ile değişmektedir. Ocak - Haziran arası kuru mevsim, Haziran - Aralık ayları arasında yağışlı sezon yaşanır.

Arazi yapısı: Volkanik özellikli, mercan resifleri ile çevrilidir.

Deniz seviyesinden yüksekliği: en alçak noktası: Pasifik Okyanusu 0 m.

en yüksek noktası: Lamlam Dağı 406 m.

Doğal kaynakları: Balık, turizm.

Arazi kullanımı: tarıma uygun topraklar: %3.64.

daimi ekinler: %18.18.

Diğer: %78.18 (2005 verileri).

Nüfus Bilgileri

Nüfus: 171,019 (Temmuz 2006 verileri).

Nüfus artış oranı: %1.43 (2006 verileri).

Mülteci oranı: 0 mülteci/1,000 nüfus (2006 tahmini).

Bebek ölüm oranı: 6.81 ölüm/1,000 doğan bebek (2006 tahmini).

Ortalama hayat süresi: Toplam nüfus: 78.58 yıl.

Erkeklerde: 75.52 yıl.

Kadınlarda: 81.83 yıl (2006 verileri).

Ortalama çocuk sayısı: 2.58 çocuk/1 kadın (2006 tahmini).

Ulus: Guamlı.

Nüfusun etnik dağılımı: Chamorro %37.1, Filipinli %26.3, diğer Pasifik adalı %11.3, beyaz ırk %6.9, Çinli, Japon, Kore ve diğer %6.3, diğer etnik gruplar %2.3, diğer %9.8 (2000).

Din: Roma Katolikleri %85, diğer %15 (1999 verileri).

Diller: İngilizce, Chamorro, Japonca.

Okur yazar oranı: 15 yaş ve üzeri için veriler.

Toplam nüfusta: %99.

erkekler: %99.

kadınlar: %99 (1990 verileri).

Yönetimi

Ülke adı: Resmi tam adı: Guam Bölgesi.

kısa şekli : Guam.

Başkent: Hagatna (Agana).

İdari bölümler: yok (ABD’ye bağlıdır).

Bağımsızlık günü: yok (ABD’ye bağlıdır).

Milli bayram: Keşif Günü, Mart ayının birinci Pazartesi (1521).

Anayasa: 1 Ağustos 1950.

Üye olduğu uluslararası örgüt ve kuruluşlar: ESCAP (Asya ve Pasifikler Ekonomik ve Sosyal Komisyonu), Interpol (Uluslararası Polis Teşkilatı), IOC (Uluslararası Olimpiyat Komitesi), SPC (Güney Pasifik Komisyonu).

Ekonomik Göstergeler

GSYİH: Satınalma Gücü paritesi - 2.5 milyar $ (2005 verileri).

Enflasyon oranı (tüketici fiyatlarında): %2.5 (2005 verileri).

İş gücü: 62,050 (2002 verileri).

Sektörel işgücü dağılımı: tarım: %26.

Endüstri: %10.

Hizmet: %64 (2004 verileri).

İşsizlik oranı: %11.4 (2002 verileri).

Endüstri: ABD askeriye, turizm, yapı malzemeleri, beton ürünleri, matbaa, gıda ürünleri, tekstil.

Elektrik üretimi: 1.764 milyar kWh (2004).

Elektrik tüketimi: 1.641 milyar kWh (2004).

Elektrik ihracatı: 0 kWh (2004).

Elektrik ithalatı: 0 kWh (2004).

Tarım ürünleri: Meyve, hindistancevizi, sebze, yumurta, domuz, kümes hayvanları, büyükbaş hayvan.

İhracat: 45 milyon $ (2004).

İhracat ürünleri: Petrol ürünleri, yapı malzemeleri, balık, yiyecek ve içecek ürünleri.

İhracat ortakları: Japonya %67.2, Singapur %11.6, Birleşik Krallık %4.8 (2005).

İthalat: 701 milyon $ (2004 verileri).

İthalat ürünleri: Petrol ve petrol ürünle

Türkçe Sözlük

(I. F. güher = elmes, bârîden = yağdırmak). Cevâhir yağdıran, pek faydalı, mec. Çok güzel şiir ve söz.

Türkçe Sözlük

(I.F.).Meşhur çiçek ki, küçük ve dikenli bir ağaçta olup şeklinin ve kokusunun güzelliği ile meşhur ve şairlere göre bülbülün sevgilisidir. Pek çok çeşidi vardır: Al, penbe, sarı katmerli gül, gül-l zîbâ. Gül-l sad-berk = Yabanî gül. Hokka (veya okka) gülü = Tatlısı yapılan cinsi. Gül ağacı = Bu çiçeği veren küçük ağaç. Gül bayramı = MÜsevîler’in bir bayramı, (pantekot). Gülbeşeker = Bir çeşit gül reçeli.Gülhatem (hatmi) = Alaca renkli ağaç hatmisi. Gülsuyu = Gülden çıkarılan güzel kokulu su, Fars.gülâb, (Ar.)mâ-ülverd. Gülyağı = Gülden çıkarılan kokulu yağ (sıfat terkiplerine de girer). Gül-ruh = Gül yanaklı. Gül-ro = Gül yüzlü. Gül, gülgiller (Rosaceae) familyasının Rosa cinsinden güzel kokulu bitki türlerine verilen ad. Anavatanı Anadolu, İran ve Çin›dir ama başka yerlerde de yetişir. Çok güzel ve kıymetlidir. Park ve bahçelerin süslenmesinde kullanıldığı gibi odaları, balkon ve terasları süsler. Kesme çiçekçilikte çok talep edilen bir çiçektir.

Türkçe Sözlük

(i.). Top mermisi ki, vaktiyle demirden, taştan yuvarlak ve şimdi çelikten silindir biçiminde ve ucu sivri olur: Gülle atmak, gülle yağdırmak.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i.), (f.) sel ve yağmur suyu ile açılmış dere; (f.) aşınma ile çukur açmak veya açılmak .

Türkçe Sözlük

(f.). 1. İnsana mahsus olan bir duygu ile «kahkah» diyerek veya sessiz ve ekseriya ağzı açarak ve dişleri göstererek duygusunu açığa vurmak, Ar. dıhk, Osm. hande etmek: Bunu işitince, görünce güldü; bu adam daima güler. 2. Sevinmek, eğlenmek, cünbüş etmek: Ahbapça gülüp oynadık; güldük, eğlendik. 3. Alay etmek, biriyle eğlenmek, birini maskaraya almak, Osm. istihza etmek: Bu sözü her yerde söyleme sana gülerler; hâline Alem güler; herkes güler, o sâhi zanneder 4. Memnun olmak, sevinmek, teselli bulmak: O biçare yetimler de gülsün. Bir göz gülmek = Kederle karışık gülmek. Bıyık altından gülmek, sakala gülmek = Pek belli etmeyerek gizlice gülmek ki, bazen alay ve bazen tasdik makamında olur. Kıskıs gülmek = Gülmeyi zaptedemeyip istemeyerek kesik bir suretle gülmek. Kahkaha ile gülmek = Yüksek sesle kahkah diye gülmek. Gevrek gevrek gülmek = LAtif ve açık sesle gülmek. Yüzü gülmek = Memnun ve sevinçli olmak, refaha kavuşmak: Bu yağmurdan çiftçilerin yüzü güldü. Yüze gülmek = istediğini elde etmek için dostluk göstererek dalkavukluk etmek: Ben, onun yüzüne güler bu işi yaptırırım; yine bir işi olmalı... yüzüme gülüyor.

Ülke

Coğrafi Verileri

Konum: Güney Amerika’nın Güneyinde, Güney Atlas Okyanusunda adalar. Güney Georgia Falkland Adaları’nın yaklaşık 1300 km doğu-güneydoğusunda yer alır. Güney Sandwich Adaları ise Güney Georgia’nın yaklaşık 640 km güneydoğusunda bulunmaktadır.

Coğrafi konumu: 54 30 Güney enlemi, 37 00 Batı boylamı.

Haritadaki konumu: Antarktik Bölgesi.

Yüzölçümü: 3,903 km².

Sınırları: 0 km.

İklimi: Çeşitlilik göstermektedir. Batıdan esen rüzgarlar yıl boyunca çeşitli aralıklarla görülmektedir. Bütün yağışlarla birlikte, adalara kar da düşmektedir.

Deniz seviyesinden yüksekliği: en alçak noktası: Atlas Okyanusu 0 m; en yüksek noktası: Paget Dağı (Güney Georgia) 2,934 m.

Doğal kaynakları: Balık (Adaların toprakları ya koruma altında alanlar ya da özel bilimsel bölgelerdir; dört özel fok türü ve dört özel penguen cinsi yaşamaktadır.

Doğal afetler: Volkanik aktivite ve gemiler için zor deniz şartları.

Nüfus Bilgileri

Nüfus: Issızdır. (Temmuz 2006 verileri).

Yönetimi

Ülke adı: Güney Georgia ve Güney Sandwich Adaları.

ingilizce: South Georgia and the South Sandwich Islands.

Bağımsızlık durumu: Birleşik Krallıklara bağlıdır. Adalar şimdi aynı zamanda Falkland Adaları’nın valisi de olan bir Komisyoner tarafından yönetilen bir Birleşik Krallık Denizaşırı Toprak alanıdır.

Milli bayram: Liberasyon Günü, 14 Haziran (1982).

Anayasa: 3 Ekim 1985.

Hukuk sistemi: İngiltere hukuku.

Ekonomik Göstergeler

Ekonomiye genel bakış: Ekonomi balıkçılık ve çevre turizmi güdümlüdür. Güney Georgia’yı ziyaret başvuruları, ziyaretçilere bir enformasyon bülteni sunan Komisyoner’e yazılı olarak yapılmaktadır. Grytviken’da bir balina avcılığı müzesi mevcuttur. Isles Koyu fok ve kuş gözlemciliği için pek çok fırsat sunar.

İletişim Bilgileri

İletişim notu: Bütün telefon, faks ve e-posta iletişimleri uluslararası uydu sistemleri vasıtasıyla kullanılmaktadır. Halka açık telefon ve faks imkanları yoktur. Güney Georgia’yla yapılacak telefon görüşmelerinin uluslararası operatör tarafından kaydının alınması gerekir. Güney Georgia pulları kullanılarak posta gönderilebilir, fakat postanın ulaşması iki aya kadar uzayabilir.

Internet kısaltması:.gs.

Ulaşım ve Taşımacılık

Su yolları: yok.

Limanları: Grytviken.

Hava alanları: yok.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Gürültü etmek, şamata etmek: Duvar gürleyip yıkıldı, top gürledi. 2. (gök) Yıldırım çakıp dehşetli ses çıkarmak, Osm. raad olmak: Şiddetli yağmur yağıp gök gürlüyordu. 3. Ölmek, vefat etmek, nalları dikmek: O da gürledi. Top yoluna gürlemek = Boş yere telef olmak, pisi pisine gitmek. Yağmazsan da gürle = Bir şey yapmazsan bile gayret göster.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i.), (f.) (ted, ting) bağırsak veya mide; hazım sistemi; çalgı kirişi; dar geçit; (f.) bağırsaklarını dışarı dökmek; yağma etmek; (binanın) içini tamamen tahrip etmek (yangın).

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Dayanmak, itimad etmek, birine veya bir şeye dayanıp rahatlamak, rahatlık duymak: Ben size güvendim, şemsiyeme güvenerek o yağmurda dışarı çıktım, elimdeki sopaya güvenerek köpekten kaçmadım. 2. Gözü kesmek, göze kestirmek, becereceğini kestirmek, mağrur olmak: Siz, ona o kadar güvenmeyiniz.

Ülke

Coğrafi verileri

Konum: Güney Amerika’nın Kuzeyinde, Kuzey atlas Okyanusu kıyısında, Surinam ile Venezuela arasında yer almaktadır.

Coğrafi konumu: 5 00 Kuzey enlemi, 59 00 Batı boylamı.

Haritadaki konumu: Güney Amerika.

Yüzölçümü: 214,970 km².

Sınırları: Toplam

2,949 km.

sınır komşuları: Brezilya 1,606 km, Surinam 600 km, Venezuela 743 km.

Sahil şeridi: 459 km.

İklimi: tropikal; sıcak, nemli, kuzeydoğu rüzgarının etkisi ile değişiklik gösterir.

Arazi yapısı: Genellikle engebeli yüksek ovalar, alçak kıyı arazileri, kuzeyde savanlardan oluşur.

Deniz seviyesinden yüksekliği: en alçak noktası: Atlas Okyanusu 0 m; en yüksek noktası: Roraima Dağı 2,835 m.

Doğal kaynakları: Boksit, altın, elmas, kereste, karides, balık.

Arazi kullanımı: İşlenebilir topraklar: %2.23.

daimi ekinler: %0.14.

Diğer: %97.63 (2005 verileri).

Sulanan arazi: 1,500 km² (2003 verileri).

Doğal afetler: Yağmur sezonu boyunca beklenmedik su baskınları.

Nüfus Bilgileri

Nüfus: 767,245 (Temmuz 2006 verileri).

Nüfus artış oranı: %0.25 (2006 verileri).

Mülteci oranı: -7.49 mülteci/1,000 nüfus (2006 tahmini).

Bebek ölüm oranı: 32.19 ölüm/1,000 doğan bebek (2006 tahmini).

Ortalama hayat süresi: Toplam nüfus: 65.86 yıl.

Erkeklerde: 63.21 yıl.

Kadınlarda: 68.65 yıl (2006 verileri).

Ortalama çocuk sayısı: 2.04 çocuk/1 kadın (2006 tahmini).

HIV/AIDS - hastalıklarına yakalanan yetişkin sayısı: %2.5 (2003 verileri).

HIV/AIDS - hastalığı olan insan sayısı: 11,000 (2003 verileri).

HIV/AIDS - hastalıklarından ölenlerin sayısı: 1,100 (2003 verileri).

Ulus: Guyanalı.

Nüfusun etnik dağılımı: Doğu Hindistanlı %49, siyah ırk %32, melez %12, Kızılderili %6, beyaz ve Çinliler %1.

Din: Hıristiyan %50, Hindu %33, Müslüman %9, diğer %8.

Diller: İngilizce, Kızılderili lehçeleri, Creole, Hindu, Urdu.

Okur yazar oranı: 15 yaş ve üzeri için veriler.

Toplam nüfusta: %98.8.

erkekler: %99.1.

kadınlar: %98.5 (2003 verileri).

Yönetimi

Ülke adı: Resmi tam adı: Guyana Cumhuriyeti.

kısa şekli : Guyana.

Eski adı: İngiliz Guyanası.

Yönetim biçimi: Başkanlık Tipi Cumhuriyet.

Başkent: Georgetown.

İdari bölümler: 10 bölge; Barima-Waini, Cuyuni-Mazaruni, Demerara-Mahaica, Doğu Berbice-Corentyne, Essequibo Adaları-Batı Demerara, Mahaica-Berbice, Pomeroon-Supenaam, Potaro-Siparuni, Upper Demerara-Berbice, Upper Takutu-Upper Essequibo.

Bağımsızlık günü: 26 Mayıs 1966 (İngiltere’den).

Milli bayram: Cumhuriyet Günü, 23 Şubat (1970).

Anayasa: 6 Ekim 1980.

Üye olduğu uluslararası örgüt ve kuruluşlar: ACP (Afrika - Karayip - Pasifik Ülkeleri), C, Caricom (Karayipler Topluluğu ve Ortak Pazarı), CCC (Gümrük İşbirliği Konseyi), CDB (Karayipler Kalkınma Bankası), ECLAC (Birleşmiş Milletler Latin Amerika ve Karayipler Komisyonu), FAO (Tarım ve Gıda Örgütü), G-77, IADB (Amerika Bölgesi Kalkınma Bankası), IBRD (Uluslararası İmar ve Kalkınma Bankası), ICAO (Uluslararası Sivil Havacılık Örgütü), ICFTU (Uluslararası Serbest Ticaret Birlikleri Konfederastonu), ICRM (Uluslarar

Türkçe Sözlük

(f.). Güzel etmek, güzellik kazandırmak: Sade ve tabiî kıyafet insanı güzelleştirir, bu yağmur, havayı, çayırları güzelleştirdi.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Suyun üzerine yağmur damladıkça hâsıl olan kabarcık ki, hava ile dolu olup suyun üzerinde yüzer (eski şairlerimize sermaye olan kelimelerdendir).

Türkçe Sözlük

(i. A ). Halk dilinde abdülleziz denilen, Akdeniz bölgesinde ve Afrika’da yetişen bir ağacın dut kurusu şeklinde ve büyüklüğünde olan yağlı ve tatlı yemişi.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i.), (s.), (f.) binek veya koşum atı; kira arabası; (s.), (mec.), çok kullanılmış; adi, bayağı; (f.), (nad.) sokak arabası gibi daima ve her işe kullanmak; eskitmek, körletmek.

Türkçe Sözlük

(i. A.). At gibi hayvanların tırnak kaplı ayağı.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i.), (f.) dolu; dolu gibi yağan şey; (f.) dolu halinde yağmak veya yağdırmak; hızlı ve şiddetli gelmek (söz, yumruk). hailstone (i.) dolu tanesi. hailstorm (i.) dolu fırtınası.

Türkçe Sözlük

(k ince) (i. F.). Toprak, toz, Fars. türâb: Hâk-i pây = Ayağın tozu. 2. Mezar, toprak: Filânın hâkine hürmeten. Hâk ile yeksân = Toprakla beraber yıkılmış, eseri kalmamış: Timur birçok ülkeyi hâk ile yeksân eyledi.

Türkçe Sözlük

(i. F. hâk = toprak, pây = ayak). Ayağın toprağı, tozu, yahut ayağın bastığı toprak, yer (saygı mübalağası olarak kullanılır): Hâkpâyinize geldim, hâkpâyinize takdim ettim («hâkpayiniz geldiniz» suretinde yanlış kullanılırsa saygı değil hakaret olur).

Türkçe Sözlük

(i. A. «hulûs» tan if.). (mü. hâlise). Karışık ve sahte olmayan, saf, temiz, doğru, hilesiz: Hâlis yağ, hâlis gümüş. Mahabbet-i hâlise = Hilesiz sevgi.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i.) el; el gibi uzuv (maymun ayağı, şahin pençesi, Istakoz kıskacı); kudret, yetki, salahiyet; parmak, işe karışma; maharet, hüner; el yazısı, imza; yardım; usta; yetki sahibi kimse; işçi, amele; taraf, yan; saat yelkovanı veya akrebi; atın yüksekliği

Şifalı Bitki

(sinapis): Turpgillerden bir çeşit bitkidir. Vatanı Akdeniz bölgesidir. Sarı veya beyaz çiçeklidir. Tohumlarında eterik yağ vardır. İki çeşidi vardır. - Siyah hardal: Çiçekleri sarı, meyvesi dört köşeli, kısa ve sivridir. Hekimlikte; göğüs hastalıklarında kullanıllır. - Beyaz hardal: Soluk kırmızı veya beyaz çiçeklidir. Taneleri, siyah hardalınkinden daha büyüktür. Hekimlikte; daha ziyade siyah hardal tohumu kullanılır. Tesirli maddesi “potasium mironat” ve “sinigrin”dir. - Hardal ruhu: Ilık suya, dövülmüş hardal tohumu konularak elde edilir. Çok tahriş edici bir maddedir. Deriyi kızartır ve yakar. - Hardal kağıdı: Hardal tozunun, kauçuk mahlülü aracılığıyla kağıda yapıştırılması suretiyle elde edilir. Bu kağıt ılık su ile ıslatılıp, hardallı tarafı cilde tatbik edilir. - Hardal banyosu: Temiz bir tülbentin içine 150 - 500 gram hardal tozu konur. Çıkın yapıldıktan sonra banyo suyuna konur. Hardal kağıdı, keten tohumu lapası veya hardal banyosu 10-15 dakikadan fazla tatbik edilmemelidir. Kullanıldığı yerler: Beyne veya akciğerlere kan hücum etmesi hallerinde faydalıdır. Bronşit ve zatürreeden doğan şikayetleri giderir. İç organlarda biriken kanı dışarı çeker. Sofrada kullanılan hardal ise hazmı kolaylaştırıp, kabız olmayı önler.

Türkçe Sözlük

(HERİF) (i. A. hırfet’ten smüş.). 1. Sanat arkadaşı, aynı meslekte olan, Fr. collfegue. 2. içki ve eğlence arkadaşı. 3. (Türkçe söylenişi: herif) Adî ve bayağı adam, aşağı, basit insan: A herif. 4. Adam, şahıs, öteki: Herif size açıktan söylüyor, siz anlamıyorsunuz. Herif size haber verdi, ne kabahati var? (bk.) Herif.

Türkçe Sözlük

(I. Fars. «harmen» den). 1. Hububatın sapından ayrılması için yapılan iş: Bu yağmur harmana engel oluyor. Harman vakti geçiyor. 2. Bu iş için, yani dövülme için hazırlanmış ekin demetlerinin hepsi. 3. Ekinlerin dövülmesi için hazırlanmış daire şeklindeki meydan: Harman çiftliğin ortasında olmalıdır. Harmanda oturuyordu. 4. Ekinlerin harmanda dövülmesi mevsimi: Harmanda ödemek üzere borç aldı. S. Herblrinden birer tane alınıp bir takım yapılmak üzere, ayrı ayrı sıralanmış kitap formaları veya tütün yaprakları vesaire: Kitabı harman etmek. Harman arabası = Harman makinesi. Harman dövmek = Tanelerini ayırmak üzere ekini harmanda dövmek. Harman savurmak — Tanelere karışık olan ince samanı ayırmak için kürekle havaya atıp rüzgârlandırmak. Harman sonu = Toz, toprakla karışık hububat. Harman kilesi = Büyük ölçek. Harman yeri = Harman dövmeye mahsus daire şeklindeki meydan. Tuğla harmanı = Tuğla yapılan yer.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i.) yağmacı kimse .

İngilizce - Türkçe Sözlük

(f.) soymak, yağma etmek; rahat vermemek, taciz etmek, bizar etmek .

Türkçe Sözlük

(i. A.) 1. Hisset, hasislik, tamahkârlık, pintilik, cimrilik. 2. Alçaklık bayağılık, asalet zıddı.

Şifalı Bitki

(papaver): Gelincikler familyasından bir çeşit bitkidir. Baş kısmından afyon, tohumlarında da haşhaş yağı çıkarılır. Afyon, haşhaş meyvelerinin özel bıçakla çizilmesi sonucu akan, süte benzer sıvının güneşte katılaşmış ve esmerleşmiş şeklidir. İçeriğinde morfin, kodein, tebain, papaverin, narkotin gibi maddeler vardır. Uyuşturucudur, zehirlidir. Ev ilaçlarında kullanılmaması gerekir. Kullanıldığı yerler: Hekimlikte; ağrı ve sancıları giderici ve ishal kesici olarak kullanılır.

Türkçe Sözlük

(i. A. «neş’e» den if.). Neş’et eden, ileri gelen: Tenbellikten nâşî işdir. Dolayı, sebebiyle: Yağmurdan nâşî gelemedim.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(F.) [خاسته] kalkmış, ayağa kalkmış.

Türkçe Sözlük

(aslı: HâVA) (i. A.) (c. ehviye). 1. Dünyayı atmosferin bittiği yere kadar çeviren hafif gaz tabakası: Havaya kalkmak, havaya uçmak, durmak. 2. Bu tabakayı teşkil eden hafif gaz: Temiz hava teneffüs etmek. Hava başlıca oksijen ile azottan ve az miktarda diğer gazlardan mürekkeptir. 3. Atmosferin hal ve durumu: Bugün hava güzel, yağmurlu, karlı, sisli, soğuk, sıcak hava. Hava iyi olursa yarın gideriz. Bu ne hava? 4. Bir yerin sıhhî durumu, insanın sıhhatına yarayıp yaramamak itibariyle havanın hal ve durumu: Hafif, ağır, sıtmalı, sağlam hava. Oranın havası bana gelmedi. Havası ile uyuşamadım. O havalarda zayıf adam yaşayamaz. 5. (Türkçe) Herhangi bir musiki eseri, parçası: radyoda güzel bir hava çalıyor. 6. Bir binanın üstüne çıkmak, çatı katı yaptırmak hakkı: Dükkân benim ama havası başkasınındır. 7. Hafif rüzgâr, havanın hareket ve dalgalanması: Bugün hiç hava yoktur. 8. Boş, beyhude, faydasız yere: Bizim çalışmamız havaya gitti. 9. Ateşli silâhlar nişanının mesafeye göre değişen derecesi. 10. Baskı harflerinin yukarı veya aşağı gelmek üzere muhtelif yükseklikte kazılı olması, dökme hurufat derecesi. Ab ü havâ = Su ve hava: Bir yerin sıhhî durumu, iklimi: Ab ü havâsı güzel bir yer. Oranın Ab ü havâsı ile uyuşamadı. Açık hava = 1. Bulutsuz hava. 2. Bina dışarısı. Hava almak = 1. Teneffüs etmek, solunum yapmak, temiz hava teneffüs eylemek: Şu pencereyi açın hava alalım 2. Gezmek, açık havada dolaşıp ferahlamak: Çıkıp biraz hava alalım. 3. Havadar olmak, rüzgârlara maruz ve havanın değişmesine elverişli hal ve durumda bulunmak: O köşk iyi hava alıyor. Bu oda hiç hava almaz. Bâd-ı havâ = Hava yeli (Türkçe söylenişi: bedava): Parasız, Ar. meccânen ve mec. Pek ucuz: Bunu size bedava veririm. Şunu bedava almışsınız. Cew-i havâ = Dünyayı çeviren hava tabakası, Fransızca: atmosph&re. İlm-i cevv-i havâ ve kısaca: llm-i cev = Hava değişikliklerini inceliyen ilim. Fransızca: metiorologie. Sünbülî hava = Güneşsiz, yağmursuz, kapalı gibi, fakat güzel hava. Mart havası = Daima değişen, kararsız hava Hava hoş = Nasıl olsa olur: Bence hava hoş, vazife etmem (aldırmam). Herkes bir hava çalıyor = Herkes aklına geleni söylüyor. Bir fabrika ki, herkes bir hava çalıyor. Havadan = Bedava.

Türkçe Sözlük

“Atmosferik perspektif” olarak da bilinir. Resim sanatında fon farklılıklarıyla yaratılan derinlik yanılsaması. Uzaktaki nesnelerin havanın etkisiyle daha açık tonla algılanması temeli üzerine kurulmuştur. Bir terim olarak ilk kez Leonardo Da Vinci tarafından kullanılmakla birlikte, hava perspektifi Antik Çağdan beri bilinmektedir. Roma Döneminde Pompei`deki duvar resimlerinde kullanılmış, 8.yy.daysa Çin resimlerinde görülmüş ve en yetkin düzeyine Song dönemi manzara resimleriyle ulaşmıştır. Bütün Orta Çağ boyunca unutulan bu teknik, 15. yy.da Flaman ressamlarınca yağlıboya resimle birlikte yeniden kullanılmaya başlanmıştır. Bu tekniği bütün olanaklarıyla doruk noktasına çıkaran sanatçıysa J. M. W. Turner olmuştur. Turner` in resimlerinde sonsuza uzanan mekân duygusu ve buğulu atmosfer, daha sonra Monet ve İzlenimciliğin öbür temsilcileri tarafından da kullanılmıştır.

Türkçe Sözlük

(i. A. c.). Etraf, civar, çepeçevre olan yerler: Bu havâlîde hiç yağmur yağmadı. O havâlînin ahalisi pek çalışkan olur.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i.) hasar, tahribat, zarar ziyan . cry havoc savaşlarda askere yağma emri vermek. make havoc of harabeye çevirmek; tahrip etmek; kırıp geçirmek. play havoc with harap etmek, yerle bir etmek.

Türkçe Sözlük

(i.). Yahudi mâbedi, sinagog, mec. Pek gürültülü yer. Havra veya Sinagog, (İbranice בית כנסת) Musevilerin toplu halde ibadet ettikleri tapınak. Yunanca sun (birlikte) ve agein (getirmek) kelimelerinin birleşmesinden oluşmuştur ve “toplanmak, biraraya gelmek” anlamlarına gelir. Gerek günlük, gerekse haftalık ibadetin yapılması, kutsal kitaplârın okunması ve dini emirlerin öğrenilmesi için Yahudi cemaatinin toplandığı yapılardır. Toplanmalar Şabat (Cumartesi) günü ve günde üç defa yapılır. Özelliği:. Sinagoglar doğu-batı yönüne doğru yapılır, sinagogun doğu kısmının içinde Tevratların bulunduğu Ehal Akodeş ve bunun sağında solunda ya da bazen sinagogun tam ortasında Tevrat’ın okunduğu bölüm olan teva bulunur. Türkiye’de ibadet Kudüs’teki Ağlama Duvarı’na yani doğu yönüne (mizrah) dönülerek yapılır. Kudüs’ün doğusunda yaşayan Yahudiler ise Kudüs’e yani batıya dönerek ibadet ederler. Musevilikte şirk kabul edildiğinden sinagoglarda resim heykel gibi tasvirler kesinlikle bulunmaz. Reformist sinagoglarda kadınlar ile erkekler karışık otururken, Ortodoks Musevilik ve Tutucu musevilik’de kadınların oturma yeri ayrıdır. Genellikle sinagogun üst tarafında loca şeklinde olan bu kadınlar bölümüne İbranice Azara adı verilir. Sinagog içinde erkekler başlarını Kipa adı verilen ufak takkeler ile örterken, evli kadınlar da başlarını örterler. Ancak reformistlerde bu tür uygulamalara rastlanmayabilir. Sinagogda dini töreni Hazan (Kantor) adı verilen din görevlisi yönetir, hahamlar ise daha çok ayinin bir bölümünde Tevrat’ın o haftaki bölümü olan peraşanın açıklamasını yerel dilde yaparlar. Yine de bir törenin idaresi için illa Haham gerekli değildir. Hatta hazannın bulunmadığı durumda halktan biri çıkarak töreni sevk ve idare edebilir. İstanbul Günlük tören sidur adı verilen ayin kitabından sabah, öğlen veya akşam bölümlerinden uygun olanının okunması şeklindedir, halk da ellerindeki kitaplardan bunu takip eder. Dualar ezberden bilinse dahi kitaba bakma ve kitaptan okuma mecburiyeti vardır. Ayin sırasında özellikle ayağa kalkıp doğu (yani Ağlama Duvarı) yönüne yönelilerek yapılan Amida duasında tam konsantrasyon gerekir. Bu bölüm sessiz olarak kitaptan Amida bölümünün okunması ile gerçekleştirilir. Sinagog’da ayin dili çoğunlukla İbranice bazı bölümler ise Aramicedir. Bununla beraber bazı kısımlarda Ladino ve yerel dil de kullanılabilir.

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Bölge, çevre, nehir ve vadi çevresi. 2. Maden bölgesi: Zonguldak kömür havzası. Boşaltma havzası = (coğrafya) Sularını aynı ırmağa veya göle veren yerlerin bütünü. Birikme havzası = (coğrafya) Kar ve yağmur sularının biriktiği bölge.

Türkçe Sözlük

(i.). Akıncı, çapulcu, yağmacı, haydut.

Şifalı Bitki

(ayıt): Mineçiçeğigiller familyasından; batı ve güney Anadolu’da yetişen bir ağaçtır. Haziran - Temmuz aylarında mor renkli çiçekler açar. Dalları ve yapraklarında, uçucu ve sabit yağ, tanen, sineol, şekerleri kristalize maddeler ve bir glikozit vardır. Kullanıldığı yerler: İdrar söktürür. Sancıları keser. Aybaşı kanamalarını düzenler. Anne sütünü artırır. Hazımsızlığı giderir. Karın ağrısını ve ishali keser. Ayak şişlerini indirir. Akrep ve arı sokmalarında faydalıdır.

Genel Bilgi

Kış mevsimi yaklaştıkça, hava soğur, günler kısalır, yapraklar renk değiştirir ve yere düşerler, kar toprağın üzerini kaplar. İnsanlar sıcak alışveriş merkezlerinde ihtiyaçlarını alıp, sıcak arabalarında, sıcak evlerine gelirler. Üzerlerine kazaklar, hırkalar giyerler. İyi de, tabiatta doğal ortamda yaşayan hayvanlar kışı nasıl geçirir, hiç düşündünüz mü?

Bir kısmı daha ılıman yerlere göçeler. Bu konuda kuşlar ve balıklar avantajlıdır. Bazıları kendilerini kışa adapte ederler, daha kalın yeni tüyler çıkarırlar. Hatta bazı tavşan türlerinde karda saklanabilmek için tüyler beyazlaşır. Bazıları yiyeceklerini önceden depoladıkları bir sığınak bulurlar. Bazıları da toprakta derin tüneller açarlar ama bazıları için de kış mevsimini uyuyarak geçirmekten başka çare yoktur.

Genellikle ayıların kış uykusuna yattıkları bilinir ama bu doğru değildir. Gerçi ayılar kışın mağaralarda uzun uzun uyurlar ama bu kış uykusu değildir. Daha doğrusu kış uykusu bir çeşit uyku değildir. Normal canlılarda uyanıkken ve uyku halindeyken, vücut ısısında ve metabolizmanın çalışmasında ciddi bir fark yoktur. Oysa kış uykusu, hayvanların hayat ile ölümü ayıran çizgiye kadar gelmeleri şeklinde tanımlanabilir.

Bazı hayvanların kış uykusuna yatmalarının iki sebebi vardır: Havanın çok soğuması ve yiyecek bulma güçlüğü. Soğuk havada yaşayabilmek için hayvanların daha çok enerjiye ihtiyaç duymalarına rağmen karlı kış günlerinde yiyecek bulma imkanı azalır. Kış uykusu bu zor mevsimde hayvanın enerji ihtiyacını azaltır, enerji tasarrufu sağlar.

Kış uykusu bildiğimiz şekilde uymak değildir. Buna bilim dilinde ‘’hibernasyon’’ diyorlar. Vücut ısısının ortam sıcaklığına düştüğü bu durumu birçok balık türünde, kurbağalarda, sürüngenlerde, kuşlarda ve memelilerde görebiliyoruz.

Hakiki anlamda kış uykusuna yatan bir hayvanı (hibernatör) gördüğünüde, ölmüş olduğunu sanabilirsiniz. Vücut ısıları sıfır dereceye kadar düşebilir. Bir dakika içinde sadece brkaç kez nefes alırlar, kalp atış hızı o kadar düşüktür ki, hissedilmez bile. Havalar ısındığında ise vücudun normal düzene geçmesi sadece birkaç saat alır.

Kış uykusuna yatan hayvanlar, uyku süresince kendi vücutlarındaki yağı tükettikleri gibi ara ara uyanarak bulundukları yere yazdan stok ettikleri yiyeceği yiyenler de vardır.

Kış uykusu sırasında hayvanlar vücut ağarlıklarının yüzde kırkına yakınını kaybederler. Bu kaybın yüzde doksanına periyodik olarak uyanmalardaki ısı üretimi ve enerji kaybı sebep olurken geri kalan yüzde on kayıp ise uyku sırasında olur. Kış uyksu kış boyunca sürmez. Hayvanlar havaların soğumaya başlaması ile birkaç günlük bir uyku periyoduna girerler. Kış mevsiminin şartları ağırlaştıkça bu periyotlar uzar.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. hazâin) (Türkçe: hazne). 1. Para konan ve saklanan yer, vezne, sandık: Devlet hazinesi (maliye bakanlığına yalnız hazine de denir). 2. Değerli şeyler saklamak üzere yapılmış muhafazalı yer depo. 3. Akar suyun veya yağmur suyunun birikip saklandığı yer, sarnıç, depo, su hazinesi de denir (Türkçe’de bu mânâda daha çok «hazne» denir). 4. Top ve tüfek barutunun konduğu yer. 5. Gönjülü mal, defîne. 6. İrin biriken yer. 7. Para vesair değerli şeylerden ibaret yük. 8. Vaktiyle on altı bin altın kurüş miktarı. Hazîne-i hâssa = Osmanlı hükümdarına ait emlâk, arâzi vesairenin gelir ve masraf dairesi. Hazîne kethudâsı — Eskiden Enderûn-ı Hümâyûn’daki değerli mal ve eşyanın muhafaza ve idaresine memur zat.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i.), (f.) yığın, küme, öbek; (k.dili) çok miktar; (k.dili) kalabalık, güruh; (f.) yığmak, kümelemek; yağdırmak (hediye, hakaret) .

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s)., (i). ağır, kaldırılmasl zor; büyüklüğüne göre ağır; şiddetli, kuvvetli (yağmur, rüzgâr, fırtına); fazla, olağandan çok (kar, oy sayısı); kabarmış (deniz); çol faal (borsa alışverişi); aşırı; kalın (elbise); ciddi, önemli; güç, zor (vazife); bulut

İngilizce - Türkçe Sözlük

(f)., (i). konuşmacının sözünü kesmek, soru yağmuruna tutmak, sıkıştırmak; keten tarağı ile taramak, ditmek; (i). keten ve kendir tarağı. heckler (i). konuşmacıyı zor duruma düşüren kimse; keten tarakçısı.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i). topuk, ökçe; ayakkabı ökçesi: çorap topuğu; herhangi bir şeyin geride olan kısmı, uç (ekmek), art, arka, son; (A.B.D)., argo alçak adam, kalleş kimse. heel-and-toe walking her adımda bir ayağın parmaklarını kaldırmadan öbürünün topuğunu yere değ

İngilizce - Türkçe Sözlük

(f). ökçe takmak; peşine düşmek, takip etmek; dans ederken ökçeyi yere basmak; ökçelerine dayanarak dinlenmek; ayağının dibinden ayrılmamak (köpek). well heeled (k).dili sarfedecek parası bol, kesesi dolgun.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Un yahut nişasta, şeker ve yağdan vesair şekilde yapılıp türlü çeşitleri olan tatlı: İrmik, tahin, koz keten helvası. Kudret hel.vası: mec. Helva cemiyeti, sohbeti = Helva pişirip yemek için verilen ziyafet ve cemiyet, (bk.) Halva.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. hiyel). 1. Aldatacak tarz, tertip ve oyun. Ar. mekr, hud’a: Bana hile yaptı, oyunda hîle yapıyor. 2. Sahtekârlık, bir malın halistik ve saflığını bozacak şey, kıymetsiz bir şey karıştırma: Oralarda çıkan sade yağa, hile yapmasalar, hîle karıştırmasalar emsalsiz olur, bu sirkede hîle vardır (Arapça’da ekseriya çare ve tedbir mânâsiyle kullanılırsa da dilimizde asla o mânâ ile kullanılmaz).

Türkçe Sözlük

(i.). Hîle karıştırılmış, sahte, karışık, saf ve hâlis olmayan: Hİleli yağ, zeytinyağı.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Hîle etmez, doğru: Hilesiz adam. 2. Hîle karıştırılmamış, saf, hâlis: Hilesiz zeytinyağı.

Şifalı Bitki

(cocos nucifera): Tropikal bölgelerde yetişen, hurma cinsinden bir çeşit ağacın yemişidir. Portakaldan büyüktür. Kabuğu çok serttir. İçinde sütümsü bir sıvı vardır. Yemişin içinde kabuğuna bitişik yağlı ve nişastalı eti vardır. Büyük ve Küçük olmak üzere iki çeşidi vardır. Hekimlikte küçükleri kullanılır. Kullanıldığı yerler: İdrar söktürür. Böbreklerdeki kum ve taşların düşürülmesine yardımcı olur. Mide ağrılarını giderir.

Şifalı Bitki

(genegerçekotu): Sütleğengillerden bir ağaçtır. Tohumlarından hindyağı çıkarılır. Hindyağı berrak, renksiz veya soluk sarı renkli, koyu kıvamlıdır. Kokusu yok denecek kadar azdır. Lezzeti hafif ve biraz tahriş edicidir. Etkili maddesi Ricinoleik asittir. Kullanıldığı yerler: Müshildir. Kabızlığı giderir. Saçkıranda faydalıdır. Lavmanlarda da kullanılır. Saçların dökülmesini önler.

Türkçe Sözlük

(i.). Sütleğengillerden bir ağacın tohumlarından çıkarılan yağ.

Ülke

Coğrafi Verileri

Konum: Doğu Asya’da, Kuzey Çin Denizi kıyısında ve Çin sınırında yer almaktadır.

Coğrafi konumu: 22 15 Kuzey enlemi, 114 10 Doğu boylamı.

Haritadaki konumu: Güneydoğu Asya.

Yüzölçümü: 1,092 km².

Sınırları: toplam: 30 km.

sınır komşuları: Çin 30 km.

Sahil şeridi: 733 km.

İklim: tropikal muson; kışlar soğuk ve nemli, sonbahar ayları sıcak ve yağmurlu, yazlar güneşli geçer.

Arazi yapısı: Hong Kong`u oluşturan yarımada ve adalar, Çin`in güneydoğusundan güneybatıya doğru uzanan bir dağ sırasının kısmen su altında kalmış parçasıdır. Çok sayıdaki tepe, çoğunlukla volkanik kayaçlardan oluşur.

Deniz seviyesinden yüksekliği: en alçak noktası: Güney Çin Denizi 0 m;.

en yüksek noktası: Tai Mo Shan 958 m.

Arazi kullanımı: tarıma uygun topraklar: %5.05.

daimi ekinler: %1.01.

Diğer: %93.94 (2001 verileri).

Sulanan arazi: 20 km² (1998 verileri).

Doğal afetler: Ara sıra kasırgalar ortaya çıkar.

Nüfus Bilgileri

Nüfus: 6,940,432 (Temmuz 2006 verileri).

Nüfus artış oranı: %0.59 (2006 verileri).

Mülteci oranı: 4.89 mülteci/1,000 nüfus (2006 tahmini).

Bebek ölüm oranı: 2.95 ölüm/1,000 doğan bebek (2006 tahmini).

Ortalama hayat süresi: Toplam nüfus: 81.59 yıl.

Erkeklerde: 78.9 yıl.

Kadınlarda: 84.5 yıl (2006 verileri).

Ortalama çocuk sayısı: 0.95 çocuk/1 kadın (2006 tahmini).

HIV/AIDS - hastalıklarına yakalanan yetişkin sayısı: %0.1 (2003 verileri).

HIV/AIDS - hastalığı olan insan sayısı: 2,600 (2003 verileri).

HIV/AIDS - hastalıklarından ölenlerin sayısı: 200 den az (2003 verileri).

Ulus: Çinli/Hong Konglu.

Nüfusun etnik dağılımı: Çinli %95, diğer %5.

Din: Yerel dinlerin karışımı %90, Hıristiyan %10.

Diller: Çince, İngilizce.

Okur yazar oranı: 15 yaş ve üzeri için veriler.

Toplam nüfusta: %93.5.

erkekler: %96.9.

kadınlar: %89.6 (2002 verileri).

Yönetimi

Ülke adı: Geleneksel uzun şekli: Hong Kong Özel İdari Bölge.

kısa şekli : Hong Kong.

Yerel tam adı: Xianggang Tebie Xingzhengqu.

yerel kısa şekli: Xianggang.

Bağımsızlık durumu: Çin yönetimindedir.

İdari bölgeler: yok (Çin yönetimindedir.).

Bağımsızlık günü: yok (Çin yönetimindedir.).

Milli bayram: Ulusal gün 1 Ekim (1949).

Üye olduğu uluslararası örgüt ve kuruluşlar: APEC (Asya-Pasifik Ekonomik İşbirliği Forumu), AsDB (Asya Kalkınma Bankası), BIS (Uluslararası İmar Bankası), CCC (Gümrük İşbirliği Konseyi), ESCAP (Asya ve Pasifikler Ekonomik ve Sosyal Komisyonu), ICC (Milletlerarası Ticaret Odası), ICFTU (Uluslararası Serbest Ticaret Birlikleri Konfederastonu), IMO (Uluslararası Denizcilik Örgütü), Interpol (Uluslararası Polis Teşkilatı), IOC (Uluslararası Olimpiyat Komitesi), ISO (Uluslararası Standartlar Örgütü),WCL, WMO (Dünya Meteoroloji Örgütü), WToO (Dünya Turizm Örgütü), WTrO (Dünya Ticaret Örgütü).

Ekonomik Göstergeler

Ekonomiye genel bakış: Hong Kong, çoğunlukla uluslararası ticarete dayanan hareketli bir serbest piyasa ekonomisine sahiptir. Doğal kaynaklar kısıtlıdır ve gıda maddeleri ile ham maddeler ithal edilmektedir. İh

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. (çoğ. hoofs, hooves) f. toynak; toynaklı hayvan ayağı; toynaklı hayvan; f. tekmelemek, tepmek, çifte atmak; gen. it ile, k.dili yaya gitmek, taban tepmek: dans etmek. on the hoof ayakta, sağ, kesilmemiş (hayvan).

Türkçe Sözlük

(i. F.). Hakir, düşkün, bayağı. Hor tutmak, kullanmak = Gözetmemek, dikkat etmemek. Hor bakmak = Küçümsemek. Hora gelmek = Dayanıklı olmak.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Tavuğun erkeği: Horoz ötmek. 2. Çakmaklı silâhın çakmak tepesi: Tabancanın horozunu kaldırmak. 3. Kapı zembereğinin mandalı. Horozayağı = Fişek sökecek burgu. Horoz ötmek = sabah olmak. Horozoğlu = Çılgın. Horoz ibiği = (bk.) İbik. Horoz yumurtası = Ufak yumurta. Horoz akıllı = Ne yaptığını, iyi düşünmeyen.

Türkçe Sözlük

(i. F„ Fars. hoş = iyi, Ab = su). Bol su ve şekerle pişmiş kuru yemiş ki, soğuk olarak yemek sonunda buna mahsus geniş kaşıkla içilir: Erik, vişne hoşafı, hoşaf kaşığı, kâsesi. Hoşafın yağı kesilmek = Bozulmak, bir cevap bulamamak, mahcûb olmak.

İsimler ve Anlamları

(Fars.) (Kadın İsmi) - Ayağı uğurlu.

Türkçe Sözlük

(i.). Değersiz, bayağı, kaba.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(A.-F.) [خلوصکار] yağcı, dalkavuk.

Türkçe Sözlük

(i. F. hûn = kan, bârîden = yağmak). Kan yağdıran.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Hürmet olsun diye, saygı ve ikram maksadıyle: Kendisine hürmeten ayağa kalktılar.

Türkçe - İngilizce Sözlük

enmity. spite. hostility. hostility hasımlık. düşmanlık. yağılık.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. gemi kayağı; deniz altı yatay dümeni; kayakla su üzerinde giden küçük gemi.

Türkçe Sözlük

(I. A.) (Arapça’da müennestir) (c. ebâhim). El ve ayağın başparma-

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Bir şeyin içerisi, dahil. Ar. cevf, Fars. derûn: Evin, mağaranın, sandığın içi. 2. Bir şeyin ortasındaki kısmı, Ar. mağz, lüb, göbek: Ceviz, badem içi, ekmek içi. 3. Karın, mide, bağır, batın: içim bayılıyor, içim sancıyor, iç ağrısı. 4. .Kalb, gönül, vicdan: İçim kabûl etmiyor, içime doğdu, içi sıkılıyor. 5. Harem dairesi: İç ağası. 6. Bir şeyin dahilî ve gizli, yani görünmez tarafı, bâtın. Zâhir zıddı: İnsanın içi dışı bir olmalı. İç bayılmak — Açlıktan baygınlık gelmek. İç bulanmak = Mide bulanmak. İç almamak = Yiyememek, mide kabûl etmemek. İçe sığdıramamak = Havsalası almamak kabûl edememek. İçi içine sığmamak = Sükûn bulamamak. İç bağlamak = Meyvenin içindeki yenecek yeri meydana gelmek: Bu badem henüz iç bağlamamış. İç sürmek = İshal olmak. İç çekmek = Ah etmek, hayıflanmak. İçi sıkılmak = Canı sıkılmak. İçe doğmak — İlham olunmuş gibi hatıra gelmek. Kavuniçi = Turuncuya yakın koyu sarı. İçyağı = Barsakları kaplayan yağ çenberi. İçe, içten, içte, içine, içinde, içinden gibi ek harflerle zarf mânâsındadır. İçte = i. Arasında: On sene Amerikalıların içinde yaşadım. 2. Ortasında: İçimizde kötü adam yoktur. 3. Zarfında: Yirmi gün içinde okumayı öğrendi. İçinden = Ortasından: Çayırın içinden geçti. İç içe = İçerden daha içeri, biri diğeri içinde: İç içe odaları vardı.

Türkçe Sözlük

(ICAB) (i. A. «vücûb» dan masdar) (c. İcâbât). 1. Gerektirme, olmasına sebep olma: Yağmurların bolluğu ekinlerin bolluğunu icap ediyor. 2. iktizâ etme, lâzım gelme: Bizim orada bulunmamız icap ediyor (bu ikinci mânâ, yani lâzım gibi kullanılışı Arapça’da olmayıp galat olarak dilimize mahsustur. Bu mânâda iktizâ kelimesi daha münasiptir). Icâbât-ı zamanedendir — Zamanın icap ettirdiği şeylerdendir.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. İçmeye sevk, mecbur veya müsaade etmek, Osm. işrâb etmek: Hayvana su içirmek, hastaya ilâç içirmek. 2. İçkilerden bir şey verip sarhoş etmek: Çok içirip zavallıyı hasta etmişler. 3. Cezbettirmek, sindirmek, emdir mek: Bu yağdan ağrıyan yere sürüp ovalayarak içirmeli. Tokat İçirmek = Tokat vurmak.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. (sıvı bir şeyi) Ağızdan içeriye çekmek, Osm, şürb, nûş etmek: Su içmek. 2. İçki içmek, alkol almak: Çok içer. İçmekten ciğerleri bitmiş. Tütün ve tömbeki yakıp dumanını çekmek: Tütün, sigara, çubuk, nargile içer. Cezbetmek, çekip yutmak: Toprak o derecede kurumuştu ki, o kadar yağmurun suyunu çabucak içti. And içmek = Yemin etmek. Kanını içmek = Büyük bir kinle intikam almak. Yiyip, içmek = Eğlence ve ziyafette bol bol içki içip yemek yemek.

Türkçe Sözlük

(İDRAR) (i.). Sidik, Ar. bevl (bu kelime «derr» masdar olarak Arapça ise de, Arapça’da süt ve yağmuru akıtma mânâsına gelir. Vaktiyle daimi surette akıp verilen maaş ve vazife mânâsiyle de kullanılırdı. İdrar kelimesini Türkler yapmışlardır).

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. alçak; şerefsiz; kalitesiz, bayağı. ignobly z. alçakça.

Türkçe Sözlük

(i. A. masdar). 1. Diriltme, canlandırma, yeniden hayat verme: Kıyamet günü Cenâb-ı Hak ölüleri ihyâ buyuracaktır. 2. Taze hayat verircesine şenlendirip imar etme: Uzatılan demiryolu hatları Anadolu’yu ihyâ etti. 3. Kuvvet ve tazelik verme: Bu yağmur bağları ihyâ etti. 4. Sevindirme, güzel bir haberle veya lutuf ve İhsanla sevinç yaratma: Beni ihyâ buyurdunuz. 5. Yeniden kuvvet, şan ve şeref kazandırma: islâm’ın ihyâsı. 6. Uyandırma, vücûda getirme, tesis veya tamir: Bir çeşme, bir tekke, bir mektep ihyâ etti. 7. (geceyi) İbâdetle ve uykusuz geçirme: Gecelerini ihyâ ediyor. İhyây-ı mevât = Boş yerleri açıp tarıma elverişli hâle getirme.

Türkçe Sözlük

(ka ile) (I. A. «kazâ» dan masdar). 1. Lüzum, lâzım gelme: Sizin gitmeniz İktizâ ediyor. Çiçeklerin artık açılması iktizâ ederdi. 2. İhtiyaç, muhtaç olma: Bir yağmura çok İktizâ vardır. Bu bahçenin bir havuza iktizâsı Aşikârdır. 3. Lüzum ettirme, icap, lâzım getirme: Bu İş sizin hazır bulunmanızı İktizâ ediyor (bu mânâda icap kelimesi veya iktizâ ettiriyor denmesi daha iyi görünüyor). 4. İşe yarama: Onun bana İktizâsı yoktur. O, bana iktizâ etmez. İktizâsına göre: İcabına göre. İktlzây-ı hâl = HAlin, vaziyetin icabı.

Türkçe Sözlük

(i. «ilmek» ten). Kemiğin içindeki yağa benzer madde. İliğe işlemek, geçmek = Çok derin tesir etmek: Soğuk iliğime işledi, geçti. İlik sızlamak = Derin ağrı duymak. İlik gibi = Yumuşak ve lezzetli şey. Murdarilik = Omurga kemiği içindeki ilik.

Türkçe Sözlük

Mevsimlere dengeli bir şekilde dağılış gösteren bol yağışların düştüğü ılıman bölgelerin ormanlarıdır. Göreli olarak bitki türü sayısı az, fakat aynı türden olan bitkiler veya ağaçlar topluluğu geniş populasyonlar oluşturur. Bu populasyonlar “yosun ormanları,” “subtropikal orman,” “defne ormanları” gibi isimler alır.

İsimler ve Anlamları

(İbr.) (Erkek İsmi) - Yağmurlara hükmeden İsrail peygamberi. Kur’an-ı Kerim’de 3 yerde adı geçen peygamberin ismidir. Hızır (a.s.) olduğunu söyleyenler vardır.

Türkçe Sözlük

(I.). 1. Allah ve peygamberine inanmayan, dinsiz, Ar. mülhid. 2. mec. Merhametsiz, insafsız, gaddar. 3. Yağsız, yavan, kuru: İmansız peynir.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. içine katılıp karıştırılamaz, yağ ile su gibi karışmaz, meczedilemez.

Türkçe Sözlük

(i. A. masdar). 1. Dolma: Sarnıcın yağmur suyu ile imtilâsı. 2. Dolgunluk: Imtilâ-yı mide: Mide dolgunluğu. 3. (tıp) Kan durma, kan toplanma: Imtilâ-yı ev’iye, imtilây-ı dem, imtilây-ı kilye (eski terimler).

İngilizce - Türkçe Sözlük

i., f. pus, bir kademlik uzunluğun on ikide -biri, 2,54 cm, inç; barometredeki civayı bir pus yükseltecek hava basmcı; toprağa düşen yağmurun yükseklik ölçümü; f. yavaş yavaş hareket etmek veya ettirmek. inch along yavaş yavaş hareket etmek. by inche

İngilizce - Türkçe Sözlük

s, i. aşağı; adi, bayağı; mevki veya rütbede aşağı; ikinci derecede, ehemmiyeti az; astr. güneş ve dünya arasında olan; ufkun altında olan; bot. başka organın altında yetişen, alt; matb. harflerin veya satırların altına dizilen; i. aşağı derecede olan

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. aşağılık, adilik, bayağılık, kıymetçe aşağılık. inferiority complex aşağılık kompleksi. inferiority feeling aşağılık duygusu.

İngilizce - Türkçe Sözlük

f. sevdirmek; sevgisini kazanmak. ingratiate oneself with a person yağcılık yaparcasına birisine sokulmak.

Genel Bilgi

Şekil ve yapısı ne olursa olsun hemen hemen bütün omurgalılarda kuyruk vardır ve hepsinde de kuyruk aynı biçimde oluşmuştur. Sayıları 3 ile 49 arasında değişen kuyruk omurlarının üstü yağla kaplanmış ve böylece kuyruk ortaya çıkmıştır. Kuyruk canlı türüne göre değişik fonksiyonlara sahiptir ve kesinlikle bir süs değildir.

Kuyruk omurganın devamıdır. Timsah, kertenkele gibi hayvanlarda gövdenin bir uzantısı gibi durur. Balıklarda kuyruğun son tarafı bir yüzgeçle son bulur. Kuşlarda ise güdük ve yaygın olan kuyruk kısmında dümen görevi yapan telekler vardır.

Kangurular iyice kalınlaşan ve kaslanan kuyruklarını dinlendikleri zaman bir koltuk değneği veya üçüncü bir ayak gibi kullanabilirler. Köpekte olduğu gibi bazı hayvanlar kuyruklarını bir iletişim aracı olarak kullanırlar. Kertenkelenin kuyruğu ise bir savaşma ve aldatma mekanizmasıdır. İsterse hasmına kuyruğunu bırakıp gider, yerine de yenisi çıkar.

Çıngıraklı yılan kuyruğunu ses çıkartan bir enstrüman gibi kullanırken, aslan sadece sinekleri kovalamada kullanır. Tilki uzun kıllara sahip kuyruğu sayesinde hızla avını kovalarken dengesini kaybetmeden manevra yapabilir. Bir tür sincap ise kuyruğunu başının üstüne götürüp onu şemsiye olarak kullanır.

Bazı canlılarda ise vücudun bir bölümü ile kuyruk birbirine karıştırılır. Balinanın suya dalarken gördüğünüz yaklaşık 3 metrelik yatay kısmı kuyruğu değil vücudunun bir parçasıdır. Tamamen kastan oluşan kuyruğu ise dışarıdan kolaylıkla görülemez. Akrebin de ucunda zehirli iğnesi olan kısmı kuyruğu değil aşırı uzamış olan karın kısmıdır.

Gelelim asıl soruya. İnsanın niçin kuyruğu yok? Maymun türleri birbirleri ile karşılaştırıldıklarında görülüyor ki tür ne kadar gelişmişse kuyruk da o kadar küçük kalmış. İnsanda ise kuyruk, derinin altına gizlenmiş olan, üç ya da dört omurun kaynaşmasıyla ortaya çıkmış, kuyruk sokumu kemiği adı verilen küçük bir kemikten oluşmuştur. Daha doğrusu insanın kuyruk kemikleri tek bir kemik oluşturacak şekilde birbirleriyle birleşmişlerdir.

Bu durumun sebebi insanın iki ayağı üzerinde durabilme ve yürüyebilme özelliğidir. Düşey konumdaki bu hareket biçimi bir takım mekanik zorlamalar ortaya çıkarır. İnsanın ayakta durabilmesi için vücudun üst kısmını taşıyabilmesi gerekir. Aslında kuyruğu meydana getirmesi gereken kemik ve kaslar birleşip, tek bir kemik şeklinde kaynayarak vücudun destek aldığı bu dayanak noktasını oluşturmuşlardır.

Çok ender de olsa bazı erişkin insanlarda kuyruk kemiğinin on santimetreye varan bir kuyruk oluşturabildiği, bu kuyrukta kas, sinir ve damarların bulunabildiği görülmüştür. Her hangi bir ırkta ortaya çıkabilen bu anormalliğin kalıtımla ilgisinin olup olmadığı araştırılmaktadır.

Genel Bilgi

Televizyonda seyretmiş, gazetelerde okumuş belki de bizzat şahit olmuşsunuzdur. Bazı insanlar kızgın korlar üzerinde, üstelik de çıplak ayakla yürüyebilmekte, ayaklarına da bir şey olmamaktadır. Bu 3-4 metre uzunluğundaki ateş yığınım hiç acı çekmeden ve yara almadan yürüyerek geçenler bunu nasıl ve niçin yapıyorlar, kendilerini nasıl hissediyorlar?

Ateş yürüyüşü Hindistan, Japonya, Güney Afrika, Endonezya, Tahiti gibi yerlerde binlerce yıldan beri dini geleneklere dayanarak uygulanagelmiştir. Günümüzde ise gösteri ve psikolojik tedavi de dahil bir çok amaçla uygulanmakta, bu konuda bilimsel toplantılar ve seminerler düzenlenmektedir.

Psikolojik tedavi amacı ile uygulayanlar asıl amacın ateşin üzerinden yürümeyi başarmak değil, bunu başardıktan sonra güven duygusu ile özel hayatta ve iş yaşamında da başarılı olmak olduğunu söylüyorlar. Önemli olanın ateşe hükmetmek değil, güvenemediğimiz her şeyin üzerine cesaretle gitmek olduğunu savunuyorlar.

Peki nasıl oluyor da ateşte yürüyenlerin ayaklarına bir şey olmuyor? Olaya ruhsal bilinç değil de bilimsel açıdan yaklaşanların değişik görüşleri var. Bir görüşe göre 200 - 300 derece sıcaklıkta ayak tabanları normalden çok ter atmakta, bu ter tabakası koruyucu bir örtü oluşturmaktadır.

Nasıl kızgın bir tava üzerine düşen su damlası, aralarında oluşan buhar tabakası nedeniyle hemen yok olmaz, tava üzerinde zıplayıp durursa, onun gibi bir şey. Ancak ayak tabanı ile kızgın kömürler arasında böyle bir şeyin oluşması mümkün görülmüyor.

Bir diğer görüşe göre önemli olan ayağın kömürler üzerine basış süresidir. Buna göre yüksek sıcaklıklar, çok kısa bir sürede etkili oldukları zaman acı vermiyorlar. Deri yüzeyindeki alıcılar ısıya oldukça yavaş reaksiyon gösterdiklerinden 0,3 saniyeden kısa bir sürede etkili olan 500 derecelik bir sıcaklığı yalnızca 2 derece olarak algılıyorlar. Bu nedenle ateş üzerinde yürüyenler işin tekniğini biliyorlar ve çok hızlı hareket ediyorlar, böylece ateşe basış sürelerinin çok kısa olmasını sağlıyorlar.

Ama bu görüş de tam tatminkar değil. Basış süresi 0,3 saniyeyi geçmesine hatta 7 saniyeyi bulmasına rağmen ayakları yanmayan yürüyücüler de var. Ateş üzerinde çorapla yürüyenlerin ayaklarının duyarsızlığı trans hali ile açıklansa bile bu, çorapların nasıl olup da yanıtladığını açıklayamaz.

Yürüyüş sırasında beynin acıyı bastıran ‘endorfin’ gibi maddeleri salgıladığı doğrudur ama bu da ayak taban derilerinin nasıl olup da yanmadığına açıklık getirmez.

Psikologlara göre ateş yürüyüşü henüz bilimsel yöntemlerle tam açıklığa kavuşturulabilmiş değildir. Hiç bir dini inancı olmayanlar da dahil, ateşte yürüyenlere kendilerinin bu gücü nereden aldıkları sorulduğunda, tümü aynı cevabı veriyor: İnanç.

Genel Bilgi

Bir cismin suyun üstünde kalabilmesi için sudan hafif olması gerekir. Ancak 120 kiloluk bir insanın suda çok rahat sırt üstü yattığını, çok zayıf bir kişinin ise suyun üstünde kalabilmek için debelendiğini çok kez görmüşsünüzdür. Burada önemli olan ağırlık değil yoğunluktur. Yani cismin hacim olarak bir santimetreküpünün veya bir litresinin ağırlığıdır.

İki konuyu birbirinden ayırt etmek lazımdır. Yüzme bilmek insanın suda bir noktadan diğerine bir şekilde gidebilmesidir ki, bunu insanın karadaki yürümesine veya koşmasına benzetebiliriz. Suyun üstünde kalmak ise karada ayakta durmak gibidir. Doğuştan bu yetenek bize verilmiştir.

Suyun yoğunluğu, yani bir litresinin ağırlığı l kilogram olduğundan sadece l ,00 olarak gösterilir. Kemiklerimizin yoğunluğu 1.80, adalelerimizin 1.05, vücudumuzdaki yağların 0.94, ciğerlerimizdeki havanın ise 0.00’dır. Bu yoğunlukların vücudumuzdaki miktarlarına göre ortalaması alınınca, ortalama bir insanın vücudunun yoğunluğunun sudan biraz az olduğu görülür. Yani istesek bile suyun dibinde kalamayız, su bizi yukarı iter.

Bu sadece insanlar için geçerli değildir. Memeli hayvanların, koyunlar da dahil olmak üzere çoğunluğu suyun üstünde kalabilir. İnsanlarda çok adaleli olanlarla, bir deri bir kemik olanların yoğunlukları daha yüksektir ve suyun üstünde kalmaları pek rahat değildir. Kadınların vücutlarında erkeklere oranla daha çok yağ bulunduğundan, yoğunlukları nispeten azdır ve su onları daha rahat taşır.

Yüzme sporu yapanlarda ise durum farklıdır. Özellikle erkeklerin uzun boylu ve ince olmaları gerekir. Bu yapıda olanların vücutlarının yoğunlukları ortalama insandan daha fazladır ama onlar için önemli olan, suyu geri çekerek ileri hareketi sağlayacak olan kas gücü ve suya en az direnci gösterecek vücut yapısıdır.

Tuzlu su, tatlı sudan biraz daha yoğundur. Bu yüzden denizde yüzmek, tatlı su dolu bir havuzda yüzmekten daha rahattır ve tuzlu suda daha hızlı yüzülebilir. Bütün diğer kara sporlarının aksine, yüzmede kadınların performansı erkeklere çok yakındır. Şüphesiz bunun nedeni ise kadınların erkeklere göre yoğunluklarının daha az olması ve böylece suyun onlara sağladığı kolaylıktır.

Bazı ülkelerde kadınlara havuzda, suyun içinde doğum yaptırıldığını medyada izlemişsinizdir. Doğan bebekler sağlıklı olarak suyun üzerine gelebilmekte, daha sonraki gelişmelerinde, suyun altında çok rahat hareket edebilmektedirler. Çünkü bebekler, ana rahminde su içindedirler. Suyun içinde olmak onlar için değişik değil, zaten alışık oldukları bir ortamdır.

Genel Bilgi

Bir cismin suyun üstünde kalabilmesi için sudan hafif olması gerekir. Ancak 120 kiloluk bir insanın suda çok rahat sırt üstü yattığını, çok zayıf bir kişinin ise suyun üstünde kalabilmek için debelendiğini çok kez görmüşsünüzdür. Burada önemli olan ağırlık değil yoğunluktur. Yani cismin hacim olarak bir santimetreküpünün veya bir litresinin ağırlığıdır.

İki konuyu birbirinden ayırt etmek lazımdır. Yüzme bilmek insanın suda bir noktadan diğerine bir şekilde gidebilmesidir ki, bunu insanın karadaki yürümesine vaya koşamasına benzetebiliriz. Suyun üstünde kalmak ise karada ayakta durmak gibidir. Doğuştan bu yetenek bize verilmiştir.

Suyun yoğunluğu, yani bir litresinin ağırlığı bir kilogram olduğundan sadece 1.00 olarak gösterilir. Kemiklerimizin yoğunluğu 1.80, adelelerimizin 1.05, vücudumuzdaki yağların 0.94, ciğerlerimizdeki havanın ise 0.00’dır. Bu yoğunlukların vücudumuzdaki miktarlarına göre ortalaması alınınca, ortalama bir insanın vücudunun yoğunluğunun sudan biraz az olduğu görülür. Yani istesek bile suyun dibinde kalamayız, su bizi yukarı iter.

Bu sadece insanlar için geçerli değildir. Memeli hayvanların, koyunlar da dahil olmak üzere çoğunluğu suyun üstünde kalabilir. İnsanlarda çok adeleli olanlarla, bir deri bir kemik olanların yoğunlukları daha yüksektir ve suyun üstünde kalmaları pek rahat değildir. Kadınların vücutlarında erkeklere oranla daha çok yağ bulunduğundan, yoğunlukları nispeten azdır ve su oranları daha rahat taşır.

Yüzme sporu yapanlarda ise durum farklıdır. Özellikle erkeklerin uzun boylu ve ince olmaları gerekir. Bu yapıda olanların vücutlarını yoğunlukları ortalama insandan daha fazladır ama onlar için önemli olan, suyu geri çekerek ileri hareketi sağlayacak olan kas gücü ve suya en az direnci gösterecek vücut yapısıdır.

Tuzlu su, tatlı sudan biraz daha yoğundur. Bu yüzden denizde yüzmek, tatlı su dolu bir havuzda yüzmekten rahattır ve tuzlu suda daha hızlı yüzülebilir. Bütün diğer kara sporlarının aksine, yüzmede kadınların performansı erkeklere çok yakındır. İüphesiz bunun nendeni ise kadınların erkeklere göre yoğunluklarının daha az olması ve böylece suyun onlara sağladığı kolaylıktır.

Bazı ülkelerde havuzda, suyun içinde doğum yaptırıldığını medyada izlemişsinizdir. Doğan bebekler sağlıklı olarak suyun üzerine gelebilmekte, daha sonraki gelişmelerinde, suyun altında çok rahat hareket edebilmektedirler. Suyun içinde olmak onlar için değişik değil, zaten alışık oldukları bir ortamdır.

Genel Bilgi

Ayak yere basarak vücudun tüm ağırlığını taşır. İnsan gövdesinde en ağır görev ayaklara düşer. Yetişmiş bir insanın vücudunda 206 kemik vardır, bunların neredeyse dörtte biri, 62 adedi ayak ve bacaklarımızdadır. Vücut ağırlığım taşıyan ve hareketi sağlayan bu organın bakımı ayakkabı ile başlar.

Ayak kemikleri yere düz basmaz. Taban çukuru denilen içbükey bir kubbenin iki ucuna ve kenarlarına basılır. Ayağın taban kısmının yapısı oldukça karışıktır. Burada birçok kas, kiriş, damar ve sinir yer almaktadır. Vücudumuzdaki kasların içinde en güçlüsü tabanlarımızda bulunur. İnsanın en hassas bölgelerinden biri olan bu bölgeyi korumak insan hayatı için çok önemlidir.

Çoğu ayakkabı ‘taban’ adı verilen ve kullanıldıkça eskiyen kalın bir alt parça ile ‘saya’ adı verilen ve ayağı saran daha ince bir üst parçadan oluşur. Ayakkabılar dünyada çok farklı iklimlerde yaşayan insanların yaşam şartlarına göre değişiklik gösterdiği gibi tarih boyunca moda da ayakkabıların şekilleri üzerinde çok etkili olmuştur.

Gerçi İspanya’daki 12-15 bin yıl öncelerine ait mağara resimlerinde erkeklerde deri, kadınlarda kürkten yapılmış giysiler görülüyor ama dünyadaki en eski ayakkabı izine, kuruyan çamur içinde sertleşip günümüze kadar kalmış olarak Mezopotamya’da rastlanmıştır.

Günümüzdeki anlamı ve şekli ile ayakkabının ilk olarak sandalet şeklinde sıcak iklimli ülkelerde ortaya çıktığı sanılıyor. İlk ayakkabılar ham deri, ayağın girebileceği şekilde bir zarf haline getirilerek yapılırdı. Bu ayakkabılar ayağın altını kızgın kumlardan, üstünü güneş ve sıcaktan koruyorlardı.

Mısır sanat eserlerinde hükümdar ve tanrılar daima çıplak ayaklı olarak görülürler. Sandaletlerin ise bu devirde sadece ev içinde giyildiği tahmin edilmektedir. Hititler bugün Anadolu’da çok az da olsa hala kullanılan çarıklara benzer ayakkabılar giyerlerdi.

Ortaçağda kızı evlenen bir baba onun üzerindeki otoritesini evleneceği adama bir ayakkabı töreni ile devrediyordu. Bugün bazı Batı ülkelerinde yeni evlenen çiftin arabalarının arkasına ayakkabı bağlama adeti de o günlerden, kız babasının damadına kızının ayakkabılarından birini vererek, artık onun himayesine girdiğini belirtmesi adetinden kalmadır.

Avrupa’da 11. yüzyıldan 15. yüzyıla kadar sivri burunlu ayakkabılar moda oldu. Ortadoğu bölgesinde ise ayağı kızgın kumlardan korumak amacı ile yüksekte tutabilmek için ayakkabılara topuk ilave edildi. Avrupa’da 16. ve 17. yüzyıllarda bütün ayakkabıların topukları kırmızı renge boyanıyordu.

Avrupa’da 18. yüzyıla kadar kadın ve erkek ayakkabıları farklı değildi. Yüksekliği 15 santimetreyi bulan topuklu ayakkabıları Avrupa’da o yıllarda sadece üst sınıfa mensup insanlar (tabii iki kişinin yardımıyla) giyebiliyordu.

19. yüzyıla gelene kadar tüm dünyada her iki ayak için de eş ayakkabılar kullanıldığını yani ayakkabılarda sağ sol farkının olmadığını biliyor muydunuz? Sağ ve sol ayaklar için ayrı ayrı ayakkabı üretimine ilk olarak ABD’de, Philadelphia’da başlandı.

Altı lastik ayakkabılar ise ilk olarak 1916’da yine ABD’de yapıldı ve bunlara ‘ket’ (ked) adı verildi. Botlar ise ata binmenin yaygın olduğu soğuk ve dağlık bölgeler ile sıcak ve kumlu çöllerde ortaya çıktılar. Kadınlar için ilk bot 1840 yılında Kraliçe Victoria için dizayn edildi. Bağcıklı rahat yürüyüş ayakkabısı ise Birinci Dünyâ Savaşı sırasında ortaya çıktı.

Osmanlı Türkleri’nde de deri işleme sanatının çok gelişmiş olması ve özellikle Yeniçeri Ocağı’nın at binmede uygun olan yumuşak deri çizmelere gösterdiği ihtiyaç yüzünden ayakkabıcılık çok gelişmiştir.

Bugün artık en ilkel topluluklarda bile insanlar bir çeşit ayakkabı giyiyor. Dünyada kaç çift ayakkabı var bilinmiyor ama uzayda dolaşan bir çift olduğu biliniyor. Ay’a ilk ayak basan astronot Neil Armstrong’un ayakkabıları dönüş yolculuğunda herhangi bir hastalık veya bilinmeyen bir kirlenme tehlikesine önlem olmak üzere dünyaya getirilmeyip uzaya bırakılmış. Şimdi uzayda dolanıp duruyorlar. Diğer astronot ile daha sonra gidenlerin ayakkabıları şimdi neredeler acaba?

Genel Bilgi

Ayak yere basarak vücudun tüm ağırlığını taşır. İnsan gövdesinde en ağır görev ayaklara düşer. Yetişmiş bir insanın vücudunda 206 kemik vardır, bunların neredeyse dörtte biri, 62 adedi ayak ve bacaklarımızdadır. Vücut ağırlığını taşıyan ve hareketi sağlayan bu organın bakımı ayakkabı ile başlar.

Ayak kemikleri yere düz basmaz. Taban çukuru denilen içbükey bir kubbenin iki ucuna ve kenarlarına basılır. Ayağın taban kısmının yapısı oldukça karışıktır. Burada birçok kas, kiriş, damar ve sinir yer almaktadır. Vücudumuzdaki kasların içinde en güçlüsü tabanlarımızda bulunur. İnsanın en hassas bölgelerinden biri olan bu bölgeyi korumak insan hayatı için çok önemlidir.

Çoğu ayakkabı ‘taban’ adı verilen ve kullanıldıkça eskiyen kalın bir alt parça ile ‘saya’ adı verilen ve ayağı saran daha ince bir üst parçadan oluşur. Ayakkabılar dünyada çok farklı iklimlerde yaşayan insanların yaşam şartlarına göre değişiklik gösterdiği gibi tarih boyunca moda da ayakkabıların şekilleri üzerinde çok etkili olmuştur.

Gerçi İspanya’daki 12 - 15 bin yıl öncelerine ait mağara resimlerinde erkeklerde deri, kadınlarda kürkten yapılmış giysiler görülüyor ama dünyadaki en eski ayakkabı izine, kuruyan çamur içinde sertleşip günümüze kadar kalmış olarak Mezopotamya’da rastlanmıştır.

Günümüzdeki anlamı ve şekli ile ayakkabının ilk olarak sandalet şeklinde sıcak iklimli ülkelerde ortaya çıktığı sanılıyor, ilk ayakkabılar ham deri, ayağın girebileceği şekilde bir zarf haline getirilerek yapılırdı. Bu ayakkabılar ayağın altını kızgın kumlardan, üstünü güneş ve sıcaktan koruyorlardı.

Mısır sanat eserlerinde hükümdar ve tanrılar daima çıplak ayaklı olarak görülürler. Sandaletlerin ise bu devirde sadece ev içinde giyildiği tahmin edilmektedir. Hititler bugün Anadolu’da çok az da olsa hala kullanılan çarıklara benzer ayakkabılar giyerlerdi.

Ortaçağda kızı evlenen bir baba onun üzerindeki otoritesini evleneceği adama bir ayakkabı töreni ile devrediyordu. Bugün bazı Batı ülkelerinde yeni evlenen çiftin arabalarının arkasına ayakkabı bağlama adeti de o günlerden, kız babasının damadına kızının ayakkabılarından birini vererek, artık onun himayesine girdiğini belirtmesi adetinden kalmadır.

Avrupa’da 11. yüzyıldan 15. yüzyıla kadar sivri burunlu ayakkabılar moda oldu. Ortadoğu bölgesinde ise ayağı kızgın kumlardan korumak amacı ile yüksekte tutabilmek için ayakkabılara topuk ilave edildi. Avrupa’da 16. ve 17. yüzyıllarda bütün ayakkabıların topukları kırmızı renge boyanıyordu.

Avrupa’da 18. yüzyıla kadar kadın ve erkek ayakkabıları farklı değildi. Yüksekliği 15 santimetreyi bulan topuklu ayakkabıları Avrupa’da o yıllarda sadece üst sınıfa mensup insanlar (tabii iki kişinin yardımıyla) giyebiliyordu.

19. yüzyıla gelene kadar tüm dünyada her iki ayak için de eş ayakkabılar kullanıldığını yani ayakkabılarda sağ sol farkının olmadığını biliyor muydunuz? Sağ ve sol ayaklar için ayrı ayrı ayakkabı üretimine ilk olarak ABD’de, Philadelphia’da başlandı. Altı lastik ayakkabılar ise ilk olarak 1916’da yine ABD’de yapıldı ve bunlara ‘ket’ (ked) adı verildi. Botlar ise ata binmenin yaygın olduğu soğuk ve dağlık bölgeler ile sıcak ve kumlu çöllerde ortaya çıktılar. Kadınlar için ilk bot 1840 yılında Kraliçe Victoria için dizayn edildi. Bağcıklı rahat yürüyüş ayakkabısı ise Birinci Dünya Savaşı sırasında ortaya çıktı.

Osmanlı Türkleri’nde de deri işleme sanatının çok gelişmiş olması ve özellikle Yeniçeri Ocağı’nın at binmede uygun olan yumuşak deri çizmelere gösterdiği ihtiyaç yüzünden ayakkabıcılık çok gelişmiştir.

Bugün artık en ilkel topluluklarda bile insanlar bir çeşit ayakkabı giyiyor. Dünyada kaç çift ayakkabı var bilinmiyor ama uzayda dolaşan bir çift olduğu biliniyor. Ay’a ilk ayak basan astronot Neil Armstrong’un ayakkabıları dönüş yolculuğunda herhangi bir hastalık veya bilinmeyen bir kirlenme tehlikesine önlem olmak üzere dünyaya getirilmeyip uzaya bırakılmış. İimdi uzayda dolanıp duruyorlar. Diğer astronot ile daha sonra gidenlerin ayakkabıları şimdi neredeler acaba?

Genel Bilgi

Dünyadaki 6 milyar kişinin konuştuğu 3000’den fazla dil vardır ama dünya nüfusunun yarısı bu dillerden yalnızca 15’ini konuşmaktadır. En çok sayıda insanın konuştuğu dil ise Çin’deki Mandarin dilidir. Yazı dili bütün Çin’de aynı olmasına rağmen halkın yüzde 70’i Mandarin dilini konuşur ve kuzeyde oturan bir kişi güneydekinin konuştuğunu anlamaz.

Afrika’da 1000’e yakın dil konuşulmaktadır fakat l milyondan çok kişinin konuştuğu dillerin sayısı 30’u geçmez. Hindistan’da 800’den fazla dil konuşulmaktadır. Hatta bu kalabalık ülkede, her 12 kilometre gittikçe lisanın değiştiği söylenmektedir.

Genetik bilimi, insanlığın dünyanın belli bir noktasında, çok büyük bir olasılıkla Yakın Doğu’da doğarak yayıldığı ve dünya üzerindeki iki toplum coğrafi olarak birbirinden ne kadar uzaksa genetik yapılarının da o kadar farklı olduğu düşüncesini doğrulamaktadır. Örneğin Çin, Japon gibi doğu milletleri genetik olarak birbirlerine, Avrupalılar ise Kuzey Afrikalılara, Ortadoğululara ve Hintlilere daha yakındırlar.

Dünyanın bu genetik haritası ile konuşma lisanlarının yayılışı paralellik gösterir. Teoriye göre milattan önce 7500 yıllarında tarımın başlaması ve hayvancılığın gelişmesi ile birlikte Yakın Doğu’dan Avrupa’ya, Kuzey Afrika’ya ve Hindistan’a büyük göçler olmuştur. Bu büyük göç dalgaları üç ana dil gurubunun oluşmasına yol açmışlardır.

Diller arasındaki akrabalığa, bir başka deyişle dillerin tarihsel oluşumuna dayanan bu sınıflandırmada, ortak bir kökenden kaynaklandıkları varsayılan diller aynı öbeğe konulmuştur. Çelişkili olmalarına ve tam tatminkar açıklaması yapılamamasına rağmen bu üç dil grubu şunlardır: (1) Hint-Avrupa dilleri, (2) Ural-Altay dilleri, (3) Hami-Sami dilleri.

Türk dilleri Ural-Altay ailesinin Altay öbeğindedir. Büyük dil öbeklerinin dışında sınıflandırılmalarına rağmen Kore, Japon ve Eskimo dilleri de bu aileden gösterilir. Hami-Sami dillerinin en belirgin örneği Arapça’dır. Çin-Tibet ve Kafkasya dilleri, Avustralya, Afrika ve Amerika yerli dilleri bu ana sınıflandırmanın dışındadırlar.

Diller ayrıca dilbilgisi yapılarına göre de dört sınıfa ayrılır: (1) Kelimelerin kısa kısa, ek almadan, cümle içindeki yerlerine göre anlam yüklendikleri diller (Çin, Vietnam, vb.); (2) Zaman, kişi, olumsuzluk gibi tüm durumların fiilin köküne ek gelmesiyle türetilen diller (Türkçe); (3) Dilbilgisi bağlantılarının fiil kökünde değişiklik yapılarak ifade edildiği diller (Hint-Avrupa, Hami-Sami); (4) Sözcüklerle ekler birleştirilerek bir cümlenin tek sözcüğe dönüştürüldüğü diller (Eskimo). Örneğin Eskimo dilinde “takusariartorumagaluarnerpa” kelimesi “onun bununla uğraşmaya gerçekten niyetli olduğunu sanıyor musunuz” anlamına gelir.

Dünyadaki bütün dillerin tek ortak yanı, en çok kullanılan kelimelerin, daha az kullanılanlara göre az sayıda harfle yazılmaları, yani daha kısa olmalarıdır. Ayrıca hemen hemen bütün lisanlarda vücudun kısımlarının ve organlarının isimlerinin bir çoğu kısa kelimelerle ifade edilir. Türkçe’deki baş, bel, kaş, göz, kas, dil, diş, el, kol, saç, aya, ten, diz, kan, boy, bel, kıl, vb. gibi.

Lisanın zenginliğinde milletlerin yaşadığı ortamın ve kültürün etkisi vardır. Eskimo’lar ata, sadece at demekle yetinirken Türklerde atın cinsine, yaşına, rengine göre değişik isimleri vardır. Ancak bizler de ‘kar’a sadece kar derken Eskimo dilinde karı ve yağışını tanımlayan 32 kelime vardır.

Hayvanlara sesleniş bile dillere göre değişir. Bir İngiliz tavuğunu “bili-bili” diye çağırırsanız anlamaz. İngilizler tavuğu “çak-çak” (chuck), Finliler “fibi-fibu” diye çağırırlar ama hemen hemen bütün dillerde tavuğu kovalama sesleri birbirlerine benzer; kış-kış, kuş-kuş, kş-kş, kiş-kiş...

Genel Bilgi

Dünyadaki 6 milyar kişinin konuştuğu 3000’den fazla dil vardır ama dünya nüfusunun yarısı bu dillerden yalnızca 15’ini konuşmaktadır. En çok sayıda insanın konuştuğu dil ise Çin’deki Mandarin dilidir. Yazı dili bütün Çin’de aynı olmasına rağmen halkın yüzde 70’i Mandarin dilini konuşur ve kuzeyde oturan bir kişi güneydekinin konuştuğunu anlamaz.

Afrika’da 1000’e yakın dil konuşulmaktadır fakat 1 milyondan çok kişinin konuştuğu dillerin sayısı 30’u geçmez. Hindistan’da 800’den fazla dil konuşulmaktadır. Hatta bu kalabalık ülkede, her 12 kilometre gittikçe lisanın değiştiği söylenmekledir.

Genetik bilimi, insanlığın dünyanın belli bir noktasında, çok büyük bir olasılıkla Yakın Doğu’da doğarak yayıldığı ve dünya üzerindeki iki toplum coğrafi olarak birbirinden ne kadar uzaksa genetik yapılarının da o kadar farklı olduğu düşüncesini doğrulamaktadır. Örneğin Çin, Japon gibi doğu milletleri genetik olarak birbirlerine, Avrupalılar ise Kuzey Afrikalılara, Ortadoğululara ve Hintlilere daha yakındırlar.

Dünyanın bu genetik haritası ile konuşma lisanlarının yayılışı paralellik gösterir. Teoriye göre milattan Önce 7500 yıllarında tarımın başlaması ve hayvancılığın gelişmesi ile birlikte Yakın Doğu’dan Avrupa’ya, Kuzey Afrika’ya ve Hindistan’a büyük göçler olmuştur. Bu büyük göç dalgaları üç ana dil gurubunun oluşmasına yol açmışlardır.

Diller arasındaki akrabalığa, bir başka deyişle dillerin tarihsel oluşumuna dayanan bu sınıflandırmada, ortak bir kökenden kaynaklandıkları varsayılan diller aynı öbeğe konulmuştur. Çelişkili olmalarına ve tam tatminkar açıklaması yapılamamasına rağmen bu üç dil grubu şunlardır:

(1) Hint-Avrupa dilleri, (2) Ural-Altay dilleri, (3) Hami-Sami dilleri.

Türk dilleri Ural-Altay ailesinin Altay öbeğindedir. Büyük dil öbeklerinin dışında sınıflandırılmalarına rağmen Kore, Japon ve Eskimo dilleri de bu aileden gösterilir. Hami-Sami dillerinin en belirgin örneği Arapça’dır. Çin-Tibet ve Kafkasya dilleri, Avustralya, Afrika ve Amerika yerli dilleri bu ana sınıflandırmanın dışmdadırlar.

Diller ayrıca dilbilgisi yapılarına göre de dört sınıfa ayrılır:

(1) Kelimelerin kısa kısa, ek almadan, cümle içindeki yerlerine göre anlam yüklendikleri diller (Çin, Vietnam, vb.);

(2) Zaman, kişi, olumsuzluk gibi tüm durumların fiilin köküne ek gelmesiyle türetilen diller (Türkçe);

(3) Dilbilgisi bağlantılarının fiil kökünde değişiklik yapılarak ifade edildiği diller (Hint-Avrupa, Hami-Sami);

(4) Sözcüklerle ekler birleştirilerek bir cümlenin tek sözcüğe dönüştürüldüğü diller (Eskimo). Örneğin Eskimo dilinde “takusariartorumagaluarnerpa” kelimesi “onun bununla uğraşmaya gerçekten niyetli olduğunu sanıyor musunuz” anlamına gelir.

Dünyadaki bütün dillerin tek ortak yanı, en çok kullanılan kelimelerin, daha az kullanılanlara göre az sayıda harfle yazılmaları, yani daha kısa olmalarıdır. Ayrıca hemen hemen bütün

lisanlarda vücudun kısımlarının ve organlarının isimlerinin bir çoğu kısa kelimelerle ifade edilir. Türkçe’deki baş, bel, kaş, göz, kas, dil, diş, el, kol, saç, aya, ten, diz, kan, boy, bel, kıl, vb. gibi.

Lisanın zenginliğinde milletlerin yaşadığı ortamın ve kültürün etkisi vardır. Eskimo’lar ata, sadece at demekle yetinirken Türklerde atın cinsine, yaşına, rengine göre değişik isimleri vardır. Ancak bizler de ‘kar’a sadece kar derken Eskimo dilinde karın ve yağışını tanımlayan 32 kelime vardır.

Hayvanlara sesleniş bile dillere göre değişir. Bir İngiliz tavuğunu “bili-bili” diye çağırırsanız anlamaz. İngilizler tavuğu “çak-çak” (chuck), Finliler “fibi-fibu” diye çağırırlar ama hemen hemen bütün dillerde tavuğu kovalama sesleri birbirlerine benzer; kış-kış, kuş-kuş, kş-kş, kiş-kiş...

Genel Bilgi

İnsanların çoğunun niçin, daha çok sağ ellerini kullandıkları henüz bilinmiyor. Eğer dünya nüfusunun yarısı solak olsaydı veya dünyada hiç solak bulunmasaydı, bu durum tabiatın kurallarına daha ‘uygun olabilirdi, ancak tek yumurta ikizlerinin bile yüzde onunun farklı ellerini kullanmaları şaşırtıcıdır. Bu durumun genetik olmadığı, kalıtımla bir ilgisinin bulunmadığı da kesin. Bebeklerin rahimdeki pozisyonlarıyla ilgili teoriler var ama kanıtlanmış değil.

İnsanın dışında hiçbir yaratık, bir elini veya ayağını diğerine göre öncelikli kullanmaz. Dünyada tarih boyunca, kültür ve ırk farkı olmaksızın insanlar arasında sağ elini kullananlar hep çoğunlukta olmuşlardır. Bilim insanları yıllardır bunun nedenini arayıp durmaktadır.

Bilindiği gibi, beynimizin her iki yarısı değişik yetenekleri kontrol eder. Önceleri beynimizin sol yansının konuşma yeteneğimize kumanda ettiği bilindiğinden, yazmamıza da kumanda ettiği, bütün önemli kumandaları bu tarafın üstlendiği sanılıyordu. Ama sonraları beynimizin sağ yarısının da idrak, yargılama, hafıza gibi çok önemli işlevlere kumanda ettiği, beynin her iki yarısının da bir birinden üstün olmadığı ve her iki tarafın da eşit değerde görevler üstlendiği görüldü.

Solakların oranı hakkında çeşitli görüşler var. Genel görüş bunun 1/9 oranında olduğu şeklindedir. Her azınlığın başına geldiği gibi solaklar toplumda bazı zorluklarla karşılaşmışlar, hatta tarihin karanlık çağlarında şeytanla bile özdeştirilmişlerdir. Günümüzde bile solak doğan çocuklar, aileleri tarafından sağ elleri ile yazmaya zorlanmaktadırlar.

Sağ ellerini kullananlar için hayat daha kolaydır. Onlar daha iyi organize olmuşlar, acımasız bir üstünlük kurmuşlar, dünyada her şeyi kendilerine göre ayarlamışlardır. Arabaların vitesleri, silahlarda boş kovanların fırlayış yönü, hatta tuvaletteki muslukların yeri bile hep sağ ellilere göre tasarlanmıştır.

İngilizce’de sol anlamındaki ‘left’ kelimesi, zayıf ve kullanışsız anlamında eski İngilizce’de kullanılan ‘lyft’ kelimesinden türetilmiştir. Sağ anlamındaki ‘right’ ise haklılık ve doğruluk anlamında da kullanılır. Türkçe’de de öyle değil mi? Sağ hem canlı ve hayatta anlamında kullanılır, hem de sağlıklı, sağlam gibi sıfatların kökünü oluşturur, solun ise soluk gibi bir sıfatın kökünü oluşturma dışında sadece bir nota ile isim benzerliği vardır.

Genel Bilgi

İnsanların çoğunun niçin, daha çok sağ ellerini kullandıkları henüz bilinmiyor. Eğer dünya nüfusunun yarısı solak olsaydı veya dünyada hiç solak olmasaydı, bu durum tabiatın kurallarına daha uygun olabailirdi, ancak tek yumurta ikizlerinin bile yüzde onunun farklı ellerini kullanmaları şaşırtıcıdır. Bu durumun genetik olmadığı, katılımla bir ilgisinin bulunmadığı da kesin. Bebeklerin rahimdeki pozisyonlarıyla ilgili teoriler var ama kanıtlanmış değil.

İnsanın dışında hiçbir yaratık, bir elini veya ayağını diğerine göre öncelikli kullanmaz. Dünyada tarih boyunca, kültür ve ırk farkı olmaksızın insanlar arasında sağ elini kullananlar hep çoğunlukta olmuşlardır. Bilim insanları yıllardır bunun nedenini arayıp durmaktadır.

Bilindiği gibi, beynimizin her iki yarısı değişik yetenekleri kontrol eder. Önceleri beynimizin sol yarısının konuşma yeteneğimize kumanda ettiği bilindiğinden, yazmamıza da kumanda ettiği, bütün önemli kumandaları bu tarafın üstlendiği sanılıyordu. Ama sonraları beynimizin sağ yarısının da idrak, yargılama, hafıza gibi çok önemli işlevlere kumanda ettiği, beynin her, iki yarısının da birbirinden üstün olmadığı ve her iki tarafın da eşit değerde görevler üstlendiği görüldü.

Solakların oranı hakkında çeşiti görüşler var. Genel görüş bunun 1/9 oranında olduğu şeklindedir. Her azınlığın başına geldiği gibi solaklar toplumda bazı zorluklarla karşılaşmışlar, hatta tarihin karanlık çağlarında şeytanla bile özleştirilmişlerdir. Günümüzde bile solak doğan çocuklar, aileleri tarafından sağ elleri ile yazmaya zorlanmaktadırlar.

Sağ ellerini kullananlar için hayat daha kolaydır. Onlar daha iyi organize olmuşlar, acımasız bir üstünlük kurmuşlar, dünyada her şeyi kendilerine göre ayarlamışlardır. Arabaların vitesleri, silahlarda boş kovanların fırlayış yönü, hatta tuvaletteki muslukların yeri bile hep sağ ellilere göre tasarlanmıştır.

İngilizce’de sol anlamındaki “left” kelimesi, zayıf ve kullanışsız anlamında eski İngilizce’de kullanılan “lyft” kelimesinden türetilmiştir. Sağ anlamındaki “right” ise haklılık ve doğruluk anlamında da kullanılır. Türkçe’de de öyle değil mi? Sağ hem canlı ve hayatta anlamında kullanılır, hem de sağlıklı, sağlam gibi sıfatların kökünü oluşturur, solun ise soluk gibi bir sıfatın kökünü oluşturma dışında sadece bir nota ile isim benzerliği vardır.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. ayağın üst kısmı, tabanın oyuk tarafının üstündeki kısım, ayakkabı veya çorabın üst kısmı; at bacağının art diz ile bukağılık arasındaki kısmı.

Türkçe Sözlük

Yağışların bir kısmının, bitkilerin toprak üstü kısımları tarafından tutularak tekrar buharlaştırılması sürecidir. Bu yolla, toprağa varmadan tekrar atmosfere dönen yağış suyu miktarı, özellikle ormanlarda yağışın yüzde 30’una kadar varabilir. ( Interzeption/interception )

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i.) yağ sürme, yağlama; (tıb.) ovarak yağı deriye içirme.

Sağlık Bilgisi

İshal; normal katılıktaki dışkının sulu veya yumuşak; sümüklü, kanlı veya yağlı bir şekil alıp, sık sık tuvalete çıkmak ihtiyacını doğurmasıdır. Bazen de ağrı yapar. İshal ve kabızlığın birbiri ardınca sık sık görülmesi kesinlikle ihmal edilmemesi gereken bir durumdur. İshale halk arasında amel ve sürgün; tıp dilinde ise diare denir. İshalin nedenleri arasında; yiyeceklerin bozuk olması, veya yiyecek çeşitlerinin değişikliği, üşütme, isteri, bağırsak hastalıkları, kolera, dizanteri, tifo, nefrit, kalp, karaciğer veya akciğer hastalıkları sayılabilir. Bu nedenle kısa sürede geçmeyen ishallerde mutlaka doktora başvurmak gerekir. Neden ne olursa olsun tedavinin ilk şartı sıkı bir perhizdir. Hastaya açık çay, maden suyu içirilir, yoğurt yedirilir. Sütlü ve yağlı yiyecekler verilmez, peynir yedirilmez. Bol limonlu pirinç çorbası ve patates püresi yedirilir. Her saat başı bir elmayı yemesi tavsiye edilir. Ayrıca aşağıdaki reçeteler uygulanır.

Tedavi için gerekli malzeme : Üzüm koruğu.

Hazırlanışı : 1 avuç üzüm koruğu sıkılıp suyu içilir.

Türkçe Sözlük

(I.). Gemi direğinin ayağı, ayaklığı.

Türkçe Sözlük

(a uzun) (i. A. «sukut» tan masdar). t. Düşürme, aşağı atma. 2. Yok etme, yerine kaldırma. 3. Hükümsüz bırakma, iptal, başa gelmesi kaçınılmaz olan bir kazanın ufak bir hâdise ile olmuş hükmüne geçmesi: Ayağınızı incittinizse de bununla belki bir büyük kaza iskat olundu. 4. Mahrum etme, kaybetme: Haklarından iskat olundu. 5. Ölünün ruhu için, yani azaplarının affı için verilen sadaka: Iskat parası. İskat-ı cenin = Çocuk düşürme.

Türkçe Sözlük

(i. F.). 1. Şüphe, hîle. 2. Arapların uğursuz saydığı önden sağ, arkadan sol ayağı beyaz olan at.

Türkçe Sözlük

(i. L. spermaceti = balina döl suyu). 1. Balinanın başından çıkan beyaz bic yağ. 2. Tasfiye edilmiş yağdan yapılmış, mum. bk. İspermeçet.

Türkçe Sözlük

(i. Y.). Mum yapımında kullanılan balina yağı: İspermeçet mumu.

Türkçe Sözlük

(i.). Koyunu yüzerken deride kalan yağ çiziği: Ispireli deri.

Türkçe Sözlük

(i. F. Y.). Mersin yağı ve zamkı, mey’a.

Türkçe Sözlük

(a uzun) (i. A. masdar). 1. Su isteme. 2. Yağmur duasına çıkma, Ar. istimtâr. 3. (tıp) Bedenin çeşitli yerlerinde su toplanması hali: istikaa-ı batn, istiskaa-ı sadr, istiskaa-i kilye, istiskaa-i mafsal (karın, göğüs, böbrek, mafsal istikaları) vesaire (Fr. hidroplsie).

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(A.) [ استسقا] yağmur duasına çıkma. 2.vücutta su toplanması.

Türkçe Sözlük

(i.). Köpek, Ar. kelb, Fars. seg. mec. Değersiz ve ahlâksız adam: İtin biri. İt-eli = Atın içeri basan cinsi. İtüzümü = Patlıcangillerden bir bitki, Ar. unnebüz-zeeb. İtburnu = Nesrin tohumu, yabanî gül tohumu. İthıyarı = Ebûcehil karpuzu. İtderneği = Harıltısı gürültüsü çok olan haşarat yatağı. İtdirseği = Arpacık. İt sürüsü = mec. Ayaktakımı. İtboğan = Acı çiğdem. İt nişanı = Atın ayağında makbûl sayılmayan bir nişan. Ityatağı = Aşağılık takımının toplandığı yer. Ityılı = Eski on iki hayvanlı Türk takviminde bir daire teşkil eden senelerin on birincisi. Yabanın iti = mec. Edepsiz adam.

Türkçe Sözlük

(aslı: ITR) (i. A.) (c. utûr). 1. Güzel kokulu yağ, esans vesaire ki, elbiseye, saça, el ve yüze sürülür. Losyon, esans, parfüm (bu mânâda en fazla ıtriyat kullanılır). 2. Yapraklarının kenarları tırtıllı yeşil renkte bir bitki ki, güzel kokulu ve beyaz çiçekli olup bahçelerde bulunur ve kışın soğuğa dayanamadığı için limonluğa alınır. Itr-ı şâhî = Halk dilinde ıdrışah denilen ve sarılıp çıkarak mor bir çiçek açan bitki ki, eskiden makbûl bir esans çıkarılırdı.

Şifalı Bitki

(çobaniğnesi): Sardunyagillerden, yaprakları güzel kokulu, çiçekleri türlü renklerde bir süs bitkisidir. Kumlu topraklarda yetişir. Yeşil kısımları tüylü ve oyalıdır. Çoğunun çiçekleri beyaz veya pembedir. Losyon yapımında kullanılır. Kullanıldığı yerler: Cildi güzelleştirir. İshali keser. Boğaz ağrılarını giderir. Mide ve bağırsak gazlarını söktürür. Nikriste de faydalıdır.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Kadın İsmi) 1.Güzel, hoş koku. 2.Sardunyagillerden, yapraklan güzel kokan bitki, turnagagası.

Türkçe Sözlük

(i. F.). Güzel kokulu, güzel kokusu olan, güzel kokulu esans veya yağ sürülmüş: Itr-nâk elleriyle; baharda çayırçayırlardan gelen ıtır-nâk rüzgâr.

Türkçe Sözlük

(i. A. c.). Güzel kokulu esanslar, yağlar vesair şeyler, esans, losyon, parfüm. Mevâdd-ı ıtriyy» = Kokulu maddeler: Itriyât satıyor, Japon çiçeklerinden yapılan ıtriyât pek makbûldur, ıtriyât kullanmak sünnet-i seniyyedir.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Beğenilecek, makbule geçecek halde olan, Ar. tayyib, ceyyid, Fars. hoş, nîk: İyi iş, iyi huy, iyi adam. 2. Faydalı, yararlı, kârlı: İyi iş, iyi ticaret. 3. Kâfi, yeterli, elverir, yetişir: Bir elbiseye üç metre kumaş iyidir; on bin lira iyi paradır. 4. Uygun, muvafık, münasip: Bu ceket size iyi geldi; pabuç ayağıma iyi gelmedi. 5. Sıhhatte, sıhhat ve Afiyeti yerinde: İyi misiniz? Biz iyiyiz lâkin babam biraz keyifsizdir. Epeyi = Oldukça iyi; kâfi, hayli miktarda. Pek iyi = Çok iyi, Alâ. 6. İyi şey, bir şeyin iyi tarafı, iyilik: İyiyi kötüden fark etmeli; iyisini alıp kötüsünü bırakmak. İyi olmak = İyileşmek, hastalıktan kalkmak, kurtulmak. İyi oldu ki = isabet oldu ki... İyi etmek = Fayda etmek, iyi gelmek, yararlı olmak: O ilâç beni iyi etti. İyi iş (alay yoluyla) = Böyle iş olur mu? Bu, nasıl iş? İyiden İyi = Tamamiyle, büsbütün: İyiden iyiye sabah olmuştu. İyi saatte olsunlar = Cinlerin ve bundan kinaye olarak kötü adamların isimleri anıldığında söylenir duadır. İyisi = Tercih edileni: iyisi hiç karışmamaktır. İyisi kötüsü = İyi ve kötü olanı. İyi gelmek = Uygun olmak. İyi gün = İkbal, saadet İyi gün dostu = Bir sıkıntısı olan dostunun yanına yanaşmayan. İyi gün görmüş = Evvelce rahat ve servet içinde bulunmuş. İyi gitmek = İşi yolunda olmak ve iyi harekette bulunmak. İyi kötü = Her ne olursa, şöyle böyle: İyi kötü barınacak bir evi var. İyiler = İyi ahlâk sahipleri. İyi varmak = Her şeye rağmen bir iş yapmak: İyi vardım da size haber vermedim.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. iyi yapmak, iyiye çevirmek: Geçen günkü yağmur havayı iyileştirdi. 2. Sıhhat ve Afiyet vermek, sıhhat kazanmasına sebep olmak: Biraz çıkıp hava almak onun hayli iyileştirdi.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. İnsan ve hayvan ayağının yerde kalan resmi, eser: Tarlanın içinde bir ayak izi, birçok hayvan izleri vardı. 2. Yuvarlanan ve sürülen cansız şeylerin yerde kalan eseri: Araba izi. 3. Umumiyetle alâmet, nişan, eser: Orada asla insan izi yoktur. İzine uymak, basmak = TAbi olmak. İzi belirsiz = Vücudundan eser olmayan, Fars. nâbûd. İzine dönmek = Gelinen yere dönmek, geri dönmek. İzini kaybetmek = Bir yere kadar takip edip sonra kaybetmek.

Türkçe Sözlük

Eruca cappadocica Reut. (Cruciferae) 10-50 cm yükseklikte rozet yapraklı, sarımsı renkli çiçekli, bir yıllık ve otsu bir bitkidir. Tohumlarından yağ çıkarılır.

Ülke

Coğrafi verileri

Konum: Kuzey Avrupa’da, Grönland Denizi ve Kuzey Atlas Okyanusu arasında, İngiltere’nin kuzeybatısında yer alır.

Coğrafi konumu: 65 00 Kuzey enlemi, 18 00 Batı boylamı.

Haritadaki konumu: Arktik Bölge.

Yüzölçümü: 103,000 km².

Sınırları: 0 km.

Sahil şeridi: 4,970 km.

İklimi: Ilıman iklim, Kuzey Atlas Akımı ile değişkenlik gösterir, ılıman, rüzgarlı kışlar, yağmurlu, soğuk yazlar görülmektedir.

Deniz seviyesinden yüksekliği: en alçak noktası: Atlas Okyanusu 0 m.

en yüksek noktası: Hvannadalshnukur 2,119 m.

Doğal kaynakları: Balık, hidro enerji, termal kaynaklar.

Doğal afetler: Deprem ve volkanik etkinlik.

Nüfus Bilgileri

Nüfus: 299,388 (Temmuz 2006 verileri).

Nüfus artış oranı: %0.87 (2006 verileri).

Mülteci oranı: 1.74 mülteci/1,000 nüfus (2006 tahmini).

Bebek ölüm oranı: 3.29 ölüm/1,000 doğan bebek (2006 tahmini).

Ortalama hayat süresi: Toplam nüfus: 80.31 yıl.

Erkeklerde: 78.23 yıl.

Kadınlarda: 82.48 yıl (2006 verileri).

Ortalama çocuk sayısı: 1.92 çocuk/1 kadın (2006 tahmini).

HIV/AIDS - hastalıklarına yakalanan yetişkin sayısı: %0.2 (2001 verileri).

HIV/AIDS - hastalığı olan insan sayısı: 220 (2001 verileri).

HIV/AIDS - hastalıklarından ölenlerin sayısı: 100 den fazla (2003 verileri).

Ulus: İzlandalı.

Din: Evangelist Luthercilik %93, diğer Protestanlar ve Roma Katolikleri, diğer.

Diller: İzlandaca, İngilizce, Nord lehçeleri, Almanca.

Okur yazar oranı: 15 yaş ve üzeri için veriler.

Toplam nüfusta: %99 (2003 verileri).

Yönetimi

Ülke adı: Resmi tam adı: İzlanda Cumhuriyeti.

kısa şekli : İzlanda.

Yerel tam adı: Lyoveldio Island.

yerel kısa şekli: Island.

ingilizce: Iceland.

Yönetim biçimi: Anayasal Cumhuriyet.

Başkent: Reykjavik.

İdari bölümler: 23 bölge ve 14 şehir; Akranes, Akureyri, Arnessysla, Austur-Bardhastrandarsysla, Austur-Hunavatnssysla, Austur-Skaftafellssysla, Borgarfjardharsysla, Dalasysla, Eyjafjardharsysla, Gullbringusysla, Hafnarfjordhur, Husavik, Isafjordhur, Keflavik, Kjosarsysla, Kopavogur, Myrasysla, Neskaupstadhur, Nordhur-Isafjardharsysla, Nordhur-Mulasys-la, Nordhur-Thingeyjarsysla, Olafsfjordhur, Rangarvallasysla, Reykjavik, Saudharkrokur, Seydhisfjordhur, Siglufjordhur, Skagafjardharsysla, Snaefellsnes-og Hnappadalssysla, Strandasysla, Sudhur-Mulasysla, Sudhur-Thingeyjarsysla, Vesttmannaeyjar, Vestur-Bardhastrandarsysla, Vestur-Hunavatnssysla, Vestur-Isafjardharsysla, Vestur-Skaftafellssysla.

Bağımsızlık günü: 17 Haziran 1944 (Danimarka’dan).

Milli bayram: Bağımsızlık günü, 17 Haziran (1944).

Anayasa: 16 Haziran 1944.

Üye olduğu uluslararası örgüt ve kuruluşlar: AG (Avustralya Grubu), BIS (Uluslararası İmar Bankası), CBSS (Baltik Ülkeleri Konseyi), CCC (Gümrük İşbirliği Konseyi), CE (Avrupa Konseyi), EAPC (Avrupa - Atlantik Ortaklık Konseyi), EBRD (Avrupa Yatırım ve Kalkınma Bankası), ECE (Birleşmiş Milletler Avrupa Ekonomik Komisyonu), EFTA (Avrupa Serbest Ticaret Bölgesi), FAO (Tarım ve Gıda Örgütü), IAEA (Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı), IBRD (Ul

Türkçe Sözlük

(i. F.). Gece yağan ve yapraklara konan ince nem, çiğ, şebnem.

Ülke

Coğrafi Verileri

Konum: Doğu Asya’da, Kuzey Pasifik Okyanusu ve Japon Denizi arasında, Kore yarımadasının doğusunda yer alan ada ülkesi.

Coğrafi konumu: 36 00 Kuzey enlemi, 138 00 Doğu boylamı.

Haritadaki konumu: Asya.

Yüzölçümü: 377,835 km².

Sınırları: 0 km.

Sahil şeridi: 29,751 km.

İklimi: Güneyde tropikal ve kuzeyde soğuk ılıman iklim görülür.

Arazi yapısı: Çok sayıda kayalıklar ve dağlar vardır.

Deniz seviyesinden yüksekliği: en alçak noktası: Hachiro-gata -4 m.

en yüksek noktası: Fujiyama 3,776 m.

Doğal kaynakları: Önemsiz mineral kaynaklar ve balık.

Arazi kullanımı: tarıma uygun topraklar: %11.64.

daimi ekinler: %0.9.

Diğer: %87.46 (2005 verileri).

Sulanan arazi: 25,920 km² (2003 verileri).

Doğal afetler: Çoğunluğu sönmüş olan birkaç aktif volkan, yılda yaklaşık 1500 sismik olay.

Nüfus Bilgileri

Nüfus: 127,463,611 (Temmuz 2006 verileri).

Nüfus artış oranı: %0.02 (2006 verileri).

Mülteci oranı: 0 mülteci/1,000 nüfus (2006 tahmini).

Bebek ölüm oranı: 3.24 ölüm/1,000 doğan bebek (2006 tahmini).

Ortalama hayat süresi: Toplam nüfus: 81.25 yıl.

Erkeklerde: 77.96 yıl.

Kadınlarda: 84.7 yıl (2006 verileri).

Ortalama çocuk sayısı: 1.4 çocuk/1 kadın (2006 tahmini).

HIV/AIDS - hastalıklarına yakalanan yetişkin sayısı: %0.1 (2003 verileri).

HIV/AIDS - hastalığı olan insan sayısı: 12,000 (2003 verileri).

HIV/AIDS - hastalıklarından ölenlerin sayısı: 500 (2003 verileri).

Ulus: Japon.

Nüfusun etnik dağılımı: Japon %99.4, Koreli %0.6 (2004).

Din: Shinto ve Budizm %84, diğer %16.

Diller: Japonca.

Okur yazar oranı: 15 yaş ve üzeri için veriler.

Toplam nüfusta: %99 (2002 verileri).

Yönetimi

Ülke adı: Japonya.

ingilizce: Japan.

Yönetim biçimi: Meşruti Monarşi.

Başkent: Tokyo.

İdari bölümler: 47 bölge; Aichi, Akita, Aomori, Chiba, Ehime, Fukui, Fukuoka, Fukushima, Gifu, Gumma, Hiroshima, Hokkaido, Hyogo, Ibaraki, Ishikawa, Iwate, Kagawa, Kagoshima, Kanagawa, Kochi, Kumamoto, Kyoto, Mie, Miyagi, Miyazaki, Nagano, Nagasaki, Nara, Niigata, Oita, Okayama, Okinawa, Osaka, Saga, Saitama, Shiga, Shimane, Shizuoka, Tochigi, Tokushima, Tokyo, Tottori, Toyama, Wakayama, Yamagata, Yamaguchi, Yamanashi.

Bağımsızlık günü: 660 M.Ö. (Jimmu İmparatorluğunun kuruluşu).

Milli bayram: İmparator Akihito’nun doğum günü, 23 Aralık (1933).

Anayasa: 3 Mayıs 1947.

Üye olduğu uluslararası örgüt ve kuruluşlar: AfDB (Afrika Kalkınma Bankası), APEC (Asya-Pasifik Ekonomik İşbirliği Forumu), ARF, AsDB (Asya Kalkınma Bankası), ASEAN (Güneydoğu Asya Ülkeleri Örgütü), AG (Avustralya Grubu), BIS (Uluslararası İmar Bankası), CCC (Gümrük İşbirliği Konseyi), CE (Avrupa Konseyi), CERN (Avrupa Nükleer Araştırma Teşkilatı), CP, EBRD (Avrupa Yatırım ve Kalkınma Bankası), ESCAP (Asya ve Pasifikler Ekonomik ve Sosyal Komisyonu), FAO (Tarım ve Gıda Örgütü), G- 5, G- 7, G-10, IADB (Amerika Bölgesi Kalkınma Bankası), IAEA (Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı), IBRD (Uluslararası İmar ve Kalkınma Bankası), ICAO (Uluslararası Sivil Havacılık Örgütü), I

İngilizce - Türkçe Sözlük

i., ask. yaklaşık olarak 20 litrelik benzin veya yağ bidonu.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. jarse ceket; jarse atlet fanilası; b.h. Jersey adasında bulunan ve sütü çok yağlı bir cins inek.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i., f. atmaca kösteği; f. atmaca ayağına köstek takmak.

Türkçe Sözlük

(i. F.). 1. Yağmur damlası. 2. Kirpi.

Türkçe Sözlük

(i.). I. Hafif olduğu halde hacmi büyük: Kaba döşek, şilte; kaba denk, yük. 2. Şiş, tümsek: Kabaet. 3. Terbiyesiz, sözü ve devranışı ağır, yontulmamış, zarafeti olmayan: Kaba adam. 4. Adî, zarif, süslü veya ince ve nazik olmayan, bayağı: Kaba iş, kaba dikiş, kaba ekmek, işin kabası. 5. Terbiyeye aykırı, terbiyesizce: Kaba söz, kaba lisan. Kabaet = Sağrı budu. Kaba saba, kabataslak = Kaba bir suretle, işin yalnız kabası, ince teferrüatına girlşmeksizin: Kaba saba, kaba taslak şeklini çizmek. Kabasakal = Sakalı kabarık, büyük. Kabadayı = Gösterişte cesaret satan, yiğit taslağı, bk. Kabadayı. Kabakoz = Yalnız görünüşte gösterişli. Kabakulak = Bir hastalık, Osm. hummây-ı nekzî, Fr. orcillon.

Sağlık Bilgisi

Daha çok çocuklarda görülen bulaşıcı bir hastalıktır. Hastanın ağzından çıkan tükürük damlacıklarıyla bulaşır. Tıp dilinde parotitis epidemica denilen bu hastalık; genellikle kulak altında bulunan tükürük bezlerinin iltihaplanması sonucu ortaya çıkar. Kuluçka devresi, 18 gündür. Hastanın ateşi birdenbire yükselir, genel bir halsizlik görülür. Çok defa kulağın ön ve altında bulunan tükürük bezleri şişer ve acıma hissi duyulur. Yanak ve kulağın altı kabarır, kulak memesi de hafifçe yukarı doğru kalkar. Ağızda kuruluk, dilde pas vardır. İştah da azalmıştır. Bu durum birkaç gün devam ettikten sonra tükürük bezlerindeki şişlik yavaş yavaş kaybolmaya ve hasta iyileşmeye başlar. Hastalığın kendisi çok tehlikeli bir hastalık olmadığı halde; başka hastalıklara zemin hazırlar. Bu hastalıklar arasında; pankreas, gözyaşı keseleri, böbreküstü bezleri, erkeklerde husyeler, kadınlarda yumurtalıkların etkilenmesi önemli sonuçlar doğurabilir. Bu nedenle en iyi şekilde tedavi edilmesi gerekir. Hastanın sağlıklı kimselerle konuşması, görüşmesi önlenir. Sulu yiyecekler verilir. Kabız olmaması sağlanır. Ayrıca aşağıdaki reçeteler de uygulanır.

Tedavi için gerekli malzeme : Hindyağı.

Hazırlanışı : Her sabah aç karnına bir çorba kaşığı hindiyağı içilir. Bu hastanın kabız olmasını önler.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Suyun yüzünde yağmur damlaları, vesaireden hâsıl olan hava ile dolu şişcik, Ar. habâb .2. Hava veya su ile dolu olarak deri üzerinde hâsıl olan ufak sivilce: Ellerinde birtakım kabarcıklar çıkmış; kabarcık, dil kabarcığı.

Türkçe Sözlük

(i.). Kabarmış, şişmiş, üfürülmüş: Yanağının bir tarafı kabarıktı, (i.). 1. Kabarmış, şişmiş yer, hava veya su ile dolu ufak sivilce: Vücudunda birtakım kabarıklar belirdi. 2. Çuha vesaire üzerinde havın kalkmasından hâsıl olan çıkıntılı nokta: Bazı kumaşlarda yağmur damlalarından kabarıklar olur.

Türkçe Sözlük

(e.). 1. Sayı hakkında sorgu edatı: Kaç kişi? Kaç koyun? Kaç gün? (Miktar sualinde ise «ne kadar» kullanılır: Ne kadar su? Ne kadar yağ? gibi). 2. Sual inkârı suretinde çokluk ve mübalâğa gösterir: Kaç kere söyledim. Kaç ağaç dikeceğiz? Yani çok söyledim, çok ağaç diktik. Birkaç = Bazı, bir miktar, bir takım, belirli olmayan, fakat birçok olan sayıyı gösterir: Birkaç kişi geldi; birkaç kere gittim. Kaça = Ne kadar para karşılığında, ne fiyatla? Bunu kaça veriyorsunuz? Kaça aldınız?

Genel Bilgi

Bu deneyi ilk olarak ABD Caiifornia’da Larry Walters, bildiğimiz çocuklar için olan uçan balonlarla değil meteoroloji balonları ile yapmıştır. Larry 42 tane balonu kendine bağlamış, kendisi de alimünyum bir sandalyeye oturmuş, emniyet olsun diye de yere bir halatla bağlanmış.

Tam yükselmeye başlarken yere bağlı halat kopmuş ve kontrolsuz bir şekilde 5 bin metreye kadar yükselmiş. Bundan sonra yanında bulunan tabanca ile yüksekliği kontrol için balonları tek tek patlatmaya başlamış. Bu arada yanında bulunan telsizle yakından geçebilecek uçakları ikaz etmeyi de ihmal etmemiş.

Balonları tek tek patlatarak inerken biraz da şanssızlığından, balonları bağlayan teller elektrik hatlarına takılmış ama sonunda yere sağ salim inmeyi başarmış. Bu üstün başarısından dolayı takdir bekleyen Larry’e ulusal havacılık kurallarını ihlal etti diye ilgililer çok kızmışlar ve cezalandırmaya karar vermişler. Bu hikayenin gerisi bilinmiyor ama biz hesap yolu ile kaç uçan balon bir insanın ayağını yerden kesebilir bulabiliriz. Bir litre helyum 0,18 gramdır. Bir litre hava l gramdır diye bilinir ama onun yüzde 80’inin nitrojen olduğunu düşünürsek bir litre hava, hemen hemen saf nitrojen kadar yani 1,25 gramdır diyebiliriz. Yani bir litre helyum, bir litre havadan yaklaşık l gram daha hafiftir.

30 santimetre çapındaki bir balonu tam küresel düşünüp hacmini hesap edersek 14.137 santimetreküp yani 14 litre eder. Helyumun bir litresi havadan l gram hafif olduğuna göre bu balon ucuna bağlanan 14 gram ağırlığı havaya kaldırabilir (balonun kendi ağırlığı ve ip ihmal edilerek).

Diyelim ki çocuğunuz 30 kilogram ağırlığında. Her biri 14 gram kaldırma gücündeki balonlardan 2.150 tanesini alıp eline verirseniz, bir anda yanınızdan kaybolup havalandığını görebilirsiniz, tabii teorik olarak.

Eğer daha büyük, 3 metre çapında bir kaç balon bulabilir ve helyumla şişirebilirseniz 55 kilogram ağırlığındaki eşinizi kaldırmaya 4 tanesi yetecektir.

30 metre çapındaki bir balon ise 14 ton ağırlığı kaldırabilir. Bu nedenle balon, zeplin türü hava araçlarının hacimleri çok büyüktür. Aslında bir litresinin ağırlığı 0,09 gram olan hidrojen bu işler için idealdir ama çok yanıcıdır, en ufak bir kıvılcım, patlamasına neden olabilir.

Hindenburg zeplininin bu nedenle başına gelenlerden dolayı zeplinle yolculuk tarihe karışmıştır. Helyum gazı kullanılarak tekrar eski günlerine dönmesi ümitle beklenmektedir.

Türkçe Sözlük

(i. i. catena). 1. Vaktiyle küreğe verilen esirlerin ayağına vurulan zincirli halka, pranga. 2. Bir tür çok iri at. bk. Katana.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. akdâm). 1. Ayak Fars. pâ Kadem basmak, vaz’-ı kadem etmek = Ayak basmak. 2. Adım, hatve: Kadem atmak. 3. 32 santimlik mesafe ölçüsü: Yirmi kadem boyu vardır. İngiliz kademi = Metrenin üçte biri. 4. Uğur, meymenet, yemin: Kadem getirmek = Uğurlu olmak; kadem getirdiniz. Kadembûsî = Eskiden ayak öpme merasimi. Sâbit-kadem — Ayak direyen. Hoş-kadem= Uğurlu, kademli. Kadem-rân = Adım atan, yürüyen, ilerleyen. Kadem-rence = Zahmet, tenezzül: Fakirhaneye kadem-rence buyurulursa. Kadem-keş = Ayağını çeken, içtinap eden, çekilip bir daha yanaşmayan: Bizimki içkiden kadem-keş oldu. Kadem-nihâde — Ayak basmış, gelmiş, mec. doğmuş.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Basamak, merdiven ayağı, derece: Kademe kademe yükselmek; bahçeyi kademe kademe yükseltmiş.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (mü. kademiyye) (anatomi). Ayağa ait.

Genel Bilgi

İnsanların sıkılınca geleneksel olarak başvurdukları üç şey alkol, nikotin ve kahvedir. Alkol alınmasına ve sigara içilmesine sağlık kuruluşlarınca karşı çıkılmasına karşılık kahve içme alışkanlığı hiç bir zaman benzeri eleştirilerle karşılaşmamıştır. Halbuki fazla miktarda kahve içimi de anormal zihinsel durumlar oluşturabilir, kafeinin birden kesilmesi kendine özgü olumsuz belirtiler ortaya çıkarabilir.

Günlük hayatımızda başlıca kafein kaynakları, kahve, çay, çikolata, kakao ve kolalı içeceklerdir. Kafein en çok kahvede bulunur, çayda ise kahvenin yarısı ile beşte biri kadardır. Bir fincan kahvede 85-100 miligram, bir bardak çayda 60 miligram, kolalı içeceklerin litresinde ise 100-130 miligram kafein bulunur. Bu nedenle kafein üzerindeki araştırmalar kahve üzerinde yoğunlaşmıştır.

Kafeinli içecekler içildiklerinde vücut tüm kafeini emer, kandaki seviyesi 15-45 dakikada en yüksek seviyesine çıkar. Alınan miktarın en azından yarısının vücutta kullanılıp atılmasına kadar geçen zaman yaklaşık beş saattir. Kafein kandaki yağ asitlerinin seviyesini arttırır, bu maddeler enerjiye çevrilerek vücut direncini arttırırlar. Kafein sinir sistemine uyarıcı etki yapar, uykuya olan reaksiyon zamanını uzatır, canlılığı arttırır.

Bir insan kısa sürede 6-7 fincan kahve içerse, kafeine bağlı, huzursuzluk, uykusuzluk, ishal, kalp çarpıntısı gibi belirtiler görülebilir. Ancak kafein zehirlenmesi olabilmesi için günde 80-100 fincan kahve, 125 bardak çay veya 200 kutu kolalı içecek içilmesi gerekmektedir ki bu da pratikte mümkün değildir.

5-10 gramlık kafein tozu erişkin bir kişiyi öldürebilmektedir. Kafein zehirlenmesi belirtileri sıkıntı, kusma, kalp çarpıntısı ve komadır. Kalbin durması ve solunum yetersizliği nedeniyle ölüm bile meydana gelebilir.

Aşırı kahve alımının şeker, gut, mide, bağırsak ve idrar yolları hastalıklarına da yol açtığı ileri sürülmüş ama bu hastalıkların hiçbirinin nedeni ile aşın kafein alımı arasındaki ilişki kanıtlanamamıştır.

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Hindistan taraflarında defneye benzer bir küçük ağacın zamkından ibaret olan pek beyaz ve güzel sert kokulu bir tıbbî madde, donmuş bir yağ. Kâfurruhu = Bu maddenin özü. 2. Mecâzen: Pek beyaz şeyden kinâyedir. Şem’-i kâfûr = KAfurla yapılmış pek beyaz ve nefis mum. Yeşilkâfûr — Karapelinin bir çeşidi.

Şifalı Bitki

(kafur): Tabiatta, bir çok bitkide bulunur. Tıpta kullanılan kafuru “Japonya Kafuru”dur. “Cinnamomun Camphorea” ağacının odunu, su buharıyla distile edilerek elde edilir. Kafuru renksiz, şeffaf, billuri yapılı, gevrek parçalarıdır. Kokusu hususi ve keskin, lezzeti sonradan serinlik veren acı ve yakıcıdır. 204 santigrat derecede kaynar. Adi sıcaklıkta uçar. Suda çok az erir. Alkolde, eterde, kloroformda, benzolde ve yağlarda çok erir. Kullanıldığı yerler: Kan dolaşımını kuvvetlendirir. Beyni ve sinirleri uyarır. Kalp yetersizliğini giderir. Solunum sistemini uyarır. Bronşların ifrazatını arttırır. İspirto ile karıştırılmış kafuru, ağrıları ve kepeklenmeyi keser. Akciğer hastalıklarında faydalıdır. Ateşli hastalıklarda, uyuşturucu maddelerde zehirlenmelerde ve gece terlemelerinde de kullanılır. Tıpta kafurulu yağ, kafurulu ispirto gibi terkipler kullanılır.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Yağmur azlığı, kuraklık, kuraklıktan ürün yetişmemekle bunun neticesi olan açlık: Kaht-ü galâ = Kaht senesi (dilimizde «kıt» ve «kıtlık» bundan galattır, bk. Kıt, kıtlık). Kaht-ı sâl = Kuraklık ve kıtlık senesi, kaht-ü galâ senesi.

Şifalı Bitki

(hindbademi): İkiçenekliler sınıfının sterculiaceae familyasından, vatanı tropik Amerika olan bir ağacın meyvesidir. Kakao ağacı 4-10 metre boyundadır. Yaprakları derimsidir. Çiçekleri her mevsimde açar. Meyvelerinin içinde kestane büyüklüğünde tohumları vardır. Tohumlarının içeriğinde teobromin denilen alkoloid vardır. Bu madde uyarıcıdır. Tohumlarından kakao yağı çıkarılır. Kozmetik sanayiide ve eczacılıkta fitil yapmakta kulanılır. Tohumlarının yağı alındıktan sonra elde edilen kakao tozuna çikolata denir. Kullanıldığı yerler: Uyarıcı, iştah açıcı ve kuvvet vericidir. İdrar söktürür. Vücuttaki zehirlerin dışarı atılmasını sağlar. Böbrek iltihaplarını giderir. Fazla içildiği takdirde çarpıntı ve baş ağrısı yapar.

Türkçe Sözlük

(i ). 1. Kakır kakır eden kuru ve gevrek (şey). 2. Eritilen içyağının kalan kuru ve kavrulmuş maddesi. Kıkırdak: Kıkırdak böreği.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Ayak üzeri durma vaziyeti almak, Osm. kıyâm etmek: Öğretmen girerken bütün talebeler kalkar; saygı için ayağa kalkmak. 2. Yatma vaziyetini bozmak, oturmak: Yatmaktan usanmadın mı, kalk artık; yatmakta iken kalkıp oturdu. 3. Uyanmak, yataktan çıkmak: Sabah kaçta kalkıyorsunuz? 4. Yükselmek, yukarı çıkmak: Bu salıncağın bir tarafı inince öbür tarafı kalkar. 5. Kabarmak, şişip ayrılmak: Bütün yüzümün derisi kalktı. 6. Gitmek, hareket etmek, yola çıkmak: Tren kalktı; yarın buradan erken kalkarsak akşam varırız; vapur kaçta kalkar? 7. Dik durmak, dik vaziyet almak: Tüylerim kalktı; hayvan art ayakları üzerine kalktı; yağmurdan yatmış olan ekinler yine kalktı. 8. Yok olmak, lağv ve fesholunmak, artık bulunmamak veya kullanılır halde olmamak: Onun vücudu kalktı; o Adet şimdi kalktı; kara gümrüğü çoktan kalkmıştı. 9. Hastalıktan kurtulup yatağı terketmek: Hastanız daha kalkmadı mı? Doktor bir haftaya kadar kalkacağını tahmin ediyor. 10. Ayaklanmak, Osm. tuğyân, gulüvvetmek: İkide birde kalkar. 11. Şiddetlenmek: Rüzgâr, fırtına, dalga kalktı. 12. Doğmak, tulü etmek: Şimdi güneş kaçta kalkar? Sabahleyin Zühre’nln kalktığını seyrettim. Ayağa kalkmak = 1. Ayak üstü olmak, Osm. kıyâm etmek. 2. Ayaklanmak. Denize kalkmak = Deniz yolculuğuna çıkmak. DSşe kalka = Düşüp kalkarak, zahmetle yürüyerek, Fars. üftân ü htzân. Kalkıp kalkıp oturmak, hop oturup hop kalkmak = Fazla hiddet etmek, tehevvüre gelmek. Merak kalkmak = Meraka dokunmak, meraklanmak: Merakım kalktı.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Olduğu yerde ve halde durmak, devam ve karar bulmak: Bütün arkadaşları gittiği halde o kaldı; imtihan veremeylp sınıfta kaldı. 2. Gerilemek, geride durmak: Bizim adamlar nerede kaldı? O yarı yolda kaldı. 3. Durmak, hareket etmemek: Benim saatim kalmış; onun atı sarp yola gelince kaldı. 4. Artmak, fazla gelmek, bâkî olmak: Bütün koyundan yalnız İki okka et kaldı; o kadar kâğıttan bir tabaka kalmadı. 5. İkamet etmek, gecelemek: Bu gece nerede kalacağız? Dün bizde kaldılar; gece kalmaya gelmelisiniz. 6. Sükûnet bulmak, durmak, dinmek, sessiz olmak, Osm. râkld olmak: Rüzgâr, yağmur, fırtına kaldı. 7. Sürmek, devam etmek: O birçok vakit öyle kaldı. 8. Terkolunmak, vez geçilmek, bırakılmak: O iş kaldı; o mektebin açılması şimdilik kaldı. 9. Bir tarza dökülmek, bir hale girmek: Küçük yaşta yetim kaldı; cahil kaldı; üç gün aç, uykusuz kaldı. 10. Yapamamak, azalmak, eksilmek, mahrum olmak, başaramamak, nâll ve muvaffak olamamak: Yazıdan kaldık; eğlenceden kaldı; yoldan kaldınız. 11. Geçmek, kalan mala konmak: Babasından kendisine bir hayli mal kaldı; ona amcasından bir şey kalmadı. 12. Yaşamak, hayatta olmak: Onlardan kimse kalmadı; galiba bir oğlu kalmıştı. 13. Hayran olmak, hayrot etmek: Bunu işitince öyle kaldı. 14. Ait ve râcî olmak: Bunu yapmak size mi kaldı? 15. Yorulmak, gidememek: Bu hayvan kaldı. Az kalmak, dikiş kalmak = Takarrüb etmek, yaklaşmak, olmasına bir şey kalmamak: Az kaldı düşünüyordum; az kaldı unutuyordum; çantayı elimden düşürmeye ramak kaldı. Ust-baş kalmamak = Kıyafet pek pejmürde olmak. Üzerinde kalmak = Zimmetinde kalmak. Iften kalmak = Bir engel çıkıp İşe gidememek. Bana kalsa = Benim fikrimce, bana göre. Bildiğinden kalmamak = Israr etmek. Elinden geleni yapmak. Hasret kalmak = Hasret çekmek, mahrum olmak. Hatır kalmak = Gücenmek, kırılmak, darılmak. Donakalmak = Hayrette kalmak. Kaskatı kalmak = Ölüm hâli, ölmek. Göx kalmak — Gıpta ve haset etmek. Yanına kalmak = Cezasız kurtulmak. Kaldı kl = Ne var ki. Nerede kaldı = Ne kador uzak: Sizinle o kadar hukuku varken sizin için bu işi yapmazsa nerede kaldı bizim için yapmak? ...den kalır yeri yoktur = Hiç ondan farkı yoktur: Bu adamın da hiç dilenciden kalır yeri yoktur. Kala kala = Tükene tükene, gide gide bu kaldı: O büyük aileden kala kala bir ufak çocuk kaldı. Kat kala = En nihayet, son derecede: Kat kala muhtaç olursak bunu kullanacağız.

Sağlık Bilgisi

Düzensiz bir hayat, yorgunluk, sinir bozuluğu, şiddetli romatizma veya doğuştan meydana gelen kalp hastalıklarında; daha geniş bir ifadeyle bütün kalp hastalıklarında aşağıdaki maddelere dikkat etmek gerekir.

- Sinirlenmeyin.

- Sigarayı bırakın.

- Şişmanlamamaya ve kilonuzu muhafaza etmeye çalışın.

- Fazla yorucu işler yapmayın.

- Uyku ve dinlenmenizi ihmal etmeyin.

- Koşmayın, acele etmeyin.

- Her gün bir öncekinden daha iyi olduğunuza inanın.

- Kabız olmamaya dikkat edin.

- Çürük dişleriniz varsa, tedavi ettirin.

- Fazla miktarda yağlı sığır veya koyun eti, sütlü şeyler yemeyin. Konserve, pastırma, salam, peynir, turşu, balık ve çikolata gibi şeyleri mümkün olduğunca azaltın.

- Yemeklere tuz koymayın. Yemeklerinizi mısırözü, ayçiçeği veya haşhaşyağı ile hazırlayın

- Bol bol taze sebze ve meyve yiyin.

- Bol bol yoğurt yiyin.

Ayrıca aşağıdaki reçetelerden dilediğinizi kullanın.

Tedavi için gerekli malzeme : Bal, su.

Hazırlanışı : 1 su bardağı suya 3 kahve kaşığı süzme bal konur. Iyice karıştırıldıktan sonra içilir. Aynı işlem her yemekten sonra tekrarlanır.

Türkçe Sözlük

(i.). Yağda kavrulduktan sonra etsiz pişmiş sebze: Patlıcan kalyesl.

Ülke

Coğrafi verileri

Konum: Güneydoğu Asya’da, Tayland Körfezi kıyısında, Tayland, Vietnam ve Laos arasında yer almaktadır.

Coğrafi konumu: 13 00 Kuzey enlemi, 105 00 Doğu boylamı.

Haritadaki konumu: Güneydoğu Asya.

Yüzölçümü: toplam: 181,040 km².

Kara: 176,520 km².

Su: 4,520 km².

Sınırları: toplam: 2,572 km.

sınır komşuları: Laos 541 km, Tayland 803 km, Vietnam 1,228 km.

Sahil şeridi: 443 km.

İklimi: Tropikal muson iklimi hakimdir. Muson mevsimi Haziran’dan Ekim ayına kadardır. Kasım-Mayıs ayları dönemlerinde hava kurudur. Kışları kuzeyde biraz soğuktur, bütün yıl boyunca ülke genelinde ısı aynıdır.

Arazi yapısı: Ülke topraklarının büyük bölümünü orta kesimdeki geniş ovalar kaplamaktadır ve doğu kesimini boydan boya aşarak güneye doğru akan Mekong Irmağı egemendir.

Deniz seviyesinden yüksekliği: en alçak noktası: Tayland Körfezi 0 m.

en yüksek noktası: Phnum Aoral 1,810 m.

Doğal kaynaklar: Kereste, değerli taşlar, demir yatakları, manganez, fosfat, hidrolik güç potansiyeli.

Arazi kullanımı: İşlenebilir topraklar: %20.44.

ekinler: %0.59.

Diğer: %78.97 (2005 verileri).

Sulanan arazi: 2,700 km²(2003 verileri).

Doğal afetler: Muson yağmurları (Haziran - Kasım ayları arasında); su baskınları; arada sırada görülen kuraklıklar.

Nüfus Bilgileri

Nüfus: 13,881,427 (Temmuz 2006 verileri).

Yaş yapısı: 0-14 yaş: %35.6 (erkek 2,497,595; kadın 2,447,754).

15-64 yaş: %61 (erkek 4,094,946; kadın 4,370,159).

65 yaş ve üzeri: %3.4 (erkek 180,432; kadın 290,541) (2006 verileri).

Nüfus artış oranı: %1.78 (2006 verileri).

Mülteci oranı: 0 mülteci/1,000 nüfus (2006 tahmini).

Cinsiyet oranı: doğumlarda: 1.05 erkek/kadın.

15 yaş altı: 1.02 erkek/kadın.

15-64 yaşlarında: 0.94 erkek/kadın.

65 yaş ve üzeri: 0.62 erkek/kadın.

Toplam nüfusta: 0.95 erkek/kadın (2006 verileri).

Bebek ölüm oranı: 68.78 ölüm/1,000 doğan bebek (2006 tahmini).

Ortalama hayat süresi: Toplam nüfus: 59.29 yıl.

Erkek: 57.35 yıl.

Kadın: 61.32 yıl (2006 verileri).

Ortalama çocuk sayısı: 3.37 çocuk/1 kadın (2006 tahmini).

HIV/AIDS - hastalıklarına yakalanan yetişkin sayısı: %2.6 (2003 verileri).

HIV/AIDS - hastalıkları taşıyan kişi sayısı: 170,000 (2003 verileri).

HIV/AIDS - hastalıklarından ölenler: 15,000 (2003 verileri).

Ulus: Kamboçyalı.

Nüfusun etnik dağılımı: Khmerler %90, Vietnamlılar %5, Çinliler %1, diğer %4.

Dinler: Budist %95, diğer %5.

Dil: Khmer (resmi) %95, Fransızca, İngilizce.

Okur yazar oranı: 15 yaş ve üzeri bilgiler.

Toplam nüfus: %73.6.

Erkek: %84.7.

Kadın: %64.1 (2004 verileri).

Yönetimi

Ülke adı: Resmi tam adı: Kamboçya Krallığı.

kısa şekli : Kamboçya.

Yerel tam adı: Preahreacheanachakr Kampuchea.

yerel kısa şekli: Kampuchea.

Eski adı: Khmer Cumhuriyeti, Kamboçya Cumhuriyeti.

ingilizce: Cambodia.

Yönetim şekli: Cumhuriyet.

Başkent: Phnom Penh.

İdari bölmeler: 20 eyalet ve 4 belediye; Banteay Mean Cheay, Batdambang, Kampong Cham, Kampong Chhnang, Kampong Spoe, Kampong Thum, Kampot, Kandal, Kaoh Kong, K

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Kamçı çalmak, kamçı ile vurmak: Hayvanlarını kamçılayıp duruyordu. 2. mec. Rüzgâr veya yağmur yüze çarpmak: Şiddetle yağan yağmurlar hepsinin yüzlerini kamçılıyordu. 3. mec. Bir işi yürütmek, kovalamak, takip etmek, sür’atlendirmek.

Ülke

Coğrafi Verileri

Konum: Batı Afrika’da, güneybatıda Gine Körfezi, kuzeybatıda Nijerya, kuzeydoğuda Cad, doğuda Orta Afrika Cumhuriyeti, güneyde Kongo ile çevrilidir.

Coğrafi konumu: 6 00 Kuzey enlemi, 12 00 Doğu boylamı.

Haritadaki konumu: Afrika.

Yüzölçümü: toplam: 475,440 km².

Kara: 469,440 km².

Su: 6,000 km².

Sınırları: toplam: 4,591 km.

sınır komşuları: Orta Afrika Cumhuriyeti 797 km, Cad 1,094 km, Kongo Cumhuriyeti 523 km, Ekvator Gine 189 km, Gabon 298 km, Nijerya 1,690 km.

Sahil şeridi: 402 km.

İklimi: Yıl boyunca süren sıcak bir iklim görülür. Yağışlar güneyden kuzeye doğru gidildikçe azalır.

Arazi yapısı: Sık ormanlarla kaplı yaylalar kuzeye doğru yükselir. Kuzeydeki savan düzlükler, Cad Gölü Havzası`na yaklaştıkça alçalır. Batı bölgesi ise dağlarla kaplıdır.

Deniz seviyesinden yüksekliği: en alçak noktası: Atlas Okyanusu 0 m.

en yüksek noktası: Fako 4,095 m.

Doğal kaynakları: petrol, boksit, demir, kereste - ağaç ürünleri, alüminyum.

Arazi kullanımı: tarıma uygun topraklar: %12.54.

Sürekli ekinler: %2.52.

Diğer: %84.94 (2005 verileri).

Sulanan arazi: 260 km² (2003 verileri).

Doğal afetler: Zehirli gazların yayılmasına neden olan volkanik etkinlik.

Nüfus Bilgileri

Nüfus: 17,340,702 (Temmuz 2006 verileri).

Yaş yapısı: 0-14 yaş: %41.2 (erkek 3,614,430; kadın 3,531,047).

15-64 yaş: %55.5 (erkek 4,835,453; kadın 4,796,276).

65 yaş ve üzeri: %3.2 (erkek 260,342; kadın 303,154) (2006 verileri).

Nüfus artış oranı: %2.04 (2006 verileri).

Mülteci oranı: 0 mülteci/1,000 nüfus (2006 tahmini).

Bebek ölüm oranı: 63.52 ölüm/1,000 doğan bebek (2006 tahmini).

Ortalama hayat süresi: Toplam nüfus: 51.16 yıl.

Erkek: 50.98 yıl.

Kadın: 51.34 yıl (2006 verileri).

Ortalama çocuk sayısı: 4.39 çocuk/1 kadın (2006 tahmini).

HIV/AIDS - hastalıklarına yakalanan yetişkin sayısı: %6.9 (2003 verileri).

HIV/AIDS - hastalıkları taşıyıcıları: 560,000 (2003 verileri).

HIV/AIDS - hastalıklarından ölenler: 49,000 (2003 verileri).

Ulus: Kamerunlu.

Nüfusun etnik dağılımı: Kamerun Yerlileri %31, Ekvatoral Bantu %19, Kirdi %11, Fulani %10, Kuzeybatılı Bantu %8, Doğulu Nigritic %7, diğer Afrikalılar %13, Afrikalı olmayanlar %1.

Din: Yerel inançlar %40, Hıristiyan %40, Müslüman %20.

Diller: 24 büyük Afrika dil grubu, İngilizce (resmi), Fransızca (resmi).

Okur yazar oranı: 15 yaş ve üzeri bilgiler.

Toplam nüfus: %79.

Erkek: %84.7.

Kadın: %73.4 (2003 verileri).

Yönetimi

Ülke adı: Resmi tam adı: Kamerun Cumhuriyeti.

kısa şekli : Kamerun.

Eski adı: Fransız Kamerun’u.

ingilizce: Cameroon.

Yönetim biçimi: Cumhuriyet.

Başkent: Yaounde.

İdari bölmeler: 10 bölgeye ayrılır; Adamaoua, Centre, Est, Extreme-Nord, Littoral, Nord, Nord-Ouest, Ouest, Sud, Sud-Ouest.

Bağımsızlık günü: 1 Ocak 1960 (Fransız yönetiminden ayrıldı).

Milli bayram: Cumhuriyet günü, 20 May (1972).

Anayasa: 20 Mayıs 1972 tarihinde referandum geçirilerek kabul edilmiştir; Ocak 1996 Tarihinde yeniden gözden geçirilip düzeltilmiştir.

Hukuk siste

Ülke

Coğrafi Verileri

Konum: Kuzey Amerika’nın kuzeyinde, Kuzey Atlas Okyanusu ve Kuzey Pasifik Okyanusu kıyısında yer almaktadır.

Coğrafi konumu: 60 00 Kuzey enlemi, 95 00 Batı boylamı.

Haritadaki konumu: Kuzey Amerika.

Yüzölçümü: toplam: 9,984,670 km².

Kara: 9,093,507 km².

Su: 891,163 km².

Sınırları: toplam: 8,893 km.

sınır komşuları: ABD 8,893 km.

Sahil şeridi: 202,080 km.

İklim: 70.paraleldeki buz tepelerinden bati sahillerindeki gür bitki örtüsüne kadar değişiklik gösteren iklim çeşitliliğine rağmen Kanada’nın bütününde özellikle nüfusun da daha yoğun olduğu Amerika sınırları boyunca 4 ayrı mevsim yaşanır. Yazın günlük sıcaklık +35 ve daha üstündeki derecelere kadar yükselir, buna rağmen -25 ve daha da altındaki dereceler alışılmadık değildir. İlkbahar ve sonbaharda hava sıcaklıkları daha normaldir.

Arazi yapısı: Batıda dağlık ovalar, güneydoğuda alçak düzlükler çoğunluktadır.

Deniz seviyesinden yüksekliği: en alçak noktası: Atlas Okyanusu 0 m.

en yüksek noktası: Logan Dağları 5,959 m.

Doğal kaynakları: Demir, nikel, çinko, bakır, altın, kurşun, molibden, potas, gümüş, balık, kereste, vahşi doğa, kömür, petrol, doğal gaz, hidro enerji.

Arazi kullanımı: tarıma uygun topraklar: %4.57.

daimi ekinler: %0.65.

Diğer: %94.78 (2005 verileri).

Sulanan arazi: 7,850 km² (2003 verileri).

Doğal afetler: Kuzeydeki süreklilik gösteren buzlanma ekonomik gelişmeye engel teşkil etmektedir; Doğudan Rocky Dağlarından gelen şiddetli kasırgalar ülkeye yağış ve kar getirirler.

Nüfus Bilgileri

Nüfus: 33,098,932 (Temmuz 2006 verileri).

Yaş yapısı: 0-14 yaş: %17.6 (erkek 2,992,811; kadın 2,848,388).

15-64 yaş: %69 (erkek 11,482,452; kadın 11,368,286).

65 yaş ve üzeri: %13.3 (erkek 1,883,008; kadın 1,883,008) (2006 verileri).

Nüfus artış oranı: %0.88 (2006 verileri).

Mülteci oranı: 5.85 mülteci/1,000 nüfus (2006 tahmini).

Bebek ölüm oranı: 4.69 ölüm/1,000 doğan bebek (2006 tahmini).

Ortalama hayat süresi: Toplam nüfus: 80.22 yıl.

Erkek: 76.86 yıl.

Kadın: 83.74 yıl (2006 verileri).

Ortalama çocuk sayısı: 1.61 çocuk/1 kadın (2006 tahmini).

HIV/AIDS - hastalıklarına yakalanan yetişkin sayısı: %0.3 (2003 verileri).

HIV/AIDS - hastalıkları taşıyan kişi sayısı: 56,000 (2003 verileri).

HIV/AIDS - hastalıklarından ölenler: 1,500 (2003 verileri).

Ulus: Kanada.

Nüfusun etnik dağılımı: İngiliz kökenli %28, Fransız kökenli %23, diğer Avrupalılar %15, Amerikan yerlileri %2, diğer Asya, Afrika, Arap kökenli %6, melez %26.

Din: Roma Katolikleri %42, Protestanlar %40, diğer %18.

Dil: İngiliz %59.3 (resmi), Fransız %23.2 (resmi), diğer %17.5.

Okur yazar oranı: 15 yaş ve üzeri bilgiler.

Toplam nüfus: %99 (2003 verileri).

Yönetimi

Ülke adı: Resmi adı: Kanada.

ingilizce: Canada.

Yönetim biçimi: Meşruti Monarşi.

Başkent: Ottava.

İdari bölmeler: 10 eyalet ve 3 bölge; Alberta, British Kolombiya, Manitoba, New Brunswick, Newfoundland, Kuzeybatı bölgesi, Nova Scotia, Nunavut, Ontario, Prince Edward Adası, Quebec, Saskatchewan, Yukon

Türkçe Sözlük

(i.). Etleri yenecek hayvanların kesilip yüzüldüğü yer, sâlhâne. mec. Ayağı ile kanaraya gitmek = Ölümü arayıp bulmak, kendini tehlikeye atmak.

Şifalı Bitki

(senecio): Bileşikgiller familyasından bir bitki cinsidir. Adikanaryaotu denilen çeşidi, bütün yıl boyunca çiçek açan 10-40 santimetre boyunda bir veya iki yıllık otsu bir bitkidir. Çiçekleri küçük silindir şeklindedir. Meyvelerinin içeriğinde uçucu yağ, tanen, reçine, inulin vardır. Köklerinde ise; “Senecin” ve “Senecionin” adlı iki alkoloid bulunur. Kullanıldığı yerler: Aybaşı kanamalarını düzenler. Aybaşı ağrılarını keser. Bağırsak kurtlarını düşürür. İshal, dizanteri ve kanamalarda faydalıdır. Yaraları iyileştirir. Romatizma ağrılarını keser.

Sağlık Bilgisi

Kolestrol, kanda, sinirlerde, beyinde, karaciğerde, dalakta, böbrek üstü bezlerinde ve safrada bulunan, yağ yapısında, kristal gibi beyaz görünümde bir maddedir. Görevi dokulardaki su dengesini sağlamak, alyuvarları zehirlere karşı korumak, sinir dokularının dayanıklığını sağlamak ve deri altında, dışarıdan gelecek mikroplara karşı koruyuculuk yapmaktır. 100 gram kanda; 180-230 miligram kolestrol bulunur. Bu miktar normaldir. 230 miligram kolestrol miktarı, kanda kolestrolün yükselmiş olduğuna işarettir. Tedavi edilmezse; damarsertliği, beyin ve kalpteki ince damarların tıkanmasına neden olur. Meydana Gelişi : Böbrek üstü bezleri, husyeler, yumurtalıklar bünyenin ihtiyacı olan kolestrolü imal ederler. Ayrıca hayvansal yağlar, süt, yumurta ve bitkisel hormonlarla da kolestrol alınır. Kanda, kolestrolün yükseldiğini anlamak için bir seri test yapmak gerekir. Ayrıca, hastanın cildinde oluşan sarı lekeler, göz altlarında beliren siyah halkalar, göz akında görülen sarı lekecikler, genel yorgunluk, iştahsızlık, hazımsızlık, baş dönmesi, baş ağrısı, görme zayıflığı, ağız acılığı, nefes ve ter kokusu kolestrolün yükselmiş olduğuna işaret olabilir. Tedavi maksadıyla aşağıdaki reçeteler uygulanır.

Tedavi için gerekli malzeme : Mısır püskülü, su.

Hazırlanışı : 4 bardak suya, 1 tutam (20 gram) mısır püskülü konur. 30 dakika kaynatıldıktan sonra süzülür. Günde 3 kere, birer su bardağı içilir.

Türkçe Sözlük

(aslı: KINDIL) (i. A.) (c. kanâdîl). 1. Zeytinyağı içine batırılmış bir fitilin yanmasiyle ışık veren aydınlatma Aleti ki, çeşitleri vardır. Kandil yakmak. Sönük bir kandilin ışığında dikiş dikiyordu. 2. Sünbül gibi çiçeklerin çiçeği: Bu sünbülün kandili ne kadar çok. Kandilağacı = Bir cins ağaç. İdare kandili = Az aydınlık vermek üzere gece uyurken yakılan kandil çeşidi kl, bazıları kısa mumdan ibarettir. Kandil uçurmak = Çocuklar sabun köpüğünden balon üflemek. Kandil çöreği = Kutsal gecelerde hususi surette yapılıp yenen yağlı çörek. Kandilçiçeği = Civan perçemi çeşidi. Şamandıra kandili = Fitili tıpa parçalarını havi bir ufacık şamandıra İle yağın üzerinde duran kandil çeşidi. mec. Gökkandil (körkandil) = Kendinden geçmiş, mesut, gözü dumanlı sarhoş. Kandil gecesi = Minarelerde kandil yanan kutsal gecelerin beheri: Velâdet-i Nebevi, Regaaib, Berât, Mtrâc geceleri gibi.

Türkçe Sözlük

(İ.A.) (Yunanca’dan). Dağlarda ve kırlarda bitip zeytinyağı içinde şişe ile güneşte bırakıldığı zaman bıçak yaralarına iyi gelen tanınmış bir ilâç hâsıl eden bir çeşit sarı çiçek. Kılıç çiçeği. Kantaron çiçeğine «eşekkulağı» da denir.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Zarf, mahfaza: Saat kabı, bıçak kabı, sümüklüböcek kabı, mektup kabı. 2. Örtü, yüz, Fars. pûşîde: Kürk kabı. 3. Kapak, cilt: Kitap kabı. 4. Su, yemek vesaire koymaya mahsus kap kaçak, çanak vesaire: Mutfak kapları. Yağ için kap getirdiniz mi? 5. Sahan, tabak, yemek konulan mahfaza: Uç kap yemek. 6. Çuval, torba, fıçı ve her çeşit koruma ve nakil vasıtası: Saman için, sirke için kabımız yoktur. Kap kaçak = Her çeşit kap vesaire. Ayakkabı = Ayağa giyilen pabuç, çizme, fotin vesaire. Sağ ayakkabı (şimdi sağlam ayakkabı) değildir = Güvenilemez, hilekâr. Kabına sığmamak = Sabırsızlık göstermek, telâş etmek.

Türkçe Sözlük

(f.). Ayağı takılıp yüzüstü düşmek.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Kapağı olan: Kapaklı cezve, kâse. 2. Gizli, saklı, Ar. mestur, mahfi, zıddı: açık: Bu gizli kapaklı bir iş değildir: Açık ve ortadadır. 3. Namlusunun kuyruğunda bir çeşit kapağı olan eski bir tüfek cinsi. 4. Topların cephane arabası ki, yağmurdan muhafaza için sağlam kapakla örtülü olması şarttır.

Türkçe Sözlük

(i.). Cebir ve şiddetle alan, kapıcı, gasb ve yağma eden. Demir kapan = Mıknatıs. Saman kapan = Kehribar. Kapan kapana = Yağma suretiyle. 1. içindeki yeme aldanarak yanaşan hayvanları tutan tuzak, Fars. dâm: Fare, sansar, kuş kapanı. 2. Gümrük, eskiden kara gümrüğü yeri: Un kapanı, yağ kapanı. Kapana tutulmak, düşmek = Tutulmak.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Açık şey kapalı olmak: Kapı kapandı, bu pencere kapanmıyor. 2. Bir şeyin kapısı, kapağı veya diğer bir menfez ve giriş, tıkanmak, örtülmek: Ev, dükkân, kapı, kutu kapandı. 3. Örtülmek, üstüne örtü ve perde çekilmek, Osm. setrolunmak, mestûr olmak: Bu keçe ile döşemenin her tarafı kapanmıyor. Eğerin üstü haşa ile kapanır. 4. Kesilmek, engellenmek, işlemez ve geçilmez hâle gelmek: Yuvarlanan kayalardan yol kapanmış. Açılan lâğımlardan yollar kapandı. 5. Çıkmamak, içerde durmak, Osm. ihtibâs etmek: Evinde kapanıp okumakla meşgul oluyor. 6. Örtünmek, tesettür etmek, erkekten kaçmak: Bazı yerlerde kızlar evleninceye kadar kapanmazlar. 7. Tatil olunmak, işlememek, battal olmak: O değirmen, fabrika, lokanta kapandı. 8. Bahsi olunmamak, sükûtla geçirilmek: O söz, o bahis çabuk kapandı. 9. Doldurulmak, Osm. imlâ edilmek, kuyu ve hendek gibi yerleri ortadan kaldırmak: O kuyu, o hendek kapandı. 10. Hesap kesilmek, kat’ olunmak, mahsûb olup ilişik kalmamak: Benim hesabım, bu senenin defterleri kapandı. 11. Diz çökerek veya yüz üstü düşerek sarılmak: Ayaklarına, dizlerine kapandı. Yerlere kapandı. 12. Atın ön ayağı sürçüp başı üstüne düşmek: Bu hayvan çok kapanır. 13. Yara iyileşmek, her tarafının derisi birleşip örtülmek: Kurşun yaraları daha kapanmadı. 14. Gökyüzü bulutla örtülüp hava kapalı ve keder verici olmak: Ufkun her tarafı kapandı. (göz) Kapanık hâle gelmek, kör olup görmemek: Zavallının bir gözü kapandı. (bir aile, sülâle veya hanedân) Son bulmak, soyu kalmamak: Bermekkîler sülâlesi tâ eskiden kapanmış idi. O memlekette bir hanedan vardı, o da kapandı. Muhasaraya girmek, sığınmak: Açıkta mukavemet edemiyeceğini anlayınca, yanındaki askerlerle kaleye kapandı.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Zorla alan, Ar. gaasıb, Fars. yağmâ-ger. 2. Uzaktan çeken, cezbeden, câzib: Nem kapıcı. Gönül kapıcı = Fars. dilber, dil-rübâ.

Türkçe Sözlük

(I.). Cebir ve şiddetle alma, yağma, etme. Kapış kapış = Kapan kapana, yağma ederek: Kapış kapış yediler (hırsla ve aralarında kapışarak yediler).

Türkçe Sözlük

(f.). Her biri bir taraftan çekip yağma etmek: Bir sepet üzümü iki dakikada kapışıp bir tane bırakmadılar.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Birdenbire uzanıp, atılıp şiddetle almak, çarpmak, kavramak; alıp götürmek: Kurt bir kuzuyu kapıp gitti. Yerde bir elma görünce hemen kaptı. 2. Zorla almak, gasp ve yağma etmek: Parayı elinden kaptı. Birinde bir şey gördü mü hemen kapmaya çalışır. 3. Uzaktan çekip almak, kendine çekmek, cezbetmek, celbetmek, ufak temas ve yakınlıkla hemen çekmek, yakalamak: Hastalık kapmak, sıtmayı kaptı. Huy kapmak, nem kapmak. 4. Kelepir bulup hemen yakalamak: Güzel bir ev kaptı. Orasını kapabillrsen hiç durma. 5. Isırmak, önüne geleni kapmak. Buluttan nem kapmak = Aşırı alınganlık, lakke kapmak = Başkasının hakkını almak. Külâh kapmak = Bir karışıklıktan veya bir kalabalıktan veyahut diğerlerinin gördüğü işten faydalanarak kendi menfaatini istihsal etmek.

Türkçe Sözlük

(i.) (Fransızca: capsule). 1. Çakmaklı tüfekten sonra icad olunan eczalı tüfek ve tabancaları ateşlemek için eczayı hâvî ince tenekeden ufak mahfaza. 2. Pek acı ve lezzetsiz bazı ilâçları hâvî olarak yutulmak üzere hazırlanmış, yumuşak mahfaza: Hintyağı kapsülü.

Türkçe Sözlük

(i.) (Fransızca: capote). 1. Askerlerin üstlük elbisesi, yağmurluğu. 2. Otomobilin motor kısmını örten saç kapak.

Türkçe Sözlük

(i.). Kışın donmuş halde yağan ve soğuk iklimlerde uzun müddet yerde birikip kalan yağmur, Fars. berf: Kar yağmak, kar tutmak: Yağınca erimeyip yerde birikmek. Hava kar yapmak, kara dönmek = Kar yağdırmak. Fevkalâde beyaz hakkında kullanılır: Kar gibi. mec. Kardan arslan = Kardan yapılan arslan heykeli gibibi vücutlu, gösterişli fakat iktidarsız adam. Kar çığırı = Karda açılmış geçit. Kar helvası = Karla karışık pekmez. Kar topu = 1. Karı yuvarlatarak yapılan büyük yığın. 2. Vuruşup oynamak için elde sıkarak top yapılan bir avuç kar. 3. Bir cins beyaz çiçek. 4. mec. Pek beyaz, tombulca şahıs veya çocuk. Karkuşu = Bir cins kırlangıç. Kar kuyusu = Yaz için kar biriktirip saklanılan mahzen. Karyağdı = Üstüne kar yağmış gibi beyaz benekli (tavuk vesaire).

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Fars. siyah, Ar. esved: Kara boya, kara at: Yağız. Kara toprak. 2. mec. Matemli, gamlı, kederli, Ar. meş’ Üm, menhûs: Kara gün, kara haber, kara talih. 3. mec. Ayıp, arlı: Kara yüz, yüzü kara. 4. Esmer: Kara Ahmed, kara ekmek. 5. Siyahlık, siyah boya: Karaya boyamak, karası kara, akı ak. 6. Siyâhî, zenci, Afrika’nın siyah adamı. (c.). Karalar = Yas kıyafeti, mâtem: Karalar giymek. Alın karası = Talihsizlik, Osm. baht-ı siyâh. Kara et = Geyik, tavşan vesaire gibi av eti. Karaoğlan = 1. Çingene. 2. Ayı. Karaiğne = Bir cins ufak karınca. Kara baş = Evlenmeyen manastır kesişi. Siyah sarık saran tarikat dervişi. 3. İlkbaharda açan güzel kokulu mor bir çiçek. Karabasan (başkan) Ağırlık, kâbus. Karabiber = Hindistan’dan gelen maruf bahar ki, kırmızı biberden bu isimle ayrılır. Kara buğday = Buğday çeşidi. Karaboya = Zaçyağı. Karapazı, karapelin = Pazı ve pelin çeşitleri. Karaciğer = Midenin sağ tarafında bulunan iç organ. Karacümle = 1. Çarpma işlemi. 2. Ezberden hesap yapabilme kabiliyeti. Kara cehennem = Pek esmer ve yüzü gülmez adam. Karaçam = Çam ağacı çeşitlerinden biri. Karaçalı = Bir cins dikenli çalı. Karahummâ = Tehlikeli bir çeşit tifüs. Karahaber = Birinin ölüm haberi. Karadeniz = Türkiye’nin kuzeyindeki büyük deniz, Osm. Bahr-i Siyâh. Karadiken = Bir cins bitki. Karasakız = Zift. Karateydi — MAlihulyâ, melankoli. Karasöğüt = Söğüt çeşidi. Karasungur = Doğanın bir cinsi. Karatavuk = Avlanan bir cins tavuk. Karataban — 1. Horasan demiri. 2. Bir çeşit sığır hastalığı. 3. Ipekböceğinin kararıp kırılması illeti. Karadut = Dutun siyah cinsi. Kara Arap = Zenci, siyâhî. Karakarga = Büsbütün siyah olan karga. Karakaş = Kaşları siyah. Karakalem = 1, Yalnız siyah çiçekleri olan İdî porselen. 2. Siyah kurşun kalemiyle yapılan resim. Kara koca = Ağarmamış ihtiyar. Kara kurbağa = Siyahımsı bir cins kurbağa. Karakış = Kışın ortası ve pek soğuk mevsimi. Aradan karakedi geçmek = Bozuşmak: Aramızdan kara kedi mi geçti? Karayazı = Bahtı siyah. Karayüzlü = Bir ir ve namussuzluğu olan. Akı ak, Karası kara = Beyaz çehreli ve siyah gözlü, kaşlı, ablak. Akla karayı seçmek = Çok zahmet çekmek. Is karası = Kurum boyası. Kestane karası = Açık siyah renk. Yüz karası = Namussuzluk, Ar.

İsimler ve Anlamları

(Tür.) (Erkek İsmi) - Esmer, kara yağız yiğit.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Evlenmeyen papaz, rahip. 2. mec. Evlenmek istemeyen adam. 3. İri çoban köpeği, (botanik) 1. Bir cins karabuğday. 2. Ballıbabagillerden, mavi veya menekşe renginde çiçekleri olan bir bitki ki, karabaş yağı denilen esansı verir (lavendula staechas).

Şifalı Bitki

(lavadula stoechas): Ballıbabagiller familyasından, bir veya çok yıllık otsu yahut dip kısmı odunsu bir bitkidir. Ezildiği zaman çok kuvvetli ve hoş olmayan bir koku çıkarır. Çiçekleri mavi veya menekşe rengindedir. Bir türünden karabaşyağı denilen bir esans çıkarılır. Yurdumuzda alçak makilerde bulunur. Kullanıldığı yerler: Ağrıları geçirir. Kalbe kuvvet verir. Damar sertliğinde faydalıdır. Balgam söker. Sara ve beyin hastalıklarında kullanılır. Uyuşukluğu giderir, zindelik verir.

İsimler ve Anlamları

(Tür.) (Erkek İsmi) 1.Rengi karaya çalan, esmer, yağız. 2.Geyikgillerden, küçük, boynuzlu, güzel görünüşlü av hayvanı. 3.Üst kol.

Sağlık Bilgisi

Karaciğer, diyaframın hemen altında, sağ tarafta, yaklaşık olarak 2 kilogram ağırlığında koyu kırmızı renkte yumuşak bir organdır. Yaşamak için gerekli olan bir çok kimyasal olay burada meydana gelir.

Karaciğerin görevi :

- Günde yaklaşık olarak 4 su bardağı (1 litre) safra salgılar.

- Yağ, protein ve şeker metabolizmasını düzenler.

- Vücudun ısısını ayarlar.

- Vücudun ihtiyacı olan su ve vitaminleri yapar.

- Yağ, protein, şeker ve kan yapımı için gerekli olan maddeleri depolar. Kan miktarını ayarlar.

- Hormonların görevleri üzerinde etkili olur.

Karaciğer yukarıda belirtilen görevlerinden herhangi birini yapamaz hale gelecek olursa, çeşitli hastalıklar ortaya çıkar. Bunların en önemlileri, karaciğer yetersizliği, karaciğer iltihaplanması, karaciğer sirozu, safra kesesi iltihabı ve safra kesesi taşıdır.

Karaciğer Hastalıklarının Ortak Belirtileri :

Hasta, sağ böğründe ağrı hisseder. Bağırsaklarında fazla miktarda gaz vardır. Karnı şişer, anüsten çıkan gaz pis kokar. Cilt rengi ve bazen de göz akı sararır. Yüzünde ve ellerinde çil gibi lekeler görülür. Hazımsızlıktan şikayet eder. Sabahları dilinde pas ve ağzında acılık hisseder. Nefesi de kokar. Sabah saatlerinde ensede ağrı hisseder. Çarpıntı, iştahsızlık vardır. İdrarın rengi sabahları sarı ve koyu, daha sonraki saatlerde ise, duru ve açıktır. Sık sık idrara gider. Baldır kasları ağrır. El ve ayaklarında şişlik görülür. Geceleri uyumak istemez. Görme ve işitme duyguları da zayıflar. Tedavi maksadıyla aşağıdaki reçeteler uygulanır.

Tedavi için gerekli malzeme : Zeytinyağı, limonsuyu.

Hazırlanışı : 1 çorba kaşığı saf zeytinyağına, 1 çorba kaşığı yeni sıkılmış limon suyu karıştırılır. Sabahları aç karnına içilir.

Sağlık Bilgisi

Karaciğerin görevini yeterince yapmaması sonucu görülen bir hastalıktır. Belirtileri bağırsaklarda gaz, karın şişliği, sağ böğürde ağrı, burun kızarması, solgun renk, yüz ve elde çil gibi lekeler, paslı dil, ağızda acılık, mide bulantısı, kabızlık, çarpıntı, el ve ayak şişleri, görme ve işitmede azalma görülür. İdrar rengi, sabahları koyu, gündüz ise açık ve durudur. İdrara çok çıkılır. Hastanın çukulata, baharatlı yiyecekler, turşu, kızartmalar, ve yağlı şeyler yememesi gerekir. Tedavi için aşağıdaki reçetelerden faydalanılır.

Tedavi için gerekli malzeme : Ayva

Hazırlanışı : 2 tane ayva külde pişirilip, yemeklerden önce yenir. Bunun yerine ayva marmelatı da yenebilir.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Çingene. 2. Hayal denilen gölge oyununda güldürücü şahıs: Karagöz’le Hacivat. 3. Bu hayal oyunu: Karagöz oynuyor. Karagöz balığı = Palamut balığının büyük ve bayağı cinsi.

İsimler ve Anlamları

(Tür.) (Erkek İsmi) 1.Esmer, yağız insan. 2.Güneybatı’da esen yel.

İsimler ve Anlamları

(Tür.) (Erkek İsmi) - Karayağız, kahraman yiğit.

Şifalı Bitki

(caryophyllus aromaticus): Mersingiller familyasından anayurdu Molük adaları olan ve birçok tropik ülkelerde ve başlıca Zengibar, Filipinler ve Hindistan’da yetiştirilen, kış aylarında yaprak dökmeyen bir ağaçtır. Çiçeğinin tomurcuklarına karanfil denir. Baharat olarak kullanılır. Çiçeklerinden elde edilen karanfilyağının içeriğinde hidrokarbür, euganol, salisilik asid ve karyofilin vardır. Güzel kokuludur. Tadı acıdır. Baharat olarak kullanılır. Kullanıldığı yerler: Mikropları öldürür. Ağrıları dindirir. Sinirleri uyarır. Hazmı kolaylaştırır. Koku giderir. İştah açar. İshali keser. Bedeni ve zihni yorgunlukları giderir. Cinsel arzuları kamçılar. Doğumu kolaylaştırır. Karanfil esansı diş macunlarında kullanılır.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Karınca peyda etmek, karınca dolmak: Reçeller kilerde karıncalandı. 2. Uyuşup üstünde karıncalar geziyor veya İğneler batıyor gibi olmak: Ayağım, elim karıncalanıyor. 3. Pastan delik deşik olmak: Toplar rütûbetten karıncalanmış.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Karışmış, Ar. memzûc, mahlut, muhtelit, muhtelif şeylerden veya çeşitten mürekkep: Karışık un, karışık çiçekler. Süt ile yumurta karışık. Hâlis ve sâf olmayan, hile veya Adi şeyle karıştırılmış: Karışık su, yağ. 3. Birbirine geçmiş karma karış, Ar. müşevveş: Karışık saç, ipek, iplik. 4. Tertipsiz, intizamsız, nizamsız: Bu kâğıtlar, bu kitaplar pek karışık. 5. Müşevveş, muğlâk, anlaşılmaz: Karışık iş, karışık yazı. 6. Cinler ile le karışmış, rûhen dengesiz.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Birleşip, birbirinin içinde dağılmak, erimek, altüst olmak. Osm. meze ve haltolunmak, ihtilât ve imtizâç etmek, uyuşmak, birleşmek: Yağ ile su karışmaz. Yumurta ile süt karıştı. 2. Karma karış olmak, düzeni bozulmak: Bu kâğıtlar pek karışmış. Saçları karışmış. Birbirine girmek, fesat ve fitne düşmek. 4. Müdahale etmek, taraf olmak, işin içine sokulmak: O da gelip karıştı. Ben hiç karışmayıp uzaktan baktım. Ben karışmam ne isterseniz yapın. 5. Bulanmak: Midem karıştı. 6. Birleşmek, iki nehrin suyu bir olmak, biri diğerine dökülmek: Yeşilırmak, Kızılırmak’a karışır. 7. Bakmak, idare etmek, idaresi kendisine ait olmak; idaresinden mesul olmak: Bu işe polis karışır.

Türkçe Sözlük

(i. f,). Kar yağmak, hava kar yağışına dönmek: Hava karlayacağa benziyor.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Karı olan, karla örtülü: Karlı dağlar. 2. Kar yağdırmaya müsait: Karlı hava.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Şekilce kavuna benzeyen, o büyüklükte fakat daha daire şeklinde meyveleri olan, kabakgilerden bir bitki. Kavunla beraber ikisine ortaklaşa «bostan» da derler. Kavun, karpuz, dikmek, yetiştirmek. Dip karpuzu tohumluğu. Kurabiye karpuz = Pek küçüğü. 2. Karpuz gibi daire şeklinde şey: Eğerin karpuzu, lamba karpuzu: Ampulu örten camdan küre. Ebûcehl karpuzu = Gayet acı, karpuzumsu bir meyve, Ar. hanzal. Ayağının altına karpuz kabuğu koymak — Kaydırmak, hile ile mevkiinden düşürmek.

Türkçe Sözlük

(i.). Üstü kar yağmış gibi, benek benek beyaz olan: Karyağdı bir kumaş.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Sıra, tabaka, birbiri üstüne konulmuş sıraların her biri, aşağıdan yukarıya sıralara bölünmüş bir şeyin her bir sırası: Yedi kat gök, yedi kat yer, bir evin birinci, ikinci, beşinci katı: Bu binanın beş katı vardır, duvarı bir kat taş, bir kat tuğla olarak yaptırdım. 2. Bükülmüş bir kumaş vesairenin her bükümü: Şu kumaşı, kâğıdı dört kat edin. Birinci katını kaldırın, iki katlı ip. 3. Bükme, kırma, kırım: Çuhanın kat yeri. 4. Birden bükülüp katlanan elbise vesaire takımı: Bir kat elbise, iki kat çamaşır. 5. Bir miktarın bir misli: Verdiğinin iki, beş katını aldı. Bir kat daha çalıştı = Bir o kadar daha. Bir kat yağ, iki kat su koymalı. 6. Derece, miktar: Kat kat = Derece derece, birçok derece ile. Bin kat = Bin kere, pek çok: Bu, ondan kat kat, bin kat iyi oldu (kat ender kat çok yanlış ve zevksizdir). İki kat = 1. İki misli, Ar. muzâaf: Bugün dünden iki kat sıcaktır. 2. Bükülmüş, kanbur: Zavallı ihtiyar iki kat olmuş, iki kat yürüyordu. Kırkkat = Hayvanların mideleri.

Şifalı Bitki

(populus): Söğütgiller familyasından, sulak yerlerde yetişen bir çeşit ağaçtır. Akkavak, titrekkavak, tellikavak, servikavağı, karakavak, Hollandakavağı gibi çeşitleri vardır. Hekimlikte karakavak kullanılır. Karakavak 25-30 metre boyunda, gövdesi kalın bir ağaçtır. Yaprakları üçgen şeklinde, dişli ve tüysüzdür. Yaprak tomurcukları tanen, uçucu yağ, mum, salisin ve populin adı verilen glikozitleri taşır. Kullanıldığı yerler: Kavak tomurcuklarından hazırlanan merhemler basur memelerinin ve romatizmanın lokal tedavisinde kullanılır. Karakavak odunun yakılmasından kömür elde edilir. Mide ve bağırsaklardaki gazı giderir. Yine bu kömürden yapılan diş tozları da dişlerin temizlenmesinde ve dişetlerinin kuvvetlendirmekte kullanılır.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Toprak veya camdan, ağzı geniş kap, ufak küp: Yağ, turşu kavanozu. 2. Toprak veye çiniden ağzı geniş ve bazen dar küçük kap: Reçel, İlâç, enfiye, pomat kavanozu, mürekkep kavanozu.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Kızarılmak, üstü kızaracak surette pişirilmek: Yağda kavrulmuş ciğer, kavrulmuş kestane. 2. Yanmak, hararetten kurumak: Bu çiçekler güneşten kavrulmuş. 3. Hastalık çekip büyüyememek.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Yağda kavrulmuş et yemeği: Patatesli, soğanlı, kestaneli kavurma. Kuşbaşı kavurma = Kemiksizi. 2. Tavada kendi yağı ile kavrulup sonra dondurularak saklanmış et: Kurban etlerini kavurma yapıp uzun zaman yerler. Tavada kızartılmış, kavrulmuş.

Türkçe Sözlük

(i.). Tavada kızarttırmak, üstü kızaracak şekilde pişirtmek: Ciğeri yağda kavurtmak, kahve kavurtmak.

Türkçe Sözlük

(i.). Yağmurlu hava, Ar. mezlaka.

Şifalı Bitki

(kulakotu): Damkoruğugiller familyasından; tam ve etli yapraklı odunsu veya otsu bir bitkidir. Çiçekleri salkım biçimindedir. Yeşil kısmı acıdır. Kullanıldığı yerler: Yeşil kısımları zeytinyağı ile karıştırılıp, merhem yapılır. Cilt iltihaplarında, egzamada, nasır tedavisinde kullanılır.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Kaymaya sevketmek, kayarak indirmek: Yeni yapılan gemiyi kızağın üzerinde kaydırarak denize indirdiler. 2. Ayağının kaymasına sebep olmak: Sokağa atılan karpuz kabukları adamı kaydırır, mec. Ayağını kaydırmak = Mevkiinden, işinden etmek.

Türkçe Sözlük

(i.). Kayan, kaydıran, kayıcı, kayağan, kaypak.

Türkçe Sözlük

(i.). Çalkanıp yağda pişen yumurta, omlet, Fr. omelette.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Gam, keder, gussa, tasa. 2. Gaile, endişe, düşünce: Çobana yağ kaygusu, keçiye can kaygusu.

İsimler ve Anlamları

(Tür.) (Erkek İsmi) 1.Yağmur, sağanak, bora. 2.Oğuz boylarından Osmanlı hanedanının mensup olduğu boy. 3.Sağlam, güçlü, sert.

Şifalı Bitki

(eşekotu): Baklagiller familyasından; boş arazilerde ve kurak yerlerde yetişen 30-60 cm yüksekliğinde çok yıllık dikenli bir bitkidir. Yaprakları kısa saplıdır. Çiçekleri pembedir. Meyveleri küçüktür. Köklerinde tanen, sakkaroz, zamk, uçucu ve sabit yağ, spinosin ve ononin vardır. Kökleri kullanılır. Kullanıldığı yerler: Terletir ve idrar söktürür. Vücuda rahatlık verir. Böbrek taşlarının düşürülmesine yardım eder. Böbrek ve mesane iltihaplarını giderir. Boğaz ağrılarını geçirir.

Türkçe Sözlük

(KAYD) (i. A.) (c. kuyûd). Bağlama, Ar. rabt, Fars. bend: Tavuğu ayağından, koçu boynuzundan kaydetmek. Bağlayacak şey, bağ, bend, râbıta: Ayağındaki kaydı kopardı, kuyûd-ı kaviyye ile mukayyed idi

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Pişmiş sütün üstünde biriken yağlı kısmı: Bir lüle kaymak. 2. Her şeyin en iyi ve seçilmiş kısmı, Ar. zübde, hulâsa, güzîde. 3. Yağmurdan veya bir suyun taşmasından sonra toprağın üzerinde duran özlü ve gübreli ince çamur ki toprağın kuvvetini arttırır: Nil’in taşması bütün Mısır üzerine kalın bir kaymak tabakası bırakır. Kaymak gibi = Pek lezzetli, pek beyaz ve yumuşak. Kaymaktaşı = Pek beyaz mermer. Mermer kaymağı = Tebeşir hulâsası. Kaymakyağı = En iyi tereyağı.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Parlak ve cilâlı bir şeyin üzerine sürtünerek gitmek veya düşmek: Sabuna basınca kaydı, bir kaya, dağın üzerinden kaya kaya aşağıya kadar indi. 2. Ayak, sâbit olmayan bir şeyin üzerine basıp istemeyerek ve süratle sürtünmek, sürçmek: Ayağım kaydı, az kala düşüyordum. Bu kaldırımda atın ayağı kayar. 3. Bir tarafa meyletmek, eğrilmek, çarpılmak. Göz kaymak = Şaşı olmak. Dil kaymak = Yanılmak, hata etmek. Kaydırmak, cilâlı bir şeyin üzerine sürçmek: Kızak kaymak.

Türkçe Sözlük

(i.). Mal aşıran, Ar. gaasıb, Fars. yağmâ-ger.

Türkçe Sözlük

(i.). Perdeayakl ı lardan, ördekten büyük bir kuş; ehlisi ve yabânisi olur. mec. Ahmak, ebleh: Kaz kafalı, kaz beyinli, kaz gibi. Kazayağı = 1. Birkaç kollu çengel. 2. salatalık bir ot. 3. (denizcilik) Bir parça halatın iki çıması bir yere bağlanarak ortasından diğer bir halat geçirilmek suretiyle yapılmış ayaklar. Kazın ayağını anlamak = Gizli bir gerçeği keşfetmek. Kazboku = Sarıya yakın açık yeşil renk. Kazkanadı = Pehlivan oyunlarından biri. Kazı koz anlamak = Anlayışsızlık etmek, yanlış anlamak.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Kasten olmayarak, hatâ ile, ansızın vuku bulan elem verici bir hadise neticesinde: Kazâen ayağını kırmış, kazâen denize düştü.

Türkçe Sözlük

(i. botanik). 1. Ispanakgillerden, yaprakları kaz ayağına benzer bir bitki (chenopodium). 2. Çok kollu çengel. 3. Uç uçlu halat. 4. Açık turuncu.

Şifalı Bitki

(kenopodyum): Ispanakgiller familyasından; yaprakları kazayağına benzer, Kuzey Amerika’nın doğu bölgelerinde yetişen ve Akdeniz bölgesinde de görülen kokulu, otsu bir bitkidir. Topraküstündeki kısımlarından su buharı distilasyonu ile elde edilen uçucu yağa “kazayağı esansı” denir. Kullanıldığı yerler: Bağırsak solucanlarını düşürmekte faydalıdır.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Dokunmaksızın yalnız dövülmekle yapılmış kaba yün aba, tepilmiş yün: Keçe döşemek, keçeden çadır, ayaklarına keçe sarmış. Kar keçesi = Erimemek için kar sardıkları keçe ki halı gibi de kullanılır. 2. Cda döşemesi üzerine yayılacak yün dokuma: Avrupa keçesi, yerli keçe, odaların keçelerini döşemek, kaldırmak. Sıfat: 1. Keçeden, yani dövülmüş yünden mamul: Keçe külâh, keçe yağmurluk. 2. mec. Uyuşuk, hisst uyuşmuş, çok çalışmadan ve taş, toprak vs. tutmaktan hışır hışır olmuş: Ellerim keçeleşdi. 3. Taranmamış, birbirine geçmiş: Saçı keçe olmuş, (denizcilik) Karine keçesi = Gemilerin karinesine kaplanan bakırın altına konan kaba keçe. Keçe külâh etmek = Rütbesini kaldırıp apoletlerini sökerek meslekten atmak.

Şifalı Bitki

(harnup): Baklagiller familyasından; Güneydoğu Anadolu ve Akdeniz havzasında yetişen 6-10 metre boyunda, kışın yaprak dökmeyen bir ağaç ve onun meyvesidir. Çiçekleri yeşilimtıraktır. Meyvesi 10-20 cm boyunda, yassı, etli, açılmayan ve koyu renklidir. İçeriğinde yağ, sakkaroz, glikoz, selüloz ve azotlu bileşikler vardır. Çiğ yendiği gibi reçel ve likör de yapılır. Kullanıldığı yerler: Mide ve bağırsak hastalıklarına faydalıdır. Göğsü yumuşatır, balgam söker ve bronşları boşaltır. İshali keser. Sigara tiryakileri için faydalıdır.

Genel Bilgi

Suyu, suya girmeyi, yıkanmayı sevmeyen kedilerin balığı niçin sevdiklerine gelmeden önce kediler sudan gerçekten mi nefret eder ona bir bakalım. Kedilerin sudan nefret ettikleri inancı doğru değildir. Mısır’da evcilleştirilmelerinden önce yaşadıkları ortam su kenarları idi.

Su, kedinin tüylerini ıslatır ve bu da kedinin soğuğa karşı olan direncini azaltır. Eğer bulunduğu yerin hava şartlarına göre bu kedi için önemli ise ıslanmaktan kaçınır. Sıcak iklimlerde yaşayan aslan, kaplan, jaguar gibi akrabaları sudan kaçınmazlar. Kaplan ve jaguarlar sudaki bir avı veya düşmanı yakalamak için hiç düşünmeden suya atlayabilirler. Soğuk bölgelerde yaşayan kar leoparı gibi akrabaları da gerekirse suya girerler ama derin yerlere yaklaşmazlar.

Kedilerin sudan uzak durmalarının diğer nedenleri, zaten temiz bir hayvan olmaları, biraz kaprisli biraz da tembel olmaları ve suya girmenin menfaatleri açısından bir anlam ve amaç taşımamasıdır. Bir taraflarına su değdiğinde bütün vücutlarını yalayarak temizlemek zorunda kalmaları da cabası. Aslında kediler de diğer bir çok hayvan gibi suda gayet iyi yüzebilirler. Van ve Ankara kedileri diğer cinslere göre suyu daha çok severler.

Köpekler böyle değillerdir. Sahibi denize bir sopa veya küçük bir top attığında onu alıp geri getirmek için hiç düşünmeden, mutlu bir şekilde suya atlarlar. Karaya çıktıklarında silkelenerek etraftakilere de duş yaptırırlar. Ne var ki su, köpeklere kedilerden daha fazla zararlıdır. Köpek derisinde ter bezleri yoktur, sadece bol miktarda yağ bezi vardır.

Köpekler insanlarda olduğu gibi ısı düzenlemesi için terlemezler, ısı ayarını solunum sistemleri ile yaparlar. Çok yıkanırsalar deri kurur ve çatlar. Belki bu nedenle köpekler suya girdikten sonra tozlu topraklı yerlere gidip yatarlar.

Ev kedisinin balık sevmesinin yanında kuşlara ve farelere de olan düşkünlüğünün nedeni evcilleştirilmeden önce Nil vadisinde balık, kurbağa, küçük kuşlar ve fareleri avlayarak yaşamış olmasıdır. Zaten eski Mısırlılarda kedileri evcilleştirme düşüncesini yaratan da bu fare yakalamadaki ustalıkları olmuştur.

Günümüzde bile kedinin kuzey Hindistan ve güneydoğu Asya’da yaşayan türleri ırmakların kenarlarında dolaşarak balık avlarlar. Patileri ile balıkları sudan dışarı atar, bu arada gerekirse tamamen suya da girerler. Ev kedileri, özellikle yavru olanları havuz veya akvaryumlardaki balıklara karşı aynı eğilimi gösterirler, bu amaçla ıslanmaktan da pek kaçınmazlar.

Yunanlı tarihçi Siculus eski Mısır’ı anlatırken kedi bakıcılarının onları ekmek ve sütle beslediklerinden, Nil nehrinden getirdikleri balıkları çiğ olarak yedirdiklerinden bahseder. Günümüz kedilerinin balık merakının vahşi atalarından gelen genlerden, süt zevkinin ise Mısırlı bakıcıların yarattığı beslenme alışkanlığından kaynaklandığı anlaşılıyor.

Genel Bilgi

Bilimsel olarak izahı biraz zor. Bilime göre düşen bir cisme dışarıdan bir kuvvet uygulayamazsanız, ona açısal bir dönme hareketi kazandıramazsınız. Gerçi bir kule atlayıcısı, havuza düşmeden önce havada birkaç kez takla atar, kendi ekseni etrafında döner ama bu tramplen veya kuleyi terk ederken ayakları ile başlattığı bir dönme hareketidir.

Sırtüstü düşen bir kedi önce bacaklarını kendisine, kuyruğunu da bacaklarının arasına çeker, başını yere bakacak şekilde döndürür. Belli bir noktada tam tersini yaparak bacaklarını ve kuyruğunu açar ve vücudu tam ters yöne, yani yere doğru döner. Böylece paraşüt etkisi yaratarak, hızını da frenler ve inişin yumuşak olmasını sağlar.

Yapılan deney ve gözlemlerde bir kedinin alçak bir yerden düşmesinin, yüksek bir yerden düşmesine göre çok daha fazla hasar yaratacağı tespit edilmiştir. Örneğin yaklaşık bin metre yüksekliğindeki, otuz iki katlı bir binanın tepesinden düşen bir kediye hiçbir şey olmazken, yedi katlı binalardan düşenlerde ciddi sakatlıklar, hatta ölüm vakaları görülmüştür. Bilim insanları bunu da “limiz hızı” ile izah ediyorlar.

Havadan yere düşen cisimler, önce gittikçe artan bir hızla yere düşerler. Sonra kütlelerine bağlı olarak belirli bir mesafede hızdaki bu artış durur ve “limit hız” denilen sabit bir hızla yere düşmeye devam ederler. Yani bir gökdelenenin tepesinden atılan madeni bir paranın yere düşme anındaki hızı ile uçaktan atılan (aynı) paranın hızı arasında bir fark yoktur. İyi ki de yoktur, çünkü bu “limit hız” olmasaydı ve cisimler gittikçe artan bir hızla düşmeye devam etmeselerdi, yağmur damlaları kafamıza kurşun gibi düşebilirlerdi.

Bu teoriye göre yüksekten düşen kediler, yaklaşık saatte yüz kilometre sürate gelince limit hıza ulaşırlar, artık hep aynı hızda düşerler ve stresi atlatıp, kendilerine gelir ve gevşerler. Başlangıçta bahsettiğimiz dönme hareketini yaptıktan sonra, Avustralya’da yaşayan uçan sincapların uçuşuna benzer şekilde, tüm vücutlarını paraşüt gibi kullanarak, yaralanma olasılığını en aza indirerek, yere inerler.

Tabii bütün bu deney sonuçlerı ve teoriler, hayvan hastanelerine gelen kediler göz önüne alınarak ortaya çıkartılmıştır. Yüksekten düşüp de ölen veya alçaktan düşüp, ölmeyip, olay yerini terk eden, her iki şekilde de hayvan hastanalerine uğramamış kedilerin sayıları bilinmiyor.

Şifalı Bitki

(valeriana): İkiçenekliler sınıfının, kediotugiller familyasından; kökü az etli, çok yıllık bir otsu bitkidir. Boylarına göre iki gruba ayrılır. Bir kısmının boyu 5-50 santimetre kadardır. Diğerleri ise, 2 metreyi bulabilirler. En yaygın türü tıbbi kediotudur. Yurdumuzda büyük yapraklı kediotu, küçük kediotu ve dağ kediotu gibi türleri vardır. Tıbbi kediotu: Avrupa ve Kuzey Asya’da yabani olarak yetişir. Öneminden ötürü kültür bitkisi olarak da yetiştirilir. 1-1,5 metre yükseklikte çok yıllık bir kediotu türüdür. Gövdesinin içi boştur. Yarprakları karşılıklı olarak dizilmiştir. Sapları kısa, kenarları dişlidir. Çiçekleri büyük, beyaz veya pembe renklidir. Meyveleri küçük ve tüylüdür. Rizom ve köklerinde nişasta, şeker, reçine, chatin, valerin ve uçucu bir yağ vardır. Kökü tazeyken kokusuzdur. Kuruduğu zaman keskin fena bir kokusu vardır. Kullanıldığı yerler: Sinirleri telkin eder. Nevrasteni ve isteride faydalıdır. Ateş düşürür, spazm çözer. Sinirsel baş ağrılarını, sinirsel çarpıntıları teskin eder. Tıbbi kediotunun kökünden elde edilen kediotu esansı isteri, kore ve epilepside kullanılır. Baş dönmesi, taşıt tutması ve heyecanlanma hallerinde kullanılır.

Türkçe Sözlük

(KEFF) (i. A.). 1. El içi, el ayası: Keffül-yed. 2. Avuç, avuç dolusu. 3. Ayakdüzü, taban: Keff-ül-arûs = Şeytan tersi. Keff-i meryem = Beşparmak. Keffün-nesr = Altınotu. Keff-ül-hirre = Kediayağı.

Türkçe Sözlük

(i. F.) (güher = elmas, barîden = yağdırmak). 1. Cevher yağdıran, pek faydalı. 2. bk. Kehrübâ.

Türkçe Sözlük

(i.). Meşhur yakıcı ve kokulu bir ot ki, bazı yemeklere konulur ve yağı çıkarılır: Kekikotu, kekikyağı. Kayakekiği = Bir cins yabanî kekik.

Şifalı Bitki

(thymus): İkiçenekliler sınıfının, ballıbabagiller familyasından; odunsu saplı, karşılıklı küçük yapraklı, sürüngen, çok yıllık timol kokulu alçak bir bitkidir. İçeriğinde thymol vardır. Güney Amerika’da yetişen thymus vulgaris türünden hafif sarı renkli uçucu kekikyağı elde edilir. İçeriğinde timol ve karvakrol vardır. Midevi, idrar söktürücü ve antiseptik olarak kullanılır. Yurdumuzda yabani kekik ve başlı kekik çok miktarda yetişir. Ancak mercanköşk türlerinin çoğu da kekik yerine kullanılmaktadır. Kullanıldığı yerler: Bedeni kuvvetlendirir. Hazmı kolaylaştırır. İştahsızlığı giderir. Sinirleri kuvvetlendirir. Kalp çarpıntılarını keser. Yemeklerin bozulmasını önler. Bağırsak iltihabını iyileştirir. Salgı bezlerinin düzenli çalışmasını sağlar. İdrar söktürür. Aybaşı kanamalarının düzenli olmasını sağlar. Bağırsak solucanlarının düşürülmesine yardım eder. Böbreklerde ve mesanedeki mikropları öldürür. Cinsel isteği kamçılar. Tansiyonu geçici olarak yükseltir. Hastalıklara karşı direnme gücünü artırır. Çocuklarda görülen kansızlığı giderir. Kan dolaşımını düzenler. Müzmin öksürük, astım, bronşit ve iltihaplı zatülcenp’e faydalıdır. Grip, beyin nezlesi ve anjinde şikayetlerin azalmasına yardımcıdır. Kekik suyu ile banyo romatizma ağrılarını dindirir. Kandaki şeker miktarını azaltır. Hamileler ve guatrı olanlar kullanmamalıdır.

Sağlık Bilgisi

Kemiğin ve iliğin iltihaplanması sonucu ortaya çıkar. Tıp dilinde osteomyelit denir. Nedeni, cerahat yapan mikropların kana karışması veya derideki herhangi bir yaradan dağılan mikroplardır. Hastalanan kemik, dokunulmayacak kadar hassastır. Hastada, terleme ve titreme görülür. Ağrılar aniden başlar. Vakit geçirmeden tedavi ettirmek gerekir. Tedavi maksadıyla aşağıdaki reçete uygulanır.

Tedavi için gerekli malzeme : Kuru üzüm, kitre, zeytinyağı.

Hazırlanışı : Geniş bir kaba 1 avuç kuru üzüm ve 2 çorba kaşığı kitre konur. Ezilerek karıştırılır. Üzerine 1 çay bardağı zeytinyağı ilave edilir. Tekrar karıştırılır. Sonra temiz bir gaz bezine doldurulup, yaranın üzerine kapanır. Bu işleme iltihap boşalıncaya kadar devam edilir.

Şifalı Bitki

(esrarotu): Kendirgiller familyasından, vatanı Hindistan olan, sıcak ülkelerde ve yurdumuzda da kültürü yapılan, bir yıllık bir bitki türüdür. Gövdesi diktir. İçi boştur. Yüzeyi pürtüklüdür. Yaprakları 5-11 parçalıdır. Meyvesi 3-5 milimetre boyundadır. Tanelerinin içinde etli bir cücük vardır. Dal uçlarında reçine ve uçucu bir yağ vardır. Meyveleri yağ bakımından zengindir. Tohumlarından çıkarılan yağ, sabun sanayiinde kullanılır. Gövdesinin kabuk kısmından kenevir veya kendir denilen bir lif elde edilir. Bunlardan ip, halat ve kaba dokulamalar yapılır. Kullanıldığı yerler: Yapraklarının suda haşlanması müzmin romatizma ağrılarını keser.

Şifalı Bitki

(karamankimyonu): Maydanozgiller familyasından Doğu Anadolu bölgesinde yetişen 2 yıllık otsu bir bitkidir. Çiçekleri beyaz renklidir. Mayıs - Temmuz ayları arasında açar. 30 - 90 cm boyundadır. Kazık köklüdür. Meyvesi esmerdir. İçeriğinde tanen, reçine, sabit ve uçucu yağlar vardır. Kullanıldığı yerler: Anne sütünü artırır. Mide ve bağırsak gazlarını, midedeki diğer şikayetleri giderir. İdrar söktürür. Astımda faydalıdır.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. gazyağı, gaz, colloq. petrol. kerosene lamp gaz lambası.

Türkçe Sözlük

(i.). Yoğurt peyniri, yağsız Adî peynir.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Kesilme işi: Bu tahta kesildi; bu ağaç kolay kesilmez. 2. Biçilmez: Elbisesi kesildi. 3. Aralık vermek, durmak, dinmek, devam etmemek: Yağmur kesildi; maaşı kesildi. 4. Çekilmek, kaçınmak, ictinâb etmek, artık yanaşmamak: Yemekten, dersten, ihtilâftan, işten kesildi. 5. Kesinlikle kararlaşmak, takarrür etmek: Pazarlık kesildi; günü kesildi. 6. Ağırlık gelmek, kırıklık duymak: Ellerim, ayaklarım, dizlerim kesildi. 7. Bozulmak, ekşimek, suyu sair maddelerden ayrılmak: Süt kesildi. 8. Benzemek, dönmek: Ortalık deniz kesildi; soğuktan buz kesildim; felsefeden söz açıp başımıza ibni Sİnâ kesildi. 9. Boğazlanmak, Osm. zebhoiunmak: On kadar koyun kesildi. Çocuk sütten, memeden kesilmek = Artık meme verilmemek.

Türkçe Sözlük

(KESR) (i.A.) (c.küsûr). 1.Kırma, paralama: Camı kesretti; kol kemiğinin kesri. 2. Bozma, halel getirme: Nüfuzunu kesretti; kesr-i nâmûs. 3.(e.) Arap harflerinde bir harfin esre (i) ile okunması: Siz zamiri kesr-i sin iledir. 4.(matematik) Bir sayı toplamından bir veya birkaç pay gösteren miktar ki, iki türlüdür: Birincisi Adî kesir ki, ufkî bir çizgi ile ayrılmış iki rakamla yazılıp yukarıdaki rakam payların sayısını ve aşağıdaki rakam da toplamı gösterir: — ikide bir, yada; — üçte bir. Ar. sülüs; — dörtte bir, 3 Ar.rub’; çeyrek — üçte iki. Ar.sülüsân; — 4 dörtte üç, Ar.üç rub’, üç çeyrek. İkincisi ondalık kesir ki, bir toplamın on kısma ve bunun kısımlarından her birinin yine on kısma bölünmesiyle ve bu şekilde bölünmeye devam olunarak bu bölümlerinden bir miktar gösteren rakam olup ayrılarak yazılır, meselâ: 3,25,72 kilo yazıldığı zaman üç kilo ile 25 gram ve yetmiş iki santigram demektir. 5.Kesirler (Latince: fractus, «kırılmış») iki sayının oranı olarak ifade edilen sayılar olmakta ve genellikle bütünle parçanın karşılaştırılmasında kullanılır. İlk kesirler tam sayıların çarpmaya göre tersleriydi: iki parçanın biri, üç parçanın biri, dört parçanın biri şeklinde devam eden tarihi simgeler.Zamanla beraber gelişen kesirlerin daha ileri bir türü ise bayağı kesirlerdi bu kesir türü bir pay ve paydadan oluşuyor zamanımızda hala kullanılıyorlar(½, ⅝, ¾, vb...), pay birbirine eşit parça sayısını, payda ise bu parçalardan kaç tanesinin bütüne ulaştırdığı. Örneğin payın 3 paydanın ise 4 olduğu 3/4 kesrinde 3 kaç eşit parça olduğu 4 ise bu parçalardan bütüne ulaşmak için kaç tane gerektiği. Kesirlerin dahada gelişmiş bir hali olan ondalık kesirler paydası virgül›den sonraki rakamların sayısı tarafından belirlenen 10 ve 10›un kuvvetleri olan kesirler. Örnek olarak 0,75 bu durumda pay 75 payda ise virgülden sonra 2 rakam olduğuna göre 10 un 2’nci kuvveti olan 100 dür. Kesirlerin 3›üncü bir türü olan yüzdelerde payda herzaman 100'dür bu yüzden 75% 75/100 demektir. Kesirlerin diğer işlevleri ise; Oranları göstermek ve bölme işlemini belirtmek.Bu nedenle 3/4 kesri 3 ün 4 e oranını aynı zamanda 3÷4 bölme işlemini gösterir. Matematikte kesir olarak gösterilebilecek bütün sayıların kümesi m/n, m ve n nin birer tam sayı ve n nin 0 olmadığı bu durumda oluşan küme Rasyonel Sayılar olarak adlandırılır. Bu küme Q ile gösterilir. Kesir terimi sürekli kesir ve cebirsel kesir terimlerinin içindede geçmektedir.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Bir kesici Aletle ayırmak, Osm. kat’etmek: Tahta, ağaç, kâğıt, bez kesmek. 2. Biçmek: Ceket, pantolon kesmek; kesip dikmek. I. Durdurmak, dindirmek, geçirmek: Rüzgâr, yağmuru kesti; aspirin baş ağrısını keser. 4. Aralık vermek, fâsıla vermek: Lâkırdısını kesti; sözünüzü kesmeyin. 5. Kararlaştırmak, karar vermek, hükmetmek, kesin şekilde söylemek, tâyin etmek: Gününü, miktarını kesmedi; dâvâyı, meseleyi kesti. 6. Kaldırmak, yok etmek, Osm. ref’etmek: Ümidi kesti, kendisiyle muhabereyi, münasebetleri kesti. 7. Boğazlamak, Osm. zebhetmek: Bir koyun, bir hindi kesti. 8. Kılıçla ve diğer kesici Aletle öldürmek: Adam kesmek. 9. Yontmak: Kalem kesmek; tırnak kesmek. 10. Enemek, hadım etmek, iğdiş etmek, Osm. ihsâ eylemek: Atı kesmek. 11. Paralamak: Fare, eşyayı kesiyor. 12, TAyin ve tahsis etmek: Maaş, tayın kesmek. 13. Fiyat indirmek, ödenecek bir meblâğın bir miktarını alıkoymak: Alacağından kesme; işçinin ücretinden kesme. 14. Tutmak, çıkmak, mal olmak: Bu iş ne kesti, ne kesiyor? İS. Taklit etmek, eğlenmek, elaya almak. Ardını kesmek = Terketmek, devam etmemek. Para, sikke, akça kesmek = MAdeni para basmak. Ayağını kesmek — Artık gitmemek, gitmekten vazgeçmek Elini kesmek = Men’etmek. Umlt kesmek = Ümitsiz olmak. Önünü kesmek — Önüne çıkıp ileri gitmesine engel olmak. Başkesmek = Başaşağı etmek. Başını kesmek = Boynunu vurmak. Boyun kesmek = İtaat etmek. Bahâ kesmek = Kıymet, değer biçmek. Had kesmek = Sınır tayin etmek. Hesap kesmek = Hesabı temizleyip ilişik bırakmamak. Sesini kesmek = Artık susmak. Sözü bal İle kesmek Başkası konuşurken sözünü ağzından almak. Akıl kesmek = Anlamak, mümkün olduğunu kabûl etmek: Aklım kesemiyor; bunu aklım kesiyor. Kısa kesmek = Uzatmamak, kısaca söylemek. Gözü kesmek = Yapabileceğini anlayıp güvenmek. Kesip atmak = Kesin şekilde karara varmak. Memeden, sütten kesmek = Çocuğa artık meme vermemek.

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Meşhur bir bitki; keten tohumu ve bezir denilen bir kpçük tane verir ve lifleri iplik yapılıp dayanıklı ve makbûl dokumaların imâline yarar: Keten tarlası; keten ekmek. 2. Bu bitkinin sapından çıkarılan lif: Keten bezi; keten ipliği. Keten tohumu = Bu bitkinin tanesi ki, yağı alınır ve döğülmüşü tıpta lapa için kullanılır, bezir. Keten tohumu yağı = Beziryağı; boyacılıkta vesair sanayide kullanılır. Ketenhelvası = Keten lifine benzer bir çeşit helva. Ketenkuşu = Bir cins kuş. Hint keteni = Esrar, haşhaş. Yabani keten = Kenevir, kınnap. Keten lifi ipliğinden dokunmuş: Keten bez; keten gömlek; keten mendil, çorap.

Şifalı Bitki

(graine de lin): Keten denilen kireçli topraklarda yetişen otsu bir bitkinin tohumudur. İçeriğinde sabit yağ, müsilaj, protein, siyanogenetik bir glikozit olan linamarin vardır. Ketenyağında asitler vardır. Boya ve muşamba sanayiinde kullanılır. Kullanıldığı yerler: Akciğer hastalıkkları bronşit ve soğuk algınlığında faydalıdır. Lavman olarak kullanılırsa kabızlığı giderir. Müzmin öksürüğü keser. Dolama, köpekmemeleri ve her türlü çıbanın tedavisinde faydalıdır.

Türkçe Sözlük

(i.A.) (benzetme gösteren «ke» edatı ile «şu» demek olan «zâ» işaret isminden yapılmıştır). Böyle, şöyle, şöylece, yine o tarz ve surette, defa: Siz gitmek istemiyorsunuz, ben de kezâ; evvelki gün çok yağmur yağdı, dün de kezâ (kezâlik ve hâkezâ da kullanılır).

Türkçe Sözlük

(I.). 1. Arka taraf, art, geri. 2. Hayvan gerisi, sağrı, Ar. verâ, mak’ad. 3. Geminin arka tarafı, gerisi, pupe. 4. Ateşli silâhların kuyruğu, gerisi. 5. Hayvanın ard ayağıyla vurması, çifte. Kıç atmak = Çifte vurmak. Kıç attırmak = Geçmek, üstün olmak. Tecrübe zekâya kıç attırır. Başsız kıçsız = Başı sonu bellisiz.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Koyun tersi. 2. Kuru gübre. 3. Kuru meyvenin bayağısı.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Sertçe madde, yumuşak kemik. 2. Gözü teşkil eden madde, göz küresi, topcuğu: Göz kıkırdağı; kıkırdağı dışarı fırlamış. 3. Kulağın dış kısmı ki, kıkırdak denilen sertçe bir maddeden ibarettir. 4. İçyağı eritilince erimeyip kazanın dibinde kalan kızarmış madde: Kıkırdak böreği.

Türkçe Sözlük

(i. F.). Çamur, balçık: Pâ-der-kil = Ayağı çamurda.

Türkçe Sözlük

(i.). Hilâlotu, kuzgunayağı.

Şifalı Bitki

(sarıkantaron): Kılıçotugiller familyasından; Mayıs - Eylül ayları arasında sarı renkli çiçekler açan, 30 - 100 cm boyunda çok yıllık otsu bir bitkidir. Yaprakları sapsızdır. Koyu yeşildir. Çiçekleri dallarının ucundadır. Çiçek dallarında; pinen, cadinen, tanen, reçine, zamk, acı maddeler ve boya maddeleri vardır. Kullanıldığı yerler: Sinirleri yatıştırır. İdrar ve balgam söktürür. Göğsü yumuşatır, öksürüğü keser. İştah açar. Zeytinyağı ile hazırlanan merhemi yaraları iyileştirir. Filizlenmiş uçlarından yapılan haşlama, bağırsak kurtlarını düşürür.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. Kuzey Amerika'ya mahsus bir çeşit yağmurkuşu, zool. Charadrius vociferus.

Türkçe Sözlük

(f.). Az oynatmak, kıpırdatmak, harekette bulundurmak: Elini, ayağını, parmağını kımıldattı.

Türkçe Sözlük

(f.). Ayağa kalkmak üzere davranmak, kalkar gibi hareket etmek.

Türkçe Sözlük

(bk.) Kimyager.

Türkçe Sözlük

(I.). Kimyacı olma hâli ve mesleği, kimyagerlik.

Türkçe Sözlük

(I.). 1. Kimyagerlerin uğraştığı ilim, kimya: Kimyagerlikte büyük bilgi sahibidir. 2. Her şeyi altın yapmak iddiası, bu iddiada bulunan adamın hâli

Şifalı Bitki

(kyminon): Maydanozgiller familyasından; Mayıs - Haziran aylarında bayez veya pembemsi çiçekler açan, 15 - 20 cm boyunda, bir yıllık otsu bir bitkidir. Anavatanı Mısır’dır. Yaprakları dar ince şeritler halinde parçalıdır. Çiçekleri 3-5 saplı şemsiye durumundadır. Meyveleri ovaldir. İçeriğinde, reçine, sabit ve uçucu yağlar vardır. Keskin, hoş kokuludur. Tohumları baharat olarak kullanılır. Kullanıldığı yerler: İştah açar. Hazımsızlığı giderir. Mide ve bağırsaklarda gaz birikmesini önler. Birikmiş gazı söktürür. Hava yutmayı önler. Sinirleri yatıştırır. Sinirsel başdönmelerini keser. Anne sütünü artırır. Aybaşı kanamalarının düzenli olmasını sağlar. İdrar söktürür. Yüksek tansiyonu düşürür. Bağırsak solucanlarının düşürülmesine yardımcı olur. Romatizma ve şişmanlıkta faydalıdır. Hamileler kullanmamalıdır.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Vücudun, yıkanmamaktan yağlanıp tuttuğu, çamaşır ve giyilen şeylere geçen pislik, Fars. çirk: Hamamda kesesiz kir çıkmaz; gömleğinin kiri; kir kabarmak; kir tutmak. 2. Umumiyetle pis şey: Tabağın kiri, kirli elbise.

Türkçe Sözlük

(i.). Soğuk ve ayaz havalarda donmuş halde yağan veyahut yağdıktan sonra donan çly, Fars. jâle: Kırağı yağmış; bu kırağı ekinleri, bağları yaktı.

İsimler ve Anlamları

(Tür.) (Erkek İsmi) 1.Dolu. 2.Ufak ve sert taneli kar, rüzgarla karışık yağmur.

Türkçe Sözlük

(i.) (Y.’dan). I. Fırında pişirilerek sertleştirilmiş lüleci çamuru: Kiremit parçası; kiremitten küçük heykel. 2. Evlerin damlarını örtmeye mahsus pişmiş çamurdan yapılmış oyuk parçalar ki, birer sırası oyuk tarafı yukarıda ve diğer birer sırası aşağıda ve ötekilerin aralarını örtecek surette konularak suyun içeriye geçmesine engel olur. Marsilya kiremitl = Bunun düz ve genişi ki, kenarları biribirine geçecek ve yağmur suyunun geçmesine meyden vermeyecek surette yapılmıştır. 3. Dam, çatı: Kiremite çıktı; kiremitin üstüne attı. bk. Keremit.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Parçalanmak. Bir veya birçok parçaya ayrılmak: Cam, bardak düşüp kırıldı. 2. Ölmek, büyük ölçüde telef olmak, yok olmak, mahvolmak: İlk çıkan koleradan çok halk kırıldı. 3. Vücutta halsizlik duyma, kırıklık duymak. 4. Darılmak, gücenmek, Osm. münfail olmak: Bilmem ne sebepten bana kırıldı. S. Şiddeti geçmek, şiddeti kalmamak: Rüzgâr, fırtına, soğuk kırıldı. 6. Nâz ile sallanıp vücudun bazı yerlerini oynatmak: Kırılarak yürüyor; o kadar kırılmak da boştur. 7. Katlanmak, bükülmek: Bu gömleğin yakası kırılmaz. Ayak, el kırılmak = Bedduadır: Eli kırılsın; ayağı kırılsın. Bel kırılmak = Bel bükülmek, zaaf gelmek, çok yorulmak. Kol kanat kırılmak = Tamamen güçsüz kalmak, düşkün olmak. Gülmeden kırılmak = Katılmak. Çıtkırıldım = Pek nazlı ve şık kıyafetli.

Türkçe Sözlük

(si.). Dört kere on. Ar. erbain, Fars. çihil, 40: Kırk gün; kırk kişi; kırk kilo; kırk beş; yüz kırk. Çok: Kırk kere söyledim. Kırkayak = 1. iki taraftan pek çok ayağı olan ufak bir kurt ki, çiyanın küçüğü ve zararsızıdır, Fars. çihil-pâ. 2. Başlıca kasıkta biten, pek çok olan ayaklarını tene kenetleyip yapışan bir cins küçük kene ki, çabuk çoğalır, kasık-biti. Kırkanbar = 1. Çok şeyleri içine alan yer veya mahfaza: Onun çantası, zihni kırk andır. 2. (denizcilik) Geminin çeşitli yükler taşıması. Kırkanbar balığı = Bir cins balık, büyük vatoz. Kırkbayır, kırkbayır barsağı = Geviş getiren hayvanların üçüncü midesi. Kırk bir kere = Çok: Kırk bir kere mâaşallahi Kırkta bir — Kırk eşit parçada bir parça. Kırk sual = Çok sorma, uzun uzadıya sorguya çekme. Kırk geçit = Yolun üstünde olup birçok defa bir kıyısından diğerine atlanması lâzım gelen nehir, dolambaçlı ırmak. Kırkkilit otu = Bir cins bitki. Kırkmerdiven = Dik yokuş. Kırk yılda bir = En sonunda pek seyrek olarak. Artık kırkına gelmiş = Yaşını başını almış.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Sert bir şeyi vurmak, vurarak parçalara ayırmak, Osm. kesr ve şikest etmek: Taşı, aynayı, cevizi, değneği kırmak. 2. Doğramak, parçalamak, kaba ve iri öğütmek: Ekmeği kırmak; bulguru kırmak. 3. Batırmak, kahretmek, öldürmek, mağlûp ve telef etmek: Düşmanın askerini kırdı. 4. İndirmek, Osm. tenzil etmek: Fiyatını kırdı. 5. Vâdesi gelmemiş bir senet (bono) ve poliçe, maaş vesairenin bir miktarını indirerek üst tarafını peşin vermek, iskonto etmek: Bonomu bankada kırdırdım; yüzde yirmi eksiğine kırarlar. 6. Gücendirmek, hatır yapmamak: Bu kadarcık şey için beni kırmayın; ben sizi kırmam. 7. Bükmek, katlamak: Şu kâğıdı, şu bezleri kırıp toplayın. 8. Çok hayvan kesmek. 9. Fazlaca para kazanmak: Ama da para kırdı. 10. Bir şeyinşiddetini kesmek, indirmek: Güneş soğuğu kırdı; yağmur fırtınayı kırar. 11. Yatıştırmak, teskin etmek: inadı kırmak; kuluncu kırmak. Bel kırmak = Çok yormak, ümitsizlik vermek. Burnunu kırmak = Karşısındakinin kibrini yenmek, onu bir hareket, söz veya fiille mahcup edip, küçük düşürmek. Pot, koz kırmak = Hatâ etmek, ağzından söz kaçırmak («çam devirmek» bu mânâda, fakat daha ağırdır). Kırdığı ceviz bini geçti = Ettiği münasebetsizlikler haddi geçti!

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Dört mevsimin en soğuğu, Ar. şitâ, Fars. zemistân: Kış mevsimi; kış günü; kış soğuğu. Kış armudu, kavunu = Kışa kadar dayananları. 2. Senenin ikiye bölünmesinde altışar ay süren «kasım» dan «hızır» a kadar olan sürenin soğuk olanı. 2. Yılın yarısı: Altı ay kış, yağmurluğu sırtından çıkarmadı; kışlık elbise; kış erzakı. 3. Soğuk, soğuk hava, kar, yağmur ve fırtına gibi kış mevsimi belirtileri, soğukluk, soğuk mevsim: Bu yıl çok kış oldu; geçen sene kış yapmadı; sıcak iklimde kış olmaz; kışa dayanamaz. Karakış = Kışın ortası ve en şiddetli vakti, zemherir: Karakışta yolculuk etmek ne kadar zor. Yaz kış = Her zaman, daima: Yaz, kış aynı cins elbise giyer. Kış yapmak = Hava soğuk olmak: Rusya’da çok kış yapar. Kış yemek = Kışın soğuğuna mâruz olmak.

Şifalı Bitki

(dalakotu): Ballıbabagiller familyasından; Haziran - Eylül ayları arasında pembe ve seyrek olarak da beyaz renkli çiçekler açan, otsu bir bitkidir. 10 - 30 cm boyundadır. Yaprakları; karşılıklı, tüylü, kenarları dişili ve küçük bir meşe yaprağı şeklindedir. Çiçekleri üst yapraklarının koltuğunda gruplar halindedir. Meyvesi küçüktür. Çiçekli bitkide uçucu bir yağ, acı maddeler, tanen, glikozitler vardır. Kullanıldığı yerler: Vücuda kuvvet verir. Ateşi düşürür. İdrar söktürür. Mesane taşlarının düşürülmesine yardımcı olur. Aybaşı tutkluğunu giderir. Öksürüğü keser.

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Kazanma, kazanç, Ar. iktisâb, istifade: Hayli servet kesbetmiştl: Ayda birkaç bin lira kisbi vardır. 2. Edinme, Osm. hâsıl ve peydâ etme: Kisb-i malûmat etmek; yağmur altında av arkasından gezmekten hastalık kesbettim. 3. Geçimini sğalamak için çalışma ile buna Alet olan san’at ve meşguliyet: Kisb ü kâr sahibi, bk. Kesb.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Vaktiyle kışın savaş yapılmadığı için o mevsimde asker ve ordunun çekildiği yer: Kasımdan sonra orduy-ı hümâyûn Belgrad kışlağına çekilmişti; şark ordusu Erzurum kışlağında bulunuyordu. 2. Koyun gibi evcil hayvanların kışın çekildikleri mûtedil havalı, kar yağmaz yer ve böyle yerlerdeki otlak, yaylak (yayla) mukabili: Koyunlarınızı hangi kışlakta kışlatıyorsunuz? O çiftliğin asıl iradı kışlaktandır, güzel kışlakları vardır; bir kışlak kiraladım, bk. Kışla.

Şifalı Bitki

(): Maydanozgiller familyasından; Haziran - Ağustos ayları arasında pembe beyaz renkli çiçekler açan, 30 - 50 cm boyunda, oldukça fena kokulu bir yıllık otsu bir bitkidir. Nemli çayır ve sırtlarda yetişir. Yaprakları açık yeşil renkli ve tüylüdür. Çiçekleri, dallarının uçlarında şemsiye şeklinde toplanmıştır. Meyveleri nişasta, tanen, şekerler ve uçucu yağ taşır. Kişniş şekeri, likör yapımı, pastacılık ve eczacılıkta kullanılır. Kullanıldığı yerler: İştah açar. Bağırsak gazlarını giderir. Sinirleri yatıştırır. Hazmı kolaylaştırır. Sinirsel baş ağrılarını keser. Karın ağrılarını giderir. Cinsel arzuyu kamçılar. Aybaşı kanamasını düzenler. Doğumu kolaylaştırır. Sürmenajda faydalıdır. Bayat yiyeceklerin zararını azaltır. Fazla miktarda yenirse zararı görülür.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. mutfak. kitchen cabinet mutfak dolabı; başbakanın özel danışmanlar grubu. kitchen garden sebze bahçesi. kitchen stuff yemek için pişirilecek malzeme, nevale; yemeklerden artan yaglar.

Türkçe Sözlük

(I.). Adî, değersiz, kötü, bayağı: Kıtipiyos bir oyuncak almışlar.

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. Kalkma, ayağa kalkma, ayakta durma: Kıyâm etmek = Kalkmak. Kıyamda olmak = Ayakta bulunmak. 2. Birine saygı maksadiyle ayağa kalkma: Tevâzuundan her gelene kıyâm eder. 3. Namazın ayakta kılınan kısmı: Kıyamda okunacak duâ. 4. Namaz kılmak, ibadet: İşi gündüz siyim, gece kıyâm idi. Bir işe kalkışma, teşebbüs: Emrindeki adamların hepsini azle kiyim etti. Karşı durma, ayaklanma. 7. Mahşer. Bâsü-bâdel-mevt = Ölümden sonra canlanma, dirilme, diriliş, kıyamet: Yevmül-kıyâm = Kıyâmet günü, Osm. rûz-ı mahşer.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Erkek İsmi) 1.Kalkma, ayağa kalkma, ayakta durma. 2.Namazda ayakta durma. 3.Bir işe başlama. 4.Ayaklanma. 5.Ölümden sonra dirilme, ayağa kalkma.

Genel Bilgi

Kız kulesine ilk deniz feneri üçüncü Ahmet devrinde Sadrazam Nevşehirli İbrahim Paşa’nın emri ile konuldu. O zaman ahşap olan kulenin içindeki fener ağır yağlar ile yakılırdı. Bir gün fenerin yakıldığı büyük kandil tutuşarak ahşap kule bir meşale gibi yandı. Yangının ardından kule bu kez kagir olarak yapıldı.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Kırmızı etmek; kızıl rengini vermek: Güneş, elmayı kızarttı. 2. Tavada kırmızı oluncaya kadar kavurmak, yağ içinde döndürerek pişirmek: Et, balık kızartmak. Yüz kızartmak = Bir şey istemek mahcûbiyetini göze aldırmak: Yüzünü kızartıp söyleyiver işte.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. (katı şeyler ve yağ) Pek fazla ısınmak: Tavanın sapı kızdı. En yüksek sıcaklık derecesini bulmak: Öteberi kızartmak için yağın kızmış olması lâzımdır. 3. Hırslanmak, öfkelenmek. 4. (dişi kuşlar, tavuk vs. için) Zamanı gelip kuluçkaya yatma isteği göstermek.

İsimler ve Anlamları

(Tür.) (Erkek İsmi) 1.Kılavuz, rehb(Erkek İsmi) 2.Yağmur bulutu.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Alınmak, huylanmak, işkillenmek. 2. Telâş etmek: Al kaşağıyı gir ahıra yağırı olan kocunur. bk Gocunmak.

Türkçe Sözlük

(i.) («dövülmüş ve kıyılmış» demektir). Kıyılmış etten çeşitli usullerde yapılan ufak toplar veya parçalar hâlinde yemek: Yağda pişmiş köfte: Iskara köfte; kimyonlu köfte; bulgur köftesi.

Şifalı Bitki

(melilotus): Baklagiller familyasından, Avrupa’da ve yurdumuzda yetişen, 30 - 100 cm boyunda, iki yıllık otsu bir bitkidir. Gövdesi silindir biçimindedir. Tüysüzdür. Çok dallıdır. Yaprakları almaşık dizilişlidir. Sarı çiçekleri güzel kokuludur. Meyvesi 4 mm kadar boyunda 1-2 tohumludur. Çiçekli ve yapraklı dallarında kumarin, melilotik ve kumarik asitler ile uçucu bir yağ vardır. Kullanıldığı yerler: Hafif kabız vericidir. Romatizma ağrılarını dindirir. Vücuda rahatlık verir.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. İnsanın omuz başından parmakları ucuna kadar uzanan organı, Ar. zirâ. Farı. bâzû: Kollarını sıvadı, kollarını açtı. 2. Atın ön ayağı: Atın lağ kolu ağrıyor. 3. Giyeceğin kola gelen, kolu saran kısmı: Bu ceketin kolları dar. 4. Gömlek yeninin ucu yerinde iğreti, kolalı keten bezi: Yaka, kol (yakalık ve kolluk da denir). 5. Ağa; dalı, Ar. gusn, Fars. şâh: Çınar ağacı her tarafa kol atmış, kol, kanat uzatmış. 6. Şube, dal, bölük, taraf, kısım: Tuna, denize döküldüğü yerin yakınlarında birka; kola ayrılır. Alpler bir;ok kollara bölünür. Avcılar üç kola ayrıldı. 7. Bir ordunun bölündüğü kısımlar, kanat, Osm. cenâh: Sağ kol = Meymene, sağ kanat. Sol kol = Meysere, sol kanat. İleri kol = Pİşdâr, öncü. Geri kol = dümdâr. art;ı. 8. Muhafaza veya teftiş için ayrılıp gezdirilen askeri birlik: Kol gezmek, kola ;ıkmak. 9. Bir heyetin bölündüğü dal ve zümrelerin her biri: Halvetî tarîkatinin HAlidî, Sünbülî kolu. 10. Oyuncu vs. takımı: Zuhûrî kolu, kol oyunu. 11. Bir şeyi kapamak veya bir şeye dayanmak üzere kol şeklinde uzanan ağa;, demir vs.: Kapı kolu. 12. Bazı Alet ve edevâtın sapı, tutulacak veya ;evrilecek parçası: Dikiş makinesinin kolu. 13. (denizcilik) Bir halatın kalınlığını teşkil eden iplerin her biri: U; dört koldan mürekkep halet. Kol atmak = Dallanıp budaklanmak, (at) Kolunu atmak = On kemiği ;ıkmak. Kollarını açmak = Kucaklamaya hazırlanmak, memnuniyetle kabûl etmek. Kola almak = Taltif etmek. Kolağası = Osmanlı devrinde kıdemli yüzbaşı ki, daha da eskiden sağ ve sol kolağası diye ikiye bölünürdü. Kolordu = Bir devlet askerinin bölündüğü en büyük birliklerden biri, ordudan kü;üktür. Kolvurmak = Bir aşağı, bir yukarı gezmek. Kol uzatmak = Dallanmak. Kolu uzun = Kudretli, hükmü geçer. (denizcilik) Kol bastırmak = İki halatı dikerek eklemek. Kol bağlamak = Serbest bırakmamak, hareketine engel olmak. Kol burmak, bükmek = Galip gelip kahretmek. Terazi kolu = Terazinin tutulan veya asılan yerinden itibaren iki tarafının her biri. Kolu çıkmak = Bir kaza ve çarpma ile kol kemiği omuzda veya dirsekteki oynak yerinden ayrılmak: Kolu çıkmış, kolunu çıkarmış. Kola çıkmak = Asayişi temin için askerlerle gezmek. Kol demiri = 1. Kapı üzerine çekilen demir. 2. Bir çeşit kundakçı Aleti. Karakol = 1. Gece gezen devriye asker. 2. Şehrin belirli yerlerindeki zâbıta binaları, karakolhane, merkez. Kol kanat = El, ayak. Kolu, kanadı kırık = Harekete muktedir olmayan. Kol, kanat kalmamak = Çok yorulmak veya dayak yemek. Kol, kanat kırılmak = Ümitsizliğe düşüp bir şey yapamamak. Kol gibi = Kol kalınlığında, bol su. Kol gezmek = Kola çıkmak. Kol kesmek = Kuvvet, iktidar ve harekete güç bırakmamak. Keşif kolu = Düşman askerini ve araziyi keşifle görevli birlik. Kol nizâmı = Saf itibariyle olmayıp, önden geriye doğru uzanan asker tertibi. Hücum kolu = Hücum için ayrılmış askerî birlik. Kolu yetişir = Eli işlere yatkın.

Türkçe Sözlük

(i.). Ön ayağı sakat (deve) (koiuk da denir).

Türkçe Sözlük

(I.) (Almanca: colza). yağı çıkarılan bir çeşit yabani lahana tohumu.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Yerleştirmek, Osm. vaz’etmek: Bohçayı minderin altıne koy, zahireyi nereye koyuyorsunuz? 2. Bırakmak, terketmek: Kitabı elinden koymaz, sonraya koymak, davet etmedik kimse koymadı. 3. Müsaade etmek, engel olmamak. 4. Almak, sokmak, yerleştirmek: Misafirleri nereye koyacağız? Atı ahıra koyun. 5. Tutmak, bulundurmak, bırakmak: Beni aç koydular. 6. Atmak, yükletmek. 7. Bir işe tayin etmek: Oraya bekçi koymalı. 8. Giymek, üstüne almak: Yeni şapka koymuş, başına bir başlık koymuş, bu elbiseyi bir daha koymayın. 9. Tutmak, edinmek, Osm. hâsıl ve peydâ eylemek: Süt kaymak koymuş. 10. Kabûl ettirmek, yerleştirmek, göndermek, çocukları mektebe, ustaya, san’ata koydu. 11. Bir şeyi pişmek veya olmak üzere hazırlamak: Turşu, şarap, sirke koydum, aşçı daha yemoğl koymadı. 12. Kurmak, düzeltmek: Sofrayı koyunca bize haber verin, yemeği koydunuzsa gelelim. Ateş koymak = Tutuşturmak, ataş vermek: Saman kulübelerine ateş koydular. Ad koymak = İsim takmak: Çocuğun adını koydular mı? Araya koymak = Aracılık ettirmek, Osm. tovsit etmek, tavassut ettirmek: Tanıdıklardan birini araya koymalı. Askıda koymak = Bitirmemek, süründürmek. Elden koymak = Vazgeçmek, terketmek, yapmamak: Siz himmeti elden koymayın. Ortaya koymak = Açıklamak, açığa çıkarmak, Osm. izhâr etmek, ibrâz eylemek, isbat etmek, (denizcilik) Üzerine koymak = Rüzgârın daha da şiddetlenmesi. Üste koymak = Arttırmak, Osm. tezytd etmek. İçeri koymak — İçeri almak, sokmak, kabûl etmek: Giden misafirleri içeri koymuyorlar. Baş koymak = Baştan geçmek, canını feda etmek. Bahis koymak = Öğdül. Bahse tutuşmak. Bir tarafa, bir yana koymak = Ayırmak, saklamak, korumak. Bez koymak = Bez yapmak üzare İplikleri tezgâha germek. Boş koymak = Mahkûm ve sessiz bırakmak. Temel koymak = Temel tutmak, Osm. pâyldâr olmak. Hâle koymak = Bir hâle getirmek, hâlini değiştirip diğer biçime değiştirmek: Bakın hastalık beni ne hâle koydu, yağmurun bolluğu bizim bahçeyi göl hâline koydu. Rehin koymek = Rehin etmek. Sonraya koymak = Geciktirmek. Minnet koymak = Başına kakmak. Meydana koymak = Ortaya çıkarmak. Nişan koymak s İşaret etmek, unutmamak, hatırlamak. Yanına koymak — Öcünü almamak, cezasını vermemek: Yaptıklarını senin yanına koymayacağım. Yoluna koymak = Düzeltmek, hesaplaşmak. Yola koymak = Göndermek. Yolda koymak = Yolda, yarı yolda bırakmak. Koyup gitmek = Öksüz bırakmak, terketmek.

Ülke

Coğrafi Verileri

Konum: Batı Afrika, Güney Atlas Okyanusu kıyısında, Angola ile Gabon arasında.

Coğrafi konumu: 1 00 Güney enlemi, 15 00 Batı boylamı.

Harita konumu: Afrika.

Yüzölçümü: toplam: 342,000 km².

Kara: 341,500 km².

Su: 500 km².

Sınırları: toplam: 5,504 km.

sınır komşuları: Angola 201 km, Kamerun 523 km, Orta Afrika Cumhuriyeti 467 km, Kongo Demokratik Cumhuriyeti 2,410 km, Gabon 1,903 km.

Sahil şeridi: 169 km.

İklimi: Tropikal iklim hakimdir. Mart - Haziran ayları arası yağış mevsimi, Haziran - Ekim ayları arası kuru mevsimdir; yüksek sıcaklık derecesi ve nem oranı değişmezdir.

Arazi yapısı: Kıyı boyunca ovalar, güneyde havzalar, orta kısımda yaylalar, kuzeyde havzalar yer almaktadır.

Deniz seviyesinden yüksekliği: en alçak noktası: Atlas Okyanusu 0 m.

en yüksek noktası: Berongou Tepesi 903 m.

Doğal kaynakları: petrol, kereste, potas, kurşun, çinko, uranyum, bakır, fosfatlar, doğal gaz, hidro güç.

Arazi kullanımı: tarıma elverişli: %1.45.

Sürekli ekinler: %0.15.

Diğer: %98.4 (2005 verileri).

Sulanan arazi: 20 km² (2003 verileri).

Doğal afetler: Mevsimsel su baskınları.

Nüfus Bilgileri

Nüfus: 3,702,314 (Temmuz 2006 verileri).

Nüfus artış oranı: %2.6 (2006 verileri).

Mülteci oranı: -3.62 mülteci/1,000 nüfus (2006 tahmini).

Cinsiyet oranı: doğumlarda: 1.03 erkek/kadın.

15 yaş altı: 1.01 erkek/kadın.

15-64 yaş: 0.98 erkek/kadın.

65 yaş ve üzeri: 0.7 erkek/kadın.

Toplam nüfusta: 0.99 erkek/kadın (2006 verileri).

Bebek ölüm oranı: 85.29 ölüm/1,000 doğan bebek (2006 tahmini).

Ortalama hayat süresi: Toplam nüfus: 52.8 yıl.

Erkek: 51.65 yıl.

Kadın: 53.98 yıl (2006 verileri).

Ortalama çocuk sayısı: 6.07 çocuk/1 kadın (2006 tahmini).

HIV/AIDS - hastalıklarına yakalanan yetişkin sayısı: %4.9 (2003 verileri).

HIV/AIDS - hastalıkları taşıyan insan sayısı: 90,000 (2003 verileri).

HIV/AIDS - ölümleri: 9,700 (2003 verileri).

Ulus: Kongolu.

Nüfusun etnik dağılımı: Kongo %48, Sangha %20, M’Bochi %12, Teke %17, Avrupalılar 8,500.

Dinler: Hıristiyanlık %50, animizm %48, Müslümanlık %2.

Diller: Fransızca (resmi), Lingala ve Monokutuba, diğer yerel diller ve lehçeler (Kikongo en çok kullanılanıdır).

Okur yazar oranı: 15 yaş ve üzeri bilgiler.

Toplam nüfus: %83.8.

Erkek: %89.6.

Kadın: %78.4 (2003 verileri).

Yönetimi

Ülke adı: Resmi tam adı: Kongo Cumhuriyeti.

Yerel tam adı: Republique du Congo.

Eski adı: Orta Kongo, Kongo/Brazzaville, Kongo.

ingilizce: Congo, Republic of the.

Yönetim Biçimi: Cumhuriyet.

Başkent: Brazzaville.

İdari bölmeler: 9 bölge ve 1 başkent; Bouenza, Brazzaville, Cuvette, Kouilou, Lekoumou, Likouala, Niari, Plateaux, Pool, Sangha.

Bağımsızlık günü: 15 Ağustos 1960 (Fransa’dan).

Milli bayram: Bağımsızlık günü, 15 Ağustos (1960).

Anayasa: Eylül 2000.

Hukuk sistemi: Fransız hukuku temel alınmıştır.

Üye olduğu uluslararası örgüt ve kuruluşlar: ACCT, ACP (Afrika - Karayip - Pasifik Ülkeleri), AfDB (Afrika Kalkınma Bankası), BDEAC, CCC (Gümrük İşbirliği Konsey

Türkçe Sözlük

(f.). Kırılıp ayrılmek: ip koptu, fidanı çekerken kökü, bir deli koptu. 2. Bağlantısı kesilmek, ayrılıp düşmek: Saçağın uçları, ceketimin bir düğmesi koptu. 3. Gürültülü veya tehlikeli bir şey ortaya çıkıvermek, birdenbire çıkmak: Kıyamet koptu, bir velveledir koptu, şiddetli bir rüzgâr, bir yağmur koptu. 4. Fazla ağrımak: Ciğeri kopmak, barsaklarım kopuyor. Öd kopmak = Çok korkmak, heyecan ve dehşete uğramak. Gönülden kopmak = Vermeye razı olmak, rızasıyla vermek: Kızılay’a yardım topluyorlar, herkes gönlünden ne koparsa veriyor.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Telve ve bulamaç gibi koyu şey, çöküntü. 2. Un ve yağla yapılan tatsız helva gibi bir yemek ki, başlıca dişsiz ihtiyarlara ve ufak çocuklara yedirilir. Korkuttan yanan yoğurdu üfler. 3. Korkuyu mucip, korkunç, yavuz (bu mânâ ile erkek adıdır).

Türkçe Sözlük

(i.) (İ. corno = boynuz). 1. Av tüfeğine barut koymaya mahsus ağzı zenberekli kapakla kapalı barutluk. 2. Kalafatçıların belde taşıdıkları boynuzdan yapılmış yağdanlık. 3. Boru, nefesli bir çalgı.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Eklemek, Osm. izâfe etmek, yakıştırmak, isnâd etmek: Tenrı’ya ortak koşmak, küfür ve cehâletin en büyüğüdür. 2. Beraber göndermek, yanına vermek: Postaya birkaç süvari koşmak. 3. Hayvanı araba, sapan vesaireye takmak, bağlamak: Arabaya dört at koşmalı; yağız atları kupaya koşacağız: Oralarda sapana iki öküz yerine tek beygir koşarlar. 4. Arabayı hazırlamak, düzenlemek: Acaba arabacı hangi arabayı koştu? 5. Düzenlemek: Düzüp koşmak.

Ülke

Coğrafi Verileri

Konum: Orta Amerika, Karayip Denizi ve Kuzey Pasifik Okyanusu, Nikaragua ve Panama arasında yer almaktadır.

Coğrafi konumu: 10 00 Kuzey enlemi, 84 00 Batı boylamı.

Harita konumu: Orta Amerika ve Karayipler.

Yüzölçümü: toplam: 51,100 km².

Kara: 50,660 km².

Su: 440 km².

Sınırları: toplam: 639 km.

sınır komşuları: Nikaragua 309 km, Panama 330 km.

Sahil şeridi: 1,290 km.

İklimi: Tropikal iklimin etkisindedir; kuru sezon (Aralık-Nisan) ; yağışlı sezon (Mayıs-Kasım); dağlık bölgeler daha soğuktur.

Arazi yapısı: Dar kıyı şeridi doğuda yükselerek yerini ülkenin belkemiğini oluşturan iç yükseltilere bırakır. Yükseltiler daha geniş bir alan kaplayan Antil Düzlüğüne yumuşak bir biçimde alçalır.

Deniz seviyesinden yüksekliği: en alçak noktası: Pasifik Okyanusu 0 m.

en yüksek noktası: Cerro Chirripo 3,810 m.

Doğal kaynakları: Hidro enerji.

Arazi kullanımı: tarıma elverişli: %4.4.

Sürekli ekinler: %5.87.

Diğer: %89.73 (2005 verileri).

Sulanan arazi: 1,080 km² (2003 verileri).

Doğal afetler: Ara sıra depremler ortaya çıkmakta, Atlas Okyanusu kıyısı boyunca kasırgalar etkindir; yağış sezonu boyunca alçak kısımlarda su baskınları ve toprak kaymaları görülür; volkanik aktivite vardır.

Nüfus Bilgileri

Nüfus: 4,075,261 (Temmuz 2006 verileri).

Yaş yapısı: 0-14 yaş: %28.3 (erkek 590,261; kadın 563,196).

15-64 yaş: %66 (erkek 1,359,750; kadın 1,329,346).

65 yaş ve üzeri: %5.7 (erkek 108,041; kadın 124,667) (2001 verileri).

Nüfus artış oranı: %1.45 (2006 verileri).

Mülteci oranı: 0.49 mülteci/1,000 nüfus (2006 tahmini).

Bebek ölüm oranı: 9.7 ölüm/1,000 doğan bebek (2006 tahmini).

Ortalama hayat süresi: Toplam nüfus: 77.02 yıl.

Erkek: 74.43 yıl.

Kadın: 79.74 yıl (2006 verileri).

Ortalama çocuk sayısı: 2.24 çocuk/1 kadın (2006 tahmini).

HIV/AIDS - hastalıklarına yakalanan yetişkin sayısı: %0.6 (2003 verileri).

HIV/AIDS - hastalıkları taşıyan insan sayısı: 12,000 (2003 verileri).

HIV/AIDS - ölümleri: 900 (2003 verileri).

Ulus: Kosta Rikalı.

Nüfusun etnik dağılımı: Beyaz ırk %94, siyah ırk %3, Amerika yerlileri %1, Çinliler %1, diğer %1.

Dinler: Roma Katolikleri %76.3, Evangestler %13.7, diğer Protestanlar %0.7, Yahova şahitleri %1.3, diğer %4.8, inançsız %3.2.

Diller: İspanyolca (resmi), İngilizce.

Okur yazar oranı: 15 yaş ve üzeri bilgiler.

Toplam nüfus: %96.

Erkek: %95.9.

Kadın: %96.1 (2003 verileri).

Yönetimi

Ülke adı: Resmi tam adı: Kosta Rika Cumhuriyeti.

kısa şekli : Kosta Rika.

Yerel tam adı: Republica de Costa Rica.

yerel kısa şekli: Costa Rica.

ingilizce: Costa Rica.

Yönetim Biçimi: Başkanlık Tipi Cumhuriyet.

Başkent: San Jöse.

İdari bölmeler: 7 bölüm; Alajuela, Cartago, Guanacaste, Heredia, Limon, Puntarenas, San Jose.

Bağımsızlık günü: 15 Eylül 1821 (İspanya’dan).

Milli bayram: Bağımsızlık günü, 15 Eylül (1821).

Anayasa: 7 Kasım 1949.

Hukuk sistemi: İspanyol hukuku temel alınmıştır.

Üye olduğu uluslararası örgüt ve kuruluşlar: BCIE, CACM (Orta Amerika Ortak Paza

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Kaçmasını engellemek için hayvanın iki veye üç ayağına vurulan bağ: At kösteği; ata köstek vurmak. Süs için saate veye diğer süs eşyasına bağlanan ve üste takılan altın veya gümüşten yahut taklit madenden zincir, kordon: Saat kösteği; küpe kösteği. Boyun kösteği = Boyuna geçirilen uzun zincir. (denizcilik) Cıvadra bastonları altından bordalara alınan sabit halat. 4. Kösteği çözmek: Kaçmak.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Köstek vurulmak. 2. Ayağına bir engel takılmak: At birden kösteklendi. 3. mec. Bir iş, yürümez hâle sokulmak.

Türkçe Sözlük

(i. Fr.). Galeta tozuna bulanarak yağde kızartılmış pirzola.

Türkçe Sözlük

(i.). İhtiyarlıktan veya inme vesair bir Arızadan dolayı ayağa kalkamayan veya yürüyemeyen, oturan, sakat: Kötürüm bir ihtiyar; otura otura kötürüm olacak. Köskötürüm = Büsbütün kötürüm, hiç yerinden kalkamaz.

Türkçe Sözlük

(i.). Ayağa kalkamayan veya yürüyemeyen ihtiyar veya inmelinin hâli ve sakatlığı.

Türkçe Sözlük

(i. İ.). 1. Sütün yüzünden toplanan yağlı kısım, kaymak. 2. Bir çeşit yumurtalı süt tatlısı.

Ülke

Coğrafi Verileri

Konum: Karayipler, Karayip Denizi ve Kuzey Atlas Okyanusu arasında ada devleti, Florida’nın güneyinde yer almaktadır.

Coğrafi konumu: 21 30 Kuzey enlemi, 80 00 Batı boylamı.

Haritadaki konumu: Orta Amerika ve Karayipler.

Yüzölçümü: 110,860 km².

Sınırları: toplam: 29 km.

sınır komşuları: Guantanamo Körfezinde ABD Donanma Merkezi 29 km.

Sahil şeridi: 3,735 km.

İklimi: Ülkede subtropik iklim hakimdir. Yıllık ortalama sıcaklık 26Cº. Ocak ayıyla Ağustos ayındaki sıcaklık arasında az bir fark vardır. Küba’da Haziran-Ekim arasında görülen ve saate 265 km’lik bir hıza ulaşan kasırgalara rastlanır. Mayıs-Ekim arası yağışlı mevsim, Kasım-Nisan arası kuru mevsim görülür. Yaz ortalama sıcaklık; 27.4Cº civarındadır. Ortalama Sıcaklık: 22.2Cº.

Arazi yapısı: Yatık ve inişli çıkışlı ovalar, dik kayalar ve güneydoğuda dağlar yer almaktadır.

Deniz seviyesinden yüksekliği: en alçak noktası: Karayip Denizi 0 m.

en yüksek noktası: Pico Turquino 2,005 m.

Doğal kaynakları: kobalt, nikel, demir, bakır, manganez, tuz, kereste, silis, petrol, işlenebilir topraklar.

Arazi kullanımı: tarıma uygun topraklar: %27.63.

Sürekli ekinler: %6.54.

Diğer: %65.83 (2005 verileri).

Sulanan arazi: 8,700 km² (2003 verileri).

Doğal afetler: Doğu sahillerinde Ağustos - Ekim aylarında kasırgalar ortaya çıkar, kuralıklar genel sorunlardandır.

Coğrafi Not: Karayipler’in en büyük ülkesidir.

Nüfus Bilgileri

Nüfus: 11,382,820 (Haziran 2006 verileri).

Nüfus artış oranı: %0.31 (2006 verileri).

Mülteci oranı: -1.57 mülteci/1,000 nüfus (2006 tahmini).

Cinsiyet oranı: doğumlarda: 1.06 erkek/kadın.

15 yaş altı: 1.06 erkek/kadın.

15-64 yaşlarında: 1 erkek/kadın.

65 yaş ve üzeri: 0.85 erkek/kadın.

Toplam nüfusta: 0.99 erkek/kadın (2006 verileri).

Bebek ölüm oranı: 6.22 ölüm/1,000 doğan bebek (2006 tahmini).

Ortalama hayat süresi: Toplam nüfus: 77.41 yıl.

Erkeklerde: 75.11 yıl.

Kadınlarda: 79.85 yıl (2006 verileri).

Ortalama çocuk sayısı: 1.66 çocuk/1 kadın (2006 tahmini).

HIV/AIDS - hastalıklarına yakalanan yetişkin sayısı: %0.01 (2003 verileri).

HIV/AIDS - hastalığı olan insan sayısı: 3,300 (2003 verileri).

HIV/AIDS - hastalıklarından ölenlerin sayısı: 200 den az (2003 verileri).

Ulus: Kübalı.

Nüfusun etnik dağılımı: melez %51, beyaz ırk %37, siyah ırk %11, Çinli %1.

Din: Roma Katolikleri %85 Protestanlar, Musevileri, diğer.

Diller: İspanyolca.

Okur yazar oranı: 15 yaş ve üzeri için veriler.

Toplam nüfusta: %97.

erkekler: %97.2.

kadınlar: %96.9 (2003 verileri).

Yönetimi

Ülke adı: Resmi tam adı: Küba Cumhuriyeti.

kısa şekli : Küba.

Yerel tam adı: Republica de Cuba.

yerel kısa şekli: Cuba.

Yönetim biçimi: Sosyalist Cumhuriyet.

Başkent: Havana.

İdari bölümler: 14 bölge ve 1 belediye; Camaguey, Ciego de Avila, Cienfuegos, Ciudad de La Habana, Granma, Guantanamo, Holguin, Isla de la Juventud, La Habana, Las Tunas, Matanzas, Pinar del Rio, Sancti Spiritus, Santiago de Cuba, Villa Clara.

Bağımsızlık günü: 20 Mayıs 190

Sağlık Bilgisi

Damak eteğinin ortasından sarkan uzantıya küçük dil denir. Burada meydana gelen şişkinliğin tedavisi maksadıyla aşağıdaki reçeteler uygulanır.

Tedavi için gerekli malzeme : Kına, zeytinyağı.

Hazırlanışı : 1 kahve fincanı saf zeytinyağına 3 kahve fincanı kına konur. Iyice karıştırıldıktan sonra 1 tatlı kaşığı kadar alınıp, küçük dilin etrafına sürülür.

Şifalı Bitki

(myristica): Myristicaceae familyasından; Anavatanı Molük olan, diğer sıcak bölgelerde de yetiştirilen, 16 - 18 m yüksekliğinde bir ağaç ve onun meyvesidir. Görünüş itibariyle Portakal ağacına benzer. Tohumları beyazımsı kül halinde ve yuvarlaktır. Kabuğu soyulmuş halde satılır. İçeriğinde uçucu bir yağ vardır. Kullanıldığı yerler: Vücudu kuvvetlendirir. Hazmı kolaylaştırır. İştah açar. Kalp ve sindirim ilaçları yapmakta kullanılır.

Şifalı Bitki

(momordica): Kabakgiller familyasından, tırmanıcı, ince gövdeli, bir yıllık bir bitkidir. Yaprakları saplı ve el gibi parçalıdır. Meyvesi olgunlaşınca, birbirinden ayrılır. Meyveleri 10-15 cm boyunda şişkin ve iki uçta incelmiş şeklindedir. Üzerinde kabarcıklar vardır. Turuncu - sarı renktedir. Ev ilaçlarında, zeytinyağı ile karıştırılarak kullanılır. Kullanıldığı yerler: Mide ülserini tedavi eder. Egzama ve diğer cilt hastalıklarında faydalıdır. Yaraların çabuk kapanmasını sağlar.

Türkçe Sözlük

(I. Rumca). İğreti veya yağmurluk ve pelerine bitişik başlık kî, yağmur ve rüzgâr olduğu vakit başa geçirilir.

Türkçe Sözlük

(i.). Başlığı olan (yağmurluk, pelerin vesaire).

Türkçe Sözlük

İşlem görmemiş kömür, doğal gaz gibi fosil yakıtlarının içerdiği kükürdün yanması sonucunda ortaya çıkan zehirli gaz. Yakılan her yüz ton kömür ve kokun ortaya üç ton kükürt dioksit çıkardığı bilinmektedir. Metallerde paslanmaya neden olmasının yanı sıra, solunum sistemine de zarar verir. Asit yağmurunun baş suçlusu kükürt dioksittir.

Sağlık Bilgisi

Kulağa kaçan suyu çıkarmak için aşağıdaki reçeteler uygulanır.

Tedavi için gerekli malzeme : Tatlı bademyağı.

Hazırlanışı : Kulağa 3 damla tatlı bademyağı konur.

Sağlık Bilgisi

Kulak ağrısı başka bir hastalığın belirtisidir. Kulak borusu zarı iltihabı, kulak nezlesi, ortakulak iltihabı, kulak yolundaki çıban, boyun bezeleri, yüz nevraljisi, bademcik iltihabı veya çene mafsalındaki hastalık, kulak ağrısına neden olabilir. Bu nedenle doktora başvurmak gerekir. Tedavi amacıyla aşağıdaki reçeteler uygulanır.

Tedavi için gerekli malzeme : Sarımsak, zeytinyağı.

Hazırlanışı : 1 diş sarımsak külde pişirildikten sonra ufalanır. Üzerine 1 kahve kaşığı zeytinyağı ilave edilip, karıştırıldıktan sonra kulak deliğine sokulur.

Sağlık Bilgisi

Dışkulak borusundaki ufacık bezler; kulak kiri adı verilen hafif sarımtırak yağlı bir madde salgılarlar. Bu salgı fazla olduğu zaman, dışarıya atılamayıp kulak içinde kuruyacak olursa, bir tıkaç meydana getirir ve kulak zarını etkileyerek rahatsızlık verir. Dışkulak borusu, kulak kiri ile tamamen kapanacak olursa, uğultu, çınlama gibi arızalara neden olur. Tamamen tıkanmış boru, ancak doktor tarafından açılabilir. Ayrıca aşağıdaki reçeteler de kullanılır.

Tedavi için gerekli malzeme : Zeytinyağı, havlu.

Hazırlanışı : 2 çorba kaşığı zeytinyağı ısıtılır. Ilıdıktan sonra kulak borusuna 3 damla konup ılık bir havluyla kapatılır.

Genel Bilgi

Bir kot pantolon aldığımızda hemen paçalarını boyumuza göre bastırıp giymek isteriz. Ama daha sonra daha ilk yıkamada kumaşın boyu ne kadar çeker endişesini yaşarız. Çünkü pantolonun boyunu tekrar uzatmak artık mümkün değildir. O halde kumaşlar yıkanınca niçin çekiyorlar? Islandıklarında mı çekiyorlar yoksa kururken mi? Pantolonun boyunu ayarlamadan önce kaç kere ıslatmalıyız? Sıcak suda mı daha çok çekerler, soğuk suda mı?

Yünlü kumaşların veya giysilerin ıslanınca çekme olayı biraz karışıktır, çünkü nem ve ısı şartları liflerin sadece boylarını değil çaplarını da değiştirirler. Ham iplik, kot kumaşı olmak üzere dokunurken dayanıklılığını arttırmak için tabii boylarındaki liflere bükümler, yani bir çeşit düğümler ilave edilir. Kumaş ıslanınca yün lifleri şişerler. Liflerin bu genişlemesi ipliklerdeki bükümler arasındaki açıya da tesir eder ve iplerin boylarının kısalmasına neden olur.

Aslında kumaş ıslanınca lifler şiştiğinden boyunun az bir miktar uzaması gerekir ama bükümlerin açılarındaki deformasyonun yarattığı çekme kuvveti daha fazla olduğundan sonuçta kumaş boydan kısalır.

Kumaş yıkandıktan sonra kurutulduğunda şişmiş lifler eski durumlarına gelirler. Ama kumaş ilk ölçülerine dönemez. Su, yüksek ısı, çalkalama ve sabun -ki burada lifler arasında yağlayıcı görevi görür- hepsi birden kumaşın çekmesini kolaylaştırırlar. Kumaş birkaç kere yıkandıktan sonra ölçüleri dengeye ulaşır ve bundan sonra ne kadar yıkanırsa yıkansın boyca kısalmaz.

Kumaşın çekme miktarı ipliklerin boyutlarına, miktarlarına, dokunma şekillerine, kıvrımlarına ve kumaşın geçmişine bağlıdır. Bazen kumaşa giysi olarak dikilmeden önce özel bir çekme işlemi uygulanır. Bu durumda kumaş ilerde yüzde birden fazla çekmez.

Çarşıdan alınan kot pantolonların boylarından emin olmak için, paçaları bastırılmadan önce sıcak, sabunlu suda kuvvetlice yıkanmaları, sonra soğuk suyla durulanarak makinede kurutulmaları ve bu çevrimin üç kere tekrarı tavsiye ediliyor.

Genel Bilgi

Bir kot pantolon aldığımızda hemen paçalarını boyumuza göre bastırıp giymek isteriz. Ama daha sonra daha ilk yıkamada kumaşın boyu ne kadar çeker endişesini yaşarız. Çünkü pantolonun boyunu tekrar uzatmak artık mümkün değildir. O halde kumaşlar yıkanınca niçin çekiyorlar? Islandıklarında mı çekiyorlar yoksa kururken mi? Pantolonun boyunu ayarlamadan önce kaç kere ıslatmalıyız? Sıcak suda mı daha çok çekerler, soğuk suda mı?

Yünlü kumaşların veya giysilerin ıslanınca çekme olayı biraz karışıktır, çünkü nem ve ısı şartları liflerin sadece boylarını değil çaplarını da değiştirirler. Ham iplik, kot kumaşı olmak üzere dokunurken dayanıklılığını arttırmak için tabii boylarındaki liflere bükümler, yani bir çeşit düğümler ilave edilir. Kumaş ıslanınca yün lifleri şişerler. Liflerin bu genişlemesi ipliklerdeki bükümler arasındaki açıya da tesir eder ve iplerin boylarının kısalmasına neden olur.

Aslında kumaş ıslanınca lifler şişliğinden boyunun az bir miktar uzaması gerekir ama bükümlerin açılarındaki deformasyonun yarattığı çekme kuvveti daha fazla olduğundan sonuçta kumaş boydan kısalır.

Kumaş yıkandıktan sonra kurutulduğunda şişmiş lifler eski durumlarına gelirler. Ama kumaş ilk ölçülerine dönemez. Su, yüksek ısı, çalkalama ve sabun -ki burada lifler arasında yağlayıcı görevi görür- hepsi birden kumaşın çekmesini kolaylaştırır. Kumaş birkaç kere yıkandıktan sonra ölçüleri dengeye ulaşır ve bundan sonra ne kadar yıkanırsa yıkansın boyca kısalmaz. Kumaşın çekme miktarı ipliklerin boyutlarına, miktarlarına, dokunma şekillerine, kıvrımlarına ve kumaşın geçmişine bağlıdır. Bazen kumaşa giysi olarak dikilmeden önce özel bir çekme işlemi uygulanır. Bu durumda kumaş ilerde yüzde birden fazla çekmez.

Çarşıdan alınan kot pantolonların boylarından emin olmak için, paçaları bastırılmadan önce sıcak, sabunlu suda kuvvetlice yıkanmaları, sonra soğuk suyla durulanarak makinede kurutulmaları ve bu çevrimin üç kere tekrarı tavsiye ediliyor.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Sıkı bağlanmış top şey. 2. Eski tarzda sımsıkı bağlanmış çocuk. 3. Çocuğu bu suretle bağlamaya mahsus bezler takımı ve bohça gibi bağlananın Kundak bezi, bezleri, kundakta iken, kundaktan çıktı. 4. Tüfeğin gerisindeki kısmı ki, ağaçtan olur. 5. Tekerleksiz topun ağaçtan olan dayanağı. 6. Ateş koymak ve yangın çıkarmak için yağlı paçavralarla başka tutuşacak şeylerden hazırlanmış, sarılmış şey: Kundak koymak. 7. Kadınların yemeniye sararak sade baş bağlamaları: Baş kundağı.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Tüfek kundaklarını yani ağaçtan olan geri taraflarını yapan san’atçı. 2. Kundak, yani yağlı paçavra koyarak kasten yangın çıkaran cânî.

Türkçe Sözlük

(i.). Kuru, yağmursuz, rutubetsiz, Ar. yâbis: Kurak hava, kurak yıl: Bu sene hava pek kurak gidiyor. Kuraklık, yağmursuzluk. Ar. yubûset: Bu sene kuraktan korkuluyor.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Kuruluk, yağmursuzluk, rutubetsizlik. Ar. yubûset: Bu kuraklık bir müddet daha devam ederse ekinler yanacak. 2. Yağmursuzluktan ileri gelen kıtlık: Hindistan’da kuraklık olduğu söyleniyor.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Pb senbolü ile gösterilen, yoğunluğu 11,3 olan yumuşak bir eleman. 2. Tüfek ve tabanca ile atılan mermi ki, kurşundan dökülür. Kurşun madeninden yapılmış: Kurşun boru, kurşun tahta, kurşun damga. Kurşun atmak = 1. Silâh boşaltmak: Oradan geçerken haydutlar bize kurşun attılar. 2. Çarpışmada bulunmak, düşmanlık etmek: Birbirlerine kurşun atıyorlar. 3. Nişana vurmak: Kurşun atmaya çıkmışlar. 4. mec. Hırsla istemek. Kurşun tavası = Kurşun eritecek küçük demir tava. Kurşun çıkaracak, sökecek = Tüfek ve tabancadan kurşunu çıkaracak burgu, horozayağı. Kurşun dökmek = Kurşun eritip hastanın üstünde su ile dolu bir kâseye dökerek gûyâ nazarın tesirini bozmak. Kurşuna dizmek = Askerî idam cezasını icra etmek, bir takım askere kurşun attırarak mahkûmu öldürtmek. Kurşun sirkesi = Kurşun asidi. Şeytan (ın) kulağına kurşun = Gıbtaya değer bir hâl söylenirken «münafık kulağına gitmesin» mânâsında kullanılan tâbir. Kurşuntuzu = Kimyada bir tuz. Kurşunkalem = Dışarısı tahta ve içerisi grafit kuru kalem ki, kâğıda sürülünce siyah çizgi bırakarak yazar. Boyalı kurşunkalem ™ Bu kalemin siyahtan başka renklerde yazanı, Kurşun gibi = Pek ağır. Kurşun merhemi = Bir çeşit cıvalı merhem.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Tanınmış yırtıcı hayvan ki, köpeğe benzer; pek kuvvetlidir, koyun vesair evcil hayvanlara musallat olur. 2. Kurt postundan yapılmış kürk. Kurtağzı = Çekmece, sandık vs. tahtalarının birleşip köşe teşkil ettikleri yerde birbirine geçmek üzere yapılan doğrama. Kurtayağı = Bir cins bitki, Osm. kibrît-i nebâtî. Eski kurt = Her çeşit hileyi bilen kurnaz ve tecrübeli adam. Kurtbağrı (daha doğrusu kurtbaharı) = Beyaz çiçek açan bir küçük ağaç. Kurtboğan = Bir bitki. Kurt pençesi, kurttırnağı = Kan otu çeşitleri. Kurthelvası = Ar. baklatü’l-gazâl denilen bitki. Kurt kapanı = 1. Kurdu tutmak için üstü çalı çırpı ile örtülü çukur. 2.. Pehlivan oyunlarından biri. Kurtkulağı = Bir cins bitki. Kurt gidişi = Bir çeşit aksak yürüyüş. Kurt masalı = Birini oyalamak için söylenen söz. Kurt masalı okumak = Boş sözle aldatıp vakit kazanmak. Kurtmantarı = İçi boş bir çeşit mantar.

Şifalı Bitki

(Lycopode): Kibritotunun en çok görülen şeklidir. Boyu 1 m kadardır. Sporlu başaklarından kurtayağı tozu denilen ve hekimlikte kullanılan sarı bir toz elde edilir. Kullanıldığı yerler: Karaciğer ve safra kesesi hastalıklarında faydalıdır. Ağrıları dindirir. Romatizmada şikayetleri giderir. Böbrek ve safra kesesi taşlarının düşürülmesine yardımcı olur.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Yaşın zıddı, rutubeti çekilmiş, Ar. yâbis, Fars. huşk: Kuru ağaç, kuru ot, kuru çamur. 2. Yağmur yağmayan, susuz: Kuru ova, kuru arazi. 3. Arık, zayıf, etsiz: Kupkuru bir adam. 4. Döşenmemiş, çıplak, açık: Kuru tahta, kuru yer. 5. Sade, katıksız: Kuru ekmek. 6. Başka bir mevsimde yenmek üzere güneşte kurutulmuş: Kuru meyve, kuru balık, kuru üzüm. 7. Sıvı salgısı olmayan. Kuru öksürük = Balgamsız. 8. Kar ve yağmuru olmayan: Kuru hava, kurusoğuk. 9. Kurşunu olmayan, kurşunsuz: Kurusıkı. 10. Boş, asılsız, nâfile, tesirsiz ve sebepsiz: Kuru söz, kuru lâf, kuru gösteriş, kuru patırdı. 11. Harçsız: Kuru duvar. Kuru başına = Yalnız, Fars. bî-kes. (denizcilik) Kuru havuz = Gemilerin tamiri ve temizlenmesi için sokuldukları havuz ki, gemi girdikten sonra suyu tulumba İle alınıp gemi kızakta kalır. Kuruda kalmak — Cezirde gemi oturmak. Kuruda = Yerde, karada, (denizcilik) Kuru direk = Fırtınalı havada yelkensiz olarak rüzgârın şevkine tâbî olmak. Tuzu kuru = İşi sağlam, şüphe götürür hâli olmayan. Kurukuruya = Boşuboşuna, büsbütün nafile. Kurukahve = Pişirilmemiş, kavrulmuş kahve tozu. Kuru keçik = Uyuz hastalığı. Gülkurusu = Gül kurusunun rengi.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Yaşlığı ve ıslaklığı geçip kuru olmak: Çamur kurudu, çamaşır daha kurumadı. 2. (bitki) Kökten nem çekmeyerek hayatı son bulmak: Bu çınar kurudu. 3. Arıklanmak, zayıf ve lâğar olmak. 4. Organlardan biri felce uğrayıp hareketten kalmak: Eli, ayağı kurudu. Bu mânâ ile beddua ve inkisar için kullanılır: Elin, ayağın, dilin kurusun! Kanı kurumak = Azap çekmek. Kökü kurumak = Nesil ve soyu kalmamak, tamamen ortadan kalkmak. Mürekkebi kurumadı = Daha pek yeni, hemen olmuş: Aldığınız emrin daha mürekkebi kurumadı.

Genel Bilgi

Kuşların kış ayları gelirken niçin güneye, ılıman bölgelere göç ettiklerinin nedeni herkes tarafından bilinir. Kışın beslenemeyecekleri için göç ettikleri bilgisi genel anlamda doğrudur ama kuşların göçü sanıldığı kadar basitçe izah edilebilecek bir olay değildir.

Kuşların göç nedenlerinin atalarından, buzul çağı zamanlarından kalma olduğunu ileri sürenler de var. Ancak günümüzdeki görüşler, kuşların iç biyolojik takvimlerine göre belirli zamanlarda hormonal dengelerinin değiştiği, uzun bir yolculuğa hazırlık olarak vücutlarında yağ depolama miktarlarını arttırdıkları, kışı beklemeden hava şartlarındaki değişiklikleri hissettikleri an göç yollarına düştükleri şeklinde.

Bu görüşlere göre kuşlar Eylül ayı civarında göçe başlasalar bile yağ depolamaya çok daha önce, yazın en sıcak günlerinde başlıyorlar. Belki kar yağışının geleceğini bilmiyorlar, belki de göçmen kuşlar hayatlarında hiç kar görmediler, karlı ortamda yaşamadılar, yiyeceksiz kalmadılar ama göçme işini tecrübeleriyle değil biyolojik takvimleri ve bunun tetiklediği hormonal değişimler sayesinde otomatik olarak yapıyorlar.

Soğuk havalar gelirken kuşların daha ılıman yerlere göç etmeleri tamam da göç ettikten sonra niçin tekrar geri dönüyorlar? Daha sıcak iklimlerde yaşamak, bol yiyecek bulmak, daha mutlu olmak için yüzlerce kilometre yol git, sonra da gerisin geriye dön.

Bu, biraz insanların yaz aylarında yazlığa gidip dönmelerine benziyor ama insanlarda durum farklı, çocukların okulları, ebeveynlerin işleri var.. Gerçi insanlarda da göçmenlik yaygın ama onlar göç ettikleri yerlerde kalırlar. Zaten bu düşünülmüş, belirli bir ihtiyaç ve amaç uğruna yapılmıştır, kuşların bu göç işini oturup düşünerek yapmadıkları bir gerçek.

Kuşların göç ettikten sonra baharda tekrar geri dönmelerini uzmanlar çeşitli sebeplere bağlıyorlar. Birinci sebep, şüphesiz baharda kuzey yarımkürenin ısınması. Bu mevsimde gündüzlerin uzaması nedeniyle yiyecek arama sürelerinin artması ve ana besinleri olan böceklerin çoğalması da diğer sebepler.

Bu arada güney yarımkürede bu kadar kuşu besleyecek yiyecek olmaması aksine kuş avlayarak beslenen hayvanların çok olması da ilkbahardaki geri dönüşe etken. Bütün bu nedenlere rağmen geri dönüş sinyalini yine de biyolojik takvimlerinin verdiği biliniyor.

Kuşların göç ettikten sonra geri dönmeleri kadar, Ekvator Afrikası’ndan dönen bir kuşun Doğu Anadolu’da bir ahırda bir evvelki yıl yaptığı yuvayı tekrar bulabilmesi de ilginçtir. Yapılan araştırmalar göstermiştir ki, göçmen kuşların başlıca dayanak noktalan gündüz Güneş, geceleri ise yıldızlardır. Hava kapalıysa akarsular, dağlar gibi yeryüzündeki coğrafik şekilleri kullanıyorlar. Göçmen kuş türlerinin bir çoğunun yolculuklarında yerin manyetik alanından da faydalandıkları tespit edilmiştir. Yakıt olarak vücutlarındaki yağı kullanan kuşların göç süresince kat ettikleri mesafeler de inanılmazdır. Örneğin dış görünüşü ile diğer kırlangıçların aynısı olan Kutup Denizi Kırlangıcı her yıl Arktika’dan Antarktika’ya ve tersine 17 bin, toplam 35 bin kilometre uçar. Ama birbirinin benzeri iklimde ve buzlarla kaplı bu iki yer arasında gidip gelmekte ne bulur bilinmez.

Türkçe Sözlük

(i.) (Farsça kisbe’ den). 1. Susam posası. 2. Umumiyetle yağı sızdırılmış bezir posası.

Genel Bilgi

Bütün memelilerin vücutlarının ısı derecesi 35-38 derece aralığındadır. Uçabilenlerde bu birkaç derece daha yüksektir. İnsan ısıya karşı çok hassastır. Hava sıcaklığı 30 derece olunca denize girer de, beş derece üzerine palto giyer. Oysa hayvanların giysileri yoktur. Köpekler eksi 40 derecede kutuplarda kızak çeker, buzlu sularda balıklar çırılçıplak yüzerler.

Aslında ısıdan etkilenmek sadece insana mahsus değildir. Güneşin bulut arkasına girmesi ile havadaki iki derecelik ısı düşüşü uçan sineği zor yürür hale getirebilir. Öğlen güneşinde zıp zıp zıplayan çekirge, sabah serinliğinde hareketleri ağırlaştığından çok rahat yakalanabilir.

Kendi vücut ısısından çok daha düşük ısı koşullarında yaşayabilmek için canlıların iki silahı vardır. Biri vücut ısılarını ayarlamaları, diğeri de kürk denilen vücut örtüleridir. Kutup bölgesinde yaşayan bir canlı, tropik bölge de yaşayana nazaran on kat daha fazla ısı meydana getirmek veya vücut örtüsü on kat daha fazla koruyucu olmak zorundadır.

Çok soğuk iklimlerde yaşayan hayvanların yaşam nedenleri araştırılırken hep kürkleri üzerinde durulmuştur. Halbuki burada yaşayan hayvanların kürkleri ile ılımann bölgelerde yaşayan hemcinslerinin kürkleri arasında çok ciddi bir fark yoktur. Üstelik domuzlar hiç kürkleri olmamasına rağmen deri altı yağ tabakaları sayesinde vücut ısılarından 20 derece daha düşük ısı ortamlarından hiç etkilenmezler.

Zaten dünyamızda üzeri tamamen kürkle kaplı hiçbir hayvan yoktur. Çoğunun ayak ve burun gibi kısımları görevlerini yapabilmek için açıkta bırakılmıştır. Ancak buralarda vücuda sıcak kan ileten atar damarlar kılcal damarlar vasıtası ile deriye daha yakın olan toplar damarları ısıtırlar. Bu sayede buzun üstünde yürüyen bu tür hayvanların ayakları üşümez. Ama bu da, hayvanın tüm vücudunun üşümeden bu soğuk ortamda nasıl yaşayabildiğini açıklayamaz.

Kutuplarda, buzlu sularda yaşayan balıkların, sıfır ve sıfır altı derecedeki ortamda donmamalarının sırrının, bu balıkların derilerindeki buz kristallerinin donma derecesini düşüren bir protein olduğu tespit edilmiş, hatta genetik mühendisleri laboratuar ortamında bu proteini üreten geni yaratmayı başarmışlardır.

Bilim insanları bu örnekten yararlanarak, meyve ağaçlarını dondan, uçak kanatlarını ve yolları buzdan kurtarabileceklerini düşündüler ama henüz geniş çaplı üretimi zor görülmektedir. Ne yazık ki, sıcak kanlı hayvanların kendilerini çok soğuk ortama nasıl adapte ettiklerinin sırrı hala tam çözülmüş değil.

Genel Bilgi

Kuyruklu yıldızların diğer gökcisimlerinden farklı ve gizemli şekilleri, aniden ortaya çıkıp bir süre sonra yok olmaları, onların tarih boyunca insanlar tarafından Tanrıların habercileri olarak algılanmalarına yol açmıştır. Onların ölüm ve felaket habercileri olduklarına, kuraklık, sel, açlık gibi büyük doğal afetlerin ve salgın hastalıkların hatta her iki dünya savaşının da o sıralarda görülen kuyruklu yıldızlardan kaynaklandığına inanılmıştır. Milattan önce 43 yılında Sezar’ın ölümünden sonra çok parlak bir kuyruklu yıldız görüldü ve onun Roma imparatorunun göğe yükselen ruhu olduğuna inanıldı. Böylece kuyruklu yıldızlardan ünlü kişilerin ölüm haberlerini almak gibi bir boş inanç daha yerleşti.

Bilim insanları Güneş sistemimizden çok uzakta ama yine Güneş çekimine bağlı olarak bir yörüngede dönen, her birinin kütlesi ve boyutu dünyamızdan çok az olan kirli kar topu şeklinde milyarlarca kuyruklu yıldız olduğuna inanıyorlar.

Bu görüşe göre başlangıçta görkemli kuyrukları olmayan bu gök cisimlerinden bazıları sistem içindeki karşılıklı çekim güçleri nedeni ile Güneş’e doğru hareket etmeye başlıyorlar.

Güneş’e yaklaştıkça, dış katmanlarında donmuş halde bulunan uçucu gazlar (karbondioksit, su, metan amonyum, vb.) hızla buharlaşmaya başlıyor. Güneş’e yaklaştıkça cismin etrafını gaz bulutu olarak sarıyorlar.

Güneş yüzeyinde devamlı patlamalar olduğundan ve uzaya büyük hızlarla gaz bulutları fırlatıldığından, cisim Güneş’e iyice yaklaştığında bunların etki alanına giriyor ve etrafındaki gaz bulutu Güneş’in tersi yöne doğru savrularak bir kuyruk görünümünü oluşturuyor. Bu nedenle kuyruklu yıldızların kuyruklarının yönleri hep Güneş yönünün ters tarafındadır.

Kuyruklu yıldızın kuyruğunun parlaklığına Güneş ışınlarının, gaz bulutu ve parçacıklardan yansımaları neden olur. Aslında büyüklüklerine bağlı olarak kuyruklu yıldızlar kuyruklarından sürekli madde kaybederler. Sonunda gök taşları haline gelen kuyruklu yıldız kalıntıları, dünya yakınından geçerken bize akan yıldız yağmurları olarak görünürler.

Eğer dünyamız bir kuyruklu yıldızın kuyruğu içinden geçerse ne olur? Bu, korkulacak bir şey değildir. Çünkü kuyruklu yıldızların kuyrukları yoğun değildir ve dünyanın bu kuyruk içinden geçmesi ona hiçbir şekilde etkide bulunmaz. Nitekim Halley kuyruklu yıldızı 1910’da geldiğinde, Dünya onun kuyruğunun içinden geçmişti ve bunun yeryüzüne bir zararı olmamıştı. Zamanımızda kuyruklu yıldızların normal gök cisimleri oldukları biliniyor. Bunlar çok büyük hacimli kuyruklarından dolayı korkutucu görünen aslında küçük ve hafif cisimlerdir. 12. yüzyılın ortalarından itibaren bilimin bunların yapılan ve ne olduklarını çözmeye başlamasından sonra halkın peşin hükümleri ve korkuları kaybolmaya başlamıştır.

Ülke

Coğrafi Verileri

Konum: Doğu Asya, Kore yarımadasının kuzey yarısında, Kore Körfezi ve Japon Denizi kıyısında, Çin ve Güney Kore arasında yer alır.

Coğrafi konumu: 40 00 Kuzey enlemi, 127 00 Doğu boylamı.

Haritadaki konumu: Asya.

Yüzölçümü: 120,540 km².

Sınırları: toplam: 1,673 km.

sınır komşuları: Çin 1,416 km, Güney Kore 238 km, Rusya 19 km.

Sahil şeridi: 2,495 km.

İklimi: Yağmurlu yazları ile birlikte ılıman iklim görülür.

Arazi yapısı: Çoğunlukla tepelikler ve dağlarla çevrilidir, dar vadiler, batıda kıyı ovaları yer alır.

Deniz seviyesinden yüksekliği: en alçak noktası: Japan Denizi 0 m.

en yüksek noktası: Paektu-san 2,744 m.

Doğal kaynakları: Kömür, kurşun, tungsten, çinko, grafit, manganez, demir, bakır, altın, tuz, hidro enerji.

Arazi kullanımı: tarıma uygun topraklar: %22.4.

daimi ekinler: %1.66.

Diğer: %75.94 (2005 verileri).

Sulanan arazi: 14,600 km² (2003 verileri).

Doğal afetler: Kuraklıklar, su baskınları, tufanlar.

Nüfus Bilgileri

Nüfus: 23,113,019 (Temmuz 2006 verileri).

Nüfus artış oranı: %0.84 (2006 verileri).

Mülteci oranı: 0 mülteci/1,000 nüfus (2006 tahmini).

Bebek ölüm oranı: 23.29 ölüm/1,000 doğan bebek (2006 tahmini).

Ortalama hayat süresi: Toplam nüfus: 71.65 yıl.

Erkeklerde: 68.92 yıl.

Kadınlarda: 74.51 yıl (2006 verileri).

Ortalama çocuk sayısı: 2.1 çocuk/1 kadın (2006 tahmini).

Ulus: Koreli.

Din: Geleneksel Budizm ve Konfüçyüsizm, Hıristiyanlık, Chondogyo.

Dil: Korece.

Okur yazar oranı: 15 yaş ve üzeri için veriler.

Toplam nüfusta: %99.

Yönetimi

Ülke adı: Resmi tam adı: Demokratik Kore Halk Cumhuriyeti.

kısa şekli : Kuzey Kore.

Yerel tam adı: Choson-minjujuui-inmin-konghwaguk.

kısaltma: DPRK.

ingilizce: Korea, North.

Yönetim biçimi: Tek Partili Sosyalist Cumhuriyet.

Başkent: Pyongyang.

İdari bölümler: 9 eyalet ve 3 özel şehir; Chagang-do (Chagang Eyaleti), Hamgyong-bukto (Kuzey Hamgyong Eyaleti), Hamgyong-namdo (Güney Hamgyong Eyaleti), Hwanghae-bukto (Kuzey Hwanghae Eyaleti), Hwanghae-namdo (Güney Hwanghae Eyaleti), Kaesong-si (Kaesong Şehri), Kangwon-do (Kangwon Eyaleti), Namp’o-si (Namp’o Şehri), P’yongan-bukto (Kuzey P’yongan Eyaleti), P’yongan-namdo (Güney P’yongan Eyaleti), P’yongyang-si (P’yongyang Şehri), Yanggang-do (Yanggang Eyaleti).

Bağımsızlık günü: 15 Ağustos 1945 (Japonya’dan).

Milli bayram: Demokratik Kore Halk Cumhuriyetinin kuruluşu, 9 Eylül (1948).

Anayasa: 1948 yılında kabul edilmiştir, 1972, 1992 ve 1998 yıllarında yeniden düzenlenmiştir.

Üye olduğu uluslararası örgüt ve kuruluşlar: ARF, ESCAP (Asya ve Pasifikler Ekonomik ve Sosyal Komisyonu), FAO (Tarım ve Gıda Örgütü), G-77, ICAO (Uluslararası Sivil Havacılık Örgütü), ICRM (Uluslararası Kızılhaç ve Kızılay Hareketi), IFAD (Uluslararası Tarımsal Kalkınma Fonu), IFRCS (Uluslararası Kızılhaç ve Kızılay Toplulukları Federasyonu), IHO (Uluslararası Hidrografi Örgütü), IMO (Uluslararası Denizcilik Örgütü), Intelsat (Uluslararası Telekomünikasyon ve Uydu Örgütü), IOC (Uluslararası Olimpiyat Ko

Türkçe Sözlük

(i.) (Uygurca’da kuz ve kuzak gölgelik ve karanlık demektir). Pek iri, kara karga. Kuzgunayağı = Hilal otu. Kuzgunekmeği — Eğrelti otu. Kurzgundenizi = Hazar Denizi. Kuzgunkılıcı = Tedavi maksadıyla kullanılan bir çeşit ot.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i.) sütteki yağ miktarını tespit eden alet.

Türkçe Sözlük

(i. F.). Kaymış, sürçmüş. Lağzide-pây = Ayağı kaymış.

Türkçe Sözlük

(i.). Tavada yağ içinde pişmiş yumurtalı hamur yemeği ki, üzerine şerbet ve şeker dökülür, yassı lokma.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s.), (f.) topal, ayağı sakat; eksik, kusurlu; ABD, argo habersiz; (f.) topal etmek veya olmak. lame back ağrıyan sırt. lame brain (k.dili) aptal. lame duck (bak.) duck lame excuse kabul edilmez özür. lamely (z.) topallayarak. lameness (i.) topallık.

Türkçe Sözlük

(i. Fr.). Yapağıdan çıkarılan ve eczacılıkta kullanılan bir yağ.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i.) yağmurkuşuna benzeyen bir kuş, kızkuşu; (zool.) Vanellus vanellus.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i.), (f.) domuz yağı; (f.) domuz yağı ile yağlamak; yazı veya sözü tumturaklı kelilelerle süslemek.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i.), (s.), (f.) lavanta çiçeği; bu bitkiden alınan lavanta; güzel koku; eflatun rengi; (s.) lavanta çiçeği renginde; f arasına lavanta çiçeği koymak, lavanta serpmek. lavender oil lavantadan çıkarılan yağ. lavender water lavanta suyu. French lavender k

İngilizce - Türkçe Sözlük

(s.), (i.) zayıf, nahif; yağsız, etsiz; mahsulsüz, kıraç; (i.) yağsız et. leanness (i.) zayıflık, yağsızlık.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i., s. bacak; bacak vazifesi gören şey; ayak, mobilya ayağı; pergel ayağı; den. geminin bir rota üzerinde seyrettiği yol; pantolon bacağı; briç veya spor karşılaşmalarında kazanılan ilk oyun. leg of mutton koyun budu. legofmutton sail üç köşeli bir ye

İngilizce - Türkçe Sözlük

s., z. hafif; eksik; ehemmiyetsiz, önemsiz; ince; yüksüz, yükü hafif; az, ufak; hazmı kolay, hafif; iyi mayalanmış; gailesiz, endişesiz; çevik, ayağına tez; hafifmeşrep; kararsız; başı dönmüş, sersemlemiş; z. hafifçe, kolayca. light coin ayarı eksik s

İngilizce - Türkçe Sözlük

edat, s., i. gibi, benzer; s. birbirine benzer; eşit; i. benzeri. It looks like rain. Yağmur yağacağa benziyor I feel like resting. Canım dinlenmek istiyor. I've never seen the like of it k.dili I never saw the likes of it. Benzerini hiç görmedim. Lik

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. keten tohumu.linseed cake yağı çıkarılmış keten tohumu posası, köftün, keten tohumu küspesi. linseed meal toz haline konmuş köftün. linseed oil bezir yağı, keten tohumu yağı. linseed poultice keten tohumu lapası.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. yağ gibi, yağa benzer.

Yabancı Kelime

Fr. lipome

tıp yağ uru

Yağ dokusunun, bulunduğu yerde büyümesiyle oluşan zararsız ur.

Yabancı Kelime

İng. lipostructure

yağ ekletme

Yağ aldırma işlemi sırasında alınan yağların yüzün belli bölgelerine yedirilmesi yoluyla yüze genç bir görünüm kazandırılması.

Yabancı Kelime

İng. liposuction

yağ aldırma

Vücuda şekil vermek amacıyla fazla yağların belli yöntemlerle alınması.

İngilizce - Türkçe Sözlük

f. yükletmek, yüklemek; yükünü vermek; hediye yağdırmak; hile yapmak için zarı doldurmak; birine tesir ederek haksız hüküm verdirmek; doldurmak; fotograf makinaslna film koymak; tıkabasa doldurmak (mide); hayat sigortasına zam koymak; yüklenmek, üzeri

Genel Bilgi

Çoğu insanlar sadece iki tür rüzgarın adını bilirler: Poyraz ve Lodos . Poyraz kuzeyden eser soğuk getirir, Lodos ise güneyden eser, sıcak ve baş ağrısı getirir.

Aslında estikleri yönlere göre adlandırılan sekiz ana rüzgar vardır. Kuzeyden = YILDIZ, kuzeydoğudan = POYRAZ, doğudan = GÜNDOĞUSU, güneydoğudan = KEŞİŞLEME, güneyden = KIBLE, güneybatıdan = LODOS, batıdan = GÜNBATISI ve kuzeybatıdan = KARAYEL. Yani Lodos tam güneyden değil güneybatıdan eser. İmbat, meltem gibi genellikle denizden karaya esen yerel rüzgarlar ise yöreye göre özel adlar alırlar.

Belirli havalarla insanın ruhsal durumu ve anti-sosyal davranışları arasında ilişki vardır. Genel olarak ilkbaharla beraber ve yaza doğru suçların arttığını istatistikler göstermektedir. Aslında havalar ısındıkça insanlar çevreleri ile daha ilgisiz ve enerjisiz olurlar ancak tarihle savaşlar, ihtilaller ve halk ayaklanmalarının çoğu yılın bu bölümünde olmuştur.

Rüzgarlar da iklim ve insan davranışını etkileyici faktörlerden biridir. Rüzgar üzerinden geçtiği bölgelerin iklimini de taşır. Bu iklimlerin rüzgarın estiği bölgedeki iklime göre farkı, rüzgarın insan üzerindeki etkisini belirler. Örneğin kutup bölgeleri ve civarlarında iklimler çok az farklı olduğu için rüzgar önemli bir rol oynamaz. Yurdumuz ve benzeri bölgelerde belirli yönden esen rüzgarlar çoğu kez olağan iklimi, sıcaklık, nem ve basınç yapılarını aniden değiştirdikleri için az çok insan hayatını etkilerler.

Genellikle nemini bırakmış olan kuru güney rüzgarları, özellikle güneşli havalarda iyice kızışır ve elektriklenirler. İşte Lodos adı verilen bu kaprisli güney rüzgarları insanlarda ruhsal sıkıntı yaratır. Baş dönmesine, gece uykusuzluğuna, baş ve mide ağrılarının yanında huzursuzluk duygularına da yol açar. Lodoslu günlerde trafik kazalarının, kalp krizlerinin, astım nöbetlerinin, erken doğumların ve hatta intiharların sayılarının arttığı gözlemlenmiştir.

Halk arasında, genellikle yağmur getirdiği için “Lodos’un gözü yaşlıdır” diye bir deyim vardır. İnsanların çoğu bir barometre gibi havaya ve yağmur öncesine duyarlıdırlar. Havanın dönmesinden çok az önce gerginlik, ruhsal çöküntü ve sıkıntı belirtileri gösterirler.

Lodos’un insanlar üzerinde yarattığı etkilerin sebepleri ve Lodos rahatsızlıklarına ne gibi önlemler alınabileceği konusunda çalışmalar devam etmektedir. İşin ilginç yanlarından biri de, Lodos etkisi altında bulunan bir bölgeye yerleştirilenlerin ancak bir kaç yıl sonra rüzgarın etkisinden rahatsız olmaya başlamalarıdır.

Konu rüzgardan açılmışken güncel bir tartışmaya da değinmeden geçmeyelim. Rüzgar bir hava akımıdır, yani hava olmazsa rüzgar da olmaz. Öyleyse Armstrong’un Ay’a ayak basar basmaz diktiği bayrak nasıl dalgalanıp duruyor? Ay’da hava olmadığına göre hangi rüzgar bu bayrağı sürekli dalgalandırıyor?

Ay’a gidildiğine inanmayanlar tarafından delil olarak ileri sürülen bu olay yolculuktan önce düşünülmüş, bayrak direğinin üstüne çok ince yatay bir çubuk tutturulmuş ve bayrak yandan ve üstten sabitlenmişti. İlk bakışta bayrağın dalgalanıyormuş izlenimini veren bu durum fotoğrafa dikkatlice bakınca fark edilebiliyordu.

Genel Bilgi

Çoğu insanlar sadece iki tür rüzgarın adını bilirler: Poyraz ve Lodos. Poyraz kuzeyden eser soğuk getirir. Lodos ise güneyden eser, sıcak ve baş ağrısı getirir.

Aslında estikleri yönlere göre adlandırılan sekiz ana rüzgar vardır.

Yani Lodos tam güneyden değil güneybatıdan eser. İmbat, meltem gibi genellikle denizden karaya esen yerel rüzgarlar ise yöreye göre özel adlar alırlar.

Belirli havalarla insanın ruhsal durumu ve anti-sosyal davranışları arasında ilişki vardır. Genel olarak ilkbaharla beraber va yaza doğru suçların arttığını istatistikler göstermektedir. Aslın da havalar ısındıkça insanlar çevreleri ile daha ilgisiz ve enerjisiz olurlar ancak tarihte savaşlar, ihtilaller ve halk ayaklanmalarının çoğu yılın bu bölümünde olmuştur.

Rüzgarlar da iklim ve insan davranışını etkileyici faktörlerden biridir. Rüzgar üzerinden geçtiği bölgelerin iklimini de taşır. Bu iklimlerin rüzgarın estiği bölgedeki iklime göre farkı, rüzgarın insan üzerindeki elkisini belirler. Örneğin kutup bölgeleri ve civarlarında iklimler çok az farklı olduğu için rüzgar önemli bir rol oynamaz. Yurdumuz ve benzeri bölgelerde belirli yönden esen rüzgarlar çoğu kez olağan iklimi, sıcaklık, nem ve basınç yapılarını aniden değiştirdikleri için az çok insan hayatını etkilerler.

Genellikle nemini bırakmış olan kuru güney rüzgarları, özellikle güneşli havalarda iyice kızışır ve elektriklenirler. İşte Lodos adı verilen bu kaprisli güney rüzgarları insanlarda ruhsal sıkıntı yaratır. Baş dönmesine, gece uykusuzluğuna, baş ve mide ağrılarının yanında huzursuzluk duygularına da yol açar. Lodoslu günlerde trafik kazalarının, kalp krizlerinin, astım nöbetlerinin, erken doğumların ve hatta intiharların sayılarının arttığı gözlemlenmiştir.

Halk arasında, genellikle yağmur getirdiği için “Lodos’un gözü yaşlıdır” diye bir deyim vardır. İnsanların çoğu bir barometre gibi havaya ve yağmur öncesine duyarlıdırlar. Havanın dönmesinden çok az önce gerginlik, ruhsal çöküntü ve sıkıntı belirtileri gösterirler.

Lodos’un insanlar üzerinde yarattığı etkilerin sebepleri ve Lodos rahatsızlıklarına ne gibi önlemler alınabileceği konusunda çalışmalar devam etmektedir. İşin ilginç yanlarından biri de, Lodos etkisi altında bulunan bir bölgeye yerleştirilenlerin ancak bir kaç yıl sonra rüzgarın etkisinden rahatsız olmaya başlamalarıdır.

Konu rüzgardan açılmışken güncel bir tartışmaya da değinmeden geçmeyelim. Rüzgar bir hava akımıdır, yani hava olmazsa rüzgar da olmaz. Öyleyse Armstrong’un Ay’a ayak basar basmaz diktiği bayrak nasıl dalgalanıp duruyor? Ay’da hava olmadığına göre hangi rüzgar bu bayrağı sürekli dalgalandırıyor?

Ay’a gidildiğine inanmayanlar tarafından delil olarak ileri sürülen bu olay yolculuktan önce düşünülmüş, bayrak direğinin üstüne çok ince yatay bir çubuk tutturulmuş ve bayrak yandan ve üstten sabitlenmisti. İlk bakışta bayrağın dalgalanıyormuş izlenimini veren bu durum fotoğrafa dikkatlice bakınca fark edilebiliyordu.

Türkçe Sözlük

(i.). Kireç ve zeytinyağı ile dövülerek yapılan bir cins macun ki, çeşme musluk ve su borularının deliklerini tıkamada kullanılır.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i., f. yağma çapul, ganimet, kanunsuz kazanç; A.B.D., (argo) para; f. yağma etmek, ganimet olarak zaptetmek.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. eski zaman binalarında yanları pencereli kubbecik; pancur tahtası veya pancurlu pencere; hava deliği. louver boards,louver boarding yağmurun girmesine mâni olan pancurlu pencere; pancur tahtaları.

Türkçe Sözlük

LÜBE (i. A.). 1. Oyun, oyuncak. 2. Herkesin eğlencesi, oyuncağı. LUBE (ing.). 1.Yağlama. 2.Yağlayıcı madde. 3.Lube oil; i. makine yağı, motor yağı. 4.Bir nevi krem. 5.Bir çeşit yağ, yağlayıcı madde, krem olarakta ifade edilir. Örnek cümle: lübe yağı kullanmak vücuda zararlı olduğu söyleniyor. Açıklama: Sizlere verdiğim örnek cümlede yağ anlamındadır. Ancak değişik yağlarıda ifade ettiğini belirtmek isterim. İngilizce de kullanıldığı yere bağlı olarak değişiyor. Örneğin ; lübe oil pomp: Yağ pompası

Türkçe Sözlük

LUBE (ing.). 1.Yağlama. 2.Yağlayıcı madde. 3.Lube oil; i. makine yağı, motor yağı. 4.Bir nevi krem. 5.Bir çeşit yağ, yağlayıcı madde, krem olarakta ifade edilir. Örnek cümle: lübe yağı kullanmak vücuda zararlı olduğu söyleniyor. Açıklama: Sizlere verdiğim örnek cümlede yağ anlamındadır. Ancak değişik yağlarıda ifade ettiğini belirtmek isterim. İngilizce de kullanıldığı yere bağlı olarak değişiyor. Örneğin ; lübe oil pomp: Yağ pompası

Ülke

Coğrafi Verileri

Konum: Orta Doğu, Akdeniz kıyısında, İsrail ile Suriye arasında yer almaktadır.

Coğrafi konumu: 33 50 Kuzey enlemi, 35 50 Doğu boylamı.

Haritadaki konumu: Orta Doğu.

Yüzölçümü: 10,400 km².

Sınırları: toplam: 454 km.

sınır komşuları: İsrail 79 km, Suriye 375 km.

Sahil şeridi: 225 km.

İklimi: Akdeniz, serin, yağışlı kışlar, sıcak, kuru yazlar, Lübnan dağlarında kışlar sert geçer.

Arazi yapısı: Dar kıyı ovaları vardır; Al Biqa’ (Bekaa Vadisi) Lübnan Dağlarını ikiye böler.

Deniz seviyesinden yüksekliği: en alçak noktası: Akdeniz 0 m.

en yüksek noktası: Qurnat as Sawda’ 3,088 m.

Doğal kaynakları: Kireçtaşı, demir, tuz, işlenebilir topraklar.

Arazi kullanımı: tarıma uygun topraklar: %16.35.

daimi ekinler: %13.75.

Diğer: %69.9 (2005 verileri).

Sulanan arazi: 1,040 km² (2003 verileri).

Doğal afetler: Kum fırtınaları.

Nüfus Bilgileri

Nüfus: 3,874,050 (Temmuz 2006 verileri).

Nüfus artış oranı: %1.23 (2006 verileri).

Mülteci oranı: 0 mülteci/1,000 nüfus (2006 tahmini).

Bebek ölüm oranı: 23.72 ölüm/1,000 doğan bebek (2006 tahmini).

Ortalama hayat süresi: Toplam nüfus: 72.88 yıl.

Erkeklerde: 70.41 yıl.

Kadınlarda: 75.48 yıl (2006 verileri).

Ortalama çocuk sayısı: 1.9 çocuk/1 kadın (2006 tahmini).

HIV/AIDS - hastalıklarına yakalanan yetişkin sayısı: %0.1 (2001 tahmini).

Ulus: Lübnanlı.

Nüfusun etnik dağılımı: Arap %95, Ermeni %4, diğer %1.

Din: Müslüman %70, Hıristiyan, Museviler.

Diller: Arapça(resmi), Fransızca, İngilizce, Ermenice.

Okur yazar oranı: 15 yaş ve üzeri için veriler.

Toplam nüfusta: %87.4.

erkekler: %93.1.

kadınlar: %82.2 (2003 verileri).

Yönetimi

Ülke adı: Resmi tam adı: Lübnan Cumhuriyeti.

kısa şekli : Lübnan.

Yerel tam adı: Al Jumhuriyah al Lubnaniyah.

yerel kısa şekli: Lubnan.

Yönetim biçimi: Başkanlık Tipi Cumhuriyet.

Başkent: Beyrut.

İdari bölümler: 5 vilayet; Beyrut, Ech Chimal, Ej Jnoub, El Bekaa, Jabal Loubnane.

Bağımsızlık günü: 22 Kasım 1943.

Milli bayram: Bağımsızlık günü, 22 Kasım (1943).

Anayasa: 23 Mayıs 1926.

Üye olduğu uluslararası örgüt ve kuruluşlar: ABEDA, ACCT, AFESD (Arap Ülkeleri Ekonomik ve Sosyal Kalkınma Fonu), AL, AMF (Arap Ülkeleri Para Fonu), CCC (Gümrük İşbirliği Konseyi), ESCWA (Birleşmiş Milletler Batı Asya Ekonomik ve Sosyal Komisyonu), FAO (Tarım ve Gıda Örgütü), G-24, G-77, IAEA (Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı), IBRD (Uluslararası İmar ve Kalkınma Bankası), ICAO (Uluslararası Sivil Havacılık Örgütü), ICC (Milletlerarası Ticaret Odası), ICFTU (Uluslararası Serbest Ticaret Birlikleri Konfederastonu), ICRM (Uluslararası Kızılhaç ve Kızılay Hareketi), IDA (Uluslararası Kalkınma Birliği), IDB (İslam Kalkınma Bankası), IFAD (Uluslararası Tarımsal Kalkınma Fonu), IFC (Uluslararası Finansman Kurumu), IFRCS (Uluslararası Kızılhaç ve Kızılay Toplulukları Federasyonu), ILO (Uluslarası Çalışma Örgütü), IMF (Uluslararası Para Fonu), IMO (Uluslararası Denizcilik Örgütü), Inmarsat (Uluslararası Denizcilik Uydu Teşkilatı), Intelsat (Uluslara

İngilizce - Türkçe Sözlük

f. yağlamak, yağlayarak kolay işler hale getirmek. lubricating oil makina yağı, motor yağı. lubricant i. yağlayıcı madde. lubrica'tion i. yağlama. lubricator i. yağlama cihazı; yağdanlık.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. zamparalık, kadın düşkünlüğü; yağlılık, kayar halde olma, kayganlık, kaypaklık.

Türkçe Sözlük

(i. L.). 1. (fizik) Aydınlık ölçü birimi. 2. Gazyağını hava basıncıyla püskürterek yakan bir çeşit petrol lambası.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Kadın İsmi) - İnci yağmuru.

Sağlık Bilgisi

| Sırtın aşağı kısmında hissedilen çok şiddetli ağrıya lumbago denir. Belirtileri çeşitlidir. Mesela, hasta otururken, bir yerden kalkarken, eğilerek bir iş yaparken sırt bölgesinde şiddetli ağrılar hisseder. Ağrı belirtili bir noktadan başlayıp, kasıklara ve kalçaya doğru yayılır. Hastalığın belirli bir nedeni olmamakla beraber, bağların ve kasların fazla gerilmesi, disk kayması veya bel kemiği ile kalça kemiği arasındaki eklemlerin fazla zorlanması nedenler arasında sayılabilir. Tedavinin ilk şartı istirahat etmektir. Ayrıca sırta sıcak su torbası koymak ve masaj yapmak da çok faydalıdır. Aşağıdaki reçeteler de kullanılır.

Tedavi için gerekli malzeme : Zeytinyağı.

Hazırlanışı : 1 çay bardağı zeytinyağı, hafif ateşte ısıtılır. Ilıdıktan sonra sırt bölgesine masaj yapılır. Aynı işlem, her gün tekrarlanır.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. kurdayağı, bot. Lycopodium clavatum.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i., ecza. kurdayağı tozu.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. kale siperine saldıran düşmanın üzerine kızgın yağ ve eritilmiş kurşun dökmek için açılan delik, tepe mazgalı. machie'olate f. bu amaç için delik açmak.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. yağmurluk; kauçuk kaplı ince kumaş.

Türkçe Sözlük

(MACUN) (i. A. «acn» dan imef.) (c. maâcin). 1. Hamur kıvâmında şey. 2. O kıvamda ilâç: Bir macun tertîb etti. 3. Çocuklar İçin sokakta satılan bir çeşit yarı sıvı, yapışkan tatlı. 4. Tiryakilerin yuttuklerı bir çeşit afyon terkibi. 5. Yapılarda yağlıboyadan önce yarık ve delikleri kapamak için sürülen koyu bir terkip: Boyacı macunu. 6. Çerçeve camlarının kenarlarına sürülen hamur: Camcı macunu.

Türkçe Sözlük

(i. A. «halt» den imef.). (mü. mahlûta). Karışık, diğer şeyle karışmış, sade ve hâlis olmayan: Mehlût zahire, mahlût yağ.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (mü. mahmûle). 1. Yüklenmiş, bir hayvanın üzerine konmuş. 2. Yüklenen, yöneltilen, bir şeye verilen: Bu sıcaklık yağmursuzluğa mahmûldür. 3. (mantık) Mesnet, haber.

Türkçe Sözlük

(i. A. «haşr» dan iz, im.). Ölülerin dirilip ayağa kalkacakları yer ve zaman, kıyâmet: RÜz-i mahşer; mahşerde herkes hareketlerinden mes’Ül olacaktır. 2. mec. Pek kalabalık topluluk, izdihâm: Düğün evi mahşer olmuş, mahşere dönmüş.

Türkçe Sözlük

(i. A. «husul» den imef.) (mü. mahsûle). Hâsıl olan, vücude gelen, husul bulan. (i. A. c.) Mahsûlât. 1. Topraktan yetiştirilen hububat ve ürünler: Bu yılın mahsûlâtında bereket var; buğday, arpa, üzüm, tütün mahsulü. 2. Evcil hayvanlardan elde edilen ürünler; süt, yağ ve yapağı gibi: Dağlık yerlerin hayvan mahsulü fazla olur. Sanayiden elde edilen çeşitli maddeler: Fabrika mahsulü; ingiltere’nin başlıca serveti sanayi mahsûlâtıdır. 4. Bir kalem veya daireden belirli bir müddet içinde yazılan evrak: Her günün mahsulü akşam toplanır. 5. Hulâsa: Bu şiirin mahsûlü. MahsOlât-ı kimyeviyye = Kimya vasıtasıyla vücude gelen ve kimyaya alt olan çeşitli maddeler.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Ramazan ve bayram gecelerinde, iki minare arasına ip gerip, elektrik ampulleri dizerek yapılan (eskiden yağ kandilleriyle yapılırdı) yazı veya resim. 2. Dam çatısında iki eğik sathın birleştiği çizgi ve buradaki aralığı örtmek için kullanılan uzunca, oluk biçiminde kiremit.

İngilizce - Türkçe Sözlük

metrdotel, baş garson; (tereyağ, maydanoz ve limon suyu ile yapılan) soslu.

Ülke

Coğrafi Verileri

Konum: Güneydoğu Avrupa’da, Balkan Yarımadası’nın ortasında yer alan Makedonya Bulgaristan, Sırbistan, Arnavutluk ve Yunanistan arasındadır.

Coğrafi konumu: 41 50 N, 22 00 E.

Haritadaki konumu: Avrupa.

Yüzölçümü: 25,333 km².

Sınırları: toplam: 766 km.

sınır komşuları: Arnavutluk 151 km, Bulgaristan 148 km, Yunanistan 246 km, Sırbistan 221 km.

Sahil şeridi: 0 km (kara ile çevrili).

Denizleri: yok (kara ile çevrili).

İklim: Yazları ılıman ve kuru, sonbahar ayları oldukça soğuk rüzgarlı ve kar yağışlı geçer.

Arazi yapısı: Dağlık arazi derin havzalar ve vadilerle çevrilidir, ülke üç büyük göle sahiptir ve Vardar Nehri ile iki parçaya bölünmüştür.

Deniz seviyesinden yüksekliği: en alçak noktası: Vardar Nehri 50 m; en yüksek noktası: Golem Korab (Maja e Korabit) 2,753 m.

Doğal kaynakları: Krom, kurşun, çinko, manganez, tungsten, nikel, demir, asbest, kükürt, kereste, işlenebilir topraklar.

Toprakları: Tarıma elverişli: %22.01.

sürekli ekilen: %1.79.

Diğer: %76.2 (2005 verileri).

Sulanan arazi: 550 km² (2003 verileri).

Doğal afetler: Yüksek deprem riski.

Nüfus Bilgileri

Nüfus: 2,050,554 (Temmuz 2006 verileri) Nüfusun 170.000 kadarının Türk olduğu tahmin edilmektedir.

Nüfus artış oranı: %0.26 (2006 verileri).

Mülteci oranı: -0.65 mülteci/1,000 nüfus (2006 tahmini).

Bebek ölüm oranı: 9.81 ölüm/1,000 doğan bebek (2006 tahmini).

Ortalama hayat süresi: Toplam nüfus: 73.97 yıl.

Erkeklerde: 71.51 yıl.

Kadınlarda: 76.62 yıl (2006 verileri).

Ortalama çocuk sayısı: 1.57 çocuk/1 kadın (2006 tahmini).

HIV/AIDS - hastalıklarına yakalanan yetişkin sayısı: %0.01 den az (2001 verileri).

HIV/AIDS - hastalığı olan insan sayısı: 200 den az (2003 verileri).

HIV/AIDS - hastalıklarından ölenlerin sayısı: 200 den az (2003 verileri).

Ulus: Makedonyalı.

Nüfusun etnik dağılımı: Makedonyalı %66.6, Arnavut %22.7, Türk %4, Romalı %2.2, Sırp %2.1, diğer %2.4 (1994).

Din: Makedonya Ortodoksları %67, Muslümanlar %30, diğer %3.

Diller: Makedonca %70, Arnavutça %21, Türkçe %3, Sırp - Hırvatça %3, diğer %3.

Yönetimi

Ülke adı: Resmi adı: Makedonya Cumhuriyeti.

yerel adı: Republika Makedonija.

yerel kısa adı: Makedonija.

kısaltma: FYROM (ing.).

Yönetim biçimi: Başkanlık Tipi Cumhuriyet.

Başkent: Üsküp (Skopje).

İdari bölümler: 123 belediye; Aracinovo, Bac, Belcista, Berovo, Bistrica, Bitola, Blatec, Bogdanci, Bogomila, Bogovinje, Bosilovo, Brvenica, Cair (Skopje), Capari, Caska, Cegrane, Centar (Skopje), Centar Zupa, Cesinovo, Cucer-Sandevo, Debar, Delcevo, Delogozdi, Demir Hisar, Demir Kapija, Dobrusevo, Dolna Banjica, Dolneni, Dorce Petrov (Skopje), Drugovo, Dzepciste, Gazi Baba (Skopje), Gevgelija, Gostivar, Gradsko, Ilinden, Izvor, Jegunovce, Kamenjane, Karbinci, Karpos (Skopje), Kavadarci, Kicevo, Kisela Voda (Skopje), Klecevce, Kocani, Konce, Kondovo, Konopiste, Kosel, Kratovo, Kriva Palanka, Krivogastani, Krusevo, Kuklis, Kukurecani, Kumanovo, Labunista, Lipkovo, Lozovo, Lukovo, Makedonska Kamenica, Makedonski B

Türkçe Sözlük

(i.) (Romence’den). Kaynar suda haşlanmış ve üzerine biraz yağ gezdirilmiş mısır buğdayı unundan yapılmış işçi yemeği ki, Romanya’da çok kullanılır.

İsimler ve Anlamları

(Frans.) (Kadın İsmi) - Manolyagillerden. Beyaz renkli ve güzel kokulu çiçekleri olan, süs bitkisi olarak yetiştirilen ağaç ve bu ağacın çiçeği.

Türkçe Sözlük

(I. denizcilik). 1. Ucu halkalı cıvata. 2. Eskiden gemi içini aydınlatmaya mahsus zeytinyağı İle yakılan slperll fener.

İngilizce - Türkçe Sözlük

f. çapulculuk maksadıyle akın etmek, çapulculuk etmek. marauder i. çapulcu, yağmacı.

Türkçe Sözlük

(i. Y. kimya). 1. İç yağlarında bulunan, margarik asidin gliserinle birleştirilmesiyle elde edilen, 47 derecede eriyen ve besin değeri olan bir madde. 2. Nebâtî yemek yağı.

İngilizce - Türkçe Sözlük

f. (eti yumuşatmak için) zeytinyağlı salamurada bırakmak.

Türkçe Sözlük

(i. Fr.). Felç tedavisi, vücudun fazla yağlarını eritme, organlara biçim verma gibi maksatlarla elektrik akımı, su gibi çeşitli vasıtalar kullanarak kaslar üzerine yapılan fizik etki.

Türkçe Sözlük

(i. Y. anatomi). Barsakları yerli yerinde tutan içyağı zarı.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. emtâr). Yağmur, Fars. bârân.

Türkçe Sözlük

(i. A. «mutahhara» dan galat). 1. Meşinden veya tenekeden eğer kaşına veya arkaya asılan su kabı. 2. Uzun boğazlı kimyager şişesi.

Türkçe Sözlük

(i.). Meyvelerden yağı çıkarılan bir çeşit hurma (Lat. elaeis).

Türkçe Sözlük

(I.). Maydanozgillerin örnek bitkisi; kokulu yaprakları birçok yemeklere katıldığı gibi kökünden ve meyvelerinden kokulu bir yağ da çıkarılır (petrosellnum hortenes). Frenkmeydonuzu = Maydanozgillerden bir bitki (Lat. caerefollum).

Şifalı Bitki

(midenuvaz): Maydanozgiller familyasından; yaprakları güzel kokulu ve parçalı, kazık köklü, 30 - 100 cm boyunda, iki yıllık otsu bir bitkidir. Çiçekleri şemsiye halindedir. Tohumları ufak ve esmerdir. Meyvelerinin içeriğinde uçucu bir yağ ile apiin adlı bir glikozit vardır. Kökünde, biraz uçucu yağ, müsilaj ve apiin vardır. Yaprakları, kökü ve meyvesi kulanılır. Kullanıldığı yerler: İdrar söktürür. İştah açar. İltihaplı yaraların iyileşmesini sağlar. Aybaşı sancılarını keser. Sürmenajda faydalıdır. Yüksek tansiyonu düşürür. Kalbin yorulmasını önler. Kansızlığı giderir. Kansere karşı korur. Karaciğer şişliğini giderir. Safra akışını kolaylaştırır. Vücuttaki zehirli maddelerin atılmasını kolaylaştırır. Vücutta biriken suyu boşaltır. Böbrek taşlarının düşürülmesine yardımcı olur. Romatizmada faydalıdır. Mide ve bağırsaklarda gaz birikmesini önler. Bağırsak solucanlarının düşürülmesine yardımcı olur. Aybaşı kanamalarının düzenli olmasını sağlar. Anne sütünü azaltır ve böylelikle memelerin şişmesini önler. Cinsel istekleri artırır. Görme gücünü artırır. Böbrek iltihabı olanlar maydanoz yememelidir.

Türkçe Sözlük

(i. Fr.). Yumurta sarısı, zeytinyağı ve limonle yapılan, krem kıvamında bir çeşit salça.

Türkçe Sözlük

(i. A. «zarar» dan masdar) (c. mazarrât). Dokunma, zarar, ziyan; iyilik, fayda zıddı: Bu mevsimde yağmurun ekinlere mazarratı vardır, o adamın bana mazarratı dokundu. Irâs-ı mazarrat etmek = Zarar vermek.

Türkçe Sözlük

(MAZBUT) (i. A. «zabt» tan imef.) (mü. mazbûta). 1. Zabt edilmiş, istilâ olunmuş, ele geçirilmiş. Belde-i mazbûta = Zaptedilmiş şehir. 2. Kaydolunmuş, yazılmış, deftere geçirilmiş. Ar. muayyed: Sarf olunan para, tafsilâtıyle mazbuttur. 3. Hatırda bulunan: O vakit söylediği sözler tamamiyle mazbûtumdur. 4. Dağınık olmayan, toplu: Mazbut bir ev, bir daire. 5. Muhafazalı, rüzgâr ve yağmur geçmeyecek surette olan: Bu evin pencereleri mazbut değildir. Kış için mazbut bir oda lâzım. 6. Belirli, Ar. muayyen, kararlaştırılmış: Bu topraklarda sınırlar mazbut değildir. 7. mec. Dürüst, ahlâklı: Mazbut bir kadın, mazbut adam. O işçi mazbuttur, güvenebilirsiniz

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. adi, aşağı, değersiz; rezil, alçak, bayağı; cimri, pinti; kılıksız; yoksul; k.dili huysuz; k.dili utangaç; A.B.D., k.dili keyifsiz; A.B.D., k.dili kötü huylu, ahlâksız, tehlikeli; A.B.D., k.dili zor, güç; A.B.D., (argo) şahane, nefis. no mean city

Türkçe Sözlük

(i. A. «blnâ» dan imef.) (mü. mebniyye). 1. Bina olurtmuş, yapılmış, kurulmuş: Bir kayanın üstünde mebnt bir kale. 2. mec. Bir şeye dayanan. Ar. müstenld: Kuvvetli delillere mebni. -dan dolayı, -dan nâşl: Keyifsiz olduğuna mebnt bugün gelemedi, bugün gelmeyişi yağmur yağdığına mebntdir.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. alelade, olağan, orta derecede, ne iyi ne kötü, bayağı.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. aleladelik, bayağılık; adi kimse.

Türkçe Sözlük

(i. F.). Çekirge. Pây-ı meleh = Çekirge ayağı (budu) ki, efsâneye göre, karınca tarafından Hazret-i Süleymân’a sunulmuştur.

Şifalı Bitki

(angelica): Maydanozgiller familyasından; dere kenarlarında, çayırlarda ve ormanlardaki ağaçsız alanlarda yetişen, boyu 3 m kadar, hoş kokulu, otsu bir bitkidir. İstanbul, Marmara Bölgesi, Doğu Karadeniz ve Beyşehir dolaylarında yetişir. Boyu 1- 1,5 m kadardır. 2 veya çok yıllık bir bitkidir. Gövdesi silindiriktir. Boyuna çizgiler vardır. İçi boştur. Mavimtırak yeşil veya kırmızı renktedir. Çiçekleri beyazdır. Kökü ve rizomlarında uçucu bir yağ ve tanen ihtiva eder. Yaz ve sonbahar aylarında toplanıp kurutulur. Kullanıldığı yerler: Mide ve bağırsak hastalıklarına iyi gelir. Sinirleri kuvvetlendirir. Spazmları giderir. Astım nöbetlerini giderir. Kuvvet ve iştah verir. Nekahat devresinin kısa sürmesini sağlar. Yapraklarından çıkan suya, bir parça pamuk bastırılıp, diş çürüğüne konursa, ağrıyı keser. Kandolaşımını düzenler. Terletir. Kurutulmuş melekotu, dövülüp başa sürülecek olursa, bitleri öldürür.

Şifalı Bitki

(oğulotu): Ballıbabagiller familyasından; çok dallı, beyaz çiçekli otsu bir bitkidir. En önemli türü tıbbi melissadır. İstanbul, Bursa, Ege ve Akdeniz bölgesinde yetişir. Boyu 30 - 80 cm kadardır. Limon kokuludur. Çok yıllık bir bitkidir. Yaprakları ince ve yumuşak tüylüdür. Çiçekleri beyazdır. Yapraklarında tanen, reçine ve uçucu bir yağ vardır. Kullanıldığı yerler: Mide ve bağırsak ağrılarını keser. Kalbi kuvvetlendirir. Hazımsızlık, baş ağrısı ve migrende faydalıdır. Melankoli, sara, başdönmesi, kulak çınlaması ve sinir krizlerinde şikayetleri ortadan kaldırır. Bayılmalarda kullanılır. Mide ve bağırsak gazlarını söker. Aybaşı ağrılarını keser ve aybaşı kanamalarını düzenler. Huzursuzluk ve sıkıntıları giderir. Hafıza zayıflığında faydalıdır.

Sağlık Bilgisi

Memenin üzerinde, şişkinlik, kızartı, ağrı ve ateşle kendini belli eden içi irin dolu bir çıban görülür. Tedavinin ilk şartı temizlik kurallarına kesinlikle uymaktır. Ayrıca aşağıdaki reçeteler de uygulanabilir.

Tedavi için gerekli malzeme : Kara lahana, kafuru, zeytinyağı.

Hazırlanışı : Bir kaba 1 tane kara lahana yaprağı, 25 gram parçalanmış kafuru ve 2 çorba kaşığı zeytinyağı konur. Hafif ateşte ısıtılır. Sonra kabın içindeki karışım yine kabın içindeki lahana yaprağının üzerine doldurulup, memenin üzerine konur. Temiz bir tülbentle sarılır. Bu işlem 3 saat arayla tekrarlanır.

Şifalı Bitki

(benefşe): Menekşegiller familyasından; çiçekleri tek renkli, bir veya çok yıllık otsu bir bitkidir. Yaprakları yürek biçiminde ve hemen hemen sapsızdır. Genellikle az veya çok koyu renkli olur. Beyaz renklileri de vardır. İlkbahar aylarında çiçek açar. Kullanıldığı yerler: Terletir. Vücuda rahatlık verir. Kanı temizler. Vücutta biriken zehirlerin atılmasını sağlar. Nikris ve romatizmada faydalıdır. Kabızlığı giderir. Sıracada faydalıdır. Cilt hastalıklarında da kullanılır. Lapası yaraların iyileşmesini sağlar. Menekşe yağı, egzama ve uyuzu tedavi eder. Boğmaca ve boğaz ağrılarında faydalıdır. Sulu temriyeleri de tedavi eder.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. yağı çıkarılan ve eti gübre olarak kullanılan ringa cinsinden bir balık, zool. Brevoortia tyrannus.

Türkçe Sözlük

(I. A. «nehb» ten imef.) (mü. menhûbe). Nehb ve yağma edilmiş, yağmalanmış. Emvâl-i menhûbe = Yağma mallar.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s., i. hizmetçiye ait, hizmetçilik kabilinden; köleye yakışır; süfli, bayağı, adi, asağılık; i. hizmetçi

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. merâhim). 1. Yaralara ve ağrıyan yerlere sürülmek üzere verilen yağlı ve yarı donmuş kıvamda ilâç: Yaraya merhem sürmek, merhem kullanmak. 2. mec. Acı ve şiddeti geçirip yumuşatacak şey; teselli sebebi. Merhem-) dil = Gönül merhemi.

Teknolojik Terim

Bu ayağın video delikleri, dış titreşimlerin iç devrelere ulaşmasını engellemek için merkezin dışına yerleştirilmiştir.

Şifalı Bitki

(asmar): Mersingiller familyasından; daima yeşil çalı veya 2-5 metre boyunda bir ağaçcık olan bir bitkidir. Yaprakları deri gibi serttir. Çiçekleri beyazdır. Kokusu güzeldir. 100 kadar türü vardır. Yabani mersin Akdeniz çevresinde yetişir. Meyvesine de mersin denir. Küçüktür. Tatlı bahratlı ve kokuludur. Yenir. Yapraklarında ve çiçek dallarında reçine, tanen, sinaol, terpen, mirtol, pinen gibi maddeler vardır. Meyvelerinde ise uçucu yağ, şeker, sitrik asit bulunur. Kullanıldığı yerler: Bronşitte faydalıdır. Mesane iltihaplarını da giderir. Nezlede faydalıdır. Akciğer iltihaplarında kullanılır. Bel soğukluğunda faydalıdır. İshali keser. Mide ağrılarını giderir. Egzamada faydalıdır. Saçları boyamakta kullanılır.

Türkçe Sözlük

(MEŞ’ALE) (i. A. «şu’l»dan im.) (c. meşâil). 1. Aydınlatmaya mahsus Alet, kandil, lamba. 2. Açık yerleri gece aydınlatmak için kullanılan Alet ki, yere dikilmiş demir bir direğin ucundaki kafesin içinde çıra veya yağlı paçavra yakmakla olur (dilimizde daha çok ikinci mânâya gelir).

Türkçe Sözlük

(i. A.). 1. El sürme, el ile sığama, el ile yağ vesaire sürme. 2. (fıkıh) Abdest sırasında ıslak eli başın bir kısmına sürmek işi.

Türkçe Sözlük

(i. A.). «Üzerine yağ sürülmüş» mânâsiyle Hazret-i İsa’ya lakap olmuştur: Isây-ı Mesîh.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Erkek İsmi) 1.Üzerine yağ sürülmüş. 2.Mesholunmuş, başka bir şekle girmiş olan. 3.Acaip, tuhaf. 4.Ölmek. - Mesih: Hz.İsa’nın elini sürdüğü hastaların derhal iyileşmesi dolayısıyla kendisine isim olarak verilmiştir.

Türkçe Sözlük

(i. Farsça «mes» den). Mesh kabûl eden yumuşak ayakkabı ki, üstüne kundura veya lastik giyilirdi. Serhadlı mest = Yandan kopçalısı. Deve mesti = Devenin ayağının derisi.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i., biyol. hücrede bulunan yağ ve karbonhidrat gibi cansız maddeler, metaplazma; gram hece veya harfler yoluyle kelimenin değiştirilmesi.

Türkçe Sözlük

(I. Y.). Atmosferdeki sıcaklık değişmeleri, rüzgârlar, yıldırım, yağmur vs. ye verilen genel ad.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. akanyıldız, meteortaşı şahap, ağan, ağma, göktaşı. meteorite i. yere düşen meteortaşı. meteor shower meteortaşı yağmuru.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Kadın İsmi) 1.Bahar yağmuru yağmış toprak. 2.Baştan aşağı süslü zırh.

Şifalı Bitki

(piyan): Baklagillerden kalın rizomlu bir ağaçcıktır. Yaprakları tüysü, yaprakçıkları pek çoktur. Çiçekleri beyaz, morumsu veya mavimsidir. Başak biçimindedirler. Yurdumuzda Batı ve Güney Doğu Anadolu’da yetişir. Boyu 50 cm ile 2 m arasındadır. Çok yıllık otsu bir bitkidir. Çiçekleri mavi mor renklidir. Meyankökü adı verilen kökleri tatlıdır. İçeriğinde glikoz, sakkaroz, nişasta, tanen, asparagin, yağ, zamk, reçine ve glisirizin vardır. Meyan balı da kökünden elde edilir. Üç yıllık kökler kullanılır. Kullanıldığı yerler: Grip, nezle, anjin ve nefes darlığında faydalıdır. Öksürük ve balgam söktürür. Vücuda rahatlık verir. İdrar söktürür. Yüksek tansiyonu düşürür. Mide - 12 parmak bağırsağı ülseri ve gastriti tedavi eder. İştah açar, hazmı kolaylaştırır. İncebağırsak iltihaplarını giderir. Vücuda serinlik verir. Kabızlığı giderir. Fazlası tiryakilik yapar ve zararlı olur.

Türkçe Sözlük

(i. A. c.). Ekilip bitmiş tohumlar, ekinler: Bu yıl mezrûAt pek iyidir. Bu yağmur mezrûAtı canlandırdı.

Türkçe Sözlük

(I. A. «emel»den imef.) (mü. me’mûle). 1. Umulan, emel ve ümit olunan: Bu hava ile yağmur yağması me’mûl olunamaz. 2. Mümkün, muhtemel, kabil: Bugün gelmeleri me’mûldür. 3. Ümit: Me’ mûlüm gibi çıkmadı, me’mûlümün aksi. Fevk-al-me’mûl = Ümit edilen ve beklenenden fazla.

Sağlık Bilgisi

Çoğunlukla çabuk yemek yiyenlerde, sinir veya sindirim sistemi bozuk olanlarda görülen bir durumdur. Midede aşırı derecede gaz ve midenin üst kısmında şişkinlik vardır. Hasta, sık sık geğirir. Sebebi midedeki salgı bezlerinin yeteri kadar çalışmaması, asit fazlalığı veya yemeklerin yeteri kadar çiğnenmeden yenmesidir. Tedaviye başlamadan önce, ağızdaki eksik dişler tamamlattırılmalı, çürük dişler de tedavi ettirilmeli, yemekleri yavaş yeme alışkanlığı kazanmalıdır. Ayrıda aşağıdaki reçeteler de uygulanır.

Tedavi için gerekli malzeme : Zeytinyağı, limon.

Hazırlanışı : Bir çorba kaşığı saf zeytinyağına 2 çorba kaşığı limon suyu konur. İyice karıştırıldıktan sonra içilir. Bu işlem, her sabah kahvaltıda tekrarlanır.

Sağlık Bilgisi

Midenin iç yüzündeki belirli bir kısmın aşınması sonucu meydana gelen yaraya mide ülseri denir. Sinir bozukluğu, midede asit fazlalığı, zamanında ve iyi tedavi edilmeyen gastrit, mide zafiyeti, karaciğer yetersizliği veya safra azlığı, kalp hastalıkları, sindirilmesi güç yiyeceklerin aşırı derecede kullanılması, haddinden fazla sigara, çay, kahve veya asit yapıcı meşrubat içmek, alkol kullanmak veya bazı ilaçların uzun süre kullanılması mide ülserini doğuran nedenler arasındadır. Hastalığın başlangıcında mide ekşimesi ve ağırlık hissi vardır. Hastanın ağzına, sık sık ekşi su gelir. Tat alma duygusu hafiflemiştir, dil paslıdır, hastanın rengi solmuştur. Karnın üst kısmına bastırılınca, acıma hissedilir. Bu belirtiler ortaya çıktıktan sonra; en kısa zamanda tedaviye geçilmezse; yemeklerden 2-3 saat sonra sırta doğru yayılan şiddetli mide ağrıları başgösterir. Baş dönmesi ve terleme de görülür. Bu devrede, kusma ile bir miktar kan da görülebilir. Bazı kimselerin büyük abdestleri katran gibi olur. Bu işaretler, ülserin ilerlemiş olduğunu gösterir. Mide ülseri, bilhassa ilk bahar ve son bahar aylarında, çok rahatsız edici bir hal alır. Ağrı ve kanamalar artar. Mide ülseri, başlangıcında teşhis edilip de tedaviye başlanılacak olursa, telaşlanmaya ve korkmaya gerek yoktur. Bu durumda yapılacak ilk iş, üzüntüye kapılmamak, aksine bütün üzüntülerden sıyrılmaya gayret sarfetmektir. Sonra tedaviye yardımcı olmak amacıyla aşağıdaki hususlara kesinlikle uymak gerekir.

- Tedavi süresince istirahat edin.

- Yemeklerinizi, her gün belirli saatlerde yiyin.

- Bağırsaklarınızın düzenli bir şekilde çalışmasını sağlayın.

- Sigara, çay, kahve ve alkolü bırakın.

- Diş sağlığına önem verin.

- Süt ve sütlü yiyecekler, yumurta, kızarmış ekmek, tereyağı, pelte ve haşlanmış balık, sebze püreleri ve patates yemeğini sofranızdan eksik etmeyin Ayrıca aşağıdaki reçetelerden herhangi birini kullanmak da faydalıdır.

Tedavi için gerekli malzeme : Lahana

Hazırlanışı : İki avuç dolusu lahana yaprağı, önce soğuk su ile yıkanır. Sonra ezilerek suyu çıkarılıp, 1 kahve fincanı içilir. Aynı işlem 6 saat ara ile 3 hafta boyunca yapılır.

Genel Bilgi

Diyelim ki, normal bir fırında bir keki pişiriyorsunuz. Kekler normal olarak 170-180 derecede pişirilirler. Ama siz fırını yanlışlıkla 250 dereceye ayarlarsanız, olacak olan, kekin daha içi ısınmamışken, dışının yanmasıdır. Normal bir fırında, ısı önce yemeğin piştiği kap sonra da yemeğin dışı ile temas eder ve oradan içine doğru yayılır. Fırının içinde ısınan kuru hava da, kekin içi hala nemli iken dışını kurutur ve kahverengi bir kabuğun oluşmasına yol açar.

Bir mikrodalga fırında kullanılan, yani yiyeceğin üzerine gönderilen mikrodalgalar 2.500 megahertz frekansındaki radyo dalgaları boyutunda olup, frekansları FM radyo bandı frekansının yaklaşık 20 mislidir.

Bu frekanstaki radyo dalgalarının ilginç bir özelliği vardır. Su, yağ ve şeker tarafından çok rahat emilmelerine rağmen plastik, cam, seramik gibi malzemeler, nitrojen ve oksijen gibi gazlarca emilmezler ve tekrar gerisin geriye yansıtılırlar.

Sık sık mikrodalga fırınların, yiyeceği içinden dışına doğru ısıttığını duyarsınız. Bu doğru değildir. Dalgalar doğrudan yiyeceğin yağ ve su moleküllerini etkilerler. Yani yiyeceğin dışından başlayıp içine doğru ilerleyen veya tam tersi yönde bir ısınma söz konusu değildin Su ve yağ molekülleri yiyeceğin her tarafına dağılmış olmaları sebebi ile, ısınma da aynı zamanda her yerde olur.

Tabii ki bazı sınırlamalar da vardır. Radyo dalgaları yiyeceğin daha kalın ve yoğun kısımlarından farklı şekilde direnç görerek geçtiklerinden, yiyecekte farklı sıcaklıkta noktalar oluşabilir.

Radyo frekansındaki bu mikrodalgalar, oksijen ve nitrojen tarafından emilmedikleri için, mikrodalga fırında bulunan ve çoğunlukla bu gazları içeren hava da, diğer fırınlardaki gibi sıcak olmayıp, oda sıcaklığındadır. Bu da ısınan hava tesiri ile yiyecekte, kızarmış bir kabuk oluşmasına mani olur.

Bir mikrodalga fırınına, giysilerinizden birini koyarsanız, kumaş aniden ısınır ve içerdeki havayı da ısıtır. Kumaş yanmasa da normal bir fırında olacağı gibi kumaşın yüzeyinde kırışık bir kabuk oluşur.

Daha ilginci, bir mikrodalga fırının içine bir kahve fincanı içinde su koyarsanız, fincanın içindeki suyun ısısı, suyun kaynama noktasını geçtiği halde, suyun kaynamadığını, hava kabarcıklarının çıkmadığını görürsünüz. Bu suyu fırından alır, içine bir kahve kaşığı sokar veya onu içinde kahve bulunan bir kaba dökerseniz, aniden kabarcıklarla kaynayacak ve hatta taşacaktır.

Genel Bilgi

Diyelim ki, normal bir fırında bir keki pişiriyorsunuz. Kekler normal olarak 170-180 derecede pişirilirler. Ama siz fırını yanlışlıkla 250 dereceye ayarlarsanız, olacak olan, kekin daha içi ısınmamışkenn, dışının yanmasıdır. Normal bir fırında, ısı önce yemeğin piştiği kap sonrada yemeğin dışı ile temas eder ve oradan içine doğru yayılır. Fırının içinde ısınan kuru hava da, kekin içi hala nemli iken dışını kurutur ve kahverengi bir kabuğun oluşmasına yol açar.

Bir mikrodalga fırında kullnılan, yani yiyeceğin üzerine gönderilen mikrodalgalar 2.500 megahertz frekansındaki radyo dalgaları boyutunda olup, frekansları FM radyo bandı frekansının yaklaşık 20 mislidir.

Bu frekanstaki radyo dalgalarının ilginç bir özelliği vardır. Su, yağ, şeker tarafından çok rahat emilmelerine rağmen plastik, cam, seramik gibi malzemeler, nitrojen ve oksijen gibi gazlarca emilmezler ve tekrar gerisin geriye yansıtılırlar.

Sık sık mikrodalga fırınların, yiyeceği içinden dışına doğru ısıttığını duyarsınız. Bu doğru değildir. Dalgalar doğrudan yiyeceğin yağ ve su moleküllerini etkilerler. Yani yiyeceğin dışından başlayıp içine doğru ilerleyen veya tam tersi yönde bir ısınma söz konusu değildir. Su ve yağ molekülleri yiyeceğin her tarafına dağılmış olmaları sebebi ile, ısınma da aynı zamanda her yerde olur.

Tabii ki bazı sınırlamalar da vardır. Radyo dalgaları yiyeceğin daha kalın ve yoğun kısımlarından farklı şekilde direnç görerek geçtiklerinden, yiyecekte farklı sıcaklıkta noktalar oluşabilir.

Radyo frekansındaki bu mikrodalgalar, oksijen ve nitrojen tarafından emilmedikleri için, mikrodalga fırında bulunan ve çoğunlukla bu gazları içeren hava da, diğer fırınlardaki gibi sıcak olmayıp, oda sıcaklığındadır. Bu da ısınan hava tesiri ile yiyecekte, kızarmış bir kabuk oluşmasına mani olur.

Bir mikrodalga fırına, giysilerinizdenbirini koyarsanız, kumaş aniden ısınır ve içerdeki havayı da ısıtır. Kumaş yanmasa da normal bir fırında olacağı gibi kumaşın yüzeyinde kırışık bir kabuk oluşur.

Daha ilginci, bir mikrodalga fırını içine bir kahve fincanı içinde su koyarsanız, fincanın içindeki suyun ısısı, suyun kaynama noktasını geçtiği halde, suyun kaynamadığını, hava kabarcıklarının

çıkmadığını görürsünüz. Bu suyu fırından alır, içine bir kahve kaşığı sokar veya onu içinde kahve bulunan bir kaba dökerseniz, aniden kabarcıklarla kaynayacakve hatta taşacaktır.

Türkçe Sözlük

(i.). Yağ ve çamur gibi luzûcetli bir şeyin karıştırılıp yoğurulmasını tasvir ve taklit edip art arda kulanılır: Bir tencere yağı önüne koyup elleriyle mıncık mıncık karıştırıyordu, (sıfat gibi): Elleri mıncık mıncık, sokaklar çamurdan mıncık mıncık olmuş.

Türkçe Sözlük

(f.). lüzûcetli bir şeyi karıştırıp yoğurmak, fazla elleyip ezmek: Şu yağı mıncıklamayın. Arabalar sokağın çamurlarını mıncıklamışlar.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s., i. madensel, madeni; madenli, mineral; i. maden, mineral; maden filizi; madensel madde; çoğ., ing., k.dili sodalı içecekler mineral. kingdom madenler sınıfı. mineral oil madeni yağ . mineral water maden suyu. mineral wool amyant, ak asbest.

Şifalı Bitki

(zea mays): Buğdaygiller familyasından; 180 - 200 cm boyunda, dik ve yüksek gövdeli, geniş şerit yapraklı, bir yıllık bir bitkidir. Kökü kalın ve saçaklıdır. Yaprakları şerit gibi, uzun, paralel damarlı, sert ve sivri uçlu, sapsız, kenarları, dalgalıdır. İki çeşit çiçeği vardır. Erkek çiçekler gövdenin ucunda salkım başak şeklinde, dişi çiçekler ise yaprakların koltuğunda koçan halindedir. Dişi çiçeklerin stilusları uzundur ve kınlarının tepesinden dışarı doğru sarkarlar. Bunlar mısırpüskülü denilen kısmı meydana getirirler. Meyvesi, koçanı üzerinde sıkışık şekilde dizilidir. Rengi açık veya koyu sarı; esmer veya kırmızımtırak renklidir. Mısırpüskülünün içeriğinde glikoz, maltoz gibi şekerler, sabityağ, steroller, reçine ve çok miktarda potasyum tuzları vardır. İdrar söktürücü, idraryollarını temizleyici ve hararet verici olarak kullanılır. Mısırözü yağı, mısır tanelerinden çıkarılır. İçeriğinde yağ asitleri, A vitamini, az miktarda steroller ve bol miktarda nişasta vardır. Mısırözü yağı damarsertliğini önler. Kullanıldığı yerler: Daha ziyade mısırpüskülü ve mısırözü yağı kullanılır. Mısır iyi bir besindir. Ancak hazmı biraz güçtür. Guatr olanların yememesi tavsiye edilir.

Ülke

Coğrafi Verileri

Konum: Kuzeydoğu Afrika ülkelerinden olan Mısır, kuzeyden Akdeniz, doğudan Kızıldeniz ve Filistin, güneyden Sudan, batıdan Libya ile çevrilidir.

Coğrafi konumu: 27 00 Kuzey enlemi, 30 00 Doğu boylamı.

Haritadaki konumu: Afrika.

Yüzölçümü: 1,001,450 km².

Sınırları: toplam: 2,665 km.

sınır komşuları: Filistin 11 km, İsrail 266 km, Libya 1,115 km, Sudan 1,273 km.

Sahil şeridi: 2,450 km.

İklimi: Mayıs - Ekim ayları arası kadar sıcak bir yaz, Kasım - Nisan ayları arası serin bir kış olmak üzere genelde iki mevsim görülür. Çölde yazın sıcaklık gölgede her zaman 40 dereceyi geçer. Ancak gece sıcaklık, 15-18 derece kadardır. Sahra’dan gelip, Deltaya kadar uzanan hamsin rüzgarları genellikle bahar mevsiminde eserler. Kuru ve kavurucu karakterde olup, sık sık kum ve toz fırtınaları oluştururlar. Kıyı kesiminde Akdeniz iklim özelliği nedeniyle kışın yağış ortalaması 100-200mm. arasındadır.

Arazi yapısı: 1280 km uzunluğundaki Nil Vadisi , Sudan sınırından Akdeniz’e kadar uzanarak doğu ve batı çöllerini birbirinden ayırır. Batı çölü hemen hemen yüzölçümünün 3/4 ‘ünü kaplar. Ortalama yükseklik 210-250 metre olmasına rağmen güneybatı ucunda , yüksek kayalıklı bölgede 2130m.’ye ulaşır.Bölgenin çoğu yeri taşlı çöllerden meydana gelmesine rağmen, yer yer kumluk ovalara da rastlanır. Plato görünümünde olan bölgenin çeşitli yerlerinde oluşan çökmeler sonucu yeraltı sularının yerleşmesine imkan veren sığ kuyular meydana gelmiştir.

Deniz seviyesinden yüksekliği: en alçak noktası: Qattara Çukuru -133 m.

en yüksek noktası: Catherine Tepesi 2,629 m.

Doğal kaynakları: petrol, doğal gaz, demir, fosfatlar, manganez, kireçtaşı, alçıtaşı, talk, asbest, kurşun, çinko.

Arazi kullanımı: tarıma uygun topraklar: %2.92.

Sürekli ekinler: %0.5.

Otlaklar: %0.

Ormanlık arazi: %0.

Diğer: %96.58 (2005 verileri).

Sulanan arazi: 34,220 km² (2003 verileri).

Doğal afetler: Periyodik kuraklıklar, yaygın depremler, su baskınları, heyelanlar, volkanik aktivite, bahar mevsiminde esen hamsin rüzgarları kuru ve kavurucu karakterde olup, sık sık kum ve toz fırtınaları oluştururlar.

Nüfus Bilgileri

Nüfus: 78,887,007 (Temmuz 2006 verileri) Nüfusun %45’i şehirlerde yaşamaktadır.

Nüfus artış oranı: %1.75 (2006 verileri).

Mülteci oranı: -0.21 mülteci/1,000 nüfus (2006 tahmini).

Bebek ölüm oranı: 31.33 ölüm/1,000 doğan bebek (2006 tahmini).

Ortalama hayat süresi: Toplam nüfus: 71.29 yıl.

Erkeklerde: 68.77 yıl.

Kadınlarda: 73.93 yıl (2006 verileri).

Ortalama çocuk sayısı: 2.83 çocuk/1 kadın (2001 tahmini).

HIV/AIDS - hastalıklarına yakalanan yetişkin sayısı: %0.1 (2001 verileri).

Ulus: Mısırlı.

Nüfusun etnik dağılımı: Mısır halkının yaklaşık %91’ini Araplar oluşturmaktadır. Arapların %91.5’i Müslüman, kalanı Hıristiyan’dır. İkinci önemli etnik unsur nüfusun %7’sini oluşturan Kıptilerdir. Kıptilerin tamamı Hıristiyan’dır. Kıptilerin kendilerine özel bir dilleri vardır. Ancak bugün artık Kıptice konuşan kalmamıştır ve Kıptiler de Arapça konuşmaktadırlar. Ka

Şifalı Bitki

(amberçiçeği): İkiçenekliler sınıfından; 50-100 cm boyunda, sarımtırak renkli, güzel kokulu bir bitkidir. Yapraklarında şekerler, uçucu yağ, A ve B vitaminleri vardır. Çiçekli dalları kullanılır. Kullanıldığı yerler: Vücuda kuvvet verir. Sinirleri uyarır. Aybaşı tutukluğunu giderir. İştah açar. Safra ifrazatını artırır.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. karışık, karıştırılmış; karma. mixed doubles tenis her iki tarafta birer kadınla birer erkek olarak oynanılan oyun, kanşık. çiftler mixed fraction mat. tam sayılı bayağı kesir mixed group karma grup. mixed marriage değişik din ve milletten kimsel

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. dağ; anat. çatı kemiği kaynagı üzerindeki yağlı tabaka.

Türkçe Sözlük

(i. I.). Kuzey denizlerinde avlanan ve karaciğerlerinden balıkyağı çıkan bir cins büyük balık.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Erkek İsmi) 1.Ayağı sekili beyaz at. 2.Gerdeğe konulmuş.

Türkçe Sözlük

(MUKAYYED) (İ.A. «kayd» dan imef.) (mü. mukayyede). 1. Bağlı, bağlanmış: Merbut ve mukayyet. 2. Ayağında zincir ve pranga bulunan: Zindanın içinde mukayyettir. 3. Kayıt ve şartlarla bağlı, tahsis ve hasredilmiş: Verilen imtiyaz memlekete faydalı kayıtlarla mukayyet idi. 4. Bir işe ehemmiyet verip dikkat eden: Siz de mukayyet olun da bu yol iyi yapılsın. 5. Deftere geçmiş, kaydolunmuş.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Erkek İsmi) 1.Kayıtlı, bağlı, bağlanmış. 2.Ayağında zincir ve pranga bulunan. 3.Bir işe ehemmiyet veren. 4.Kaydolunmuş, deftere geçmiş.

Türkçe Sözlük

(i. A. «Iahz»dan masdar) (c. mülâhazât). 1. Dikkatle bakma. 2. İyice düşünme: Bu işi iyi mülâhaza ettiniz mi? İşi mülâhaza etmeden konuşmamalı. Mülâhazasiyle = Fikriyle, fikrine dayanarak, düşünerek: Yağmur yağar mülâhazasiyle muşambayı giydim.

Türkçe Sözlük

(i.) (Farsça’dan). Aydınlatmak için bir şamdana dikilerek yakılan ve içi fitilli olarak erimiş içyağından veya balmumundan yapılan yakacak şey. Ar. şem’: Mum yakmak, mumu söndürmek. Ispermeçet mumu = Saf yağlı beyaz ve temiz mum. Mum gibi = Pek doğru veya dimdik. Mumla aramak = Hasretle ve esefle istemek,

Genel Bilgi

Gerçi şimdi elektrikler kesilince otomatik olarak devreye giren lambalar, hatta jeneratörler var ama mum hayatımız boyunca evimizin demirbaşı olmuştur. Onu o kadar hayatımızın olağan bir parçası olarak algılamışızdır ki, fitiline bir kibrit çaktığımızda onun nasıl yandığını, yandıkça katı kısmının nereye gittiğini düşünmeyiz bile.

Tarihi çok eskiye uzanan mum ışığının adeta büyülü bir gücü vardır. İnsanda romantik duygular uyandırdığı gibi, tüm dinlerde ruhani bir yeri de vardır. Ayin ve adakların vazgeçilmez malzemesidir. Mum tarihin ilk icatlarından biridir. Mısır’da ve Girit adasında milattan 3000 yıl önceden kalma mumlar bulunmuştur ama en yaygın kullanışı ortaçağda Avrupa’da olmuştur. Tarihi bu kadar eski olup da günümüzde de popülaritesini yitirmeyen ve çok yaygın olarak kullanılan başka hiçbir şey yoktur.

Aslında mumun yapısı çok basittir ama yanma mekanizması o kadar basit değildir. Mumun yapısında iki ana eleman vardır. Birincisi yakıt görevini gören, bir çeşit balmumu, ikincisi de emici özelliği olan bir çeşit sicim, yani fitil. Fitilin emici özelliği çok önemlidir. Çünkü mumun yanma sırrı burada gizlidir. Bu özellik gaz lambalarının fitillerinde de vardır ve onlar da aynı prensiple çalışırlar.

Elinize herhangi bir sicim alıp ucundan su dolu bir kaba daldırdığınızda suyun sicim tarafından emildiğini ve suyun sicim boyunca yukarı çıktığını renginin koyulaşmasından anlayabilirsiniz. İşte fitil de mumun üst kısmında alevden dolayı eriyen balmumunu emerek üst kısmına taşır ve bu bölgede yanmanın devamını sağlar, yani burada asıl yanan ve ışığı veren fitil değil balmumunun kendisidir.

Parafin balmumları ham petrolden yapılır, yani koyu bir hidrokarbon olup iyi bir yanıcıdırlar. Çakmağı çakıp fitili tutuşturunca, mumun en üst tabakasının da erimesine ve dolayısıyla mekanizmanın çalışmaya başlamasına sebep olursunuz. Fitil, bu erimiş balmumunu yukarı aleve doğru taşır, balmumu alevin sıcaklığında buharlaşır ve tutuşur. Yanan şey aslında mumun katı kısmı olduğundan mum tümüyle yanıp bittiğinde geriye pek bir şey kalmaz.

Mum yapmada en çok arı balmumu, benzin üretiminde petrolden çıkan bir yan ürün olan parafin veya bitkisel ve hayvansal yağlardan yapılan ‘stearin’ kullanılır. Günümüzde en fazla kullanılan mumlar bunların karışımı ile elde ediliyor. Mumlar çekme yöntemi ile, dökülerek veya pres edilerek yapılıyor. Her şey tamamlandıktan sonra boya banyolarına sokulurlar ve en sonunda da parlaklık kazandırmak için soğuk suya daldırılırlar.

Genel Bilgi

Gerçi şimdi elektrikler kesilince otomatik olarak devreye giren lambalar, hatta jeneratörler var ama mum hayatımız boyunca evimizin demirbaşı olmuştur. Onu o kadar hayatımızın olağan bir parçası olarak algılamışızdır ki, fitiline bir kibrit çaktığımızda onun nasıl yandığını, yandıkça katı kısmının nereye gittiğini düşünmeyiz bile.

Taeihi çok eskiye uzanan mum ışığının adeta büyülü bir gücü vardır. İnsanda romantik duygular uyandırdığı gibi, tüm dinlerde ruhani bir yeri vardır. Ayin ve adakların vageçilmez malzemesidir. Mum tarihin ilk icatlarından biridir. Mısır’da ve Girit adasında milattan 3000 yıl önceden kalma mumlar bulunmuştur ama en yaygın kullanılışı ortaçağda Avrupa’da olmuştur. Tarihi bu kadar eski olup da günümüzde de popülaritesini yitirmeyen ve çok yaygın olarak kullanılan başka hiçbir şey yoktur.

Aslında mumun yapısı çok basittir ama yanma mekanizması o kadar basit değildir. Mumun yapısında iki ana eleman vardır. Birincisi yakıt görevini gören, bir çeşit balmumu, ikincisi de emici özelliği olan bir çeşit sicim, yani fitil, Fitilin emici özelliği çok önemlidir. Çünkü mumun yanma sırrı burada gizlidir. Bu özellik gaz lambalarının fitillerinde de vardır ve onlar da aynı prensiple çalışırlar.

Elinize herjangi bir sicim alıp ucundan su dolu bir kaba daldırdığınızda suyun sicim tarafından emildiğini ve suyun sicim boyunca yukarı çıktığını renginin koyulaşmasından anlayabilirsiniz. İşte fitil de mumun üst kısmında alevden dolayı eriyen balmumunu emerek üst kısmına taşır ve bu bölgede yanmanın devamını sağlar, yani burada asıl yanan ve ışığı veren fitil değil balmumunun kendisidir.

Parafin balmumları ham petrolden yapılır, yani koyu bir hidrokarbon olup iyi bir yanıcıdırlar. Çakmağı çakıp fitili tutuşturunca, mumun en üst tabakasının da erimesine ve dolayısıyla mekanizmanın çalışmaya başlamasına sebep olursunuz. Fitil, bu erimiş balmumunu yukarı aleve doğru taşır, balmumu alevin sıcaklığında buharlaşır ve tutuşur. Yanan şey aslında mumun katı kısmı olduğundan mum tümüyle yanıp bittiğinde geriye pek bir şey kalmaz.

Mum yapmada en çok arı balmumu, benzin üretiminde petrolden çıkan bir yan ürün olan parafin veya bitkisel ve hayvansal yağlardan yapılan “stearin” kullanılır. Günümüzde en fazla kullanılan mumlar bunların karışımı ile elde ediliyor. Mumlar çekme yöntemi ile, dökülerek veya pres edilerek yapılıyor. Her şey tamamlandıktan sonra boya banyolarına sokulurlar ve en sonunda parlaklık kazandırmak için soğuk suya daldırırlar.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Erkek İsmi) 1.İnabe eden, asiliği, azgınlığı bırakarak Allah’a yönelen. 2.Güzel yağan, faydalı yağmur. 3.Taze ve verimli bahar.

Türkçe Sözlük

(i. A. «kat’» dan if.) (mü. münkotıa). I. Kesilmiş, kesik, arası kesilen, aralık veren, aralıklı, fâsılalı: Yağmur bir müddet münkatî oldu. 2. Arkası gelmeyen, son bulan: Cengiz sülâlesi Çin’de münkatî oldu. 3. Ayrılmış, kesilmiş, bağlantısı kalmamış: O, bizden büsbütün münkatî oldu. Herkesten kesilip yalnız bir kişiye intisâb eden: Filân zâta münkatî idi (şimdi bu mânâda kullanılmıyor). Geyr-I münkatî = FAsılasız, sürekli.

Türkçe Sözlük

(i. A. «nehb» den if.) (mü. müntehibe). Yağma ve çapul eden, Osm. nehb-ü garet eyleyen.

Şifalı Bitki

(patlangıç): Hanımeligiller familyasından; türlerinin çoğu Kış aylarında çiçekleri döken çalı veya ağaçcık halinde odunsu, ender olarak da otsu karakterde olan bir bitki cinsidir. Sürgünlerinin geniş bir özü vardır. Tomurcukları bol sayıda pullarla örtülmüştür. Çiçekleri beyazdır. Meyveleri kabuksuz tane şeklindedir. 20 kadar türü vardır. Yurdumuzda doğal olarak bulunur. Yaprakları uçucu yağ, şekerler ve bazı organik asitler taşır. Meyvelerinde acı madde, tanen, şekerler, valerian asidi ve bol miktarda renk maddesi bulunur. Yapraklar ve meyveler müshil olarak kullanılır. Köklerinde müshil tesiri vardır. Çiçekleri terletici ve hafif yatıştırıcıdır. Kullanılan kısımları; yaz aylarında toplanıp, kurutulur. Kullanıldığı yerler: Kabızlığı giderir. Ateşi düşürür. Vücuda rahatlık verir. İdrarı çoğaltır. Anne sütünü artırır. Nezlede faydalıdır. Güneş yanıklarında da faydalıdır.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Üstü balmumu veya kauçuk gibi bir şeyle kaplanarak su geçmiyecek hâle konmuş. (A.). 2. Balmumu veya kauçukla kaplanmış bez veya başka bir dokuma: Muşambaya sarılı muska. 3. Kauçukla yapılıp su geçirmeyen yağmurluk.

Türkçe Sözlük

(i. A.). Ardı sıra, arkası sıra, arkasından: Şiddetli yağmuru müteakiben sıcak bir güneş çıkınca ortalık kurudu.

Türkçe Sözlük

(i. A. «husûl.dan if.) (mü. mütehassıla). Hâsıl olan, husule gelen, vücut bulan: Yağmurlardan mütehassıl bataklıklar.

Türkçe Sözlük

(i. A. «vasi» dan if.) (mü. muttasıla). 1. Bitişik, diğer bir şeye ulaşmış, aralık bırakmayacak surette yakın: Hana muttasıl bir ev, benim bağım onun tarlasına muttasıldır. 2. Ara vermeyen, aralıksız, fasılasız devam eden: Muttasıl yağmur, muttasıl ağlama. 3. (musiki) Yanaşık derece; iki notanın yanaşık dereceli olması. Hurûf-ı muttasıla = Arap harflerinde alttan diğer harflere yapışabilen harfler: B.C.S. gibi. Zıddı: hurûf-ı munfasıla: Elif, dal, vav gibi. Arasız, aralık vermeksizin, f&sılasız: Muttasıl yağmur yağıyordu, muttasıl söylüyor.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(A.) [ مبتذل] ele ayağa düşmüş. 2.orta malı. 3.çok bulunan.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(A.) [مداهنه] yağcılık, yardakçılık.

Türkçe Sözlük

(i. A. «nehb» den if.) (mü. nâhibe). Yağmalayan.

Türkçe Sözlük

(ka uzun) (i. A. «nakş» dan imüb.). Yağlı ve suluboya ile duvar, tavan vs. boyayıp nakışlar ve çiçekler yapan san’atkâr: Nakkaş işi. Nakkaş-ı Ezel = Tanrı.

Türkçe Sözlük

(i. A.) (c. nukuş). 1. Resim, tasvir, şekil. 2. Duvar ve tavanlara yağlı veya suluboya ile yapılan resimler, çiçekler ve bunların yapılması. 3. Sırma veya ipekle işleme.

Türkçe Sözlük

(NA’L) (i. A.) (c. neâl). 1. Ayakkabı. Saff-ı neâl = Ayakkabıların bırakıldığı yer, oturulacak yerlerin en aşağısı. 2. At ve ona benzer hayvanların ayağına mıhlanan demir: Ata nal vurmak. Dörtnal = Dolu dizgin, alabildiğine: Dörtnal gidiyordu. Nalları atmak; dikmek = Ölmek. Nalına mıhına vurmak = Ne yapacağını bilememek. Naldöken = Taşlık, çakıllı (yol).

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. neftyağı, gazyağının çok hafif bir cinsi; petrol.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. hint sümbülü, bot. Nardostachys jatamansi; sümbül yağı.

Genel Bilgi

Duyu organlarımız bize dış dünya ile ilgili bilgileri aktarırlar. Bu bilgilerin yüzde 80’ini gözlerimizle, yüzde 1’ini ise burnumuzla alırız. Ancak nezle veya grip olup burnumuz tıkandığında, koku alamayınca, yediğimiz yemeklerin tadını bile alamayız, dünyadan aldığımız zevk azalır. Eğer burnunuzu parmaklarınızla iki yandan sıkarsanız, bir dilim çiğ patates mi yoksa elma mı yediğinizi söylemekte bile güçlük çekersiniz.

Koku duyumuz anlaşılması en güç olan duyumuzdur. Bellek ve duygularımızla çok ilgilidir. Bir toprak yolda yürürken yağmur kokusu aldığımızda, birden bir çocukluk anımız canlanabilir.

Peki bir koku duyduğumuz zaman ne oluyor? Bu kokuyu diğerlerinin arasından nasıl tanıyoruz? Beynimiz bu farklı uyarıları nasıl algılıyor? Bir kokunun oranı, bir litre havanın içinde bir miligramın milyonda birinden bile küçük olsa onu nasıl ayırt edebiliyor?

Aslında tek bir koklama ile hemen hemen yeterli algılamayı sağlarız. Normal bir insan dakikada 30 litre havayı içine çekip koklayabilir. Ancak belli bir zaman sonra algılama süratle azalır, yani bir kokunun içinde uzun zaman kalırsak artık onu duymamaya başlarız. Kokunun hangi yönden geldiğini ise burun deliklerimize gelişi arasındaki anlık farktan anlarız.

Koku alma kapasitemiz şüphesiz koku kaynağının gücüne de bağlıdır. Havanın bir litresinde 5,83 miligram eter olunca kokuyu ancak hissederiz de 0,000.000.4 miligram sarımsak kokusu bile hemen hissedilebilir. En güçlü koku çürük yumurta kokusudur. Bu kokunun molekülleri havada 100 bin molekül içinde bir tane dahi olsa burnumuz tarafından hemen algılanır. Bir kokunun artıp azaldığını hissedebilmek için, onun hava içindeki oranının en az yüzde 30 değişmesi gerekir.

İnsanlar gün başlarken daha iyi koku alırlarken kahvaltıdan sonra koku hissi azalır. İlkbahar ve yazın ise kışa göre daha kuvvetlidir. Koku alma duyusunu sıcaklık, aç veya tok olma ve alınan ilaçlar da büyük ölçüde etkiler. Kadınlar erkeklerden daha iyi koku alırlar. Bu duyu 60 yaşından sonra azalmaya başlar. Koku alma duyusu eğitimle arttırılabilir.

Burnumuzun boşlukları içinde, her biri birer metal para büyüklüğünde iki koklama mukozası vardır. Buralarda milyonlarca algılama hücresi bulunur. Bu sinir hücrelerinin tüylü uçları, nefes aldığımız zaman havada bulunan koku veren molekülleri yakalarlar. Aldıkları bilgileri beyin kökündeki koklama soğanına iletirler.

Görüldüğü gibi koklama mekanizması biliniyor da sistem nasıl çalışıyor tam belli değil. Bir görüşe göre her koku molekülü kendine özgü bir frekansta titreşim yapıyor ve burnumuzdaki koku sinirleri bu özel titreşimleri algılıyor. Bu durumda koku seste olduğu gibi dalgalar halinde yayıldığından sinir hücreleri ile moleküller arasında doğrudan bir temas olması da gerekmiyor.

Bir başka görüş ise kokuyu renklere benzetiyor. Nasıl bütün renkler aslında temel renklerden oluşuyorsa, bir kaç kokunun, bütün diğer kokuların temelini oluşturduğu ileri sürülüyor.

Bazı bilim insanları ise her bir kokunun kendisinin başlı başına ayrı bir koku olduğunu, her koku için hücrelerin özel olarak ayrı ayrı görev yaptıklarını, beynin uyarının hangi hücreden geldiğine bakarak karar verdiğini düşünüyorlar. Bunun ispatlanması için her bir sinir hücresinin ayrı bir koku ile uyarılıp test edilmesi gerekir ki bu da imkansızdır.

Görüldüğü gibi burnumuz ve koku alma hissimizin sırları tam çözülebilmiş değil. Kokuları burnumuz gibi olağanüstü bir hassasiyetle ve bir saniyeden çok az bir zamanda algılayıp, ayırt edebilecek bir makineyi günümüzün gelişmiş teknolojisi bırakın yapmayı tasarlayamamaktadır bile.

Türkçe Sözlük

(i.). Elde ve ayakta çok iş görmekten ve kundura vurmasından olan sert düğüm: Elim, ayağım nasır oldu.

Sağlık Bilgisi

Daha ziyade el ve ayağın sürekli olarak sürtünmelere uğrayan noktalarında üst derinin kalınlaşması ve sertleşmesi ile meydana gelen ve basılınca ağrı veren sertleşmiş deri tümseğine nasır denir. Nedeni, nasırlaşan bölgeye yapılan basınç ve sürtmedir. Ayakta görülen nasırlara çoğunlukla sıkı ayakkabılar neden olur. Nasırları sökmek maksadıyla aşağıdaki reçeteler uygulanır.

Tedavi için gerekli malzeme : Limon veya kırmızı domates.

Hazırlanışı : Nasırların üzerine bir dilim limon veya ortasından kesilmiş bir domates konur. Her gün tekrarlanır.

Türkçe Sözlük

(e.). 1. Bir şeyden bazen soru sormak için kullanılır: Sİz kimsiniz, elinizdeki nedir? Ne istiyorsunuz? Bu ne adamdır. 2. Şaşkınlık ve bolluk gösterir: Ne güzel! Ne soğuk! Ne yağmur! Bu ne hava! Yalnız olarak şaşma edatı gibi de kullanılır: Ne! 3. Soru olmaksızın müphemlik ve umumîlik gösterir: Ne buldu ise aldı; ne :şitse inanır; ne isterse yapsın. 4. izafet zamirleri ile birleşerek «hangi şey» mânâsını ifade eder: Nem, nemiz, nen, neniz, nesi, neleri, nemiz eksik? Nen var? (c.). Başlıca «ne kadar şeyler» mânâsıyle kullanılır: Ne umurum, ne umurun, bana ne vs. Neme, nene lâzım; ne vazifem, ne vazifen. Ne o = Nedir? Ne oluyor? Ne olursa = Her ne olsa. Ne olursa olsun — Her halde, netice iyi de olsa, kötü de olsa, Fars. herçi-bâd-Abâd. Ne ola (nola) = Bir şey değildir, büyük bir şey mi? Ne çıkar? Ne için (niçin) = Ne sebepten, ne maksatla? Ne ise = Tafsilâta hâcet yoktur, ne olursa olsun. Nece = Ne dilde, hangi dille= Türkçe söylemiyorsa nece söylüyor? Neci = 1. Hangi san’at sahibi, hangi san’ atla meşgul: Bu adam kunduracı mıdır necidir? 2. Hangi münasebetle: Sen, burada necisin? Ne hâcet = Daha neler? Ne hâl = Keyfiyet, nasıliık: Ne haldedir? Ne hâle geldi? Ne hâl peydâ etti? Ne haber, bir şey var mı, bir şey bilir misiniz? Nedir = Ne var, ne oluyor? Ne türlü = Nasıl: Bu ne türlü işdir? Ne türlü yaptınız? Neden = Ne sebepten; neden dolayı, Ne için? Ne demek = 1. Mânâsı, nedir? 2. O nasıl söz, öyle şey mi olur? Ne demek olsun = Öyle şey olmaz. Ne zaman, ne vakit = Hangi vakit ve zamanda? Ne aceb = Acaba. Ne kadar = 1. Sayı sualidir: Ne kadar kâğıt istiyorsun? Bu bardak ne kadar su alır? 2. Çok, ne çok: Ne kadar su içiyorsunuz. Bu havayı ne kadar severim. 3. Her ne miktarda: Ne kadar çalışsanız ona yetişemezsiniz. Her ne kadar = İle beraber, olduğu halde: Her ne kadar okumamış ise de sözü sohbeti yerindedir; her ne kadar ihtiyacım var ise de ondan bir şey istemeyeceğim. Ne gerek, re lâzım = Neme gerek, neme lâzım = Bana ait değildir, ben karışmam; nene, nenize, nesine gerek, lâzım. Ne münasebet = Hiç, asla, öyle şey olmaz. Ne var = Nedir, ne oluyor? Ne var ne yok = Ne haber? Neye = Ne için, ne maksatla: Neye geldiniz? Ne sebepten: Dün neye gelmediniz?

İngilizce - Türkçe Sözlük

sığır paçasından alınan ve köseleyi yumuşatmak için kullanılan yağ.

Türkçe Sözlük

(i. F). Yerden çıkan ve çam gibi bazı ağaçlardan çıkarılan tutuşabilen bir yağ ki, boyacılıkta vesair sanayide kullanılır: Neftyağı; neft sürmek; neft kuyusu.

Türkçe Sözlük

(i.). Neftyağı renginde yani koyu yeşil İle kahverenkleri arasında bir renkte olan.

İsimler ve Anlamları

(Ar.) (Erkek İsmi) 1.Dehşet, korku. 2.Yağmacı, çapulcu. - Türk dil kuralına göre “b/p” olarak kullanılır.

Türkçe Sözlük

(i. F.). 1. Hafif surette ıslaklık, az yaşlık: Bu çamaşırda biraz nem vardır. 2. Havada veya bir binanın içinde ve duvarlarında olan yaşlık, rutubet: Havada, bu odada çok nem vardır. 3. Gece yağıp ortalığa konan incecik damlalar, çiy, şebnem, jâle: Gece nem yağar. Nem kapmak = Hafif surette ıslanmak, nem dokunmak. Buluttan nem kapmak = Küçük şeyden müteessir olmak veya alınmak.

Türkçe Sözlük

Sıcak, göreli olarak yağış bakımından zengin 4-6 aylık vejetasyon periyodu olan iklim kuşaklarıdır. Nemoral iklim kuşağında yayılış gösteren yazın yeşil, geniş yapraklı ormanlar bol miktardadır. Bunların yayılış bölgeleri Batı ve Orta Avrupa, Doğu Asya, Doğu ve Kuzey Amerikadır.

Türkçe Sözlük

(i.). Hangi yerli: Siz nerelisiniz? Şair NAbî nereli idi? odada çok nem vardır. 3. Gece yağıp ortalığa konan incecik damlalar, çiy, şebnem, jâle: Gece nem yağar. Nem kapmak = Hafif surette ıslanmak, nem dokunmak. Buluttan nem kapmak = Küçük şeyden müteessir olmak veya alınmak.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. portakal çiçeğinden çıkarılan bir esans, çiçek yağı.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Gizli bir tehlikesi bulunan, tekin olmayan: Orası netameli bir yerdir, kim geçerse ayağı kayar. 2. Başına sık sık kaza gelen: Netâmeli çocuk.

İngilizce - Türkçe Sözlük

Amerika'da Niyagara nehri. Niagara Falls Niyagara şelalesi.

Genel Bilgi

Böcek yeme fikrinin insanda oluşturduğu tek duygu iğrenme duygusudur. İnsanların gıda tüketim alışkanlıklarını, kalori değerleri ve beslenme dengesi değil, dinler, gelenekler kısacası kültürler belirler.

Günümüz insanları birkaç omurgalı, yumuşakça ve kabukluları yemesine karşın, atalarımız böcek yiyici idi.

Böcekler bol miktarda protein ve yağsız sığır etinden daha az yağ içerirler, içlerinde bol miktarda kalsiyum, demir, çeşitli minareller ve vitamin vardır.

Protein içeriği bakımından, çekirge yüzde 50-75, örümcek yüzde 64, karınca yüzde 24, tavuk yüzde 23, balık yüzde 21, sığır eti yüzde 20 ve kuzu eti yüzde 17 zengindir.

Avrupalılar böcek yemez ama Afrika’da değişik çekirge türleri ve iri kelebek tırtılları yenir. Tayland’da bir tür iri su böceği, Yeni Gine’de ağustos böceği, Japonya’da kızartılmış yaban arısı, yalnız veya diğer besin maddeleri ile veya soslarla karıştırılıp yenmektedir.

Halen dünyamızda, insan gıdası olarak beş yüz civarında böcek türü yenilmeklte, bunun yüzde 40’ı Meksika’da tüketilmektedir.

İnsanların böcek yeme alışkanlığını kazanamamalarının sebebi muhtemelen, böceklerin boyutlarının küçük, dolayısıyla tüketim için gerekli olan miktarın temininin zor olamasından kaynaklanmaktadır.

Bundan sonra söyleyeceklerimiz, bizi dikkatli okuyan ve evlerindeki kalorifer böceğinin ekonomik değerini anlayan okurlara;

Eğer böcek yemeye karar vermişseniz, onları sağlıklı olarak yakalamalı ve derhal işleme koymalısınız, çünkü ölü böcekler çok çabuk bozulurlar.

Karasinekler ve hamamböcekleri gibi böcekler çoğunlukla bakteri taşırlar, bunları yememek gerekir. Aslında öyle veya böyle bütün böcekler parazit taşıdıklarından, iyi bir pişirme gerekir. Tüylü böcekler boğazı tahriş eder, renkli böcekler ise çoğunlukla zehirlidir.

İaka bir yana, insanlar sağlıklı bir şekilde böcek yiyebilme alışkanlığına kavuşsalardı, besi hayvancılığına ayrılan otlaklar bugün orman olarak korunabilecekti!

Genel Bilgi

Kış aylarında kar yağarken şimşek, yıldırım ve gök gürültüsü nadiren olur. Yıldırım ve gök gürültüsü en çok yaz aylarında, hava ılık ve nemli iken yükselen havanın etkisiyle olur. Kış aylarında havanın alçak ve yüksek kısımları arasında ısı farkı az, alçak seviyelerde ise nem de fazla olduğundan şimşek, yıldırım ve sonucunda gök gürültüsü olayı daha az görülür.

Şimşek veya yıldırım etraflarındaki havayı saniyenin milyonda biri kadar bir sürede 30.000 dereceye kadar ısıtırlar. Isınan bu hava aniden genleşir, genişler. Normal atmosfer basıncının neredeyse 100 misli bir basınçla, ses hızından çok hızlı ses dalgaları yayar. Bu aynen ses hızını geçen uçaklarda olduğu gibi kulağımıza bir nevi patlama sesi olarak ulaşır. Buna gök gürlemesi diyoruz.

Şimşek de, yıldırım da tek bir olay değil bir seri olayın birleşimidirler. Yıldırımın ilk çakışından sonraki yukarı doğru olan dönüş çakışında, elektrik akımı daha güçlü olduğundan kulağımıza gelen ikinci ses birincisinden güçlüdür.

Yıldırım veya şimşeğin görülmesi ile gök gürlemesinin duyulması arasında geçen süre saniye olarak ölçülür ve üçe bölünürse uzaklık kilometre olarak bulunabilir. Çünkü gök gürültüsünün sesi bize ses hızı ile ulaşırken, şimşek ve yıldırımın görüntüsü gözümüze ışık hızıyla ulaşır.

Gök gürlemesi normal şartlarda 24 kilometreden daha fazla mesafelerden işitilmez.

Genel Bilgi

Kış aylarında kar yağarken şimşek, yıldırım ve gök gürültüsü nadiren olur. Yıldırım ve gök gürültüsünü en çok yaz aylarında, hava ılık ve nemli iken yükselen havanın etkisiyle olur. Kış aylarında havanın alçak ve yüksek kısımları arasında ısı farkı az, alçak seviyelerde ise nem de fazla olduğundan şimşek, yıldırım ve sonucunda gök gürültüsü olayı daha az görülür.

İimşek vaya yıldırım etraflarındaki havayı saniyenin milyonda biri kadar bir sürede 30 bin dereceye kadar ısıtırlar. Isınan bu hava aniden genleşir, genişler. Normal atmosfer basıncının neredeyse 100 misli bir basınçla, ses hızından çok hızlı ses dalgaları yayar. Bu aynen ses hızını geçen uçaklarda olduğu gibi kulağımıza bir nevi patlama sesi olarak ulaşır. Buna gök gürlemesi diyoruz.

Şimşek de, yıldırım da tek bir olay değil bir seri olayın birleşimidirler. Yıldırımın ilk çakışından sonraki yukarı doğru olan dönüş çıkışında, elektrik akımı daha güçlü olduğundan kulağımıza gelen ikinci ses birincisinden güçlüdür.

Yıldırım veya şimşeğin görülmesi ile gök gürlemesinin duyulması arasında geçen süre saniye olarak ölçülür ve üçe bölünürse uzaklık kilometre olarak bulunabilir. Çünkü gök gürültüsünün sesi bize ses hzı ile ulaşırken, şimşek ve yıldırımın görüntüsü gözümüze ışık hızıyla ulaşır.

Gök gürlemesi normal şartlarda 24 kilometreden daha fazla mesafelerden işitilmez.

Genel Bilgi

Hapşırma, ani, irade dışı, sesli bir şekilde ağızdan ve burundan nefes vermektir. Hapşırma burun kanallarındaki sinirlerin uyarılması sonucu oluşan psikolojik bir reaksiyondur. Aslında burnumuz nefes almamızda çok önemli bir görev yapar. Hava onun dar kanallarından türbülans oluşturarak geçerken hem ısısı ayarlanır, hem de içindeki toz burada filtre edilir.

Buradaki sinirlerin uyarılmasının nedenleri değişiktir. En çok alerjik etkilenmedir ama toz, duman, parfümler hatta aniden ışığa bakma gibi başka birçok nedenleri daha vardır. Hapşırmadan önce sanki bir yerimiz ısırılmış gibi sinir uçlarının ikaz göndermesi sonucu, burnumuzdan önce bir salgı gelir. Biz bunun pek farkına varamayız.

Bu salgının ardından beyine giden ikaz neticesinde baş ve boynumuzdaki kaslar uyarılarak ani nefes boşanması olayı yaşanır. Ses tellerinin olduğu bölüm önce kapanır ve buradaki havanın basıncı iyice yükselir. Sonra aniden açılarak hava yüksek bir sesle dışarı verilir. Tabii beraberinde burnumuzdaki toz gibi yabancı maddeler ve soğuk algınlığı yaratan mikroplar da. Ancak tıp bilimi hapşırma ile yayılan mikropların, elle yayılanlardan çok daha az olduğunu saptamış bulunmaktadır.

Uyku sırasında özellikle rüya safhasında sinir sisteminin bazı elemanları kapalı olduğundan normal şartlarda hapşırma olmaz. Uyarı çok kuvvetli ise olabilir ama anında uyanılır. Ancak bu beyin tarafından tehlike olarak algılanmaz. Uyurken ayağını gıdıkladığımız kişinin ayağını çekip, arkasını dönüp, uyumağa devam etmesi gibi.

Hapşırma refleksinin detayları tam bilinmese de kesin olarak bilinen bir şey var. Hapşırırken gözlerinizi açık tutamazsınız. Bunu bilim insanları vücudumuzda bir acı veya ağrı duyduğumuzda gözlerimizi kapatmamıza bağlıyor. Kibarlık olsun diye hapşırığı tutmaya çalışmak ise kesinlikle tavsiye edilmiyor.

Güneş ışığı ile karşılaşınca hapşırmanın genetik olduğu ileri sürülüyor. Dünya nüfusunun en az yüzde 18’i bu hassasiyete sahip. Hapşırma sayısının da genlerle nakledildiğini ileri süren bilim insanları var. Bazı ailelerde üç kere hapşırılırken, bazılarında sekizincide duruyormuş.

İnsanlara hapşırdıktan sonra ‘çok yaşa’ deme adetinin kökeni Hıristiyanların ‘God bless you’ yani Tanrı seni takdis etsin’ veya ‘Tanrının hayır duası üzerinde olsun’ cümlesine dayanmaktadır. Altıncı yüzyılda hapşıranlara vücutlarındaki şeytanı attıkları için tebrik anlamında söylenen bu söz büyük veba salgını başlayınca Papa tarafından söylenmesi zorunlu kılındı ve kanunlaştırıldı.

Genel Bilgi

Hapşırma, ani, irade dışı, sesli bir şekilde ağızdan ve burundan nefes vermektir. Hapşırma burun kanallarındaki sinirlerin uyarılması sonucu oluşan psikolojik bir reaksiyondur. Aslında burnumuz nefes almamızda çok önemli bir görev yapar. Hava onun dar kanallarından türbülans oluşturarak geçerken hem ısısı ayarlanır, hem de içindeki toz burada filtre edilir.

Buradaki sinirlerin uyarılmasının nedenleri değişiktir. En çok alerjik etkilenmedir ama toz, duman, parfümler hatta aniden ışığa bakma gibi başka bir çok nedenleri daha vardır. Hapşırmadan önce sanki bir yerimiz ısırılmış gibi sinir uçlarının ikaz göndermesi sonucu, burnumuzdan önce bir salgı gelir. Biz bunun pek farkına varmayız.

Bu salgının ardından beyine giden ikaz neticesinde baş ve boynumuzdaki kaslar uyarılarak ani nefes boşanması olayı yaşanır. Ses tellerinin olduğu bölüm önce kapanır ve buradaki havanın basıncı iyice yükselir. Sonra aniden açılarak hava yüksek bir sesle dışarı verilir. Tabii beraberinde burnumuzdaki toz gibi yabancı maddeler ve soğuk algınlığı yaratan mikroplar da. Ancak tıp bilimi hapşırma ile yayılan mikropların, elle yayılanlardan çok daha az olduğunu saptamış bulunmaktadır.

Uyku sırasında özellikle rüya safhasında sinir sisteminin bazı elemanları kapalı olduğundan normal şartlarda hapşırma olmaz. Uyarı çok kuvvetli ise olabilir ama anında uyanılır. Ancak bu beyin tarafından tehlike olarak algılanmaz. Uyurken ayağını gıdıkladığımız kişinin ayağını çekip, arkasını dönüp, uyumaya devam etmesi gibi.

Hapşırma refleksinin detayları tam bilinmese de kesin olarak bilinen bir şey var. Hapşırırken gözlerinizi açık tutamazsınız. Bunu bilim insaları vücudumuzda bir acı veya ağrı duyduğumuzda gözlerimizi kapatmamıza bağlıyor. Kibarlık olsun diye hapşırığı tutmaya çalışmak ise kesinlikle tavsiye edilmiyor.

Güneş ışığı ile karşılaşınca hapşırmanın genetik olduğu ileri sürülüyor. Dünya nüfusunun en az yüzde 18’i bu hassasiyete sahip. Hapşırma sayısının da genlerle nakledildiğini ileri süren bilim insanları var. Bazı ailelerde üç kere hapşırılırken, bazılarında seklizinci de duruyormuş.

İnsanlara hapşırdıktan sonra “çok yaşa “ deme adetinin kökenin Hıristiyanların “God bless you” yani “Tanrı seni takdis etsin” veya “Tanrının hayır duası üzerinde olsun” cümlesine dayanmaktadır. Altıncı yüzyılda hapşıranlara vücutlarındaki şeytanı attıkları için tebrik anlamında söylenen bu söz büyük veba salgını başlayınca Papa tarafından söylenmesi zorunlu kılındı ve kanunlaştırıldı.

Genel Bilgi

Yapılan istatistik çalışmalarına göre dünya genelinde kadınlar erkeklerden daha uzun bir hayat süresine sahiptirler. Tarihte 60 - 70 yıl ve daha öncesine gidersek iki unsur öne çıkıyor: Savaşlarda ölenlerden dolayı azalan erkek nüfusu ve yalnız erkeklerin çalışabileceği yıpratıcı işlerden dolayı erkeklerin ömürlerinin kısalması.

Zamanımız için artık bu iki unsur da çok geçerli değil. Dünya savaşları dönemi bitti, yerel savaşlarda askerler kadar kadın ve çocuklar da ölüyor. Kadın ile erkek arasında iş güçlüğü kalmadı. Uzun yıllar aynı ortamda aynı işi yapanlar incelenmiş ve kadınların yine erkeklere göre daha uzun süre yaşadıkları tespit edilmiştir.

Aslında pek çok canlının dişisi erkeğine göre daha uzun ömürlüdür. Kadın vücudu zarif, yumuşak ve güzeldir. Erkeğin ki ise daha geniş, iri, bol kaslı ve kuvvetlidir. Bu nedenle erkek daha hızlı koşar, daha fazla ağırlık kaldırır yani fiziken daha güçlüdür.

Ancak zarafet ve çekiciliğin altında kadın büyük bir biyolojik üstünlük gizler. Dişiler daha anne karnında iken bile daha dayanıklıdırlar. Ceninlerde, erken doğumlarda, bebeklerde, kızların ölüm oranı erkeklere göre daha azdır. Büyüme çağında kızlar oğlanlardan daha çabuk gelişir ve belli bir yaşa kadar da daha çabuk büyürler.

Kadınların daha sağlıklı ve uzun ömürlü olma avantajlarının ardında insan türünün evrimsel devamlılığı ve gelişimi de vardır. İnsanlar oldukça yavaş ürerler. Kadınların gebeliği 9 ay gibi hayli uzun sürer ve sonucunda genellikle tek bir çocuk doğar. Neslin devamı için erkekten çok kadına iş düştüğünden, kadının verimlilik süresince birbiri ardına çocuk doğurabilmesi için kendisine doğa tarafından bu gizli güç ve dayanıklılık avantajı verilmiştir.

Günümüzdeki bilimsel araştırmalar üç noktada yoğunlaşıyor. İnsan dünyaya geldiği zaman hücrelerinde 23 çift kromozom taşır. Bunlardan yirmi üçüncüsü, yani cinsiyet kromozomu kadınlarda iki tane ‘X’ iken erkeklerde ‘XY’dir. ‘Y’ kromozomu ‘X’ den daha küçük olup, içindeki genler yüzde 3-6 daha azdır. Renk körlüğü, hemofili gibi hastalıklar sadece erkeklerde görülürken kadının fazla genleri bu hastalıkları önlemede rol oynar.

İkinci husus ise kadınların ‘estrojen’, erkeklerin ise ‘androjen’ diye bilinen cinsiyet hormonlarını daha fazla salgılamalarıdır. Estrojen hormonu kandaki yağ miktarını azaltmakta bu nedenle kadınlarda kalp ve damar hastalıkları daha az görülmektedir.

Kadınlarda üçüncü uzun ömür mekanizması, hemen her türlü bakteriyel enfeksiyonlara karşı dayanıklılıktır.

Bütün bunlara ek olarak kadınların uzun ömürlü olma oranları yıllar geçtikçe daha da artmakta, ortalama yaşam süresi uzadıkça kadın ile erkek ömrü süresi arasındaki fark daha da açılmaktadır.

Genel Bilgi

Kış aylarında güneş ışınları çok güçlü olmadığı için, bulutların bulundukları yüksekliklerde hava sıcaklığı çok düşük olunca, yükselen su buharı, sublime denilen şekilde sıvı hale geçmeden, bu aşamayı atlayarak doğrudan buz kristali haline dönüşür. 0. l milimetre çapındaki buz kristalleri birbirlerine yapışarak kar tanelerini oluştururlar.

Eğer bulut ile yer arasındaki hava sıcaksa bu kar taneleri yere düşene kadar yağmur tanesi haline dönüşebilirler, ama soğuksa yere kadar kar tanesi olarak inmeyi başarabilirler. Hafiflikleri nedeniyle yere o kadar yavaş inerler ki 3000 metreden inmeleri 2 saat alabilir. Bazen bulutun altındaki sıcaklık öyledir ki, bir kısmı kar, bir kısmı yağmur damlası halinde düşerler, biz buna ‘sulu sepken’ diyoruz. Yani yağmur veya kar yağmasını belirleyen ana unsur, bulut ile yer arasındaki hava sıcaklığıdır.

Genel kanının aksine kar yağması havayı ısıtmaz, aksine ısınan hava karın yağmasına sebep olur. Çok soğuk havanın içine su alma kapasitesi daha azdır. İçine alamadığı su ya ‘don’ şeklinde yeryüzünde kalır ya da ‘kırağı’ oluşur. Bu şartlarda kar kesinlikle oluşamaz. Hava 3 derece gibi biraz ısınınca, su buharı yeryüzünden yükselebilir, çok yüksekliklerdeki soğuk hava tabakalarına ulaşabilir ve kar yağışı meydana gelebilir. Biz de sanki kar yağdığı için hava ısınmış gibi algılarız.

Kar tanesinin oluşumu hakikaten bir tabiat mucizesidir. Gerçi bazı kayak merkezlerinde, kar yağışı yetersiz olduğu zamanlarda suni kar üretiliyor ama bu görüldüğü kadar kolay değil. Doğal kar tanelerinin ortasında çekirdek olarak toz parçacıklarının olduğunu biliyoruz. Eğer bunlar olmazsa saf su -40 derecede bile kristalleşemiyor.

İlk olarak 1975 yılında Berkeley, California Üniversitesinden Prof. Steve Lindow ‘snomax’ denilen bir proteini toz parçacıkları yerine kullanarak suni kar üretmeyi başardı. Bu madde sayesinde daha hafif ve kuru kar tanelerinin üretilmesi sağlandı ve Norveç’te yapılan 1994 kış olimpiyatlarında çok yaygın olarak kullanıldı.

Kar kristalleri altıgen bir şekil içindedirler. Her bir koldan 3 ve 12’li kollar çıkar. Bu dizilişin sebebinin oksijen atomlarının diziliş şekli olduğu sanılıyor.

Dolu yağışı daha ziyade ılıman iklimlerde ve bahar aylarında görülür. Isınan hava ile yükselen su buharı, hava akımları ile daha da yükselerek 12.000 metre civarında -50 derece hava sıcaklığında buz kristallerine dönüşür. Buradaki güçlü hava akımları ile bu buz kristalleri de birleşerek buz tanelerini oluşturur.

Bu buz taneleri ağırlıkları nedeni ile o kadar hızlı düşerler ki bulut ile yer arasındaki sıcaklık ne olursa olsun eriyecek zaman bulamazlar. Çapı 5 milimetreden büyük dolular halinde yeryüzüne ulaşırlar. Aslında tüm bu şartların oluşması çok enderdir ve bu nedenle dolu yağışı hem çok az görülür, hem de çok kısa sürer.

Genel Bilgi

Kış aylarında güneş ışınları olmadığı için, bulutların bulundukları yüksekliklerde hava sıcaklığı çok düşük olunca, yükselen su buharı, sublime denilen şekilde sıvı hale geçmeden, bu aşamayı atlayarak doğrudan buz kristali haline dönüşür. 0.1 milimetre çapındaki buz kristalleri birbirlerine yapışarak kar tanelerini oluştururlar.

Eğer bulut ile yer arasındaki hava sıcaksa bu kar taneleri yere düşene kadar yağmur tanesi haline dönüşebilirler, ama soğuksa yere kadar kar tanesi olarak inmeyi başarabilirler. Hafiflikleri nedeniyle yere o kadar yavaş inerler ki 3 bin metreden inmeleri 2 saat alabilir. Bazen bulutun altındaki sıcaklık öyledir ki, bir kısmı kar, bir kısmı yağmur damlası halinde düşerler, biz buna “sulu sepken” diyoruz. Yani yağmur veya kar yağmasını belirleyen ana unsur, bulut ile yer arasındaki hava sıcaklığıdır.

Genel kanının aksine kar yağması havayı ısıtmaz, aksine ısınan hava karın yağmasına sebep olur. Çok soğuk havanın içine su alma kapasitesi daha azdır. İçine alamadığı su ya “don” şeklinde yeryüzünde kalır ya da “kırağı” oluşur. Bu şartlarda kar kesinlikle oluşamaz. Hava 3 derece gibi biraz ısınınca, su buharı yeryüzünden yükselebilir, çok yüksekliklerdeki soğuk hava tabakalarına ulaşabilir ve kar yağışı meydana gelebilir. Biz de sanki kar yağdığı için hava ısınmış gibi algılarız.

Kar tanesinin oluşumu hakikaten bir tabiat mucizesidir. Gerçi bazı kayak merkezlerinde, kar yağışı yetersiz olduğu zamanlarda suni kar üretiliyor ama bu görüldüğü kadar kolay değil. Doğal kar tanelerinin ortasında çekirdek olarak toz parçacılarının olduğunu biliyoruz. Eğer bunlar olmazsa saf su -40 derecede bile kristalleşemiyor.

İlk olarak 1975’de Berkeley, California Üniversitesinden Prof. Steve Lindow “snomax” denilen bir proteini toz parçacıları yerine kullanarak suni kar üretmeyi başardı. Bu madde sayesinde daha hafif ve kuru kar tanelerinin üretilmesi sağlandı ve Norveç’te yapılan 1994 kış olimpiyatlarında çok yaygın olarak kullanıldı.

Kar kristalleri altıgen bir şekil içindedirler. Her bir koldan 3 ve 12’li kollar çıkar. Bu dizilişin sebebinin oksijen atomlarının diziliş şekli olduğu sanılıyor.

Dolu yağışı daha ziyade ılıman iklimlerde ve bahar aylarında görülğr. Isınan hava ile yükselen su buharı, hava akımları ile daha da yükelerek 12 bin metre civarında -50 derece hava sıcaklığında buz kristallerine dönüşür. Buradaki güçlü hava akımları ile bu buz kristalleri de birleşerek buz tanelerini oluşturur.

Buz taneleri ağırlıkları nedeniyle o kadar hızlı düşerler ki bulut ile yer arasındaki sıcaklık ne olursa olsun eriyecek zaman bulamazlar. Çapı 5 milimetreden büyük dolular halinde yeryüzüne ulaşırlar. Aslında tüm bu şartların oluşması çok enderdir ve bu nedenle dolu yağışı hem çok az görülür, hem de çok kısa sürer.

Genel Bilgi

Herhalde siz de haberlerin sonunda hava durumunu merakla izliyorsunuzdur. Acaba yarın yağmur yağacak mı? Şemsiyemi yanıma alayım mı? Yağmur günlük yaşantımızın çok önemli bir parçasıdır. Bazı yerlerde kuraklıktan yağmur duasına çıkılırken, bazı yerlerde de caddelerde sandallarla dolaşılıp, sel basan evlerden, eşyaları kurtarmaya uğraşırlar. Peki nasıl oluyor da başımıza böyle gökten sular geliyor?

Aslında mekanizma basit. Güneş ışığının etkisi ile yeryüzünden su buharlaşıyor, yani gaz haline geçiyor. Bu durumda havadan hafif olduğundan atmosferde yükseliyor. Yükseldikçe hava soğuyor ve hava basıncı azalıyor. Su buharı soğudukça havadaki toz parçacıklarına tutunarak su damlası haline dönüşüyor ve bunların milyonlarcası havada birleşerek gözümüze bulut olarak görülüyorlar.

Bulutları oluşturan bu su damlacıkları hemen yakınlarındakilerle sürekli birleşiyorlar, büyüdükçe büyüyorlar, ağırlıkları artıyor, yeterli ağırlığa ulaşınca yer çekiminin etkisi ile yere düşmeye başlıyorlar. Yeryüzünden buharlaşıp, bulut oluşturup sonra yağmur olarak yeryüzüne dönen su buharının havada geçen bu macerası ortalama 8 gün sürüyor.

Ancak bulutun içindeki su damlacıklarının tümü yağmur olarak yeryüzüne inmiyor. Bir bulutun en fazla yarısı yağmur olarak yağabilir ve bu da normalde 30 dakika sürer ama bulut devamlı olarak yeniden oluştuğundan yağmur saatlerce, hatta günlerce sürebilir. Bu arada rüzgara bağlı olarak bulutlar devamlı hareket ettiklerinden yağmur çok geniş bir alana yağabilir. Bugüne kadar dünyamızda tespit edilebilmiş en yoğun yağış 26 Kasım 1970 tarihinde Guadaloupe’de olmuş, sadece bir dakikada 3.81 santimetre yağmur yağmıştır.

Atmosferde, yani başımızın üzerindeki havada 13 milyar ton su buharı bulunuyor. Bunun hepsinin bir anda yeryüzüne indiğini düşünebiliyor musunuz? Dünyamızda yağmurun çoğu, yani yüzde 78’i okyanusların üzerine yağıyor. Bu da çok normal, çünkü havanın içindeki su miktarının kaynağı hemen hemen aynı oranda okyanuslardan geliyor.

Yağmur damlalarının yarı-çapları 0.5 milimetreden 6.35 milimetreye kadar değişebiliyor. 5.0 milimetre yarı-çapındaki bir yağmur damlasının 1800 metre yükseklikteki bir buluttan çıkıp başınızın üstüne düşmesi için geçen zaman yaklaşık 3 dakikadır. Yani aslında şemsiyenizi açabilmeniz için yeterli süre vardır.

Suni yağmur yaratabilmek için günümüzde bazı teknolojiler geliştirildi ki, temeli su damlacıklarının yapışabilmesi için çekirdek görevi yapabilecek tozları bulutun içine gönderebilmektir. Bunun için bulut uçak veya helikopterden gümüş iyodür ile bombalanıyor. Bu işte de en usta olan İsrailliler. Onlar bu yöntemle yağmur miktarını yüzde 13 oranında arttırabilmişler. Yağmurun oluşabilmesi için ana etkenlerden biri olan toz parçacıklarının, yani hava kirliliğinin artması ise tam ters etki yapıyor, bu durumda damlacıklar küçülüyor ve yağmur olarak yere düşmeyi başaramıyorlar.

Genel Bilgi

Heralde siz de haberlerin sonunda hava durumunu merakla izliyorsunuzdur. Acaba yarın yağmur yağacak mı? İemsiyemi yanıma alayım mı? Yağmur günlük yaşantımızın çok önemli bir parçasıdır. Bazı yerlerde kuraklıktan yağmur duasına çıkılırken, bazı yerlerde de caddelerde sandallarla dolaşılıp, sel basan evlerden, eşyaları kurtarmaya uğraşırlar. Peki nasıl oluyor da başımıza böyle göklerden sular geliyor?

Aslında mekanizma basit. Güneş ışığının etkisi ile yeryüzünden su buharlaşıyor, yani gaz haline geçiyor. Bu durumda havadan hafif olduğundan atmosferde yükseliyor. Yükseldikçe hava soğuyor ve hava basıncı azalıyor. Su buharı soğudukça havadaki toz parçacıklarına tutunarak su dalası haline dönüşüyor ve bunların milyonlarcası havada birleşerek gözümüze bulut olarak görünüyorlar. Bulutları oluşturan bu su damlacıkları hemen yakınlarındakilerle sürekli birleşiyorlar, büyüdükçe büyüyorlar, ağırlıkları artıyor, yeterli ağırlığa ulaşınca yer çekiminin etkisi ile yere düşmeye başlıyorlar. Yeryüzünden buharlaşıp, bulut oluşturup sonra yağmur olarak yeryüzüne dönen su buharının havada geçen bu macerası ortalama 8 gün sürüyor.

Ancak bulutun içindeki su damlacıklarının tümü yağmur olarak yeryüzüne inmiyor. Bir nulutun en fazla yarısı yağmur olarak yağabilir ve bu da normalde 30 dakika sürer ama bulut devamlı olarak yeniden oluştuğundan yağmur saatlerce, hatta günlerce sürebilir. Bu arada rüzgara bağlı olarak bulutlar devamlı hareket ettiklerinden yağmur çok geniş bir alana yağabilir. Bugüne kadar dünyamızda tespit edilmiş en yoğun yağış 26 Kasım 1970’de Guadaloupe’de olmuş, sadece bir dakikada 3.81 santimetre yağmur yağmıştır.

Atmosferde, yani başımızın üzerindeki havada 13 milyar ton su buharı bulunuyor. Bunun hepsinin bir anda yeryüzüne indiğini düşünebiliyor musunuz? Dünyamızda yağmurun çoğu, yani yüzde 78’i okyanusların üzerine yağıyor. Bu da çok normal, çünkü havanın içindeki su miktarının kaynağı hemen hemen aynı oranda okyanuslardan geliyor.

Yağmur damlalarının yarı-çapları 0.5 milimetreden 6.35 milimetreye kadar değişebiliyor. 5.0 milimetre yarı-çapındaki bir yağmur damlasının 1800 metre yükseklikteki bir bulutun çıkıp başınızın üstüne düşmesi için geçen zaman yaklaşık 3 dakikadır. Yani aslında şemsiyenizi açabilmeniz için yeterli süre vardır.

Suni yağmur yaratabilmek için günümüzde bazı teknolojiler geliştirildi ki, temeli su damlacıklarının yapışabilmesi için çekirdek görevi yapabilecek tozları bulutun içine gönderebilmektir. Bunun için bulut uçak veya helikopterden gümüş iyodür ile bombalanıyor. Bu işte de en iyi olan İsrailliler. Onlar bu yöntemle yağmur miktarını yüzde 13 oranında artırabilmişler. Yağmurun oluşabilmesi için ana etkenlerden biri olan toz parçacıklarının, yani hava kirliliğinin artması ise tam tersi etki yapıyor, bu durumda damlacıklar küçülüyor ve yağmur olarak yere düşmeyi başaramıyorlar.

Genel Bilgi

Her insan vücudu zaman geçtikçe yaşlanır. İnsan ömrü her kişiye göre farklı olmakla birlikte günümüzde ortalama 75 yıla ulaşmıştır.

Bilimciler insanların 150 yıla kadar yaşayabileceklerine inanıyorlar. Bugüne kadar kayda geçen en uzun insan ömrü, Japon Shigechiyo Izumi’ye aittir. Bu kişi 120 yıl 237 gün yaşamıştır.

İnsanların büyümesi, yaşlanmaları ve ölmeleri üzerine çeşitli teoriler var. Bir teoriye göre, Ömrümüz süresince biyolojik aktivitemizde ortaya çıkan bazı kimyasal reaksiyonlar, gün geçtikçe başta böbrek ve kalp olmak üzere sağlıklı hücrelerimize zarar vermektedir.

Bir başka teoriye göre ise, genetik programlamamızla ömrümüz önceden belirlenmiştir. Program, hücrelerimiz üzerinden yaşlanmamızı kontrol ediyor, yeterli sayıda hücre öldükten sonra organlar gereken düzeyde çalışmıyor ve insan ölüyor. Ancak ilk çağlarda insan ömrü ortalama 30-40 yıl iken günümüzde 75 yıla ulaşması, bu savı çürütmektedir.

Bu amaçla bilimciler, meyve sineklerinin genleri ile oynayarak daha uzun Ömürlü sinekler yaratmayı başarmışlardır. Bu uzun ömürlü sineklerin diğerlerinden farkları oksitlenmeyi önleyen enzim nedeniyle, savunma sistemlerinin daha güçlü olması ve yağ depolama kabiliyetleri bakımından açlığa dayanıklı olmalarıdır.

Meyve sineği üzerinde yapılan araştırmalar, insan ömrü konusunda ciddi bir ipucu verememiştir, ancak genetik bakımdan insanlara daha yakın olan fareler üzerinde yapılan çalışmaların daha gerçekçi bilgiler verebileceği sanılmaktadır.

Bir başka saptama da, metabolizması yüksek, yani oksijeni çok hızlı yakan canlıların, yavaş yakanlara göre daha az yaşadıklarıdır. Örneğin, farelerin metabolizmik hızları insandan daha yüksektir, ama nadiren 3 yıldan fazla yaşarlar.

Son zamanlarda adlarından sıklıkla söz edilen E ve C vitaminlerinin de, antioksidan grubunda yer alarak, yaşlanmayı çok az da olsa geciktirdikleri gözlemlenmektedir.

İnsan vücudunda, hücrelerin bölünerek, yeni hücre oluşturabilmelerinin de sayısı sınırlıdır. Sonuna kadar bölünebilen tek hücre kanser hücresidir. Dolayısıyla aslında kanserin sırrının çözülmesi insanın yaşlanma olgusuna da ışık tutacaktır.

Genel Bilgi

Her insan vücudu zaman geçtikçe yaşlanır. İnsan ömrü her kişiye göre farklı olmakla birlikte günümüzde ortalama 75 yıla ulaşmıştır.

Bilimciler insanların 150 yıla kadar yaşayabileceklerine inanıyorlar. Bugüne kadar kayda geçen en uzun insan ömrü, Japon Shigechiyo Izumi’ye aittir. Bu kişi 120 yıl 137 gün yaşamıştır. İnsanların büyümesi, yaşlanmaları ve ölmeleri üzerine çeşitli teoriler var. Bir teoriye göre, ömrümüz süresince biyolojik aktivitemizde ortaya çıkan bazı kimyasal reaksiyonlar, gün geçtikçe başta böbrek ve kalp olmak üzere sağlıklı hücrelerimize zarar vermektedir.

Bir başka teoriye göre ise, genetik programlamamızla ömrümüz önceden belirlenmiştir. Program, hücrelerimiz üzerinden yaşlanmamızı kontrol ediyor, yeterli sayıda hücre öldükten sonra organlar gereken düzeyde çalışmıyor ve insan ölüyor. Ancak ilk çağlarda insan ömrü ortalama 30-40 yıl iken günümüzde 75 yıla ulaşması, bu savı çürütmektedir.

Bu amaçla bilimciler, meyve sineklerinin genleri ile oynayarak daha uzun ömürlü sinekler yaratmayı başarmışlardır. Bu uzun ömürlü sineklerin diğerlerinden farkları oksitlenmeyi önleyen enzim nedeniyle, savunma sistemlerinin daha güçlü olması ve yağ depolama kabiliyetleri bakımından açlığa dayanıklı olmalarıdır.

Meyve sineği üzerinde yapılan araştırmalar, insan ömrü konusunda ciddi bir ipucu verememiştir, ancak genetik bakımdan insanlara daha yakın olan fareler üzerinde yapılan çalışmaların daha gerçekçi bilgiler verebileceği sanılmaktadır.

Bir başka saptama da, metabolizması yüksek, yani oksijeni çok hızlı yakan canlıların, yavaş yakanlara göre daha az yaşadıklarıdır. Örneğin, farelerin metabolizmik hızları insandan daha yüksektir, ama nadiren üç yıldan fazla yaşarlar.

Son zamanlarda adlarından sıklıkla söz edilen E ve C vitaminlerinin de, antioksidan grubunda yer alarak, yaşlanmayı çok az da olsa geciktirdikleri gözlemlenmektedir.

İnsan vücudunda, hücrelerin bölünerek, yeni hücre oluşturabilmelerinin de sayısı sınırlıdır. Sonuna kadar bölünebilen tek hücre kanser hücresidir. Dolayısıyla aslında kanserin sırrının çözülmesi insanın yaşlanma olgusuna da ışık tutacaktır.

Sağlık Bilgisi

Halk arasında gut veya damla hastalığı tıp dilinde ise podagra denir. Özellikle fazla içki içen ve fazla kırmızı et yiyenlerde görülür. Daha fazla erkeklerde rastlanır. El, ayak başparmağı, diz ve dirseklerde şişkinlik meydana gelir. Ağrı da vardır. Buraları dokunulmayacak kadar hassaslaşmıştır. Ateş 39,4 dereceye kadar yükselir. Tedavinin başarılı olması için mutlaka yatak istirahati gerekir. Gıda rejimi uygulanır. Acılı, tuzlu, sirkeli ve şekerli yiyecekler terkedilir. Alkol ve sigara bırakılır. Dana, koyun ve kuzu eti yenmez. Diğer etler, yağ, nişastalı yiyecekler mümkün olduğu kadar azaltılır. Şeker yerine bal kullanıllır. Az patates, yağsız beyaz peynir, yağsız süt, yoğurt, enginar, havuç, kereviz, kiraz, lahana, fasulye, zeytin, maydanoz, armut, çilek, erik, kara turp, üzüm, domates, ve pırasa yenilebilir. Ayrıca mümkün olduğu kadar çok limon suyu içilir. Tedavi için aşağıdaki reçeteler uygulanır.

Tedavi için gerekli malzeme : Beyaz peynir.

Hazırlanışı : Nikris olan yerlere dilimlenmiş taze beyaz peynir konur. Ağrı geçinceye kadar, 10 dakikada bir değiştirilir.

Yabancı Kelime

Lat.

meteor. kara bulut

Koyu esmer renkte büyük yağmur bulutu.

İngilizce - Türkçe Sözlük

(i.) (çoğ. bi) (güz. san.) ayla, hale; bir kimse veya şeyin etrafnı saran parlak şöhret bulutu; meteor, eski yağmur bulutu.

İngilizce - Türkçe Sözlük

f. yağlamak, üzerine yağ sürmek; rüşvet vermek. oil the wheels kolaylık göstermek, iş sahasnı hazırlamak. oil one's hand rüşvet vermek.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. yağ, sıvı yağ; petrol; zeytinyağı; yağ gibi şey; yağlıboya; yağlıboya resim. oil cake keten veya pamuk tohumunun posası, küspe, köftün. oil color yağlıboya. oil field petrol sahası. oil lamp yağ lambası, kandil.oil pan yağ deposu. oil painting yağlı

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. yağdanlık, yağ ibriği.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. yağlı, yağı çok. oiliness i. kaypaklık; yağcılık.

Şifalı Bitki

(sıtma ağacı): Mersingiller familyasından; Anavatanı Avusturalya olan, her zaman yeşil bir ağaç cinsidir. Bazılarının boyu 150 m’ye ulaşır. Ender olarak ağaçcık şeklinde bulunur. Çiçekleri beyaz-sarı veya kırmızı renktedir. Meyvesi tepeden 4-5 yarıkla açılan kapsüldür. Odunu sert ve reçinelidir. Yapraklarında uçucu yağ, reçineler, acı madde ve tanen vardır. Uçucu yağı çok miktarda sineol taşır. Yurdumuzda Güneydoğu Anadolu’da yetiştirilir. 160’dan fazla türü vardır. Kullanıldığı yerler: Öksürüğü keser. Solunum yolları hastalıklarında faydalıdır. Boğaz ve burun iltihaplarını giderir. Göğsü yumuşatır. Nezlede faydalıdır. Ateşi düşürür. Vücudu kuvvetlendirir. Bronşite ve diğer solunum yolları hastalıklarında faydalıdır. İdrar yollarını temizler. Astım ve Veremde faydalıdır. Sıtmanın önünü alır. Basur memelerinden kaynaklanan şikayetleri giderir.

Türkçe Sözlük

(i.). Dörtyüz dirhemden ibâret ağırlık ölçüsü: Bir okka ekmek, şeker (sıvı için de kullanılmıştır): Bir okka zeytinyağı. Yeni okka = Kilogram. Okka her yerde dörtyüz dirhem = Akıl için yol birdir.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Ok atmak, ok yağdırmak. 2. Ok gibi fırlamak (eskimiştir).

Şifalı Bitki

(tussilago farfara): Bileşikgiller familyasından; yurdumuzda gevşek topraklı ve nemli sırtlarda yetişen çok yıllık otsu bir bitkidir. Yaprakları dairemsi-köşeli, etlice ve alt yüzü sık tüylü, beyaz görünüştedir. Yapraklarında müsilaj, acı bir glikozit, tanen, inülin, şekerler ve fitosterol vardır. Çiçeklerinde de aynı maddeler ve bunlara ilave olarak da uçucu bir yağ vardır. Ev ilaçlarında yaprakları ve çiçekleri kullanılır. Kullanıldığı yerler: Öksürüğü keser. Balgam söker. Diğer solunum yolu hastalıklarında da yumuşatıcı olarak faydası görülür.

Türkçe Sözlük

(i.). O kadar, o miktarda, o derecede: Ol kadar yağmur yağdı ki, oluklar almadı, ol kadar yalvardığını hâlde dinlemedi (eskimiştir).

Türkçe Sözlük

(f.) 1. Bir şeyin ölçüsünü belirtme: Tarlayı, arsayı, suyun derinliğini, zahireyi, zeytinyağını ölçme (ağırlıkhakkında «tartma» denilir). 2. Biçilecek bir şeyin ölçüsünü almak: Ölçüp öyle biçmeli. 3. mec. İyice düşünme, tasarlama, dengeleme: Siz bir kere işi zihninizde ölçün. mec. Ölçüp biçme = İyice düşünmek Canı cana ölçme = İnsaf etme. Gözle ölçme = Bir göz gezdirip tahmin etmek

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. yağlı, yağ veren; sahte tatlı dilli, yağcı, piyazcı.

Türkçe Sözlük

(i. Fr. kimya). Yağlarda gliserinle birlikte bulunan sıvı bir madde olan oleik asit teriminde geçer.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. yağlıboya taklidi resim.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. margarin. oleo oil hayvan yağından elde edilen sıvı yağ.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Üstü açık boru. 2. Damdan inen yağmur sularını toplamak İçin damın kenarına dolaştırılan üstü açık çinko boru, Ar. mîzâb. 3. Yiv, bir şeyin üstünde oyulmuş yol.

İngilizce - Türkçe Sözlük

f. emir vermek, emretmek, buyurmak; ısmarlamak, sipariş etmek; düzenlemek, sıraya koymak, tertip etmek. order around emir yağdırmak.order up getir- mesini emretmek.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s., i. adi, alışılmış, alelade, bayağı, usule göre; huk. doğal, tabii (hak); i. alışılmış şey; Katolik kilisesinde ayinin değişmez kısmı. ordinarily z. genellikle, çoğunlukla. ordinariness i. bayağılık. out of the ordinary adi olmayan, olağan dışı.

İngilizce - Türkçe Sözlük

s., A.B.D., leh. huysuz; inatçı; alçak, aşağılık; adi, bayağı.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Üstüne bir şey çekip görünmez etmek, kapatmak: Hayvana çul, hastaya yorgan örtmek; yağmurluk bütün vücudunu örtüyordu. 2. Saklamak, gizlemek. 3. Kapamak: Kapıyı, perdeyi örttü.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. Örtmeye yarayan her şey, Fars. pûşîde: Karyola, minder, masa örtüsü. Kâbe-i Şerife örtüsü = KAbe astarı. 2. Evin üstünü örten çatı ve ona benzer şeyler, yağmur ve güneşten muhafaza eden siper, çardak: Bu binanın daha örtüsü yok, örtü altında işlemek. Eğer örtüsü = Gaşiye, haşa. Başörtüsü = Kadınların saçlarını saklamak için başlarına aldıkları örtü. Yüzörtüsü = Peçe.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Üstüne bir şey aiıp korunmak: Bir yağmurlukla örtündü. 2. Yüzüne yaşmak, peçe vs. tutunmak. 3. (eskiden kız) Erkekten kaçmaya başlamak, ferace, yaşmak veya çarşaf, peçe tutunmak: Yeni örtünmüş bir kız.

Türkçe Sözlük

(f.). Elle ovdurup sıktırmak, masaj yaptırmak: Sızlayan yerlere yağ sürüp güzelce ovdurmalı.

İngilizce - Türkçe Sözlük

f. yetişip geçmek; ötesine geçmek; aldatmak, dolandırmak yürürken art ayağının tırnağı ön ayağının ökçesine dokunmak (at).

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. kazayağı, bot. Oxalis.

Türkçe Sözlük

(f.). 1. Kımıldanmak, hareket etmek: Bu taş yerinden oynamaz, zor oynar. 2. Sıçramak, hoplamak, sağa sola atılarak oyunlar yapmak: Bu tay çok oynar. 3. Bükülmek, kırılmak: Bir ayağı oynamaz, bu bebeğin, kolları bacakları oynar. 4. Eğlence için olan oyunların biriyle meşgul olmak: Bu çocuk bütün gün oynar. 5. Oyun gibi boş ve faydasız süsle uğraşıp vakit kaybetmek: Nakkaş, marangoz çok oynuyor. 6. Halecana uğramak: Yüreğim oynadı. 7. Sarsılıp yerini biraz değiştirmek: Bu bina oynamış, temelinin bir tarafı oynadı. Aklı oynamak = Deli olmak. Gülüp oynamak = Sevinç göstermek. 8. Bir oyun icrâ etmek, bir oyunla uğraşmak: Kâğıt, tavla, dama, satranç, bilardo, kumar oynamak. 9. Kumara koymak, kumarda kaybetmek: Bütün parasını oynadı. 10. Tiyatroda temsil etmek: Bu akşam tiyatroda Hamlet’i oynayacaklar.

Türkçe Sözlük

(i.). 1. iç: Ağacın özü. 2. iç, kalb. 3. Bir şeyin hâlisi, asıl mayası, cevher. 4. Hulâsa, kaymak, bir şeyin en yağlı ve yapışkan kısmı: Toprağın özü, özlü toprak. Çıbanın en derininde bulunan katı irin. Kendi, zât. Özüm = Kendim. Özünüz = Kendiniz, zâtınız. Oz gözüyle = Kendi gözüyle. Oz özüne = Kendi kendine. Ozü sözü bir = Sözü yaptığına uygun. Ozkuşu = Su çulluğunun bir çeşidi. 7. Hâlis, sâf: Oz demir. 8. Doğrudan doğruya, gerçek, hâs: Oz kardeşi, öz oğlu.

Türkçe Sözlük

(i. F.). Ayağı bağlı, hareketsiz.

Osmanlıca - Türkçe Sözlük

(F.) [پابسته] ayağı bağlı.

Türkçe Sözlük

(i. F. «pâpûş»dan) (pâ = ayak, pûşîden = örtmek). Türkçe’de 1. Ökçesiz ayakkabı, terlik, pantufla. 2. Umumiyetle ayakkabı. İki ayağını bir pabuca sokmak = Çok aceleye getirmek. Pabucu dama atılmak = İtibardan düşmek. Pabuçsuz kaçmak = Dar kurtulmak.

Türkçe Sözlük

(i.). Bir şey silmeye veya el yakmamak için sıcak şeyleri tutmaya yarayan bez, kilim vs. parçası, mec. 1. Eski, kirli, buruşuk esvap vs. 2. Kıymetsiz ve itibarsız şey. Paçavraya döndürmek = Kepaze etmek. 3. Pek aşağılık fâhişe, pek bayağı kadın.

Ülke

Coğrafi Verileri

Konum: Güney Asya’da, Arap Denizi kıyısında, Hindistan, İran ve Afganistan arasunda, kuzeyde Çin sınırında yer alır.

Coğrafi konumu: 30 00 Kuzey enlemi, 70 00 Doğu boylamı.

Haritadaki konumu: Asya.

Yüzölçümü: 803,940 km².

Sınırları: toplam: 6,774 km.

sınır komşuları: Afganistan 2,430 km, Çin 523 km, Hindistan 2,912 km, Iran 909 km.

Sahil şeridi: 1,046 km.

İklimi: Daha fazla sıcak ve kuru çöl iklimi hakimdir. Kuzeybatıda ılıman, kuzeyde arktik iklim tipleri görülür.

Arazi yapısı: Doğuda Indus ovası, kuzey ve kuzeybatıad dağlar, batıda Balochistan platosu yer alır.

Deniz seviyesinden yüksekliği: en alçak noktası: Hint Okyanusu 0 m.

en yüksek noktası: K2 (Mt. Godwin-Austen) 8,611 m.

Doğal kaynakları: Toprak, doğal gaz, sınırlı petrol yatakları, kömür, demir, bakır, tuz, kireçtaşı.

Arazi kullanımı: tarıma uygun topraklar: %27.

daimi ekinler: %1.

Otlaklar: %6.

Ormanlık arazi: %5.

Diğer: %61 (1993 verileri).

Sulanan arazi: 171,100 km² (1993 verileri).

Doğal afetler: Yaygın depremler, yağmur sonrası su baskınları.

Nüfus Bilgileri

Nüfus: 144,616,639 (Temmuz 2001 verileri).

Nüfus artış oranı: %2.11 (2001 verileri).

Mülteci oranı: -0.84 mülteci/1,000 nüfus (2001 tahmini).

Bebek ölüm oranı: 80.5 ölüm/1,000 doğan bebek (2001 tahmini).

Ortalama hayat süresi: Toplam nüfus: 61.45 yıl.

Erkeklerde: 60.61 yıl.

Kadınlarda: 62.32 yıl (2001 verileri).

Ortalama çocuk sayısı: 4.41 çocuk/1 kadın (2001 tahmini).

HIV/AIDS - hastalıklarına yakalanan yetişkin sayısı: %0.1 (1999 verileri).

HIV/AIDS - hastalığı olan insan sayısı: 74,000 (1999 verileri).

HIV/AIDS - hastalıklarından ölenlerin sayısı: 6,500 (1999 verileri).

Ulus: Pakistanlı.

Nüfusun etnik dağılımı: Punjabi, Sindhi, Pashtun (Pathan), Baloch, Muhajir.

Din: Müslüman %97, Hıristiyan, Hindu, ve diğer %3.

Diller: Punjabi %48, Sindhi %12, Siraiki %10, Pashtu %8, Urduca (resmi) %8, Balochi %3, Hindko %2, Brahui %1, İngilizce, Burushaski, ve diğer %8.

Okur yazar oranı: 15 yaş ve üzeri için veriler.

Toplam nüfusta: %42.7.

erkekler: %55.3.

kadınlar: %29 (1998).

Yönetimi

Ülke adı: Resmi tam adı: Pakistan İslam Cumhuriyeti.

kısa şekli : Pakistan.

Eski adı: Batı Pakistan.

Yönetim biçimi: Başkanlık Tipi Cumhuriyet.

Başkent: Islamabad.

İdari bölümler: 4 eyalet, 1 bölge, 1 başkent bölgesi; Balochistan, Federal yönetim Bölgesi, Islamabad Başkent Bölgesi, North-West Frontier Province, Punjab, Sindh.

Bağımsızlık günü: 14 Ağustos 1947 (İngiltere’den).

Milli bayram: Cumhuriyet Günü, 23 Mart (1956).

Anayasa: 10 Nisan 1973.

Üye olduğu uluslararası örgüt ve kuruluşlar: AsDB (Asya Kalkınma Bankası), C (beklemede), CCC (Gümrük İşbirliği Konseyi), CP, ECO (Ekonomik İşbirliği Örgütü), ESCAP (Asya ve Pasifikler Ekonomik ve Sosyal Komisyonu), FAO (Tarım ve Gıda Örgütü), G-19, G-24, G-77, IAEA (Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı), IBRD (Uluslararası İmar ve Kalkınma Bankası), ICAO (Uluslararası Sivil Havacılık Örgütü), ICC (Milletlerarası Ticaret Odası), I

İngilizce - Türkçe Sözlük

i., f. laf boş lakırdı, palavra; pohpohlama, slang. yağ çekme; yerlilerle turistler arasındaki görüşme; f. boş laf etmek, palavra atmak; yaltaklanmak.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. hurma ağacı; palmiye; hurma ağacının yaprağı veya dalı; zafer alameti; zafer. palm branch zafer alameti olan hurma dalı. palm oil hurma yağı. Palm Sunday paskalyadan evvelki pazar günü. carry off the palm galip gelmek, zafer kazanmak. coconut palm

Şifalı Bitki

(ossypium): Ebegümecigiller familyasından, lif ve yağ elde etmek maksadıyla ekilen otsu veya odunsu bir bitkidir. Gövdesi dik, dallanmış ve çok tüylüdür. Yaprakları uzun saplıdır. Meyvesi 3-5 gözlü bir kapsüldür. Her gözün içinde siyahımsı renkli, oval ve üzeri, uzun, sık ve beyaz tüylerle örtülü 5-10 tane tohum vardır. Birçok türü vardır. Yurdumuzda koza veya yerli türü yetiştirilir. Yerli pamuk 75-80 santimetre boyunda, yan dalları, kısa, gövde ve yaprak sapları siyah benekli bir türdür. Haziran-Temmuz aylarında sarı çiçekler açar. Çiçekleri çabuk solar ve ceviz iriliğinde koza yapar. Kozalar olgunlaştıktan sonra hasat yapılır. Tohumlarının çevresinde meydana gelen ince, yumuşak teller işlenerek hidrofil pamuk yapılır. Çiğit denilen pamuk tohumlarından pamukyağı elde edilir. Hekimlikte kök kabukları ve yaprakları kullanılır. Kullanıldığı yerler: Kabızlığı giderir. Ateşi düşürür. Aybaşı yokluğunu giderir. Adet kanı söktürür.

Ülke

Coğrafi Verileri

Konum: Orta Amerika’da, Karayip Denizi ve Kuzey Pasifik Okyanusu kıyısında, Kolombiya ve Kosta Rika arasında yer almaktadır.

Coğrafi konumu: 9 00 Kuzey enlemi, 80 00 Batı boylamı.

Haritadaki konumu: Orta Amerika ve Karayipler.

Yüzölçümü: 78,200 km².

Sınırları: toplam: 555 km.

sınır komşuları: Kolombiya 225 km, Kosta Rika 330 km.

Sahil şeridi: 2,490 km.

İklimi: Tropikal deniz iklimi, sıcak, nemli, bulutlu; Mayıs - Ocak ayları arasında uzun süreli yağmur mevsimi, Ocak - Mayıs ayları arasında ise kısa kuru mevsim yaşanır.

Arazi yapısı: İç kısımda daha fazla dik ve engebeli dağlar, yüksek ovalar, kıyı kesiminde geniş ovalar ve engebeli tepelikler yer alır.

Deniz seviyesinden yüksekliği: en alçak noktası: Pasifik Okyanusu 0 m.

en yüksek noktası: Chiriqui Yanardağı 3,475 m.

Doğal kaynakları: Bakır, maun ormanları, karides, hidro enerji.

Arazi kullanımı: tarıma uygun topraklar: %7.

daimi ekinler: %2.

Otlaklar: %20.

Ormanlık arazi: %44.

Diğer: %27 (1993 verileri).

Sulanan arazi: 320 km² (1993 verileri).

Nüfus Bilgileri

Nüfus: 2,845,647 (Temmuz 2001 verileri).

Nüfus artış oranı: %1.3 (2001 verileri).

Mülteci oranı: -1.1 mülteci/1,000 nüfus (2001 tahmini).

Yeni doğanlarda ölüm oranı: 20.18 ölüm/1,000 doğan bebek (2001 tahmini).

Ortalama hayat süresi: Toplam nüfus: 75.68 yıl.

Erkeklerde: 72.94 yıl.

Kadınlarda: 78.53 yıl (2001 verileri).

Ortalama çocuk sayısı: 2.27 çocuk/1 kadın (2001 tahmini).

HIV/AIDS - hastalıklarına yakalanan yetişkin sayısı: %1.54 (1999 verileri).

HIV/AIDS - hastalığı olan insan sayısı: 24,000 (1999 verileri).

HIV/AIDS - hastalıklarından ölenlerin sayısı: 1,200 (1999 verileri).

Ulus: Panamalılar.

Nüfusun etnik dağılımı: melez %70, Kızılderili ve Batı Hindistanlıların karışımı %14, beyaz %10, Kızılderili %6.

Din: Roma Katolikleri %85, Protestanlar %15.

Diller: İspanyolca (resmi), İngilizce %14.

Okur yazar oranı: 15 yaş ve üzeri için veriler.

Toplam nüfusta: %90.8.

erkekler: %91.4.

kadınlar: %90.2 (1995 verileri).

Yönetimi

Ülke adı: Resmi tam adı: Panama Cumhuriyeti.

kısa şekli : Panama.

Yerel tam adı: Republica de Panama.

yerel kısa şekli: Panama.

Yönetim biçimi: Başkanlık Tipi Cumhuriyet.

Başkent: Panama.

İdari bölümler: 9 eyalet ve bir bölge; Bocas del Toro, Chiriqui, Cocle, Colon, Darien, Herrera, Los Santos, Panama, San Blas ve Veraguas.

Bağımsızlık günü: 3 Kasım 1903.

Milli bayram: Bağımsızlık günü, 3 Kasım (1903).

Anayasa: 11 Ekim 1972; 1978, 1983 ve 1994 yıllarında önemli düzeltmeler yapılmıştır.

Üye olduğu uluslararası örgüt ve kuruluşlar: CCC, ECLAC (Birleşmiş Milletler Latin Amerika ve Karayipler Komisyonu), FAO (Tarım ve Gıda Örgütü), G-77, IADB (Amerika Bölgesi Kalkınma Bankası), IAEA (Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı), IBRD (Uluslararası İmar ve Kalkınma Bankası), ICAO (Uluslararası Sivil Havacılık Örgütü), ICFTU (Uluslararası Serbest Ticaret Birlikleri Konfederastonu), ICRM (Uluslararası Kızılhaç ve Kızılay Hareketi), IDA (Uluslararas

İngilizce - Türkçe Sözlük

f., ahçı. kalın bir tavada yağsız veya az yağla pişirmek.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i. (eski) Avusturya ordusunda bulunan bir çeşit Hırvat neferi; hoyrat ve yağmacı asker.

Türkçe Sözlük

(i R.). Rum dinî reisi, rahip, keşiş. Papazotu = Bitotuna benzer bir bitki. Papasbalığı = Bir cins küçük kayabalığı. Papasyahnisi = Zeytinyağlı, soğanlı balık yahnisi.

Şifalı Bitki

(matricaria chamomilla): Bileşikgiller familyasıından; Nisan-Eylül aylarında çiçek açan, 25 cm kadar boyunda, bir yıllık otsu bir bitkidir. Yaprakları ince parçalı olup, sapsızdır. Çiçeğinin orta kısmı sarıdır. Kenarlarında 12-20 tane dil biçiminde beyaz renkli çiçek vardır. Çiçeklerin içeriğinde acı madde, tanen ve glikozitler vardır. Meyvesi sarımtırak esmer renkli bir uçucu yağ taşır. Yaz aylarında toplanıp, kurutulur. Kullanıldığı yerler: Ateşi düşürür. Ağrıları keser. Spazm çözer. Terletir. Sinirleri yatıştırır. Bağırsak gazlarını giderir. Vücuda rahatlık verir. Boğaz bademcik ve diş etlerinin iltihaplarını giderir. Bel ve baş ağrılarını geçirir. Saçları sarartmak için de kullanılır. Papatyayağı spazm giderir. Ağrıları dindirir. Mikropları öldürür. Sinirleri yatıştırır.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i., f. mum, parafin; f. parafin tatbik etmek. paraffin i., paraffin oil ing. gazyağı.

Türkçe Sözlük

(I.). 1. İnsanda ve bazı hayvanlarda el ve ayağın uçlarından ayrılan kısımlardan herbiri; insanda beş tane bulunur: El, ayak parmakları. Başparmak, şahadet parmağı, orta parmak ve yüzük parmağı, serçe parmak = İnsanın beş parmağının isimleridir. 2. Bir tekerleğin merkezinden çemberine kadar uzanan çubukların herbiri: Tekerleğin iki parmağı kırıldı. 3. Parmaklık denilen, iki veya üç yerinden kuşakla bağlanmış tahta yahut demir çubuklardan mürekkep olan bölmenin her çubuğu: Bu parmaklığın birkaç çubuğu değiştirilmelidir. 4. Dağ tepesinin sivri yeri. 5. Uzunluk ölçüsü olarak bir ayağın 12 ve arşının 24’te biri. 6. Koyu bir sıvıya batırılan bir parmağın aldığı miktar: Bir parmak bal, yağ. 7. mec. Müdahale, karışma. Ar. dahi, kışkırtma: Bu işte onun parmağı vardır. Adsız parmak = Yüzük parmağı. Ağıza bir parmak bal çalmak = Tatlı veya faydalı bir şey gösterip aldatmak, ümide düşürmek. Altıparmak = 1. Elinde bir fazla parmağı olan. 2. Çubuklu bir cins kumaş. 3. Palamut balığının iri cinsi. Ortaparmak = İnsan elinin ortadaki en uzun parmağı. On parmağı yakasında — Dava ve şikâyet, birini mesul tutmayı ifade eder. Başparmak = Elin, ayrıca bulunan kalın ve kısa parmağı, Ar. ibham. Beşparmak = 1. Ahtapot cinsinden bir deniz böceği. 2. Çakır dikeni denilen bir cins bitki. Parmağı ağzında = Şaşa kalmış. Parmak usulü = Hece veznini anlatmakta kullanılır. Parmak üzümü = Uzun taneli bir cins üzüm. Parmak ısırmak — Şaşakalmak. Parmak hesabı — Hesabı parmakla yapma. Parmak karıştırmak = Müdahale etmek. Parmakla gösterilmek = Meşhur ve seçkin olmak. Serçe parmak İnsan elinin en küçük ve kenarda bulunan parmağı. Şehadet parmağı = Başparmağın karşısında bulunan parmak.

Genel Bilgi

Bazı insanlar her iki elinin parmaklarını birbirine geçirerek ve onları gererek ses çıkartırlar, yani çıtlatırlar. Çoğumuz buradan gelen sesin kemiklerden geldiğini sanırız, hatta rahatsız oluruz ama nedense bunu yapanlar hallerinden memnun görünürler.

En çok ve kolaylıkla çıtlattığımız yerler vücudumuzda en çok bulunan sürtünmeli eklem yerleridir. Bu tip eklem yerlerinde, örneğin parmaklarımızda, iki kemiğin birleştiği yerde bir bağlantı kapsülü vardır. Bu kapsülün içinde kemiklerin hareketleri sırasında buraları yağlayan bir sıvı vardır. Bu sıvının içinde erimiş halde oksijen, nitrojen ve karbondioksit gazları bulunur.

Vücudumuzda en kolay çıtlatabileceğimiz eklem yerlerimiz parmaklarımızdır. Parmaklarımız gerilince ve eklem yerlerimiz düzleşince bu kapsül de gerilir. İçindeki sıvının basıncı azalır ve gaz kabarcıkları patlamaya başlar. İşte kulağımıza gelenler bu seslerdir. Patlayan kabarcıklar neticesinde gazlar bu sıvıyı terk eder, sıvı daha da genleşir ve eklem yerinin hareket kabiliyetini arttırır.

Şüphesiz ki eklem yerinin gerilmesi, bu kapsülün boyu ile sınırlıdır. Eğer parmaklarınızı çıtlattığınız anda röntgenini de çekerseniz, eklem içinde oluşan gaz kabarcıklarını görebilirsiniz. Bu olay eklem yerindeki hacmi yaklaşık yüzde 15-20 artırır.

Aynı parmağınızı arka arkaya çıtlatamazsınız. Bir süre beklemeniz gerekir, çünkü gaz kabarcıklarının sıvı içersinde tekrar oluşması biraz zaman alır.

Tüm bu açıklamalar, deneylerle ispatlanmasına rağmen, yine de bu kadar küçük gaz miktarının bu kadar büyük bir ses çıkartabilmesinin nedeni hala anlaşılmış değildir. Bu sorunun tatmin edici bir cevabı da henüz yoktur. Ayrıca detaylı çalışmalar göstermiştir ki, çıtırdama sırasında iki ayrı ses duyulmaktadır. Birincisinin gaz kabarcıklarının patlaması olduğu biliniyor. İkinci sesin ise kapsülün uzama sınırına vardığında çıktığı sanılıyor.

Evet geldik en çok merak edilen soruya! Parmaklarımızı çıtlatmak vücudumuz için zararlı mıdır? Bu konuda elde çok az bilimsel çalışma sonucu vardır. Bir görüşe göre parmak çıtlatmanın eklem yerlerimizdeki sıvıya bir tesiri yoktur. Diğer bir görüşe göre ise sürekli olarak bunu yapanlarda ve bunu alışkanlık haline getirenlerde, eklemler etrafındaki yumuşak doku zarar görmekte, parmaklar şişmekte, dolayısı ile elin kavrama gücü azalmaktadır.

Genel Bilgi

Bazı insanlar her iki elinin parmaklarını birbirine geçirerek ve onları gererek ses çıkartırlar, yani çıtlatırlar. Çoğumuzun buradan gelen sesin kemiklerden geldiğini sanırız, hatta rahatsız oluruz ama nedense bunu yapanlar hallerinden memnun görünürler.

En çok ve kolaylıkla çıtlattığımız yerler vücudumuzda en çok bulunan sürtünmeli eklem yerleridir. Bu tip eklem yerlerinde, örneğin parmaklarınızda, iki kemiğin birleştiği yerde bir bağlantı kapsülü vardır. Bu kapsülün içinde kemiklerin hareketleri sırasında buraları yağlayan bir sıvı vardır. Bu sıvının içinde erimiş halde oksijen, nitrojen ve karbondioksit gazları bulunur.

Vücudumuzda en kolay çıtlatabileceğimiz eklem yerlerimiz parmaklarımızdır. Parmaklarımız gerilince ve eklem yerlerimiz düzleşince bu kapsül de gerilir. İçindeki sıvının basıncı azalır ve gaz kabarcıkları patlamaya başlar. İşte kulağımıza gelenler bu seslerdir. Patlayan kabarcıklar neticesinde gazlar bu sıvıyı terk eder, sıvı daha da genleşir ve eklem yerinin hareket kabiliyetini arttırır.

İüphesiz ki eklem yerinin gerilmesi, bu kapsülün boyu ile sınırlıdır. Eğer parmaklarınızı çıtlattığınız anda röntgenini de çekerseniz, eklem içinde oluşan gaz kabarcıklarını görebilirsiniz. Bu olay eklem yerindeki hacmi yaklaşık yüzde 15-20 arttırır.

Aynı parmağınızı arka arkaya çıtlatamazsınız. Bir süre beklemeniz gerekir, çünkü gaz kabarcıklarının sıvı içerisinde tekrar oluşması biraz zaman alır.

Tüm bu açıklamalar, deneylerle ispatlanmasına rağmen, yine de bu kadar küçük gaz miktatının bu kadar büyük bir ses çıkartabilmesinin nedeni hala anlaşılmış değildir. Bu sorunun tatmin edici bir cevabı da henüz yoktur. Ayrıca detaylı çalışmalar göstermiştir ki, çıtırdama sırasında iki ayrı ses duyulmaktadır. Birincisinin gaz kabarcıklarının patlaması olduğu biliniyor. İkinci sesin ise kapsülün uzama sınırına vardığında çıktığı sanılıyor.

Evet geldik en çok merak edilen soruya! Parmaklarımızı çıtlatmak vücudumuz için zaralı mıdır? Bu konuda elde çok az bilimsel çalışma sonucu vardır. Bir görüşe göre parmak çıtlatmanın eklem yerlerimizdeki sıvıya bir tesiri yoktur. Diğer bir görüşe göre ise sürekli olarak bunu yapanlarda ve bunu alışkanlık haline getirenlerde, eklemler etrafındaki yumuşak doku zarar görmekte, parmaklar şişmekte, dolayısı ile elin kavrama gücü azalmaktadır.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i atın ayağına bukağı takılan yer, bukağılık.

İngilizce - Türkçe Sözlük

f. (-ted, -ting) i. el ile veya yassı bir şey ile hafifçe vurmak; ayağı hafif hafif yere vurmak; hafif adımlarla koşmak; i. fiske, hafif vuruş; yalın ayağın çıkardığı ses; ufak kalıp (tereyağı). pat on the back tebrik etmek.

Türkçe Sözlük

(i. I.) 1. Bir oyunda yenen ve yenilen olmaması. 2. Yelkenlerin yan yakalarına, borina denen halatı bağlamak için yapılan kaz ayağı. Pata çakmak = Askerce selâm vermek.

Genel Bilgi

Patlamış mısırın hikayesi beş bin yıl evveline, Amerika kıtasına kadar uzanıyor. Amerika yerlileri gıda için kullanılacak mısır ile içi daha sulu olan patlayabilir mısırların arasındaki farkı biliyorlardı.

Kolomb kıtaya ayak bastığında yerlilerin mısır kültürünü gördü, ama asıl ilgi 1510’lu yıllarda Güney Amerika’da terör estiren Hernanda Cortes’in Aztek’lerin dini ayinlerde ipe dizilmiş patlamış mısırları yediklerini görmesi ile başladı. Üstelik yerliler mısırı bir çeşit şişe geçirerek, tekrar tekrar ısıtarak veya kızgın kuma gömerek değişik şekillerde patlatarak yiyorlardı.

Amerika kıtasının keşfinden sonra Avrupa’ya getirilen ürünlerin içinde en ünlüleri patlamış mısır ve tütündü. Birincisine çok fazla yağ ve tuz ilave etmezseniz, kesinlikle ikincisinden daha sağlıklıdır. Ancak tüm mısır taneleri patlamaz. Patlayan mısırın gizemini yaratan iki faktör vardır: Mısır tanesinin içinin çok güzel bir ısı geçiş özelliği ve müthiş bir mekanik mukavemete, yani sağlamlığa sahip kabuğu.

Mısıra dikkatli bakıldığında, etrafında kalın ve su geçirmez bir kabuk olduğu görülür. Bunun altında iki tabaka daha vardır. Tanenin bu iç kısımlarındaki moleküllerin sıralanış biçimi, normal mısır tanelerine göre daha düzenlidir. Bu sayede ısı normal tanelere oranla neredeyse iki misli hızla içine yayılabilir.

Kalın kabuk ısıtıldığında, tanenin içi de süratle ısınır ve içindeki su, basınçlı bir su buharı oluşturur. Isınma süresince gittikçe artan bu basınç, sonunda kalın kabuğun adeta infilak ederek yırtılmasına yol açar. Tane ilk boyutundan yaklaşık 30 misli büyür, içi dışına gelir, yani tanenin içindeki yumuşak kısım dışarı çıkarak yenilebilir kısmı oluşturur. Bu özelliği tabiatta başka hiçbir şeyde göremezsiniz. Belki biraz ekmeğin oluşumunu buna benzetebiliriz.

Bir mısır tanesinin ideal bir şekilde patlayabilmesi için, içinde en az yüzde 14 oranında su olması gerekir. Bunun altındaki oranlarda yine patlar ama kısmen açılır, istenen sonuç alınamaz. Mısırın içersindeki su oranını artırmak için, kapalı bir ortamda üzerine su serpiştirilmesi ve beklemeye bırakılmasının faydalı olacağı söylenir ama bu işlem mısırın içindeki su oranını en fazla yüzde l arttırır. Bir mısırı iğneyle delerseniz, bir fırında veya güneş altında bekletirseniz, 150 derecenin altında ısıtırsanız, yukarıda bahsedilen suyun buharlaşması, basınç ve infilakın hiçbiri gerçekleşmez.

Genel Bilgi

Patlamış mısırın hikayesi beş bin yıl evveline, Amerika kıtasına kadar uzanıyor. Amerika yerlileri gıda için kullanılacak mısır ile içi daha sulu olan patlayabilir mısırların arasındaki farkı biliyorlardı.

Kolomb kıtaya ayak bastığında yerlilerin mısır kültürünü gördü, ama asıl ilgi 1510’lu yıllarda Güney Amerika’da terör estiren Hernanda Cortes’in Aztek’lerin dini ayinlerde ipe dizilmiş patlamış mısırları yediklerini görmesi ile başladı. Üstelik yerliler mısırı bir çeşit şişe geçirerek, tekrar tekrar ısıtarak veya kızgın kuma gömerek değişik şekillerde patlatarak yiyorlardı.

Amerika kıtasının keşfinden sonra Avrupa’ya getirilen ürünlerin içinde en ünlüleri patlamış mısır ve tütündü. Birincisine çok fazla yağ ve tuz ilave etmezseniz, kesinlikle ikincisinden daha sağlıklıdır. Ancak tüm mısır taneleri patlamaz. Patlayan mısırın gizemini yaratan iki faktör vardır: Mısır tanesinin içinin çok güzel bir ısı geçiş özelliğive müthiş bir mekanik mukavemete, yani sağlamlığa sahip kabuğu.

Mısıra dikkatli bakıldığında, etrafında kalın ve su geçirmez bir kabuk olduğu görülür. Bunun altında iki tabaka daha vardır. Tanenin bu iç kısımlarındaki moleküllerin sıralanış biçimi, normal mısır tanelerine göre daha düzenlidir. Bu sayede ısı normal tanelere oranla neredeyse iki misli hızla içine yayılabilir.

Kalın kabuk ısıtıldığında, tanenin içi de süratle ısınır ve içindeki su, basınçlı bir su buharı oluşturur. Isınma süresince gittikçe arrtan bu basınç, sonunda kalın kabuğun adeta infilak ederek yırtılmasına yol açar. Tane ilk boyutundan yaklaşık 30 misli büyür, içi dışına gelir, yani tanenin içindeki yumuşak kısım dışarı çıkarak yenilebilir kısmı oluşturur. Bu özelliği tabiatta başka hiçbir şeyde göremezsiniz. Belki biraz ekmeğin oluşumunu buna benzetebiliriz.

Bir mısır tanesinin ideal bir şekilde patlayabilmesi için, içinde en az yüzde 14 oranında su olması gerekir. Bunun altındaki oranlarda yine patlar ama kısmeen açılır, istenen sonuç alınamaz. Mısırın içerisindeki su oranını artırmak için, kapalı bir ortamda üzerine su serpiştirilmesi ve beklemeye bırakılmasının faydalı olacağı söylenir ama bu işlem mısırın içindeki su oaranını en fazla yüzde 1 artırır. Bir mısırı iğneyle delerseniz, bir fırında veya güneş altında bekletirseniz, 150 derecenin altında ısıtırsanız, yukarıda bahsedilen suyun buharlaşması, basınç ve infilakın hiçbiri gerçekleşmez.

İngilizce - Türkçe Sözlük

f., i. yağmur gibi pıtır pıtır ses çıkarmak, pıtırdamak; kısa ve süratli adımlarla yürümek; i. pıtrırtı, ses.

Türkçe Sözlük

(i. F„ pây = ayak, besten = bağlamak) (Türkçe: payvand). At vesair hayvanların yürümelerini önlemek için iki veya çift olarak dört ayağına vurulan bağ, bukağı.

Türkçe Sözlük

(I. F„ pây = ayak, zeden = vurmak). Ayağına pranga vurulmuş câni. Pây-zen kıyafetli = Pejmürde ve korkunç kıyafetli.

Türkçe Sözlük

(i. matematik) (y. k.). Bayağı kesirlerde birimin kaç eşit parçaya bölünmüş olduğunu gösteren sayı, payın altına yazılan bir çizgi ile paydan ayrılır.

Türkçe Sözlük

(i. F. pâybend’den galat). Atın ayağına vurulan bağ, köstek.

İsimler ve Anlamları

(Fars.) (Erkek İsmi) 1.Tutsak, esir. Suçlu. Ayağına pranga vurulmuş kimse. 2.Rençb(Erkek İsmi)

İngilizce - Türkçe Sözlük

i., f. (-ed, -ing veya -led, -ling) s. pedal, ayakla işletilen manivela; bisiklet pedalı; org veya piyano pedalı; f. ayakla işletmek (bisiklet, makina); s. ayağa ait, ayak ve benzeriyle ilgili. pedal notes müz. sürekli olarak kalın perdede çalınan no

İngilizce - Türkçe Sözlük

s. ayağı olan, ayaklı; bot. ayaksı, pedat.

Yabancı Kelime

Fr. pédomètre

coğ. adımsayar

Yürüme sırasında gerçek sonuçlara varabilmek için geçilen yerin uzunluğunu anlayabilmek amacıyla ayağa veya bele takılan alet.

Türkçe Sözlük

(i.). Siyah bir büyük ağaç ki, kerestesi ve yağı kullanılır.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i., A.B.D., Kan. kurutulmuş ve dövülmüş ete eritilmiş yağ ve kurutulmuş meyva katarak yapılan bir çeşit pastırma.

Türkçe Sözlük

Yağlı boya tablo anlamında kullanılır. Kökeni Fransızca’dır.

İngilizce - Türkçe Sözlük

i., f. biber, bot. Capsicum; karabiber, bot. Pipernigrum; biber fidanı; kırmızıbiber; f. üzerine biber ekmek, biberlemek, biber gibi ekmek; üzerine kurşun ; veya taş yağdırmak; (bir yazı veya konuşmayı) çekici duruma sokmak. pepperand salt s. tuz bibe

Türkçe Sözlük

(i. F.). 1. Hastalıkta yemeklerin ağırlarından sakınarak doktorun tâyin ettiği yemeklerle kanaat etme: Perhiz etmek; perhizi bozmak. 2. Hıristiyanlar’ın belirli günlerde et ve yağ gibi şeyler yemekten kaçınmaları Büyük perhiz = Paskalyadan evvelki kırk günlük perhiz. 3. mec. Haramdan sakınma: O adamın perhizi yoktur. Dilde perhiz = Olur olmazı söylemeyiş, konuşurken ihtiyatlı olma. Perhizi bozmak = Ağzına geleni söylemek.

İsimler ve Anlamları

(Tür.) Kırağı, çiğ. Sis. İnce ince yağan kar, çisenti. - Erkek ve kadın adı olarak kullanılır.

Türkçe Sözlük

(i.). Toprak kandil ki, içinde don yağı ile bezden fitil yakılır. Top pesüsii = Gülle kızdırdıkları kepçe.

Türkçe Sözlük

(i. L. Fr.). Yerin derinliklerinden çıkarılan çok koyu renkli, kendine has kokusu olan, az veya çok yapışkan tabiî yağ.